İçeriğe geç

KUŞ SESLERİ DUYULMUYOR ARTIK.

Tasavvuf ehli şöyle der ölüm için “gönül kuşu uçtu”. Çok güzel bir deyim. Gönülle işimiz var da göçüp giden gönül kuşu değil, olması gereken kuşlar. Uzun bahar, yaz günlerinde çocukluğumun gündüz uykularında uykuya dalarken kumruların ninni gibi gelen guguk sesleri bana hala çocukluğumu hatırlatır.

Serçelere kışın karlı günlerinde, ayazında bahçemize ekmek kırıntısı serpip camın arkasından ekmek kırıntılarını kapışırcasına yerden alıp bahçemizde ki limon ağacının kuru dallarına konup telaşla yemelerini gözlerdim.

Şehir içerisinde serçe ve kumrudan başka kuş pek görmezdim o devirde, şehir dediğimiz Manisa ne ki? Lale meydanına geldiğinizde şehir bitiyor, ovaya gelmiş oluyordunuz. Lale meydanının olduğu yerde başında çınarı olan bir kuyu vardı. Çınarı hala duruyor da kuyusu gitti. Hayır inek felan içmedi yolun altında kaldı.

Belediye otobüsüyle geldiğimiz meteoroloji son durağından sonra yaya olarak çınarlı kuyudan aşağı giden yoldan (şimdi ki Özsaruhan Bulvarı) yolun kenarında yolu belirleyen çitlembik, badem, yemiş (incir) ağaçlarının gölgesinde bağımıza doğru yürürdük. Küçük kuşların cıvıldamaları, limon sarısı rengiyle Sarı Asma’lar, Kara Tavuk’ların kaçarken ki yaygaracı sesleri, Ağaç Kakan’ların sivri uzun gagalarıyla matkap ustalığıyla badem ağaçlarına vura vura oymalarının tak tak sesleri, Tahtalı’ların bed seslerinin yanında küçük kırmızı başlı babaç Bülbül’lerin (Saka) şakımaları, Serçe, kahve rengi ile Kabakçın’lar, biz yürüdükçe onlar yanı başımızdan uçarak kaçarlar bi altta önümüzde ki çitlembiklere konarlardı.

Bağların arasında incir, badem, zeytin, erik, kiraz, şeftali ağaçları vardı sınır belirlemek için komşu bağ ile sınır çizgisine dikilmişlerdi. Kışlık İncir Badem gibi yiyecekler bu ağaçlardan toplanır, kabak çekirdeği, fıstık, fındık evlere pek girmez üzümden yapılan lokum, pestil, bademle yenen kuru incirler evlerin vazgeçilmezleriydi.

Bağ bozumu zamanı komşuya geliş gidiş yolları o kadar sık kullanırdı ki gele gide asmalar arasında patika izleri oluşurdu. Ayın kalaylı bakır tepsi olduğu zamanlarda bilmediğimiz şimdi ki projektör ışığı gibi asmaların arasında zikzaklar çizen komşudan komşuya gidiş yollarını aydınlatırdı. Komşuya gelip gitmek için ayın onbeşi beklenmezdi tabii, karanlık gecelerde bana ay doğardı, elime herkesten önce gemici fenerini (lüks taşınmazdı sallantıdan gömleği düşüp sönmesin diye) alır yola koyulmak için beklerdim ancak giderken arada bir fenerin ışığını kapatarak muziplik yaptığımda gezmeğe giden her bir büyüğümden ses gelirdi.

Gündüz öğle sıcağı bastırmadan sapanla kuş avlamaya giderdim. Sapantanın lastiğine gıcır, gıcırların bağlandığı zeytin dalından yapılmış Y şeklinde ki ağaca çatal derdik. Kuşlar beni tanır ben kuşları avlamaya çalışırdım. Bazılarını ağaca çıkarak yanlarına yaklaşmak ister, bazılarını da ağacın altına sinlenerek beklerdim. Onlar bana gelmediğinde ben onlara giderken ses olmasın diye ayakkabılarımı çıkarır yalınayak yürürdüm. Attığım karavanaya giden sapanta taşlarına çik çik çik alaycı sesleriyle kaçarlar bir öteki ağaca konarlardı. Cebime topladığım ufak yuvarlakımsı taşlar biter bir tek kuş avlayamadan bağ damımızdan bir hayli uzaklaştığımı fark ettiğimde anamın korkusuyla geri dönerdim.

Arı kuşları akşam üzeri serinde çıkarlar o zamana kadar nerede beklediklerini nereden geldiklerini bilmezdim onarlı yirmişerli gruplar halinde kurumuş dallara konarlardı. Güneşin ufukta ki rengi bunlara yansımış gibi rengarenktiler. Babamın Manisa’dan dönüşüne rastlayan günün bu vaktinde hava kızıllaşırken güneş batmak üzeredir.

“Kuş sesleri ovalara yayılır
İnsan buna hayran olur bayılır.

Bal yapanlar çiçeklere konarlar
Kuzucuklar taze çimen ararlar
Yeşillenmiş ağaçlarda yapraklar
Amber gibi mis kokuyor topraklar.”

