İçeriğe geç

BEYAZ FİL / SARI İNEK

1950’li yıllar Sümerbank Pamuklu Mensucat kurulma aşamasında Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulma gelişme hamleleri ile devam ediyor, vatandaşında kalkınmada ve sorumluluk almada “Yerli Malı Her Türk Kullanmalı” düsturu ile devletin yapacağı yatırımlara ortak olması isteniyor.
Sümerbank Pamuklu Mensucat ve Tekstil Fabrikası ülkenin her yerinde kurulurken o bölgede ki halktan da katılım isteniyor, hisse senetleri satışıyla bu yatırıma ortak oluyor Manisa’lılardan çok kimse.

Bu ilk deneyimi oluyor Manisa’lıların.

Manisa’nın 1962 yılına gelindiğinde OSB kurulması tartışılıyor ticaret ve sanayi odası genel kurulunda yönetime görev veriliyor yer seçimi yapılsın, yatırım finansmanı araştırılsın diye. Kuruluyor. Sümerbank’tan umduğunu bulamayan Manisa’lılar OSB 69-70 yılında bitmesine rağmen gerekli rağbeti göremiyor, görmüyor. Manisa’lılar temkinli yaklaşarak atölyesi olanlar yeri dar olanlar geliyor buraya; Can Mobilya, Gençtürk Sünger, Tütüncüoğlu Romörk, Başar Kazan, Akpres, Hasan Türek Salça Fabrikası, KurtoğluPlastik, Yemsan, Safir Tekstil, Mayteks, giderek ortaklaşa kurulan Mostaş, aklıma gelenler, kurulmaya ve üretime başladılar. Bu arada Veziroğlu Köyü yakınlarında Meyvit meyva suyu fabrikası kuruldu. Bu işletmelerin fabrikaların her biri aile ve yakın arkadaş birlikteliyle kurulmuştu. Babamında ortak olduğu Meyvit meyva suyu fabrikasının yıllık olağan genel kurulu olduğunda kar payı olarak bir kasa meyva suyu gönderilirdi eve. Katılım payları, paralar pul oldu fabrika borçları üstlenen birileri tarafından satın alındı sonrada battı.

Sümerbank’ta genel kurullarda ya yanlış yönetimden ya da başka sebeplerden pay diye kağıt parçaları verdi onlarda pul oldu, yatırım payları da küçüldü küçüldü gitti, battı batık haliyle özelleştirme denen miras yedi devrine kadar geldi karaya oturdu. Sonrası malum.

Mostaş, onlarda çok güzel makinalar ile üretime başladı yönetimin beceriksizliği ile gidemedi öz malımızda battı. Batanların ardı arkası kesilmedi her yıl bu tür batık haberlerine ilaveten dedikodularla batması hızlandırıldı.

Aile şirketleri de aile büyüğünün emekli veya rahmetli olması ile onlarda batmadı ama 30-40 senede devirlerini tamamladı. Yanlış anlaşılmasın ama şahısların ticari becerilerinin, kabiliyetlerinin yansımasını Manisa geneline yaydığımızda Manisa’lıların da ticari becerisinin olduğu pek söylenemez. Kanaatkâr insanlarızdır.

İşte böyle 50 yıllık ticarette kurumlaşması pek de uzun sayılmayan bir geçmişi, tarihi, mazisi, olan Manisa’mız fazla sıcak süt içmemiş olsa da yoğurdu üfleyerek yemeğe başladı.

Suya sabuna etliye sütlüye karışmaz küçük esnafın bol olduğu ahilikten kalma çarşı adabının da giderek azaldığı bir esnaf yapısıyla kazancını temin etmekteyken; 1960 yılının asansörlü ikinci büyük binası, ikinci sineması olan, zemin katı ile Manisa’nın ilk işhanında; bodrum katında ki ilk noteri, Rahmetli Selman Canuyar’ın işlettiği ilk lokali, ustam, Manisa’nın ilk mimarlarından Rahmetli Yaşar Mercül’ün, rahmetli ortağım Hakkı İplikçi’nin, Rahmi Yenice’nin inşaat, benim mimari büromun olduğu, Faruk Ozan manifatura mağazası, ilk havuzu, kayın validem Fehmiye Mutaf’ın ilk butiği, ilk amonyaklı ozalitcisi Mithat abi, Türk Ticaret Bankası, Metin Çetin ikiz kardeşlerin tuhafiyesi, İlk mutfak tüplerinden olan Milangaz Bayisi Kuşcular, Özkan Tuhafiye, Yaymanların konfeksiyon mağazası, ilk börekçi Abdurrahman Amca’nın bulunduğu bu kadar büyük binaya, filin beyazı olmaz ama Manisa’mızın olmuştu, BEYAZFİL adını verdik.

Kendi beyaz olsa da sigorta çalışanlarının mesai giriş çıkışlarında çarşıya renk kattığı ahenkli ve köklü esnafı ile farklı işyerlerinin bulunduğu Beyazfil. Bu kadar hatırası, Manisa’ya mimarisiyle bu kadar uyumlu, Manisa’nın malı olmuş bu binayı 2010 yılında bilindiği gibi belediyemiz tarafından tescilledik. İyice sahiplenelim iyice içimize sindirelim Beyazfil yaşlansa da gençlik aşısı yapalım istedik.Tutmadı. Ama Beyazfil’in kaderi gibi rengi de değişip önce gri sonra kararmaya başlamıştı.

Satıldı.

Satılmasın istedik.
Olmadı.

Mani olalım istedik bir hafta dayandı.
O da olmadı.

Manisalılar alsın istedik.
Kimsenin kılı kıpırdamadı.

İş yaygaraya vaveylaya kalmıştı.
Akademik Odalar ile çalıştım.

İmza kampanyası başlattık.
Almaya gücü olmayanlar 10.000 imza.
Yine olmadı.

Son gün gitme der gibi (çoğu esnaf otururken) insan zinciri olduk el ele tutuştuk. Sarmaladık Beyazfilimizi.

O da olmadı. Boynu bükük bir kaç kişi kalmıştık.
Tüm olmayanlara karşılık bizlerde; her çaresizliğin sonu gibi, kaderine razı olduk.

BEYAZFİL SATILDI.

Fazla geçmedi. Önce boşaltın, sonra kira artışı, tepeden aşağıya kayar şekilde iniş başladı.
Bunca geçmiş kötü deneyimlere karşı Manisa’lı geçmişi unutup bir araya gelemedi.
İyi de;
Beyaz fil SARI İNEK oldu verildi.

Sıra diğer ineklerde.

