İçeriğe geç

ANAHTARI BİZDE OLAN HAPİSANE

Duvara çentik atmadığım kaldı, takvime işaretliyorum duvarda asılı duran üç ayı gösteriyor. Mart Nisan Mayıs. 13 Mart Cuma o gün akşam üzeri eve geldim.

11 Mart’ta alarm verilmişti, herkes şaşkınlık halinde bakıyor ne yapacağını bilmiyordu. Çanlar kimin için çalıyor. Okumadım Ernest Hemingway’in bu romanını. Ancak konusunu biliyorum macera roman yazarı İspanya’nın iç savaşından kesitleri anlatırken savaşa anlam veremez. Biz de çanların virüsten dolayı çalındığına anlam veremiyorduk.

Alarmdan sonra ‘Evde Kal’, ‘Evde Hayat Var’ sloganları TV’lerin köşelerinde cep telefonların en üstündeydi bu sloganlar. Önceleri bizde C-19 hadisesi olmadığı için yurt dışındaki haberler yapılıyor durumun vahametinin büyüklüğünü anlatıyorlardı. Artık bizde de Sağlık Bakanı her akşam haberlerde yer almaya başlamış merakla izliyordum. 1-2-3-5-7 vaka test ölüm sayıları can sıkıcı olmaya başlamış dinlemiyordum. 

Evimizin balkonundan baktığımda haberciler bu işi abartıyorlar büyütüyorlar mı diye düşünüyordum. Herkes sokakta biz evde gelinim mutfakta, programını seyrediyorduk. Kimin nerede teste tabi tutulduğunu bilmiyorduk. Eskiden beri her haberde olduğu gibi hep İstanbul gösteriliyordu. Zaten hep öyle yapılıyor. Türkiye’nin hava durumundan bahsederler İstanbul Boğazı’nın sularının kıyıya vurarak ayağa kalkan dalgalarını gösterir. Trafik,  günlük hadiseler hep İstanbul’dur. Anlıyorum 16 milyonmuş bu öğünülecek birşey değil ki, insanların üst üste işe gittiği, yollarda omuz omuza yürüdüğü, duraklar miting meydanı gibi, kavgalar, trafik kazaları, öldürmeler, mültecilerin acıklı halleri buradandır hep. (Kıskandığımdan yazıyorum, tarihi yarımadası, boğaz, şimdi baharda geldi Mayıs Erguvanlar, Emirgan’da Laleler…) Oysa biz taşrada gayet rahatız; üç adımda park, beş adımda Gediz ovası, Spil Dağı, biraz daha açılınca Yuntdağ köyleri, tabiat, temiz hava, manzara, hatta romantik takılırsanız sessizlik, kuş sesleri, ulu ağaçlar koyu gölgeler. Tabii bunların anlatılacak tarafı yok. Adam köpeği ısırmıyor. Adamlar da köpekler de gayet rahat bi şekilde dolaşıyor. Hatta virüsten dolayı köpekler insanlara göre daha rahatlar. 

Aslında anlatmak istediğim her saat caddeler dolu, bu nasıl virüs? Efelik mi taslıyor bizimkiler, umursamıyorlar gibiler. Sokak cadde bu, dönüyorum akşam ajanslarına kıyamet mi bu acaba diyorum? Dünyanın sonu mu geliyor? Tüm dünya kıpkırmızı boyanmış. Çare yok, korkuyu tetikleyen de bu çaresizlik.  

Mart’ın yarısından sonrasını bitirmiştik. Nisan 23, sokağa çıkma yasağı dört gün, önceki iki gün bir hafta sonuydu. Alışkanlık oldu hafta sonları sokağa çıkma yasakları. Mayıs 1,2,3 üç gün. Üçüncü günün gecesi saat 00.00 caddede bir hareketlilik var daha doğrusu gürültü. Baktım, yasaksız gündüzden farklı değil. Ne yapıyorlar bu saatte bu insanlar diye düşündüm. Daha sonra haberlerde izledim gece karanlık sokak lambalarının altında bir sağa bir sola giden insanlar bir tanesi ellerini arkasında kıçının üstünde bağlamış aval aval geziyor. 

Memleketimin insanları. Neden böyleyiz dedim, gecenin 24’ünde? Nasıl anlamlandırabilirim diye düşündüm. Bakkal çakkal kapalı, kahveler zaten kapalı. Yarın işe gidilecek bu saatte uyuyor olmalı bu insanların veya Ramazan dolayısıyla sahura kalkacaklar. Neden olduğunu biliyorum ama söylemem.

Hergün, aşağı yukarı 55 gün, sabah kalktığımda pijamalı mı kalayım, eşofmanları mı giyeyim diye düşünüyorum. Ya öyle ya böyle başka kıyafet yok, zaten olmasına gerek de yok. Hergün traş olduğum sakal traşımı gün aşırı bazen ihmal ediyor iki üç günde bir oluyorum. Eşim bu konuda rahat virüssüz zamanlarda gömlek yıka ütüle. pantolon ütüle, ayakkabı boyası… Elbise dolabımın kapağını açmadım ayakkabılarıma 13 Mart’tan beri bakmadım kurumuşlardır. Ayaklarım büyümüş, ayakkabılar kurumuş, yürüyemeyeceğim. Zaten otur otur yürüyebileceğimi zannetmiyorum. Adımlarım kısalmış, nefeslerim daralmış, hep aynı işleri yapmaktan robotlaşmış, yaptıklarım alışkanlık olmuş, kulaklarım düşmüş, evin metrekaresi hergün azalıyor, önüyle arkası kısalmış, mutfaktan alıp oturma odasına getireceklerimi takside bağlamış tek tek alıp geliyorum kendi işimi kendim yapıyorum. Hareketli olmaya bağladım her işimi. 

Daha nereye kadar? Sekiz on pandemi doktoru aileden oldu. Kimi başındayız, kimi mutasyona uğradı, kimi az kaldı, diyor. Biz sıkıldık ama yapacak birşey yok. Kimseye de sıkıldık diyemiyorum üst katta torunlarım oturuyor, biri 10 diğeri 13 yaşında gıkları çıkmıyor hergün merdiven aralığında konuşuyoruz, şenlik olsun diye sıkıntıdan kıyafet, elde tabanca tüfek bazen şapka, kep, kar maskeli, pandomim yapıyorlar gülüşüyor eğleniyoruz. Onlar gıkını çıkarmayınca bana mı kaldı sıkıldım demek. Ama birşey var bizim sıkılmamızın hiçbir faydası yok şu virüs denen illet bizlere bulaşmaktan sıkılsa da peşimizi bıraksa, herkes rahat nefes alsa.

