İçeriğe geç

ŞU BİZİM BİTPAZARINA İŞTE ŞİMDİ NUR YAĞACAK

Yıllarca garaj taşındı diye dert yandı bu bölgenin esnafı, köy dolmuşları, İzmir burunlu otobüsleri taşındı garaj yer değiştirince. Diretildi, çok konuşuldu. Artık karar verilmişti taşınacaktı garaj. Alışılmıştan vazgeçmek çok zor herkes için, bu da öyle oldu. Garaj yeni garaj adını alıp aşağıya taşınınca Bit Pazarı diye bilinen çarşı şimdi adını taşımağa başlıyor, gün be gün sokaklar kararıyor, kepenkler iniyor, insanlar seyrekleşiyor. Çeşnegir ve Taşçılar Mescidi cemaati azalıyor, saflar boşalıyordu. Hatuniye Camisi kalan esnafın cenazelerde birbirlerini gördüğü aralarından göçüp gidenlerin ardından gözyaşları döküyor, yaşlar arasından anıları anlatıyorlardı, anlattıkça yaşlar dinmiyor düğüm oluyordu kelimeler, buruk, hüzünlü, acı ifadeler ile.

Cumhuriyet Hamamı; Dağdan taşıdığı özel yayla suyu olan hamam, külhanı yanmaz, dumanı tütmez olmuştu, önce suyu soğudu, peştamallar iplere asılı kaldı, tellak sokakta çınarların gölgesinde sigarasını üflerken çınar yapraklarını savuruyordu. Kollu makineci Hilmi Usta, çizmeci Çakmak Usta bıyıklarını burarken Alaşehir’e sipariş körüklü çizmeleri vitrine koymuş müşterisini bekliyordu. Pençe yapan ustalar köseleyi diz demiri üstünde döverken nasır tutmuş dizi hiç duymuyor idi hızla inen çekicin darbelerini. Sayayı gererken ayakkabı kalıbına dudağına sıraladığı monte çivilerinden dudakları kalınlaşmış ayakkabı kalfası, ahi edebi ile ustasına saygıdan alçak sesle çıraktan doğrultulmuş çivileri istiyordu. Ayakkabıcı esnafı çoğunlukta idi çarşıda, mezat olurdu her sabah erkenden seleye sıralanmış parlatılmış cilalı ayakkabılar mezata çıkar kavaflar gelirdi arkadan.

Müzayededen alınan malların satıldığı Bedesten de kapılarını kapattı, depo oldu.
Arada bir açılan heybetli demir kapısının arasından küf kokusu çarşının uzaklarına yayılıyordu. Kalın duvarları zamana dayanıyor üstte ki dar pencerelerden huzme halinde ki ışık içeriyi aydınlatmağa yetmiyordu. Çatısını ot bürümüş duvarının birinde İncir Ağacı hayata tutunmağa çalışıyor idi. Kapı girişinde ki mermer çeşmenin suyu akmaz sallanan boş zinciri tassız kalmıştı.
Kalan esnaf iş değiştiriyor, bir canlılık olur mu diye?, arayış içerisine giriyor, bulamayan tebdili mekan ediyor, garaj ile beraber taşınıyor idi. Birkaç müdavim vazgeçemiyor, “çıraklığım çocukluğum burada geçti ölüm çıkar buradan ayrılmam” diyor buruk bir inatla direniyorlardı. Sonunda onlarda Allahın emrine boyun eğerek göçüp gittiler. Hem dünyadan, hem çarşıdan. Yılların şahitleri asırlık çınarlar kalmıştı, Arnavut taşlı yollar, ıssız kaldırımlar, sessiz rüzgar.
Gün geldi devran döndü yıllar yıllara eklendi en son kalmış garaj duvarları da yıkıldı 2009 senesinde. Zaman hızla akıp geçmeğe başlamıştı insanlara zaman yetmiyor koşuşturmaktan kimse kimseyi görmüyordu. Araçlar çoğalmağa, sokaklar daralmağa, esnaf değişmeğe, çarşı bir arayışa, kimlik kazanmağa çalışıyordu.
Yeni bir terim çıktı “Hipermerkez” yani şehir merkezinde ekonomik, kültürel, sosyal vb birçok fonksiyonu barındıran, şehir merkezinin merkezi olarak tanımlanabilecek bölge.
Bit Pazarına artık nur yağacak; Yeni esnaf, yeni mağazalar, dükkanlar şekil değiştirecek, geri gelecek dönen giden insanlar, ağaçlar sulanacak dallarına su yürüyecek belki hamamın külhanı yanmayacak dumanı tütmeyecek ama tellak güvenlikçi üniforması ile müze olmuş hamamın kapısında duracak artık bıraktığı sigaraya kızacak “yıllardır seni çektim beni mahvettin” diye. Çıkmayan canda ümit vardır diyenlerden geri de kalmışların ümitleri hayat bulacak, sokakların kararan cehresi değişecek, vitrinler ışıldayacak, dükkan cephelerinin boya kokusu bedestenin küf kokusunun yerini alacak, Bedesten tüm haşmetiyle ortaya çıkacak. Eski garaj adı dillerden silinecek Bedesten, meydanı ile hipermerkezin merkezi olacak.

Bir sokak nostalji sokağı, diğeri marka mağazalar zinciri, arada kafeler, kahveler restoran ve lokantalar.

