Arif Bakkaloğlu akrabam (akraba sayılırız 89 dan beri o çarşıdayım) geçenlerde gazete köşesinden. Azmi Abinin bisikleti başlıklı yazısında, bisikletten bahsetmiş, kullanımını yaymak teşvik etmek lazım ben aldım herkes alsın diyerek.
Ne yalan söyleyeyim benimde aklımdan geçmedi değil hatta almaya niyetlendim, alacağım da.
Nereden aklıma geldi: Kula’da gördüm bi arkadaşım almış ama sanki bisiklet değil, frenleri havalı amartisörlü ön maşası, şöyle bi kaldırayım dedim binmek için tüy gibi hafif 11 kiloymuş ben de alacağım dediğimde;
Nerede bineceğim?
Nereye koyacağım?
Gülerler mi? Soruları peşi sıra geldi aklıma. Kula jeoparkında bu arkadaşımla beraber bineriz dediğimde, Kulada kimlerin bisikleti yokmuş ki hem de protokollerde önde oturanlardan. İşte o zaman kimler gülerin cevabını buldum Kula’da bisiklete herkes biniyor, Kula yadırgamıyor kimse gülmez dedim.
İyi de bisiklete binmek için Kulaya mı gideceğim? O zaman Manisa’da böyle bir ekip, arkadaş grubu oluşturmak gerekir. Ama en önemlisi; Manisa’lının gülmemesini, bunlarda kafayı yemişler dememesini, olağanüstü değilde olağan karşılanmasını sağlamak için önce arabayı alışkanlık edinmişler bizler bineceğiz. Önce spor niyetine sonra alışkanlık olarak sonra da alıştırmak için.
Sultan Camisi’nin virajı, Uzunyol’un Göktaşlı tarafı, Kumludere’nin Boyahane Köprüsü’nden yukarısı, hafif zorlasada bisikletler 32 vites, bağla 66’ya bas pedallara. Laleli, Güzelyurt bisiklet için yapılmış semtler sanki.
Spor mu? Spor. Hem de en çok kalori tüketileninden. Bir de kafada rüzgarı yarar modelli kaskı, Manisa Büyükşehir Belediyesinin turkuaz renkli eşofmanı, kadroda su matarası, 11 kiloluk karbon bisiklet, değmeyin havamıza. Bas bas pedalları spora.
Önceleri spor ama kravat takıp da mesaiye gidilse, işyeri, lokanta, pastane, her yere. Ne trafik ne mirafik stresi, kaldır 11 kiloyu kilitle park yapılmaz direğine bak keyfine. Tiyatro, konser, sinema olmaz tabii. Biz de fazla olduk galiba.
Herkes eşit olunca gülme, gülümseme, şaşırma, şaşkınlık, hoppala moppala denmeyecek. Şehrin muhtelif yerlerinde bisiklet parkları göster toplu ulaşım kartını bas pedala.
Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak Cengiz Başkanımızın gözdesi olan Kentpark da başlıyoruz özendirmeye, havaya sokmaya, alıştırmaya, çoşku vermeye. İlk bisiklet parkımız Kentpark da olacak sabah erken, tatil günleri spor yapmak Kentpak da gezinmek için bisiket yolları da var.
Sonra parktan dışarı da çıkarız inşallah. Hep çocukluğumuzun gençliğimizin günleri özenir nostalji yapmaz mıyız?
İşte gerçek nostalji. Bir tek çağdaş 11 kiloluk karbon
araya giriyor.
Öyle değil mi canım ilk göz ağrılarımızdan eser mi kaldı?
Manisa izmir istikameti Kuva-yı milliye Anıtı’nı geçince başlıyor yolun güzelliği. Farklı bir güzergah; yeşilin içerisinde giden, yeşilin derinliklerine kıvrılarak girer gibi bir yol her iki yanı gömgök çam yeşili.
57.Tümen Komutanlığı, 1.Ordu Kurmay Başkanlığı ve askeri çeşitli kademelerde görev aldıktan sonra 1966 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı da yapan Orgeneral Cemal Tural’ın emriyle; 1968 yılında yedek subaylığını Manisa’mızda yapan Konyalı olan ziraat mühendisi denetiminde, yetkilendirilerek istediği kadar asker temin ederek bazı günler 500 askerle çalışarak her türlü araç gereç imkanlarıyla dikildi.
Bu çalışmada emeği geçen alınteri akıtan kimselerden askerlerden Allah Razı Olsun.Vatan böyle de kazanılır.

Çok seviyorum bu güzergahı memleket dediğin böyle olur yemyeşil kıpkırmızı bayrak gibi.
Nazar değdi iki yıl kadar önce kendini bilmezler yaktı güzelim ormanı taa Karakoça’dan Kayapınar sırtlarına kadar. 50 yıllık orman önce karardı kahve rengi olduğunda ormanın oduncular ekibi istila etti. Sonra terasladılar ağaç dikmek için. Bahar geldiğinde ağaçların yerlerine söndürme suyuyla beslenen çalılar otlar yeşerdi, bekleyen teraslar aradan geçen zaman zarfında yağmurlarla akan topraktan çalı çırpıdan bozuldu, onca işçinin emeği heba oldu.
