İçeriğe geç

PİŞMANLIĞIMIN RÜYASI

Yağmur toprağı bakırcı çivisi gibi dövüyordu ustaca,
Birikintilerde oluşan kurbağa gözü kabarcıklar haylice.

Yağışın şiddetinin artacağına işaret ediyordu bunlar
Yağmurun cilaladığı yassılmış kayaların arasında ki yollar,

Derecik olmuş çamur deryası vıcık vıcık yürünmüyor
Kısılmış gözlerden etraf sis bulanık sığınacak yer görünmüyor

Kovuğu andıran ama salyangoz kıvrımı ile girdim bir deliğe
Bu kovukta yalnız olmadığımı bir müddet sonra fark ettiğimde.

Kaşıntı tuttu ıslak bedenimi haşur huşur
Kalsam öleceğim kaşınmaktan, dışarısı yağmur.

Geçti zaman aldırmıyorum artık yağmura
Kaşıntı tatlılaştı alıştık o bana ben ona

Dineceği yok yağmurun ben de kaldım yolumdan
Çıkayım mı diye düşünüyorum salyangoz kabuğumdan?

Bir ara durdu kaşıntı ses yok bizimkinden
Gideceğimi anladı bilmem neresinden

Hafifledi dedim yağmura bakarak, çımcık çamura
Zaten batmıştım ne diye duruyorum bu kovukta hala

Kaşıntı benden önce çıkmıştı her halde kovuktan
Böyle derken uyuya kalmışım yorgunluktan

Gözümü açtığımda iki büklüm cüssem ufacık olmuşum
Tutulmuş her yanım üstüm başım pire dolmuşum.

Köpekler girmiş anladım benden önce bu kovuğa
Zaten sucuk olmuşsun ne diye devam etmezsin yoluna

Islak vücudum şimdi pireli, çamurlu her yanım
Uyandım ama rüyaymış meğer yatağımdayım.

SULTAN MUSTAFA YAYLASI,

Torunum Can’ı eşek üstünde görünce şanslı çocuk eşeği görmeyenlerde var deyip aklıma:

Arapalan Meydanı müzayedeyi andırıyordu narin bacaklı semerlerinden küçük eşekler, doru, kula, beyaz mahşerin dörtatlısı her birinde kiraz küfeleri, önü çeken körük çizmeli kilot pantolunlu sekiz köşe kasketiyle öncü atın ipi elinde, arkada gelin alayı renkli giysileri ile yaşmaklı kadınlar kızlar, kervanın semerlerine bebekli anne kolları gibi sarmalanmış küfelerde çocuklar, kiraz mı toplanacak düğüne mi gidilecek bir çoşku bir heyecan yumağı meydanda.

Gümüş renkli kayalarının altından kaynayan cıva renkli, soğuk mu soğuk adı gibi mahzen çeşmesinin yaylasuyu, ulu çınarın dibinden gün yüzüne çıkarken kadim dostu çınarla aynı yaşı paylaşıyordu.
Meydandan çıkışta mahzen çeşmesinden son defa sulanan kervan. Dönerek yükselen yolda ağır ağır ilerliyordu.

Küçücük ellerimle küfenin kenarlarına benim olan dünyalara tutunmuş, derin küfeden gözüken başım, rasathane radarı gözlerimle güneşe biraz daha yaklaştığımız Sivrice’den ufukla gökyüzünün bir olduğu sisli mavinin altında ki Manisa’yı seyrediyorum.

Mola verilmişti.

Bu yönden Manisa; gecekonduların istila etmediği istenmeyi bekleyen kız misali. Bahçe ve sokakta ki yeşiller, bir karışlık beyaz yer evleri ile papatya tarlası Narlıca ve Göçmen Mahalleleri; yosunlu kırmızı, yeşil kahve renkli kiremitleriyle empresyonist akımın öncülerinden Monet’in bahar tablosuydu.

Haberleşme dumanlı sigaralar Sivrice Tepesi’nden yükselirken, salkın söğütlü yağmur ormanında ki Anakonda Gediz ağır sakin kıvrılarak akıyordu. Moladan sonra Sivrice’den bakınca ucu gözüken uzunca dar yol; dağın sırtında ki Sırat Köprüsü’nden sallanan küfelerin içinde ki günahsız bebeler korkusuz geçerken serinleşen hava yaylaya yaklaştığımızın ürpertisini hissettiriyordu.

Gölgelerin yeşile boyandığı ağaçların tünelimsi yoluna giren kervan tek sıra ilerlerken vakit İkindi olmuştu. Tünelin ucuna takılı meydanın ortasından akan suyun yüzünüzü yıkadığı buğusu, berraklığının masumiyeti, masalımsı fasulye ağaçı görünümlü Ulu Ceviz ağaçlarının el sıkacakmış gibi eğilmiş sizi karşılayan dalları Sultan Mustafa suyunun üstüne yıllarca kol kanad germişler.

Yılların yorgunluğunun emeği ödenmiş Sultan Mustafa demişler çeşmesine suyun. Şehzadelerin saray gülistanına hayat veren, sofralarında şifa olduğu su. O ihtişam o paye ile şarıl şarıl harıl harıl tarihi anlatıyor.

Kervan çözüldü, beyaz badanalı yıkık çarpık taş duvarının üstünden alındı sevinçlerinin yorgunluğa galip geldiği çocuklar. Küfeden kucaklanışları başlarını göğe değecek kadar havalandırılıyordu her biri.

“Sepeti ver”,”mandal askı nerede”, “haydi sallanmayın” bağırışmalarının telaşa karıştığı kaygıya karşılık bebelerin kaygısız sevinç nidalarının koşuşturmacaları.