ZONGULDAK

1829 yılı Uzun Mehmet, kendide güneş kavruğu karaydı. Bulduğu kara taş ile bu kentin karaya boyanacağını bilemedi. Ama o gün bulduğu adına kömür denilen karataştan dolayı ödüllendirildi.

O gün bugündür yeri göğü karaya boyanadurdu Zonguldak’ın. 

2017 yılı gezgin biri geldi Türkiye’yi karış karış gezen bu gezgin elindeki mavi boyaya batırılmış fırçasıyla kentin optik noktalarını belirledi buralara mavi renkte noktalar koydu. Amacı yeraltında maden denilen karataştan başka yer üstünde de bu mavi noktaları önce kente sonra insanlara tanıtmaktı tıpkı kömür gibi. Ama bir farkla bu mavi noktaları ona göre rota bana göre tesbih gibi bir çizgi çizdi bu noktaları tesbih taneleri gibi bu çizgiye dizdi. 

Fransa’nın Ressamlar Tepesi Montmartre’ye çıkar gibi deniz kıyısından çıktı Almanların inşa ettiği muhteşem tesise. 

Yol kenarında bir delik gibi duran yıllarca binlerce aracın gelip geçtiği kimsenin farkedemediği kovuk gibi duran bu karanlık nokta derinlemesine giden kovuğa mağara dedi. Bunu turizme kazandırmak için gezginimiz Slovenya’nın mağaralarını gezdi. En etkilendiği Postojna Mağarası’na benzetti burayı mimar adaşı mağaranın ağzına yol kenarına bir proje hazırladı sanki dik yamacın üzerinden yuvarlanmış veya mağara temizlenirken ağzına yığılmış taşlar görünümündeydi bu proje o kadar tabiiydiki yine araçlar görmeden geçiyordu. Yola kenarına cep yaptı parkedilsin aynı zamanda farkedilsin diye kısaca o kadar çevreye ve doğaya uyumlu idi.

Ormana ağaçlara kuala gibi asılı konaklama evleri projelendirdi bir başka biri, bir tek ağaç kesmeden. Daha neler yaptı gezginimiz heyecanını yansıttı emeğinin terini akıttı bu tesbih tanelerinin üstüne.

Niye maviye boyuyordu bu taneleri daha sonra yapılacak ikinci aşama, bir sonraki amacı denize çıkmak olabilirdi Zonguldak’ın; Alaplı, Ereğli Sinop’a kadar Çatalağzı, Türkali, Filyos, Fatih’in “Lala lala Çeşm-i cihan bu mu ola” dediği Amasra’ya oradan, Atatürk’ün Samsun’a giderken aklındaki Kurtuluş Savaşı planının bir parçası olan Kurtuluş Savaşımızın mühimmat depomuz İnebolu’ya kadar uzanmaktı. 

Oysa günler aylar yıllar geçti, devran döndü. Mavi hayaller kömür karası bulaşmış eller tarafından tesbih tutuldukça bu taneler karaya boyandı. İnsanların çizilmiş bir kaderi vardır, belki de tüm canlıların, meğer kentlerinde bir kaderi olduğunu şimdi anladım, değiştiremiyorsunuz.

Kara bahtım kem talihim. Bu sıkıntılı günlerde virüsten dolayı karantina kapsamına alınan 30 büyük şehrin yanına Zonguldak’ı da ilave ettiler karantinaya.

NEW YORK’A GELMEYİ DÜŞÜNÜYORUZ.

Sencer Bey merhaba,

İsminizi televizyon haberlerinde yeni duydum. Çiftliğiniz ile bilgileri öğrendim videolarınızı izledim. Manisa’da bir mahalli gazeteye hasbelkader köşe yazıları yazıyorum bu yazıyı 2015 yılında yazmışım özlediğim umut ettiğim bir köy hayatının mizansenini çizmek istemiştim. Sizin yaptıklarınızla benzeşince ümitlendim. Selamlar.

AZMİ AÇIKDİL mimar

“NEW YORK’A GELMEYİ DÜŞÜNÜYORUZ.”

Bizim köyün sakinleri babam dahil her sabah namazdan sonra kahveye gelirler hem günlük gazeteleri okur hem de kendi aralarında konuşur işi gücü tartışırlardı. 

Babamın küçük kardeşime yazdığı mektup:

-Bu yıl kış erken geldi, yeşilliğin bereketi olmadı silaj hazırlığımızı yapmışız Allahtan, meteoroloji uyarmıştı kışın erken geleceğini. 

-Avrupa da da sütün bu sene para edeceğinden bahsediyorlar yabancı firmaların erken bağlantı yapmalarından belliydi. 

-Hayırlı bereketli olsun inşallah. 

-Ehh ben artık gideyim sağım bitmek üzeredir. 

Gazeteyi elimden bırakmamla kahveden daha adımımı atmadan, korna sesi geldi.

Nitekim süt tankeri kapıya gelmiş. 

-Oğlum, söyle şoföre son inek sağılıyor, beş dakka beklesin bi çay içene kadar. Sağılan sütleri sağımdan direkt krom tankerde biriktiriyoruz, kamyon uzattığı hortumu ile tankerden kamyona aktarıyor sütleri, bu sistem iyi olmuştu zahmetsiz.

Evet bu sabah kahvaltıyı geç yapmıştık. Akşamdan kalan tezgahta ki halının son ilmeği atılıp kesilecek, taranıp yıkanacaktı kahvaltıdan önce yapalım yeni ipleri tezgaha bağlarız sonra kahvaltıya otururuz demiştik. Bu arada büyük oğlan aradı Helsinki’den firma yetkilileri toplantı yapmışlar bize bu yılki maliyeti belirleyin diyorlarmış. Değişen bir şey yok dedim; kargo uçaklarına devlet bu yılda yakıt desteği veriyor, maliyetler mazot ve yem dengeli olduğu için geçen yıla nazaran değişen bir şey olmadı. Firma memnun olmuş bu yıl bağlantıyı arttıracaklarını söylemişler. Sadece ovacılar (ova köyleri silajı onlardan alıyoruz) gübreden şikayetçiler belki onlar silaj maliyetini biraz arttıracaklarını söylüyorlardı. Onlarla bu sene süt takası ile anlaştık artık onlara da para yerine süt vereceğiz süt firması onlarla da bağlantıya geçmiş böyle iyi oldu. Haa halı toplamaya devam edin diyorlarmış yakında eksper yollayacaklarını söylemişler kırmızı rengin hakim olduğu ve kırık çubuk desenli olanlardan yüklememizi söylemişler. İlk postayı böyle gönderin demişler. 