Bir daha ne Rahmetli Cemal Tural gelir Genelkurmaylığa ne de Konyalı ziraat mühendisi gelir askerlik yapmaya…
İzmir güzergahı boyunca ilerledikçe eski, yeni teraslar boş, orman müdürlüğü ağaç bulamamış herhalde dedim kendi kendime öyle ya eskileri dururken yeni terasların üzerinden de iki sene geçti. Sabuncubeli’ne geldim hani doldurula doldurula yükseltilen yol, istatistiklerde en çok kazanın olduğu nokta işte orası, cılız bedenleri ile Top Akasyalar, ormanda kelebek gibi duruyorlar. Çam ağaçlı ormanın ağaçsız yerlerinde Top Akasya, kimlerin diktiği belli.
Top Akasya peyzaj ağacıdır, dalları taclanmadığı için dar yol ve kaldırım ağacıdır, şimdi bulvarlarda refüjlerde de görüyoruz yine kelebek gibiler…
Bunlar İzmir yolu güzergahında bir de güzergah açılmak isteniyormuş, nerede? Manisa Özel Huzurevinin arka sırtlarında. Ağaçların sıklığından yürüyemezsiniz böyle bir yer. Zannederseniz ki 4. Havaalanı da buraya yapılıyor neden bu kadar ağaç katliamı kimse bilmiyor. Kireçle işaretlenmişler var, onlarda yakında mevta olup soyulmuş vaziyette kefenlenmeden kamyonlara yüklenip depolama alanına istife gidecekler. bazıları mikap, kereste olarak bazıları çeki, odun olarak satılacak.
(Zaten biz de ormandan bahsederken 100-200 yıllık ağaçlar denmez 50-60 yaşında ağaçlar deriz.
Ülkemizde bu rakamlar yani 50-60 rakamları; evler, işyerleri, fabrikalar, insan hayatı… olarak da kullanılan zaman dilimidir. 60 senede bir her şeyimiz yenilenir işyerleri fabrikalar batar kapanır yenileri açılır, evler yıkılır yenileri inşa edilir, bir türlü yaşlanmayız, Genç nüfus, genç orman, yeni yerleşimler, kentsel dönüşümle yenilenen şehirler…)
Özel huzurevi üstlerinde yeni kesilmeğe başlayan orman için ise, maksat bir rivayet muhtelif:
-Orman yangın yoluymuş, yerleşim alanlarının korunması içinmiş, orman yolu var zaten.
-Alternatif yol açılacakmış hangi meclis karar almış il trafik komisyonundan geçmiş mi? Hayır.
-Toki arsa üretiyormuş. El insaf.
-Bir kaç gazeteci gidip baktı. Haber yok.
Evet:
Ağaçların pırasa gibi doğrandığı, ormanın yeşile boyadığı yerlere Yırca, Kırca, Çaldağı, Çampınarına, Uncubozköy Tımarına… santral, geçid, yol, köprülerin… yapıldığı.
Yeni Türkiye.
1950’li yıllar Sümerbank Pamuklu Mensucat kurulma aşamasında Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulma gelişme hamleleri ile devam ediyor, vatandaşında kalkınmada ve sorumluluk almada “Yerli Malı Her Türk Kullanmalı” düsturu ile devletin yapacağı yatırımlara ortak olması isteniyor.
Sümerbank Pamuklu Mensucat ve Tekstil Fabrikası ülkenin her yerinde kurulurken o bölgede ki halktan da katılım isteniyor, hisse senetleri satışıyla bu yatırıma ortak oluyor Manisa’lılardan çok kimse.
Bu ilk deneyimi oluyor Manisa’lıların.
Manisa’nın 1962 yılına gelindiğinde OSB kurulması tartışılıyor ticaret ve sanayi odası genel kurulunda yönetime görev veriliyor yer seçimi yapılsın, yatırım finansmanı araştırılsın diye. Kuruluyor. Sümerbank’tan umduğunu bulamayan Manisa’lılar OSB 69-70 yılında bitmesine rağmen gerekli rağbeti göremiyor, görmüyor. Manisa’lılar temkinli yaklaşarak atölyesi olanlar yeri dar olanlar geliyor buraya; Can Mobilya, Gençtürk Sünger, Tütüncüoğlu Romörk, Başar Kazan, Akpres, Hasan Türek Salça Fabrikası, KurtoğluPlastik, Yemsan, Safir Tekstil, Mayteks, giderek ortaklaşa kurulan Mostaş, aklıma gelenler, kurulmaya ve üretime başladılar. Bu arada Veziroğlu Köyü yakınlarında Meyvit meyva suyu fabrikası kuruldu. Bu işletmelerin fabrikaların her biri aile ve yakın arkadaş birlikteliyle kurulmuştu. Babamında ortak olduğu Meyvit meyva suyu fabrikasının yıllık olağan genel kurulu olduğunda kar payı olarak bir kasa meyva suyu gönderilirdi eve. Katılım payları, paralar pul oldu fabrika borçları üstlenen birileri tarafından satın alındı sonrada battı.
Sümerbank’ta genel kurullarda ya yanlış yönetimden ya da başka sebeplerden pay diye kağıt parçaları verdi onlarda pul oldu, yatırım payları da küçüldü küçüldü gitti, battı batık haliyle özelleştirme denen miras yedi devrine kadar geldi karaya oturdu. Sonrası malum.
Mostaş, onlarda çok güzel makinalar ile üretime başladı yönetimin beceriksizliği ile gidemedi öz malımızda battı. Batanların ardı arkası kesilmedi her yıl bu tür batık haberlerine ilaveten dedikodularla batması hızlandırıldı.
