İçeriğe geç

YENİ BİR HAYATA DOĞRU

Gecenin sessiz duruşu ürpertiyor içimi
Yanyana dururken ki yalnızlık hatırlatıyor ilersini.

Geçiyor istemesen de ama sonrası hep pişmanlık.
Gelmez istediklerin, zamanlardan dahi bir anlık.

Heyhat, ömrümüzün son demleridir bu anlar,
Yaşamak için sonra kar etmez ahlar vahlar.

Artık tükendim birlikteliğin yok mu anlamı?
Kim söyleyecek belli mi ki son kelamı?

“Rahmetli” diye anarken hatırlanacak son demler,
İstesen de dönmez artık geçip gidenler.

Ömür diyorlar geçen zamanın adına,
Uzun da olsa kısa da, bir sonu var ya.

Hepsi bir zamanlarda kaldı yaşanmışların,
Kimbilir neler söylendi gülündü, ağlandığı anların.

Geçti artık geleceğin kalmadığı andır şimdi.
Yaşanmışların bittiği zamandır şimdi.

Kara bulutlar kapladığında her yanımızı çaresiz,
Kararan dünyam, sessiz mi sessiz, nefessiz.

Son bir yoklayış umutları gözlerde,
Ümitsizliğin kalmışlığı boş ellerde,

Uzakları ararken yaklaşan ufuk kıpkırmızı
Batıyor mu? doğuyor mu? Kimbilir, yalnızlığımızı.

HER YER SANAYİ HEM DE ORGANİZESİNDEN,

60’lı yıllarda kurulmağa başlanmış Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nin; 1.kısım 173 ha, 2.kısım 150 ha, 3.kısım 185 ha 4.ve 5.kısımlarının 450 ha ile toplam 959 ha yani 1000 ha ve şimdi 30.000 çalışanı, yarın 40.000 çalışana ulaşacak bir Manisa Organize Sanayi Bölgesi.

Bu kadar çalışanından sadece % 10 unun beyaz, % 90’nın mavi yakalı olmasından dolayı Manisalıya değil göçü tetikleyen ve göç alan Manisa’ya istihdam sağlayan MOSB.

Karşılığında mavi yaka sayesinde, ekonomisi, eğitimi, sosyal yaşantısı, kültürü her geçen gün kan kaybeden Manisa.
OSB’si Manisalının bireysel ekonomik gelişmesini yavaşlattığı iddia değil bir gerçektir. Çalıştırdığı 25.000 mavi yaka tabir ettiğimiz asgari ücretliler ile kent ekonomisine bir katkı sağlanamamaktadır. Asgari geçim standartlarının altında ancak geçimini temin etmekte zorlanan bu kesimin Manisa ekonomisine katkı sağlayamayacağı gibi sosyal yaşam, kültür ve eğitim açısından da gelişememektedir. 2013 eğitim yılı ve önce ki yılların istatistiklerine bakıldığında bu açıkça görülmektedir. Aylık geliri 500 ila 1000 TL olan oran nüfusun %60’ı dır.
Avrupa da bu sayılan olumsuzlukların, OSB’lerinin kente verdiği zararların karşılığında bulundukları kentlere, yerleşimlere yüklü miktarda maddi bedel ödemeleri (kent payı vergisi gibi) kanunla belirlenmiştir.

Manisa OSB’si 2004–2005 yılında Avrupa’da yatırım yapılabilecek en uygun maliyetli OSB si, 2006–2007 de Avrupa ve Türkiye’de geleceğin OSB si, 2008 de Çin ve Birleşmiş Milletlerin düzenlediği yarışma da yatırım yapılabilecek 10 OSB’sinden biri seçilmiştir. Dünya Ekonomik Forumu’ndan: “Dünyaya Manisa Örneği başlığı altında kentlerin kendi ticaret, doğrudan yabancı yatırım, turizm politikalarını oluşturup yabancı ülkelerdeki yetenekleri çekerek küresel çapta ilerlemeleri gerektiğini belirterek, bu formülde başarılı olan kentleri Singapur, Dubai, Manisa, Haydarabat, Ahmedabat ve Ningbo olarak saymış.” Bunlar bir kent için gurur duyulacak önemli gelişmelerdir ancak bölgenin kazandığı tüm bu gelişmeler ve olumlu yapılaşmalar Manisa şehir merkezinin konumu, yapısı ve Manisa’lıların fedakârlıkları, bağ bahçeleri, öz verileri ve hoşgörüsü ile kazanılmıştır.

Organize Sanayi Bölgesi Manisa ile hatta il genelinde uyum sağlamak zorundadır. Tüm yukarıda sayılanlar göz önüne alınarak yapılacak yeni yapılanmalar ile MOSB’sinin Manisa ekonomisine, eğitimine, turizm yatırımlarına ve tanıtımına katkısı mutlaka olmalıdır.

Şimdi Manisa’nın hal-i pür melali böyleyken, OSB’miz olsun diyen hatta Ankara’yı komşu kapısı yapan ilçelerimiz var. 100 binlik imar planları bakanlıkça yapıldı, OSB’ye ayrılmış alanlar rozet gibi her ilçeye takılmış. Burada sanayi olur mu? Mevkii, yer, gelişme, yatırımcı için uygun mudur? Bu hesaplar yapılmamış ki, gönülleri olsun kabilinden maviye boyanmış. Manisa OSB’sinin yukarıda sayılan uluslararası tesbitler herkesi cezbetmesin.

Çünkü:Manisa, İzmir’in hem deniz hem hava limanına yakın, demiryolu lojistik imkanı var, Çanakkale-Ankara, İzmir-İstanbul karayolları kesişiminde. Elektrik enerjisini kendi üretiyor, içmesuyunu kaynaktan ve cazibe ile sağlıyor, dumansız sanayi üreticileri var, gelişmiş ve deneyimli orta ve küçük ölçekli sanayiler ile destekleniyor, günbegün geliştiği ve büyüdüğü için halkı bu büyümeden dolayı oluşan rahatsızlığı; egsoz dumanına, 10 numara yağa, 30 yaşındaki servis araçlarına, servis saatlerinde neredeyse her saat sıkışan trafiğe, göç almağa, plansız ve çarpık kentleşmeğe, bu yüzden eğitim ve ekonomisinin günbegün kan kaybettiğine, sosyal hayatın plansızlığın dağda bayırda yazlıkta, yaşayarak nefes aldığını zanneden, sanayinin büyümesine hissetmeden alışan tüm bunları olağan sanan halkı sayesinde; dünyaca ünlü markalar Manisa Organize Sanayi Bölgesinde üretim yapmaktadırlar.

Bu yüzden Manisa övgüye mazhar! olmaktadır. Kısacası Manisa’nın sırtı sıvazlanarak övgüler düzülmektedir.