Alışveriş merkezlerinin dünyada ki trendi bu, bir binaya tıkılıp klimalar ile hava üflemenin yapay ortamın yerini, güneşi tutup rüzgara kapılıp sokaklarda dolaşmak alıyor. Bol yeşilli, çicekli, araçsız sevgi yolları adı gibi sevgi dağıtıp mutluluk saçacak esnaf gülecek müşteri gülecek çoluk çocuk bu çarşıda evindeymiş gibi gezecek. Kafe önüne atılmış masalar açlık bastırmak için dolarken bir sokak ötede kahve dünyasında içilecek kahveler. Misafirlerimizi burada ağırlayıp yabancılar buraya gelecek. Nostalji Dükkanları ile eskilere giderken, marka mağazalar ile günümüze döneceğiz. Her kesime her yaşa hitap eden bu çarşıda, gece ışıltılı sokaklar kovacak karanlığı, sabah güneş doğarken ay batacak.

Çarşı hep aydınlık, hep canlı, hep açık kalacak, literatürde ki bu yerler için söylenen hipermerkez, süpermerkez diye anılacak Manisa’da.

20120812-102505.jpg

MEYDANLARIN YAPILIŞI

Çocukluğumun geçtiği bu çarşıya, ilkokul çağlarında babamın ayakkabıcı eski adıyla kunduracı dükkanında çıraklıkla başladım. İbrahim Çelebi Mahallesinde ki evimizden Sultan Camii Meydanından doğru yürür garajın içerisinden eski bit pazarı dediğimiz alandan babamın kavaflar çarşısında ki dükkanına gelirdim.

Burunlu kırık dökük otobüslerin arasından garajda ki kahvenin önünden geçerken kahvecinin tablaya attığı marka sesleri hala kulaklarımdadır.
O zaman tarihin, tarihi eserin ne olduğunu bilmeme imkan yok, Manisalı olarak da bilmiyorduk, bir çok tarihi eserimiz yıkılıp gitti.

Orta okul çağlarında güzergah çarşı bulvarından, bit pazarından o zaman hükümetin önü bildiğimiz meydandan Hatuniye Camisinin önünden şimdi ki şehitler okuluna o zaman ki liseye giderdim.

Tarih bilinci bu mesleğe girdiğimde başladı adı bilinç olamazdı tabii hayranlık diyebilirim. Mimarlık ile hayatımızı idame ettirirken 1990 yıllarda mimarlar odasında başkanlık yaptığım dönemde Sayın Zafer Ünal da belediye başkanı idi. O yıllarda kültür varlıklarını koruma adı altında bir panel düzenlendi Sinan Bey Medresesinde yapılan bu panel iki dönem devam etti. Birincisinde bu Osmanlı Çarşını konu olarak seçmiş burayı bu anlamda gerekliliğini vurgulamış ve anlatmıştık. İkinci dönemde Kırmızı Köprüden Niobe’ye tarihi bir yolculuk yapmıştık.

Yani bu Çarşı ile serüvenimiz bu kadar eski, inşallah hep birlikte şimdi anlatacağımız projeyi gerçekleştirebilme imkanı bulabilirsek tarihe, Manisa’ya, bu çarşı esnafına ve atalarımıza hizmet etmiş oluruz.

Bu çarşı Vilayet Konağından başlayıp Bedesten Meydanında duvara çarparak son bulmaktadır.

Antalya Mimarlar Odası;
ULUSLARARASI GENÇ MİMARLAR FİKİR PROJESİ ÖDÜLLERİ VE SERGİSİ
“2023 Yılında Kentin Etkileşim Alanları: Meydanlar” ile ilgili bir fikir proje yarışması açtı.
Amacı ve Kapsamı:
“Meydanlar, insanların kullandığı ilk kamusal alanlardandır. Tarihsel süreçte üstlendikleri farklı işlevlerle kentsel yaşamın önemli bir parçası olmuşlardır. Meydanlar kentte sürekli yaşayan nüfusun ve kenti geçici bir süre için ziyaret eden kişilerin birbirleriyle ve paylaştıkları kent ile ilişki kurmasını sağlar. Tüm kent halkına eşit kullanım olanağı sağlayan bu alanlar çeşitli etkinlikler için ortak bir platform oluşturur.
Çevresi binalarla sınırlandırılmış bu alanlar, kent içinde tavanı gökyüzü olan odalar olarak da tanımlanmaktadır. Kent dokusu içinde meydanlar insanlara sürekli ve yönlendirilmiş bir hareket düzeninden çok, durma ve toplanma olanağı veren, hareketliliği zorlamayan, insanların birbirleriyle ilişki kurma potansiyelini içeren
mekânlardır.

Ülkemizde yanlış bir anlayışla yaklaşılan meydanlar zamanla işlevlerini kaybetmektedir. İdeolojik nedenlerinde etkili olduğu bu tahribat, meydansız, kimliksiz kentler yaratmaktadır. Teknolojinin hızla ilerlediği, insanlar arası iletişimin gittikçe azaldığı, birçok ihtiyacınızı internet üzerinden gerçekleştirdiğimiz sanal dünyada interaktif iletişim önemli bir boyut kazanmaktadır. İnteraktif iletişimi canlandırmanın en etkili yollarından biri de kentlerimize yaşayan meydanlar kazandırmaktır.”