Aile şirketleri de aile büyüğünün emekli veya rahmetli olması ile onlarda batmadı ama 30-40 senede devirlerini tamamladı. Yanlış anlaşılmasın ama şahısların ticari becerilerinin, kabiliyetlerinin yansımasını Manisa geneline yaydığımızda Manisa’lıların da ticari becerisinin olduğu pek söylenemez. Kanaatkâr insanlarızdır.
İşte böyle 50 yıllık ticarette kurumlaşması pek de uzun sayılmayan bir geçmişi, tarihi, mazisi, olan Manisa’mız fazla sıcak süt içmemiş olsa da yoğurdu üfleyerek yemeğe başladı.
Suya sabuna etliye sütlüye karışmaz küçük esnafın bol olduğu ahilikten kalma çarşı adabının da giderek azaldığı bir esnaf yapısıyla kazancını temin etmekteyken; 1960 yılının asansörlü ikinci büyük binası, ikinci sineması olan, zemin katı ile Manisa’nın ilk işhanında; bodrum katında ki ilk noteri, Rahmetli Selman Canuyar’ın işlettiği ilk lokali, ustam, Manisa’nın ilk mimarlarından Rahmetli Yaşar Mercül’ün, rahmetli ortağım Hakkı İplikçi’nin, Rahmi Yenice’nin inşaat, benim mimari büromun olduğu, Faruk Ozan manifatura mağazası, ilk havuzu, kayın validem Fehmiye Mutaf’ın ilk butiği, ilk amonyaklı ozalitcisi Mithat abi, Türk Ticaret Bankası, Metin Çetin ikiz kardeşlerin tuhafiyesi, İlk mutfak tüplerinden olan Milangaz Bayisi Kuşcular, Özkan Tuhafiye, Yaymanların konfeksiyon mağazası, ilk börekçi Abdurrahman Amca’nın bulunduğu bu kadar büyük binaya, filin beyazı olmaz ama Manisa’mızın olmuştu, BEYAZFİL adını verdik.
Kendi beyaz olsa da sigorta çalışanlarının mesai giriş çıkışlarında çarşıya renk kattığı ahenkli ve köklü esnafı ile farklı işyerlerinin bulunduğu Beyazfil. Bu kadar hatırası, Manisa’ya mimarisiyle bu kadar uyumlu, Manisa’nın malı olmuş bu binayı 2010 yılında bilindiği gibi belediyemiz tarafından tescilledik. İyice sahiplenelim iyice içimize sindirelim Beyazfil yaşlansa da gençlik aşısı yapalım istedik.Tutmadı. Ama Beyazfil’in kaderi gibi rengi de değişip önce gri sonra kararmaya başlamıştı.
Satıldı.
Satılmasın istedik.
Olmadı.
Mani olalım istedik bir hafta dayandı.
O da olmadı.
Manisalılar alsın istedik.
Kimsenin kılı kıpırdamadı.
İş yaygaraya vaveylaya kalmıştı.
Akademik Odalar ile çalıştım.
İmza kampanyası başlattık.
Almaya gücü olmayanlar 10.000 imza.
Yine olmadı.
Son gün gitme der gibi (çoğu esnaf otururken) insan zinciri olduk el ele tutuştuk. Sarmaladık Beyazfilimizi.
O da olmadı. Boynu bükük bir kaç kişi kalmıştık.
Tüm olmayanlara karşılık bizlerde; her çaresizliğin sonu gibi, kaderine razı olduk.
BEYAZFİL SATILDI.
Fazla geçmedi. Önce boşaltın, sonra kira artışı, tepeden aşağıya kayar şekilde iniş başladı.
Bunca geçmiş kötü deneyimlere karşı Manisa’lı geçmişi unutup bir araya gelemedi.
İyi de;
Beyaz fil SARI İNEK oldu verildi.
Sıra diğer ineklerde.
Narlıca’da ki ıngalı iki yılımdan sonra Karaköy’e geldiğimde 1952’i yazını gösteriyordu takvimler. Muratgermen’de babamında öğretmeni olan Fuat bey beş sene zaptetti, öğretti, sevgiyi, saygıyı, yalan söylemenin namertlik olduğunu. Hulusi bey başöğretmendi her bayram sıraya sokmak için kulaklar uzardı.
Orta okul lise derken çarşı bulvarı bit pazarı geç kaldığım zamanlar kestirme yoldu. Burası da bitti sırada ki gelsin dediğimde takvimler 1967’nin güzünü gösteriyordu Yılmaz komutanla üç dersin engelini beraber aştık.
O Hava Harp Akademi’ye giderken bende Yıldız Akademi’ye gittim. Maçka Valide Çeşme’den inerken Beşiktaş pazarına oradan Barbaros’un yokuşunu çıkardım zorlansamda. Rahmetli Gemlikli arka sıra arkadaşım Abdullah’ı evden alırdım yokuşta vites değiştirmede yardımcı olurduk birbirimize. İki dönem Kumla beldesinde Anavatandan belediye başkanlığı yaptı amansız hastalık götürdü ama hep dualarımda kaldı.
Akademi olan Yıldız’dan Üniversite olduğunda yine takvim 1973 Haziranıydı, diploma hazır değil çıkış belgesini aldım. Beklemedim. Koca İstanbul’un Laleli sokaklarında ki garajından ilk İzmir otobüsüne atladım, uyandığımda Manisa’da sabah ezanı okunuyordu.