Şimdi OSB isteyen ilçeler siz de bu imkanlar var mı? Yok. Olumsuzluklara katlanacak sabır var mı? Sonra bu sayılanlar 50 yılda oldu. Sizin 50 yıl dayanacak gücünüz var mı? Yok. Diyelim ki var, 50 yıl sonra Dünyaca sayılı Manisa Organize Sanayi gibi bir sanayiye sahip olabilir misiniz?

Artık büyüme gelişme kazanma herşey teknolojik oldu. Ama dünya oldu biz olanları kullanıyoruz. Şimdi bilmediğimiz duymadığımız aklımızın ucundan geçmeyenler dahi ileri dünya ülkeleri tarafından üretilmiş paketlenmiş satılmak için gününü beklerken biz ne yapmalıyız? Bu ekonomisi teknolojisi gelişmiş ülkelere onlarda olmayan insanlığımızı, tarihimizi, coğrafyamızı, sanatımızı, tarım ürünlerimizi, tabiat ve kültür varlıklarımızı pazarlamalıyız.

Bunlar hangi ilçemizde varsa turizme yönelsin. Verimli topraklar hangi ilçemizde varsa tarıma yönelsin (bilhassa tarım arazilerimizin kıymetini bilelim). Hayvancılık ve gıda üretimi et süt peynir yağ bu ürünlere yönelsin. Devletimizin politikaları teşvikleri (mazot,gübre,ilaç…) kredilendirmeleri, desteği, pazar arayıp satışta yardımcı olmaya yönelsin.
(Sanayiyi silelim demiyorum OSB si olan ilçeler var oralarda üretim ve tekniklerini geliştirsinler, istihdam yaratsınlar, yakın ilçeler de bu bölgelere gitsinler. Manisa’ya dünyanın her yerinden yabancı yatırımcı gelirken bize mi zor geliyor 20-30 km öteye gitmek.)

Manisa Büyükşehir Belediyesinin Planlamaları bu yönde olacaktır. Sayılan bu özelliklerin; iç pazara ve ihracata yönelik (liman demiryolu) pazar ağı ve ulaşım ağı için, turizm havzası oluşturulması için, müze kentler yapılandırılması için, termal sular sayesinde sağlık turizminin insanlığa kazandırılması için, tarımsal organik ürünlerin üretilmesi ve pazarlanması için, ekonomi, eğitim ve deneyime yönelik yatırımların yapılmasını isteyelim Manisa Büyükşehir Başkanı Cengiz Ergün’den.

TATİL DENİLEN ŞEY

Günler geçip giderken bayramlar tatiller araya girer, nefes almak sözde dinlenmek dediğimiz yan gelip yatmalar karışır günümüze. Yanlamaktan belimiz tutulur, biraz doğrulalım biraz daha yayılalım dediğimizde uykuya dalarız. Bu uyku büyük bir ağacın altında serin bir yerde, dere kenarında, gedevette isek tadına doyum olmaz, gözler öyle mahmurlaşır ki uyandığımızda üzülürüz biraz daha uyusaydım keşke, dememize kalmaz saate baktığımızda uzun bir uyku uyuduğumuzu farkeder mızmızlanmayı hayıflanmayı keseriz.

Bu uykuya dalışta cırcırların sesleri rahatsız etsede “zamanı” der affederiz, kuş sesleri cikciğin yanında melodili ötüşlere bir de küçük vücudlarına baktığımızda bu ses bundan nasıl çıkıyor diye düşünürüz.
Arada bir tezek kokusu karışsa da köyde olduğumuzu hatırlar, az önce öğle yemeğinde içtiğimiz ayranın bu tezek kokusunu üretenlerden geldiğini düşünerek hoş görürüz.

Özendiğimiz bu ortam bu yeşillik, sessizlik, sakinlik, güzel ve temiz havayı tatildeyken yaşarız da bir müddet sonra dönüş günü yaklaştığında; Evimizi, gürültüyü, egzos kokusunu, iş telaşını, yorgunluğu, günlük çatışmaları, iş kavgalarını özleriz.
Hayatımızın bir parçası olmuş kısır döngülerle yaşanmışlığımıza ses çıkarmaz kaderci bir yaklaşımla avunuruz. Bu hengamenin içerisinde birkaç kere tatil yöresini anlatır, tatil günlerini düşünür, hayıflanır sonra da unuturuz ta ki bir daha ki tatile kadar.

Arabamıza park edecek yer bulamamamız, akşam kafelerde ki dedikodu ve yan masalara laf atışlarımız, sevgilimizin elinden tutup caddelerinde dolaştığımız, banklarda baş başa oturduğumuz, çocuklarımızı oyuncaklarda oynatışımız, salıncakta sallayışımızdır artık bir parçamız kentli olmaktır kentin kanununa uymaktır. Sabah sporları egzos kokuları altında parkurlarda yürüdüğümüz aşina yüzlerle “dün yoktunuz”,” bu sabah geç uyandım”,” dünden çok yorgundum” gibi takılmalarımızdır kentte yaşamamız.
Park yeri ararken ki hiddetlenmelerimiz, trafikte seyrederken sinirlenmelerimiz, arabanın içerisinde aslan kesilmelerimiz, kentin kanunudur sanki.

Kentte yaşamanın bedeli ağırdır; Sinirlere hakim olmak, güler yüze sahip olmak, hoş görmek, affetmek, özür dilemek, eve sakin dönmek, selam vermek, tüm bunları yapabilmek kentli değil şehirli olmanın özellikleridir.

Şehir; kasaba ile kent arasına sıkışmış olan ne kasabalı ne kentli olmak istemeyen insanî halleri sürdürebilmenin, tatil boyutlarını yaşatmanın özlemini duymak, istediği hasletleri hissetmektir şehirde yaşamak.

Bedeli ne olursa olsun yaşamayı alışkanlık haline getirdiğimiz iş hayatımızı sürdürürken ki sıkıntı ve bazen dikleşen diyaloglarımız, sinir törpüsü karşı tarafın halleri, olmazsa olmazlarımızdır.

Tatil; Kaçmak unutmak değil bir miktar kafayı sakinlemek sıfırlamak gibi gözüksede dönüş tarihinin belli olması ve sona yaklaştıkca kentli kimliğimizi yavaş yavaş benliğimize yerleştirmeğe başlar ve asabileşmeğe başlarız. Valizi toparlarken bir şey unutmayalım diye eksenimizde fırıldak gibi dönerken elimiz başımızda öfler çeker dönen başımızı oturarak dinlendiğimizi sanırken bu kadar zaman tatilde ki sakinliğimizi bir valiz bir dönüş bir yapacaklarımızı hatırlamamız vahfeder gider.

Kentte bekleyen bunca işin hengamenin yanında arkadaşlarımızı dost sohbet ve birlikte yediğimiz yemekleri özler gibi düşünür dönüşe kendimizi hazırlarız.