İşte kiraz zamanı.

Yorgunluğun ağırlığı ile uyuya kalıyorum; aklımızın ermediği büyüklerimizin öykülediklerini masal edasıyla dinlediklerimi küçücük kafamda çözmeye çalışırken kiraz ağacının beni uyandırmak isteyen yaprak hışırtıları altında hasırlı minderin üstünde.

Çocukluğumun derin uykularında izlerinin toprağa karışmış renkli camlarını topluyorum eşeleyerek Sultan Mustafa’nın masal sarayını bulmak ister gibi.

/home/wpcom/public_html/wp-content/blogs.dir/510/30790085/files/2014/12/img_7886.jpg

KAMERA, MAMERA, MADARA.

image

Bir kameradır tutturduk. Güvenlik deniyor, sağlamak gerek, olayların ardı arkası kesilmiyor.

Taşçılar Mescidi Esnafı ikindi okunuyor. Doğusunda ki üç beş basamakla çıkılan merdivenin en üst basamağından okunuyor, o zamanlar minareler süngü kalemler bilmem ne değil minareler işlevine uygun, ezan şerefesinden okunuyor.
İşte bu zamanlarda ki esnaftan sandalyesini kapıya koyan namaza gidiyor.

Evlerde: Tahta kapılar mandallı çektinmi kapıyı mandal yerine oturuyor. Kulbunun üstünde yassı parmak basacak kadar mandala başparmağını bastırdınmı açılıyor kapı. Ev sahibinin gelenden haberi olması için bir çan var tepede kapının kanadıyla buluştuğunda çan çan çalıyor. Gelen “huuu” diye seslenince ev sahibesi sesten tanıyor “Buyur kızım” nidası ile cevaplıyor asılı duran çanı.

Tek katlı bahçeli içerlikli evler böyle, daha kapı zili icat edilmemiş, ya yumruk olmuş döküm tokmak var ya da geniş kapı halkasının altında saç parçası vurunca çat çat çat sesine kapı açılıyor.

Zil takıldı sokağa yabancı yeni taşınmış evlere. Tek zilin üstüne ikinci üçüncü beşinci zil ilave edildi. Komşular seyrek gelip gitmelerden sonra zillerin yanına isimler yazıldı. Sonra zillerin yanına yazılan isimler silindi işte zurnanın zart dediği yere gelmiş olduk. Zillerde ki isimler silindiğinde çarşıda da sandalyeler yerine kapılar kilitlendi .
Bunlar ne zaman oldu, tarih atalım dersek televizyonun evlere girip kanalların arttığı zamana başlangıç diyebiliriz. Sandalyeler amaçı dışında kullanılmadı, ziller isimsiz kaldı yanlış basılınca da kim o sesleri merdiven boşluğundan duyulmaya başladığı zamanlara rastlar.

Gel zaman git zaman artık tellallık yapacak deve bulunmadığı, pirelerin neden berber olduklarını düşünmeye başladığımız, çocukların annelerinin beşiğini tıngır mıngır sallamayı bırakın,annelerini babalarını dinlemedikleri çağa geldik. Zamana “zamane” dendiği günler geldi çattı.

Naylon torbada tiner, köşe başında ot, ucuzundan bonza. Çalanın çırpanla karıştığı, pala tırpanla sokakta dolaşıldığı, döner bıçakla ince kıyım yapıldığı, şişlerin kuzuya değil insanlara geçirildiği, omuz atmanın bela, belanın kol gezdiği, kolların jiletlendiği, olaylar film gibi. Bitmek bilmiyor, 24 kısım tekmili birden.

İşte bu filmlerde ki kamera makine dairesinden çıktı; sokaklarda köşe başlarına, direklerde tepelerine, kapılarda üstlerine, işyerlerinde girişlere, yerleşti.
Her gün pırasaların doğrandığı sokaklar, farelerin dadandığı kasalar, marketlerin patlatıldığı, evlerin soğana çevrildiği, filmin en heyecanlı yerleri. Kamera makine dairesinde olur. Dükkan üstünde, sokağın köşesinde, direğin tepesinde, kulağın küpesinde kamera mı olur? Memlekette polis var, güvenlik var, devlet var, var oğlu var da bekçiler yok, karakollar iki kapılı oldu. Mertliğin delikanlılığın perşembe pazarında satıldığı günlere geldik. İnsanlar çoğaldı, çokluğun boklukla anıldığı günlerde herkes serbest, ekonomi gibi.
Hürriyetin gasp, demokrasinin ast, küçüklerin üst, olduğu devirde kamera ister tak ister takma.
Ama:
Bir musibet bin nasihatten evladır.
Kendi düşen ağlamaz.
Ağlarsa anam ağlar.
Kilit dosta hırsıza değil.
Tak kamera olma madara.
…

DİYANET EĞİTİM MERKEZİ

Herkes elini attı az çok demedi kimse, inşaatında çalışanından, bir tuğlanız da sizin bir kürek de betonunuz olsun deyip kendine iş edinen ve bu kimsenin olduğunu duyanlardan benim adımı vermeyin şu işi ben üstleniyorum diyenine kadar, emekli maaşından, aşından, dişinden arttırıp verenine, seramiğinden, mermerine, mescidi benim olsun diyenine, evinde hasta bakımı yapılanın hayır duasına… kadar herkes üstlendi yapımını.

Dünyada yapılan her türlü güzel işin, iyi niyetin, kalbi gözle bakışın, el sıkmanın, sırt sıvazlamanın, gönüle girmenin, gönül almanın, hesabını bilenler el attı yapımına.