Çiftlik çalışanlarının çocukları kızları bu yaz sıkı çalıştılar ip yetiştiremedik. Paranın yüzü tatlı. Tezgah sayısını arttırdılar büyük kız evlenecek ona da ev yaptıracaklarmış belediyeden proje ve kredi talebinde bulunmuşlar. Belediyenin inşaat firması inşaata başlayacakmış. Belediyenin şirketleri bu işi çok güzel götürüyor. Rekabet olunca fiyatlar da artmıyor. Tampon görevi görüyor kimse fiyatlarla kafasına göre oynayamıyor.

Yıllık tahsis yakıtı almak için muhtara miktar bildirdim. Köyde herkes de bildirmiş Hasan’ların haricinde. Onlarda bildireceklermiş de iki düğün yaptılar biraz iktisatlı gideceklermiş. Bir de ilave dam yaptılar masrafları fazla. İnek müracaatında bulunmuşlar belediye Urfa’dan getirteceği ineklerin yaşında anlaşamamış, bekliyorlar. 

Köyün güneş panelleri bu sene yenilenmeye başlayacak bi on yıl daha gider derdimiz olmaz. onun için herkesten enerji harcamasının ortalamasına göre para toplayacaklarmış. Hasan o yönden de sıkıntılı ama kredi kullanmayı düşünüyorlar. Belediye kredi karşılığında ödemesini kolaylaştırmak için sütün belli bir kısmını almayı taahhüde bağlayacak o zaman krediyi ödemesi rahat olur.

Komşu köydeki arkadaşlarla da görüşüyoruz onlar dokudukları halıları Japonya’ya gönderiyorlardı ya, bize sizin halılardan da numune gönderelim diyorlar. Bu pazarımızı ve gençlerimize yeni imkan sağlar iyi de olur. bakalım hayırlısı olsun.

Geçen hafta muhtar köye bir otobüs daha aldı, nüfus her geçen gün artıyor onu bunu derken köye çalışmaya gelen sayısında gün geçtikçe artış oluyor, ihtiyaçlar bitmiyor okul dahi yetmez oldu köy konağı alanında kurs sınıflarına ilaveler yapıldı. Muhtar liseye hazırlık kursu için belediye eğitim başkanlığına müracaatta bulunmuş kurslar başlamadan iki öğretmen atayacaklarmış. Sağolsun belediyemiz çok yardımcı oluyor. Ama, zamanında köyün girişte ki alanına spor tesisi yapalım dediğimde sizin işiniz süt demişlerdi, bak şimdi belediyespora iki topçu verdik her maçta golleri var. Çok iyi oynuyorlar.

Mektubuma son verirken derslerinde başarılar dilerim kışa doğru yanına New York’a gelmeyi düşünüyoruz annenle beraber. Lisansını bitirmeden gelelim ki oraları da senin bahanenle görelim. Allaha emanet ol. Sağlıcakla kal.

HESAP KİTAP

Hesap tamam da kitap tekerlemeyi mi tamamlıyor. Bana göre öyle değil yaşantımızda her tarihin bir hesabı bu hesabın neticesi yazılan bir kitabı var.

Yakın zamanda vefat eden, hakkın rahmeti rahmanına kavuşan, bir türlü unutamadığım rahmetli Zeki Ağabey’imi andım yine kendi kendime. 70 yıl beraber olmuşuz 2 sene askerliğinde Kars’taydı ben de lisede benden bir sene önce İstanbul’a gitti bir sene önce döndü 2 de buradan 4 sene farklı yerlerde olmuşuz.

Rahmetli babam ile 39 rahmetli annemle 66 yıl beraber olmuşuz. Büyütmüş, okutmuş, yetiştirmiş, danıştığım babam; ortağım, arkadaşım olmuştu. Hala danışacağım anlar olduğunda babamı ararım. Annem, kötü ve kötülüklerden yanlışlardan korunmak için her sabah oku üfle derdi.  Eşimle geçen bir hafta önceki yıldönümüne göre 43 senedir beraberiz. Çocuklar torunlar hesabı genişletir. Yeni sayfalar açmak gerekir.

Çocukluğumuz yaşlarında güçlü olmayı istemişizdir. 17’sinden sonra yakışıklı olmayı, 30’undan sonra zengin olmayı. Bizim yıllarımızda zenginden ziyade arabamız olsun derdik. 55 yaşından sonra hayattan istediğin herşeyin yavaşladığı, rolantiye alındığı, yeni tabirle bazı şeyleri, yeni atılımları, projeleri ıskalamak istediğimiz üzerinde durmadığımız kazandıklarımızın hesabını yapmaya başlarız. Kazandıklarımızı paylaşmaya başladığımız yıllardır. Bilgi, para, tecrübe. 65’ten sonra nasihat dönemine geldiğinizde vücunuzu tanıyamazsınız. Göz kapakları, yanaklar, eller, ayaklar, bacaklar, derken tüm vücudunuz size yabancı olur. Kaslı yapılı, taranmış saçlı, kendinizi benzettiğiniz artist, aktör çakması fiziki görüntünüz. Ne zaman bu hale geldiğinizi bilemezsiniz. Bir sabah uyandığınızda gece olmuş zannedersiniz. İçiniz hala 40’larındadır olgunlaşma çağındadır. Kabullenemezsiniz, atlayıp zıplayamadığınız ters takla düz takla atamadığınız için hatta koşamadığınız için yürüyüştür sporunuz. Bununla öğünürsünüz şu kadar adım, her sabah, sahilde parkta bahçede diyerek biraz gösteriş, farklılık, hava katmaya çalışırsınız. 

Yürümeyi sevmem, benim derdim bisiklettir. Dönme dolap gibi parktaki yürüyüş parkurunda, patinaj yapar gibi en azından bantta yürümek istemem. Bisiklet hürriyettir, dar toprak yollar, geniş uzun ekin tarlaları, ip gibi dizilmiş uzayıp giden bağlar, bazen bir büyük çitlembiğin kendisi, gelincikler, papatyalar, patikalar, ovalara yollara yayılan kuş sesleri, başka bir araçla duyulamayacak, ulaşılamayacak yerlerdir. Köyler, soluklanmak için girdiğiniz köy kahveleri. En masum ulaşım aracıdır, spor aktıvizm aracı, bunun yanında otoparka çözüm arayışında çaresiz kalan siyasilere de çözüm imkanı. Çevreci özelliğinden dolayı bi o kadar da masum. Özgüven, serbestiyet, insanî hasletleri canlandırıp yaşatan tetikleyici, terapist, aynı zamanda dost canlısı; yeşilin beyaza boyandığı tarlalarda çalışanlara “kolay gelsin” “sana da” diyerek  selamlaşan, uzaktan koyun sürüsünü gördüğünüz de “Heyy saldırmaz değil mi?” diyerek çobana seslendiğinizde gardınızı aldığınız iri başlı çoban köpeğinin haşmetinin yanında bastırılmış bakışı, sürerken gözlemleyip detaylandıran, “Bi ihtiyacınız var mı?” Dediğiniz yolda kalmışlara yardımsever, gülümseyen, sevecen, herşeyi ile bir arkadaştır. Doğadır, dünyadır, yalnızlıkları, ıssızlıkları beraber yaşadığınız arkadaşınızdır. (Bu hesabı biraz uzun tuttuk galiba.)