Evimizde ki sabah kahvaltısında ki sütü üretenlerin tezek kokularını da ürettiğini düşünür bu kokulara tatilde nasıl katlandım, şu bed sesli horoza, bir şey yokken barın barın bağıran tavuğa, akşamları uyutmayan köpek havlamalarına takılır nasıl çekmişim deyip tatil yöresinden kendimizi soğutmağa çalışırken pansiyon sahibinin güler yüzü, tatlı sesi ve de güzel kızı son bir öf daha çektirirken arabamızın marşına basıp da ayrılışımızın ardından keşkeler gelir.

Yolda belli bir mesafeden sonra unutmak ister gibi arabanın radyosunda, müziği bulmak için çevirdiğimiz radyonun düğmesi parmaklarımızda yuvarlanırken nağmeler hatırlatır tatildeyken ki anılarımızı. (Hiçbir şey bir müzük parçası kadar maziyi hatırlatamaz.)
Serinliğin ürpertisi, çivisi çıkmış tahtası düşmüş iskelenin ayaklarına vuran denizin çırpıntısı, ay ışığının deniz üstünde ki yolu ve yalnızlığınızın iç konuşmaları, gözlerin keskinliği, kulakların dikleşmesi, kentin özlemi, tatilin masumiyeti gelir müziğin nağmelerine takılır kalır.
Bir an da karar verir, frene basar, arkanızda bıraktığınız tozun içerisine dalar geri dönersiniz. Ama nasıl olur? Sözde; Bekleyenler, ömür törpüsü işiniz, bazen küstüğünüz dostunuz, şehrin gürültüsünde ki eviniz, arkadaş bildikleriniz, nasıl olur? Bırakıp da geri dönmek tüm bunları. Sevinçle üzüntünün karmaşasında, kararın belirsizliğinde aklınızın beyninizi zorlamalarında ki kalp atışlarının sesinin hakim olduğu bir anda dönüşünüzün rüya ama Pazartesi sabahı uyanışınızın gerçekliliği tatilin bittiğini anlatır.

SARIGÖL

imageimage

Ağustos’un son Cuma Namazı için Sarıgöl’deydik.
Namaz çıkışında pazaryerini, esnafı ve vatandaşı selamlıyarak geçen başkanlar halktan büyük ilgi gördüler. Necati Başkan sakin ve saygılı tavrıyla bizim kadronun sempatisini kısa zamanda kazandı. Cengiz başkan da bu tavırdan hoşlanmıştı ki proje vaadlerini bir bir sıraladı.

Yeni yapılmış belediye binasını gezdik, önünden geçen genişce yolu başkanımız “prestij yolu yapalım kaldırımları geniş tutup vatandaşı bu yolda gezdirelim dekoratif aydınlatma direkleri ve ağaçlandırılmış yol Sarıgöl’e canlılık verecektir.”

Sarıgöl’ün bağlarla dolu ovası Antalya’nın seralar bölgesi görünümündeydi, yeşil yerine beyaz. Sarıgöl adını; yüksek tepeler arasında ki gölü andıran ovası, tepelerden bakılınca bağbozumundan önce üzüm salkımlarının renginden ve bağbozumundan sonra da sarı kırmızı renklere bürünen asmaların renginden almış olmalı. Sarıgöl.

Dallas Mevkiine çıktık (adını değiştirmek lazım) yüksekçe bir mevkiden sera görünümlü Sarıgöl Ovası’na baktık. Aziz İstanbul demedim ama Azametli ova dedim. Beyaz çizgiler çizilmiş yeşil asmaların üstüne. Ovaya sahiplenmiş Sarıgöllüler, üzüme de sahiplenmişler. Kesip, serip her iki anlamda çuvallamıyorlar. Bir bebek bakıcısı gibi asmaları kundaklayıp, üzümleri hafifçe uyandırmama edasıyla sessiz sakin ve itina ile asmadan alıp, kasaya yerleştiriyorlardı.

Tarım arazisi; son zamanlarda gündemi meşgul eden, çeşitli sebeplerden konut, sanayi, en son da maden ve termal su arama gibi sebepler ile ekilir biçilir hem de yılda üç defa ürün veren verimli toprakların bulunduğu Gediz Ovasının kıymetini bilemeyen bizlere örnek olsun Sarıgöl.
(Manisa da mısır tarımı, Alaşehir termalsu santralı)

Tutarsız ve gelişigüzel ayarlanan baş fiyat politikalarına kurban edilen üzüm üreticileri; kendi başlarını becerenler, üzümü bandırmada, sermede, kurutmada, toplamada, çöpünden ayıklamada her merhalesinde kolaylık ve pratik çözümler için kendi kendilerine yeni icadlar bulanlar ama satmaya gelince çaresiz kalan bağcılar.

Çaresizlerin çaresi çokkk önceleri TARİŞ vardı.

Tariş; Ege Bölgesinde ki kooperatifler birliği, pamuk, üzüm, incir, zeytin ve zeytinyağı. 1913 yılında Aydınlı incir üreticileri ile Milli Aydın Bankası ve Tariş Bank işbirliği ile kuruldu. İncir üreticileri tüccara karşı sıkıntılı ve bağımlı haldeydiler yani tüccarların finansmanı ile üretimi sürdürüyorlardı. Bu finansmanı sağlamak için Bölgenin önemli üreticileri bir araya gelerek öncelikle üreticinin üretim sürecinde ihtiyacı olan kredinin temini için 1913 yılında Milli Aydın Bankası’nı kurdular, daha sonra 1915 yılında da Tariş’in temeli olarak İncir Müstahsilleri Kooperatifi’ni kurdular. Böylece incir üreticileri bir kooperatif çatısı altına girmiş oldular. Bu yıldan sonra sırasıyla diğer tarım üreticileri (pamuk, üzüm, zeytinyağı) kooperatifleşerek bu birliğe üye oldular. Adı da Tarım Satış Kooperatifleri Birliği yani “TARİŞ” oldu.

Tarişin ne olup bittiğinin hikayesi ve yolculuğu çok uzun. Ancak üreticilerin kurduğu bu birlik yine üreticilerin ayaklarına kurşun sıkmasıyla zayıfladı. Pamuk teşviklerinin kalkması, incirin kurtlu olanlarının hediyelik paketlerde kullanılması, zeytin ve zeytinyağı politikaları ile zayıflayan birlik üreticinin arkasında duramaz oldu. Oysa üreticiler için bir devletti. Zayıfladı, finans için (bankalar zaten satılmış ve el değiştirmişti) kredi bulamaz üreticiye destek olamaz hale gelmişti. Üretici kendi başının çaresine bakmağa başladığında Tariş de kendi başını kurtarma çareleri arar oldu.