65’e KADAR GELDİK,

image

Narlıca’da ki ıngalı iki yılımdan sonra Karaköy’e geldiğimde 1952’i yazını gösteriyordu takvimler. Muratgermen’de babamında öğretmeni olan Fuat bey beş sene zaptetti, öğretti, sevgiyi, saygıyı, yalan söylemenin namertlik olduğunu. Hulusi bey başöğretmendi her bayram sıraya sokmak için kulaklar uzardı.

Orta okul lise derken çarşı bulvarı bit pazarı geç kaldığım zamanlar kestirme yoldu. Burası da bitti sırada ki gelsin dediğimde takvimler 1967’nin güzünü gösteriyordu Yılmaz komutanla üç dersin engelini beraber aştık.

O Hava Harp Akademi’ye giderken bende Yıldız Akademi’ye gittim. Maçka Valide Çeşme’den inerken Beşiktaş pazarına oradan Barbaros’un yokuşunu çıkardım zorlansamda. Rahmetli Gemlikli arka sıra arkadaşım Abdullah’ı evden alırdım yokuşta vites değiştirmede yardımcı olurduk birbirimize. İki dönem Kumla beldesinde Anavatandan belediye başkanlığı yaptı amansız hastalık götürdü ama hep dualarımda kaldı.

Akademi olan Yıldız’dan Üniversite olduğunda yine takvim 1973 Haziranıydı, diploma hazır değil çıkış belgesini aldım. Beklemedim. Koca İstanbul’un Laleli sokaklarında ki garajından ilk İzmir otobüsüne atladım, uyandığımda Manisa’da sabah ezanı okunuyordu.

Çok geçmedi mimarlık büromu açtım T cetveli okuldakiydi gönyelerde, ölçü cetvelini 41 yıldır sakladığım için hatırlıyorum masa ile sandalyeyi de ustam vermişti. Saydım bir, Alirıza Duranlı, iki, Ahmet Ergül, üç ustam, Yaşar Mercül, dört, Tuğrul Erdem, beş, beşinci bendim.

Heves çizmekte,
aşk her yerde,
gençlik serde,
proje bekle bekle,
altı ay geçti havayi sabrımın sonuna geldim. Bir proje ki özene bezene ilk çünkü ilk göz ağrısı. Sonra geldi arkası.

1976 yazıydı Bornova Hacılarkırı Topçu Kışlası’n da üç ay askerlik kısaydı ama aynı yıl verdiğim söz uzundu. Mutluluğun adı 1977 yılının 16 Nisanıydı. Televizyon parası yerine balayı yapalım dedik. İkimizin aşkı o kadar ağırdı ki 1972 model Renault arabamız giderken zorlanıyordu. Bir gece konakladık Kartalkaya Koru Motel’den sonra sola döndük Abant’a gitmek için.

Siyah beyaz fotoğraflarımız albümlerin birinde ama 1979 Batuhanı’mın doğum fotoğraflarının altında kaldı. Büyüttük üçümüzde iyi anlaşıyoruz derken Esram geldi 1982’de bağıra bağıra. Pabuçla ağzına mı vurmadık, hocalardan akıl mı almadık, neyse üçüne geldiğinde o da hanım oldu. Çekirdek bir aileydik 1974 model kamlumbağamızla sekiz yıl geze geze büyüttük onları.

Sabahları Batuhan’ı okula götürürken, Esra’yı dedesi bazen de babannesi götürüyordu, trampetini dahi yorulmasın diye annesi taşıyordu.

Keşke hala taşıyor olsaydık derken onların ki geldi 2004’te evlenen Batuhan’ın Alperen’i 2007’de geldiğinden iki ay sonra 2005 de evlenen Esra’nın Kerem’i geldi.

Dede oldum aman yarabbi daha çocuk sayılırdım, annem öyle diyor çünkü. Ama tarihler 1950-2007=57 olmuşum. İlk gelenlerin arkası kesilmedi Azmican’ın arkasından Esra’nın Zeynepsu’su gelmişti.

Büyüyorlar…
İlk gelenler okullu oldu ikinciler onların şimdilik defterlerini yırtmak için uğraşıyorlar.

1950 den 2014’de kadar geldik derken bu kadarcık yaşamışım. ama 65’e kadar gelmişiz.

“DU BAKALIM”,

Üçüncü defa geldi meclise yine komisyona gönderildi.
Konu balkon.
Dört aydır çözülemeyen mesele, Büyükşehir olduk güzelde, merkez iki ilçe bir sorumluluk telaşındalar ki sormayın gitsin.
“Bizim konumuz değil”, “bizim görevimiz olmayabilir.”
Hani vatandaşa hizmet, hani Fırat kenarında ki koyunun hesabı. “Bugün git, yarın gelin” yeni versiyonu. Kapı kapı dolaştırmaca; o kapıya git, öbürüne, öbürüne git, diğerine. Bıkan vatandaş eksik olsun “üç belediye olunca problemler çabuk çözülecek zannetiydik” zannetmeyle olmuyor işte.

Müteahhitler ile bağlı meslek mensupları, iki belediye Yunusemre ve Şehzadeler, bir araya geldiler. Konu malum imar. Bu meslek grupları imar planının olmamasıyla arsa sıkıntısına mı yansınlar? Arsa bulup da balkonlu mu balkonsuz mu diye ruhsata takılıp inşaat yapamamalarına mı yansınlar…?

Balkon vermek plan notlarını uygulamak ilçe belediyelerin işi. İnşaat ruhsatı vermek, imar planını uygulamak, plan notlarına uymak ilçe belediyelerin görevi. Diğer 15 ilçede şakır şakır ruhsat kesiliyor takır takır inşaat yapılıyor.

Bu toplantıda imar komisyon başkanı diyor ki; Cumhuriyet, Fatih, Yeni mahallelerde plan yok, dava var. Ne davasıysa balkon imar derken bir de dava mı ruhsat alamamaya problem oldu. Yandı gülüm keten helva, çözüm derken… Fatih, Cumhuriyet, Yeni Mahalle yani şeytan üçgeni. Buraları zaten iki katlı imar ıslah planlı bölgeler, hangi müteahhit orada iş yapacak da dava var deniliyor, işin bahanesi, Aşure ayındayız ya her şeyden karıştırmak lazım.

Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Cengiz Ergün, kentsel dönüşüm ile bu üç Fatih, Hafsa Sultan, Yeni mahalleyi çözmek için her meclise plan teklifi getiriyor “Du bakalım” diyorlar, problem ramazanda ki pide kuyruğu gibi uzayıp gidiyor.