 

Çocukluğumun şarkısıydı o gün bugündür hiç bir yerde duymadım.

Hafif, ufak tefek olanlarımıza “kuş gibi “deriz. Ümitsizliklerimizde, çaresiz kaldığımızda, fırsatları kaçırdığımızda, “kuş gibi uçtu gitti” deriz. El salladığımız yolculuklarda arkalarından baka kaldıklarımıza “kuş misali gurbetler.” “Gönül kuşu uçtu” dendiğinde hepimizin okuduğu Allah’tan rahmet dilemeler.

Turnalar uçup yarime gitmiyor, artık.

Telgrafın tellerine kuşlar konmuyor, yazık.

Sustu Andelipler, her birinin melodileri, şarkıları,

Güller bülbülsüz kaldı, öksüz kaldı ağaç dalları

Gönlümüzde ki kuşlar çoktannn göçüp gitti.

Çok uzaklara, göçtüler, hiç dönmeyecekler, belki…

ARKADAŞLIK…

Sol yanım Haydarpaşa öte yanım Sarayburnu, araba vapurunun arka güvertesinde gerilere bakıyor İstanbul’u seyrediyorum; Galata köprüsü gözden kayboldu, bulutlandı uzaklar, Galata Kulesi seçiliyor derken o da buğulandı gözlerimde. Düşüncelerimi vapurun pervanesi karıştırıyor kafamda, karalar köpük köpük beyazlar rüzgarla yüzüme vuruyor her bir damla göz yaşımla dudaklarımda buluşuyor tuzlu tatlarıyla. İstanbul daha bitmedi bekle beni derken, içimde ağlamaya başlıyordu yol daha çok erken. Hareme geldi vapur iskeleye dayandı oysa aklım hala İstanbul’daydı.

 Manisa’ya döndüm. Yıldız’ın imtihan neticelerini öğrenince haber verecekti Zafer. Yıllar geçti hala sana bi haberim var deyip ilk duyduğunu benimle paylaşır her sefer. Aklım İstanbul’da, kulağım kapıda, gelecek mektupta. Çok geçmedi hepsi geldi; aklım başıma, kapının sesi kulağıma, mektup postacıyla. Önceden telefon etmişti zaten Zafer. Evraklar çoktan hazır, çanta valiz, sevindik tabii evcek hepimiz.

 Döndüm hemen sonra, beklemiş, hakikatliymiş İstanbul. Kaydımı Yıldız’a yaptırdığımda ilk üçte kazanmıştım. Yeşiller içerisinde. Duvarları bile sarmaşık kaplı. Sevdim okulumu. Yıldız Sarayı imiş burası ulu ağaçlar, çınarlar, çamlar, saray yapıları, oymalı kapıları, Beyaz boya üzeri yaldız flatolu, işlemeli, her yanı.

Girdim ilk defa sınıfa geçtim arka sıralardan birine,

Oturdum sıraya benim gibi birisiyle,

Arkadaş olduk sonra gel zaman git zaman

Devam etti arkadaşlığımız okul boyunca uzun zaman.

 Bazı hafta sonları Yalova’ya geçiyorduk gemiyle

Otobüste uyuklayarak geliyorduk Gemliğe.

 Kumla dolmuşuna bindiğimizde az kalmıştı yolumuz

Sağımız zeytinli tepeler Gemlik körfeziydi solumuz.

Buradan köye doğru üç beş kilometre yürüdükten sonra,

Varmıştık Abdullah’ların evine, anası Firdevs Teyze kapıda.

 Dört yıl okul bitinceye kadar sürdü bu böylece,

Farklı dönemlerde mezun olduk o döndü köyüne.

 Ben Manisa’da büromu açmış mimarlık yaparken,

O belediye başkanı oldu Anavatan Partisinden.

 İki dönem yaptı başkanlığı çok seviliyordu.

Yakalandığı hastalıktan kurtulamadı sonu oldu.

 Cenazesinde insanlar duruyor yürüyemiyorlardı kalabalıktan

Tabut elden ele mezarlığa kadar ulaştı insan seli yoldan.

 Çok anılarımız vardı; okulda, sokakta, Beşiktaş’ta

Bazı hafta sonları köyüne gittiğimizde Abdullah’la

 Bir seferinde;

 Yaz kuraklığında zeytinlerini sulamaya gitmişdik.

Zeytin altlarında nöbetleşe yatar, geceleri sabahlardık.

 Bir gece çıtırtı duyduk korktuk bu vakitte kim ki?

Zifiri karanlık ortalık, el lambasıyla gördük, küçük bir kirpi.

 Su içmeye gelmiş o da bizden korkmuş belli.

Karışmadık, bozmadık su içmesini, bundan kelli.

 Gündüz akşama kadar girerdik tekne ile denize

Kahveden bozma gazinoda arkadaşlarıyla otururduk biz bize.

 Köye dönerdik gece vakti yol kapkaranlık

Ayaklarını kaldırarak yürü derdi Abdullah alışık.

O zamanlar öğrenmiştik kendi başımıza, taşlara takılmamayı

Candan arkadaştık, hakkı vardır bende, hep anarım Abdullah’ı.

HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK,

Şehirlerimizi imar edecek isek tam zamanı erken yaşlandılar yıprandılar:

1960-70 yılları, o yıllarda yapılan yapıların beton kalitesi Medar çakılı ile Karaçay çakılı kıyaslanarak test ediliyordu. Akhisar Medar çayının çakılı ile beton yaparsan kuvvetli beton deniyordu.

Bir metreye bir metre, yüksekliği de bir metre olan dört kollu kasa çakardı daha çok göçmen ustalar. (Çok usta geçinenler göz kararı yapardı. El terazi göz mizan ne nizam var ne intizam.) İçine doldurdukları çakılı boşaltırlardı kasayı kaldırıp. 50 kiloluk çimento torbalarını hart diye kürekle keserler boca ederlerdi çakılın üstüne 4 torbadan 6 torbaya kadar literatüre girmemiş mukavemeti test edilmemiş beton bolca su ile karıştırılırdı. En fazla üç katlı olan yapılar çoğu yığma zaten. Üç kalası yan yana çakarlar birinci kata tırmanması kolay olacak şekilde dayarlar, üzerine basamak şeklinde basınca kayılmasın diye tahta çakarlardı zannedersin göğe merdiven yapıyorlar. Aşağıda karılmış beton saplı tenekelere doldurulur işçi bacaklarını açar tenekeyi bacaklarının arasından sallayarak büyük bir  güçle hopp omzuna atar, maymun çevikliğiyle o merdivenden, koşarak çıkar, o inmeden ikincisi gelir geriden. Beton böyle atılırdı. Sonra betoniyerler çıktı dam vinciyle katlar yükseldi bu şekliyle. Yine göz karar el mizan betona verilen intizam ile yapıldı beş katlılar. Bu anlattıklarım 30-40 yıllık işi bitmişler için geçerli. 93 harbinden sonra deprem yönetmelikleri çıkmaya başladı.

-Eeee bu güne kadar yaptıklarımız ?

-Onlar Allaha emanet,

-Nası yani?

-Kat karşılığı çıktı ya, ver arsanı ellere vur ellerini birbirine.

El terazi göz mizan devri kapandı. Test; her şeyimiz test edilir oldu. Sınava girecekler, kan verecekler, beton dökecekler, kim yapacak bunları derken TSE belgesi çıktı. A’dan Z’ye her şeye. Şimdi bu belgeden belgecikler doğdu.

İşte bu zamana kadar yapılanlar karma betonundan demir çapına mukavemetine kadar ekonomik ömrünü doldurdu, yani 65 yaşında emekli ediyorlar ya insanları, sabuna dönüştürmek istiyorlar, binaların başı kel mi onları da kentsele dönüştürüyorlar.

Aslında ‘kentsel dönüşüm’ değil adı, zaten yapılan plan kentin kendisi veya bir parçası o parçanın, kentin yenilenmesi demek. Yeni bir kent yapmak aslolan. Niye yeni bir kent? Avrupa da böyle bir şey yok tabii onlar nüfus arttıkça eski kenti bıraktılar yakınına yamacına yeni imar planları ile yeni yerleşimler yaptılar; yeşili, yolu, okulu, sporu, otoparkı, çocuk parkı, tüm ihtiyaçları karşılayan ve uzun yıllar hizmet verecek olan hem de evvela bunları yaptılar. Alt yapıyı, kanalı, içmesuyu, yağmursuyu, elektrik, fiber, siber ne gerekli ise. Sonra yolları yaptılar. Tüm bunlardan sonra binalar yapılmaya başlandı. Eski kentleri korudular müze oldu, turizme açtılar, para bastılar.

Bizse; yol, park, okul, sokak, alt yapı, kanal, boru, çapı, içmesuyu hiç değişmedi, yapılmayan sokaklar bile var. Aynı pissu kanalları yetmedi yağmursuyuna, yağmursuyu yetmedi pissuya bağladık, yağmuru bile şaşırttık. Hangi borudan gideceğini bilemeyince evlerin içine girdi. Yağmur yağıyor evleri lağım suyu basıyor. Haydaaa.

Bu şehrimizin altı. Üstü de var. Eçiş büçüş binalar; neden? Yap sat illeti, kat mülkiyeti sistemi, apartman yöneticiliği müessesesi; çalışmıyor, merdiven otomat parası bile toplanmıyor. Çareler biz de tükenmez. Ev gezmesine gideceğiz bu akşam evde misiniz diye randevu istiyoruz, evdeyiz bekleriz ama merdivenlerden çıkarken cep telefonunuzun fener tuşuna basın yoksa fener programını yükleyin öyle gelin. Nerde kaldı cephenin boyası sıvası için para toplanacak. Zaten ruhsat projesine bak plan mercedes, iskana git bina modifiyeli murat 124. Balkonlar odaya dahil edilmiş, çatılara manzaralı denmiş ilaveler yapılmış, altta üç oda var yetmemiş çatı arası deyip üç odada orada istenmiş. O istemiş plan delinmiş, bu söylemiş ele yüze bulaşmış, zemin kat dükkana çevrilmiş. İmar gelmiş ama insanlarımız doymamış, ambar delmiş.