Kendi ayağına kurşun sıkmayı biraz açayım. Rahmetli babam ayakkabıcıydı ama 10-15 dönüm de bağımız vardı. Her yerli Manisalının o devirlerde mutlaka bağı vardı. Bağım yok diyenin memur olduğu anlaşılıyordu. Ama o zaman ki anane memurlara bağbozumu zamanında seçmece üzümlerden sepetler ile üzüm dağıtılırdı.

İşte o zamanlarda hasattan önce her Tariş üyesi bağcı, Tarişe taahhütte bulunurdu ” ben bu yıl şu kadar ton üzüm teslim edeceğim” diye. Bu teslimde çok az sapmalar olurdu, Tarişte alacağı üzümü bilir ona göre yurtdışı pazarı arar bulur üzümün teslim fiyatını önceden üreticiye bildirirdi. Yıllar sonra, işte bu esnada uyanık geçinen üreticiler tüccardan fiyat ister Tarişin fiyatından bir kaç kuruş fazlaysa tarişe vereceği üzümden kısar taahüdünü yanlış hesapladığını söyler, teslim edeceği üzümden kısacası sözünden caydığını ve kendi üzümünden çaldığını tüccara el altından satardı.

SONBAHARLARDA BAĞBOZUMU
Sonbahardır hala hüznümün dalga dalga geldiği
Çocukluğumun anılarımın gözümün önüne serildiği
Bağbozumunu hiç unutmam köpeğim Koca Gudo’yu
Dedem derdi, memleketten herhalde ismini koyduğu
Üzümün billur rengiyle ağızda kütürdeyen sesi
Sonbaharın esintilerle gelen serin nefesi
Elimde sapanta koşarken o ağaçtan o ağaca
Gitme der gibiydi peşinden koştuğum saka
Rengarenk tabiat, sarı kahverangi oldu yeşiller
Kırmızı olmuştu bağ damımızın yanında ki çitlenbikler
Üzüm çuvalları çoktan gitmişti sergiden Tariş’e
Boş sergi yerinde binerdim üç tekerlekli bisiklete
Babam son bir defa yoklardı etrafı, damı, bağı
Annem vedalaşırdı komşularla gözleri ağlamaklı
Sararan bağlar renkli asmalarda çiğ taneleri
Eşya yüklü at arabasının dingilinde göç sesleri
Geride bıraktığım bidaha ki seneye özlediklerim
Silerdi özlem dolu yaşlı gözlerimi küçücük ellerim
Hem bağ, hem çocukluğum hem de babam gitti hayatımdan
Ömrümce unutmayacağım anımdı hepsi çocukluğumdan
Hüzünlü Sonbaharlarımdan

Babam her yıl bu anlayışa karşı çıkıp Tarişin yaşaması ve bizler için var olduğunu söylemesine rağmen bu cayma ve çalma anlayışında ki üreticiler her yıl artarak çoğalırdı. Uyanıklar arttı, battı, bağını sattı ama dürüst olanlar işte Sarıgöl’de ki gibi hala başlarının çaresine bakarak kendi pazarlarını kendileri buldular. Üzümün bir kısmını yere yaydıkları kaneviçelere serdiler, bir kısmını kaneviçeler ile örttüler. Serdiklerini kuru üzüm olarak, örttüklerini yaş üzüm olarak sattılar.

Necati Başkan sabırla iyi niyetle Sarıgöl’e büyükşehrin elinin değmesi için Cengiz Başkanımızı ve bizleri gezdirdi, Sarıgöl halkının ihtiyaçlarını anlattı, yapmak ve yaptırmak istediklerini makul ölçülerde ve ihtiyaç olan projelerin yapılmasını istedi.

“Niyet hayır,akibet hayır.”

Necati başkanın hayırlı, halisane niyeti, Cengiz Başkanımızın projeleri (garaj, gençlik merkezi, otopark, park, meydan, çocuk kulübü…) ile Sarıgöl’ün hayırlı akibeti olacak.

BEYAZFİL

Gazetelerde haberler “BEYAZFİL satıldı, yankıları sürüyor.” Türkiye’de kamuya ait binalar ilk ne zaman satılmağa başlandı hatırlamıyorum ancak Manisa da yanılmıyorsam Beyazfil ile birlikte üçüncüsü oluyor Et Balık Kurumu, Sümerbank ve BEYAZFİL.

Satışlar halk tarafından hoş karşılanmıyor, yapımız olarak da bu böyledir toplum olarak daha doğrusu Manisalı olarak pek öyle onu bunu satıp sermaye elde etmek, sermayeye katkı sağlamak bunları yapabilecek ticari dehaya sahip değiliz. Bu kendi malımızda olduğu gibi milliyetçi yapımız itibariyle devleti baba, gayrimenkullerini de kendi malımız gözüyle bakarız.

Hal böyle iken bu anlamda devlete ait gayrimenkuller satılırken hayıflanır üzülürüz bilhassa kamuya mal olmuş mallar daha da bir yüreğimizi sızlatır. Cumhuriyet döneminden önce de sonra da elde edilmiş olan bu gayrimenkuller dedelerimizin devlet çalışanlarımızın üstün gayretleri çalışmaları sonucu kazanılmış her devlet idareci ve yöneticisi kendi malı gibi korumuş ve kollamıştır. Bazıları zamanımıza kadar gelebilmiş bazıları bizden önceki zamanlarda satılmış.

Atadan kalmış vakıf mallarının dahi bazı şahısların elinde olması hayretime mucip olur. Vakıf malı satılmaz el uzatılmaz diye hadis olmasına rağmen.

Satmak en kolaycı iştir, alınırken çekilen sıkıntıları kolayca satanlar bu tarafını düşünmez. Rahmetli babama benim de şahit olduğum arkadaşı takılırdı “yahu İslam Esnaf Kefalet Kooperatifindeyken toplantılarda bize bir bardaktan dokuz kişiye su içirirdin bardak almazdın şimdi ne oldu”dediğinde, “öyle yapmasaydık bugünkü duruma gelinmezdi” derdi babamda.

Yine Manisa Ticaret Odasında Rahmetli Hasan Türek’in başkanlığında bir toplantıda zaman uzamış akşam yemek vakti geçmiş yönetim kurulu üyelerine tost almışlar karara geçmişler (akşam bir lokantaya gidip yemek yememişler) babam bir daha ki toplantıda bu kadar tostu ne zaman yediniz diye espriyle karışık sorgulamış. Böyle yapmakla organize sanayi bölgesi kurulmuş, sivil toplum kuruluşları o zaman ki yöneticilerin devletçi anlayışı ve korumacılık alıgısı ile kazanılmıştır.