Çok geçmedi mimarlık büromu açtım T cetveli okuldakiydi gönyelerde, ölçü cetvelini 41 yıldır sakladığım için hatırlıyorum masa ile sandalyeyi de ustam vermişti. Saydım bir, Alirıza Duranlı, iki, Ahmet Ergül, üç ustam, Yaşar Mercül, dört, Tuğrul Erdem, beş, beşinci bendim.
Heves çizmekte,
aşk her yerde,
gençlik serde,
proje bekle bekle,
altı ay geçti havayi sabrımın sonuna geldim. Bir proje ki özene bezene ilk çünkü ilk göz ağrısı. Sonra geldi arkası.
1976 yazıydı Bornova Hacılarkırı Topçu Kışlası’n da üç ay askerlik kısaydı ama aynı yıl verdiğim söz uzundu. Mutluluğun adı 1977 yılının 16 Nisanıydı. Televizyon parası yerine balayı yapalım dedik. İkimizin aşkı o kadar ağırdı ki 1972 model Renault arabamız giderken zorlanıyordu. Bir gece konakladık Kartalkaya Koru Motel’den sonra sola döndük Abant’a gitmek için.
Siyah beyaz fotoğraflarımız albümlerin birinde ama 1979 Batuhanı’mın doğum fotoğraflarının altında kaldı. Büyüttük üçümüzde iyi anlaşıyoruz derken Esram geldi 1982’de bağıra bağıra. Pabuçla ağzına mı vurmadık, hocalardan akıl mı almadık, neyse üçüne geldiğinde o da hanım oldu. Çekirdek bir aileydik 1974 model kamlumbağamızla sekiz yıl geze geze büyüttük onları.
Sabahları Batuhan’ı okula götürürken, Esra’yı dedesi bazen de babannesi götürüyordu, trampetini dahi yorulmasın diye annesi taşıyordu.
Keşke hala taşıyor olsaydık derken onların ki geldi 2004’te evlenen Batuhan’ın Alperen’i 2007’de geldiğinden iki ay sonra 2005 de evlenen Esra’nın Kerem’i geldi.
Dede oldum aman yarabbi daha çocuk sayılırdım, annem öyle diyor çünkü. Ama tarihler 1950-2007=57 olmuşum. İlk gelenlerin arkası kesilmedi Azmican’ın arkasından Esra’nın Zeynepsu’su gelmişti.
Büyüyorlar…
İlk gelenler okullu oldu ikinciler onların şimdilik defterlerini yırtmak için uğraşıyorlar.
1950 den 2014’de kadar geldik derken bu kadarcık yaşamışım. ama 65’e kadar gelmişiz.
Üçüncü defa geldi meclise yine komisyona gönderildi.
Konu balkon.
Dört aydır çözülemeyen mesele, Büyükşehir olduk güzelde, merkez iki ilçe bir sorumluluk telaşındalar ki sormayın gitsin.
“Bizim konumuz değil”, “bizim görevimiz olmayabilir.”
Hani vatandaşa hizmet, hani Fırat kenarında ki koyunun hesabı. “Bugün git, yarın gelin” yeni versiyonu. Kapı kapı dolaştırmaca; o kapıya git, öbürüne, öbürüne git, diğerine. Bıkan vatandaş eksik olsun “üç belediye olunca problemler çabuk çözülecek zannetiydik” zannetmeyle olmuyor işte.
Müteahhitler ile bağlı meslek mensupları, iki belediye Yunusemre ve Şehzadeler, bir araya geldiler. Konu malum imar. Bu meslek grupları imar planının olmamasıyla arsa sıkıntısına mı yansınlar? Arsa bulup da balkonlu mu balkonsuz mu diye ruhsata takılıp inşaat yapamamalarına mı yansınlar…?
Balkon vermek plan notlarını uygulamak ilçe belediyelerin işi. İnşaat ruhsatı vermek, imar planını uygulamak, plan notlarına uymak ilçe belediyelerin görevi. Diğer 15 ilçede şakır şakır ruhsat kesiliyor takır takır inşaat yapılıyor.
Bu toplantıda imar komisyon başkanı diyor ki; Cumhuriyet, Fatih, Yeni mahallelerde plan yok, dava var. Ne davasıysa balkon imar derken bir de dava mı ruhsat alamamaya problem oldu. Yandı gülüm keten helva, çözüm derken… Fatih, Cumhuriyet, Yeni Mahalle yani şeytan üçgeni. Buraları zaten iki katlı imar ıslah planlı bölgeler, hangi müteahhit orada iş yapacak da dava var deniliyor, işin bahanesi, Aşure ayındayız ya her şeyden karıştırmak lazım.
Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Cengiz Ergün, kentsel dönüşüm ile bu üç Fatih, Hafsa Sultan, Yeni mahalleyi çözmek için her meclise plan teklifi getiriyor “Du bakalım” diyorlar, problem ramazanda ki pide kuyruğu gibi uzayıp gidiyor.
Bu üç mahallenin planları kabul edilse iş gani hem de balkonlusundan.
Şu anda bu mahallelerde yeni planlamaya girecek alanlarda 20-25.000 kişi yaşıyor. Yeni imar planıyla 60-70.000 kişi yaşayacak yani bu kadar insana yeni konutlar üretilecek bunları bizim Manisa’mızın inşaatçıları ile buna bağlı meslek mensupları yapacak.
Sobalı yer evlerde ki yaşantı ile doğal gazlı konutlarda yaşantının farklılığını bu farklılıktan dolayı çocukların ailelerin yaşantılarının eğitimlerinin hayata bakış açılarını şöyle bir düşünelim.