Bu üç mahallenin planları kabul edilse iş gani hem de balkonlusundan.
Şu anda bu mahallelerde yeni planlamaya girecek alanlarda 20-25.000 kişi yaşıyor. Yeni imar planıyla 60-70.000 kişi yaşayacak yani bu kadar insana yeni konutlar üretilecek bunları bizim Manisa’mızın inşaatçıları ile buna bağlı meslek mensupları yapacak.

Sobalı yer evlerde ki yaşantı ile doğal gazlı konutlarda yaşantının farklılığını bu farklılıktan dolayı çocukların ailelerin yaşantılarının eğitimlerinin hayata bakış açılarını şöyle bir düşünelim.

“Hafsa Sultan’da Fatih Mahallesinde bir ev de yaşayan çocukları düşünelim. Ortalama 70-80 m2 evlerin çoğu: İki odası var bir de salonu salonda soba yanıyor odalardan biri ebeveyn odası diğeri çocukların, ortalama üç çocuk bir odada ders çalışıyor ve yatıyorlar. Salonda aile büyükleri televizyon seyrediyor, sohbet ediyor, salonda ki sobadan odaları ısınsın diye kapısı açık odada ilkokul, ortaokul, lise çağlarında ki çocuklar ders çalışıyorlar. O odaya üç masa sığmayacağına göre biri yerde biri kucağında ki kitap veya defterlerinde ödevlerini yapıyorlar. Çocuklar farklı cinsiyette olunca durum daha da karışık. Bunun gündüzlerini düşünün oynayacak alanları, top koşturacak sahaları, ailelerin oturup sohbet edecek parkları var mı?

(Bu yaşantı Manisa’nın çok yerinde böyle diyebilirsiniz. İşte imar planları bu alışılageelmiş ve gecekondulaşmış mahalleleri yeşil alanlar bahçeler içerisinde yapılacak konutlar ile her insanın her vatandaşın hakkı olan yeni çağdaş yaşam alanlarına dönüştürmek içindir. Bu tür planlama ile kentsel yenileme yapmak için bu bahsettiğimiz mahalleler şanslı, merkez mahallelerin bu şansları yok, onları bu şekilde yenileme imkanı yok.)


Bir de doğal gazlı her yer sıcak, sıcak odada ders çalışan çocuklar, sıcak mutfakta sabah kahvaltısı, balkonu, temiz havası, apartman katı, gündüz bahçede oyun alanı, bodrumda otoparkı olan siteler. okul, pazaryerleri, spor alanları, ev hanımlarının el ve beceri kursları için eğitim merkezleri, geniş caddeler, çarşı ve mağazalar.”

Böyle bir çağdaş yaşama “Du bakalım”

Kiralar, konut fiyatları almış başını giderken.
İnşaat firmaları ve buna bağlı mühendislik hizmeti veren bürolar ve çalışanlarından amelesine kadar.
İnşaata bağlı tuğlasından halıya, halısından perdeye, çiviye, beyaz eşya, mobilyaya kadar.
Ekonominin canlanmasına, ticari hayatın hareketlenmesinden, çocukların eğitimine, sosyal yaşantılarına kadar,
Ailelerin geçimine, mutluluk ve huzuruna kadar her yönüyle önem arz eden bir hayata;

“Du bakalım” demek…

BÜYÜKŞEHİR MANİSA YOLUMUZ AÇIK OLSUN…

2009 yılı 96 milyon borçlu belediye. Önümüzde beş yıl var. Havuz dediğimiz otopark araç dolu şahıslardan kiralık. Yıkımı yapılacak evler şahıslara yıktırılıyor iş makinası yok, olanlar kiralık. Manisa Belediyesi iş yapacak yol kaldırım kanal boru döşeyecek makinalar kiralık.

Çöp olmazsa olmazlardan bir gün toplamadın kokudan geçilmiyor yaz günü bu da firmalara yaptırılıyor bu sayılanların hepsi az buz değil dünya para.
Hesap yapıldı öz malımız olsa şu kadar para harcarız bunuda bir yılda öderiz araç bedelleri kiralamadan daha az ve malımız olur.

Cengiz başkan DMO dan alacağız dedi, 96 milyon borça rağmen iş makinelerinin en hasosu Caterpillar. Ekskavatörler, yükleyiciler, asfalt finişeri, hafriyat ve iş kamyonları. Çöpüde biz toplayacağız 42 adet ford kamyon arkalarına ekipmanları yaptırıldı 96 milyon borç ama havamızdan geçilmiyor.

Havuza geldi sıra havuz probleminin nasıl çözüldüğünü burada da gösterdik. Yeni sıfır cincit araçlar belediye otoparkını doldurdu.
Hepsini dizdik peşpeşe yeni belediye şantiyesinden çıktılar hükümet önünden geçişini bi görseydiniz biz belediye başkanımız belediye çalışanları sekiz havuzunun oradan Manolya meydanından selamladık konvoyu, alkışlamaktan gözlerimizin yaşını silemedik.
İş makinaları, hafriyat kamyonları, binek araçlar, kamyonetler, çöp kamyonları…

“Bin araçla o gün çocuklar gibi şendik.”

2014 yılı Cengiz Başkan yine direksiyonda 2009 da bindiğimiz araç çızık dahi almadan 2014’de geldi.
Manisa Belediyesi Büyükşehir oldu tekrar direksiyondayız, araça bindik Allahın izniyle 2019’a kadar gideceğiz, 17 ilçesiyle. Her ilçede teşkilatlanma bitti sıra hizmete geldi. İlk etap her ilçeye 17 yükleyici, yeni tanıtıldı dün. Arkası gelecek; kanal açma araçları ekipmanları, binek araçlar, 4×4 kamyonetler, ekskavatör ve iş kamyonları hizmette sınır tanımaz gayretimiz, inancımız, azmimizle, iş aşkımızla kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Yolumuz açık olsun…

KÜÇÜK SANAYİ SİTESİ S.O.S VERİYOR,

Yine 60’lı yıllara dönelim.
Küçük sanayi sitesi daha doğrusu küçük sanayi esnafı o yıllarda çok dağınıktı. Taşcılar Mescidi cıvarı, çok az Karaköy, yoğun bir şekilde Kız Meslek Lisesi ile Tabak Deresi arasında, stadyumun karşısında idi.