2009 yılında belediye yönetimine geldiğimizde de Cumhuriyet döneminden 2009 yılına kadar kazanılmış gelmiş geçmiş belediye başkanlarımızın gayretleri ve anlayışları sayesinde biriktirilmiş gayrimenkuller 2005-2009 döneminde ki başkan tarafından satılmıştı hem de yok pahasına.

İstanbul, Ankara derken satım alışkanlığı Anadolu kentlerine sıçradı.Müsrif babanın satılacak mal ve bir şey kalmayınca evde ki bakır tencere ve kapları satması gibi.

BEYAZFİL. Bir kentin, mütevazi mazbut yaşayan bir kentin simgesi. Çok katlı binaya alışık olmayan tarihi mekanların çok olduğu esnafının ahi adabıyla çarşıda alışveriş yaptığı, sabah ezanla açılan dükkanların akşam ezanı okunmadan kapandığı öğle ve ikindi namaz vakitlerinde dükkanının kapısına sandalye koyup hemen geleceğim anlamını taşıdığı, hırsız ve uğursuzdan uzak güvenli yardımsever esnafı ve Manisa. Sadece Manisayı bilen, İzmir’e dahi gitmeyi yolculuk addeden İstanbul’a mal almağa giderken dükkanını aynı işi yapan komşusuna emanet eden esnafı ve Manisa.

2400 metrekare alanda çok katlı kocaman, beyaz tarak sıvalı (ki o zaman ki yıllarda sıva olarak mozaik tarak sıva kullanılırdı) binayı görünce adını koyuvermişler BEYAZFİL. Belediyenin arsasına yapılan bu bina sigortanın malı olmuş kimi borç diyor kimileri başka şey, 60’lı yıllar. 1970 de benim mimarlık stajımı yaptığım ustamın Rahmetli Yaşar Mercül’ün mimarlık bürosu buradaydı.
Daha sonra ortak olduğum Rahmetli Hakkı İplikçi’nin mühendislik bürosu buradaydı.
1973 yılında açtığım ilk mimarlık bürom buradaydı.
1977 yılında kayınvalidem olan Rahmetli Fehmiye Mutaf’ın butik işyeri buradaydı.
Rahmetli Abdurrahman Amca’nın börekçi dükkanı, Yaymanların konfeksiyon mağazası, Türk Ticaret Bankası, Erdinç-Mehmet Yumrukaya’ların beyaz eşya mağazası, daha kimlerin kimlerin dükkanları vardı.

Sinemasında çok film seyretmişti Manisalılar. Çarşının remzi, çarşının simgesiydi. Hükümet binasından ve bankalardan çıkan memur ve çalışanlar şimdi ki Vakıf işhanının önüne geldiklerinde buradan karşı tarafa geçerlerdi. Şimdi Şanal Mağazının olduğu o zaman Emlak Kredi Bankası tarafına geçerlerdi. Beyazfilin revaklı ve çok katın verdiği gölgelik alanda kaldırımda yürürlerdi bu yürüyüş güzergahı her bir Manisalı da alışkanlık haline gelmişti.

Revaklı iç ve dış cepheleri sayesinde Manisa’nın yazın güneşinden kışında yağmurundan korurdu alışveriş yapanları. İç kısmında revaklı yürüyüş koridorlarının ortasında iç bahçesi ve alt katını yaşanılır ve kullanışlı yapmak amaçıyla yapılan havuzun günün her saatinde fiskiyesinden suyu fışkırırken yaz günü çarşıya serinlik verirdi. Çarşı kalabalık olduğunda Beyazfilin mesaisinin bittiğini bilirdi esnaf.
Manisamıza saygılı bir binadır mimarını hatırlamıyorum Mustafa Kemal Paşa Caddesi yönü çok katlı yapılmışken arka cephesi iki katlı olan belediye ve tek katlı havuzlu çarşıya saygıdan bu kısımda üç katı geçmemişti. Revaklı geçişleri olan ilk ve tek binadır BEYAZFİL. Bu plan anlayışı ile Şehzadeler Şehri Manisamızın Osmanlı mimarisinde ki hanların ve medreselerin revaklarından esinlenmiş ve Cumhuriyet Dönemi mimarisinde bunu yaşatmayı amaçlamıştır. İki kolon arasını hafif kavisli kemerler yaparak yine Osmanlı mimari anlayışınını yaşatmıştır.

Tüm bunlar düşünülerek ve korunması amaçlanarak 2012 yılında Manisa Belediyemiz tarafından İzmir 2 no’lu Kültür Varlıkları ve Anıtları Koruma Kuruluna tescil ettirilmiştir. Hem BEYAZFİL hem de Belediye binamız aynı tarihlerde tescillenmiştir.

Biraz değil çok eskilere gidelim; Manisa’nın Mağnezya olduğu, Bizanslı olan Laskarislilerin yaşadığı devirlere gidelim, Laskarislilerin hakim olduğu zamanda ki çarşıya. Evet o devirlerde çarşı şimdi bit (sipahi) pazarı dediğimiz çarşının bulunduğu yerdeydi.

1313 yılında Saruhan Beyliğinin eline geçen Mağnezya önce adı değiştirildi Saruhan oldu. İlk olarak İlyas Bey Mescidini yapan Saruhanlılar Laskarislilerin (Leskeri İli) bulunduğu çarşıya müslüman esnafı yerleştirmek için Taşçılar Mescidini inşa ettiler. Zamanla Rum Ermeni ve Yahudi esnafı çarşıyı terkettiler. 1593 tarihinde Manisa’nın Osmanlı döneminde Rum Mehmet Paşa Bedesteni yapılarak çarşının canlılığına bir başka işlev daha yüklemiştir.

Bu kadar eskiye dayanan bu çarşımız; Manisamızın alışveriş yapılan mekanlarının Uluparka ve garajın buradan taşınmasıyla şimdi ki garaj cıvarına taşınmasıyla eski canlılığını kaybetmiştir. (Bkn.Muhteşem Bedesten)

Çarşımızın eski canlılığına kavuşması için belediye başkanımız Cengiz Ergün bir takım düzenlemeler yapmış ve daha da yapmak istemektedir. Beyazfil’in karşı tarafında bulunan kısa mesafeli sokakları sevgi yollarını yeniden ele alarak yaşanılır hale getirdik. Belediyemizi daha önce ki yönetim Laleliye taşımak istemesine rağmen aynı yerinde muhafaza ettik. Kuyumcular Caddesinde ki (Dr.Sadık Ahmed) dükkanların cephelerini yeniledik, yine bu caddenin arkasında ki Taşçılar Mescidi cıvarında ki sokakların zemin kaplamalarını tarihi çarşıya yakışır şekilde taş kapladık. Hafsa Sultan Camisi ile Hatuniye Camisini birbirine bağlayan yolu Çarşı Bulvarının refujunu yeşillendirip dekoratif aydınlatma ile aydınlatıp bulvarı tarihi iki camiyi birleştirdiği için kırmız tuğla ile kapladık. Bedesten Meydanını yaptık, Kırmızı evi, Efendiler kahvesini korumaya alıp tescilleyip restore ettik. Yakın zamanda sipahi (bit) Pazarının tüm dükkanlarının cephelerini yenileyeceğiz. Sokak aydınlatmaları, çınar ağaçlı gölgelikli meydancıkları ve esnafın yapılaşmasıyla tekrar canlanacaktır.(Bkn.İşte şimdi bit pazarına nur yağacak)