Bu yarışma bizlerin bedesten meydanına verdiğimiz önemi pekiştirmektedir. Yarışma Nisan 2010 tarihinde sonuçlanacaktır.

MEYDANLARIN YAPILMA ANLAYIŞINDAN TARİHTEN BİR ÖRNEKLE BAŞLAMAK İSTİYORUM,

İnsanlığın birbirleri ile olan ilişkilerin de yaşam ilerledikçe ihtiyaçlar da artmış bazı ihtiyaçları karşılayamaz duruma gelince de paylaşım başlamıştır. Daha sonra da ihtiyaçların artması ve bunları tek başlarına karşılayamaz olmaları durumunda yani tüketimin artması ile üreticilik başlamıştır, bende olmayanı senden onda olmayanı bundan alıp vermeler önceleri takas ticaretini ortaya çıkarmıştır. Mala karşılık mal alıp verme gibi. Mal ile karşılık verilemeyince bedel ödeme devri, yani para ile alışveriş yapma devri başlayarak bu alışverişlerin yapıldığı pazarlar ve pazaryerleri ortaya çıkmıştır.
.
İlk çağlarda demir, bakır, altın, sikkeler bu alışverişler de kullanılmış, İnsanların yakınında bulunmayan ihtiyaçlar yakın kentlerden sağlanmış, giderek halka genişletilmiş, ihtiyacın ve malın ucuz olduğu alanlara şehirlere gidilerek alışveriş,ticaret merkezleri ve ticaret yolları oluşmuştur.

Ticaret sayesinde artan şehir ekonomisi, o şehir halkının refahını arttırmış yükselen yaşam seviyesi, ticaretin önemini ve giderek merkezler arasında ki rekabetibaşlatmıştır. Bu açıdan her bir kent müşteri çekebilmek için cazibe merkezleri meydana getirmek zorunda kalmıştır.

Ticaretin kent yaşamını nasıl etkilediği konusunda vereceğim örnek çok eskilere dayanmasına rağmen ticaretin sürdürebilirliği bu prensip ve gelişmeler ve anlayış ile günümüze kadar gelmiş ve devam da edecektir.

Zamanının önemli ticaret merkezlerinden birinden örnek vermek istiyorum.

SAGALASSOS

Bu ticaret merkezi Burdur Kentinin Ağlasun ilçesinin dağlık bölgesinin dik yamaçlarında M.Ö.6000 yıllarında yerleşimin başladığını göstermektedir. Antik Çağda ki Pisidialılar M.Ö. 1000 yıllarında buraya gelerek yörede ki ağaçlardan kereste ticaretini başlatmışlardır. Bu yerleşim kısaca çeşitli egemenliklere; Büyük İskender, Helen, Pergamon Krallığı ve Roma İmparatorluğuna ticaret merkezi olarak görev yapmış her devirde önemini korumuş hatta Suriye, Mısır’a kadar ticaretini geliştirmiştir. Yukarıda bahsedildiği gibi zamanının önemli ve zengin ticaret merkezlerinden biri olduğu yapılarından anlaşılmaktadır.

Ticaretin yapıldığı yerler, şehir planlamasını etkileyerek büyüdükçe de farklı isimlendirilerek, pazaryeri, çarşı, odeon, agora, bedesten isimleri ile anılmağa başlamıştır.

Bu planlamanın yani ticari alanların yanlarına insanları o bölgeye çekecek projeler geliştirilmiştir. Çarşı merkezlerinin işlevselliğinin arttırılması her zaman canlı olması için, amfi tiyatro, şehir senatosu veya Makellon yani yönetim binası, mabed, hamam,kütüphane, heykeller, çeşmeler, duvarlar, planlanmıştır. Ve en önemlisi şehrintoplandığı halkın birbirlerini gördüğü birebir temasta oldukları çeşitli etkinlik ve gösterilerin yapıldığı dolayısıyla halkın ve yabancıların, alışverişe gelen tüccarların bir araya geldiği ve oturup anlaştıkları konuştukları meydanlaryapılmıştır.

Şimdi kalıntısını ve temsili resmini gördüğümüz bu meydan ve o çağda meydana verilen önemi vurgulayan duvarı göreceğiz. Duvarın ihtişamı bugün dahi şaşkınlık ve hayranlıkla seyredilmektedir. Duvar denemeyecek kadar özenle yapılmış bu sanateserinin nasıl ince bir işçilik ile yapıldığı heykeller ve yüksekten akan sular ile ihtişamının bir kat daha arttırıldığı gözler önüne serilmektedir.

Bu saydığımız planlama tarih boyunca her dönem de yapılmıştır. Tarih tekerrürden ibarettir deyimi bu planlama ile her devirde tekerrür etmiştir. Roma, Bizans, Osmanlı İmparatorluğu devirlerinde de uygulanmıştır. Osmanlı İmparatorluğuna çeşitli zamanlar da payitahtlık yapmış Edirne, Bursa, İstanbul’da ve çeşitli şehirlerde yapılmış meydanlar bu işlevselliğini ve ticarette ki önemini devam ettirmiştir.

En küçük yerleşim birimlerinde dahi; camisi, kahvesi ve hamamı ile çevrilmiş köy meydanı.

Yine camisi, kahvesi, kaymakamlığı ile çevrilmiş pazaryeri özelliğini de yürüten kasaba meydanı.

