İçeriğe geç

İZMİR Mİ MANİSA’YA YAKIN, MANİSA MI İZMİR’E?

İZMİR TÜRKİYEMİZİN 3. MANİSAMIZ 16. KENTİ yani hangisi yakınlaşsın diye çekmeğe kalksak biz asılsak dahi o tarafa İzmir’e doğru kayarız.
Yıllardan beri hala Manisa mı İzmir’e yakın, İzmir mi Manisa’ya? Diye bir söylemin olması ve bunca zaman sonra dahi panele konu olması bu sorunun cevabı bilinmesine rağmen çözülemediğinin bir işaretidir.

Bu soruyu çözmek için uğraşacağımıza kendimize ve kentimize baksak. Manisa önce bölge de sonra Ege’de sonra Türkiye’de nasıl tanınır bilinir ve cazip bir şehir olabilir?

Manisa’nın bu hale gelmesi yani diğer şehirlerden farklı olması için helva yapmak için un, yağ, şeker hazır ancak karmayı bilemiyoruz.

Her şey de her devirde her asırda olduğu gibi gelişme zenginleşme ekonomi sayesinde olmuştur.

EKONOMİ

Bir kentin ekonomisinin o kente girdi sağlanması ile gelişeceği bilinen bir gerçek.Ekonomik kalkınma ile alt başlıklarda sıraladığımız konuları; eğitim, kültür, sosyal yaşantı, çevre, ulaşımı geliştirir, devamlılığını sağlar.
Buna örnek geçen yıl gezdiğim ve şehirciliğinden tarihinden çok etkilendiğim eski çağlardan bir yerleşimden çok kısa bahsetmek istiyorum.
Burdur yakınlarında ki

SAGALASSOS
Bu ticaret merkezi Burdur Kentinin Ağlasun ilçesinin dağlık bölgesinin dik yamaçlarında M.Ö.6000 yıllarında yerleşimin başladığını göstermektedir. Antik Çağda ki Pisidialılar M.Ö. 1000 yıllarında buraya gelerek yörede ki ağaçlardan kereste ticaretini başlatmışlardır. Bu yerleşim kısaca çeşitli egemenliklere; Büyük İskender, Helen, Pergamon Krallığı ve Roma İmparatorluğuna ticaret merkezi olarak görev yapmış her devirde önemini korumuş hatta Suriye, Mısır’a kadar ticaretini geliştirmiştir. Yukarıda bahsedildiği gibi zamanının önemli ve zengin ticaret merkezlerinden biri olduğu yapılarından anlaşılmaktadır.

Ticaretin yapıldığı yerler, şehir planlamasını etkileyerek büyüdükçe de farklı isimlendirilerek, pazaryeri, çarşı, odeon, agora, bedesten isimleri ile anılmağa başlamıştır.

Bu planlamanın yani ticari alanların yanlarına insanları o bölgeye çekecek projeler geliştirilmiştir. Çarşı merkezlerinin işlevselliğinin arttırılması her zaman canlı olması için, amfi tiyatro, şehir senatosu veya Makellon yani yönetim binası, mabed, hamam, kütüphane, heykeller, çeşmeler, kültür merkezleri planlanmıştır.
Tarihte buna benzer Efes gibi Sart gibi şehirler sayılabilir. Sagalassos’u örnek vermem ulaşımının bu kadar zor olduğu bir alanda kurulması biz arabayla dahi gitmekte ve dağa çıkmakta zorlandık böyle bir yere Suriye’den Mısır’dan tüccarların gelmesi çok önemli bir ayrıntı.
Bir laf vardır “satılacak balım olsun sineği Bağdat’tan gelir”.Burada kullanılan mermerlerde Nazilli’nin Karacasu Bölgesinde ki o zaman ki yine aynı tarihi taşıyan önemli şehirlerden Afrodisias’dan gelmiş.

Bu ekonomik girdi sayesinde kentler her yönüyle gelişmekte geliştikçe dışa açılmakta açıldıkça tanıtımı olmakta ve sonunda arzuladığımız ziyaretçi akınına uğramakta bu döngü içerisinde her konu her olay birbirini tetiklemektedir.
Manisa’mız da bu ekonomik girdiyi sağlayacak yatırımlar ve ortaya çıkarılması daha doğrusu tanıtımının yapılması gereken imkanlarımız var. Manisa’nın ekonomisini canlandıracak konu başlıkları da

1-OSB
2-CBÜ
3-TTT
4-DÖRDÜNCÜ BAŞLIK SPOR DA SAYILABİLİR

1-ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ

Aşağı yukarı 1. kısım 173 ha, 2. kısım 150 ha, 3. kısım 185 ha 4.ve 5.kısımlarının 450 ha ile toplam 959 ha yani 1000 ha ve şimdi 30.000 çalışanı, yarın 40.000 çalışana ulaşacak bir OSB.

Bu kadar çalışanından sadece % 10 unun beyaz yakalı % 90 ının mavi yakalı olmasından dolayı Manisalıya değil göçü tetikleyen ve göç alan Manisa’ya istihdam sağlayan OSB.
Karşılığında Mavi yaka sayesinde, ekonomisi, eğitimi, sosyal yaşantısı, kültürü her geçen gün kan kaybeden Manisa.

OSB’si Manisalının bireysel ekonomik gelişmesini yavaşlattığı iddia değil bir gerçektir. Çalıştırdığı 25.000 mavi yaka tabir ettiğimiz asgari ücretliler ile kent ekonomisine bir katkı sağlanamamaktadır. Asgari geçim standartlarının altında ancak geçimini temin etmekte zorlanan bu kesimin Manisa ekonomisine katkı sağlayamayacağı gibi sosyal yaşam, kültür veeğitim açısından da gelişememektedir. 2010 eğitim yılı ve önce ki yılların istatistiklerine bakıldığında bu açıkça görülmektedir.Aylık geliri 500 ila 1000 TL olan oran nüfusun %60’ı dır.

Avrupa da bu sayılan olumsuzlukların, OSB’lerin kente verdiği zararların karşılığında bulundukları kentlere, yerleşimlere yüklü miktarda maddi bedel ödemeleri (kent payı vergisi gibi) kanunla belirlenmiştir.

Manisa OSB’si 2004–2005 yılında Avrupa’da yatırım yapılabilecek en uygun maliyetli OSB si, 2006–2007 de Avrupa ve Türkiye’de geleceğin OSB si, 2008 de Çin ve Birleşmiş Milletlerin düzenlediği yarışma da yatırım yapılabilecek 10 OSB’sinden biri seçilmiştir. Bunlar bir kent için gurur duyulacak önemli gelişmelerdir ancak bölgenin kazandığı tüm bu gelişmeler ve olumlu yapılaşmalar Manisa Şehrinin konumu, yapısı ve Manisalının fedakârlıkları, öz verileri ve hoşgörüsü ile kazanılmıştır.

Organize Sanayi Bölgesi Manisa ile uyum sağlamak zorundadır. Tüm yukarıda sayılanlar göz önüne alınarak yapılacak yeni yapılanmalar ile OSB’nin Manisa Ekonomisine ve tanıtımına katkısı mutlaka olmalıdır.

2-CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ

1993 yılında kurulan Üniversitemizin aceleye getirilmiş kuruluş hikâyesi vardır. Manisalılar önce ismine alışamadılar, sonra talebelere, sonra kampusü olmadığı için yerleştiği binalara.
Kuruluşunda kampüsü yoktu. Seçilen yerin Manisa’ya uzak olmasından dolayı da kampuse yerleşmekte hala zorlanmaktadır. 1996 yılında kampusün planlanmasına başlandı rektörlük ve fakültelerin ve diğer üniversiteye hizmet veren birimlerin yerleşim planları yapıldı. Bu planlama aşamasında bizim de çalışmalarımız oldu. Hatta kütüphanenin planlamasını biz yapmıştık. Ancak kampus bu plana göre gelişmedi daha doğrusu geniş alanda plansız yerleşildi. Rektörlük hala oraya gitmediği için eğitim elemanları da oraya gitmedi gidenlerde İzmir’den gelip gittiler. OSB nin bir başka taşımacılık örneği burada da yaşanıyor. Yani beyazlar İzmir’den maviler Manisa’dan.
Kısaca Manisa ekonomisine katkı sağlaması beklenen iki önemli kurum.
Az önce Burdur’un eski yerleşiminin o bölgeye o zamanlarda ki katkısından söz etmiştik. Şimdi de Burdur Üniversitesi sayesinde ekonomik destek almaktadır.

3- TTT
Tarihinin turizme. Tarımının pazara. Tabiatının sağlık turizmine kazandırılması.

TARİH:
Şehzadeler Şehri Manisa
Şehrimizde müze olmadan turizmden bahsedemeyiz, etnografya, arkeoloji ve kent müzelerinin çok acil yapılması, Efes’ten Sart’a Alaşehir’e Philadelphia’ya yaAkhisar’a Thyatira Kilisesi’ne, Gölmarmara Bin Tepeler’e hatta daha uzaklara kadar uzanan (Demirci de 2000 yıllık çınar var Tekeler Köyü’nde buranın çevre düzeni planını dahi belediye olarak yaptık öyle kaldı) bir tarih ve kültür havzası oluşturmak.Manisa’yı bu anlamda değerlendirecek şekilde planlamasının yapılması gerekir.

Burada belediyenin bu konuda yapmak istediklerinden bahsetmek istiyorum.
Ekonomi ve piyasayı canlı tutabilmek için halkımızı, konuklarımızı sokaklarda yaya dolaştırmamız ve bu sayede şehri tanımalarını, her dükkana her sokağa girmelerini sağlamamız gerekmektedir. Buna Avrupa’da son yıllarda moda terimle slow city, cittlalow yavaş şehirler deniyor. Hatta bu yavaş şehri sağlayan halkını yaya yürüten şehirlere ödül veriliyor. Bizde de yine çarpıtma ile zaten yavaş olan kasabalara Seferhisar ve Gökova’ya ödül verildi. Niye çarpıtma bize bu uygulamayı yanlış yaptırma gayretindeler her şeyde olduğu gibi. Bu kasabalar hiç hızlanmadılar ki hatta insanlar buralarda o kadar yavaş ve rahatlar ki şortla dolaşıyorlar.