Evet:
Manisamızda küçük sanayici çok yer değiştirdi bölük börçük bir araya gelen tamirciler demirciler ilk önceleri alaybey tarafında şimdi cumartesi pazarının kurulduğu tabak deresinin alt taraflarında kız meslek lisesi ile Tabak Deresi arasında devlet hastanesi yakınına kadar kurulmuştu. Demirci, tamirci, keresteci, tornacı esnafı buralara yerleşirken marangozlar ve bir kısım demirciler ağırlıklı olarak Taşçılar Mescidi bit pazarı dükkanlarına yerleşmişti bıçkı planya makinaları kapının önünde kaldırımda kuruluydu dükkan çok küçük olduğu için.

Kız meslek lisesi Tabak Deresi arasında ki çarşının yollarının bazıları toprak bazıları arnavut kaldırımı taş kaplıydı, kaldırım falan hak getire, esnaf daha doğrusu sanayi ustaları; Manisa’nın kıymetli, işini hakkıyla yapan hakikaten usta kimselerdi. Şadi Şuurlu, Sadullah Sallıer, Özer Kayın, Hurdacı Mehmet Yapar, Tarık Gedikli, Mehmet Pekpelvan, Necdet Özkösemen, Cemal Usuger, Adak Ahmet, İlhan Demiral, Himmet Usta, Amcam Keresteci Halil, Tornacı Basri Usta, Sabahattin Beşerik, Bobinör Hasan, Tornacı Mustafa Pusar, Arabacı Bosnak Hüseyin, Demirci Ahmet Usta çok güzel at arabası tekerliği yapardı, Rıdvan Kabalar, Yusuf Karaoğlu, Hafız Tamirci Halit Usta, Ali Bülbül, Hüseyin Küçükgöllü ve daha niceleri bir çoğuna Allah Rahmet Eylesin. Şimdi bunların çocukları, kalfaları, çırakları işyeri sahipleri. (Geçen yazımda Taşçılar Mescidi cıvarı esnafını, ustalarını sayarken eksik saymıştım sonradan tamamlayanlar olmuştu)

O yıllarda ki ustalar tam bir ahi adabı ile çalışır çıraklıktan kalfalığa kadar hiç bir çalışan, ustasını değiştirmez mesleği burada öğrenir zaten çırak babaları oğulları meslek öğrensin diye bu ustalara verirdi. Buradan askere gider ve askerden gelince çok az bir sermaye ile bazı ustalar alet edavatta vererek dükkan açmalarına yardımcı olurlardı, hatta bazı ufak tefek işleri onlara gönderir şimdinin fasonu gibi çalışırlardı. Kalfalar bir dükkanda uzun zaman çalıştığında ben çocuk aklımla onları akrabadan sanırdım, yalanda değil çırak veya kalfaların aileleri ile ustanın ailesi birbirlerine gelip giderlerdi.

Ustaların çalışma iş kıyafetleri çıraktan kalfadan farklı değil işe el atarlar kendileride çalışırlardı. O zaman yedek parça pahalı olduğundan hatta bulnmadığından demirci tamirci torna ustaları en hassas parçaları tezgahlarında yaparlardı. İş kıyafetlerini pek değiştirmezler evden işe işten eve öyle gelip giderlerdi.
Karaköyden gelen ustalar belediye otobüsüne bindiklerinde yanlarına kimse oturmazmış daha sonraları eve gelip giderken normal kıyafet giymeye başlamışlar bu işin esprisi tabii de ama ustalar dükkanlarına ya yaya, ya belediye otobüsü, veya bisiklet, çok azıda motora meraklıları jawa motorsiklet ile gelirlerdi.

Bu o zamanların yani zenginin fakirden, ağanın kahyadan, ustanın bir diğer ustadan farkının olmadığı zamanlar her esnaf şatafat ve gösterişten uzak tek düze yaşardı. Farklı yaşantısı ve kıyafetleri ile seçilenler memurlardı.

Burada yine aklıma gelen bir söyleşiyi anlatayım.
Rahmetli babamın ustalığının son zamanları kalfalar çıraklar azalmış benim okulumun bitmesini bekliyor sonra işi bırakıp emekli olacak işte böyle bir zamanda babamın dükkanına bir adam gelir:
-Usta ben çocuğumu çıraklığa verecem ayakkabıcılık öğrensin istiyorum duydum sen de iyi bir ustaymışsın yanında çalıştırır mısın? Diye sorar.
-Olur, gelsin çalışmaya başlasın, der babam.
-Olur ama kaç para haftalık verecen?
Ustalık öğrenmesini istediği çocuğunun daha çalışmadan haftalığının pazarlığını yapınca sinirlenen babam
-Çocuğun daha işe başlamadan haftalığını soruyorsun. Sen çocuğu okula götürdüğünde öğretmene haftada kaç para vereceksin diye soruyor musun? Sen çocuğunu başka bir ustaya götür der.

Ustalar birer öğretmen dükkanları okuldu o zamanlar…

Yukarıda ismini saydığım ustaların bir çoğu rahmetli oldu diğerleri emekli. Bu ustalar sanayideyken yeni genç ustalar eski ustalardan çekinirler çalışmalarına dikkat ederlerdi.

Şimdi S.O.S veren sanayiyi eskiler buraya kadar getirdi, öğretti, bölük pörcük dükkanları eski çarşıyı site yaptı.

Her kurumun kuruluşun işyerinin mantar gibi bitmediği ne emekler ne ömürler verildiğini bilmemiz lazımken yaşatmak için de çok çalışmamız gerektiğini bilmemiz gerekir.

Yırca’nın zeytinleri, Çampınar’ın çamları,

Menemenin bardağı biri olmazsa SIRADA biri daha.

Seçim zamanı yunt dağını geziyorum; okul yok, iş yok, hayvancılık para etmiyor, bedava dağıtılan kömür, yaşlılık maaşı ile hazıra alışanlara soruyorum.

Çocuklarınızı geleceğinizi düşünmüyor musunuz? Analarınız babalarınız dedeleriniz hazır kömürle mi ısınıyordu? Hayvan güderken odun çırpı toplayıp akşam köye eve dönerken eşeğe denk yapıp getiriyor ocakta sobada yakıp ısınıyor hem de yemeklerini yapıyorlardı.

Çocukluğumda hatırlarım mangal ile çalışma odamızda ısınırdık üç birader o odada yatardık böylece çalışma esnasında ısınan oda uyuyuncaya kadar da sıcak olurdu. Annem mangalı odadan çıkarırken kömür közünü külle örter sabah kahvaltıda üstünü açar kaldığımız yerden ısınırdık.