Müezzin namaza başlatmadan önce gülbank’ında: “Resul-i Ekrem ve nebiyy-i muhterem sallallahü tealâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin azîz, pâk, münevver, mutahhar ruh-i şerîflerine salavat-ı şerîfe getirenlerin âhir ve âkıbetleri hayr ola. l-i ezvâc-ı tâhirât, evlâd-ı rasül, eshab-ı güzin efendilerimizin ve sair enbiya-i ‘izam ve rusûl-i fihan hazeratının ervah-ı şeriflerine, pîrimiz Bilâl-i Habeşi (ra) efendimizin ve ‘ale’l-husus bu camiin bânisi ve bugüne kadar bu camiden güzerân etmiş, imam, müezzin, cemaat, kayyumların ve kâffe-i ehl-i imanın ervahı içün, Allah rızası içün, el-fâtiha!” der. Yıllar boyu dünya ve mekan durduğu müddetçe söylenecek.

Çeşme yaptırırsınız taşında; içeni bol olsun, şifa bulsun, hayır dua da bulunsun yazar. Cami yaptıranlarda kitabesinde cemaati bol olsun diye yazdırır.

Diyanet Eğitim Merkezi’nin değerli hocalarından Malezya da yapılan 44 ülkenin katıldığı Dünya Kur’an Olimpiyatlarında 2. olan ve çeşitli ülkelerde Balkan ülkelerinde, Suudi Arabistan da yapılan Kur’an okuma yarışmalarında dereceler alan şimdi de Haseki Eğitim Merkezine atanan Osman Hocamız Manisamızdan tayin oldu ama gönlümüzde yeri sabit.

Bir başka Kıymet Hüseyin Hoca: Her Cuma namazı kıldırıp hutbede gönülleri mest eden, zahirî ve batınî ilmin ışığında bizleri aydınlatan, haram ve helallerden ticaret hayatına uzanan kurallar, emir ve yasaklardan içtimai hayatımıza, çocuk eğitiminden komşuluk haklarına beşeri ilişkilerde ki, yardımlaşma, saygı,sevgi ve güleryüzle, kırıcı değil yapıcı hal tavır düşünce ve davranışlarımıza kadar.
Diğer tarafta ise insanın iç dünyasını, gönlünü, akleden ve hisseden bir varlık olarak duruşunu bakışını sevgisini ilmî, ulvî, uhrevî, samîmî, sahabî, marufî, marifî, arifî, insanî, kalbî hislerimizi her Cuma hutbede gönüllere nakşeden Hüseyin Hoca.
Her Cuma bir ders, her ders bir Cuma oluyor, Cuma’nın faziletine burada erişiliyor. Sabır ve şükrün, kazançta ki bereketin, vücudumuzda ki sağlığın, düşüncelerimizde ki aydınlığın, gönlümüzde ki saflığın, gözümüzde ki parlaklığın, ışığı burada yakılıyor.

Mescid namaz çıkışı: Bu manevi havayı hazzı biraz daha teneffüs edip içimize sindirmeliyiz, ışığın aydınlığını parlaklığını hemen kaybetmeyip hatta meşaleye çevirip etrafımızı aydınlatmalıyız.

Manisamızın bu güzide mekanında bulunan, eğitim veren değerli hocalarımızdan, buradan ilim alıp dağıtan hafızlarımızdan, yapılmasında emeği geçenlerden, cemaati bol kılan Hüseyin Hoca’dan.

Allah hepsinden razı olsun.

ESKİ GÖRDES

imageimageimageimage

 

 

 

image

 

image

image

image

Aralık ayı meclisinde konuşulmuştu Gördes, büyükşehir hizmetlerinin incelenmesi ve kanunen büyükşehire devredileceklerin konuşulduğu meclis, ufak bir noktanın aydınlığa kavuşması için “yerinde bakalım” dedi Cengiz Başkan “hem sizi ziyaret etmiş de oluruz”. Gördes başkanı “Memnuniyetle, tüm başkanlar hep birlikte gelin sizleri ağırlayayım” dediğinde meclisten “Başkan ağır olur” seslerine rağmen misafirperver Anadolu insanı “Başımın üstünde tüm meclisin yeri var” dedi.

Gün kararlaştırıldı akşam yemeğe gelecek diğer ilçe başkanlarından önce, gündüz Büyükşehir teşkilatı tüm daire başkanları siyah arabaların konvoyu Gördes’in yollarında yılan kavi hareketler ile kıvrıla kıvrıla çam ormanların arasından Gördes’e doğru tırmanıyordu.

Hava yazdan kalma bir gün değil ama bahar mı bahardı. Gördes meğer hiç yabancı değilmiş bize; güler yüzleri, el sıkmaları, sarılmaları, el sıkmak sarılmak için sıraya girmeleri, 40 yıllık Gördesliymişiz meğer. İbrahim Emre Başkan, Emin Keçeci Hocam eski Gördes’i tarif ediyor anlatıyorlardı. Burada cambazları seyrederdik, şurada koştururduk, şu köşede bakkal Ahmet amcanın dükkanı vardı diye.

Annesi anne tarafının Gördes’li olduğu Kemal Çamlıoğlu “annemde buralı” dedi. Ben biliyordum Rahmetli Fethiye Yenge’nin Gördes’li olduğunu. Gerçekten bu sıcak bahar havası, Gördes’lilerin sıcaklıkları hepimizi Gördes’li yapmıştı.
Kalktık, incelenecek alanları görmek için. Kemal Hocam “Azmi başkan Eski Gördes’e gidelim mi?” Tereddütsüz “hadi” dediğimde yolunu öğrenmiştik bile. Onlar yeni biz Eski Gördes’te her cepheden saldırıyorduk hizmet için.