Dahası ticarete can veren çarşı Osmanlıda ki adıyla bedesten meydanı; bunda da kahve, hamam, cami, Ramazan’da direkler arası, Kurban Bayramında hayvan pazarı köylünün şehre pazara gidiyorum dediği pazaryeri, panayır ve gösteri alanı olan bu meydanlar çınar ağaçları ile de yeşillendirilmiş, meydanda gezenlerin, oturanların, satıcıların, güneşten korunmaları için gölgelendirilmiştir.

Bu yaşantı bizim kültürümüz. Göz alabildiğine boş meydan bizde yok çınar altı var, uzanan giden çim alan yok küçük ama sıcak asma altı var. Siteler yok mahalleler var en önemlisi alışveriş merkezleri yok, çarşı var.
“çarşıya gidiyorum” hala dilimizde, eşimiz, dostumuz çarşıda, onları göreceğiz kim hasta kim usta kim ne yapıyor kimin ne ihtiyacı var bunları bilmeden dostluğun kıymeti olmaz ki.

Hatuniye Camii, Çeşnegir Camii, Taşcılar Mescidi esnafın eşrafın işini gücünü bir anbırakıp da namazlarını kıldıkları camiler değil mi? Camiden sonra avlusunda ayaküstü hoşbeş edilmiyor mu? Bu, dün daha bir başka idi, bu gün de aynı şeyleri yapmıyor muyuz? Belki o yaşantıyı, ortamı özlüyor ve o günleri arıyoruz.

Bu proje o günleri geri getirmez ancak o zamanları yaşatabilir yabancı konuklarıturisti buraya çekebilir ticareti ayakta tutabilir, yılların çarşısını, eski çarşıyıcanlandırabilir. Tarihler boyunca da bu böyle gelmiş. Projenin ana fikri bu.

Bu meydanın hemen arkasında duvar var, bedesten ve çarşıyı çevrelemesi, insanları, ziyaretçileri tutması için, gösteri perdesi gibi. Hem de arkasında ki bakımsız ve gösterişsiz zamanımız binalarını gizlemek için. Sadece, Alaca Hamam ile Bedesten aksı şeffaf düşünülmüştür.

Bu meydanın,

Bir köşesinde Efendiler Kahvesi, Cumhuriyet Dönemi Eseri,
Duvarın karşısında Osmanlı Şaheseri, Rum Mehmet Paşa Bedesteni.
Doğusunda Çeşnegir Camisi, ne kadar güzel taş ve duvar işçiliği.
Çınarları, erguvan ağaçları, gülü, gülistanı, Alaca Hamamı

Her yönden insanların geleceği gelmek isteyeceği bir meydan bu, 24 saat canlı ve yaşayan bir meydan olacak.
Konuklarımız, Sultan Camisi Muradiye Camisinden buraya gelebilir. Ulucami’ den buraya inebilir.

Hatta bir başka yönden. 23.01.2010

UNUTULMAYANLAR

Ömrümüzün bir zaman diliminde geçip giden yıllarına baktığımızda yaptıklarımız ile yapamadıklarımızı görür düşünürüz, ‘keşke’lerle ‘acaba’larla hayıflanırız. “Şimdi ki aklım olsaydı”, “keşke şuna karar verseydim” deriz.

Aslında o keşkelerin acabaların hayatımızda daha farklı şeyleri bize getireceğini bizden neleri götüreceğini düşünemeyiz. Bilir bilmez kendimizi mizana çekeriz.
Hayatımızı çizen kadere çok az müdahale ettigimizi bazen hiç değiştiremediğimizi düşünemeyiz. Kader ağlarını örerken bazen kaçan fırsatları değerlendiremeyip ‘ah’ lar ‘vah’ lar çekeriz.
İplerimizin kimin elinde olduğundan habersiz veya benlik duygularımızla keşkelere devam ederiz.

Ancak, hayatımız boyunca ufak tefek yardımlar, teselli etmeler, bazen karşımızda ki için çok büyük destekler, gülümsemeler, elinden tutmalar, omuz okşayıp sırt sıvazlamalar, insanlara yakınlarımıza gösterdiğimiz halihasene duygular, insanlık adına yapılması gerekenler sayesinde kaderimize yapabileceğimiz müdahalelere izin verilir.

Bunların birikimi hayatımızın akışı içerisinde zaman zaman bize ödül olarak geri döner. Bazen öyle aklımıza gelmedik şeyler bize verilir ki mucize deriz, kazalardan korunur, kötülüklerden kollanırız.

İnsanlığa yapılabilecek hizmetler, Allah katında makbul işler, yardımlar ile öldükten sonra dahi anılır bunların karşılığında kabrimizin başında bir fatiha okuyan mutlaka bulunur.

İşte Belediye’miz, Çatal Kabristanlığı’ndan başlayarak, kabristanda meftun Manisa’mıza insanlarımıza hizmeti geçmiş yakınları kalmamış veya uzaklara Manisa dışına göç etmiş kimselerin büyüklerınin Manisa’mızın da büyüklerinin kabirlerini ihya etme çalışmalarına başladık.