Bu günler çok geride kaldı ama şimdi de hazıra ve kolaya alıştık, alıştırıldık.
Üç kuruş maaşa talim etmeyi…
Günü kurtarmayı…
Devlete bağımlı olmayı…
Üretmeyip tüketmeyi…
Verilen ile yetinip hakkımızı aramamayı…
Kuyrukta öne geçmeyi açık gözlü, bedava dağıtılanlara aç gözlü olmayı.
Düşük faizli krediler ile banka patronu sanmayı.
Adına konut denen her gün bakım isteyen ucuz evleri,
Toplu konut denen siteleri modern toplama kampları,
Kentsel dönüşüm ile kentimizin yabancılaştığı ama diğer kentler ile akraba olan yani kentlerimizin kimliğini özelliklerini kaybettiğini yeni yapılanma adı altında başımızı sokacak bir evimiz olsuna kadar getirdik. (Konut yapılsın ama işçilikleri kaliteli olsun, ucuz etin suyuna benzemesin)

Biz bu kolaycılığa günü kurtarmacılığa Rahmetli Özal Döneminde başladık:
Ucuz japon arabalarının piyasaya girmesi ile araba özentisine…
“İki tane otomobil
Biri açık biri değil”
…
Cumhuriyet döneminde yoklukla kurulmuş ülke kalkınmasında hem üretim hem istihdam sağlayan kamu mallarının, fabrikaların özelleştirmesine…

İçeride yıllarını vermişlerin yerine dışarıda hazıra alışmış beyin takımı denilenleri köşe başlarına koyup benim memurum edasıyla ülkemizin yönetilmesine…

Tüketim toplumu ile birilerinin yönetimine girmeyi ve ‘üç kuruş maaşım kaygısız başım’ demeyi düstur edindik.
Günümüzü gün etmede çakı bulmuş köylü çocuğu gibi sevinirken, zoru gördüğümüzde elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi ağlamayı, çaresizlik bildik.
Ağaç dalı yontmayı zamanı değerlendirme, feysteki fotoğrafı beğen tutuşa basmayı teknolojiye uyma bildik.

Şimdi,
“Yırca Köyü’ne termik santral yapacağız köyde ki gençlere de iş imkanı sağlayacağız” deyince pazarlık başlamış.
On yaşında ki 6000 zeytin ağaçı köklenmiş. Pazarlık bozuldu, Yırca’lılar mahkemeyi kazandı, firmaya karşı zafer kazandıkları için oynamaya başladılar.
On yaşında zeytin ağaçları gitmiş, geçim kaynağı için bi on yıl daha bekleyecekler o kadar zaman da gitmiş. Neyin halayını çekiyorlar?

Çampınar adı üstünde çam ağaçlarının pınar gibi her yönden aktığı topraktan fışkırdığı ormanlık bir alan. Çampınar’ın yarısı maden firmasına “Köyden işe alırsanız sökün ormanı”. Diğer yarısı “Biz hayvancılığı çiftçiliği nerede yapacağız” diyor. Aynı köylüler ama birlik beraberlik yok köyün köyde yaşayanların geleceğini düşünemiyorlar.
Bu sadece Çampınar’ı değil bu bölgeyi ve giderek ülkemizi ilgilendiren mesele, ormanlık alanın yok edilmesi iklim değişikliği ve neticesinde doğal yaşamın ve insanlığa faydalı ortamın yok edilmesi demektir.

Taşımacılık ile eğitim,
Çaresizlik içinde geçim,
Geçimsiz ailede dirlik,
Dirlik olmayınca birlik de olmuyor.

Bazı şeyler lafta kalıyor.

ESKİ FOÇA

Foça’nın gün batarken sakinleyen küçük deniz koyu;
Bir yan kale ötesi ingiliz burnu

Balıkçı motorlarının yaklaşan pata pata sesleri
Beyaz kalemle çizerken denizi,

Tekneye dalıp kaçan martıların ötüşleri.
Sessizleşen zamanda duyulan kanat sesleri,

Gün gitmiyor,
Denizin üzerinde duruyor kıpkırmızı güneş,
Zaman beklemede, kızıllaşan deniz ve mor gökyüzü.

Kıyıda ki uzun masanın her iki kenarında karşılıklı çarpıştırılan bardaklar,
Balık istiflerinden gözükmüyor tabaklar,

Denizin rengi vurmuş barbunlara,
Laf atışlar, gülüşmeler, keyifli kahkahalara.

Küçük koyda duran gün, susan rüzgar, sessiz bekleyiş.
Ufuktan deniz üzerinde süzülerek gelen kızıl güneşleyiz.

Battı batacak kıpkırmızı oldu mor kızıl çizgili bulutlar,
Yarın vira Allah Kerim bitmez tükenmez umutlar.

Sustu motor, durdu denizin çırpıntısı, süzülüyor sandal öylesi.
Küçük koyda biten günde manzara böylesi.

BU KADARCIK MANİSA’YDI, ŞİMDİ.

Yaşım 16 orta okul lise çağları ağabeyimlerden kalma philips marka bisikletim herşeyim. Çok seviyorum. Arkadaşlarımla bir grup biraz da heyecan olsun diye Manisa’nın dışına çıktık, taa şimdi ki Kuvay-ı Milliye Anıtı’nın bulunduğu yere. Manisa meteoroloji de yani YSE kavşağında bitiyor, belediye otobüslerinin son durağı idi meteoroloji istasyonu.
Manisa dışı dediğimiz bu tarife göre bayağı uzak. Yol kenarında mola verdik o esnada Manisa -İzmir otobüsü geliyor ön koltukta oturan kişiyi tanıdım göz göze geldik babamın arkadaşıydı, o da beni görmüş tanımıştı. Bir korku, bir utanma, bir heyecan sardı arkadaşlara “dönelim hemen” dedim.

Babama söyleyecek dayağı yiyeceğiz ama dayaktan ziyade bu kadar uzağa gelmenin verdiği başı buyruk davranıştı utandığım.
Nitekim akşama babamın yüzünden anladım haberin ulaştırıldığını. Ne zaman tokadı yiyeceğim azarı işiteceğim diye babama şirinlik yapmağa başladım söker mi? Bir tokat yetti hizaya intizama girmeme, itaat etmeme.1966 yılıydı.