Evet, bunu sağlamak için yolları daraltıp yollara otoparkını önlemek, genişleyen kaldırımlara yeşil bantlar yapıp yayaları yeşilin çiçeğin içinde ağaçlar ile gölgeli yollarda yürütmek ve yürümeği teşvik etmek için çalışılıyor. Bu sayede tarihimizi de tanıma ve bu mekânlara hem halkımızı hem ziyaretçilerimizi dolaştırmağa teşvik etmek gayretindeyiz. Bu aynı zamanda alış verişi de teşvik edecektir. Geçen hafta içerisinde İstanbul’dan 8-10 gelen mimar arkadaşlar ile çay başından aşağı iniyoruz Sinan Bey Medresesinin arkasına geldik ilk okul çağında bir kız çocuğu “siz kimsiniz” “biz Sinan Bey Medresesini arıyoruz” dedim. “Bilmiyorum” dedi medreseyi gösterip “bu ne yapısı” dediğimde kız omuzlarını kaldırıp “bilmiyorum” siz hangi kanaldansınız” dedi.”Sen nerede oturuyorsun dediğimde şoke oldum hemen karşısında ki apartmanda oturuyormuş. Demek ki anne babası da öğretmemiş öğretmeye gerek duymamış. Her birimizin tarih elçisi olması gerekir ki önce biz bilelim sonrada tanıtalım.
1993 yılında yine böyle bir panelde kültür ve tabiat varlıklarını koruma başlıklı bir panelde Üniversitemiz de yeni kurulmuş üniversite de tarihimizin araştırılması ve tanıtılması için bir kürsü kurulmasını tavsiye etmiştik dinleyen olmadı, olsaymış herhalde yirmiye yakın yılda hepimiz birer tarih misyoneri olurduk. Geçen hafta gezdiğimiz mimar konuklarımız bu geziden sonra bir tanesi öğretim üyesi “İTÜ olarak baharda Manisa’ya gezi düzenleyelim” dedi.

TARIM:

Üzüm; Dünya ve Avrupa pazarında yeri olan üzümümüzü ticari kazançlara kurban etmeyecek şekilde değerlendirmek,
Pamuk; Renginin ve lif uzunluğunun hiçbir dünya ülkesinde üretilemediği bu özelliğini de Gediz Ovasından aldığını, naylon ve sentetik ürünlerin insan sağlığına verdiği zararları bu konuda hassas olan dünya ülkelerine pamuğumuzu pazarlamak.
Gediz Ovası; Avrupa’nın zirai ilaç piyasasına hizmet vermekten kurtulamadığı, her karışının mısır tarımı yapılarak sulandığı ve bu sayede mümbit Gediz Ovasının toprağının tuzlandırılarak öldürülmek istendiği politikalardan uzaklaştırmak, dünyanın kaybedip sonra tekrar aradığı organik tarım ile yetiştirilecek her türlü meyva sebzeyetiştirilerek Avrupa Borsası oluşturularak pazara hakim olmak.

TABİAT
Sempozyumun yapıldığı salonun konumuna baktığımızda dahi tabiata ne kadar yakın olduğumuzu fark ederiz. Oysa Manisalı olarak bu tabiata ve dağa ne kadar uzağız. Yunan Mitolojisinden, Lidya Medeniyetine, Bizanslı Laskarislilerden Saruhanlılara Osmanlıya kadar medeniyetlere yerleşim ve yaşama imkânı sağlamış Spil Dağımız.

Yund Dağı ve Spil Dağın’da yetişen çeşitli bitkileri sağlık turizmine kazandırarak tabiatını endemik bitki türü olarak değerlendirmek, Spil Dağına yapılacak turistik tesisler ile hem sağlık hem tarih turizmine katkı sağlayacak tesisler yapmak.

4-SPOR

Belki de en gizli vasfımız bu olsa gerek. Henüz spor okulları yurt çapında yaygın olmadığı zamanlarda Manisa’mızın spor okulu ve kapalı salonu vardı. Birçok şehirde olmayan ve şimdilik İzmir’de yapılan olimpiyat ve başka müsabakalara hizmet veren olimpik ölçülerde ki yüzme havuzu, Spor Lisesi, birinci ligde ki takımı, imar planında ayrılmış stadyumun yanında ki 200 dönümlük spor alanı, belediyenin her geçen gün spor tesis saha ve alanlarının şehre kazandırıldığı imkânlarımız varken hem hava hem deniz hem kara ile İzmir’e yakınlığının değerlendirilebileceği bir spor kenti. Liseler arası, üniversiteler arası, şehirlerarası, uluslar arası, müsabakaların yapılabileceği ve yeni yapılacak imar ile otelinden ticaret alanlarına yeni yapılacak spor tesislerine kadar şehre kazandırılmasının planlamasını yapmak.

Gediz’in bereketli topraklarında üzümünün kehribarlığı ile pamuğunun rengini aldığı, tarihini 4000 yıldır yazdığı, Lidya Frigya medeniyetinin doğduğu, Mitolojinin efsaneleştiği, Saruhan Sancağı, Osmanlı’ya sultanlar yetiştiren
Şehzadeler Şehri Manisa’m.

Sakin ve durgun akan Salkım Söğütlü Gediz’i, kışın dumanı karı, yazın yaylası kirazı Spil Dağı, her günü bayram her bayramın da halkı akraba olduğum, kıvrım kıvrım akan dereleri nefes verirken şehre, yeşile boyanan Manisa’m.

Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulutepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle, Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu, Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınarın da sahralığın, olduğu bu kadarcık Manisa’m.

Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den görülemez, yayla suları içilemez, Dumanlı Dağı her yönden seçilemez, olmuş Manisa’m.

Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanasız kalmış, avlularda Sakız Sardunyalar kurumuş, Sarmaşık Gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış, Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olmuş Manisa’m.

Her ağacını bahçemde yetiştirdiğim, kobalak ağaçlı yollarım, kokar ağaçlı boş arsalarda oynadığım, her çiçeğini avlumda suladığım, her insanını akraba bildiğim, her sokağının taşına ayak bastığım her duvarına yaslandığım, her evin odalarında gezindiğim, pencerelerinden baktığım, yıkık duvarlarında dedemle oturup çürük ayva parmakladığım, Tarzan’ıyla topunun ses verdiği, ağacı ile yeşile boyandığı Güzel Manisa’m.

Fatih Sultan Mehmed’in 17’sin de iken babasına “Padişahsan ordunun başına geç, benpadişahsam emrediyorum ordunun başına geç” dediği,
Kanuni Sultan Süleyman’ın,
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” Dediği,

III.Murat’ın yaptırdığı Mimar Sinan’ın Ege’de ki tek eseri Muradiye Camisi. Yavuz Sultan Selim’in eşi, Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan’ın Sultan Camisinden saçılan her derde deva Mesiri. Doğuştan Osmanlı Manisa’m.

26 Ağustos 1922 Afyon Kocatepe’den taarruza geçen, 30 Ağustos da Dumlupınar’da zafere ulaşan, Afyon’dan önüne kattığı düşmanı 8 Eylül 1922 de Manisa’dan da toplayarak İzmir’den denize döktüğü Ulu Önder Atatürk’ün “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” komutunun gerçek olduğu efeler diyarı Manisa’m.

Geleceğe ümit, Manisa’ya zenginlik, yeşiline endam, endamına renk, dağından ovasına, kirazından üzümüne, tarihinden günümüze yeniden doğacak Manisa’m.

SAYGILAR SUNARIM.