Yeni tamamlanmış olan Emekliler Parkı otoparkı ve üst yeşil alan peyzajı ile yenilecek olan bu mekanın altında ki 400 araçlı ve Kütüphane yanında yapımına yeni başlanan 600 araçlık otoparklar sayesinde çarşımızın sokaklarında ve ana caddelerinde parketmiş araçlardan arındırılacak hatta yine başkanımızın planladığı bir kaç yıl sonra BEYAZFİL önünde ki caddeyi belli saatlerde trafiğe kapatıp yayaların daha rahat gezmeleri alışveriş yapma imkanları sayesinde çarşımıza çok büyük bir canlılık kazandırılacaktır.

Bir Manisalı olarak bir Manisayı seven belediye başkanı olarak çarşımıza bu kadar önem verir canlanması ve yaşatılması için bu kadar proje ve yatırım yapılırken .BEYAZFİL’İN SATILMASINA NASIL RAZI OLURUZ. Birer Manisalı ve esnaflar, sivil toplum kuruluşları olarak nasıl bu kadar sessiz kalırız.

Tescilli diye yırtınıyoruz tescillenmesinde bir hayır var demek ki. Dedikodu duyum falan değil yapılma ihtimali olan varsayımlardan bahsedeyim. Minare kılıf hikayesi her zaman geçerlidir. Manisada ki bir çok benim diyen hatta 10-15 yıllık binalardan çok saha sağlamdır BEYAZFİL.

“Çürük raporu elde işte, ne yapalım?” diye kasılmalar
“Yıkılmasın mı? Bunca canın hesabını kim verir?” gibi sızlanmalar.

İşte görüyoruz Kentsel dönüşüm deyip hem raporu hem krediyi
Yıkılıyor eskiler yapılıyor yeniler kentsel dönüşüm neyi değiştiriyor ki?

Bir gün gelecek taşınacağız her birimiz başka yerlere.
Mazbut, Mahdut, Mahfuz, Makbul, Mazruf, Manisa nerde?

BEYAZFİL’in adını sarı öküz koyalım kapının önüne koyverelim
Ama daha sonra sıra bize gelecek kimse inanmıyor hala boşverelim.

“Ne farkeder altı da bir üstü de birdir yerin” diyenler
Çalışkan, gayretli, vatanperver, vatansever gelmiş gidenler

Toprakta olsalar dualarla arşa yükselenlerdir.
Sessiz kalanlar bir avuç toprakla gömülüverenlerdir.

BURAYA KADAR GELDİK YA !

imageimage

Bir fotoğraf götürür yıllar öncesine,
Bir melodi kulağa geldiğinde öylesine,

Derin bir hüzün çöker yıllar, yıllar geçmiştir,
Gözler buğulanır yıllar sonra sona gelinmiştir.

Ne kadar da hayal kursam ömür yetmez.
Olacaklara yetinmekten başkası elden gelmez.

Arıyorum gençliğimi siyah beyazlarda kareler,
Her şey renkli şimdi, çocuklar, gençler, caddeler.

Geriye bakarım, kim ne derse desin, takılı aklım,
Her şey renkli de siyah beyaz saçım sakalım.

Gülmüyorsun derler, çocuklar gibi sevinemem ki
Gelmiyorsun derler, canım çekmez eğlenemem ki

Geç bunları geç nefsim, yıllarca seni çektim.
Hala mı şunun şurasında bana hükmedeceksin?

Kanmam yalanlarına dolanlarına şimdi başka yoldayım.
Ben şimdi başka dünyaların hülyasındayım.

Başka kapılar açılır giresim gelmez,
Yolu uzun bunların, takatım yetmez.

Hep bir engel vardır aklımın köşesinde,
Kısa metrajlı filmler şimdi vesveselerimde.

Dün geride kaldı, gün bugündür, dem bu dem.
Önüm arkam, sağım solum, sobe, ebem.

Çıkmayan canda ki ümidim, önümde gidenlerde.
Her bir basışta, her zıplayışta ki küçük ayak izlerinde.

“Dede” demeleri öyle bir hoş geliyor ki kulağa,
Ne yapayım gençliği mi, buraya kadar geldik ya.

15.Ağustos.2014 / 00.30

BUGÜN 23 NİSAN

imageBUGÜN 23 NİSAN
ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK

Elli sene dile kolay derler
Gel bi de hayata sor, nasıl geçti seneler

Ortaokul, lise, üniversite, fakülte
68 kuşağı dediler bize nedense?

Yılları yıllara ekledik etmedik hiç münakaşa
Bazen naz yaptık, küstük, daha çok yaptık şaka

Güldük, ağladık, düşündük, üzüldük,
Ama hep birbirimizi seven sayan üçlüydük

Üçlü fotoğraflarımız efsane oldu dillerde
Sık poz vermezdik özel zamanların haricinde

Babaydı Başkan Zafer hep toplardı bizi,
Bir toplanıp gelemezdi Dişçi Remzi

Bana gelince ekseri ‘dur bakalım’ derdim
‘Hadi ya’derdi Zafer ‘size ömrümü verdim.’

Kızdırırdık ikimiz bir olduğunda diğerini
Alınmazdık hiçbirimiz bilirdi sıranın kendine geleceğini

75, 76, 77 yıllarında evlendik her birimiz sırayla
Eşlerimiz, arkadaş oldular onlarda.

Zaman geçti, geçti yıllar, işte yine beraberiz bugün
Allah sağlık versin hepimize bir olalım hergün.

23 Nisan bugün Çeşme’deyiz tatili fırsat bildik
Çocuklarımıza torunlarımızı verdik Bayrama gönderdik.

Telefon, televizyon yoktu gençliğimizde
Şimdi haber yapacağız bu birliğimizi face’te
…

AKŞAM VAKTİ

Akşam Vakti ezanla duyurulunca
Alaca karanlık çöker şadırvana
Sesi gelir sessizliğin içinden
Kaamet getirir müezzin, mahfilinden.        04.04.2013
image

KOLLİDA, KOLDA, KOLA, KULA.

Dün Kula’daydım. Ankara’ya giderken kenarından kıyısından çok geçmişimdir, meslek icabı da Kula Evleri’ni yıllar önce ziyaret edip gezmiştim yirmi senedir gitmemişim. Kula yirmi yıl öncesine göre çok değişmiş muhakkak ama olumlu yönde değişmiş güzel meydan ve yol düzenlemeleri yapılmış ve yapılmağa devam ediliyor.