Kent insanı, insan kenti yapar. Şehrimizi: Mutsuz, huzursuz, umutsuz, yaşaması zor kavgacı, parasız, pulsuz kentlere çevirmişiz.

Gelin şehrimizin bir ucundan başlayıp yaptığımız plana göre yeniden inşa edelim, sadece; Laleli, Hafsa Sultan, Fatih, Cumhuriyet, Yeni Mahalle, ıslah planlı alanlar demeyelim, merkezde ki eski imar adalarını dahi yeniden planlayalım. Yeşili, caddeyi, sokağı, parkı, otoparkı, ticari alanları, Osmanlı yapılarını, şehzadeler mirasını koruyarak baştan planlayalım. Marka kent lafla olmaz böyle yapılırsa olur. Hani şikayet ettiklerimiz var ya onların hiç birini yapmayalım. Dağ ile Gediz ovasına sıkışmış Manisa’mızı yayalım.

Özlediklerimizi yapalım. Mutlu insanlar, huzurlu şehirler ile hayata yeniden bağlanalım.

İMAR MİMAR…

Kiralar, konut fiyatları makul seviyede günün rayicine uygunsa alan satan memnun herkes ev sahibi oluyor. Sebep olanlar para kazanıyor, sahip olanlar ömür boyu mutlu. Öyle ya dünyada mekan ahirette iman.
Ama şartlar değişti maliyetler arsa payları ile beraber arttı. Almak satmak zor, kiralamak bile zor. Hesap yapılıyor iki maaş birini taksit yapalım diğeriyle geçiniriz. Doluya koy almıyor boşa koy dolmuyor evde ki hesap çarşıya uymuyor.

Konut sıkıntısı yok diyenler var bu arada, yani imara mimara gerek yok konut var ama alan yok diyorlar. Alınamayanlar 300-400 den başlıyor 600-700’e gidiyor. Denize karşı mı? Ne denizi? Orman içinde, göl kıyısında mı? Orman mı kaldı? Neden 500, alışkanlık. Nasıl olsa satılıyor ya, arsa payı; önemli değil arsa sahibinin istediğini vermezsen arsa yok zaten, ver o zaman.
Arsa payı yüksek. %45-50 bazen havaya girip 60 pay verilince haliyle maliyet artıyor bir sana bir bana. Böyle yapılmış konut çok, alan yok.

Hal böyleyken yeni imar adaları açılsa, yeni konut alanları oluşsa, kısaca beklenen imar planı yapılsa, oluşan yeni arsalara %25-30-35 pay ile konutlar yapılsa, maliyetler düşse, alım gücü artsa, herkes ev sahibi olsa, yukarıda bahsettiğimiz maliyeti pahalı olan 400’lük 500’lük konutlar alıcı bulur mu? Bulmaz. Elde kalır. O zaman imarı isteyen kadar istemeyen de var.

Bu işin bu yüzü bir de Tokiciler var. Toki gelecek diye bekleyenler.
Bu günü kurtarır. Konut ihtiyacının bir kısmını sağlar ama bu konutlarda yaşayanların sosyal alanlarından ulaşımına, ekonomiden eğitim tesislerine kadar sosyal donatı alanlarının ve şehrin gelişimini de planlamak gerekir. Geleceğe yönelik kararlar ileri görüştür sabır gerekir.

Uzun zamandır Muradiye taraflarına gitmemiştim, Muradiye’den geçerken Manisa’nın 30 sene öncesini gördüm. Mübarek olsun. Biz Manisa’dan, imardan, sokakların darlığından, otoparktan, 30 sene sonra şikayet etmeye başladık. Muradiye 30 sene dayanmaz böyle giderse 5 sene sonra şikayetler birilerinin kulaklarını çınlatır.

Yıl 1993 bir büyüğümüz İzmir’e geçerken Manisa’ya uğradı, görüşme fırsatım oldu. Mimarım deyince Manisa’nın neye ihtiyacı var dediğinde, durdum, düşünüyordum ki o cevapladı. İmar planına hay aklınla bin yaşa neredeydiniz sayın büyüğüm.
Helikopterle geçerken gecekondular bir hayli fazla demek ki imar planı gecikmiş diye devam etti.

Evet o yıllarda Ankara, İmar ve Şehircilik Bakanlığı hazırlıyordu imar planlarını. Türkiye geneline plan hazırlanınca yetişen çizdiriyordu. O günlere döndük. Gecekondular her geçen gün artıyor, kızmıyorum inanın kızmıyorum kiralar artmış asgari ücretli bu kiralarda nasıl oturur. Derme çatma evlerde rutubetli sağlıksız gecekondularda yaşamaya mahkum oluyorlar, yazıktır. Eskiden ıslah imar planları yapılmak zorunda kalınıyordu Ankara’dan plan gelmeyince meclis karar alıp yaptırıyordu.