“Hafsa Sultan’da Fatih Mahallesinde bir ev de yaşayan çocukları düşünelim. Ortalama 70-80 m2 evlerin çoğu: İki odası var bir de salonu salonda soba yanıyor odalardan biri ebeveyn odası diğeri çocukların, ortalama üç çocuk bir odada ders çalışıyor ve yatıyorlar. Salonda aile büyükleri televizyon seyrediyor, sohbet ediyor, salonda ki sobadan odaları ısınsın diye kapısı açık odada ilkokul, ortaokul, lise çağlarında ki çocuklar ders çalışıyorlar. O odaya üç masa sığmayacağına göre biri yerde biri kucağında ki kitap veya defterlerinde ödevlerini yapıyorlar. Çocuklar farklı cinsiyette olunca durum daha da karışık. Bunun gündüzlerini düşünün oynayacak alanları, top koşturacak sahaları, ailelerin oturup sohbet edecek parkları var mı?
(Bu yaşantı Manisa’nın çok yerinde böyle diyebilirsiniz. İşte imar planları bu alışılageelmiş ve gecekondulaşmış mahalleleri yeşil alanlar bahçeler içerisinde yapılacak konutlar ile her insanın her vatandaşın hakkı olan yeni çağdaş yaşam alanlarına dönüştürmek içindir. Bu tür planlama ile kentsel yenileme yapmak için bu bahsettiğimiz mahalleler şanslı, merkez mahallelerin bu şansları yok, onları bu şekilde yenileme imkanı yok.)
Bir de doğal gazlı her yer sıcak, sıcak odada ders çalışan çocuklar, sıcak mutfakta sabah kahvaltısı, balkonu, temiz havası, apartman katı, gündüz bahçede oyun alanı, bodrumda otoparkı olan siteler. okul, pazaryerleri, spor alanları, ev hanımlarının el ve beceri kursları için eğitim merkezleri, geniş caddeler, çarşı ve mağazalar.”
Böyle bir çağdaş yaşama “Du bakalım”
Kiralar, konut fiyatları almış başını giderken.
İnşaat firmaları ve buna bağlı mühendislik hizmeti veren bürolar ve çalışanlarından amelesine kadar.
İnşaata bağlı tuğlasından halıya, halısından perdeye, çiviye, beyaz eşya, mobilyaya kadar.
Ekonominin canlanmasına, ticari hayatın hareketlenmesinden, çocukların eğitimine, sosyal yaşantılarına kadar,
Ailelerin geçimine, mutluluk ve huzuruna kadar her yönüyle önem arz eden bir hayata;
“Du bakalım” demek…
2009 yılı 96 milyon borçlu belediye. Önümüzde beş yıl var. Havuz dediğimiz otopark araç dolu şahıslardan kiralık. Yıkımı yapılacak evler şahıslara yıktırılıyor iş makinası yok, olanlar kiralık. Manisa Belediyesi iş yapacak yol kaldırım kanal boru döşeyecek makinalar kiralık.
Çöp olmazsa olmazlardan bir gün toplamadın kokudan geçilmiyor yaz günü bu da firmalara yaptırılıyor bu sayılanların hepsi az buz değil dünya para.
Hesap yapıldı öz malımız olsa şu kadar para harcarız bunuda bir yılda öderiz araç bedelleri kiralamadan daha az ve malımız olur.
Cengiz başkan DMO dan alacağız dedi, 96 milyon borça rağmen iş makinelerinin en hasosu Caterpillar. Ekskavatörler, yükleyiciler, asfalt finişeri, hafriyat ve iş kamyonları. Çöpüde biz toplayacağız 42 adet ford kamyon arkalarına ekipmanları yaptırıldı 96 milyon borç ama havamızdan geçilmiyor.
Havuza geldi sıra havuz probleminin nasıl çözüldüğünü burada da gösterdik. Yeni sıfır cincit araçlar belediye otoparkını doldurdu.
Hepsini dizdik peşpeşe yeni belediye şantiyesinden çıktılar hükümet önünden geçişini bi görseydiniz biz belediye başkanımız belediye çalışanları sekiz havuzunun oradan Manolya meydanından selamladık konvoyu, alkışlamaktan gözlerimizin yaşını silemedik.
İş makinaları, hafriyat kamyonları, binek araçlar, kamyonetler, çöp kamyonları…
“Bin araçla o gün çocuklar gibi şendik.”
2014 yılı Cengiz Başkan yine direksiyonda 2009 da bindiğimiz araç çızık dahi almadan 2014’de geldi.
Manisa Belediyesi Büyükşehir oldu tekrar direksiyondayız, araça bindik Allahın izniyle 2019’a kadar gideceğiz, 17 ilçesiyle. Her ilçede teşkilatlanma bitti sıra hizmete geldi. İlk etap her ilçeye 17 yükleyici, yeni tanıtıldı dün. Arkası gelecek; kanal açma araçları ekipmanları, binek araçlar, 4×4 kamyonetler, ekskavatör ve iş kamyonları hizmette sınır tanımaz gayretimiz, inancımız, azmimizle, iş aşkımızla kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Yolumuz açık olsun…
Yine 60’lı yıllara dönelim.
Küçük sanayi sitesi daha doğrusu küçük sanayi esnafı o yıllarda çok dağınıktı. Taşcılar Mescidi cıvarı, çok az Karaköy, yoğun bir şekilde Kız Meslek Lisesi ile Tabak Deresi arasında, stadyumun karşısında idi.