O yıllarda Manisanın nüfusu 40.000 falan olmalıydı. Sokakta caddede tanıdık çok bir çoğuda simaen tanıdıklarımızdı. Komşunun külünün komşuya muhtaç olduğu, bir kap yemek pişirildiğinde kokmuştur denip komşuya bir tabak gönderildiği, Ticaret Odasının, esnaf kefaletin, esnaf derneklerinin, Tarişin, OSB’nin, Manisalıların dayanışmaları ile yeni yeni güçlendiği kurulma aşamasında olduğu, bağında üzümün, dağında kirazın, sepetler halinde memurlara gönderildiği zamanlardı. Çıraklara bahşişin, ustalara saygının, küçüklere terbiye ve sevginin, büyüklere hürmetin, komşuya yardımın, bir üst sınıfa geçen abinin ablanın alt sınıfta ki çocuğa kitapları sağlam ve karalamadan teslim edildiği, “Yerli malı her Türk kullanmalı” nın slogan olduğu, andımızın her sabah okunduğu, Cumartesileri İstiklal Marşımızı okurken yoldan geçenlerin hazırola geçtiği Manisa’ydı o zamanlar.

Kokulu mor çiçekli kobalak ağaçlı gölgeli yollar, paket granit taşlı caddeler, Arnavut taşı kaplı sokaklar, domuz dikenli boş arsalar, tek katlı çamur sıvalı kerpiçten sevecen evler, hanımeli kokulu bahçeleriyle çatılarında ki yosunlu kırmızı kiremitli yer evleri, çivit mavisi kuşak boyalı duvarları ile daracık sokakların, iki üç katlı evlerin çok seyrek olduğu, dut ağaçlı koruluğu ile Sultan Parkı, sık çam ağaçlarının yanında ortasında abidevi dikili taşın ve havuzun bulunduğu ulupark, kokar ağaçlı eski eserlerin bakımsız hali, camilerin minarelerin eskimiş hallerinin yanında şerefelerinden okunan yanık sesli müezzinlerin ezanlarının duyulduğu Manisa’ydı o zamanlar.

Yazıyor yazıyor diyen Cavit Amcanın omuzunda ki gazete tomarlarını taşıdığı askılıktan hızla çekip çıkardığı Tercüman gazetesini babamın dükkanına sandalyenin üstüne bırakıp koşarcasına gazete dağıttığı sattığı çarşıda: Ökçecilerin Mahmut, Tenekeci Mehmet, Kumbaracı Mustafa, Marangoz Hayri, Kunduracı İslam Usta… Eczacı Kamil Bey çok fakire bedava ilaç verdiği havanda ilaç yaptığı zamanlar, toprak çiftlik sahiplerine saygıyla bey denildiği Rauf Soyer, Cezmi Sorman, doğum evi Başhekimi Necdet Sarımsakçı, çocuk doktoru Cafer Soyer. Her biri fakir fukara babası saygı ve hürmetin aynasıydılar.

Sakin ve durgun akan Salkım Söğütlü Gediz’i, kışın dumanı karı, yazın yaylası kirazı Spil Dağı, her günü bayram her bayramın da halkıyla akraba olduğum, kıvrım kıvrım akan çınar ağaçlı dereleri nefes verirken şehre, yemyeşil Manisa’ydı o zamanlar.

Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulu tepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle, Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu, Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınar’ın da sahralığın olduğu. İşte bu kadarcık Manisa’ydı o zamanlar.

Evet bu kadarcık Manisa’ydı.
Şimdi.
Şimdiyi ne siz sorunnnn, ne ben söyleyeyim.

 

ORGANİZE SANAYİ TARIMA DESTEKTE, ORGANİZE OLMALI.

1960 yılı Manisa Ticaret Odasında son günlerde gündeme gelen ve her toplantıda ucundan da değinilse “Manisa’mıza organize sanayi bölgesi kuralım.” konuşmaları. Küçük sanayi esnafı da bunu istiyor bilhassa Pulcuoğlu olsun Tütüncüoğlu olsun sanayi atılımı yapan ülkemizde İzmir yakında olsa “Manisa’ya da kurulması gerekli” diye konuşuyorlardı.

Ticaret odası yönetiminden, esnaftan, eşraftan bir araya gelinerek müteşebbis heyet oluşturuldu. Sanayi Bakanlığı’na yazılar, gelip gitmeler, sonunda “Yer bulun” dediler bakanlıktan. Ankara’ya gele gide öğrenmişlerdi her ne kadar bacasız da olsa kurulacak sanayi bölgesi hakim rüzgarı arkasına almalı ve Manisa’mıza kirli havayı taşımamalıydı. Manisa’nın batısı ve şehirden uzak olması gerekiyordu. Ne kadar uzak? Manisa büyüse de oraya kadar gidemesin o hep şehrin dışında kalsın. Manisa YSE kavşağında, meteoroloji istasyonunda bittiğine göre Uncubozköy olabilir dendi araştırıldı arsa fiyatları pek uygun gözükmüyordu. “Biraz daha batıya gidelim” dediler “Bozköy Deresi az ötede Safran Çayı bunları da geçelim ondan sonra ki araziye kuralım.” Bağlık bahçelik Erik’lerin, Kayısı, Kiraz, Şeftali ağaçlarının bol olduğu, sık ve bol olduğu kadar o kadar da lezzetli meyveların olduğu bağlar bahçeler Safran Çayı kenarından Karaçay’a kadar ki alan sanayi bölgesi için yeterliydi eksperler geldi tarım arazisi ama ikinci üçüncü sınıf dediler, ülkede sanayi hamlesi var dere yatağı olan çakıllı arazide pek tarım olmaz koca Gediz ovası var orada yapılsın yapılıyor da zaten.

Bu araziler Keçiliköy’lülerin, Dereköy, Kayapınar ve birazda Uncubozköyü’ndü köylüleri topladılar. Dokumacı İzzet Amca’nın da arazisi vardı, hem de her çeşit meyve ağacının bağların olduğu arazi. İzzet Amca, ben de babamdan duyardım “meyve bağ bahçe var ama para etmiyor sanayi olunca çoluğumız çocuğumuz çalışır hiç olmazsa memlekete faydası olur bu topraklarda bi işe yarar” diyordu. Bir zaman sonra İzzet amca yerini sattı arkasından Keçiliköy’lü Sıtkı amca köylüleri ikna etti bir bir arazi sahipleri ile konuşuldu atadan babadan kalan araziden vazgeçmek zordu “Tamam bağ bahçe para etmiyor ama olsun yazın gidiyor konu komşu dinleniyoruz yazın sehra yapıyoruz.” O devirlerde parada pulda bi işe yaramıyordu bi lokma bi hırka geçinip gidiyordu Manisa’lı. Fazla parada pulda gözü yoktu.
Çok bağ sahibi sanayi kurulacaksa satarım dedi şimdi çocuklarımız sonra torunlarımıza bi iş imkanı olur diye.

