İçeriğe geç

SANAYİ TARIM DAYANIŞMASI

 

Bir kentin birinde köklü geçmişi olan Bir kalem fabrikasında yıllar sonra bir kriz meydana gelir. Fabrika sahibi dayanmaya çalışırken işçilerine hissettirmemeğe çalışır. Bu şekilde birkaç ay daha kalem imalatını götürür ama artık dayanacak gücü kalmayınca işçilerini toplar.

“Bu güne kadar bu fabrikadan çok çalışan geçti çok kimse hakkını alarak çalıştı. Bir krizin ve iflasın eşiğindeyim sizlere işşiz kalacaksınız diye belli etmedim toparlamaya çalıştım ancak teknolojiye uyamadığımız için, rakiplerimiz güçlü, pazar payımızı kaybetmeğe başladım, kalemler satılamaz oldu dolayısıyla elimizde çok kalem kaldı satamayınca krize ve iflasa yaklaştım hepiniz bu işyeri için bu güne kadar canla başla hakkıyla çalıştınız bir ay sonra fabrikayı daha doğrusu fabrikamızı kapatmak zorundayım hepiniz ben dahil başımızın çaresine bakalım, hakkınızı helal edin” der.

Bu olanlara çok üzülen işçiler mesai sonrası bir araya gelir toplanırlar içlerinden en haşlı usta söze başlar ve şöyle bir karar alırlar “Arkadaşlar bizler bugüne kadar bu fabrikadan evimize çoluk çocuğumuza ekmek götürdük geçindik başka yapacak ve gidecek yerimiz yok biz maaşlarımızı alamasak da çalışmaya kalem üretmeye devam edelim ancak mesaiden sonra herbirimiz kalem satmak için ev ev, dükkan dükkan, sokak sokak, şehir şehir, dolaşıp bu kalemlarimizi satalım ki işyerimiz ayakta kalsın” der ve patrona bu kararlarını bildirirler ” Siz fabrikayı kapatmayın biraz daha dayanın” derler.

Mesaiden sonra tüm işçiler hatta işçilerin aileleri deste deste kalemleri satmak için çalışmaya başlarlar ve muvaffak olurlar. Bu şekilde kriz atlatılır, işçilerin bu davranışları halk tarafından takdirle karşılanır, ülke geleninde bu fabrikayı ve işçileri herkes tanır ,kalemler ülke çapında ün yapar, pazar oluşur, işçilerin bu fedakâr davranışları ülkeye örnek olur.

Bu hikaye gibi ama gerçek “kıssadan hisse” derler atalarımız. Bir internet gazetesinde Sarıgöl Zıaat Oda Başkanı 80 bin ton yaş üzüm bağlarda kaldı diyor.

http://www.manisadabugun.com/ekonomi/sarigol-baglari-icin-sogukhava-deposu-benzetmesi-h7700.html
Manisa Organize Sanayi Bölgesinde 200’e yakın fabrika var 25-30.000 arası çalışanı var. Bu fabrikaların çalışanlarının yani adam başına bir iki kilo dahi düşmez (bu yaş üzümler fazla beklemez bir müddet sonra asmada bozulmaya ve buruşup kurumaya başlar üzümler bu hale gelmeden) bu fabrikalarımız bunları paylarına düşen miktarda alıp (fabrika yemeğinde fazla gelir) işçilerine dağıtsa onlarda evlerine götürüp çoluk çocuk yeseler ve bu şekilde de bu üzümler tüketilmiş olsa.

Sanayi ve Çiftçi (tarım) dayanışması böyle olur.

Şöyle bir şey de var ucundan kıyısından sanayi yapılarımız tarım arazisine girmiştir, bu şekilde çiftçiye destek olunduğunda diyet ödenmiş olur.

 

ARAYIP SORANLAR KALMADI…

“Bir varmış bir yokmuş” ne güzeldir söylemesi, annemizin masal sesi.
Yaşadıkça yaşlandıkça öğreniliyor var olan yok olan neyin nesi.

Şimdi anlaşılıyor yaşayınca hayatı, olanların olmayanların kıymeti.
Hele bir bir gidince dostlardan geride kalanların nefesi.

Gidenin ardından söylenenlerin ilki “daha dün konuşmuştu”.
“Allah Allah bir şeyi de yoktu” oysa sebep, her şeyin bir sonu oluşmuştu.

Yalnız kalınca şöyle bir eskiye dair, gözlerin önünden geçenler,
Çocukluk gülücükleri, gençlik kahkahaları, yaşlılıkta ki tebessümler.

Keşkeler gelir akla, pişmanlıklar, hay Allah’lar, bir bir nakarat olur dilde
Geçiyor günler, işte geldik gidiyoruz, zaman yok zaman yok, diye diye.

Şimdi zaman bol, vakit var, yaşanacak bir şey kalmamış yaşananlardan.
Soranlara “hamdolsun”, “idare ediyoruz” diyor korkuyoruz olacaklardan.