MURADİYE CAMİSİ

Hafsa Sultan Camisi’nden sonra yakınında ki Muradiye Camisi arasında Manisa da çok eser yapılmış olmasına rağmen kültür yolumuzun üzerinde ki Muradiye Camisine uğrayacağız.Osmanlı Devleti izlerinin şehzadelerden dolayı Manisa Tarihine fazlasıyla kazındığı bir gerçek. Bir İkindi Namazında, sakin olur bu namaz vakitlerinde zaman, Muradiye de yer olarak şehir trafiğinin içinde olmasına rağmen mekan olarak sakindir, dingindir. Cadde kapısından girince bahçeye, merdivenlerden çıkılır şadırvanın karşıladığı üst avluya, kapı, merdiven, şadırvan, cami girişi, mihrap, hepsi bir aks bir çizgi üzerindedir. O çizgi kıbleyi yani Kabe’yi işaret eder. Her bir unsur kıble yönündedir. Şadırvanın su sesi cami içinde yankılanır, o kadar ki şadırvanda abdest alan biri olduğu anlaşılır farz namazına başlamadan önce beklenirdi. Caminin bir çok özelliğinin olduğu muhakkak ancak biz de halk arasında yaygın olanları bilebiliyoruz. 1520 yılında Yavuz Selim’den sonra Kanuni tahta geçer 1566 yılına kadar tahtta kalır. 1566 dan 1574 yılına kadar II. Selim padişah olur. 1546 yılında Manisa’da doğan III. Murad 1562 yılında Manisa’ya Saruhan Sancak Beyi olur. 1574 yılında babası II.Selim’den sonra tahta geçer. 1595 yılına kadar 21 sene padişahlık yapar 49 yaşında vefat eder.1583 yılında yapımına başlanan Muradiye Camisi ve külliyesi 9 yıl sonra 1592 de tamamlanır. III. Murad, babası II. Selim’in silik ve sönük geçen saltanat döneminden sonra bir varlık gösteremez ve Osmanlı’nın duraklama dönemine girmesi bunun saltanatı döneminde başlar. III.Murad Manisa da şehzade iken yaptırdığı camiyi padişahlığı döneminde yıkarak yeni bir cami yaptırır diye yazar tarihçiler. Oysa burada ki cami Sultan Camisi yapıldığında yani 1522 yılında ve daha öncesinde vardır, basit ve küçük bir cami idi.Sultan Camisi’nin yapılışından tam 61 yıl sonra Muradiye Camisi yapımına başlanır 1583. Basit ve küçük cami iyice eskimiş ve yıkılması kaçınılmaz olduğu gibi Muradiye Camisi’ni yapacak başka bir alanda yoktur. Eski cami yıktırılır. Yavuz Sultan Selim zamanında İstanbul’a getirtilen Sinan Yavuz ile birlikteYavuz’un her seferine (Çaldıran, Mısır Seferlerine) katılmıştır. 1522 de Sultan Camisi yapıldığında Yavuz vefat etmiş ancak Sinan bu yılda Rodos Seferi’ndedir.Hafsa Sultan, projeleri mimar Acem Ali’ye yaptırır. O yıllarda seferden sefere koşan Sinan’ın içinde kalmıştır Hafsa Sultan’a proje yapamamak o yüzden Manisa’ya Sultan camisi’nin karşısına 60 yıl sonra bir cami yapılmasını Sinan istemiştir de denilebilir. Padişah III. Murad şehzadeliğinden sonra Saruhan Sancağına bir daha uğramaz yani caminin yapılışını İstanbul’dan takip eder. Caminin projelerini 1583 yılında hazırlayan Sinan 93 yaşındadır, zaten caminin bitişini göremeden 1590 da hakkın rahmetine kavuşur. Cami inşaatını mimar Mahmud Ağa yürütür. Onun ölümü üzerine yine saray mimarlarından Mehmet Ağa inşaatı bitirir. Sinan’ın ölümünden üç yıl sonra cami biter üç yıl sonra da padişah III. Murad vefat eder. Osmanlının bu yıla kadar Manisa hatta Batı Anadolu’da yapılan en güzel ve zarif eserlerinden biridir. Caminin zarafetinin yanında çok sayıda hassa nakkaşının işlediği iç süslemeler, hat ve kalem işleri, ayrı bir kapıdan cemaatin içine girmeden geçilen hünkar mahfilinin yaldızlı tavan işlemesinin yanında ağaç kapı ve pencere kanatlarının ahşap işçilikleri eşsizdir. Çini ile yazılmış ayetler hayranlıkla izlenmektedir. Çinilerin içinde ki bugün dahi tutturulamayan mercan kırmızısının tonu, mihrabın iki kenarında bulunan ince küçük döner sütunların özelliği, ebced hesabının tüm sayılarının kullanılarak açılmış pencerelerin çokluğuna rağmen içerisinin ulvi ve mistik havasının esrarı, son cemaat mahallinde ki “koca kubbe ve camiyi nasıl taşıyor?” İfadesine muhatap sütunların inceliğinin zarafeti, tüm bu ince sanat ve mimarinin asaletini hayret, ibret, tefekkür ile seyrediyor insan. Koca Sinan, kocamış Sinan Saruhan Sancağına damgasını vurur bu eseri ile. Sinan’ın hayatını yazan Sai Mustafa Çelebi şöyle yazar Tezkiretül Bünyan isimli kitabında.

Sonunda mimar olarak yetkinliğimle
Amaçladım dünya da eserler bırakmayı
Derdim ki, Allah bana nasip etsin
Bir yüksek cami yapmayı
Olacağı varmış, hikmeti işte Allah’ın
Gelip gözdesi oldum Padişahın.

Mimar Sinan’ın büyük camiden kastı bu değildir elbette, o Selimiye ile büyüklüğünü kanıtlamıştır dünyaya. Gözdesi oldum dediği padişah da Kanuni Sultan Süleyman’dır. Ancak 93 yaşında ustalığının ve ömrünün son dönemlerinde Sultan Camisi’nden 60 yıl sonra yapımında bizzat bulunmasa da çiziminde bulunduğu, daha birçok özelliğinin tarih ve tahrip olduğu, Manisa’da ki bunca camiden biri gözüyle bakılıp ihale kanunlarına göre restore ve tamiratının yapıldığı, Muradiye Camisi; Projeyi hazırlamağa başladıklarında Sinan bir gün salona girer, çok ender öfkelendiği görülmesine rağmen o gün farklı bir gündür ve Sinan’ın kalın kaşları çatılmış yüzü gerilmiştir. Bu bölgede yapılacak caminin Hafsa Sultan’ın Camisi olduğundan dolayı küçük olmasını isteyen mimar Acem Ali Sinan ile anlaşamamaktadır, Sinan caminin hem küçük olmaması hem de külliyesinin bulunmasında ısrar eder. Sinan’ın, Padişaha durumu anlatmak için huzura gideceğini anlayan Acem Ali önce davranıp padişahın huzuruna girer. Ancak padişah istişare için huzurda Sinan’ın da bulunmasını ister. Sinan huzura çağırılmak için aranır ancak sarayda yoktur. Padişah istişareyi daha sonra ki bir zamana bırakır Acem Ali’yi dinlemez. Sinan’ın nereye kaybolduğu merak edilir, bir müddet haber alınamaz. Muradiye Camisi çizim çalışmaları durmuştur, o olmadan hiç kimse bir çalışma yapamaz. Üç gün sonra Sinan padişahın huzuruna girer elinde caminin çizimleri vardır. Yaşlı Sinan çizimleri padişaha yorgun nefesi, bükük beli, titreyen elleri ve sesiyle anlatır. Sinan’ın bu gayreti ile duygulanan III. Murad Acem Ali’yi çağırtır tez cami inşaatına başlanmasını emreder. Osmanlı Sarayı’nda iken bir çok padişah görmüş ve devri yaşamış olan Sinan, Sultan Camisini yaptıran Hafsa Sultan’ın eşi Yavuz Sultan Selim’in zamanından sonra sarayda yaşamağa başlamıştır. Yani yaşı icabı sefere çıkmaz olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan da Sultan Süleyman’ın annesinin memleketlisi Kırım’lıdır. “Hürrem” adı saraya alındığında padişah eşi olacağında verilmiştir. O kadar güzeldir ki “can alıcı, can yakıcı” anlamında “Hürrem” ismi verilmiştir.

Hürrem Sultan’ın bir kızı dünyaya gelir kendisi gibi hatta kendinden de güzel kızına Farsça da ay ve güneş anlamında “Mihr-ü Mah, Mihrimah” ismi verilir. Eserlerinin her birinde çok büyük incelikler ve sırlar olmasına rağmen, doğum günü, gece gündüzün eşit olduğu bir zaman dilimi ve güneş doğarken ayın batmasının bir araya toplandığı incelik ve hassasiyet ancak Muhteşem Sinan’a bahşedilmiştir. Bundan sonrasını hikayecilere bırakmak lazım şöyle ki; Kanuni Sultan Süleyman’ın aynı zamanda Hürrem Sultan’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır. Hürrem Sultan güzelliğinin yanında sarayda çevirdiği entrikalar ile de tanınır. Mimar Sinan’ın şöhreti ve her padişah devrinde sevilen sayılan kişi olması, kocası Kanuni Sultan Süleyman’ın da Sinan’a gösterdiği saygıya karşı Sinan’ı kıskanır ve Hürrem Sultan kızını Rüstem Paşa’ya verir. Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır ! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir. Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine Edirnekapı’ya, 1562-1565 yıllarında ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse 161 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser. Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin. Ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür. Göreceğiniz manzaraysa şudur mirim: Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır ….

İşte Sinan budur. Ege’de tek eserinin var olduğu Manisa’mız da Sinan’ın ayrı bir yerinin olması gerekir.Ömrünün son günlerinde yapımına başlanan bu eserini göremeyen Sinan bizden öncekilerin, bizlerin ve bizden sonrakilerin görebilmesi için dimdik ayakta kalmasını sağlayacak bir yapılar manzumesi gerçekleştirmiştir. 420 yıldan beri şadırvanında abdest, minarelerinde ezan, kubbesinde Kur’an yankılına gelmektedir.Allah ondan razı olsun.

ADAKALE ÇINARLI KAHVE

Değirmen Boğazında ki Kır Kahvesinde yudumladığımız kahvenin tadını damağımızda oyaladıktan sonra Derede ki suyun taşların kayaların üzerinden dökülür gibi akması susattı bizleri. Yolun kenarına yaslanmış suyu şar, şar akan çeşmenin bakır maşrapasından içtiğimiz buz gibi kaynak suyu dudaklarımızın iki kenarından çenemizin ucundan üzerimize akarken serinledik, soluklandık, yola koyulalım diyerek canlandık.

Ulu çınarların gölgesinden, Dere Mescidi’nin kenarından, Gülgün Hatun Hamamı’nın önünden, Kabak Tekkesi’nin yanından, yürümeğe başladık. Dönüp, dönüp bakıyoruz hamamın tekkenin duvarlarına ikisinin de farklı zamanlarda tarihlerde yapıldığı örülüş biçimlerinden anlaşılıyor. Tekke, hamam, türbe, ne tarih yazmışlar be, ne yaşamışlar. Çaybaşı deresi yanıbaşımızda, çınarlar, hamamın, tekkenin tarihi ile boy ölçüşüyor.

Arkamızda dere
Önümüz tarih, bilmem nire
Yürü bilip bilmediklerim.
Şaşkın aklım, havaya kalkmış ellerim.
Yaşadıkları yıllar bile belli değil, nerde kaldı hayat hikayeleri
İyi ki var duvarlarında, hala kitabeleri
Onlara bile inanası gelmiyor insanın
Sorsalar biliriz her köşesini Avrupa’nın, hatta dünyanın.

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Haykırdı, Ak Tolgalı Beylerbeyi ilerle
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle”

Dünya tarihini yazdık, destan yazdık, türkü yazdık
Bir çağdan bin bir çağa masal değil gerçek yazdık.

Gülgün Hatun Hamamı;1300’lü yıllar. Gülgün Hatun, kimilerine göre Saruhan Bey’in, kimilerine göre İshak Bey’in hanımı. Hamamın yapıldığı yıl ile tarzı Saruhan Bey’in dönemi eserlerine uygun yapıldığı için Saruhan Bey’in hanımı olması kuvvetle muhtemel. 1350 yılları olabilir hamamın yapılış tarihi. O tarihlerde hamamın kubbesine rutubeti önlemesi için seramikler, küpler yerleştirilmiş. 2010 yılında onarılırken, aslına uygun olmayınca durduruldu. Seramikler kubbe yerine müzeye konuldu.

