GURBETÇİLER
“Yaz gazeteci yaz.” O yaz bu yaz değil. Sabahın erken saatlerinde Eylül’ün ayazı başlayıpta yazın sıcaklığı aranır olduğunda, “seneye” diyerek özlem başlamıştır bile. İnsanoğlunun kaybettiği, hep aklında, hatırında, hatıralarındadır. “Bu yaz da böyle geçti” deyip avunmak istesekte gözlerimiz buğulanıyorsa, yaz öyle böyle geçmemiş, içimizden geçmiştir.
Sizden sonraki gün Kafedeyiz. Altılı masada sizsiz biz bizeyiz. İskele tarafından gelecekmişsiniz gibi gözlerim hala o taraflara takılı. Cavit baba’nın dediği İmbat esiyor tam batıdan. Kafede üç beş masa yazdan kalma biri de biziz. İmbatta anam, adam arıyor gibi masanın etrafında yumak da olsak, neçare. Şal istedim kokusuzundan altımda pantolon var Cavit baba’da da ama üstüme sardım eğreti vaziyette. “Oğlum ikinci çayları da getir” belki ısınırız diyerek. “Esme bre deli rüzigar yolda yolcum var benim.” Nurdan Hocam “Alaplı’ya varmışlar.” Dedi. Ganyanı ben açtım “Var mı atlarda bişey?” Sen yoksun ganyanı tartışan da yok.
“Yoksun, yine varlığın sürüyor” istedim mevzuyu açarken, keyifsizdi baba zaten, heyecanı yoktu. Ben de öyleydim rüzgardan iç içe geçmiştik şöyle bi rahat değil huzursuzduk oturduğumuzdan beri. Belki de rüzgar keyfimizi kaçırmıştı. Bizimkiler Zonguldak’tayken İstanbul’a gitmek için milli eğitime atılan golleri anlatıyorlar, ben de tribünlerden izliyorum. İkinci çayda kesmedi. Kalkıyor muyuz? diyen olmadı ama herhalde rüzgar demiş kalkıverdik. Dar balkonlu diz dize oturanların bizi güldürdüğü evin sokağı, kavuruyor. Dönelim köşeyi evler siper olur diyerek hızlandık.
Sokağı, kendi başına aydınlatmaya çalıştığı direk üstüne takılı sokak lambasının, kimsesiz evin taş duvarlarına vuran ışığıyla harabe görüntüsü yüreğimi sızlattı. Onun akranı evler onarılmış oturuluyor bu kimsesiz, zaten kimsesi yok ki bu halde. Demek cansızların da bir hayatları var. Loş ışık, ölü gözü gibi pencerelerine derme çatma tahtalar çakılmış, eskiden ev olan terkedilmiş hali ve rüzgarın uğultusu, korku filmini önce duygusala bağladıktan sonra romantizme geçmek için “Durun enstane çok güzel bu anı fotoğraflayalım” dedim. “Işığın altına, evin sağına, hah tamam” derken bir kadın attı kendini karenin içine, hoppala. Bizimkilerin tanıdığıymış pozu yakalamışken bastım deklanşöre sonra sordum “Bu kadın kim?” diye. Meğer köşe otelcinin annesiymiş. Sonradan ben de tanıdım samimiyetinden. Artık takılacak kimse kalmayınca Eylülün onbeşinde, selam veren verene.
Sizin anlayacağınız Batı cephesinde yeni bir şey yok. (Birinci Dünya Savaşı’na büyük bir idealizmle katılan genç Alman askerlerinin siperlerde yaşadığı büyük hayal kırıklığını ve çaresizliği anlatır. 1931 yılı bu çığır açan filmin bazı ülkelerde gösterime girdiği veya uluslararası alanda yaygınlaşarak En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında Oscar kazandığı bir baş yapıttı.)
Bazen çaresiz kalındığında bu sözü çok kimse söyler.
Foçada değişen birşey var masaların çoğu boş. Güneşten sakınırken gölge arardık. Şimdi her yer gölge güneş yüzünü göstermiyor koca yaz yorgun düşmüş olmalı. Rüzgar karadan denize esiyor denize git der gibi. Eh böyle devam ederse biz de üzerimize alınır çeker gideriz, neticede biz de gurbetçiyiz.
Duygusal halimle daha önce yazdığım bir yazımı paylaşayım.
YAKAMOZ MEYHANESİ
Küçük bir kasaba dalgaların çırpıntısının kapı önünü ıslattığı mütevazi bir ev, tahtaları çürümeğe yüz tutmuş kepenklerin paslı menteşeleri öterken kapanan kepenkler akşam ayazının habercisiydi. Oda bir anda karardı karanlıkta ışığa uzanan kürek çekmekten nasırlaşmış el elektrik anahtarına dokundu çıkan ses aydınlatmadı odayı, bir daha denedi “ceryanlar kesik olmalı” diye aklından geçirdi. Kepenkleri, gıcırdayan sesiyle ardına kadar açtı. Deniz biraz daha kabarmış dalgalar yükselmiş köpükler alaca havada gri renge boyanırken deniz damat takımı gibi laciverte dönmüştü.
Kolay değil yıllardır balıkçılıkla geçinen Ramazan, artık yorgun teknesinin küreklerini asılamıyor birkaç gün dinlenip üçüncü günü gücünü topladığı kadarıyla balığa çıkıyordu. Bazen dertlendiğinde “Bi pancar dahi taktıramadım tekneye” diye hayıflanıyordu.
Balığın yerini, derinliğini ondan iyi bilen yoktu kasabada. Onun için sabırla çivileme indirdiği oltası durduğunda kasasını dolduran balıkları Yakamoz Meyhanesi alırdı. Bu meyhane sahibi İstanbul’dan yıllar önce gençlik sevdası yüzünden gelip buraya yerleşmiş her akşam içeceği bir mekanı olsun diye bu meyhaneyi açmıştı. Ramazan ile iyi anlaşıyordu. Onunla akşam zaten boş olan meyhaneyi kapatmazdan önce uzun uzun konuşur, dertleşir birkaç kadeh de parlatırlardı.
Birkaç akşamdır meyhaneye uğramaz olmuştu Ramazan. Oysa balığa çıkmasa da meyhaneye uğrayacak kadar takati ve hevesi olurdu. Ama yoktu. Balığa çıkarken başa oturan Baço’su da gelirdi akşamları onunla beraber o tahta bacaklı masanın altına kıvrılır uyuklar Ramazan ile beraber eve dönerdi. O gözüktü kapıdan içeriye bakıyordu birini arar gibi. İçeriyi süzdü kokladı havlar gibiye yakın sesler çıkardı bekledi, sonunda meyhaneciyi gördü meyhaneci de onu görmüştü. Hemen kapıya seğirtti, Baço’nun başını okşarken “Yav Baço nerde bizim Ramazan?” Baço hemen döndü, meyhanecinin arkasından gelmesini istiyor gibi gidip gidip arkasına bakıyordu.