Daha başlamadık üç dört ilacı bir defada içmeye, bastona dayanıp gezmeye
Torunların büyüyüp gittiği parklarda, banklara yalnız oturup geçenleri seyretmeye

O günler de gelecek ama dost bildiklerimizden kalanlar nerede
İşte o zaman o parklarda savrulan sonbahar yaprakları düşerken bir bir yere

Kısık gözlerle dalgın, yorgun bakacağız gelene geçene birilerini ararmış gibi
“Bir varmış bir yokmuş” işte var olanla yok olan arasında bir kaç gün varmış sanki.

Her gün oturduğumuz banktan kalkıp giderken, konuşuruz kendi kendimize
Sanki yanımızda biri varmış da ona dermişşesine

“Toparlanayım artık geç oldu, ararlar beni”
Oysa, hiç arayıp soran yok ki, her bir dost göçüp gittiğinden beri

MİMARLAR SOSYAL Mİ?

imageimageGeçen hafta 13-18 tarihleri arası mimarlar haftası idi. Mimarlar odası Manisa Temsilciliği bu hafta içerisinde çeşitli etkinlikler yaptı. Artık son zamanlarda hükümetin çıkardığı sivil toplum kuruluşlarına ait yasalar ile diğer meslek odaları gibi bizim odamızın da etkin gücü kalmadı. Projeler mimarlar odasından vizesiz şekilde belediyeden inşaat ruhsatı alabiliyor bu şekilde ki uygulama ile odamızın mali gücü azaldı, azaldı değil sıfırlandı, dolayısıyla etkin gücü kalmadı.
Buna rağmen Mimarlar Odası Manisa Temsilciliği Yönetim Kurulu, Başkanımız Atilla Efendioğlu üyelerine ücretsiz akşam yemeği düzenlemişlerdi.

Mesleğimiz insanlığı doğrudan ilgilendirmesine rağmen deyip mimarlığın tarifini basitce yapayım. Mimarlık insan ölçülerinden doğmuş bir meslektir. İnsanın; boyu, posu, kolu, eli, ayağı…oturma kalkma yürüme çalışma eylemlerinin ölçüleri, kullandığı aletlerin, araçların, eşyaların ebadlarını belirler. Bu eşyaların masa, koltuk, yatak, sandalye… gibi bir araya gelmesiyle mahallerin oda, salon, banyoların… ölçüleri bunların planlamasıyla konutlar oluşur. Toplu kullanılan sosyal mekanlar sinema, salon, işyerleri, parklar, konutlar ve yine insanların kullandıkları araçlar ve bunların bir araya gelmesi ile sokaklar, mahalleler, köyler, kasabalar, şehirler oluşur, insan ölçülerine bağlı meslek mensupları maalesef insanî ölçülerde değil.

Bu da nereden çıktı; Geçen Cuma akşamı mimarlar haftasının kapanış yemeğinde eski yeni genç yaşlı meslektaşlar ile bir aradaydık. Benim yaşımda ve benim yaşıma yakın meslektaşlar ile aynı masaya oturtulmuştuk. Bizler biraz da erken gelmişiz masamızda ki arkadaşlar ile hoşbeş ediyoruz, sonradan gelen genç meslektaşlarımız tanımadığımız bir kısmını tanıyıp da arkadaş olmadığımız diğer meslektaşlarımız da gösterilen masalara ilişiverdiler.

Yemekte 20 yılını doldurmuş dört meslektaşımıza plaketler verildi. Eski Belediye Başkanlarımızdan Adil Aygül plaket verme esnasında ki konuşmasında “artık bizler mesleğimizi tamamladık duayen olarak sizlere destek olmağa çalışıyoruz” dedi. Ahmet Nuri Köse abimiz, Hasan Özcan Çatma ve ben de diğer plaketleri verdik. Zaten zayıf olan mikrofon kültürümüzle sesimizi ben dahil zor duyurduk. Ben, plaketi verirken ki konuşmamda bizim masayı işaret ederek “65 yaş üstü bedavacılar şu masaya toplanmış öyle Adil Aygül arkadaşımızın dediği gibi duayen falan da değiliz ne internet ne mimari proğramları biliyoruz neyin duayeneyiz” dedim.

Bu alınganlıkla söylenmiş bir laftı. Ben isterdim ki bizim yaşımızda ki mimarların oturduğu masaya genç meslektaşlarımız gelsinler kendilerini tanıtsınlar, iyi akşamlar desinler isterdim.
Mimarlık haftasının maksadı ve son gece verilen yemeğin amacı buydu. Tanışalım kaynaşalım birbirimize destek olalım abilik kardeşlik yapalım.