Hamamın yanı başında Kabak Tekkesi
Hüseyin Efendi tarafından Mescid olarak yapılmış 17. yy’da. Biri Saruhan Beyliği diğeri Osmanlı Eseri.
Hamamın duvarlarında istifsiz moloz taş duvar örülüşü Beylik Döneminin işçiliği. Tekkenin taş duvarlarında Tuğla ile derzlenmiş Osmanlı taş duvar örme sanatı.

Az ötede Yedi Kızlar Türbesi; Hikayesi, rivayet efsane, ziyaretçiler “çocuğum olsun” hevesi arzusu ile dua için ziyaret ediyorlar. Biri Gülgün Hatun diyorlar diğer altısı Gülgün Hatun’un kızları. Tarihe yolculuk da yolumuzun üstüne çıkacak az ileride Saruhan Bey’in Körhane olarak anılan türbesi. Bu üç eserde yani hamam, türbe ve Körhane aynı dönemin eseri, hatta İlyas Bey Mescidi, Taşçılar Mescidi, tabii Ulucami ve yakınında ki Çukur Hamam’da.

Saruhan Bey Harzem Türkmenlerindendir. Anadolu Selçuklu Sultani Alâaddin Keykubad, maiyetindeki Türkmen emirlerini çeşitli bölgelerin fethi için görevlendirmişti. Bu uc beyleri arasında bulunan Saruhan Bey o zaman bir Bizans şehri olan Manisa ve çevresinde faaliyetlerde bulunuyordu. Bu sırada Moğol istîlâsı sayısız Türkmen gruplarının Bati Anadolu bölgesine gelmesine sebep olmuş, dolayısıyla bu bölgelerdeki Bizans şehir ve kasabaları Türkmenlerin eline geçmeye başlamıştı. Saruhan Bey, Türklerin Leskeri-ili (Laskaris ili) dedikleri Manisa’yı da fethetti (1313). Saruhan Bey’in Timur Han, Orhan, Süleyman, İlyas, Devlethan ve Budak Paşa isimlerinde altı oğlu olduğu bilinmektedir. Ölümünden sonra beyliğin başına bu oğulları arasından Fahreddin İlyas Bey geçmiştir. Saruhan beyliğinin Manisa’da ki devirleri Saruhan Bey (1313-1345), İlyas Bey(1345- ? ), İshak Bey ( ? -1388), Hızır Şah (1388-1390/1403-1410)

Hamamın doğusunda kalan yedi kızlar türbesine bir fatiha verdikten sonra taş kaplı yolu takip ediyoruz kaybolan tarihimizde gündüz, gündüz elde fener yerde izler. Yokuş aşağı Dönertaş Sokağından iniyoruz, Dönertaş Sokağı ile Değirmen Sokağı’nın kesiştiği yerde, şimdi bu sokaklara ne diyorlar? 2906 ile 2903 numaralı sokak, ne kadar anlamlı çarpıp bölmüşler bu rakamları bulmuşlar oysa neden Dönertaş, bir hikayesi var. Değirmenlerden çıkan özelliğini kaybetmiş taşlar bu sokağa yerleştirilmiş köşe taşı, muhabbet taşı, hani fakirlerin kovuğundan ihtiyacı kadar aldıkları akçeli taşların bulunduğu sokak.
Neden değirmen sokağı; Çaybaşında üç adet değirmen vardı. Bunlardan bir tanesinin duvarı, diğerinin paslanmış varilden yapma su borusu (değirmen boğazı denilen yerde) kalmış, diğerinin yerinde yeller esiyor. İşte bu değirmenlere buğday götürülür, öğüttürülür, değirmenci para yerine buğday alırdı. Her ev ekmeğini kendisi yapardı. Çarşıdan ekmek alan hem ayıplanır, hem de gıpta ile bakılırdı. Ayıplanır, evde ekmek yapmıyor müsrif diye, gıpta edilir, zengin has ekmek yiyor diye. Şimdi zengin fakirin ekmeğini yiyor, fakir de zenginin ekmeğini. Ancak her ikisi de hatta hiç kimse o ekmeği yiyemiyor.
Kepeği ile beraber yapılan ekmek hamuru mahalle fırınlarında pişirilmeğe götürülürdü. Nimiyet yani ekmek teknesi denen dar uzun tahtadan yapılmış bu tekne, dört veya beş ekmek hamuru bölmesinden oluşurdu. Çaybaşında dere boyunda hala var olan fırına giderdik içerisi isten kararmış, kapkara odunları bir köşeye yığılmış, diğer tarafında fırının kapağı. Öyle ufak bir fırındı ki ekmek küreğinin ucu camdan dışarı çıkardı. Dikkatsizce hatta cama yakın geçtiğinizde kürek bir tarafınıza çarpardı. Ancak bu küreğe hiç bir mahalleli çarpılmaz, bilirdi çünkü.
Bu fırınlarda ekmekler pişirildikten sonra fırın belli bir sıcaklığa gelince yani biraz soğuyunca öğleye doğru mahalleli börek tepsilerini getirirdi. Akşama doğru göveçler gelirdi fırına. Akşama yakın fırının sıcaklığının kıvamına uygun bu göveçlerde yapılan yemekler, için için pişirilirdi. Fırın hem soğur hem de yemekler pişerdi. Bu fırında pişen ekmekte, börek ve yemekte, çok lezzetli olurdu elbette.

Daha bitmedi fırının mahalleye hizmeti. Fırının külü fırıncıdan istenir çamaşır ağartmada kullanılırdı, çamaşır sodası alınmadığı veya alınamadığı zamanlarda. Çünkü o devirler bakkal veya pazardan ne kadar az alış veriş yapılırsa o kadar ekonomi sağlanır zaten olmayan para mümkün olduğu kadar az harcanırdı. Tabii külü kullanan analarımıza sormak lazım ellerin ne hale geldiğini.
İşte değirmenlere giden yol bu, mahalle tavuklarının atların semerlerine bağlanmış çuvallardan dökülen buğdaylarla yemlendiği, kumruların dambaşlarında gugukladığı yuvalandığı sokak bu. Değirmen Sokağı. Matematiği zayıf olan kumrularla, yemlendiği taneleri sayamayan tavuklar yüzünden rakamlara bağladılar bu sokakları. 2906-2903 no’lu sokak.

Sokakların kesiştiği yerde yolun ortasında kocaman bir Çınar, yolu kaplamış, yola da tarihe de dur diyor. Kanatları altında diz çökmüş gibi duran ihtiyarlamış bir yapıcık, kahvehane. Yeni onardılar, ayağa kalkmış gibi gözüküyor, oysa çoktan tarih olup dostlarının yanına gitmek istiyor. Bir zaman uğraşmışlar gitmesi için, tasını tarağını toplamışlar ama konu komşu bırakmamışlar. Tutmanın anlamı yok ki, dostlarını saysam hak verirdiniz gitmesine. Hani hamam, kilise, hani hastane, hani taşı da tası da yok olmuş suyu kalmış çeşme. Çeşme de öyle isteksiz ve hüzünlü akıyor ki, görmeniz lazım. Kurna takıyorsunuz susuyor, yerde bırakıyorsunuz sessizce akıyor.

Bir dönem önce yıktılar imar düzenlemesi deyip kahvehanenin sağını, solunu, komşu evlerini, katlanır kanatlı köşesinde ki dükkancığı. Mahalle Bakkalını. Bakkal Kemal’in Veresiye Defterinin Sayfaları çınarın yaprakları olmuş. Mavi civit duvar boyası İlyas Bey Mescidinin taş duvarlarına yapışmış kalmış, kepenk tahtalarından kahvenin masalarını yapmışlar, tahta iskemlelerin bacakları yanda ki o da tarih olmuş evin tahta kapısının kuşaklamasından yapılmış, kahvenin kapısının üç tarafı camekan bu yapıya uygun değil gibi. Elbette uygun değil, üç kadem ötesinde tarih olmuş evin hayatının camekanlarını yaşatalım diye buraya eklemişler, zamanımızın organ bağışı gibi, bu kahveye dostlarından, yitip gitmiş komşularından bağışlanmış. Çınarlı Kahve denmiş yıllardan beri.

Çınar Ağacı; Ne meyvası var, ne tohumlarından ilaç yapılıyor, ne kereste oluyor. Kesilmediği budanmadığı için odunda olmuyor, hiçbir işe yaramıyor. Ama bizler için çok önemli bir ağaç, neredeyse kutsal denecek kadar. Sanki onun uzun ömrüne tarihimizi, güçlü gövdesine kendimizi, uzanan dallarına kültürümüzü bağlamış, yapraklarına anılarımızı yazmışız. O var oldukça ülkemiz var olacak, o var oldukça atalarımız anılacak. Benliğimizi kaybediyoruz dediğimizde; içi oyulmuş gövdesi, toprağa sarılmış kökleri ile o bir ümit o bir var oluş sebebimiz sanki. Gölgesi; Sıcak sohbetlerin samimiyet ifadesi, ihtiyarların bekleme noktası, kadınların ev toplantısı, çocukların oyun parkı, gariplerin yoldaşı, ömürlerin kilometre taşı.

Çınar ağacının Türk toplumu ve Osmanlı Devleti için apayrı bir değeri vardır. Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü rüyasında: Koynuna bir ayın girdiğini ve o anda göbeğinden bir çınar ağacının çıkarak gölgesinin dünyayı kapladığını, gölgesinin altında dağların olduğunu, dağların dibinde suların çıktığını, kiminin bu sulardan içtiğini, kiminin bahçesini suladığını kiminin de çeşmeler akıttığını görür. Osmanlı Devleti’nin tarihi bu rüyada gizlidir. Türk milleti Anadolu’ya diktiği bu ulu çınarla asırlarca insanlara adalet ve hoşgörü suyu dağıtmıştır. Denilebilir ki bu şifalı suyun tadını işitmeyen ne bir devlet, ne bir insan, ne de bir canlı kalmıştır.