ZİYA BEY’İN KIZININ KABRİ

Dört ay önce 1927 yılında Manisa İmar Plan Çalışmalarında harita işlerini yapmış olan Ziya Bey’in kızının kabrini ihya etmiştik.
Üç Ayların girmesinden bu yana da 1935-1942 yıllarında Manisa Belediye Başkanlığı yapmış Avni Gemicioğlu ve ailesinin, Manisa Doğum Evinde yıllarca başhekimlik yapmış Dr.Necdet Sarımsakcı (babası 1950-1955 yıllarında Manisa da belediye başkanlığı yapmıştı) 1950’li yıllardan 1984 yılına kadar Moriş Şinasi Çocuk Hastanesi’nde Başhekimlik yapmış Dr.Cafer Soyer, 26 Ocak 1923 yılında Atatürk’ün Manisa’ya ilk gelişinde Manisa da Belediye Başkanlığı yapmış (1923-1926) Bahri Sarıtepe,…………….ve daha başka büyüklerimizin
kabirlerini ihya etmeğe devam edeceğiz.

.
Bir gün gelir faslı zaman geçer, bir gün gelir iğne deliğinden fil geçer. Zaman denen bir sonsuza yolculuk da, devran döner, her şey geçer.
Bazıları ben gelmiştim der gibi düşünür, bazıları neden geldiğini bildiğini bilmeden geldiğine pişman, perişan, el cep de, göz yerde, akıl nerde? Dünya denilen bir ayak basacak kadar dar yerde, alemi seyredip boşluğa sığmaz eda ile aklını yoklar, gözünü açar, yalnızlığına bakar.

Beyaz bir karış bezi kefen diye giydirirler,
Bir çukura zorla indirirler,
İndirenleri seyreder, alemi seyreder,
Göz yaşı dökenlere kapalı gözlerini diker.
Ömür dediğin bir “an”dır. Nereye gideceğini ne yaptığını sorarlar yorgun omuzlarını cansız kaldırır “hiç” der. .
Hiç olan alem mi? Kendi mi? Bir ayak ucu toprak mı?
Bilinmez.

Hiçliğe değil pişmanlığa eğilir seni seyreden yassılmış başlar. Son bir fatihanın ardından bükük dudaklardan sakince söylenen “Allah rahmet eylesin” ile gözlerden süzülen iki damla yaştır.
Çıkarken kabristandan hayat bir an durduğu yerden bir “an”için yeniden başlamıştır.

Bir fasl-ı baharın sonumu bu, nedir bu toz duman
Görmek için cihanı bilmek için insanı ol zerre-i umman
Olmak bilmek yetmez mi bu ne menem işdir pek yaman
Gülen eyyam, giden eyyam, geçen fasl-ı zaman.

Ölçemez mecid mecid bezleri endamına serse
Bir pakin endazeyi Gül-ü ruhsarına verse
Bir Gül icin bülbül figan-ı ahüzar eylese
Gonca-ı şeb-i nem kurur ateş-i püryan gelse.

Geçti nevbahar-ı ömrün, son demleridir bu.
Gülistan-ı ruhsarın sonu hazan-ı ruhsattır bu.
Bir şem-i, dem-i, mutlak-i ömrün hüsranıdır bu.
Dünya saltanatı, meth-ü senanın sonudur bu.

25 Mayıs 2012

20120708-094743.jpg

20120708-094847.jpg

USTAMIN ARDINDAN

USTAM YAŞAR MERCÜL’Ü KAYBETTİM USTALIĞI BEN DE YAŞIYOR.

İnsan hayatında dönüm noktaları vardır, bunlar birkaç taneyi geçmez meslek edinmek, evlilik, iş hayatı, baba olmak gibi.
Yıllar önce 70’li yıllardı benim hem okul hayatından sonra Manisa’ya dönmeme hem de evlendiğim kızı tanımama sebep olan dönüm noktam bu o yıllara ve onun bürosunda çalıştığım zamanlara rastlar.

İşe nasıl girdiğimi bürosunda nasıl çalışmağa başladığımı hatırlamıyorum ancak yanında nasıl eğitildiğimi çok iyi hatırlıyorum.1970 yılı idi o tarihlerde Yıldız Mimarlık Akademisi ikinci sınıftaydım. Yaz tatilinde koşarak geldiğim Manisa’da hem mimarlığı pratikte öğrenmek hem de belediyeyi tanımak için çalışmaya başlamıştım. Bana hem ağabeylik hem ustalık yapıyor idi, kendisi de çok iyi bir mimardı, Manisa da çizdiği projeleri bina cephelerine bakarak hala tanırım bilirim çok farklı bir mimari anlayışı vardı, 1973-77 yıllarında Manisa Belediyesi Meclis Üyeliğinde bulunmuş, Buca da öğretim üyeliği yaptığı yıllarda katıldığı müze yarışmasında ödül almıştı.

Mimarlık mesleğime onunla çalışırken çok şey katmış çok şey öğrenmiştim. Eski adliye yanında ki Dede Apartmanının katlarına sırtımda kapı kasası taşımış Salihli’de uygulamasını yaptığı Emlak Kredi Bankası şube inşaatının kalıplarını bir akşamüzeri Oktay ile birlikte (o traktörü kullanıyordu) traktörün çamurluğu üstünde Salihli’den taşımıştık. Böylesine çalışıyor ancak yeri geldiğinde de Kordon da Kemal’in yerinde sütlü balığı yine onun arkadaşları benim ağabeylerim dediklerimle birlikte yiyor arada bir felekten bir gün çalıyorduk.

Çalıştığım zamanların ücretini almamak için Allahaısmarladık demediğim bir yarıyıl tatilinden sonra İstanbul’a dönüşümde sabah beni büroda göremeyip nerede olduğumu öğrendiğinde istasyona harçlığımı yetiştirmişti.