İşte böyle olunca da ne oluyor biliyormusunuz? Sevseniz de sevmeseniz de önümüze konulan yemeği yiyorsunuz. Proje çizerken imar planlarına ve planların imar notlarına uyarak proje yapıyorsunuz, yapıyoruz, yapıyordum. Çarpık kentleşmeler; dar sokaklar, eciş bücüş binalar, adına park dediğimiz bir karış yeşillik alanlar, bulvar denmeyecek caddeler, cadde denmeyecek sokaklar ve iki yanında duvar gibi yükselen yapılar, tabii bunların iki kenarında yürümeğe mani görsel kirliliğe sebep, çok kıymetli olan nereye koyacağımızı bilemediğimiz demir yığını araçlarımız, insanî ilişkilerin yok olmaya yüz tuttuğu şehirler. Bunların sonunda bitmez tükenmez şikayetler şikayetler, ve neticede çarpık kentleşmeye sebep gösterilen mimarlar.

ASLINDA.
Mimarlık kutsal bir meslektir:
Kendi kaderimizi, hayatımızın farklı yönleri yaşantıları ve değerlendirmeleri ile çizerken hayatımızın hikayemizin bir parçası olan mimarlığımız ile binaların da kaderini çiziyoruz. Onlara ruh verirken karakterini de tayin ediyoruz: Mütevaziliği öne çıktığında gururu, mazbutluğunun yanında sakinliği, cesareti ile cüretkar duruşu, utangaçlığının masumiyetini, basit ama o kadar da hayranlıkla baktığımız güzelliğini gösteriyor, karakterine yansıtıyoruz.

Kullanıcılarının hayatlarına, önünden gecen insanlara, sokağa, semte, kente kazandırdığımız binayı aslında dünyaya getiriyoruz. O kadar ki dünyaya kazandırdığımız bu binanın esasında eserin demek doğru olur bu eserin ömrünü de biçiyoruz.

Bazı binalar yeni imar düzenlemeleri ile yola yeşile herhangi bir sosyal amaçlı düzene kurban edilirken, bazı binalar ömürlerini beklerken boynu bükük, bazıları da şanslarını omuzlarına alıp restore edilirken, hatta bir zaman sonra korumaya dahi alınıp hayatlarını uzatma gayreti içerisinde oluyorlarken. Bu şekilde binaların ömrünü de biçiyoruz.

Bu binalar kendi şansları, kimlikli duruşları ile bulundukları kente özellik veriyorken bu yapılar sayesinde şehirlere kimlik…kazandırıyoruz.

Böyle bir mesleğe sahip kimselerin mesleklerinin hakkını vermeleri için daha sosyal, girişken, meslek haklarını korumaları ve önümüze konulan yemeği sevsekte sevmesekte yemek yerine yemeği bizim yapmamız gerektiğini bilmeliyiz.

MİMARLIĞI SEVİYORUM.

BİR MANİSA TÜRKÜSÜ

Komşular bağda yakın ama, kışta uzaktır evler

Gelip gitme zordur kışın, iş güç zaten zordur geçinmeler.

Allah sağlık verirse, bir daha ki seneye görüşülür belki de
Tuhaf yazın içli dışlı, kışın o kadar olmaz gelip gitmece

Komşularımızdı, Musa Dayı, Laz Amet, Hatçeba, Pulcular
Artık kimse kalmadı taşınmağa başladı bir bir komşular

At arabası tanıdıktır sabahtan kuru üzümler gönderilir
Öğleden sonra komşularla vedalaşılır gözler nemlenir.

İşte Manisa Ovası, her bir yanı ayrı da olsa.
Aylarca, yıllarca Gediz Ovasının yaşantısı budur oysa.

Yıllar geçip gitti şimdi bu adetler kalmadı komşularda tabii
Babalar, dedeler, nineler, eskiler göçüp gitti herbirileri

Çocukları kaldı ellerinde telefon fan fin fon
Bazen selam, bazen ne sabah, bazen gramafon

İyi dürüst herbiri saygılılar o hala var Allah’tan
Dostluklar biraz daha sürecek o da anadan babadan

Sonrası geldi işte önce Gediz kirlendi suyu kara mı kara
Tarlalar bağlar sulanır, berraktı, içerdik, biz de kana kana

Sondajlar ovanın böğrüne 200 250 metreye çivilendi
Övünç kaynağı oldu matahmış gibi sondajların derinliği

Sıra toprakta, pamuk tarlaları yok, mısırlar adam boyundan fazla
Su doymaz mısıra, sondajlar daha derine toprak tuzlanacak sonra

Bazı ovalar, Alaşehir mesela krom nikeller parlıyor.
Medeniyet dediğin canavar tek dişini uzaktan gösteriyor.

Pamuk bitti, tütün gitti, üzüm can çekişiyor diren Sarıgöl.
Bir tek salkımın, tanen de kalsa ovanın namusu sensin Sarıgöl.

Ovanın bir tek efesi kaldı, ovası beyazlara boyandı.
Türkü oldu söylendi, dillere gönüllere dolandı.

“Allah Allah nidaları şu dağları inletir.
Görülünce efelerin yürekler serinletir.