Yıllarca devam eden ve hayatta kalan arkadaşların artık telefona düşmüştür. Bir programında fotoğraflar, bir başkasında görüntülü konuşmalar, arada bir “Sesin gelmiyor” sızlanmaları, sizi tatmin etmeye başlar. Daha çok torunlardır artık meşguliyetiniz. İlerleyen yaş 65-70 gidedursun akıldan geçenleri geri kalan süreye ayarlarsınız. Sünnet tamam da evleneceklerini hesaplarsınız ama defter dolmaya başlamış sayfalar azalmıştır. Hesap kitapsa okunacak sayfaları zamana yaymak istersiniz bi kalemde yazmaya başladığınız defter, bi solukta okumak istediğiniz kitabın son sayfalarını içinize sindirerek bitirmemeye  çalışırsınız. 

Peşinizi bırakmayan birileri daha vardır. Görmezden gelip pek yüz vermek istemezsiniz, hatta yanınızda olmasından rahatsız olursunuz, onu dinlemek istemezsiniz, çok şeyinizi engellemek ister. “Önceki yıllarda yaşadıklarına tut” dersiniz kendi kendinize. Dünya dar gelir. Her çareyi ararsınız. Ama sonunda pes ettirir onunla yaşamaktan başka çare olmadığını anlayınca ona alışmak onunla iyi geçinmektir artık aklınızdaki. 

-Dede ilaçlarını içtin mi?

-Haa, yaşa be aslanım, getir bakalım şunları. Unutmuşum.

Defter hesap kitap derken defter bitmiş son satırına kadar hatta son sayfanın alt, üst, yan satır başları, tüm boşlukları dolmuştur. O defter artık okunacak kitap halini almıştır. Defter dürülmüş kitap ciltlenmiştir. Başucu kitabım diye övünerek okuma alışkanlığınızı faş ettiğiniz başucu kitabınız artık siz değil başkalarının okuyacağı bir şekle dönüşmüştür. 

Değişik bir alemde, size dinletileceği zaman zaman ara verip hatırlatılacak sayfaları tekrar tekrar okurlar. “Allah Allah öyle mi olmuş… şimdiki aklım olsa…” Artık son pişmanlığın fayda etmediği yerdeyizdir.

ERGUVANLAR

Pembe diyorlar oysa erguvanidir rengi 

Her yerde aynı ama illaki Boğaz’dır dengi.

Ağaççıkta olsa sarar Boğaz’ın her yerini. 

Erguvanidir boğaz bu mevsim aşkların en güzeli

Gülhane’den Yıldız’a, Kuzguncuk’tan Hisarlara 

Emirgan’da mola verir sanki.

İşte şimdi tam zamanı vapurların keyfi.

Beylerbeyi Çengelköy Anadoluhisarı’na gider gibi

Sağında oturun vapurun “Çayınız” diye geldiğinde, demli

Dumanı sağa geçti Hisarlardan dönecek belli

“Urumelihisarına oturmuşum

Oturmuş da bir türkü tutturmuşum”

İstanbul Türküsü tutturur Orhan Veli.

Şekip Ayhan, Münir Nurettin…

Aşkı vefasız çıkmış belli

“İstanbulu sevmiyorum” Erol Sayan’ın dediği 

Nasıl hatırlamam Yahya Kemal’i.

Körfezin dalgın suyuna bakıp da derinde duran geceyi

Mehtap uyandı da biz mi farketmedik yakamozları

Sandalla açılmışlar Dolmabahçe’den 

“Sen bir giriş yap sözleri hatırlarız biz Heybelide’yi”

Etrafı bütün şarkı gazellerle yakardık da

Zevke kanardık, 

Asûmana bakıp erguvani arardık.

AĞABEYİM

O gün yani beni elimden tutacak yaşlardayım 6-7 olabilir, western filmi, o zamanki çocukların çok sevdiği kovboy filmlerinden birine gittik onunla. Ufaklık derdik başrollerdeki kovboya. 

Ali Rıza abime Büyükabi derim o Beşiktaşlı, Zeki abim Küçükabim Fenerbahçeliydi. Sinema çıkışı  Fenerbahçeli olmuştum. O beni ödüllendirmiş ben de onu sevindirmiştim. Hala Fenerbahçeliyim.

Büyükabim yaşca benden büyük ve babam onunla çok konu hakkında istişare ederdi. Babamın otoriter huylarını alan en çok ona benzeyen Büyükabim benimle ilgili konularda babamdan yana olduğu için Küçükabime daha yakındım. Hatta bir seferinde dersimi çalışmadığım tembellik yaptığım için babama akıl vermiş bisikletimi, depoda kavunları bağladığımız tavandaki halkalardan birine astırmıştı. Büyükabim babamla beraberken Küçükabim benimle haşır neşirdi. 

Şimdiki Hafsasultan Mahallesi’nin olduğu Horozköy’e yakın yerde bağımız vardı uzun yaz tatillerini burada geçirirdik. Küçükabimle kuş avlamaya giderdik. Ben 10 yaşımda o da 16 yaşındaydı. Sapantayı çok iyi kullanır çok da iyi avcıydı. Av zamanı o az önde gider ileride gördüğü kuşu kaçırtmamak için bana eliyle geride kal der ayakkabılarını çıkarır yavaş yavaş kuşa yaklaşırken ben de onun ayakkabılarını kucağıma alır oracığa sinlenirdim.

Küçükabimi babam ilkokuldan sonra yanına aldı o zamanlarda anlatılan hoş bir hikayesi vardı Zeki abimin: Muratgermen İlkokulunda öğrenciyken topa da meraklı, okul çıkışı okulun bahçesinde çift kale maç yapıyorlar, kale direklerinden biri Zeki abimin tahta çantası. Maç bitiyor herkes eve geliyor bunun çantası yok hala kale direği vaziyetinde okulda unutmuş. Babamın ilkokuldan alıp mesleğe yönlendirmesinin sebeplerinden biri buymuş. 