Tasavvuf da dahi çınarın hikayesi vardır. Yaşlı bir çınar asırların verdiği tecrübe ile tevazu vadisinde tek başına yaşarmış. Bir gün dibinde bir kabak bitmiş. Çabucak büyümüş. Dallarına sarmaş dolaş bir halde ta tepesine kadar çıkmış çınarın. Çınar mütevazı kişiliğinden ödün vermeden koruyup kollar onu. Kabak densizin biridir, şımarıktır da. Kemale erdiğini, keramet ehli olduğunu zannettiği bir günde:

Çınara ”Görüyor musun ben kimim? Devlet ve ikbalim var. Şansımın da yaver gitmesiyle çabucak büyüdüm ve hatta sana hâkim duruma geçtim” der. Çınar onun bu küstahlığına sabreder, bilge yaşantısı, asırlık tecrübe ve tevazuu ile kabağın bir mevsimlik saltanatına “Sonbaharda halini görürsün”, demekle yetinir.

Osmanlı devleti de bu hikâyedeki çınar ağacı gibi devletler içinde mütevazı bir hayat sürmüştür. Koynunda büyüttüğü nice devletler gün gelmiş varlığını borçlu olduğu bu mütevazı çınara sultan kesilmişler, densizlik etmişlerdir. Bu densizliklerini çınar gibi Osmanlı Devleti de onlara hadlerini bildirmiştir.

Gün gelir çınar ağacı yapraklarını döker, içini yemeye başlar. Osmanlı devleti de sonsuza dek yaşayacak değildir. O da topraklarını ağaçtan yaprağın hafif bir rüzgârla düştüğü gibi kaybedecektir. Dışarıdan düşmanlar çınar yapraklarını döksün diye zoraki rüzgâr estirirken, içerden de kendi evlatları onu ateşe vermişlerdir.

Bazı içi oyulmuş Çınar gövdelerinin yakıldığını görürüz. Ancak zamana meydan okuyan Çınar ağacı yakılmasına rağmen gövdesinin kabuğunda sakladığı özü sayesinde hayatını devam ettirir.

İşte bu çınar çok dostunu kaybetmiş zamanı evvelinde, akıl hastanesi varmış kuzeyinde, hamam bile varmış bir yönünde, sonra dost olmuş mahalle kahvesiyle. Kahvenin birkaç basamakla çıktığınız sekisinin köşesinde oyuk dibek taşı, dibek taşı değil arkada ne kurnası kalmış ne taşı olan ancak vakfiyesinin var olduğu söylenen çeşmenin yalağı, o da bu köşede. Basamak taşları çeşmenin duvar taşları. Zaten eğreti duran bacaklı ölçüsüz tahta masalar, iskemleler. Kayrak taşı kaplamışlar sekisini tay tay duruyor hepsi. Tarihini bilmez, bu iskemleleri tanımazsanız rahatsız olursunuz otururken. Oysa dostları; Ömer Amca, Doktor Mevlut, Çorbacı Memet Fırıncı Hasan, Hacı Zühtü, Bakkal Kemal, Boşnak İbram, Arnavut Musa, Kahveci Hüsen, kahveci Reşid, Muhtar Sadullah, birer cambaz edası ile bir bacakları altlarında diğer bacakları altına aldıkları bacağının dizinde bir elinde cigara diğerinde sarı yaldız boyalı çay bardağı, havalara bakarak sohbet ediyorlar.

Arkalarında İlyas Bey Mescidi
Önlerinde Ali Bey Camisi,
Üstlerinde çınarın koyu gölgesi,
Mescid Duvarına yaslanmış çeşmenin sesi
.

Allah Allah niye bu kadar kucak kucağa, önce mescid yapılmış 1362 tarihinde Hacı İlyas Bey tarafından. Burası aynı zamanda Manisa’nın ilk camisidir. Babası Saruhan Bey Bizanslılardan aldığı yönetimi laskarislileri zorlamamış Müslüman yapmak için, hoşgörülü davranarak İslam dinini seçmelerini beklemiş.

Saruhan Bey, Bizanslılardan aldığı Laskaris’de beyliğin Müslüman halkı için mescid yaptırmak istemiş ancak kısa süren Saruhan Sancağı yıllarında ki ömrü yetmeyince oğlu İlyas Bey bu mescidi yaptırmıştır. Ayrıca şimdi ki Bit Pazarı dediğimiz yani çarşı semtimiz o devirde de Laskaris’in agorası yani çarşısı imiş. Bu semte de Taşçılar Mescidini yaptırır. Bu mescidin kitabesi yoktur. Yoktur değil kaybolmuştur. Ne zaman yapıldığına dair tarihi belli değildir. Ancak Saruhan beyliği Dönemi eserlerinde kuş evi geleneği olmadığı için bu yapıda kuş evleri olması ve bu kuş evlerinin çatı silmesine yakın olması onarım geçirdiğinin ifadesidir. Bu yapı Boğmaklızade İsmail Efendi tarafından 1800 yılında onarılmıştır. Onarım esnasında çeşmeyi de yaptırdığı çeşmenin yapılış tarihinden anlaşılmaktadır.

Müslüman Saruhan Beyliği halkı ile birlikte yaşayan Bizanslılar ticareti her devirde olduğu gibi o zamanda elden bırakmamışlar. Beylik döneminin son dönemlerinde yani Osman Bey’in beylikleri topladığı dönemde sıkıntılı günler geçiren Saruhan Sancağı imar faaliyetlerine fazla eğilememiş, ayrıca Beylikler yeni yeni yerleşik düzene geçtiklerinden şehircilik ve yapılaşma yönünden pek bir şey yapamamışlardır. Beylik adına yapılacak yapılarda usta bulmakta zorlanmışlardır. Beylik döneminin son beyi İshak Paşa, Ulu Cami’yi yaptırabilmiş o da devşirme malzemelerden yapılmıştır. Hatta Ulu Caminin kiliseden dönüştürüldüğü söylenir. Bu da ihtimal dahilindedir, çünkü Mevlevihane’nin İshak Paşa’nın Çelebi olmasından sonra bir kilise yapısının yerine yapıldığı Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde geçmektedir.

Basit tek kubbeli İlyas Bey Mescid yapısının taş işçiliği kubbe örtüsü ve köşe
tromplarında ustalığın çok güzel olduğu söylenemez. Ancak iki kemerli son cemaat mahalli ile yüksek olmayan alçak, basit yapısının çok sempatik ve sıcak bir havası vardır. Adeta mahalleliye aittir.

Evimiz İbrahim Çelebi Mahallesinde iken Ramazan akşamları Teravihe buraya gelirdim. Teravih Namazı başlamadan birkaç dakika önce bütün saflar dolar ne bir fazla ne bir eksik namazı kılardık. Yani dışarıda kalan olmaz boş yerde bulunmazdı. Rahmetli Sabri Hoca değerli bir imamdı. Müezzinde imam da kendisi idi. Gerçi vakit namazlarında müezzin cemaatten biri olurdu. Sabri Hoca bir Ramazan Teravih Namazlarından birini kameraya aldırmıştı minberden, malum olmuş olacak ki bir daha ki seneye rahmetli olmuştu erkenden. Ramazan da Müezzinliği mahallenin muhtarı o da rahmetli oldu, Sadullah Muhtar yapar cemaat da ona eşlik ederdi.

Teravi’den sonra imamda gelir oturulurdu kahvede,
Çay kaşığı sesleri ile kahve höpürtüsü karışırdı sohbete,
Gün boyu dumana hasret kafalar,
Peşi sıra yakılan dudaklara yapışmış sigaralar,
Loş, hatta karanlık olan çınar altında kuytu köşelerde,
Ateş böceği gibi görünürdü böyle gecelerde.
Anlatan veya bilen yoktu ama buranın öyle bir havası var ki
Çok eskiden Karagöz Oyunları dahi oynatılırdı sanki.
Teravi’den önce kahveye bırakılan su kapları
Eve giderken doldurulur, bir hoş olurdu Ramazan Akşamları

Çınar büyümüş çınarla beraber mahallede büyümüş çınar yetmiş mahalleliyi gölgesi altına almağa. Ancak mescid yetmez olmuş Ali Bey Camisini inşa etmişler 1427 yılında, onunda yapısı organ bağışlarından müteşekkil hele bir basamakları var beş yaş ile yetmişbeş yaşında olanlar emekleyerek çıkıyor, soluklanarak giriyor camiye, onunda ahşap dikmeleri ahşap evlerin çatı kirişleri, ahşap mertekleri, kiremitleri yenilenmiş, Dayanmış onca yağmura bunca zamana, ancak cahilliğe dayanamamış. Onarıyoruz deyip 1980 li yıllarda şahken şahbaz olmuş 1427 yılı gitmiş 1980 yılı gelmiş devşirme malzemelerin çoğu yerini; Betona, tuğlaya, alafranga kiremide, çimento sıvaya, hızardan çıkmış tahtaya, plastik boyaya bırakmış. Acemice sözde süslemeler, fotoğraf hat yazılar. Adı ile kitabesi kalmış şimdi.

Ali bey camisinin Doğu köşesinde bahçede bir Mevlevi Dergahı vardı, yıkıla yıkıla dergahın aşhanesi kalmıştı o da bir zaman sonra 2000 yılında belediye tarafından yıktırıldı.

Çınarın koyu gölgesi kara bulut gibi sardı, kasvet bastı. Unuttuğumuz tarihimize her kafadan bir ses her sesten cılız bir nefes “yazık”. “Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı” böyle eğitildik, atasözü dediler, böyle kandırıldık.