Büro açtığımda tatillerde onun yanında iken çalıştığım masayı bana büromu açarken vermiş cetvel gönye gibi çizim aletleri ile de masamı donatmıştı, o yıllarda müteahhitliğe başladığından projelerini ben çizmeye başlamıştım o tashih ediyordu. Yine o yıllarda hediye ettiği Ölçü cetveli hala masamın çekmesindedir.

İyi bir insan, iyi bir mimar, iyi bir ustaydı.
Allah rahmet eylesin üzerimde çok hakkı vardı.

Azmi Açıkdil

HEP Mİ? HİÇ Mİ?

Bir gün gelir faslı zaman geçer, bir gün gelir iğne deliğinden fil geçer. Zaman denen bir sonsuza yolculuk da, devran döner, her şey geçer.
Bazıları ben gelmiştim der gibi düşünür, bazıları neden geldiğini bildiğini bilmeden geldiğine pişman, perişan, el cep de, göz yerde, akıl nerde.
Dünya denilen bir ayak basacak kadar dar yerde, alemi seyredip boşluğa sığmaz eda ile aklını yoklar, gözünü açar, yalnızlığına bakar.
Beyaz bir karış bezi kefen diye giydirirler, bir çukura zorla indirirler, indirenleri seyreder, alemi seyreder, göz yaşı dökenlere kapalı gözlerini diker bakar, bakar. Nereye gideceğini ne yaptığını sorarlar yorgun omuzlarını cansız kaldırır “hiç” der.
Hiç olan alem mi? Kendi mi? Bir ayak ucu toprak mı?
Hepsi.
Hep den hiç olur mu? Olsa, zaten ne fark eder? Geçen zaman bir “an”dır.
Gözyaşı dökenlere bakar, bakar, bir hiçliğe neden dökülür yaşlar.
Hiçliğe değil pişmanlığa eğilir yassılmış başlar.
Hepsi bu.

Bir gamlı pişmanlık, bir damla yaş.
Atılan toprak değil kürek, kürek çukura.
Gömülen bir garip yalnızlığın, hiçliğe yolculuğudur.
Okunan başucuna dikilmiş bir taş.
O da rüzgar güneş yağmurun son buldurduğudur.

20120619-160742.jpg

ESKİ NİSANLAR

Sallanırken salıncak da heyecanım savrulurdu
Annemin sesi “sıkı tutun” kulaklarımda dururdu.
Ihlamur ağacının kalın gövdesinden çıkan dalda
Gıcırdardı salıncak babamın sardığı urgan sesiyle havada
Güneş ıhlamur yapraklarının arasından gözümü alırken
Baharın rengine değiyordum Eski Nisanlarda sallanırken
“Bu yıl bahar erken geldi” diyorlardı büyüklerim
Oysa ben zaten baharımdaydım küçücüktü ellerim
Tutmak isterken kelebekleri, yolarken çiçekleri
Cıvıldaşırdı daha yeni yapraklanmış ağaçlarda kuş sesleri
Büyüklerimin bahar dediği buymuş meğer
Renklenirdi toprak, güneş, hava, her yer.

İkinci baharımda benim de renklendi saçım sakalım
Eskiyen Nisan değil bendim eskilere takılı aklım
Dedem geldi gözlerimin önüne yan yana otururken ki
Bastonu bir elinde diğerinde elim nereye gidiyorduk ki
Oturmuştuk yıkık bir kerpiç duvarın üstüne “oh” diyerek
Dizlerini tuttu bastonunu yanı başına koyarken seslenerek
“Manav Hüsen bir ayva ver çocuğa buyur parasını”
Hep gelirdik buraya severdim çürük ayvanın karasını
Parmaklarken ayvayı dedem dalardı seyre sokağı
Seyredecek bir şey yoktu aslında gözler arardı uzağı
Yine aynı sokak şimdi cadde olmuş yan yana apartmanlar yığılmış
Manav Hüsen, dedem, her yer, kobalak ağaçlar, evler, tarih olmuş.
Allah Allah her şey dün gibi aslında, ayvanın kokusu tadı
Ben de eskiyorum herhalde arıyorum yıkık kerpiç duvarı
Dedemin bastonu gibi bastonum yok daha, ancak ayaklarım ağrıdı
Mutluluğun adı o zaman ki baharlarda “Eski Nisanlardı.”

08/04/2011

20120619-143458.jpg

BENİM İKAZIM BUNADIR

BU BİR İKAZDIR.

Önce ülkem ülküm, cumhuriyetim, devletim.
Ülkemin bölünmez bütünlüğü.
Ülkümün vazgeçilmez kudreti.
Cumhuriyetimin bağımsızlığı.
Devletimin hâkimiyeti.
Bayrağımın hürriyeti.
Ezanımın ulviyeti.
Tüm bunlara karşılık benim ubudiyetim.

Yukarıda saydığım ubudiyet vecibelerimi ve tüm insanlık ilkeleri yerine getirerek altmış yaşımı geçtim. Bu yaştan sonra hiçbir ikbalim ve ihtirasım olamaz.

Ancak,
Çocuklarımın benden beklentileri var, torunlarımın hem benden hem ana ve babalarından bekledikleri var.
Bu benim değil ailemin ikbali, bu benim değil 3,5 yaşında ki torunlarımın istikbali.