Babam çok iyi bir ısmarlama ayakkabıcısı olduğu için oğlunu iyi bir usta yapmıştı. Askerden sonra küçükabim İstanbul’a gitti. İstanbul Gedikpaşa’da dükkan açmış sipariş üzerine modellerini kendi yaptığı ayakkabıları pazarlıyor fason çalışıyordu. O yıllarda Beyoğlu’nda Kemal Tanca’ya iskarpin ayakkabılar yaptı. Daha sonra toptan ayakkabı imalatıyla toptancılığa girdi. Manisa’dan dükkan komşusu olan arkadaşının Gedikpaşa Ayrancı Han’da toptancı mağazası vardı. Ben de o yıllarda Yıldız Akademi’de mimarlık öğrenciyim. Gedikpaşa, Beyazıt, Kapalıçarşı. Sultanahmet, Laleli, Şehzadebaşı  tarihi mekanlar, oraları çok seviyordum Çemberlitaş’taki resim galerisindeki resim sergilerini sık sık görmeye, tarihi mekanları gezmeğe gittiğimde 

imalathanesine mutlaka uğrar o da karnımı bi güzel doyurur, cebimi doldurur beni öyle gönderirdi. Hatta bazı zamanlar atölyede uzun uzadıya kalır sohbet ederdik. Fatih Atikali’de oturduğu evinin yakınında Valinin Yeri diye meşhur içkili bir lokanta vardı. İşyeri sahibi babacan tavırlı ağırbaşlı mekanın adını bu halinden dolayı vermiş olabilir. Mezesi yemekleri çok güzeldi. Bazı zamanlar talebe  evinde beraber kaldığımız Manisa’lı arkadaşlarımla abimi ziyarete gider ama her zaman yaptığı gibi bizi bu lokantaya götürür talebelikten guruldayan midelerimizi tıka basa doldururdu.

Son zamanlara kadar İstanbul hatıralarımızı hep anlatır o güzel fakat zorlu da olan günlerimizi yaderdik. Dört sene önce ailemizde kalıtımsal olan kolestrolden damarlar tıkanmış by-pass olmuş, yorgun kalbınden dolayı beyne giden bir pıhtı ile kısmî felç oluşmuştu. Yıllar önce sevindirmek için Fenerbahçeli olduğum Küçükabime teselli olsun diye! iki sene sonra ben de by-pass oldum. O zor adım atmasına karşılık dolaşmaya çıkar, eşini dostunu mutlaka ziyarete gider vakit namazlarının bazısında yakınımızdaki İbrahim Çelebi Camisi’ne sabah namazlarının çoğunu Sultan Camisi’nde kılardı. 

Çocuklar, yeğenler, torunlar, gelinler, damatlar birlikte olduğumuz son aile toplantımızı bizim katta yapmıştık. O akşam birlikte yaşadığımız aile apartmanımıza herbirimizin taşınmasını mizahi bir dille yazdığım yazıyı okumuştum. Gözlerimizden yaşlar gelinceye kadar gülmüştük bi daha ki ayın toplantısını kızı Azize’de yapalım diye sözleştik.

Kısmete bakın, Allah ona bir başka mekânında Cennet’inde yer ayırmış. Bizden önce başka bir yer için sözleşmiş. Kim gitmek istemez ki? Emir büyük, bir de Cennet’e davet. 

Koşarak gitti.

GÜNDEM AYNI

GÜNDEM AYNI, İNŞALLAH KISA ZAMANDA GÜNDEMDEN DÜŞER.

Evde kal sağlık eve sığar. Takipcisi olduk virüsün, neredeyse diploma alacak duruma geldik. Tomarla eurolar harcayıp gittiğimiz müze gibi avrupa kentleri, korku filimlerine sahne ve stüdyo olacak şekle geldi.

Onların vak’a, test, ölüm sayılarını bizden daha iyi bilir olduk. Boş sokaklar ürperti verici müze kentlerin hiç gözalıcılığı özendiriciliği kalmamıştı. Ülkemden korona manzaraları da tam bir lakaytlık, umursamazlık. Üsküdar Belediyesi boş meydanda yani çiçek böcek olmayan bir alanda bekleme istasyonundaki gibi sıralanmış bankları haklı olarak sökmek istiyor, her bankta en az iki 65 üstü oturmuşlar hepsi de dolu. Zabıta demir levyeyi bankın altına sokuyor kaldıraç vaziyetinde sökmeye çalışıyor öbür kenarda oturan kuala gibi hareketlerle ağır ağır kalkayım mı kalkmayayım mı havalarında kalkıyor. Diğer banklardaki 65’likler oturdukları yerden bakıyorlar uzun demir bankın altına girince lütfen kalkıyorlar. Hal böyle olunca 65’likler ti’ye alınmaya videoları çekilmeye başladı.

Günde bir defa haber aldığımız şu kadar vak’a bu kadar ölüm diye verilen haberlerde ölüm sayısı bugün yedi daha arttı, altısı 65 üstü. Bu haber şu fıkrayı hatırlattı bana. Köy mezarlığını gezdiren, arkadaşına mezarlarda yatan tanıdığı mevtaları anlatıyormuş. “Bu çatışmada vurdu vuruldu, bu vurdu vurdu vuruldu, bu vurdu vurdu vurdu vuruldu… “  “Bunun taşında birşey yazmıyor” demiş arkadaşı. “Onu boşver o ecelinden öldü” demiş.

Bazı 65 üstüler savunmaya geçtiler. “Biz 68 kuşağıyız.” Bazıları 65 üstünün tecrübeleriyle ilgili fıkralar anlatıyor. Gönlüme biraz su serpildi!

Zaten birçok dünya ülkesini biz de dahil yönetenler 65’in üstünde. Kemale ermiş bilgilenmiş, bu yaşa kadar öğrendiği kazandığı tecrübeleri halkına yansıtacak yaşta. Zaten onlarda şu anda evde kalıyorlar. En azından örnek olma açısından.

Bi ara Yunanistan’ın o zamanlar yeni seçilmiş başbakanı: Fit giyimli, ceketli beyaz gömleğine kravat takmamış, önce makam aracını sattı sonra aldı mı hatırlamıyorum, atlayıp zıplar havasıyla ilk günler sükse yapmıştı ya sonra balonların ömrü gibi kısa zamanda fos diye sönüverdi, Kanada Başbakanı; demeç için evinin önüne çıkıyor ilkokul talebesi gibi ceketini evde unutmuş aklı kimbilir nerde? Bi dakka diyor gazetecilere koşa koşa dönüp evden ceketini alıp geliyor. Bunlar yok yakışıklıymış, yok artistmiş, dizi filme oyuncu mu seçiyoruz, sizde? İngiltere başbakanı saçını bile taramıyor.