Türkü olur, zeybek olur, dost düşmana dinletir
Kahramanlık ruhu taşır Sarıgöl Sarıgöl”

ÇÜN ESER FASL-I HAZAN BAĞ-I BAHAR ELDEN GİDER

“Saki yâ mey sun ki bir gün lalezar elden gider.
Çün eser fasl-ı hazân, bağ-ı bahar elden gider.”
FATİH SULTAN MEHMED

Fatih bunu içki ver keyf çatalım anlamında söylememiş. ‘Hayatımız lale bahçesi gibi günlük gülistanlık iken hazan zamanı geldiğinde bu bağ bu bahar elden gitmeden kıymetini bilelim’ anlamında söylemiş.

-230.000 ton üzüm bağlarda bekletiliyor.
-Soma da kömür ocakları kapatılıyor.

Her iki konuda hem Manisa hem diğer ilçeleri çok yakından ilgilendiren iki önemli husus, sadece Soma’yı değil Kınık, Bergama Kırkağaçı’da ilgilendiriyor. Soma’da kömür üretiminin askıya alınması, elim hadiseden sonra düzenlemeler, iyileştirmeler, müfettiş incelemeleri raporları, milletvekilleri, baro ve avukatlar, çalışma müfettişleri, hükümet yetkilileri, gele gide rapor belge düzenleye düzenleye sağlıklı bir neticeye ulaşılamadığını gösteriyor ki kömür ocaklar kapatılıp tatil edilmiş işçiler ocakların kapılarında bekletiliyor. Çalışmak zorunda olan işçiler “eylem yapacağız” diyorlar.

Somanın geçim kaynağı ve ülke ekonomisine katkısı ortada, Soma ülkemizin zengin kömür yataklarına sahip ve daha yüz yıllarca da hizmet verecek kapasitede, demek ki bu imkanları iyi değerlendirmemiz ve ülkemize katma değer sağlayacak, bu madenlerin işletilmesi ilk önceliklerimizden olmalı, kaldı ki yıllardır enerji üreten Seaş termik santralı da kömürle çalışmakta hatta bir ikincisi de kurulmak için yer arayışın içerisinde.

Şimdi bunca işçi ve ülke menfaaati varken kömür işi maden çıkaran şirketlerin keyfine bırakılmamalı her ne kadar özelleştirilmiş olsa da devlet denetimini, ikazlarını yapacak, bir an önce tedbirler alınması işletmeye açılması için müddet vererek, faaliyete geçmesini sağlamak zorundadır. Devletin babalığı bu gibi hallerde ortaya çıkar ve vatandaşın güvencesi bu gibi durumlarda tesis edilir, bilir ki arkamda devlet var, maden şirket sahiplerinin oyuncağı olmayacağım, keyfi hareketleri ile hiçbir yöneticini ağzının içine bakmayacağım, güç şartlarda hayatlarını güneşten günyüzünden mahrum, evine bir topan ekmek götürmek için çalıştığı ocakta her kazma sallayışında önce Allah’a sonra devlete güvenmek zorundadır. Devlette bunu hem maden işçisine hem de maden üreticisine hissetirmelidir.

İkinci konu. Aylardan beri devamede gelmektedir. Üzüm: Bağbozumu başlayıp sergiye üzümünü seren bağcı “bu yılda hayırlısı ile üzümlerimizi kestik sergiye serdik allah seneye nasip etsin” derken fiyatlar gündeme gelir, tüccar fiyat belirler, dünya piyasasını da göz önüne alırken fiyatları buna göre bildirir. Her üretim de bu böyledir, sanayi olsun, gıda üretimi olsun, ülkemizin fiyat belirleme şansı hiç yok. Üzümün kalitesi, dünya pazarına hakimiyetimiz, hiç mi fiyatları oluşturmuyor? Tüccar ve işletme sahiplerinin hiç mi söz hakkı yok?İhracat rakamlarına müdahale edemiyor. Piyasalara bakıp fiyatı aşağıya çekip kazancını yine aynı seviyede tutarken üreticiyi hiç mi düşünmüyor? Böyle gittiği takdirde pamuk gibi tütün gibi üzümün de tarih olacağını hiç mi düşünmüyorlar?

Evet hiç düşünmüyorlar, çünkü onların yaptıkları üzümü yerinde alıp tırlara yükletip gemilere göndermek (hatta açığa üzüm döken saf üzümcü tüccara sermaye desteği dahi sağlıyor.) Üzümü ne görüyorlar, ne de üzüm o hale gelinceye kadar ki sıkıntıları biliyorlar. Bugün üzüm var, yarın olmazsa alıp satacak başka mal mı kalmadı, güvencesiyle harket ediyorlar. İşte bu tüccarın öz güveninin yanında üzümcünün de kapı gibi güveneceği devlet baba olması lazım. Tüccar düşük fiyat mı verdi devlet baba devreye girip üzümleri alacak depoya koyacak uygun fiyat araştırmasından sonra üzümü devlet olarak ya tüccara ya da dünya pazarına satacak işte o zaman üzümü görmeden ticaret yapan tüccarın o özgüvenini görmek lazım bu işlemi devlet bir defa yapsa demoklesin kılıçı gibi tüccarın ensesinde dursa her yıl bu fiyatlar yüzünden eğilip bükülen üzüm üretici halkımız da dik durur. Bu o kadar zor bir şey de değil başka işler için ne teşvikler ne krediler ne destekler verilirken üzümden geçimini sağlayan 300-400.000 cıvarında ki vatandaş ve bi o kadar da bağların bakımından üzüm hasadına kadar ki zamanda geçimini üzümden sağlayan işçilerin de hakkı korunmuş ve güvence altına alınmış olacak.