Evet:
Manisamızda küçük sanayici çok yer değiştirdi bölük börçük bir araya gelen tamirciler demirciler ilk önceleri alaybey tarafında şimdi cumartesi pazarının kurulduğu tabak deresinin alt taraflarında kız meslek lisesi ile Tabak Deresi arasında devlet hastanesi yakınına kadar kurulmuştu. Demirci, tamirci, keresteci, tornacı esnafı buralara yerleşirken marangozlar ve bir kısım demirciler ağırlıklı olarak Taşçılar Mescidi bit pazarı dükkanlarına yerleşmişti bıçkı planya makinaları kapının önünde kaldırımda kuruluydu dükkan çok küçük olduğu için.
Kız meslek lisesi Tabak Deresi arasında ki çarşının yollarının bazıları toprak bazıları arnavut kaldırımı taş kaplıydı, kaldırım falan hak getire, esnaf daha doğrusu sanayi ustaları; Manisa’nın kıymetli, işini hakkıyla yapan hakikaten usta kimselerdi. Şadi Şuurlu, Sadullah Sallıer, Özer Kayın, Hurdacı Mehmet Yapar, Tarık Gedikli, Mehmet Pekpelvan, Necdet Özkösemen, Cemal Usuger, Adak Ahmet, İlhan Demiral, Himmet Usta, Amcam Keresteci Halil, Tornacı Basri Usta, Sabahattin Beşerik, Bobinör Hasan, Tornacı Mustafa Pusar, Arabacı Bosnak Hüseyin, Demirci Ahmet Usta çok güzel at arabası tekerliği yapardı, Rıdvan Kabalar, Yusuf Karaoğlu, Hafız Tamirci Halit Usta, Ali Bülbül, Hüseyin Küçükgöllü ve daha niceleri bir çoğuna Allah Rahmet Eylesin. Şimdi bunların çocukları, kalfaları, çırakları işyeri sahipleri. (Geçen yazımda Taşçılar Mescidi cıvarı esnafını, ustalarını sayarken eksik saymıştım sonradan tamamlayanlar olmuştu)
O yıllarda ki ustalar tam bir ahi adabı ile çalışır çıraklıktan kalfalığa kadar hiç bir çalışan, ustasını değiştirmez mesleği burada öğrenir zaten çırak babaları oğulları meslek öğrensin diye bu ustalara verirdi. Buradan askere gider ve askerden gelince çok az bir sermaye ile bazı ustalar alet edavatta vererek dükkan açmalarına yardımcı olurlardı, hatta bazı ufak tefek işleri onlara gönderir şimdinin fasonu gibi çalışırlardı. Kalfalar bir dükkanda uzun zaman çalıştığında ben çocuk aklımla onları akrabadan sanırdım, yalanda değil çırak veya kalfaların aileleri ile ustanın ailesi birbirlerine gelip giderlerdi.
Ustaların çalışma iş kıyafetleri çıraktan kalfadan farklı değil işe el atarlar kendileride çalışırlardı. O zaman yedek parça pahalı olduğundan hatta bulnmadığından demirci tamirci torna ustaları en hassas parçaları tezgahlarında yaparlardı. İş kıyafetlerini pek değiştirmezler evden işe işten eve öyle gelip giderlerdi.
Karaköyden gelen ustalar belediye otobüsüne bindiklerinde yanlarına kimse oturmazmış daha sonraları eve gelip giderken normal kıyafet giymeye başlamışlar bu işin esprisi tabii de ama ustalar dükkanlarına ya yaya, ya belediye otobüsü, veya bisiklet, çok azıda motora meraklıları jawa motorsiklet ile gelirlerdi.
Bu o zamanların yani zenginin fakirden, ağanın kahyadan, ustanın bir diğer ustadan farkının olmadığı zamanlar her esnaf şatafat ve gösterişten uzak tek düze yaşardı. Farklı yaşantısı ve kıyafetleri ile seçilenler memurlardı.
Burada yine aklıma gelen bir söyleşiyi anlatayım.
Rahmetli babamın ustalığının son zamanları kalfalar çıraklar azalmış benim okulumun bitmesini bekliyor sonra işi bırakıp emekli olacak işte böyle bir zamanda babamın dükkanına bir adam gelir:
-Usta ben çocuğumu çıraklığa verecem ayakkabıcılık öğrensin istiyorum duydum sen de iyi bir ustaymışsın yanında çalıştırır mısın? Diye sorar.
-Olur, gelsin çalışmaya başlasın, der babam.
-Olur ama kaç para haftalık verecen?
Ustalık öğrenmesini istediği çocuğunun daha çalışmadan haftalığının pazarlığını yapınca sinirlenen babam
-Çocuğun daha işe başlamadan haftalığını soruyorsun. Sen çocuğu okula götürdüğünde öğretmene haftada kaç para vereceksin diye soruyor musun? Sen çocuğunu başka bir ustaya götür der.
Ustalar birer öğretmen dükkanları okuldu o zamanlar…
Yukarıda ismini saydığım ustaların bir çoğu rahmetli oldu diğerleri emekli. Bu ustalar sanayideyken yeni genç ustalar eski ustalardan çekinirler çalışmalarına dikkat ederlerdi.
Şimdi S.O.S veren sanayiyi eskiler buraya kadar getirdi, öğretti, bölük pörcük dükkanları eski çarşıyı site yaptı.