Şimdi ıslah planları yapılmıyor, kamulaştırmalar önem kazandı kamulaştırma kanunları her geçen gün belediyelerin elini rahatlatıyor. Bura yeşil, bura yol, ora cami, değer tespiti, yıkım. Onun için gecekondu yapanların ileri ki günlerde durumları pek parlak değil. Manisa’ya havaalanı yapılsın isteyenler var, yandık, her taraf dümdüz.

İmar gecikince çarpık kentleşme Allah’ın emri. Sanayi altıncı kısımla uğraşıyor, Muradiye Sanayisi eski gecekondu sanayi havasından kurtulma çabasında bunlar devreye girince yandı gülüm keten helva. Toki yaraya merhem olur ama ölüme çare değil. Manisa’mız geçen dönem nekahat durumundan kurtuldu kendine geldi, toparlanıyor. Ama bakıyorum merkez ilçe meclisleri yerinde kararlar almıyor. Çoğunluk hesabı yapıyorlar ama hesabın yanlış olduğunun farkında değiller veya Bağdat uzak deyip gitmek istemiyorlar.

Arabamızdan, evimizden, bağımızdan, bahçemizden, çoluk çocuğumuzdan, insan oğluyuz gurur duyarız koltuklarımız kabarır.
Manisa, Manisa olursa utanmayız Manisa’lıyız demekten. Eskiden Manisa’lılar gurbetteyken soranlara İzmir’liyim derdi.

 

FIRAT’LAR ÇAĞLADIKÇA,

Ege Üniversitesi  Ülkücü Teşkilat Başkanı Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun şehit edildiği 20.02.2015 günü.

Bıçaklar saplantı göğsümün orta yerine,
Açısı yürekten geldi sızım sızım sızladı değdi ciğerime.

Mert oğlu mertsin, yüreklisin, vakursun,
Söyle, bu kalpler bu acılarla nasıl avunsun?

Kin, nefret, hepsi çığ olmuş sarıldıkça büyüyor artık.
Yetmez mi? Kalleşce, hunharca, namussuzca vurulan canlara yazık.

Gencecik vatan evlatları, şehitler, giderken bir bir cennete,
Hesabı verilecek elbet inanın hem bu dünyada hem ahirette.

Hiç kimsenin kalmaz yerde kanı; Hak var Hak.
Yaradan sahiplenecek gidenler şehittir mutlak.

Kin, nefret, intikam canavarı çözmez bir iki,
Hakkın vadettiği günler yakındır bilin ki.

Bu bayrak bu toprak uğruna canlar feda, duy Fırat sesimizi
Vatan, bayrak, ülkümüz için çekinmeden veririz son nefesimizi

Bu topraklar peygamberimizden bize emanet, dünya durdukça korunacaktır.
Bu vatan, bu millet, bu ülkü, bu bayrak, ilelebet payidar kalacaktır.

CENNETLİKLER,

1970 eğitime kanın bulaştığı yıllar.
20 yaşında yanıbaşımda son bulan hayatlar
45 yıl sonra karşımda yine aynı fotoğraflar,
Ahlar ahlar ahlar…

Hakka kavuşan genç yaşta şehitler
Ülke bayrak aşkıyla atan nice kalpler
Allah Rahmet Eylesin, Cennetlikler.
Yiğitler, yiğitler, yiğitler…

IMG_8357

BİTMEYEN ŞARKI

Binlerce sene önceydi çocukluğu,
Hep yanımdaymış gibi yokluğu.

Birken iki oldu gurbetliğim üç olduğunda,
Yüreğim sızladı avunmuşluğumda.

Ümitsizim ümit kesilmez deseler de.
Gecelerde geliyor aklım vesveselerde.

Ömür denilen bir an, dünya bir hasırlık yer.
Aklımdan geçiyor unutulmaya yüz tutmuş hikayeler.

Masal gibiler şimdi anlatılıyor birer birer.
Yaşanmadan bilinmiyor hasretle çekilenler.

Elimde tuttum gurbet acısını gönlümde sakladığım,
Gönül kuşum uçtuğunda çok şeyler olacak sayıkladığım.

HER YERDEN ÇEKİYOR

Bir furyadır gidiyor, mobil cepte taşındığı için cep telefonu diyorlar bazıları sevgilisinin fotoğrafını duvar kağıdı yapmış kalbinin üstünde sakıncalı dendiğinde onun aşkı beni öldürecek zaten deyip umursamayanlar. Bazıların arka ceplerinde bilhassa pantolon giyen hanımlarda bayağı da havalı duruyor pantolonla bir adım yaklaştıkları erkekliğe arka cepte ki telefonla külhanvari havalardalar. Eğer çok kıymetliyse elde tutup masa üstüne kefal balığı gibi yatıranlarda var. Camilerde kağıt yapıştırıyorlar çinilerin üstüne “lütfen kapatın” diye öyle ya her telden çalıyor namazda bazıları ‘tavukları pişirmişem’ diye çalmaz mı camide. Hoca bir an duruyor okusa mı oynasa mı? Toplantı yapılıyor tam da konunun ortasında telefon ‘Operadaki Hayalet’ çağrı müziği, bir telaş telefonu arıyor hani kaybedenlere derler ya çaldır da bulayım ne bulması hayalet ipi sarkıtıp sahneye indi bile. “Arkadaşlar şu telefonlarınızı önce bi kapatın” diye uyarılmalarında “ama ararlarsa” zannedersin ki kıyamet haberini bekliyor.
Çoğunun çalma sesi müzik, bazılarının ki güncel ve popüler olunca arkadaşları uyarıyor bırak çalsın çok güzelmiş arayan önemli değil yani.