İşte böyle, günlerimiz geçiyor. Geçiyor da zaman da gidiyor. Bu şartlara yani dükkan kapatanlar, işporta tezgahını kaldıranlar, amele pazarındaki kahvede her sabah iş için bekleyenler, günlük satışlar ile geçimini temin eden esnaf, işten çıkarılan işçiler, fabrikalarda üretim bantlarında hiç aralıksız iki eli tezgahta gözleri önünden geçen malzemelerde pür dikkat aralıksız çalışanlar, fedakarlıkta bulunanlar, şunun şurasında 11-27 Mart oldu. Tedbiri işçiden başlatanlar…

Koronadan kurtulanlar için ülkece onca gayret, çaba, risk, her akşam bunca riski taşıyan göze alan sağlıkçıları alkışlıyoruz ama, ya sonra? Bozulan düzen, kapatılan dükkan, kaybedilen imkan tüm bunların sonu olmasın hüsran.

Sonu hüsran olmaması için yapılacakların şimdiden açıklanmamasını makul karşılıyorum. Çünkü: Merhametten maraz doğar, fırsatçılara gün doğar, çare arayacaklar yan gelip yatar. 

Şimdi öncelik ve gündem Korona. Sağlıklı kalalım ki sağlıklı düşünelim.

DÜN GECE ALKIŞ SESİ VARDI, DUYMAMIŞ OLAMAZSINIZ.

Bugün 10. gün evden çıkmıyorum. Torunlarımla altlı üstlü oturuyoruz. Önceki gibi sık uğramıyorlar geldiklerinde benden mesafeli duruyorlar bu da bir sevgi göstergesi “Dedeme birşey olmasın” amaçlı, bakkala fırına gidecekleri zaman mutlaka uğruyorlar “Birşey lazım mı?” Diyerek. Emeklilikte ne yapacağız diye konuşurduk arkadaşlarımız ile bundan 10-15 yıl önce 45-50 yaşlarımızda gençlik var, seyahat imkanı var, gezecek görecek yer çok, sağlığımız yerinde, 55 yaşında emekli olalım demiştik. 55 geldi emekliliği uzatalım pek de erkenmiş diyerek erteledik, tarih 2005.

2020 yılı geldi, bu tarih rakamı palindromik sayıymış farkedildi, 02.02.2020 tersten de düzden de okunduğunda aynı sonuç veren bir sayı. Bu tür sayılar: İtalyan Leonardo da Vinci, filozof, mimar, mühendis, anatomist, heykeltraş, mucit ve matematikçi ressam müzisyen diye daha da uzatılabilir kendisinde olan meslek veya kabiliyetleri. Rönesans devrinde yaşadı onun böyle rakamlardan türetilmiş efsaneleri, esrarengiz yapılmış filimleri vardır. Da Vinci Şifresi gibi. Başımıza gelen bu virüs hadisesi belki de 21. asrın Covit-19 şifresi olacak. Efsane gibi anlatılacak ama gerçek olduğu hayatını kaybedenlerin ölüm raporlarında yazacak. 

2020 Virüsü, adını dahi anmak istemiyorum. Eve hapsettiğinden değil bulaşacağından değil ama insanlığın yenik düştüğünden öfkemi alamıyorum insanlığıma yediremiyorum. Gözle görmediğimiz mikrop, herşeyimizi alt üst etti. 

Dinimiz derki:

Cuma namazı, akıllı, ergenlik çağına erişmiş, sağlıklı, hür ve misafir olmayan Müslüman erkeklere farz kılınmıştır. Zorunluluktan oldu ama bu Cuma günü Cuma’nın camilerde kılınmayacağı öğle namazı olarak evlerde kılınması istendi minarelerden. Sabah güneş doğmadan başlayıp gece saatlerine kadar günde beş vakit kılınan namazların da evde kılınması tavsiye edildi. Müslümanlığın kabul edilmesinde Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa (S.A.S.) kendi elleriyle yapılmasına yardım ettiği mescidden buyana cemaatle namaz kılınan mescid ve camilerimiz ki Mimar Sinan’ın dünya çapında önem arzeden 600 yıllık cihan imparatorluğunun simgesi olmuş eserleriyle övündüğümüz camiler kapatıldı, kapıları zorlayanlara polis müdahale etmek zorunda kaldı.

479 yıldan buyana yapılagelen geleneksel Mesir Festivali bu yıl 480.si kutlanacakken iptal edildi.

Tabii bu gözle görülemeyen virüsün dünya çapında yaptığı tahribat, kıyım, alışkanlıkların terkedilmesi, bazı geleneklerden vazgeçilmesi, milli eğitime Yök’e ait okulların üniversitelerin kapatılması ve daha birçok tedbir amaçlı yapılan uygulamalar, işyerlerinin kapatılması  ekonomimizi bozduğu gibi sosyal hayatımızı kısıtlayan uygulamalar 100 yıllardır hatta 1000 yıldır uyguladıklarımızı, yaptıklarımızı, baskı altında kalmadan hür irademizle yaşadıklarımızı ertelemek zorunda kaldık. Hürriyetimiz kısıtlandı, keyfimiz kaçtı.

Evlerde kaldığımız müddetçe git gel, otur kalk, ye iç, televizyon devamlı açık. Tedbir, temas, hijyen diyorlar her kanalda konuşmacı, vatsapta videolar, kimi komik moral veriyor kimi endişe, mesajlarda uzun uzadıya hikayeler olmadık yazılar olmuşlara dahi inanmıyoruz. Ama birşey var ellerimiz bu zaman zarfında olmadığından çok beyazladı elimin  üzerinde yaşlılıktan olan kahverengi lekeler neredeyse kaybolacaklar!

Bir hoca öyle yıkanmaz böyle yıkanır bir profesör parmakları tarakla diğeri tırnak ucları…tarifler uzayıp gidiyor. Bu bizim geleneğimizde vardır.  Mikroplardan temizlenmek için çocukluğumuzdan bu yana analarımız sık sık ellerini yıka mikroplar gitsin derdi. Hatta şöyle birşey daha vardı. Yemekten önce ve sonra ellerinizi yıkarsanız sofranın bereketi artar derlerdi. Beş vakit namaz kılan beş defa abdest alır temizlenir. Bizim için el yıkama bir alışkanlık hatta ihtiyaçtır. 

Misafirliğe gittiğimizde ev sahibi kahveden önce kolonya tutardı misafirlerine. Dışardan gelmiş tedbir için veya odaya sinmiş kokuyu bastırmak için.

Telekolik olduk ya geçenlerde bir doktor el yıkadık tarak tırnak en az 20 saniye didikledik ellerimizi, ya üstümüz başımız. Sokaktayız biri aksırdı, tıksırdı rüzgar havada uçuşan toz polen tüm mikroplar saçımıza yapıştı. Eve geldik akşam yattık saçlardaki virüs mirüs, toz polen yastıkta, sağa sola dönen başımız koca gece bizimle beraber ta ki banyo yapıp temizleninceye kadar. Annelerimiz başlarını örterler sokağa öyle çıkarlar hatta evde iş yemek yaparken şöyle bi bağlayıverirlerdi baş örtülerini. 