Yolu tarif ederlerken mezarlığın önünden devam edin diyenleri hatırladık mezarlığın yanından geçerken. Eski bir çeşme ne tası ne yalağı kalmış baş ucunda ki ağaç hala kadim dostunu bekliyor. Az daha gidince metruk bir evin kapısına çıktı Süleyman, ondan tarif aldık Kemal ben şunlardanım deyince. “Gelin ben size evi göstereyim. Aha işte şu yıkık minare var ya, o caminin yanındaydı annanenlerin evi” deyip o tarafa doğru seğirttik minare kısmen yıkılmış olmasına rağmen dimdik ayaktaydı.

Şaşkınlığın hayranlığa, kimsesizliğin garipliğe, yıkılmışlığın terkedilmişliğe, masaldan romana, gerçekten hayale, geçmişten günümüze, örf adet kültürü yaşatanların Osmanlı mezarlığında saklandığı, metruk, mahzun, mazbut, meftun,
duygularımızın tetiklediği yayından çıkmış ok gibi her harabeye, yıkıntıya, kalıntıya giriyor mobil telefonlarımız ipadlerimiz ile onu da bunu da kimler gelmiş kimler geçmişi canlandırmak ister gibi, saldırır gibi, deliler gibi, fotoğraflarken, gözleri nemlenen Kemal Çamlıoğlu Hocanın fotoğrafları hep buğulu çıkıyordu.

Kuş uçmaz kervan geçmez yer dersin.
Gelmişler keskin rüzgarlara sırt vermişler daha yaslanarak.
Güneye ovaya yön vermişler kademeli evler yaparak.
Tarlanın taşı tarlanın kuşu hikayesi burada anlatılmış olmalı dağın peynir dilimi kesilmiş gibi oluşmuş katmanları evlerin taşı olmuş.
Orman (şimdi çıplak kalmış tepeler) tavanı çatısı olmuş ağaçlar.
Böylesine ictimai yaşantı, kültür, sanatsız olmaz, Sanatkarları da vardı. Zengin bir kültür ve ticaret merkeziydi Gördes. Dokunan halılar, atılan ilmikler, yetmemiş günümüze bağlanmaya. Efsane olmuş Gördes ilmeği, düğümü. Büyük İskender de buralı olmalı.
Evlerin büyüklüğü temellerinden anlaşılıyor. Çeşmesi, hamamı olan Pazaryeri Camisi’nin yakınında kilise de vardı diye yazıyor sanat tarihçiler. Rumlar Türkler Anadoluluk yıllarca iç içe yaşamış düne kadar burada.
Orasıda, burasıda, acabalarla gezerken güneşin aydınlattığı Eskittiğimiz Gördes’te

“Yuh be; bu güzellik, bu kültür, bu tarih, bu coğrafya silinir mi?” Deyip arada bir söyleniyorduk eskilere.
Hem geziyor, hem söyleniyor, hem söylüyordum.

Meyhânede kaldık bu gece ah mestiz efendim.
Bir şeyle mukâyyet değiliz serbestiz efendim.
Tânetme bizi sofu gibi gel hoşgör efendim.
Bir şeyle mukâyyet değiliz serbestiz efendim. SADİ HOŞSES

MANİSAMIN HALLERİ

Manisa 1958-60’lı yılların Manisa’sı o zamanda şehir içinden İzmir’e bağlanan tek yol olmasından dolayı İzmir caddesiydi adı şimdiki İzmir Caddesinin. Murat Germen İlkokulunun az ötesinde yıkık kerpiç duvarı olan boş bir arsanın bahçe duvarına iki oğlan çocuğu oturmuş bir oyun oynuyorlar. Sağdan gelen arabalar senin soldan gelenler benim, kimin tarafından bir araba gelirse o diğerinin avucuna bir tokat atacak. Bekle bekle her iki taraftan da hiçbir araba araç gelmez bu oyuna bisikletleri de dahil edelim derler.

İşte böyledir İzmir Caddesi o yıllar, baharda mor kokulu çiçekler açardı kaldırımlarda ki iri gövdeli Kobalak ağaçlarında. Bir çok boş arsa, tek katlı sevecen insancıl evlerin kaldırım kenarlarına dizildiği bu cadde Karaköy ile Çarşıyı birbirine bağlayan ana yoldu.

Yollardan gelip geçenler birbirlerine selam verir bazıları durur karşılıklı konuşur hal hatır sorarlardı. Kadınlara pek rastlanmaz ama çocuklar hep sokaklarda kokar ağaçlı ısırgan otlu domuz dikenleri ile dolu olan boş arsalarda oynardı. Terzi, ayakkabı tamircisi. bakkal, manav, bisiklet tamircisi, kömürcü, kasap gibi esnafın aralıklı yerleştiği dükkanlardan oluşan bir esnaf yapısı vardı cadde boyunca.

Bazı geniş büyük arsalarda kağıttan yumak yapılmış dağılmasın diye iple sarılarak bağlanmış kağıttan topla maç yapılırdı, maça girmek için sırada bekleyenler ben gireyim diye diye maç biter oyuna alınmazdı. Takıma adam seçilirken iki kaptan karşı karşıya geçerler ayakları ayakkabının burnuna değerek birbirlerine yaklaşırlar kimin ayağı boşta kalırsa o birinciliği kaybeder ve önce adamını takım arkadaşını o seçerdi. Çelik çomak oynarken hava da uçan çubuğu kolay yakalamak için ceketler ters giyilirdi. Top oynamamız büyüklerimiz tarafından ayakkabılarımız çabuk eskimesin diye yasaklanırdı.