Ne menem şey elden düşmüyor: Beklerken, sıkıldın dinlerken, tuvalette ıkınırken, mesajlar okunurken, otobüste, trende uçakta son dakikada, direksiyonda, matraksiyonda, tivitte, kaç beğenme merakıyla feyste, takip edilirken, nınnn mesaj geldi, vın gitti, çın biri feyste cevap verdi, pın aç bakalım kim göndermiş? Merak. Telefonların asıl işlevi konuşmadan ziyade merak üzerine kurulmuş her halde. Sen merak etmesen yanında ki meraklı “aç bakalım, bak bakalım, kim? Sen bakmak zorunda kalınca o da ensende bitiyor, üstüne çıkıyor, ölüyor meraktan.

Artık o kadar gelişti ve genişledi ki sahası, nerde olduğun önemli değil, her yerde, düğün dernekte, telefon cepte değilse elde… Düğüne davetlisiniz zaten seçerek davet ediyorlar siz telefonda tıktıktık mesajlardasınız, düğün sahibi keşke çağırmasaydım tavırları ile sizi izliyor. Hayır kınamıyorum biz de geçende bir nişandaydık dört aileyiz erkekler telefonla meşgul kadınlar etrafı süzerken. Gençler orta yerde oynuyor seyretmeyelim diye biz de telefonla oynuyoruz. birbirlerimizi çekip çekip pozlara kahkahalar atıyoruz, selfi çekip yamulmalarımıza patlatıyoruz kahkahaları.
-Feyse at feyse at sayalım beğenmeleri,
-Yüzükler ne zaman takıldı yaaa,
-Aaaa davetliler kalkmış,
-Hadi biz de kalkalım.

Haksız da değiliz telefonla oynamakta, bizim gençliğimizde telefon mu vardı Allah aşkına? Vardı da konuşabiliyormuyduk? Konuşmak için sabah oturuyorduk telefonun başına postanede ki hanımın kalıyorduk insafına, bekle bekle bağlanıyordu akşam ezanına, iyi de karşında ki o kadar bekler mi? O da gitmiş namazına, sizin anlayacağınız o durumdan bu duruma gelince sevindirik olduk yani.

Bir tek kimilerimizin gözleri seçmiyor uzağı çıkar yakını tak aç telefonu bak tam cepe koyacan bir daha zırrr gözlük değiştirilecek değiştir bak tak, tak bak, çıkar bak… Bu telciler buna da bi çare bulmuşlar şöyle ettirdin mi büyüyor hem yazılar hem resimler ama ekran küçük geliyor o zamanda ona da çözüm kahvaltı tepsisi gibi oldu telefonlar kulağına koydun mu kafan gözükmüyor tam siper olmuş vaziyettesin. Bi ses geliyor meraklıyız ya arıyoruz konuşanı haaa biri sütre gerisinden konuşuyor.

Şaka bir yana dünyamızdan koptuk da telefonla asılı kaldık. Dünyada o meretin içinde anam ne arasan var; artizinden solistine, şarkısından türküsüne, arayanından soranına, filminden klibine, yemek tarifleri bile var bekarlık harbi sultanlık, her şey var. Koptuk.

Yabancı bir şehirdeyiz adres soruyoruz açtık arabanın camını
-Selamün aleyküm, yaa arkadaş ben şu adresi…
-Gel birader gel sen yabancısın gel bi dinlen kolay adresi buluruz kimsin nerelisin hayrola ne yapacaksın gel birer çay içelim.
İnersin arabadan dostluk başlar o askerliğini mutlaka Manisa da yapmıştır senin de tanıdığın bi kaç esnafı söyler çayı içerken sen gideceğin adresi unutmuşsundur bile. Sizi gideceğiniz yere kadar götürür, ayrılırken hasretle sarılır öpüşürsünüz, tanıdıklarınıza selam gönderir…

Şimdi öyle mi ya? Adres telefonda var novigasyon diyorlar yazdın mı seni eliyle koymuş gibi götürüyor gideceğin yere, kimseye adres sormaca yok, minnet duygularımız köreldi.

Muhtaç, ihtiyaç, minnet, himmet, sohbet, muhabbet, kalmadı çıkalı bu musibet.

BİZE NELER OLUYOR?