Bunlar güzel ve hijyene yönelik adetlerimizdi ama dürüstlüğümüz, insanlığımız, birbirimize saygımız, dayanışmalarımız gibi hasletlerimiz? Maalesef dünyaya olan yani maddiyata olan hevesler, menfaat, çıkarcı düşünceler, daha birçokları üstün gelince bu hasletlerimiz kaybettik.

Virüsün rengi belli değil ama insanlar gökkuşağı gibi maşallah. Virüsü göremiyoruz ama insanların çıkarcı binbir suratını görüyoruz. Virüs öldürmeden önce 14 gün avans veriyor. Bazıların fırsatçılığı akşamdan sabaha bizleri kazıklıyor. 

Rafları boşaltmak ayrı bir uyanıklık. Diyelim rafları boşalttılar biz de açlıktan öldük koca dünyada yapayalnız üç beş uyanık yaşayabilir mi?? Onlar yaşarlar belki ama kazıklayacak  insan bulamazlar. 

Şu, karşımızdakini düşünme duygusunu, saygısını, edinmeliyiz artık. Kaçıncı asırdayız sülün osmanların zamanı da geçti. Şu önce ben alışkanlığımızı hadsizliğimizi bırakalım trafikte de öyle önce yaya diye koca koca yazılar yazıldı hala yayaların üstüne üstüne sürüyorlar duralım da yol verelim, yok. 

Bu virüs bize ders verdi, hatta ev ödevi. Oturun evinizde dersinize çalışın ödevinizi yapın dedi. İmtihanı geçtiğimizde sokağa farklı insanlar olarak Adem’ler olarak çıkalım. Nuh’un Gemisi’nden inen seçilmiş insanlar gibi inelim sokağa evlerden. 

Çin’in Wuhan kentinde bu vak’a meydana geldiğinde seferberlik başlattılar. 1000 yataklı prefabrik hastaneleri 6 gün gibi kısa zamanda yaptılar, Çin’in her yerinden doktorlar, sağlık görevlileri yüzlercesi geldi. Halkı disiplinli davrandı, kurallara uydular. Kimse bize birşey olmaz demedi. Gece gündüz sıkı disiplin, gayretli özverili çalışma ile virüsü geri püskürttüler. İnsanlık kazandı.

İşleri bitmiş, savaşı kazanmışlar, görev yerlerine dönerken: Maskelerini çıkararak gülerek selam vermeleri, birbirlerine sarılarak sessiz sakin zafer çığlıkları atmaları, otobüslerin önündeki eskortlarla havaalanına götürülmeleri, başarmanın gururunu yaşamaları karşısında gözlerim doldu.

Dün gece 21.00’de balkonlara çıkarak sağlık görevlilerimizi alkışlamamız bir ışıktı, dün gece gökyüzü mücevhere dönmüştü. Biz böyle bir memleketiz, zorlukları aşmayı bilen kadim milletiz.

Yok edelim şu belayı. 

Yeniden yaşayalım dünyayı.

Her musibette bir nasihat vardır.

Her sabah taze bir başlangıçtır.

SİTEMİM VAR

Çin’in Vuhan kentinde kendini belli etti. Virüs hayvanlarda vardı insanlara hayvanlar tarafından geçtiği söyleniyor. Yarasa yedikleri için virüsü aldılar denildi oysa Çin’de yıllardan beri bu tür canlılar yeniliyordu peki noldu da bu duruma gelindi? Uzmanlar anlatıyor, insana da geçen bu virüs insan vücudunda evrim değiştirdi daha önce vücutta ölen, vücuttan atılan, yok edilen bu virüs evrim değiştirerek kendine yaşama ortamı oluşturdu insanın mücadele edemeyeceği en zayıf yerinde akciğerlerde bu ortamı sağladı. 

İnsanı en kolay nasıl öldüreceğini de bu arada öğrenmiş; silah kullanmayı bilmiyor, zehir üretemiyor böyle bir özelliği yok. Boğarak öldürüyor. Hava alıp vermeyi bilhassa temiz havayı sağlayan nefes ile bu eylemi yapan ciğerlerimiz bu eylemini işlevini yapamazsa boğuluruz, işte bunu yapıyor. Virüs bizi boğuyor. Çırpınarak, tıkanarak, debelenerek, gözlerimiz ve kulaklarımız patlayarak, yutkunamayarak, ölüyoruz.

Virüsün bi özelliği daha var yaş gurubuna göre etkisini ayarlıyor yani 60 yaş üzerindeki insanların canını zaman olarak önce alıyor bu yaştan aşağıya doğru süre uzuyor. Yaşlılar riskli. Hem taşımada hem ölümde.

Bu andaki ölüm çok kısa olmasına rağmen bize 14 günlük bir müddet tanıyor. Ama bunun karşılığında insandan insana çok çabuk geçiyor bulaşıyor. Belki de bugüne dek bu kadar çabuk bulaşan bir virüse rastlanmamıştır.

Aşı, ilaç gibi iyileştirici unsurlar yok, bulunamadı ama bu arada en önemli, etkin olanı temas etmemek. İnsanlar birbirleri ile temas etmeyecekleri gibi bir araya da gelmeyecekler. Topluluk, grup, kalabalıklardan uzak duracağız.

Manisa Özel Huzurevi Vakfı, Biz önce temas tedbirini aldık yani kapılarımızı kapattık kimseyi içeriye almadık bir nevi kendimizi insanlardan tecrit ettik. Ne yaşlı yakınlarını içeriye aldık ne de yaşlılarımızı dışarı bıraktık. Yaşlı yakınlarımıza bu duyuruyu vatsap hattı ile sağladık. Ne yazılı basın, ne sosyal medya, ne de televizyon kanalımız olmadığı için kendi imkanımız olan akıllı telefonlar ile yaptık. Bu konuda her seferinde rahmet ile andığım Steve Jops’a bir kere daha Allah’tan rahmet diliyorum.

Sırt tulumbamız vardı resmi kurumların kullandığı çeşitli dezenfektan maddelerini kendi imkanlarımız ile öğrendik, aldık ve sırt tulumbamız ile binamızı tepeden aşağıya yıkayarak dezenfekte ettik, bunun sürekliliğini sağladık.