Bu arsalara önce diğer komşuları gibi tek veya iki katlı evler yapıldı unutmadan bu kadar boş arsa 1915 Yunan işgalinde Yunanlılar Manisa’dan kaçarlarken Manisa’yı yakıp yıkmalarından kaynaklandı. Daha sonra yığma inşaat tekniğiyle üç kat yapılar yapılmağa başlandı herkes imkanı nispetinde tek iki veya üç kat yapabiliyorlardı.

Tarihini söylemekten bıktığım hatta utandığım yılda yapılan imar planı ile katlar üçten beşe çıktı top oynadığımız koştuğumuz çelik çomak oynadığımız sokaklar aynı genişlikte, iki tarafına yapılan binalar eski evlerin bahçe duvarları yerine yerleştiriliyor bir başka türlü yüksek duvar ve duvarlar oluşuyordu.

Daraltılan kaldırımlarda ki Kobalak ağaçları kesildi İzmir Caddesi’nden araçlar için cadde genişletildi. Artık insanlar değildi, makbul olan araçlardı, zenginlik alameti! saygınlık asaleti! araçlar. Gelip geçenler azaldı araçlar çoğaldı bisikletler dahi utanılacak meta olmuştu motorlar orta hallilerin ve heveslilerin aracı olmuştu. Gelip geçen insanlardan durup karşılıklı konuşmalar hal hatır sormalar kısa bir selamlaşmaya dönüşmüştü vazife kabilinden.

Caddenin iki yanındaki ucubelerin boyları bir müddet sonra biraz daha yükseltildi beşten yediye çıkarılmıştı katlar, cadde yine aynı genişlikte kobalak ağaçlarının yerini büyüme çabası gösteren ama bir türlü büyüyemeyen Oya ağaçları almıştı. Cılız bedenleri kel yaprakları arada bir açan çiçekleri ile yeşili gitmiş yeşilimsi Manisa olmuştu.

Çelik çomak, telden araba, killi çamurdan humba, bazen harçlıklardan biriktirilerek alınan cambaliklerden oynanan oyunlar unutuldu. İbrahim Çelebi Camisi’nin müezzini Arif Hoca rahmetli oldu.Yıkık kerpiç duvarda oynayan çocuklar büyüdü.

İzmir Caddesi’nde karşıdan karşıya geçmeler zorlaştı, yolun orta yerine iki beton taşı birbirine yapıştırarak refüj yapıldı. Karşıdan karşıya geçecekler araçların geçmesini beklemek için refüje tüneyerek bu betonların üzerinde tay tay duruyorlardı.

###
Çocukluğumun sokakları, arsalarında ki kısa pantolanlı bacaklarımıza dalan ısırgan otlarının acısı, çamurlu yolları, hangi evden suyun yola akıp çamur yaptığı, hangi evin basamaklı kapı girişi, söveli pencereleri, kirpi saçakları, bahçe duvarları üzerinde ki hanımelleri, mor salkımları, duvar üzerine sıralanmış saksılarda ki sakız sardunyalar, kapı üstlerinde ki yapılış tarihleri, ufak dar pencerelerinde ki dantel işli perdeleri, demir kapılar, panjurlu demir kepenkler, çiftçi olan ailelerin evlerinin çift kanatlı tahta kapıları, asmalı bahçelerinin arka tarafına yaslanmış sakız planlı evler, rabıta kaplı odalar, yatak ve yorganların sabahları yerden kaldırılıp musandralara yerleştirilen yer yataklarının bulunduğu yatak odaları, ortada hayat yanlarda mutfak, banyo tuvalet soba yakıldığında her yeri ısıtmaya uygun plan, dökme mozaikli mutfak tezgahı, rahmetli Rahim Amca’nın daha sonra oğlu Mustafa Çapra’nın şimdi adına karosiman dediğimizin daha güzeli renkli, desenli karoların kapladığı salonlar, ufak ama her zaman hayatın öykülendiği bahçeler.

Ufak ama sevecen bahçelerden komşu duvarlarına kapılar açılır komşu evlerin bahçelerine bu kapılardan geçilirdi.Yoğurdu tabakla eve götürürken kaymağını yediğimiz veresiye defterli mahalle bakkallarından bazen unutulup alınmayan veya bittiğinin farkına varılmayıp unutulan ekmek, tuz gibi mutfak malzemeleri buralardan komşuya geçilerek temin edilirdi.

Dağın yamaçlarında ki Adakale, Lalapaşa, Narlıca… mahallelerinde her biri tek katlı birbirine yaslanmış duvarları ile çevrelenmiş evlerin dar eğrilip bükülen bazen çıkmaz olan bazen genişleyen yerlerinde kovaların testilerin doldurduğu döküm kollu antika çeşmeleri olan sokaklar.

Her zaman süpürülmüş temiz ve konu komşunun titiz hanımların birbirleri ile kıyaslandığı, bazıları toprak bazıları arnavut taş kaplı sokaklar.

Akşam üzerleri işini aşını yapmış komşuların birer birer kapının önüne çıkıp laflayacağı, oturup dinleneceği, hoşbeş edip dedikodu yapacakları, kapı önleri gölgeli, akşam üzeri serinliğinde gülüşmelerin mutluluğunda bildik tanıdık insancıl sokaklar.

Gün oldu devran döndü.

Çocukluklar hayallerde kaldı.

Anlatanlar gitti.

Anlatılanlar bitti.

MÜZE VE MÜZELİKLER,

Lourve Müzesi’nde Mona Lisa mı? Mauritshuis’te İnci Küpeli Kız mı? Picasso’nun Guernica’sı, Michelangelo’nun ‘Yaratılış’ freski. Bunca sanat eserini yapanlarından ziyade tabloları öne çıkmakta, giderek müzeler eserlerinde önüne geçecek. Bu eserler ile kolleksiyonlar oluşturuldu, müzeler kuruldu, bu eserler ile müzeler dolduruldu. Ermitaj Müzesi’nde ki eserleri seyretmek için gezilebilir alan uzunluğu 25 kilometre. Burdan taa İshak Çelebi’ye kadar.