Sakiya mey sun ki bir gün lalezar elden gider
Erişir fasl-ı hazan bağ-u bahar elden gider.

Her nice zühd-ü salaha mail olur hatırım
Gördüğümce ol nigarı ihtiyar elden gider.

Şöyle hak oldum ki, ah etmeye havf eyler gönül
Lacerem bad-ı saba ile gubar elden gider.

Gırre olma dilbera hüsnü cemale kıl vefa
Baki kalmaz kimseye nakşünigar elden gider.

Yar içün ağyar ile merdane ceng etsem gerek
İt gibi murdar rakib ölmezse yar elden gider.

IMG_6794.PNG

IMG_6797.PNG

IMG_6796.PNG

IMG_6795.PNG

SON SAVAŞCILAR,

Eylül ayı başlarında Manisamız il genelinde Alaşehir, Selendi, Sarıgöl, Turgutlu, Saruhanlı, Akhisar ilçelerinde bağbozumunu şenlikler ile kutladı, hatta uzun yıllar kutlama yapmayan merkez dahi bu yıl kutladı, gelecek yıl daha şenlikli kutlarız temennilerinde bulunuldu. Gelecek yıl olursa tabii gerçi çiftçinin karnını açmışlar 40 tane gelecek yıl çıkmış.

Manisa da yapılan şenliklere bayıldım, valimiz, büyükşehir belediye başkanımız üzümün dünya piyasasında ki konumundan, bağların alanlarından, üzümümüzün kalitesinden ve dünya piyasasına hükmettiğinden bahsettiler. Hepsi çok doğruydu, doğru olmayan birtek şey vardı biz şenlikleri kutlarken henüz bağbozumu yani üzüm kesilmeğe devam ediyor yeni yeni seriliyordu il genelinde, yani üzüm henüz tüccarın önüne çıkmamış piyasaya gelmemişti.

Üzüm; toprak tahlili yaptırılır, tahlil neticesine göre aşılı asma fidanları seçilir, arazi tesviye edilip bağ çubukları dikilir, çubuklar biraz boylanınca kargılanır, sonra beton direkler dikilir, teller çekilir, toprak altına damlama sulama boruları döşenir, üç dört sene beklenir, ama boş durulmaz çapa bakım sulama gibi işlemler her yıl yapılır, yani bağ bahçe gibidir bu yüzden “Bakarsan bağ bakmazsan dağ olur” derler.

Bağlar üzüm vermeğe başlar bağ genç olduğu için olgunlaşıncaya kadar her yıl ki üzüm artarak kesilir, artık bağ olgunluğa ulaştığında rekolte rakamları verilmeğe başlanır. Bağda yıl içerisinde çeşitli bakımlardan ilaç, gübre, palatur, çift sürme, çapa gibi benzeri işler yapılır bağbozumu dediğimiz hasat üzüm kesilme zamanı geldiğinde farklı bir telaş başlar, kesici denilen amele, sergici, taşıyıcı, hepsi organize bir şekilde sağlanır ve üzümler sergiye serilir. Bağcı başını gökyüzüne çevirir, devamlı havayı gözler bulutlar çıkmağa başlamıştır, yağmur yağdı yağacak diye telaşlanır, kararır durur. Üzümü kurutması ayrı bir telaştır. Kurutulan üzümler yine çeşitli ameliyelerden geçirilir bağcı pratiktir sermede de kurutmada da zor işlemler olduğu için pratik çözümler bulur yani makinalaşmağa yönelir yağmurdan korunmak için her yıl farklı sistemler denerler telde kurutulur, ranzada kurutulur, kanaviçede kurutulur gibi. Her iş bitmiş üzümler çuvallanmıştır. Ama bağcının da çuvallama zamanı yaklaşmıştır. Bunca, yani bağı yetiştirmeden üzümü çuvallamağa kadar ki evrelerde bağcı Allah’la baş başadır, ne yerel ne genel idareler yani gelmiş geçmiş hükümetler destek olmamışlardır bu güne kadar. Tariş kurulmuştur yıllar önce, (onun hikayesini daha önce ki bir yazımda anlatmıştım) yakın zamanlara kadar ayakta durabilmiş ama o da topallamış, depolarını arsalarını arazilerini satışa çıkarmağa başlamış, yakında kapısına kilidi vurur el elde baş başta kalan üzümcü tüccarın kıvrak hareketlerine karşılık hele bir de borcu varsa kıvrılır eğilir bükülür durur. Üzüm henüz çuvala girmeden rekolteler açıklanır biri 100 derken diğeri 200 bin ton der. Baş fiyatlar konuşulur, gazetelerde okunur. Efsanedir baş fiyatlar asmada ki üzüme fiyat biçilir hani doğmamış çocuğa don biçilmesi gibi fiyatları duyan köylü heveslenir keyiflenir.