Kula bir hazine; tarih, kültür, gelenek, esnaf, yemeği ve halkı olarak bir hazine gitme sebebim olan Jeopark en önemli özelliğinden biri unesco belgeli jeoparkı incelemeğe alanı gezmeğe gittim. Şunu da açıksa söyleyeyim Jeoparkın ne olduğunu burada gördüm yanından gelip geçtiğimiz taşların yakından bakılınca taş değil plastikimsi bir malzeme olduğunu anladım.

Tabiat harikası: Milyon yıllar öncesinden patlayan yanardağlar, krater ağızları, görünüş olarak dahi ürküntü veren heykelimsi tepeler ile tarihte KATAKEKAUMENE (Yanık Ülke) diye adlandırılmış bu bölgede yıllar önce akan lavlara paralel yolculuk yaptık. Yeraltından çıkan lavlarla oluşan peyzaj ve heykel görünümlü kayalar, el değmemiş üzerinden dahi yürünmemiş milyon yıllık lav akıntıları aralarına yine lav kumundan yapılmış yılankavi yaya yollarında yürürken aklınıza gelen krater patlamaları ve onun ürkütücü görüntüsünü hayal ederek yürüyorsunuz bu patikalarda. Yer yer mağaralar, püskürmüş kütleler, çukurlar, dikensi lavlar, tüfler. Koca kitleyi elinize aldığınızda var yok denecek kadar hafif, az ötede ufacık bir taşın ağırlığı her biri hayret verici. Kırmızı toprak, bazaltlar, kapkara kayalar, pullu katmanlar, güneşle parlarken, yerin derinliklerinden fışkırmış gibi duran sütun görünümlü kayalar, kıvrılarak akan Gediz Nehri yıllardan buyana aktığı ve yatağını aralıklı zamanlarda canlanan yanardağ ve bunların lav akıntılarının itmesiyle yatağını çok kere değiştirmiş. Bu da Kula Jeoparkı’nı diğerlerinden ayıran önemli özelliklerinden biri.

Yer yer yerleşimler, köyler, eski tarihi antik kentler. Antik kent kalıntılarından yapılmış evler, konaklar, duvarlarda duran kesme taşlar, üzerleri figürlü köşe taşları, bize tarihin tekkerrürünü göstermek ister gibi duvarlara yerleştirilmiş. Antik mermer ocağından çıkarılan parça mermerlerin köy yollarına döşenmesinden ve güneşle parlayan bembayaz yolları olan köy, Gölde Köyü. Antik kentin adı Kollida imiş literatürde bulamadım Kollida, Kolda bize gelinceye kadar Gölde olmuş, belki Kolda’dan Kola ve giderek Kula ismi de buradan gelmiş olabilir.

Köy yapıları yıkık, nüfusu üç beş hane var yaşayan. Duvarları mermer, yolları mermer bembayaz bir köy önce tescil sonra restore edeceğiz jeoparkı gezerken bir akşam burada konaklayacağız, en azından gelenekler yöresel yemeklerin yendiği gündelik dinlenme mekanları oluşturacağız.

Ne tarih ne tarih: Sert granit taşlara oyulmuş dikdörtgen, harbiden dikdörtgen öyle eğri büğrü değil. Nasıl oydun bu sert kayayı ne ile oydun tarihsel filmlerde görüyoruz insan kıymetinin olmadığı ama ölülerinin çok kıymetli olduğu (tabii asilzadelerin kral sülalesinin) bu kayalar oyularak gömülmüş. Mezarların ölçülerine bakınca bir aile mezarlığı gibi, uzak yörelerden getirilmiş beyaz taşlardan da ( mezarlık bölgesinde beyaz taş yok çünkü) mezar taşları yapılmış olmalı ki define avcılarından arta kalan beyaz taş parçaları bunu gösteriyor. Beliki binlercesi bu alana yayılmış büyük medeniyetin antik kentin asri mezarlık bölgesi olabilir bir çok tapınağın var olduğu kabul edilen bu bölgede araştırma yapmak tarihe ışık tutma açısından önem arzediyor. Lidya Medeniyetinin; Sart, Saittai, Kollida gibi antik kentlerinin bölgesine ait olabilir bu mezarlık.

Araçla gidip gidip durduğumuz ve gezerken giderken jeopark alanının bir halkası bir ringini oluşturduğumuz bu geniş alanda, arada bir bu antik kentlerin kalıntıları bizleri bir başka zamana götürüyor. Bu alan zamana yolculuğun çok net yaşandığı bir alan. Gez, gör, yaşa, hayal et, zamana yolculuğun sonunda bir rüyadan uyanır gibi Kula’dan başladığınız yolculuğuğa yine Kula’ya dönüyoruz, zamanımıza 150 yıl öncesine ve 2000 li yıllara.

Kula bir hazine derken bunu kastetmiştim; milyon, bin ve yüz yıllar öncesinden zamanımıza geldiğimizde Kula’yı ele alıp bu tarih ve zaman evrelerini her birini tek tek işlemek yaşamak ve gelen misafirlere yaşatmak açısından uzun soluklu bir çalışma gerektiriyor.

Bu güne kadar hep bir ucundan tutulmuş gibi bir görüntü var, derinlemesine ve tarih ringini gerektiren çalışma açısından ekip değil ekipler ile ama başlandığında bırakılmayacak bitirilecek bir çalışma gerektiriryor. Burada çalışacaklar bunu iş edinecekler hatta hayatlarında bir anı olacak Kula.

Milyon yılın tarihçileri, bin yılın tarihçileri, yüz yılın tarihçileri; arkeoloğ, sanat tarihçi, heykeltraş, ressam, yazar, çizer, mimar, kültür ehli, hikayeci, makaleci, televizyoncu, tiyatrocu yapılmışların bulunmuşların yapılacak ve bulunacakların her biri bir sanat dalına konacak ve oradan seslenecek sahnede oynanacak, kitablara konu olacak, roman olacak, hikaye olup elden ele okunacak, resim olup tablo olup duvara asılacak, heykellerin animasyonu yapılıp parklara meydanlara Kulanın girişlerine konacak. Makale ile ilgi, televizyon ile görgümüz artacak, reklam ile rağbeti arttırılacak.

Geçmiş ile beraber henüz bozulmamış Kula Çarşısı, evleri, sanki ahilik teşkilatı ve o terbiyede ki esnafı, kendine has Kula Yemekleri, sokakları, park ve meydanları da belediye tabii büyükşehir belediyesinin desteği ile ele alındığında.