Müzeler ziyaretçi akınına uğradıkça sergiledikleri tabloların önüne geçerken ziyaretçileri sayesinde turizmde de öne çıktılar, biz kazalım tarihi eserleri ortaya çıkaralım diye tırmalarken. Her bir müze Mesir saçılırken ki Sultan Meydanı gibi. Tabloları seyretmek için ayak parmaklarınızın ucunda yükselmezseniz müzeye giriş paranızı iade ediyorlar. Bir yılda 15 milyon kişi geziyor Louvre müzesini, bu gezenler sadece müzeye para bırakmıyor Paris’te yiyip içiyor, yatıp kalkıyor, Paris ne üretiyor ki? Bütün avrupa ülkeleri desek yeridir turizmden kazanıyorlar, müzeler yıllardan beri bir turizm metaıdır.

Mesir’de bir milyon turistin gelmesinden bahsediyordu komiteden bir arkadaşımız. Lafla olmuyor ne yapıldı da kehanette bulunuyorsunuz. Geldiğini varsayalım hayal ya, bir gün bile kalmıyor gelen, öğleye doğru geliyorlar, mesir saçıldıktan sonra geldikleri gibi gidiyorlar. Para bırakıyorlar mı? Manisa’da bir başka yere gidiyorlar mı? Hoş gidecekleri bir başka yerimiz de yok. Müzemiz dahi yok, Mimar Sinan Muradiye Külliyesi’ni yapmış biz de müze diye kullanıyoruz. O da yıllardır kapalı, tesadüfen bulunan eserler Akhisar Müzesine götürülüyor sergilendiği meçhul, üst üste konuluyor gün gelirde sergileriz diye. Gün ne zaman gelecek? Artık taşların, kolu kırık, başı kopuk, heykellerin seyredildiği merak uyandırdığı heykeller demode oldu.

Manisa, köylerimiz, ilçelerimizde ki Osmanlı yerleşimlerinden günümüze çok az hiç denecek kadar ev sokak mektep medrese kalmış. Yıkıp yeni yapmışız eskiyi onaralım koruyalım diye bir görgümüz kültürümüz olmamış. Yunt Dağında onca taş olmasına rağmen eski taş evleri yıkmış terketmiş yerine tuğladan sıvalı boyalı evler yapmışız. Gelenek görenek örf adet, ecdadımızın yaşam tarzlarını mekanlarını bir kenara bırakmışız.
Alaşehir, Sean Jean Kilisesi övünüyoruz İncil’de ki yedi kiliseden biri biz de diye gidin bakın burnunun dibine kadar ucube evleri sokmuşuz kilise olduğunu ispatlamak için papayı çağırmak lazım.

Ayvalık yakınlarında Çanakkale yolu üzerinde Küçükkuyu İlçesi’nin iki kilometre yukarısında bir tepede bulunan Adatepe Köyüne gittim. Yuntdağına turizm ile bir şeyler yapabilir miyiz diye? Türk ve Rum ailelerinin birlikte yaşadığı köy, mübadele ile Rumların köyden ayrılmasıyla Türkler yaşamağa devam etmiş. Ancak yıllar sonra köyü terk eden köylüler aşağıya Çanakkale yolu kenarına Küçükkuyu denilen mevkiye yerleşmişler. Hergün binlerce araçın geçtiği toz ve egzos kokularının yoğun olduğu kahvelerde evlerde dükkanlarda oturuyorlar. Güzelim tabiatı, temiz havayı, sağlıklı taş evleri, terketmişler. 1989 yılında köy yerleşik dokusu tescillenmiş yıkıp yeni yapılmıyor eski evleri satın alan yabancılar restore edip oturuyorlar.
Köyün eski sahipleri aşağıda egzos kokusu solurken yeni sahipleri ömürlerine ömür katıyorlar. Köye gelen giden yerli yabancı turistler sayesinde turistik mekanlar oluşdu turizmi ticarete dönüştürdüler.

Aşağıda gelen geçen araçları seyreden köylüler, yukarı köye çıkmak isteyen yabancılara eski köylerinin yolunu tarif ediyorlar.

Biz hep tahrif ve tahrip etmişiz. Kimse bizi tarif ve taklid etmemiş.

KÖKÜ MÂZİDE OLAN ÂTÎYİM,

Ziya Gökalp, Yahya Kemal’e takılmak için der ki.
Harabîsin, harabâtî değilsin,
Gözün mâzidedir, âtî değilsin.

Yahya Kemal Beyatlı da
Ne harabiyim ne harabatiyim,
Kökü mâzide olan âtîyim.
Diye cevap verir.
##
Edirne Bursa’dan sonra İstanbul, Koca Osmanlı cihan İmparatorluğunun payitahtı. Bu payitahta imparatorluğu yöneten aslında onaltı da beş büyük padişahın yetiştiği Manisa.