Üzüm sergiye düşer, çuvala girme aşamasında yüzler asılır, iştahlar kesilir, borçlar akla gelir, sıkıntı basar, çocuk evlendirecek babalar “kalkıştıkta ne yapacağız?” der. Üzümcü çalmadık kapı, gitmedik tüccar bırakmaz. Tariş de hayır yoktur. Tüccar bir eli cebinde öbür elinde mostralık tabir edilen bir avuç üzüm bilgiç edası ile avucunda ki üzümü ovalar ovalar ezilen büzülen bağcı tüccarın dudaklarına takılır, dalar.
-8, 9, 10 numara
-Aman der, bağcı sesi titremekli, yağmur yemedi, çürüklerini ayıkladım, ilk sergiye serdiğim, seçerek kestim, nafile
-Eee kaç para?
– 2.30 kuruş.
Kaynar sular dökülür, terler, sekiz köşeli kasketi kafasına dar gelmiş potasadan kararmış çatlak elleri titrer, ümitsiz arkasını döner, bişey demez, ne diyebilir ki? Yanında, arkasında kimse yoktur. Kime güvensin Allah’tan başka? Sessizce döner saygılıdır “sağol beyim” der gider.

Beklemeye can mı dayanır? Ya bu fiyatı da sonra bulamazsam, her gün üzüm çuval çuval pazara geliyor. Kahveye gelir bir çay söyler yanında ki arkadaşları ile dertleşir akşam düşünür sabah “tamam beyim” der. Bey “diğer çuvallardan da numune alacam.”eyvah fiyat biraz daha düşecek bunlar pazarlık hünerleridir son vereceği fiyata bağcıyı ikna etmek için yapılır. Önce Tariş vardı güvendiği o da kalmadı. Numuneler alınır. “Tamam aynı numara ama bugün piyasa biraz hareketli öğleden sonra borsa ne olur bilmem bi İzmir’e sormam lazım.” Kuyumcu gibi kuyumcu altının gramını sorar tüccarda fiyatı İzmir üzüm borsasına sorar. Borsa neden İzmir’de o da ayrı bir şekil.

Böyledir üzümcülük, bir ara güzelim bağlar söküldü kızgınlıkla, tarla oldu güzelim topraklar, sonra mısır tarlası oldu o da her yer mısır olunca fiyatlar oynamağa başladı hükümetlerin bir politikası yok. Sök buğday ek, sök mısır yap, sök pamuk, sök tütün yap, sök erik yap, nar yap zeytin yap çiftçi ne yaparsa yapsın. Bu iş gömlek almağa benzemez beğenmedin giyme. Her ürünün yetişmesi için yıllar alıyor, yap boz tahtası değil. Tütün, pamuk bunların defterleri dürüldü.

Asırlardır medeniyetlere beşiklik yapmış Gediz Ovası; o kadar kıymetini bilmişler ki yerleşimlerini dağlara tepelere yapmışlar ova bakir kalsın diye o devirlerde nüfus ne ki? Ama toprak için kavgalar savaşlar yapmışlar toprağı ele geçiremeyen barbarlar ürünleri savaşıp yağmalamışlar ürünü üretenler sahiplenmek için canlarını vermişler diğer yağmalayanlarda karınlarını doyurmak için canlarını vermişler. Bu asırlarca sürmüş yani toprak bu kadar kıymetli şimdi toprağın bir karışının değil binlerce arşınının kıymeti yok, ürünler para etmiyor, satalım dendiğinde alıcı kapıda ellerini ovuşturuyor şu ürün fiyatları biraz daha düşse de bağları, bahçeleri, tarlaları, Gediz Ovasını ucuza kapatalım.

Krom nikel borular Alaşehir ovasında parlarken, güneş panelleri kıraç dağlık yerlere yapılması gerekirken ovaya rahata kurulmak istenirken, sanayi konuçlanacak yer ararken, kırmızı et pahalı her köşeye tavuk çiftlikleri inşa edilirken, söz de tarımsal amaçlı depolara ruhsatlar verilirken, gecekondudan bozma konutlar kentsel dönüşüm adında tescillenirken, bunlara ulaşacağız diye yamuk yılık ulaşım yolları yapılmak zorunda bırakılırken, her bir karış toprak arsa olup ranta dönüşürken, bunların sonu bir gün mutlaka gelecektir. Belki yarın belki yarındanda yakın.

Üzümü koruyalım ihracatın %70’i kuru üzümde dünya hakimiyetimiz varken, bunca üzüm işletmeleri şimdi bağcı buluyor, pazar buluyorken, asırlardır savaşlar verilmiş Gediz Ovası avucumuzda hiç kavgasız kaygısız elimizde iken, yaş üzümü koruyalım diye bağlar gelinliğe bürünürken, ovayı kullanmak için üzümden başkası kalmamışken, 60.000 hane, 300.000 nüfus üzümü, bereketi tanesinde deyip bir bir toplarken, karıncanın kurdun kuşun dahi nafakasını hesap ederken, böyle bir savaşta kaybeden bağcı olmayacaktır.