Bu ahval ve şerait içinde dahi vazifem Türk istiklal ve Cumhuriyetini ilelebet müdafaa ve muhafaza etmektir.

Bu ahval ve şerait oluşmak üzeredir.
Hepimiz aklımızı başımıza toplayalım.

BENİM İKAZIM BUNADIR.

20120705-235530.jpg

GÖLGE ETMESİNLER BAŞKA İHSAN İSTEMEYİZ

Mart Ayı Belediye Meclis toplantısında oylanarak muhalefet partileri ve bağımsız iki üye tarafından ret olunan üç proje ve ayrıca revizyon imar planları için arada gecen konuşmalardan çok üzülmüştüm. Necip Fazıl’ın “kızgınlığım geçer de kırgınlığıma çare bulamadım” dediği gibi: Manisalı olup da bu projelere ret oyu verenlere hala kırgınım. Bu projeleri anlamadıklarını düşünmek istiyor kırgınlığımı üzüntümü yenmek istiyorum.
Bugüne kadar belediye çalışmalarımızda hep Manisa Halkının vatandaşlarımızın bir kentte yaşadıklarını hissetmelerini sağlamak sokak ve caddelere çıkıp gezme bakınma alış veriş imkânları ile ticari potansiyeli arttırmak esnafın yüzünü güldürmek halkımızı memnun etmek gayreti içerisinde çalıştık.
İlk bir bucuk yılı borç ödemekle ikinci bir bucuk yılı yol kaldırım yeşil alan düzenlemeleri ve her vatandaşımızın engelli engelsiz kapısının önünü düzeltmek cadde ve sokaklarda rahat yürümesini sağlamak yol ve kaldırım yapmak yeşil alan düzenlemeleri ile geçirdik. Dışarıda bunları yaparken içeride de yeni projeler ürettik, çizdik. Bu projeleri Manisa’ya kazandırabilmek için İller Bankasından kredi talebinde bulunduk, projelerimizi iller bankasına gönderdik dokuz ay oldu hala tasdik etmediler.
Nedir bu projeler:
Küçük Sanayi Kavşağı, Yeni Terminal (oto garaj),binası, 170.000 m2 alana sahip Kent Parkı projeleri ile Danıştay’da bekleyen Manisa çöp depolama alanını çözecek yılların kanayan yarası olan çöp bertaraf tesisi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığında bekleyen atık su arıtma tesisi, Vakıflar da bekleyen eski garaj alanına yapıp da çarşının canlanmasına imkân sağlayacak Bedesten Meydanı projeleridir.
Üç dönem istenmesine rağmen başaramadıkları Askeri Lojman Alanına 850 araçlık otopark yapılması (bu çalışmada sona yaklaşıldı. Genelkurmay Başkanlığı, Maliye Bakanlığı, Toki, anıtlar kurulu izinleri alındı). Emekliler Parkı altına bodrum’a iki kat 500 araçlık otopark projesi (anıtlardan izni çıktı).

Bu çalışmalar için yapılan bunca çalışma gayrete rağmen yılmadık, üzülmedik, kırılmadık. Okyanusları aştık ama gelin görün ki Gediz Çayını geçerken boğulduk. Bizler yukarıda saydığım projeler için onca prosedürü yerine getirirken, Manisa Halkının oylarıyla ve Manisa Halkına hizmet etme amacıyla kurulmuş Manisa Belediye Meclisinin bu üç projede ret oyu veren meclis üyelerinin sadece el kaldırmaları ile kabul edilebilecek üç proje için bu kadar kolay bir hareket yapmaları gerekirken kimse kılını kıpırdatmadı gazetelerde ki fotoğraflara bakın eller, gözler, başlar aşağıda hiçbir hareket yok.