Savaş sanatından biniciliğe, medrese eğitiminden tasavvuf ilmine, halifeliğe, ilmi, ulvî edebiyattan çeşitli mahlaslar altında şairlikten musikişinaslığa, yönetimden adalate, mâziden âtîye kadar dünya görüşüne sahip, şehzadelerin yetiştiği Manisa.
Yakıldı.
Yıkıldı.
Silindi.
Çok eskilere dayanan tarihimizde elde kalan üç beş satır, on onbeş cami, bir kaç han hamam. Onlarda taş yapılar olduğundan. Diğer tarihi varlıklarımızın Yunan işgal zamanında yakıldığından bahsedilir kalanları da bizim işgalciler halletmiş.
Manisa salnameleri araştırıldığında Manisa ile ilgili Osmanlı arşivinde, o da ne? Toplanan vergiler, öşürler, atların sayıları kim saydıysa, bağlandıkları ahırlar sarayın giderleri, atlara verilen yem miktarları. Eee ne olmuş on kilo arpa beş kilo küspe verdiysek verdik. Ne öğrendik eskiye Osmanlıya dair Manisa hakkında?
##
O dönemlerden sonra dedelerimiz sokaklara; Manisa’mıza hizmeti geçenler unutulmasın, gelecek kuşaklara miras kalsın, kim bunlar dediğimizde araştıralım bi yerlerden hayatını öğrenelim diye rahmetlilerin isimlerini verdiler. Bazılarına da sokağın hikayesinin ismini koydular Değirmen Boğazı, Dönertaş Yolu, Çırpıcı Sokak…

Mahalle isimleri de bu anlamda verildi: Osmanlı şehirlerinde mahallede mevcut cami, mescid, türbe, tasavvuf ehli insanların önemini vurgulamak maksadıyla bahsi geçen cami, mescit, türbelerin çevresinde oturan mahalle sakinlerinin benimsedikleri bir kültürün, beşeri ve içtimai yaşantının gelecek nesillere aktarımı olarak mahalle isimleri önem arz eder.

Bazı mahalle isimleri Saruhan Sancağı zamanından günümüze kadar gelemesede yakın tarihimize kadar geldi. XVI. yy da Yarhasanlar mahallesi bölünerek yarısı, XVII.yy.da Derviş Ali oldu. Daha sonra ki yıllarda Derviş Ali Mahallesi Peker oldu.

2014 yılına gelindiğinde Şehzadeler Belediyesi, Mahalle sakinlerinin ve Fuat İşbilir’in sözcülüğü, talebleri üzerine Peker Mahallesinin ismini önce ki ismi Derviş Ali olarak değiştirilmesi için gündeme aldı. Az önce bahsi geçen, camilerin mahalleye isim babalığı yaptığı mevzuu mahallelinin benimsediği kültürü yaşatmak adına değiştirilmiş olacak.
Bir kültürel varlığımız daha var Derviş Ali Mahallesinde, Terzi Ahmed Dede Türbesi, onu da büyükşehir restore edecek.

Pankart açanlar indirmesinler diye söylüyorum.

Yeri gelmişken elimiz değmişken; 2007 yılında Manisamız mental matematikte dünyanın bir numarası olmuş olmalı ki matematiksel rakamlar verildi sokaklara, bir anda binlerce sokağımız oldu.

5300-4742, çarpıp bölelim neticeyi bulalım.
Bu ruhsuz sokakları da eski isimlerine tekrar kavuşturalım.
Hatta bir adım daha atalım.
Verilecek isimlerin hayat hikayelerini anlatan levhaları da okunabilecek yerlere koyalım.
Tarihimize ışık olalım.

BİSİKLET, ÜÇ TEKERLEKLİSİ DE OLACAK.


Arif Bakkaloğlu akrabam (akraba sayılırız 89 dan beri o çarşıdayım) geçenlerde gazete köşesinden. Azmi Abinin bisikleti başlıklı yazısında, bisikletten bahsetmiş, kullanımını yaymak teşvik etmek lazım ben aldım herkes alsın diyerek.

Ne yalan söyleyeyim benimde aklımdan geçmedi değil hatta almaya niyetlendim, alacağım da.
Nereden aklıma geldi: Kula’da gördüm bi arkadaşım almış ama sanki bisiklet değil, frenleri havalı amartisörlü ön maşası, şöyle bi kaldırayım dedim binmek için tüy gibi hafif 11 kiloymuş ben de alacağım dediğimde;
Nerede bineceğim?
Nereye koyacağım?
Gülerler mi? Soruları peşi sıra geldi aklıma. Kula jeoparkında bu arkadaşımla beraber bineriz dediğimde, Kulada kimlerin bisikleti yokmuş ki hem de protokollerde önde oturanlardan. İşte o zaman kimler gülerin cevabını buldum Kula’da bisiklete herkes biniyor, Kula yadırgamıyor kimse gülmez dedim.

İyi de bisiklete binmek için Kulaya mı gideceğim? O zaman Manisa’da böyle bir ekip, arkadaş grubu oluşturmak gerekir. Ama en önemlisi; Manisa’lının gülmemesini, bunlarda kafayı yemişler dememesini, olağanüstü değilde olağan karşılanmasını sağlamak için önce arabayı alışkanlık edinmişler bizler bineceğiz. Önce spor niyetine sonra alışkanlık olarak sonra da alıştırmak için.

Sultan Camisi’nin virajı, Uzunyol’un Göktaşlı tarafı, Kumludere’nin Boyahane Köprüsü’nden yukarısı, hafif zorlasada bisikletler 32 vites, bağla 66’ya bas pedallara. Laleli, Güzelyurt bisiklet için yapılmış semtler sanki.

Spor mu? Spor. Hem de en çok kalori tüketileninden. Bir de kafada rüzgarı yarar modelli kaskı, Manisa Büyükşehir Belediyesinin turkuaz renkli eşofmanı, kadroda su matarası, 11 kiloluk karbon bisiklet, değmeyin havamıza. Bas bas pedalları spora.

Önceleri spor ama kravat takıp da mesaiye gidilse, işyeri, lokanta, pastane, her yere. Ne trafik ne mirafik stresi, kaldır 11 kiloyu kilitle park yapılmaz direğine bak keyfine. Tiyatro, konser, sinema olmaz tabii. Biz de fazla olduk galiba.