Muratgermen okulu ilkokul çağlarım. Fuat Özyürek öğretmenimiz. Okula tüm kitaplarımızı getiriyoruz. Babam Rahmetli Marangoz Hayri amcaya tahtadan bir çanta yaptırmıştı beş sene taşıdım okula gelip giderken. Fuat öğretmen’in beş yıl içerisinde resim müzik beden eğitimi yaptırdığını hatırlamıyorum yaptıysak da hatırlanmayacak kadar demek ki. Ama Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya derslerini sabah akşam yaptık, o zaman çift tedrisat yapılıyordu okullarda. Bu derslerin haricinde malımızı korumayı, sahiplenmeyi, öğretti yerli malımızı kullanmayı, Manisa’nın üzümünü, pamuğunu, tarımı öğretti. Gece okula çağırdı gökyüzüne kafamızı kaldırdık astronomiyi öğretti. Diş fırçalamadan üst baş temizliğine kadar, yalancılığın edepsizliğin namusun ne olduğunu öğretti. Arkadaşlığın yardımlaşmanın sevginin saygının değerini öğretti. O devirde öğrendik ama bu devirde içtimai ve beşeri münasebetlere dayalı ne kadar çok faydalı şeyler öğrendiğimizi aklımız erdiğinde büyüdüğümüzde fark ettik, öğretilenleri hatırladık. Gözümüzün önüne Fuat Öğretmen geldi yanlışlara karşı frene bastık. Yalancıları namussuz ve çalıp çırpanları tanımada hiç tereddüt etmedik. Doğru söylemenin asaletini yalancının sefaletini gördükçe hatırladık öğrendiklerimizin ne kadar önemli şeyler olduğunu Allah Rahmet Eylesin. Yaş dilimine baktığımda 1/13 zaman da 13/13 ünü öğrenmişim, öğretmiş. Hatta namaz kılmayı dahi tatbikat yaptırarak öğretmişti. Okul tatillerinde çıraklığa gider öğrendiklerimizi teorik olarak uygulardık iş yerinde ki saygıyı çalışkanlığı, ustalarımızın dürüstlüğü ile bunlarda mı Fuat hocanın talebesiydi diye kıyaslardık.

İlkokulda babamın ayakkabıcı dükkanında ki; babamın arkadaşlarına karşı davranışları, konuşmaları, müşterilerine dostlarına karşı hal ve hareketleri çocuk aklımla kafama yerleşiyormuş meğer. Orta okul çıkışında dükkana uğrayıp Tercüman Gazetesi’nin köşe yazılarını haberlerini okurdum, babam saya keser model çizerken kalfalar diğer çıraklarda dinlerdi okuduklarımı.

İşinin ustalığını, gece gündüz çalışkanlığını, sabah öğle akşam yemeklerinin saatinde hazırlanıp yenmesini, annemin yemeklere kattığı lezzeti, açtığı börekleri, yaptığı tatlıların ne kadar önemli ve bugünlerin lüksleri olduğunu öğrendim. Akşam yemekten sonra kısa sohbet ve babamın nasihatlerinin, çocukluk yaramazlık ve başkaldırmalarımızın hesaba çekilmesinden, günlük yaptıklarımız ve okulda öğrendiklerimizin hesabını verdikten sonra dersimizin başına otururduk. Çocukluğumdan çok sonraları İstanbul’da okurken; Fuat Öğretmen’in, babamın, annemin, abilerimin, arkadaş, ve komşularımızın, herkesin işini eğitim ve öğretimini layığıyla insani ilişkiler içerisinde özverili yaptıklarını öğrettiklerini örnek olduklarının farkına vardım.

Böyle yetiştirilirdi insanlar eve geldiğimizde annelerimiz evvela derslerimizi ödevlerimizi tamamlatır başımıza gestapo subayı gibi dikilir abilerime kontrol ettirir ondan sonra yatardık. Sabah erken kalkar kahvaltıdan sonra kapıdan çıkarken az olan trafiğe rağmen annem tembihlerdi bağırarak ama her sabah (şimdi de oku üfle diyor anacım) “sağa sola bak”. Okulda da “önce sola sonra sağa bakacaksınız” derlerdi o zaman ki refüjsüz yollarda ki trafikte. Herkes dürüst olunca; yamuk, yanlış, üç kağıtçı pek olmazdı aramızda, yanımızda, konu komşularımızda. Onlar dahi terbiye eder bi kabahat yaparız da babamıza anamıza söylerler diye korkar terbiye sınırlarında yetişmemize vesile olurlardı.

Evlerde: Bir kaçının haricinde var mıydı ama istisna olsun diye söylüyorum. Yer sofralarında yemek yenir yer yatakları musandralardan çıkarılıp serilir yerde yatılırdı. Dört bacaklı kalınca tahta sehpanın yanında masa lüks, mangalın bölgesel ısıtmasının yanında sobanın oda sıcaklığı lüks, çeşmelerin bahçe yerine mutfakta banyo tuvalette olmaları lükstü. Evinde çeşmesi olmayanlara sokak çeşmeleri lükstü. Daha ne lüksler vardı da anlatsam o zamanlarda çok garibanlıklar varmış bu kadar da olmaz deyip abartıyorsun denmesin diye söylemiyorum.

Ama bir şeyler de şimdiye göre lükstü: O zaman öğretilenler; şimdi ki saygı sevgi, şimdi ki ahlak, şimdi ki insani münasebet ve yardımlaşmalar, edep, adap… şimdiye göre çok lükstü.