Her kurumun kuruluşun işyerinin mantar gibi bitmediği ne emekler ne ömürler verildiğini bilmemiz lazımken yaşatmak için de çok çalışmamız gerektiğini bilmemiz gerekir.
Menemenin bardağı biri olmazsa SIRADA biri daha.
Seçim zamanı yunt dağını geziyorum; okul yok, iş yok, hayvancılık para etmiyor, bedava dağıtılan kömür, yaşlılık maaşı ile hazıra alışanlara soruyorum.
Çocuklarınızı geleceğinizi düşünmüyor musunuz? Analarınız babalarınız dedeleriniz hazır kömürle mi ısınıyordu? Hayvan güderken odun çırpı toplayıp akşam köye eve dönerken eşeğe denk yapıp getiriyor ocakta sobada yakıp ısınıyor hem de yemeklerini yapıyorlardı.
Çocukluğumda hatırlarım mangal ile çalışma odamızda ısınırdık üç birader o odada yatardık böylece çalışma esnasında ısınan oda uyuyuncaya kadar da sıcak olurdu. Annem mangalı odadan çıkarırken kömür közünü külle örter sabah kahvaltıda üstünü açar kaldığımız yerden ısınırdık.
Bu günler çok geride kaldı ama şimdi de hazıra ve kolaya alıştık, alıştırıldık.
Üç kuruş maaşa talim etmeyi…
Günü kurtarmayı…
Devlete bağımlı olmayı…
Üretmeyip tüketmeyi…
Verilen ile yetinip hakkımızı aramamayı…
Kuyrukta öne geçmeyi açık gözlü, bedava dağıtılanlara aç gözlü olmayı.
Düşük faizli krediler ile banka patronu sanmayı.
Adına konut denen her gün bakım isteyen ucuz evleri,
Toplu konut denen siteleri modern toplama kampları,
Kentsel dönüşüm ile kentimizin yabancılaştığı ama diğer kentler ile akraba olan yani kentlerimizin kimliğini özelliklerini kaybettiğini yeni yapılanma adı altında başımızı sokacak bir evimiz olsuna kadar getirdik. (Konut yapılsın ama işçilikleri kaliteli olsun, ucuz etin suyuna benzemesin)
Biz bu kolaycılığa günü kurtarmacılığa Rahmetli Özal Döneminde başladık:
Ucuz japon arabalarının piyasaya girmesi ile araba özentisine…
“İki tane otomobil
Biri açık biri değil”
…
Cumhuriyet döneminde yoklukla kurulmuş ülke kalkınmasında hem üretim hem istihdam sağlayan kamu mallarının, fabrikaların özelleştirmesine…
İçeride yıllarını vermişlerin yerine dışarıda hazıra alışmış beyin takımı denilenleri köşe başlarına koyup benim memurum edasıyla ülkemizin yönetilmesine…
Tüketim toplumu ile birilerinin yönetimine girmeyi ve ‘üç kuruş maaşım kaygısız başım’ demeyi düstur edindik.
Günümüzü gün etmede çakı bulmuş köylü çocuğu gibi sevinirken, zoru gördüğümüzde elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi ağlamayı, çaresizlik bildik.
Ağaç dalı yontmayı zamanı değerlendirme, feysteki fotoğrafı beğen tutuşa basmayı teknolojiye uyma bildik.
Şimdi,
“Yırca Köyü’ne termik santral yapacağız köyde ki gençlere de iş imkanı sağlayacağız” deyince pazarlık başlamış.
On yaşında ki 6000 zeytin ağaçı köklenmiş. Pazarlık bozuldu, Yırca’lılar mahkemeyi kazandı, firmaya karşı zafer kazandıkları için oynamaya başladılar.
On yaşında zeytin ağaçları gitmiş, geçim kaynağı için bi on yıl daha bekleyecekler o kadar zaman da gitmiş. Neyin halayını çekiyorlar?
Çampınar adı üstünde çam ağaçlarının pınar gibi her yönden aktığı topraktan fışkırdığı ormanlık bir alan. Çampınar’ın yarısı maden firmasına “Köyden işe alırsanız sökün ormanı”. Diğer yarısı “Biz hayvancılığı çiftçiliği nerede yapacağız” diyor. Aynı köylüler ama birlik beraberlik yok köyün köyde yaşayanların geleceğini düşünemiyorlar.
Bu sadece Çampınar’ı değil bu bölgeyi ve giderek ülkemizi ilgilendiren mesele, ormanlık alanın yok edilmesi iklim değişikliği ve neticesinde doğal yaşamın ve insanlığa faydalı ortamın yok edilmesi demektir.
Taşımacılık ile eğitim,
Çaresizlik içinde geçim,
Geçimsiz ailede dirlik,
Dirlik olmayınca birlik de olmuyor.
Bazı şeyler lafta kalıyor.
Foça’nın gün batarken sakinleyen küçük deniz koyu;
Bir yan kale ötesi ingiliz burnu
Balıkçı motorlarının yaklaşan pata pata sesleri
Beyaz kalemle çizerken denizi,
Tekneye dalıp kaçan martıların ötüşleri.
Sessizleşen zamanda duyulan kanat sesleri,
Gün gitmiyor,
Denizin üzerinde duruyor kıpkırmızı güneş,
Zaman beklemede, kızıllaşan deniz ve mor gökyüzü.
Kıyıda ki uzun masanın her iki kenarında karşılıklı çarpıştırılan bardaklar,
Balık istiflerinden gözükmüyor tabaklar,
Denizin rengi vurmuş barbunlara,
Laf atışlar, gülüşmeler, keyifli kahkahalara.