Organize sanayi kurulması amacı ile kamulaştırılan araziler sanayi bakanlığınca projelendirilip planlandıktan sonra yolların, idari binaların ve fabrika arsalarının uygulamasına yani inşaatlarına başlandı. Sene 1965

İnşaatlar bitip de sanayi arsalarının satışına gelindiğinde Manisa’lıda para mı var? Olsa da sanayiyi kim yapacak? Küçük esnaf ve çiftçilikle geçinen Manisa’lı sanayiden anlamazdı ki. Traktör romörkü yapan Hüseyin Tütüncüoğlu işleri büyütmek için sanayi bölgesinden ilk arsayı aldı. Burada romörk üretmeğe başladı. Bunun ardından bir kaç müteşebbis Manisa’lı daha arsa satın aldı, ama arsa satışları istenildiği kadar değildi. Organize yönetim kurulu fabrika yapma şartlarını biraz daha yumuşattı. Atölye imalatçılığı yapanlar da arsa aldı ama yine de arsa satışları çok yavaştı. Manisa’lıların şirket oluşturup üretime başladıkları mobilya fabrikası Mostaş, Yemsan, Gençtürk sünger imalatı, Can Mobilya, Başar kalorifer kazan imalatı daha sonraları Manisa’lının başı çektiği Batılılar Giyim, Et Balık Kurumu, Untaş,Tekstilci (Mayteks, Safir) Pulçuoğulları, ECA, ilk teknolojik üretim Raks, Asil Nadir Vestel. Birinci kısmın dolması yani arsaların satılması bir hayli zaman aldı. Bu Manisa’dan kaynaklandığı kadar Türkiye’de de sanayi yeni yeni yapılanıyordu.

İkinci kısmın kamulaştırmaları tamamlandığında fabrika denecek hüviyette firmalara arsa satılmağa başlandı. Birinciden daha kısa zamanda dolan ikinci kısmın ardından üçüncüsü başladı. Vestel, fabrika dediğin böyle olmalıydı hem çalışanı hem üretimiyle fabrikaydı artık bölge oturmuştu ama Manisa’lıdan ziyade yabancılar çalışıyordu. Göçlerle gecekondulaşma da hızla artıyordu. Büyüye büyüye iki, üç, dört, beş, artık tarımdı, araziydi, ikinci, üçüncü sınıftı denmiyor ülke ekonomisine katkısından dolayı Manisa Organize Sanayisi öncelik kazanmıştı. Tam bir milyon hektar olmuştu. Demiryolları, lojistik alanı, meslek lisesi, sağlık tesisi, enerji santralı ile Türkiye’nin ilk üçüne girmişti. Şimdi altıncı kısım kamulaştırılmaları için çalışmalar başladı.

Altıncı kısma giren alanlar birinci sınıf tarım arazisi ama yabancılarda bastırıyor, Dünya Ekonomik Forum’u yatırım yapılacak dünyada ki ilk beş kentin içinde sayıyordu Manisa’yı.

Evet 2014 yılına gelindi tarım kenti Manisa can çekişiyor. Koca Gediz ovasında bir tek bağlar kalmıştı diğer tarım ürünlerinin hükmü yoktu. Üzüm ihracatın % 70 ine sahip ve 400.000 kişi bundan geçiniyordu, o da bu seneyi atlatırsa. Ömüzde ki seneye ümitle bakacak aksi takdirde o da sanayiye, teknolojiye, hızla artan nüfusa, barınma için konutlara, AVM lere, kurban edilecek.
İşte son can suyu şimdi verilmeli hem de en fazla15 günlük bir ömrü kalan üzüme. Kan aranıyor. “Kan bağışında bulunacak sanayicilerin acele Sarıgöl Ziraat Odası’na Sarıgöl İlçe Belediyesi’ne müracaatları rica olunur.”

80 bin ton üzüm bağda, asmada, çiftçinin kaygısında, tasasında. Kan verilmezse 15 gün sonra buruşacak kuruyacak, yaş üzümler ölecek. Bugüne kadar bu topraklar sanayiye destek olmuştu. Şimdi sıra sanayiye gelmişti, destek sırası sanayideydi.
Manisa Organize Sanayi Bölgesinin 200’den fazla ve bi o kadar da yan sanayisi var, fabrikalar yan sanayicileri ile birlikte 40-50.000 çalışanına bu üzümleri satın alıp dağıtsa 80 bin ton üzüm buruşmadan kurumadan bağcının umudu olur.

Dünyaya örnek olacak bir davranış, birlik ve beraberliğimiz ile kenetleneceğimiz zaman, bu da ülkemizin ekonomi savaşı.
Şeyh Edebâli’nin deyişiyle, “Milleti yaşat ki Devlet yaşasın.”

ORGANİZE SANAYİ TARIMA DESTEKTE, ORGANİZE OLMALI.

 

SAKSAĞAN GİBİ ZIPLAYACAĞIMIZA KEKLİK GİBİ YÜRÜYELİM

Saksağan bir gün kekliğin yürüyüşüne özenir (keklik çoğu kez çalıdan çalıya uçarak değil yürüyerek gider yürümeyi sevdiğinden yürüyüş stili de güzeldir) ve onu taklit etmek ister, ister ama kendi yürüyüşünüde unutur, Başlar zıplayarak yürümeye.

Tarım kenti Manisa’mız da ülkemizin sayılı ovaların biri olan, 200 milyon yılda çökelti katmanlardan oluşan, yılın 12 ayı tarım yapılıp üç ürün alınabilen mahsüllerinden; lif uzunluğu ve beyaz renginin dünyada hiçbir ülkesinde olmayan pamuğu için her köyde çırçır fabrikaları yapılan, taş kıraç dağlarda üretilen bir zamanlar Marlboro’ya hammadde olan tütünü için tekel tarafından her bölgeye tütün depoları yapılan, ihracaatta dünya piyasasının %70 ine sahip olan, renk, koku, tat ve kalitesi ile dünya piyasasını elinde tutan üzümü için üzüm işletmeleri kurulan, ve tüm bunlar için güçlü bir kooperatifleşme ile organize olunan bir zamanlar bankalarında ortak olduğu çiftçinin güvenci, alınterinin değeri, emeğinin bereketi, TARİŞ. Alet, edavat, ekipman, gübre, ilaç ile devletin, Ziraat Bankası’nın desteği ile çiftçiye kredi imkanları sağlayan TARIM KREDİ KOOPERATİFLERİ.