Çınarlı Kahve aynı zamanda kahvenin de ustası. Kahve yapmak marifet ister. Kahvenin de kültürümüzde yeri farklıdır. Kız istemeğe gidildiğinde gelin adayının kahvesinin tadı damak da kalırsa kızın becerikli olduğu anlaşılır, ondan sonra babasından istenirdi.
Taşınabilir Kültür Varlıklarımızın yanında taşınmaz kültürümüz dediğimiz bu adetlerimizde aslında başlı başına birer konu. Bunları da unutmamak için ninelerimizi dedelerimizi kaybetmeden dinleyip yaşatmalıyız.

Bir gayret daha Ali Bey Camisinin Doğusunda ki yokuşun başından yani Mevlevi Dergahı dediğimiz yerden gözüküyor Muradiye, Sultan Camisi, Saruhan Bey’in Körhane denilen türbesi.

20120205-201429.jpg

SAMSUN

Tarihi Kentler Birliği 13-14-15 Mayıs tarihlerinde 19 Mayıs’tan önce Samsun’da idi. Tarihi yok ama tarih yazmış bir şehir Samsun. 19 Mayıs olmadan 19 Mayıs’ı hem de 1919 yılının 19 Mayıs’ını yaşadım. Bandırma Vapuru’ndan Atamızın karaya ayak bastığı yerden biz de ayak bastık, gezindik o duygularla, çok kolay gezindik rehber eşliğinde, oysa ne kadar zor günler yaşanmış ne kadar zor kararlar alınmış, alınan o zor kararlar ve kararlılık ile bugün kolay gezindik o yerlerde.

Deniz kıyısı olmak güzel şehircilik açısından, doldurmuşlar Karadeniz’i Samsun nerede ise Sivastopal’a ulaşacak. Göletler, su kayağı eğitim alanı, kanallar, restoranlar, göz alabildiğine yeşil, mavi ile birleşince daha bir yeşil olmuş, Karadeniz Mavisi de turkuaz.
Dolu dolu iki gün geçirdim. Çok sevdiğim akademi yıllarında ki meslektaşım ev arkadaşımla da beraber olduk. Karadenizlilerin misafirperverliği de bir başka oluyor.

Cumartesi Akşamı konservatuarda belediyenin Türk Sanat ve Türk Halk Müziği Konseri vardı, daha sonra Samsun’lu Sanatçı Yıldırım Bekçi geceye renk katkı güzel sesiyle, hele Karadeniz Horonu, sahne çökecekti Horon Ekibi’nin seri ayak vuruşlarından.

Tarihi Kentler Birliği Kurucusu, onursal başkanı, aynı zamanda Çekül Vakfı Başkanı değerli ve o nispette de mütevazi insan Metin Sözen. Profesör Dr. demiyorum o etiket sınırlı bir çalışmayı simgeliyor. 350 üye belediyeden oluşan Tarihi Kentler Birliğinin her bir projesi, belediyesi, çalışanı, uygulamada ki her taşı, her eseri ile yakından ilgilenen, projelendiren. 1000 5000 10000 yıllık Anadolu Tarihini gün yüzüne çıkarmada ki gayretine, ustalığına hayran olduğum, hocam. Defalarca gezdiği incelediği yerleri, yolları, tarihi mirası, bizlerle beraber gezdi Samsun’u.

MANİSA

MANİSA’M.

Gediz’in bereketli topraklarında üzümünün kehribarlığı ile pamuğunun rengini aldığı, tarihini 4000 yıldır yazdığı, Lidya Frigya medeniyetinin doğduğu, Mitolojinin efsaneleştiği, Osmanlı’ya sultanlar yetiştiren Saruhan Sancağı, Şehzadeler Şehri Manisa’m.

Sakin ve durgun akan Salkım Söğütlü Gediz’i, kışın dumanı karı, yazın yaylası kirazı Spil Dağı, her günü bayram her bayramın da halkı akraba olduğum, kıvrım kıvrım akan dereleri nefes verirken şehre, yeşile boyanan Manisa’m.

Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulu tepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle, Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu, Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınar’ın da sahralığın, olduğu bu kadarcık Manisa’m.

Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den görülemez, yayla suları içilemez, Dumanlı Dağı her yönden seçilemez, olmuş Manisa’m.

Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanasız kalmış, avlularda Sakız Sardunyalar kurumuş, Sarmaşık Gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış, Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olmuş Manisa’m.

Her ağacını bahçemde yetiştirdiğim, kobalak ağaçlı yollarım, kokar ağaçlı boş arsalarda oynadığım, her çiçeğini avlumda suladığım, her insanını akraba bildiğim, her sokağının taşına ayak bastığım her duvarına yaslandığım, her evin odalarında gezindiğim, pencerelerinden baktığım, merdivenini hayatını kapısını açtığım, yıkık kerpiç duvarlarında dedemle oturup çürük ayva parmakladığım, Güzel Manisa’m.

Fatih Sultan Mehmed’in 17’sin de iken babasına
Padişahsan gel, ben padişahsam emrediyorum gel’ dediği

Kanuni Sultan Süleyman’ın,
‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ Dediği

III.Murat’ın yaptırdığı Mimar Sinan’ın Ege’de ki tek eseri Muradiye Camisi. Yavuz Sultan Selim’in eşi, Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan’ın Sultan Camisinden saçılan her derde deva Mesiri. Doğuştan Osmanlı Manisa’m.

26 Ağustos 1922 Afyon Kocatepe’den taarruza geçen, 30 Ağustos da Dumlupınar’da zafere ulaşan, Afyon’dan önüne kattığı düşmanı 8 Eylül 1922 de Manisa’dan da toplayarak İzmir’den denize döktüğü Ulu Önder Atatürk’ün ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri’ komutunun gerçek olduğu efeler diyarı Manisa’m.

Halkıma hizmet Hak’ka ibadet, geleceğe ümit, Manisa’ya zenginlik, yeşiline endam, endamına renk, dağından ovasına, kirazından üzümüne, tarihinden günümüze yeniden boyanacak Manisa’m

MALATYA

01-02 Nisan 2011 Malatya, Doğu Anadolu’nun batısında hemşerimiz diyorlar İnönü ile Özal’a. Çok geniş bir yerleşim alanına sahip bir de kayısısı var. İki cumhurbaşkanı bir kayısı yenilenmesine yetmemiş, modern görünüşüne. Henüz kavuşuyor. Çok iyi planlandığında güzel mimari yapıları ile Kayseri’ye rakip olabilir. Cumhuriyet döneminde açılmış Sümerbank, sigara ve şeker fabrikası arsalarının bulunduğu bulvar ve diğer boş alanlar ve eski binaların yenilenirken ki imarı ve mimarisi (mutlaka ayrık nizam) henüz harcanmamış birer zenginlik.
Dünya Kayısı Borsası oluşturulması ve yerinde harcanacak mimari zenginlik ile cumhurbaşkanlarının ruhları şad olacak.

ALANYA

<strong>
Alanya; Saymadım gelişlerimi sevinçten
Dönüşümü biliyorum gözüm yaşlı hasretten
Bende ki izi bunlar, sıcağı yazın cabası
Bahar ayları sadece yaşanası.
Cennet’in Cehennem’e dönüştüğü Alanya
Olsun; Dağ, deniz, yeşil, mavi, her renk var ya.

Bayram tatili birkaç gün uzatamadık referandum var diye, bir oy bir oy olmadan çok olmaz bir gün önce döndük Manisa’ya, doyamadan üç yaşında ki torunuma. Ne oynadım ne kıkırdadım neler yapmadı ki güldürmek gülmek için.

Akşamları uykusu şaştı anası ikimize de kızdı. “Al baba sen uyut” diye. Seve seve koynumda, daha ne isterim bırakırsa nene. Nenesi bir kolundan dedesi diğer bacağından kim yakalarsa tut tutabilirsen pire gibi, fıkır fıkır çaydanlık gibi.

Alanya bu benim için zaten bilmeyen mi var? Kalesi ve Kızıl Kulesi gezilesi, Dim çayında serinlemesi, Gedevet Yaylasında kavurma yemesi, ama illa ki denize girmesi. İşte Alanya, yarısı yerli yabancı yarısı, bende ki hasret yarası.

Alın Alanya’yı verin kızımı.


Alanya tarih de kalesi ile ünlü. Selçuklu Sultanı tarafından yaptırılan bu kale günümüze kadar sağlam gelebilmiştir. Kaleler tarihimizde enteresan bir şekilde yer alır. Osmanlı Dönemine kadar her devir ve medeniyette kale korunma amaçlı olarak yapılmıştır. Dünyada bir tek Osmanlı Devleti kale yapmamıştır. (Boğazlar hariç onların da yapılış amaçları farklı) Her türlü esere imza atan ve sanat yönünden çok kıymetli eserler bırakan Osmanlı Devleti, kale yapma ihtiyacı duymamıştır, korunma ihtiyacı duymadığından. Çok enteresan Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıllık döneminde dünyada da kale yapılmamıştır. Yani diğer devletlerde Osmanlıdan korunmak için kale yapmamışlardır. Aksine himayesine girerek koruma altına alınmışlardır………

Kale içinde ki evler önceleri bakımsız ve iskan edilmediğinden yıkılmış ve harap hale gelmiş olmasına rağmen son zamanlarda kıymeti anlaşılmış ve eski evler iyi paralara satılarak oturmak için onarılmağa başlamıştır. Kale içinde ki bu evler eski dokuyu sağladığı takdirde turizm açısından farklı bir önem kazanacak zamanla oteller yerine buralarda konaklamak bir ayrıcalık haline gelecektir.

Denizi eşsiz olmasına rağmen gereği gibi tanıtımı yapılamamış ve kullanılamıyor. Yıllar önce ki sahil yolu alış veriş aksını oluşturmuş. Bu aksın sağ tarafı oteller zinciri solu sahil bandıdır. Deniz kıyısı az da olsa kafeler ve parklar ile düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde Antalya örnek alınmalıdır. Antalya beach cafeler ile sahil bandı düzenlemesi her geçen gün önemini arttırmakda ve sahil güzelleşmektedir. Tabii bakım ve işletmeciliğin önemini unutmamak gerekir.