TARIM, HİÇ BİR ZAMAN KAZANMADI Kİ.

EYLÜLLER

Sonbahar yaprakları dökülüyor yalnızlığımın hüznüne,
Ümitsizliklerimin Eylül serinliğinde ki vesveselerine.
Ürpertimin yerini omuzlarımda ki yün hırka alırken,
Sarılmak istiyor düşüncelerim Eylül’ün dinginliğine.

Bir bir gözlerimin önünden geçerken Eylül’ler.
Çınar yaprakları sarı, kahve, kırmızı, rengarenkler.
Raks eder gibiler her biri kıvrılıp bükülerek,
“Bu dansı bana lütfeder misiniz?” der gibi esintiler.

Ömürler yapraklar gibi inerken bir bir toprağa, yere.
Yakalara iliştiriliyor hayatlar rozet olmuş resimlere.
Dünya bu geçip gidenler bir bir hayatın izlerinden,
Kokusu kalmış herbir can, solmuş renkli güz güllerine

Sessizliğin içinden son kürek sesi de kesildiğinde,
Eller açılır havaya dualar dudaklarda alabildiğince.
Son bir el daha düzeltir taşı, boşaltır suyu testiden.
Gidenler dönüp bakarlar son bir kere daha sessizce.

29.09.2014 / 21.00 AA

FEYSTEKİ RESİMLER

Bazen bir resme baktığınızda eskiler gelir akla,
Birkaç söz söylemek gerekir işte o anda.

Zaman durur, tarih canlanır, gözler uzaklara dalar.
Kaybedilenler varsa gençlik gibi, gözler bir anda dolar.

Buğulaşan gözlerden resim bulanır, yaşları silmekten utanılır.
Hey gidi günler hey dendiğinde, eskilere dair çok şey hatırlanır.

Anlatılacak bir kaç kelimeden ibarettir aslında resimdekileri,
Ancak bir film şeridi geçer, hayatın unutulmuş hikayeleri.

Bu resmi paylaşınca feysten arkadaşlar bir bir beğenenler,
Gelecek akla gelir bir zaman sonra unutulup gidecekler.

Her şeyin bir sonu var acı tatlı hayatında tabii,
Şimdi beğenenler o zaman çiçek göndermiş gibiler sanki.

 

GAZELHAN

Cem eyledim âlemi kalb-i selim ile
Dinledim nice âlimi akl-ı selim ile
Feth eyledim niceleri ram-ı gönül ile
Peşiman değilim efendim yak kandil-i çerağ ile.

Geçtim yardan, ağyardan, iki kapılı handan
Girdim bir kırık gönlü dost-u bi pervadan
Hamdım, yandım, piştim, nefs-i hevadan
Peşiman değilim efendim yak kandil-i çerağ ile.

Yandım, piştim, geçtim, gönl-ü dünyadan
Gördüm nicelerini espab-ı kılıktan
Yardı ağyardı oyalandım aşk-ı sevdadan
Peşiman değilim efendim yak kandil-i çerağ ile.

Kulun Azmi niyaz eder sitemkar-ı naz ile
Derdine dert ekler binbir heves ile
Kimse çare olamaz aşık-ı derbedere
Peşiman değilim efendim yak yakabildiğince.

BİR MANİSA TÜRKÜSÜ.

Bir manisa türküsü vardır, İlkokul müzik öğretmenim Rahmetli Haydar Bayçın’dan ‘Off off aman aman Manisa, üzümü bolca olsa’diye başlayıp devam eden. İlkokul müzik öğretmenim Haydar Bayçın gibi bir üstad olunca varın diğer derslerin öğretmenlerini siz düşünün.

Nereden nereye Türkü 1955-60 yıllarında söylenmiş kurgulanmış, her ilçesinin özelliklerini de içine alan sözleriyle, her ilçenin öne çıkan değerlerini vurgulamış.

Akhisar develere TÜTÜN sar.
Soma bizi KÖMÜRSÜZ koma.
Demirci HALILARI bir inci
Manisa ÜZÜMÜ bolca olsa.
Diye her ilçeye övgüler yağdırılır.

O zamanlar türküymüş türkü söyler türkü dinlermişiz, bilhassa pamuk toplama, harman, tütün kırma, bağbozumu zamanlarında her birimizin tarlada takkede olduğu bir arada, konu komşu birlik olup yaptığımız yaz aylarında Gediz Ovası’nda ki çalışmalarımızda söylerdik türküleri.
Hasat sonu ürünlerimizi toplamış; tütünler balyalanmış, pamuklar hararlanmış, üzümler çuvallanmış, bir eda bir caka ile tarlanın orta yerinde, tütün kargılarının yanında, bağın sergisinde bu çuvallara yaslanıp ay tepsi gibi olmuş ova ağarmışken ki içtiğimiz dibek kahvesinin höpürtüsü komşu damlardan duyulurken sigaranın dumanı keyifle üflenirken “ah bir ataş ver sigaramı yakayım, sen sallan ben boyuna bakayım.” türküsü dudaklardan dökülürdü. Yanık ses türküyü çığırır, komşularda ses kesilir, ova yankılanır, bağlarda üzüm kalmadığından aç kalan çakal ulumalarına karışırdı.