Küçük koyda duran gün, susan rüzgar, sessiz bekleyiş.
Ufuktan deniz üzerinde süzülerek gelen kızıl güneşleyiz.
Battı batacak kıpkırmızı oldu mor kızıl çizgili bulutlar,
Yarın vira Allah Kerim bitmez tükenmez umutlar.
Sustu motor, durdu denizin çırpıntısı, süzülüyor sandal öylesi.
Küçük koyda biten günde manzara böylesi.
Yaşım 16 orta okul lise çağları ağabeyimlerden kalma philips marka bisikletim herşeyim. Çok seviyorum. Arkadaşlarımla bir grup biraz da heyecan olsun diye Manisa’nın dışına çıktık, taa şimdi ki Kuvay-ı Milliye Anıtı’nın bulunduğu yere. Manisa meteoroloji de yani YSE kavşağında bitiyor, belediye otobüslerinin son durağı idi meteoroloji istasyonu.
Manisa dışı dediğimiz bu tarife göre bayağı uzak. Yol kenarında mola verdik o esnada Manisa -İzmir otobüsü geliyor ön koltukta oturan kişiyi tanıdım göz göze geldik babamın arkadaşıydı, o da beni görmüş tanımıştı. Bir korku, bir utanma, bir heyecan sardı arkadaşlara “dönelim hemen” dedim.
Babama söyleyecek dayağı yiyeceğiz ama dayaktan ziyade bu kadar uzağa gelmenin verdiği başı buyruk davranıştı utandığım.
Nitekim akşama babamın yüzünden anladım haberin ulaştırıldığını. Ne zaman tokadı yiyeceğim azarı işiteceğim diye babama şirinlik yapmağa başladım söker mi? Bir tokat yetti hizaya intizama girmeme, itaat etmeme.1966 yılıydı.
O yıllarda Manisanın nüfusu 40.000 falan olmalıydı. Sokakta caddede tanıdık çok bir çoğuda simaen tanıdıklarımızdı. Komşunun külünün komşuya muhtaç olduğu, bir kap yemek pişirildiğinde kokmuştur denip komşuya bir tabak gönderildiği, Ticaret Odasının, esnaf kefaletin, esnaf derneklerinin, Tarişin, OSB’nin, Manisalıların dayanışmaları ile yeni yeni güçlendiği kurulma aşamasında olduğu, bağında üzümün, dağında kirazın, sepetler halinde memurlara gönderildiği zamanlardı. Çıraklara bahşişin, ustalara saygının, küçüklere terbiye ve sevginin, büyüklere hürmetin, komşuya yardımın, bir üst sınıfa geçen abinin ablanın alt sınıfta ki çocuğa kitapları sağlam ve karalamadan teslim edildiği, “Yerli malı her Türk kullanmalı” nın slogan olduğu, andımızın her sabah okunduğu, Cumartesileri İstiklal Marşımızı okurken yoldan geçenlerin hazırola geçtiği Manisa’ydı o zamanlar.
Kokulu mor çiçekli kobalak ağaçlı gölgeli yollar, paket granit taşlı caddeler, Arnavut taşı kaplı sokaklar, domuz dikenli boş arsalar, tek katlı çamur sıvalı kerpiçten sevecen evler, hanımeli kokulu bahçeleriyle çatılarında ki yosunlu kırmızı kiremitli yer evleri, çivit mavisi kuşak boyalı duvarları ile daracık sokakların, iki üç katlı evlerin çok seyrek olduğu, dut ağaçlı koruluğu ile Sultan Parkı, sık çam ağaçlarının yanında ortasında abidevi dikili taşın ve havuzun bulunduğu ulupark, kokar ağaçlı eski eserlerin bakımsız hali, camilerin minarelerin eskimiş hallerinin yanında şerefelerinden okunan yanık sesli müezzinlerin ezanlarının duyulduğu Manisa’ydı o zamanlar.
Yazıyor yazıyor diyen Cavit Amcanın omuzunda ki gazete tomarlarını taşıdığı askılıktan hızla çekip çıkardığı Tercüman gazetesini babamın dükkanına sandalyenin üstüne bırakıp koşarcasına gazete dağıttığı sattığı çarşıda: Ökçecilerin Mahmut, Tenekeci Mehmet, Kumbaracı Mustafa, Marangoz Hayri, Kunduracı İslam Usta… Eczacı Kamil Bey çok fakire bedava ilaç verdiği havanda ilaç yaptığı zamanlar, toprak çiftlik sahiplerine saygıyla bey denildiği Rauf Soyer, Cezmi Sorman, doğum evi Başhekimi Necdet Sarımsakçı, çocuk doktoru Cafer Soyer. Her biri fakir fukara babası saygı ve hürmetin aynasıydılar.
Sakin ve durgun akan Salkım Söğütlü Gediz’i, kışın dumanı karı, yazın yaylası kirazı Spil Dağı, her günü bayram her bayramın da halkıyla akraba olduğum, kıvrım kıvrım akan çınar ağaçlı dereleri nefes verirken şehre, yemyeşil Manisa’ydı o zamanlar.
Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulu tepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle, Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu, Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınar’ın da sahralığın olduğu. İşte bu kadarcık Manisa’ydı o zamanlar.
Evet bu kadarcık Manisa’ydı.
Şimdi.
Şimdiyi ne siz sorunnnn, ne ben söyleyeyim.