Alanya’da ki muz bahçelerinin turizme, oteller bahçesine dönüştürülmesinden dolayı patlama yaşamış patlama her ne şekilde olursa olsun etkisi tahrip olduğu için tahribatın ve yapılan tesislerin kabuk değiştirmesi için bir nesil daha geçmesi gerektiği gözüküyor.

Alanya’da doğallığını bozar gibi iken tutulmuş hissi var. Bundan sonra bozuk ve göze hoş gelmeyen binaların düzenlemelerin yerini planlı yapılaşma hatta yapılaşmadan ziyade koruma amaçlı plan yapılabilirse kısa zamanda turizm ve kültürümüze kazandırılmış olur.
Küçük sanayi sitesi acilen taşınmalı ve o bölge tamamen yeşil, meydan, park alanı olarak değerlendirilmeli,
Eski liman; Gezi tekneleri ve balıkçı barınağının bulunduğu liman ve çevresi kale etekleri kızıl kule dahil korunmalı ve düzenlenmeli,
Yeni yapılmış marinası küçük olmasına rağmen şimdilik işlevini sürdürüyor bu alan modern yapılar yat turizmine yönelik ticari mağaza ve kafeler, yatçılara hizmet verecek günlük konaklama tesisleri ile donatılmalıdır,
Safari düzenleniyor ancak özentiden öteye gidemiyor. Bu konuda safariye imkan verecek alan ve tabiat mevcut, düzenlemek gerekir her önüne gelen dört çekerlere atlayıp doğayı tahrip etmemeli,
Yaylacılık dahi günlük çadır konaklamaları ile enteresan olabilir.

Alanya’da yabancı ikametliler belediyeye dilekçe verip talepte bulunuyorlarmış. Yani bu sayılanları biz yapamaz isek bir yapan bulunabilir. Alanya da Alsana olur. Belediye meclisine üye verince göğsümüz kabarır !

Havaalanı açıldı açılacak, açıldığında Avrupa’dan Alanya’ya ulaşmak Türkiye’nin her hangi bir yerinden ulaşmaktan kolay.

20120619-195149.jpg

ERZURUM

Doğu’nun Paris’i Erzurum.

Üzülerek söylüyorum. Eskiden beri böyle bilirdim Erzurum’u hiç görmemiş olsam da.
Paris’in par’ı yani parlaklığı gitmiş, is’i kalmış. Çok yazık olmuş Doğu da unutulmuşların sayfalarına kaydetmişler Erzurum’u.
1957 yılında kurulmuş üniversitesi. Havaalanı da çok eskilere dayanıyor tarihi, yetmemiş Erzurum’a. Kara yağız delikanlılarının emeklerini karşılayamamış, gurbet çare olmuş Erzurum’a çare aranmayınca.

Üç gün hem de yağmurlu olunca yetmedi görmek, gezmek, araştırmak için Erzurum’u.
Yetseydi, üzüntüm kahroluşuma yetecekti.

Çifte Minare,Ulu Cami hemen görülüverenlerdendi.
Çifte Minare; Kaderine terk edilmiş, Selçuklu Sanatını buraya harcetmiş, bizde başımızda akılımızda havalarda mal gibi bakıyoruz herkesle beraber.
Bir taş bu kadar mı işlenir, kağıda çizemez, iplikle öremez, kalıba dökemezsiniz, elleyemezsiniz bile aşınır diye. Bir taş değil, binlerce taş işlemesiz değil, anlamsız hiç değil, terk edilişleri akıl alası değil.
Selçuklu Tarihi 13, 14. yy. daha fazla dayanmaz ot içinde zemini, kararmış kemerleri, dökülmüş kubbeleri, yolu tutmuş gidiyor aklımız hala havada. Övünmeyi biliriz. Ancak dövüneceğimiz tarih çok yakın. Bu sadece Erzurum için değil yakınlarınıza bir bakın.

Bu Çifte Minareli cami kullanılsa bakımlı olur yıpranmaz. Duvar gibi kolonları sütunları olan Ulu Cami Kullanılıyor kullanılsın ama bunun günahı ne. Bir bilen varsa söylesin utancımdan soramadım Erzurumluya, alınırlar sana mı kaldı ? diye.

Erzurum Kongresi, yani kurtuluş tarihimiz hem yazılmış hem savaşılmış Erzurum’un bir de Tabyaları var. Mecidiye, Aziziye Kurtuluş Savaşımızın efsane tabyaları, kadını ile erkeği ile kahraman Erzurum Halkının kahramanlıkları yazılmış buralarda.

Layık değiliz herhalde yaşanmışlara, kurtuluşumuza, Sol elinde tüfek ile Nene Hatun’un heykelini yapmışlar. Sol elde tüfek teslim olma anlamına gelir. Farkında değil hiç kimse, Erzurum da unutulmuş tarihi de.

Kış sporları için tesisler yapılıyor, çok güzel, gelen yabancı sporcular, spora meraklı yabancılar Erzurum Tarihini de görse anlatmaz mı sporcu olmayanlara da.

Turizm kurtarır Erzurum’u. Sporun yanında tarih ile.

ANTAKYA

Hüznün cenneti, tükenmişliğin burukluğu, medeniyetlerin sonu, kültürün damlaları, geçmişin gözyaşları, bunca tarihin, yaşanmışlığın bittiği kent.

Medeniyetin, daracık sokaklarında saklandığı,
İzlerinin silinmişliğinin depremlere mal edildiği,
Faturanın tabii afetlere kesildiği,
İnsanlarının masumiyetinin yüzlerde arandığı kent.

Üç semavi dinin cemaatlerinin hoşgörü ile birlikte yaşadığı, peygamber inanışından din, tek varlık inanışından inanç, Adem’den gelen dünya kardeşliğinin, bir arada yaşadığı kent.

Müzesinde duvarlara yapıştırılmış mozaikler gibi bölük pörçük olmuş kültür mozaiğinin resmedildiği kent.

Roma’nın üç büyük kentinden, Doğu’nun Başkenti Antakya.
Hepsi kitaplarda, masallarda, efsanelerde, kalmış bir tutam fasarya.

Elle tutulur, kulaklarda duyulur, kalplerde yaşanan coşkunun, gözlerde ki yaşın, müziği kalmış Medeniyetler Korosu’nun nağmelerinde.

70 kişi bir ağızdan söylemiyor, haykırıyor.
Ben Antakya’yım diyor.
Duymak için zaman bitmiş artık,
Bir dolu salonda ki alkıştan başkası elden gelmiyor ne yazık.
Kırkbin yıllık tarihi, Amik Gölü, ovası bile varmış.
Bir tek Asi Nehri kalmış.
Zamana, insanlığa, bunca olanlara isyan eden.

DEVLET-İ ALİYYE-Yİ OSMANİYYE

Asya ‘da, Kuzey de Rusya, güney de Hindistan ile sınırlanan bir alandan yani Büyük Okyanus’tan (Çin’in Batısından) Atlas Okyanusu’na kadar asırlar boyu yaşamış Türk Boyları, Devletleri çoğu zaman yabancı kışkırtmaları ile birbirlerine düşmüş olmalarına rağmen zaman zaman birlik ve beraberlik içinde yaşamışlardır. Tarih boyunca bu alanda, bahsedilen hat boyunca çeşitli Türk Devletleri bağlı oldukları Türk Topraklarında yer değiştirmişlerdir. Bunlardan biri de Kırım Yarımadasıdır.

Kırım’a ilk gelen Türk Kavmi göçebe olan Hun’lardır. Ancak göçebe oldukları için kalıcılığı Kırım da sağlayamamışlar çeşitli kavimlerden sonra MS VII yüzyılda gelen Hazarlar bu yarımadaya yerleşmişlerdir. Hazarlar İdil ile Kafkaslarda büyük bir imparatorluk kurmuşlar, tarih boyunca Peçenekler, Kıpçaklar bu bölgeye hakim olmuşlardır. Kıpçakların kültür kalıntılarının Kırım da hala mevcut olduğu söylenir ve gözlenir, daha sonra Selçuklular 1220 yıllarında buraya yerleşmiştir. Bu yıllarda ticaret için Kırım’a Türk Tüccarlar sıkça gelmiştir. Daha sonra 1223 yılında Cengiz’in orduları Rusya Ukrayna’sının yanında Kırım’ı da hakimiyetleri altına almışlar, Cengiz imparatorluğu parçalandıktan sonra Cengiz Han ülkenin batısını oğlu Cuci’ye vermiştir. Cuci’nin oğlu Cengiz Han’ın torunu Batu han Altın ordu İmparatorluğunu kurarak Kırım’ı da topraklarına katar. Altın ordu hakimiyeti Kırım’ın etnik, dini ve siyasi geleceğini belirlemiş ve Kırım’ın tamamen Türkleşmesini sağlamıştır. Batu Han’ın ölümünden sonra yerine Berke Han, Berke Han’dan sonra Mengü Timur Han, Özbek Han, Canıbek Han Altınordu devletini korudular Canıbek’ten sonra Toktamış Han 1380 ‘de ( yine ne yaptıysak tarih boyunca kendi kendimize yapmışızdır) Timur akınları yüzünden zaten zayıflamış olan Altın Ordu Devleti bölünerek Kazan, Sibir, Astrahan, Nogay, Kırım hanlıkları ortaya çıkar 15 yüzyılda da Kırım tüm bu hanlıkları ele geçirerek müstakil kırım Hanlığını kurar, kurucu olan Hacı Giray’dır. Hacı Giray da Cengiz soyundan gelen bir prens idi. Bu soydan gelen giraylar 350 yıl kırım hanlığını yönetmişlerdir. (Tabii Osmanlı desteği ve korumacılığı altında). Bunu tarihçiler daha detaylı anlatırlar bizi Kırım’ın Osmanlı ile münasebetleri döneminden vereceğimiz örneklerden biri ilgilendiriyor Hafsa Sultan, Yavuz Selim.