Şimdi ovada keyif zamanıdır, kışlık çerezlerin hazırlandığı zamandır. Neferge üzümler toplanır çuvalların içine konur nimet denilen tahta teknelerde çiğnenip şıra çıkarılırdı bir yandan bu iş devam ederken diğer yandan şıra leğenlere dökülür çırpı ateşinde kaynatılır pekmez yapılırdı. Konu komşu yar ağyar imeçe usulü çalışırlar bugün bana yarın sana yardıma giderler çocuklar ayak altından çekilsin diye badem başağı toplamağa gönderilirdi.

Bağlarda telaş bitmiş keyf ve dinlenme vaktidir. Bir hafta on gün sonra kışlıklara taşınılacaktır.Yıldızların sayıldığı Eylül akşamının ürperti verdiği serinlikte parlak gökyüzüyle beraber çeşitli oyunlar düzenlenir; kalburu başına geçiren rakkas sofra örtüsünü başından aşağı sarkıtırken uclarını beline bağlar bağladığı beze çomak geçirip ceket giydirir çalınan dümbek ile tempo tutulur, şak şaklar eşliğinde oynatılırdı. Üzüme doyum olmaz; yemeklik için ayrılmış karıktan seçmece salkımlar içi soğuk tulumba, kuyu suyu dolu kovada ıslatılır, soğutulur, sohbet arasında yenirdi. Gece olmadan akşam, yatsı vaktinden sonra uykular gelir, çibindirikler gerilir, yatılır, sabah namazdan önce kalkılır, yine çırpı ateşinde pişiler yapılır, kahvaltı hazırlanırdı. Pekmez, günbalı, kahvaltıya gelmeğe başlamıştır bile.
Son günlere domatesler sıkılır, tarhana hamurları ovulur, son vazifede bitmiştir artık taşınma vakti yaklaşmıştır. Sorar herkes birbirine konu komşu bir diğerine “biz bu pazar taşınıyoruz.” “Eh biz de kalmayız, ovalar soğudu, çiğ tutmağa başladı, okullar yaklaştı, biz de taşınırız.”
Böyledir bağcılık, böyle idi bağbozumu.

Komşular bağda yakın ama, kışta uzaktır evler
Gelip gitme zordur kışın, iş güç zaten zordur geçinmeler.

Allah sağlık verirse, bir daha ki seneye görüşülür belki de
Tuhaf yazın içli dışlı, kışın o kadar olmaz gelip gitmece

Komşularımızdı, Musa Dayı, Laz Amet, Hatçeba, Pulcular
Artık kimse kalmadı taşınmağa başladı bir bir komşular

At arabası tanıdıktır sabahtan kuru üzümler gönderilir
Öğleden sonra komşularla vedalaşılır gözler nemlenir.

İşte Manisa Ovası, her bir yanı ayrı da olsa.
Aylarca, yıllarca Gediz Ovasının yaşantısı budur oysa.

Yıllar geçip gitti şimdi bu adetler kalmadı komşularda tabii
Babalar, dedeler, nineler, eskiler göçüp gitti herbirileri

Çocukları kaldı ellerinde telefon fan fin fon
Bazen selam, bazen ne sabah, bazen gramafon

İyi dürüst herbiri saygılılar o hala var Allah’tan
Dostluklar biraz daha sürecek o da anadan babadan

Sonrası geldi işte önce Gediz kirlendi suyu kara mı kara
Tarlalar bağlar sulanır, berraktı, içerdik, biz de kana kana

Sondajlar ovanın böğrüne 200 250 metreye çivilendi
Övünç kaynağı oldu matahmış gibi sondajların derinliği

Sıra toprakta, pamuk tarlaları yok, mısırlar adam boyundan fazla
Su doymaz mısıra, sondajlar daha derine toprak tuzlanacak sonra

Bazı ovalar, Alaşehir mesela krom nikeller parlıyor.
Medeniyet dediğin canavar tek dişini uzaktan gösteriyor.

Pamuk bitti, tütün gitti, üzüm can çekişiyor diren Sarıgöl.
Bir tek salkımın, tanen de kalsa ovanın namusu sensin Sarıgöl.

Ovanın bir tek efesi kaldı, ovası beyazlara boyandı.
Türkü oldu söylendi, dillere gönüllere dolandı.

“Allah Allah nidaları şu dağları inletir.
Görülünce efelerin yürekler serinletir.

Türkü olur, zeybek olur, dost düşmana dinletir
Kahramanlık ruhu taşır Sarıgöl Sarıgöl”