Zaman geçmiyor ki; bir kavga, bir bıçaklama, bir ölüm, tecavüz, kaçırma, katletme, kirletme, hiddet, şiddet… haberleri olmadan geçsin.
Belki ekonomik yönden kalkınmış ülkelerle kıyaslanamayız ama dünya ülkelerinde olmayan hasletlerimiz var.

Bize neler oluyor?

TİFTİK, YIRTIK, PIRTIK…

Kot pantolonun tarihçesini bilmem ama ilk giydiğim tarihi bilirim.

Altmışı geçince ya çenen düşer ya pantolonun. Ne anlatacaksın? Elbette eskileri “gel evlat gel” dediğinde kimsenin gelmek istemediği zamanlar daha erken ama bu gidişle o günlerde çabuk gelecek gibi. “Gel evlat gel” demeye neden kimse gelmek istemez? Ya nasihat vardır ucunda ya da “ahh gençlik, neydi o günler?” Deyip palavralar, olmasa da “ben gençken” deyip başlayan övünmeler vardır. Bizim gençliğimizde böyle yaşlıları dinliyorduk. Oyalanacak pek bir şey yoktu. Maç, top bu bile yoktu. Babalarımızın para kazanma ev geçindirme telaşından bu takım işlere zaman mı ayrılıyordu. Biz ise futbolcuları sakızdan çıkan ufak oyun kağıtlarından tanırdık Lefter’i Metin Oktay’ı, Can Bartu’yu… Sarı siyah formanın İstanbulspor olduğunu bilirdik.

Lafımız futbol değil ama nereden geldik? Dedik ya, ya dil düşüyor ya pantolon ikisi de farklı şeyler ama yaşlanınca boy kısalır derler, pantolon boyunu ayarlatmazsan boy kısalınca paçalar yere değer bu da pantolonun düşmüş görüntüsü verdiğinden söyleniyor olsa gerek.

Her neyse pantolon düşse de, çabuk buruşsa da adam gibi kumaştandı. Dedemin bir fotoğrafı var siyah beyaz tabii. İki kardeş çekilmişler yaşlılıklarında. Helal olsun o devirde fotoğrafçıya gitmişler. Dedem ayakta abisi oturur vaziyette, dikkat çeken her ikisinde de kalın kaşmir kilot pantolonlu olmaları ama şapka ceket pantolon takım, her ikisinde de aynı kumaştan.

Gel zaman git zaman hangi tarihte Türkiye’ye geldi bilmiyorum ithaldi çünkü: Amerikan Pazarları vardı yabancı malların satıldığı yerlere deniyordu 1969 yılı talebeyiz, Karaköy Salı Pazarı’nda iş merkezi gibi tamamı dükkan Amerikan Pazarı neler var neler. Ütü istemez, bir ay yıkamasan da olur, eskimez, aşınmaz, buruşmaz, kolay kolay yırtılmaz, kirden pastan tahta gibi olur kirlendiğini göstermez, kokar mıydı hatırlamıyorum. Gençlik hevesi, kimselerde yok, havası var, İstanbul harici yani taşra da hiç yok. Amerikan Pazarı denilen bu yerden alırdık genciz de yakıştığı gibi kim yıkayıp ütüleyecek pantolonu. Bekarlık. Biraz eskidi mi Manisa’ya geldiğimizde yakınlarımıza verirdik, yenisini alır tekrar giyerdik. Arka cebin birinde kırmızı etiketinde Lewis yazardı. En havalısı da buydu. Lewis yazması. Kaç yılına kadar kot pantolon giydim hatırlamıyorum. Öyle ya bir zaman sonra bırakmak lazım hem iş, hem makam, mevki, hem de yaş icabı. Bıraktım da zaten. Öyle güzel kumaşlar çıktı ki kotla çapaya mı gideceğiz? Yoksa amerikan kovboyları gibi sürü mü güdeceğiz?

Biz bıraktık başkaları aldı hem de ne almak her bedendekiler; 36-46-56-66, 106 var mı? Yoksa da giyilince öyle gözüküyor. Kadın, erkek, yaşlı, müdür, amir, memur, iş adamı, fakir makir, artiz martiz, herkes benim talebeliğimde ki gibi tahta olmuş hala giyiyorlar.

Konuşmacı çıkıyor kürsüye üstte ceket altta kot, şarkıcı çıkıyor sahneye üstte faniladan bozma tişört altta kot, müdür makam koltuğundan masanın arkasından kalkıyor anaaa kot, kabzımal küfesi gibi olmuş kot, ödül töreni her ne konusu olursa olsun adı okunuyor sahneye çağrılıyor en gururlu anı salondakileri takmaz tavrı andıran akordeon gibi olmuş kot.

Bizi bu kotlar bozdu.

Biz ceket iliklemeyi, pantolon ütüsünü, takım elbiseyi, tiril tiril giyinmeyi, giyilecek yerleri bilerek büyüdük. Şimdilerde saygı tartışılıyor; giyim kuşam, kot mot, sigara migara, oturup kalkma, çak çak sakız çiğneme, bunlarla saygı mı olurmuş? Olan olmuş artık.

Şimdikiler saygısız mı? Ben öyle bir şey mi dedim?

Bari yırtığından olmasın.