Kırım Hanları da yine Türk Boylarının saldırılarına karşılık Osmanlı’dan yardım almış Kırım Hanları çoğu zaman Osmanlıya sığınmışlardır bunlardan bir tanesi de Mengi Giray’dır.Fatih’e “karındaşım” diye hitap etmiş ve dost olarak İstanbul’a sığınıp ortalık yatıştıktan sonra tekrar ülkesine dönmüştür. Yıllar sonra Yavuz Sultan Selim’e kızını vermesi bu dostluğu pekiştirmiş daha da sağlamlaştırmıştır.

İşte bu sığınma, gelip gitmeler döneminde Selim Trabzon valisidir Kırım Hanını ziyarete ve incelemeye gider çok hareketli günler geçiren Mengi Giray II. Bayezid’den yardım ister o da o yıllarda Trabzon Valisi olan oğlu Selim’i gönderir. Selim mahiyeti ile çıktığı Kırım yolculuğunda Karadeniz’i donanma ile geçer, Kırım’ın sahil şehri başkenti Sivastopol (Akmescid) Limanına dalgalar sebebi ile yanaşamaz ve geceyi gemide kadırgada geçirir. Kırım Hanı dostluğunu göstermek maksadıyla denizin azgın dalgalarına rağmen kadırgaya küçük bir tekne ile çıkartma yapar yani Selim’i ziyarete gider, gece kadırgada kalmaması için sarayına götürmek istediğini söyler. Kırımlılar denizcilik de üstün olduğu ve denizciliği iyi bildikleri için azgın dalgalardan korkmayıp cesaret sergileyerek geldikleri Selim’in kadırgasında, gözü pek Selim de aynı cesareti göstererek daveti kabul eder denizin durulmasını beklemeden aynı küçük tekne ile mahiyetini kadırga da bırakarak Han’ın sarayına gider. Akşam yemeği esnasında Mengi Girayın güzel kızı Ayışa Hafıze (Ayşe 1479) yemekten sonra tatarların milli çalgısı “tar” çalar o kadar güzel sesli ve endamlıdır ki müziğin nağmesi ile kendinden geçen Selim, Kırım Tatarları ile onların milli oyunu “ava” yı oynar. Bu oyuna daha sonra Giray’ın kızı Ayışa de iştirak eder Selim ile karşılıklı oynarlar, o gece kararını verir Selim, daha 24 yaşında kalın kaşlı burma bıyıklı sert bakışlı yakışıklı Selim o gecenin sabahına nişan yapar Mengi Giray’ın kızı Ayışa ile. Osmanlı ile akraba olup kendine daha güvende hissedeceğini düşünen han kısa zamanda evliliğin gerçekleşmesi dileğiyle Selim’i sarayında 10 gün ağırlar. Bu esnada Mengi Giray sarayda çeşitli yarışmalar düzenler. Selim bu yarışmaların bir kaçına iştirak eder. Ok atışı yarışmasında ki başarısı ve her attığını hedefe çabukluk ve çevikli ile isabet ettirmesi herkesi şaşkınlığa düşürür. Binicilik gösterisinde ki at sürüşü ile usta biniciliğini gösteren Selim atına hakimiyeti, savurduğu kılıç ve gürz ile de savaş sanatında ki ustalığı ile Ayışa’yı kendine hayran bırakır. Kırım halkının sempati ve sevgisini kazanan Selim, kısa bir aradan sonra savaşa, kılıca, at sırtında seferlerden bir fırsat bulup, daha önce inceleme için gittiği kadırga ile gelini Kırım’dan alarak Trabzon’a gelirler. Burada düğünü yaparlar. 1494 yılıdır. Osmanlı örf, adet, saygı, ve kültürünü sergileyen Selim bu sayede bir çok örfün Kırım ve Osmanlıların bir olan atalarından geldiğini gösterir.

Birbirlerine zaten aşık olarak evlenen Selim ve Ayşe bu aşklarını ömürleri boyunca taşırlar.

Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan,
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek,</em
>

(Hastalıktan titrememe kahır olmama rağmen, beni elden ayaktan düşüren bir gözleri ahudur.)
mısralarını yazan Selim, Hafsa Sultan’a ne kadar aşık olduğunu gösterir.

Trabzon’dan İstanbul’a gelirler 1512 yılında Selim tahta geçer. Bu esnada Ayşe Sultan Edirne’yi ziyarete gider burada Hafsa Kasabasını baba topraklarına benzetir ve baba ocağına hasret ateşi ile bu kasabaya çok yardımda bulunur hayrı seven biri olarak oraya çeşitli binalar külliyeler yaptırır. Bu hayırlarından dolayı Hafsa Sultan olarak anılmağa başlar.

Birbirlerini çok sevmelerine rağmen birbirlerine hasret yaşarlar. Yavuz Sultan Selim tahta çıktığı 1512 yılından beş yıl sonra büyük sefere, Mısır Seferine hazırlanır 1517 yılında sefere çıkar. Mısır Seferinden üç yıl sonra 1520 yılında Şir Pençesi “aslan pençesi” denilen illete yakalanır. Manisa da iken kocası Sultan Selim’in hastalandığı haberini alan Valide Sultan İstanbul’a gelir, hızla sağlığını kaybeden Yavuz Sultan Selim, illetten kurtulamayarak hakkın rahmetine kavuşur.
1470 yılında doğan Yavuz Sultan Selim’in saltanatı sekiz sene gibi çok kısa bir müddet devam etmiş fakat bu kadar kısa müddet içinde «Bu dünya bana dar geliyor» diyecek kadar çok büyük işler başarmıştı. (Kısa süren ancak çok büyük işler başaran padişahlığı döneminden bir daha ki sayı da Yavuz Sultan Selim’den bahsetmek isteriz.)

Padişah vefat ettiğinde 50, eşi Hafsa Sultan 41 yaşındadır. Oğlu Sultan Süleyman daha sonra Kanuni Sultan hatta Muhteşem Süleyman Osmanlı İmparatorluğunun başına geçer imparatorluğun sınırlarını genişletir, Akdeniz’i Osmanlı gölü yapar. Annesi valide sultan, Eşi Yavuz Sultan Selim’in vefatından sonra üzüntüsünü unutabilmek için tekrar Manisa’ya döner.

Padişahlar çocuklarını Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yetişmesi için bu şehirleri Sancak Beyliği olarak ilim ve sanat merkezi haline getirmişlerdir. Sancak beyi olarak görev yapan Osmanlı Şehzadeleri Saruhan eyaletini minyatür bir Osmanlı Devleti gibi görmüşlerdir. Şehzadeleri, lalalar ve hocaları yetiştiriyordu. Şehzadeye hem devlet hem başkent görevi yapan Saruhan Eyaleti bu dönemde en büyük imar faaliyetlerine sahip oluyordu. Hanlar, hamamlar, kervansaraylar, camiler, medreseler, imarethaneler, bimarhaneler, aşevleri, yetimhaneler, sıbyan mektepleri ile hem şehzade tarafından hem de şehzadenin annesi, paşa ve lalalar tarafından donatılıyordu. Sarayların, köşklerin, konakların, çeşmelerin, arasta ve bedestenlerin yapılması ile çok zengin bir vilayet olmuştu Manisa. 16 şehzadeden beşi II. Murad, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, II.Selim, III.Murad.Yetiştikleri büyüdükleri çocukluklarının geçtiği Manisa’ya önem vermişlerdir.1410 yılında Osmanlı Sancağı olan Saruhan’da ilk Osmanlı eseri 1427 yılında yapılan Ali Bey Camisidir.
Manisa’nın şehzadeler sancağı olmasından sonra nüfusu da artmağa başlamıştır. Asırlardır Manisa dağı ve eteklerine yerleşmiş olan Manisa’nın artan nüfusu dağ eteklerine sığmaz olmuştur. Yerleşime yön vermek ve halkı aşağıya çekmek için Sultan Camii alanı Hafsa Sultan tarafından istimlak edilerek şehrin gelişme alanı belirlenmiştir. Sultan Camii alanında mevcut olan AliBey Camisi vakıf tarlaları bağ ve bahçelerin bir kısmı satın alınmış bir kısmı için ise bir başka alandan Alibey camii vakfına mal verilmiştir. Kazanılan bu alana 1522 yılında Sultan Camisi inşa edilmeğe başlanmış, Sultan camii ve külliyesinin yapımı üç yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır.

Sultan camii inşaatından sonra her geçen gün Selim’in ayrılığı, yokluğu, sevgisi Hafsa Sultan’ı daha da perişan eder daha fazla dayanamaz hastalanır. Hastalığına teşhis konulamadığı gibi çare de bulunamaz. Merkez Efendi Kânûnî Sultan Süleymân Hânın annesinin yakalandığı hastalıktan ötürü Valide Sultanın derdine çare bulması için padişahın isteği ve Sünbül Efendinin tenbihi üzerine Manisa’ya gider. Tıp bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi Manisa’da bulunduğu sırada çeşitli yerlerden dağlardan topladığı kırk bir çeşit baharattan meydana gelen bir mâcun yapar, Bu macunu yiyerek şifa bulan Valide Sultan eski sağlığına kavuşur. Merkez Efendi, Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yapmağa başlar, imarete gelen hastalara da bu macunu yedirerek şifa dağıtır.

Ancak bu üzüntüsü ve kederi onu yıpratmıştır. 1520’de başlayan, Vâlide Sultan’lık dönemi kendisinin 1534’de 55 yaşında iken vefatıyla sona erer ve kocası Yavuz Sultan Selim’in türbesinin yanına defnolunur, oğlu Kanuni de annesine burada bir türbe yaptırır.

Kırım sarayında başlayan, Giray’ın asil kızı iken Şehzade Selim’in gözdesi olan, Osmanlı’ya Ayşe Sultan, oğlu Kanuni döneminde Hafsa Valide Sultan, Selim’i Yavuz, Süleyman’ı muhteşem yapan Osmanlı Saltanatının dünya imparatorluğu döneminde yaşayan hoşgörü, tevazu timsali, asalet sahibi Ayışa’nın Karadeniz’i aşıp gelen, İstanbul’u bırakıp Manisa’ya giden sevgi yolculuğu Manisa’da son bulur.

Allah rahmet eylesin.