Kula lavların küllerinden, antik kentlerin yerleşimlerinden günümüze gelecek. Kula evlerinde, tarihi çarşısında, kahvehanelerinde, çayhanelerinde bunlar konuşulacak sonra Kula’ya hayran kalınacak avrupa kültür kenti, medeniyetler kenti, doğa peyzajı jeopark ve lavlarda yetişen çiçekler ile flora şehri olacak.

Her birimizin hikayesi olması için; aklımızı toplayalım, fikrimizi kollayalım, kollarımızı sıvayalım, çalışmaya başlayalım.

KOLLİDA, KOLDA, KOLA, KULA…

20140804-181844-65924388.jpg

20140804-181845-65925187.jpg

20140804-181846-65926130.jpg

SEVGİLİ YUNTDAĞLILAR

ELİ ÖPÜLESİ AMCALAR, DEDELER, NİNELER,
Yunt Dağı kelimesinin anlamını bulamadım, fazla da araştırmadım, ancak bildiğim birbirine iki üç beş altı kilometre mesafede irili ufaklı köylerin oralara buralara serpiştirildiği bir dağ. Kimi 500 kimi 300 kimisi de 200 yıllık köyler. Ama çok enteresan bir bölge. İnsanlarına baktığımızda; tevekkel, sabırlı, gözü tok, sırtı pek olmasa da sessiz, sırlarla dolu bir bölge.
Bazı yerleri çam ormancığı, bazı bölgeleri makilik, çitlenbik ağaçlarına aşılanmış fıstık ağaçları çoğunlukta, biraz zeytin, biraz karaağaç, ahlat, çok az bağ. Taş, kaya, kireç taşı toprak, verimsiz kıraç arazi yumağı. Hani taşı sıksan suyu çıkacak işte ancak böyle yaptığınızda biraz geçim kaynağı olabilecek cinsten bir bölge.
Düne kadar devlete su için göbekten bağlı, tütün üreteceğiz diye belinden kırık, hayvancılık yapacağız diye elde seğirtme önde sığırtmaç bir kuru kemik keçi, derisi kemiğe yapışmış inek, bir kaç da kırkık koyun.
Sütünden peynir kendine kadar, tereyağı pazara kadar, çökelek ömürler tükenmiş, devlet seçim zamanı köylüyle çömelmiş, derde çare arar gibi başbaşa, ama köylü yine el başta, tencere boşta, göz yaşda, gençler göçte, yaşlılar gideni geleni gözlemekte.
Yüzlerinde derin çızıklar çukurlar uçurumlar oluşmuş, saçlar kırarmış, yüzler kararmış, kırk yaşa baktığında altmış gibi, güneş yanığı yüzler, nasırlı eller, ama o kadar da gayretli, meşakkatli, şefkatli, o kadar da yufka yürekler.
Dar virajlı yollar git git 50 hane, az daha git 150 hane, hani gençler? Şehirde iş de, çocuklar ileri ki köyde ki okulda. Taşımacılık eğitim, taşımacılık işçilik, taşımacılık hayvancılık, her işin başı taşımacılık ama yollar daraçlık sağ sol tepeler kayalık taşlık, uzaktan köpek sesi bir sığırtmaçın ıslığı eşelenen tavuk, koşuşan çocuk, sessiz ihtiyarlar, kapı önüne oturmuş kadınlar, nineler, hepsi bir ömür denen tiyatro sahnesinde ki dekor, hep bir olmuş oyuncular, her gün aynı iş, aynı aş, aynı telaş, her gün aynı gün, her günü aynı oyun.
Yapacak çok iş var. Bunca yıl beklemişler devlet var diye diye umutlanmışlar. Yapıldıkça bi şeyler bu da varmış bu da yapılabiliyormuş. Hizmeti görmüş hezimeti anlamışlar, gayreti görmüş selameti anlamışlar, samimiyeti görmüş mahrumiyeti anlamışlar. Yine de bağlılar sanki göbekten kopamıyorlar gelenekten, sıyrılamıyorlar yanlış yapmışlar demekten, düşünemiyorlar, bazıları hep onların yerine düşünür gibi gözükmüşler.
Tanıdım dağı tepeyi, tanıdım bir kaç güdük ağaçı, o fıstık bu ahlat o çalı bu çırpı, tanıdım dikenli çırpılardan yapılmış ağılı, tanıdım geçim kaynağını.

Sıksan memelerini eline bulaşmaz sütleri,
Bir kaç domates biber fidanı susuz kalmış dipleri,
Çiçekler konserve kutularında,
Hayaller, rüyalar hep umutlarında.
Dibekte döğülmüş buğdaydan
Bahçenin köşesinde ki fırından
Ev ekmeği; en hakikisi, en nadidesi, en eskisi atadan dededen kalmış katkısız, umutsuz, devletsiz, himmetsiz.
Kadının eli değmiş
Erkeğin emeği akmış
Dedenin öğretisi
Nenenin duası
Evin nefesi
İşte bu yaşam felsefesi.

(Olmalı ama değil)
Ustası çırağı, ateşi çerağı tutacak her biri, umut geldi gözlere, muhabbet geldi dillere, geçim değdi ellere. Çatılar çatkılar yeniden kurulacak her bir köşe dip bucak kavuşacak hizmete. Hep birlikte elele önce imece sonra imrenmece. Böyle gelmiş böyle gitmez demece. Az kaldı böylece.
Hizmeti istemeden vereceğiz, yapılanları göreceğiz, yapılacakları ümit edeceğiz, biz belediyeciyiz, biz hizmetkarız, biz hizmet etmeyi biliriz, biz hizmet götürmeyi de biliriz, biz hizmet aşığıyız, biz hizmet hovardasıyız, dağ da biz ovada biz, düzde, bayırda, biçilmeyen çayırda, gezilmeyen ahırda, basılmayan yolda, gidilmeyen köyde, biz varız. Şehirde, köyde biziz, bu işler için burdayız.
Biz siziz, siz bizsiniz.
Bunca sabır Eyüb de, Yusuf gibi dipsiz kuyularda, İbrahim gibi ateşde, Musa gibi denizde, Nuh gibi gemide, İsa gibi çarmıhda; Allah’a güvenirken, Peygamberimizin şefaatına bizler inanırken. Hepsinin mükafatı var, hem öbür, hem bu dünyada iken.
Şimdi ödül,
şimdi ödün zamanı.
Şimdi harman,
şimdi hasat, şimdi vuslat zamanı
Şimdi aklımızı başımıza alıp karar verme zamanı.
Yanlış karara ömür yetmez artık, hayat çekilmez artık, çoluk çocuk geçinemez artık.
Şimdi göç zamanı değil, şimdi geriye, çoluğa, çocuğa, toruna kavuşma, vuslat, kaynaşma zamanı.
UNUTMAYIN:
ŞİMDİ KARAR ZAMANI.
ŞİMDİ KADER ZAMANI.