Herkes eşit olunca gülme, gülümseme, şaşırma, şaşkınlık, hoppala moppala denmeyecek. Şehrin muhtelif yerlerinde bisiklet parkları göster toplu ulaşım kartını bas pedala.

Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak Cengiz Başkanımızın gözdesi olan Kentpark da başlıyoruz özendirmeye, havaya sokmaya, alıştırmaya, çoşku vermeye. İlk bisiklet parkımız Kentpark da olacak sabah erken, tatil günleri spor yapmak Kentpak da gezinmek için bisiket yolları da var.

Sonra parktan dışarı da çıkarız inşallah. Hep çocukluğumuzun gençliğimizin günleri özenir nostalji yapmaz mıyız?
İşte gerçek nostalji. Bir tek çağdaş 11 kiloluk karbon
araya giriyor.

Öyle değil mi canım ilk göz ağrılarımızdan eser mi kaldı?

50-60 YIL SONRA YENİLENEN TÜRKİYE


Manisa izmir istikameti Kuva-yı milliye Anıtı’nı geçince başlıyor yolun güzelliği. Farklı bir güzergah; yeşilin içerisinde giden, yeşilin derinliklerine kıvrılarak girer gibi bir yol her iki yanı gömgök çam yeşili.

57.Tümen Komutanlığı, 1.Ordu Kurmay Başkanlığı ve askeri çeşitli kademelerde görev aldıktan sonra 1966 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı da yapan Orgeneral Cemal Tural’ın emriyle; 1968 yılında yedek subaylığını Manisa’mızda yapan Konyalı olan ziraat mühendisi denetiminde, yetkilendirilerek istediği kadar asker temin ederek bazı günler 500 askerle çalışarak her türlü araç gereç imkanlarıyla dikildi.

Bu çalışmada emeği geçen alınteri akıtan kimselerden askerlerden Allah Razı Olsun.Vatan böyle de kazanılır.image image image image image image image image image

Çok seviyorum bu güzergahı memleket dediğin böyle olur yemyeşil kıpkırmızı bayrak gibi.

Nazar değdi iki yıl kadar önce kendini bilmezler yaktı güzelim ormanı taa Karakoça’dan Kayapınar sırtlarına kadar. 50 yıllık orman önce karardı kahve rengi olduğunda ormanın oduncular ekibi istila etti. Sonra terasladılar ağaç dikmek için. Bahar geldiğinde ağaçların yerlerine söndürme suyuyla beslenen çalılar otlar yeşerdi, bekleyen teraslar aradan geçen zaman zarfında yağmurlarla akan topraktan çalı çırpıdan bozuldu, onca işçinin emeği heba oldu.
Bir daha ne Rahmetli Cemal Tural gelir Genelkurmaylığa ne de Konyalı ziraat mühendisi gelir askerlik yapmaya…

İzmir güzergahı boyunca ilerledikçe eski, yeni teraslar boş, orman müdürlüğü ağaç bulamamış herhalde dedim kendi kendime öyle ya eskileri dururken yeni terasların üzerinden de iki sene geçti. Sabuncubeli’ne geldim hani doldurula doldurula yükseltilen yol, istatistiklerde en çok kazanın olduğu nokta işte orası, cılız bedenleri ile Top Akasyalar, ormanda kelebek gibi duruyorlar. Çam ağaçlı ormanın ağaçsız yerlerinde Top Akasya, kimlerin diktiği belli.
Top Akasya peyzaj ağacıdır, dalları taclanmadığı için dar yol ve kaldırım ağacıdır, şimdi bulvarlarda refüjlerde de görüyoruz yine kelebek gibiler…

Bunlar İzmir yolu güzergahında bir de güzergah açılmak isteniyormuş, nerede? Manisa Özel Huzurevinin arka sırtlarında. Ağaçların sıklığından yürüyemezsiniz böyle bir yer. Zannederseniz ki 4. Havaalanı da buraya yapılıyor neden bu kadar ağaç katliamı kimse bilmiyor. Kireçle işaretlenmişler var, onlarda yakında mevta olup soyulmuş vaziyette kefenlenmeden kamyonlara yüklenip depolama alanına istife gidecekler. bazıları mikap, kereste olarak bazıları çeki, odun olarak satılacak.
(Zaten biz de ormandan bahsederken 100-200 yıllık ağaçlar denmez 50-60 yaşında ağaçlar deriz.
Ülkemizde bu rakamlar yani 50-60 rakamları; evler, işyerleri, fabrikalar, insan hayatı… olarak da kullanılan zaman dilimidir. 60 senede bir her şeyimiz yenilenir işyerleri fabrikalar batar kapanır yenileri açılır, evler yıkılır yenileri inşa edilir, bir türlü yaşlanmayız, Genç nüfus, genç orman, yeni yerleşimler, kentsel dönüşümle yenilenen şehirler…)

Özel huzurevi üstlerinde yeni kesilmeğe başlayan orman için ise, maksat bir rivayet muhtelif:
-Orman yangın yoluymuş, yerleşim alanlarının korunması içinmiş, orman yolu var zaten.
-Alternatif yol açılacakmış hangi meclis karar almış il trafik komisyonundan geçmiş mi? Hayır.
-Toki arsa üretiyormuş. El insaf.
-Bir kaç gazeteci gidip baktı. Haber yok.

Evet:
Ağaçların pırasa gibi doğrandığı, ormanın yeşile boyadığı yerlere Yırca, Kırca, Çaldağı, Çampınarına, Uncubozköy Tımarına… santral, geçid, yol, köprülerin… yapıldığı.

Yeni Türkiye.