Dünyada sanayileşmenin başladığı yıllar biz de atılımlar yapmışız 1953 yılında Devrim adıyla ilk otomobil yapılmasına rağmen 1967 yılında Anadol markasıyla otomobil üretimine geçtik bu yıllarda Güney Kore de Hyundai markasıyla otomobil üretmeye başlamıştı. (Hyundai şimdi otomobil firmaları arasında dünya 5.) Ancak bizim yabancı goygoycular “Siz uğraşmayın biz kalıbı verelim siz kaportasını yapın motoruda verelim içine koyun basın marşa tıkır tıkır çalışsın, sizin bu fiberden yaptığınız araçı keçiler yiyor zaten” dediler, bu sözleri nimet, günü kurtarmayı ganimet bilenler yan sanayi ve patent anlaşmalarıyla sözde sanayiye adımlarımızı attık ama yıllarca tarım ülkesi olan çiftçilerimize traktör dahi yapamadık..

Sanayi tarım ikileminde kıymetli mahsüllerimizi satacak pazar darboğazına sokulduk. Hazıra alışan teşvikçi sanayi yatırımcılarımız her türlü yabancı marka malı üretme çabasına girdi. Tarımı ihmal etmeğe süspansiyon ve desteği azaltıp kestikden sonra artık sanayi ülkesi olmaya karar verdiğimizde tarım çoktan bitmiş tarımsal arazilerimiz sanayi alanlarına OSB’ lerle yer değiştirmeye başlamıştı.

Kısaca biz sanayi hamlesi, gailesi derken ekonomisi kalkınmış ülkelerde teknoloji çağı başladı. Pahalıya satın aldığımız beyaz eşyadan tutunda diğer teknolojik ürünlere kadar ne varsa hepsine bir çırpıda pahalı mahalı alıştık. Biz de üretelim dediğimizde bunların piyasası da fiyatları da düştü, ucuzladı. Onlar tek tekten korkunç karlar ile para kazanırken, biz az kazançla sürümden kazanmak zorunda kaldık.

Hikaye çok uzun her bir konu çok yazıldı çizildi. Saksağan gibi yürüyüşümüzü unuttuğumuzda son kalan tarım mahsülümüz üzümüde başıboş bırakıp duvarlara toslata toslata onu da farklı bir yatırıma kurban (ilahlara) vereceğiz. Kuru üzüm geçen yıl 5 liraydı bu yıl 2.5 lira. Bir kaç yıldır yaş üzüme yönelen müstahsil onda da duvara tosladı soğuk hava deposu olmayan bölgede üzümü asmada daha fazla tutabilmek için uğraşan çiftçinin elinde sadece Sarıgöl ovasında Sarıgöl Zıraat Odası Başkanı açıklıyor, 80 bin ton yaş üzüm kaderiyle başbaşa.

Son kalan tarım mahsülümüzüde farklı bir yatırıma sanayi ve teknoloji çağından sonra. enerji çağına kurban ediyoruz. Bu üçünü bir arada yaşayan bir nesiliz bizler. Şimdi nasıl goygoylanıyoruz. “Sizde dünyanın en sıcak suyu var termalsudan enerji üretmek için en değerli termal su bölgelerine sahipsiniz” diyorlar. Geçen iki ay önce Manisa’nın muhtelif yerlerinde çoğuda hani 200 milyon yıllık gediz grabeninde (ovasında) araştırmalar yapıldı daha fazla sondaj nerelere yapılabilir diye. Arzın merkezine seyahat 3500-4500 metre derinliğe çakılan sondajlardan alınan sıcak su, buhar yüzeye, yeryüzüne ulaştırılıyor, gerisini siz düşünün…

Şimdi goygoyun söylemi ne? Dünya ekonomik forumunda dünyada yatırım yapılabilecek beş şehirden (Singapur. Dubai…) biri Manisa. Singapur’u görmedim ama Dubai’yi gördüm. 20 yılda çölün ortasında modern bir kent inşa edildi, (şimdi 50.000 nüfusluk dünyada bir ilki, kendi kendine yeten, karbon salınımı sıfır bir şehir yapıyorlar.) Manisamız 20 yılda böyle olacaksa ki olmaz olsada Manisalıya bir şey düşmez. Dubai yatırımlarının parasını petrolden değil dünyada ilk üçte olan liman işletmeciliğinden, lojistik yatırımlardan kazanıp yatırım yapıyor. Manisa ve Manisalı ne kazanacak da ödeyip Dubai veya Singapur gibi olacak. (Bkn.MOSB)

Yıllardır İstanbul Anadolunun kalbinin attığı yerdir tüm Anadolu İstanbuldan alışveriş yapar. İstanbulu yakından görmeğe gerek yok her akşam haberlerde ve konut reklamlarından izliyoruz. Gecekondular ile gündüzkondu sitelere nüfus yerleştirmekle meşgul. Açlığın sefaletin yanında lüksün sefahatın çatıştığı karmaşa ve kargaşa bir kent. İstanbulun bu gidişle sadece İs’i kalacak. Allah Korusun. Demem o İstanbul WEF’in neresinde acaba? Bunca yatırım yapılıyor da…

Onun için; bizi bizden gayrı kimse iyi bilemez kalkınmamız da önemli hususlardan biri kendimizi tanıyıp ona göre yatırım ve politikalar üretmekten geçmeli. Bu tür forumlar ve Manisa’mız hakkında verilen değerlendirmeler kendi amaçlarına yönelik propagandalar ve bu değerlendirmeleri hayata geçirebilmeleri için hibe veya uzun vadeli krediler ile destekliyorlar.

Büyük şehir belediyemizin oluşumunda ki ana fikir planlamadır. Kentleşme planlarından; eğitim, spor, sosyal yapılaşma, nitelikli sanayileşme,yerleşim planları. Tarımsal olarak planlamalarımız da; kırsal kalkınma tarım politikaları, rekolte arttırımı, hayvancılık, işletmeler, tesisler, laboratuvarlar, araştırma, pazarlama ve destek planması olmalıdır.

Bu tür tarıma yönelik yaptığımız yatırımların devamlılığını sağlamak için o bölgelerde tarıma çiftçiye yönelik kooperatifleşmeyi teşvik edecek, koruyacak, çiftçiyi gençleştirecek, kredilendirme, makine ekipman açısından hatta üretilen ürünleri değerinde satma pazarlama konularında büyükşehir destek olacak ve pazar bulacaktır ki, her ne kadar öncelikli devlet politikası olsa da.

Kırsal kalkınma daire başkanlığının yaptığı ve yapacağı damlama sulama, köy yolları, sulama ve kullanma göletleri… beş on yıl sonra atıl durumda kalmasın…