81 yaşlımız var bu yaşlılarımıza sakinlerimize hizmet eden biri müdür olmak üzere 3 sosyal hizmet uzmanı hanım çalışanımızın yanında 5 hemşire, 13 özel yaşlı bakım uzmanı, 4 temizlik görevlisi, bir büro elemanı, tüm bu çalışanlarımızın yanında bu olay Çin’de başladığında bize kadar geleceğini bütün dünya gibi hiç aklımıza getirmemiştik. Buna rağmen yaşlılarımızın sağlığı için İşyeri hekimi olarak ortopedi doktoru, psikiyatrist, olmasına rağmen nöroloji uzmanı ile anlaşma yaptık ayrıca psikoloğumuz bünyemizde çalışıyordu. Yakın zamanda bünyemize kazandırdığımız pratisyen doktorumuz da oldu. Acil vak’alarda doktor sevki ile duvar komşumuz olan Celal Bayar Üniversite Hastanesi’ne refakatçi hemşire eşliğinde yaşlımızı tedavi amaçlı gönderiyoruz. Sağlık açısından yaşlılarımıza yerinde, anında, sağlıklı müdahale ile konforlu bir hizmet veren sağlık ekibimiz de var.

Sakinlerimize hizmet veren çalışanlarımıza hergün temas etmeme eğitiminin yanında nasihat veriyoruz. Bunu sürekli hergün yapıyoruz televizyonlardaki haberleri aktarıyoruz, anlatıyoruz. Çalışanlarımızı işbaşı yaptıklarında kapı girişinde ateşlerini ölçerek kontrollerini yapıyoruz. Bu ateş ölçmeyi yaşlılarımıza gün içerisinde sıklıkla yapıyoruz. Test için kit aradık ama henüz yaygınlaşmadığını sağlık bakanlığı tarafından şehirlerimize yeni yeni gönderilmeye başlandığını öğrendik, test edecek herhangi bir materyalimiz yok, ama zaten yok.

Virüse karşı 81 yaşlımızı, 27 çalışanımızı korumak için yapabileceklerimiz bu kadardan ibaret. Ha bir de tabii “Allah’a emanet olun” diye her sabah göreve başlamadan ve akşam görev bittikten sakinlerimizi nöbetçi çalışanlarımız hemşirelerimiz tarafından odalarına yerleştirdikten sonra dua ediyoruz. Tedbir bizden takdir Allah’tan. Bu yaptıklarımızdan fazlası varsa açıkcası biz bilemiyoruz. 

Bayramlarda protokol tarafından ziyaret ediliyoruz, bazı özel günlerde, etkiliğe yine onlar tarafından katılımlar oluyor, Ramazan ayında iftar programı da yapılıyor, arada bir yaşlılarımız protokol tarafından ziyaret de ediliyor basına da yansıtıyorlar. Tabii memnun oluyoruz.

Virüs vak’asında: Yaşlılar ve yaşlılara hizmet veren bizler baş başa kaldık. Yaptıklarımızı deneme yanılma metodu ile uyguluyoruz. Doğru mu uyguluyoruz? Daha yapılacaklar var mı? Dezenfektan, maske, fırsatçıların elinde daha ne var ne yoksa bulabiliyor muyuz, alabiliyor muyuz? Az mı yaptık, yoksa yeterli mi yapıyoruz? Bilemiyoruz.

“Sitemim var dediğin” bu mu? Budur.

Yardım eli, Devlet: Karanlık bastığında çıkan yıldızlar gibidir.

Işık olur, yönlendirir, yol gösterir, destek verir, moral olur, arayıp soran olur.

BİZİM ORALARDA

BİZİM ORALARDA

Bizim oralarda gelincikler, papatyalar açmış bahar esintileri başlamıştır şimdi.  Sırtına bir hırka, koluna sevdiğini, eline çocuğunu alanlar kırlara koşmuştur. Ağaç gölgeleri aranır olmuş, cemreler düşmüş, toprağımın kokusu vatanımın her yanına yayılmıştır. Buram buram toprak, yemyeşil çimenler, masmavi gökyüzü, pırıl pırıl güneş, hava, su, toprak tabiat uyanmış, özlem dağlarken yüreğimi: Kaynar suyun buharı gibi rüzgarla sağa sola savrulup duran Manisa’mın dumanlı dağının dumanı kalkmış Spil bütün ihtişamı ile kendini göstermiştir. Bizans imparatorluğunun en büyük kalesi müstahkem mevkiinin, Osmanlı Şehzadelerinin ikametgahı yazlık saraylarının, hatta mitoloji tanrılarının babası gökleri yönetirken Hermos’un suladığı bağların üzümlerinden Baküs’ün sunduğu şarap ile çapkınlığının keyfini sürdüğü yerdir Spil. Şimdi ise; dereleri, kar sulu tarihi çeşmelerinin berrak suları, yanık gönlüme serpintidir.

Arnavut kaldırımlı, kıvrılarak giden duvarlara tırmanmış baygın kokulu hanımeli, dar sokakların mor salkımlı alçak avlu duvarlarının eğreti duran sokak kapıları. İçerlek evlerin hayatlarına giden avlu içerisinde ki teneke saksılarda ki sardunyalı yol, yeşil, kahve renkli yosun tutmuş çingene kiremitlerinin birbirlerine sarılışları, çivit kuşaklı kerpiç duvarlarının yaslanışları, gölgelerin kol gezdiği bir o yana bir bu duvara dayanışları, “Akşama annemgiller size gelcek evde misiniz? Seslenişleri.

Şırıl şırıl akan sokak çeşmelerinde sohbetler, akşam ezan vakti olmuş, dolmayı bekleyen testiler, soğuk su içme bahanesiyle eve gecikmeler, Narlıca’nın Üç Oluklu Çeşme ile aynı tarihi paylaşan yıllanmış çınar eğilmiş, yıllarca söylenmiş her bir hikayeyi anlatacak gibi sırasını beklerken, akşam vakti Spil’in eteğinden dönen bir kaç inek su içmek için kaygısızca yaklaştılar çeşmenin yalağına…

Narlıca’nın beyaz badanalı evleri grileşti Haydar Deresi’nin ardından batan güneşle. Gölgeler gitti sokaktan, esintiler mor salkımları yalarken sakinlik eğreti ahşap avlu kapılarından içeri sızdı. Gaz lambalarının isli şişeleri zorlarken karanlığı, gökyüzü hiç bu kadar mücevhere benzememişti. Hayata kurulan yer sofrası, büyük sininin üzerinde Tarhana Çorbası’nın ardından gelen kurutulmuş biber patlıcan dolması iştahları kabartıyordu…

Sigara dumanının dağılışından belli olan bahar serinliği bastırmış, hayatta biten yemeğin ardından yatsıdan önce içilen dibek kahvesinin kokusu odaya sinmişti. Lalapaşa’dan Yatsı Ezanı gecenin sessizliğini aralarken çeyizin üç aşınma izli seccadelerinde eller Hak’ka ulaşmıştı. Yataklar musandradan serilirken yere, çocuklar çoktan uyumuşlardı koşuşturmanın yorgunluğu ile…

Ahhhh ah, özlüyorum Manisa’mı, koca bir ömrüm beraberce geçse bile.