Nedir bu üç proje;
1-Belediye Sarayı yapmak için daha önce ki belediye döneminde temelleri atılmış Lalelide ki Saruhan Oteli önünde ki belediye arsası: Temelleri de kullanılarak hukuki problemleri de çözülerek bu yarım kalmış inşaatın yerine alt katta işyerleri, üst katlar da ofis ve 1+1 daireleri olan çok katlı 24.000 m2 alana sahip proje.
2-Tedaş Kurumunun yanında şu anda servis araçlarının otopark olarak kullandığı alan: Bir bloğu ticari ofisler, diğer bloğunda sivil toplum kuruluşları olan oda ve derneklere çalışma ofisleri ve bu kurumlar için toplantı ve brifing salonları yine hem burada çalışanların hem de dışarıdan gelecek Manisalı ve misafirlerin ihtiyaçlarını karşılayacak olan restoran ve kafeler ile 400 araçlık otoparkı olan 23.000 m2 alana sahip ikiz kuleler projesi.
3- Hepsinden önemlisi: Henüz büyük şehir mi, bütün şehir mi, nasıl bir şehir olacağına karar verilmemiş olmamasına rağmen Manisa’nın aynası, çağdaş Manisa olma yolunda son üç yılda hızla ilerleyen Manisa’nın çağdaş ve modern yüzü, 21 asrın çevreye verdiği önemi yansıtan İzmir-İstanbul yolundan geçip şehirlerarası ulaşım yapanların gıpta ile görecekleri, Mimar Sinan ismine layık bulvarın gerdanlığı olacak bir proje: 16.000 m2 Belediye Hizmet Binası, yıllarca bir Pazaryeri olmamış oraya buraya kaydırılmış 1000 adet pazar tezgâhından meydana gelen 10.000 m2 alana sahip merkezi Pazaryeri, 45.000 m2 alanıyla 1500 araçlık merkezi ve depolama niteliğinde ki otopark, 500 kişilik ve 250 kişilik birleştiğinde 1000 kişi kapasiteli nikâh salonları, bodrum katta 2000 m2’ lik market ve ticari dükkânlar ve peyzajı tamamen gezinti ve yaşama yeri olarak ayrılmış yemyeşil bir meydan.
Gündüz belediye ile hareketli, gece saydığım mekânlar ile canlı gece gündüz yaşayan bir proje ve çevresine hareket ve bu bölgede ki küçük esnafa bereket getirecek bir büyük proje Belediye Hizmet Binası, Pazaryeri, Otopark projesi. Bu proje Türkiye çapında yapılan proje yarışması ile 116 proje arasından yine Ülkemizin seçkin mimarlarından oluşan jüri tarafından seçilmiştir.
Bu proje Kentin toplanma yeri, buluşma noktası olacak bir projedir.
Bu proje Mimar Sinan Bulvarı altında kalan: Yeni Mahalle, Barbaros, Atatürk, Fevzi Çakmak, Cumhuriyet, Güzelyurt, Kuşlubahçe, Sipil mahallelerinin de kolayca ulaşabileceği, pazaryerini kolayca kullanabileceği, onların sosyal ve kültürel yönden gelişimine hız kazandıracak bir proje. Buradan her Manisalı vatandaşın, her mahallelinin, yerli ve yabancının kentin diğer bölgelerine: Çarsı, hükümet konağı, bedesten alanı, tarihi mekânlar, Kumlu dere gezi yolundan Karaköy gibi yerlere ulaşmak için 1500 araçlık otoparka araçlarını bırakıp gidebilecekleri bir odak noktasıdır. Sadece belediye hizmet alanı değil Manisa’nın Merkezi Kent Alanı’nın düzenlemesidir.

Şimdi:
Bu projelere ne lüzumu var diyebilir misiniz?
Kendi hobileriniz için yapıyorsunuz diyebilir misiniz?
Oy peşindesiniz diyebilir misiniz?
Tüm Manisa Halkının partili partisiz her kesimin oylarını almış ve bizlere hem başkanımıza hem meclisimize teveccüh göstermiş bu belediyeye vazifenizi yapmıyorsunuz diyebilir misiniz?

Simdi:
Tüm bunlara bu gayrete bu düşüncelere rağmen kimsenin bize bu projeleri yap dememelerine rağmen biz bunları yapıyor ve engellenmek isteniyorsak kırgın olmayalım mı?
Manisa’mızın kenar mahallelerini de merkez mahallelerini de aynı görüp tüm vatandaşlarımıza eşit ve aynı hizmeti götürmek için yapılan dört büyük mahalle revizyon imar planlarına yapmayın diyeceğinize çözüm getirin siz de plan önerin tartışalım dediğimiz de çözüm getireceklerine meclisi terk etmelerine kırgın olmayalım mı?
Biz bu yola başkanımızla beraber boş değil baş koyduk. Bu güne kadar laf değil iş üretiyoruz ve üreteceğiz. Biz plan yapmayı da biliriz, çizmeyi de biliriz, Manisa’mızı da severiz, halkımızı da severiz.
GÖLGE ETMESİNLER BASKA İHSAN İSTEMEYİZ.

MİMAR DEDİĞİMİZ (yorum)

İnsan hayatıda bir hikaye değil mi? Bir varmış bir yokmuş gibi masal değil mi? Tesadüfler, gösterilen yaratilan fırsatlar, cesaret ile ve o güne kadar farkında olmadan yaptıklarımızın Allah tarafindan ödüllendirilmesi ile buluşturulduğunda hikayenin seyri değişmiyor mu? Mucize diyoruz, aslında insanın kendisi mucize değil mi?

Kendi kaderimizi, hayatımızın farklı yönleri yaşantıları ve degerlendirmeleri ile çizerken hayatımızın hikayemizin bir parçası olan mimarlığımız ile binalarında kaderini çiziyoruz. Onlara ruh verirken karakterini de tayin ediyoruz: Mütevaziliği öne çıktığında gururu, mazbutlugunun yanında sakinliği, cesareti ile cüretkar duruşu, utangaçlığının masumiyetini, basit ama o kadar da hayranlıkla baktığımız güzelliğini gösteriyor, karakterine yansıtıyoruz.

Kullanıcılarının hayatlarına, önünden gecen insanlara, sokağa, semte, kente kazandırdığımız binayı aslında dünyaya getiriyoruz. O kadar ki dünyaya kazandırdığımız bu binanın esasında eserin demek doğru olur bu eserin ömrünü de biçiyoruz.

20120811-123627.jpg

ÇATAL KABRİSTANLIĞINDA UNUTULMAYANLAR

YUNANLILAR TARAFINDAN YAKILIP YIKILAN MANİSAMİZA 1927 yılında ilk imar planı yapılmış.
Mezar taşında Osmanlıca “İstihlas-ı mes’uddan sonra Manisa Şehir Haritalarını hazırlayan Mühendis ZİYA BEY’İN 11 yasında ki Emel’inin Kabridir. 15 Ocak 1927.

20120619-094158.jpg

20120619-094220.jpg