EMRE KÖYÜ DEĞİL, EMRELER KÖYÜ
16 Mart Cumartesi; Kula’ya 10 km mesafede Gökçeören köyüne döndük, kavşakta YunusEmre Türbesi yazılı kahverenkli tabela heyecanımı arttırmağa yetti. Gökçeören Köyünü yönlendirici tabelalar ile bir solukta geçtik.
Emre Köyün kenarında ki tabiri caizse çevre yolundan Tabduk Emre Türbesine ulaştık. Bahçe duvarıın dibinde iki kadın bir erkek satıcı vardı dağdan bayırdan evden çayırdan topladıkları kekik,badem,ebegümeçi, gibi üç beş bi şey satıyorlardı.
-Selamünaleyküm. Ne satıyorsunuz? Peki alıcı var mı? Öğle vakti de oldu.
-Eh gelen giden buralarda eksik olmaz bak siz geldiniz işte.
-Sağol amca hazreti bi ziyaret edelim çıkarken konuşuruz.
Türbe restorasyon geçirmiş onarılırken yıkılmış duvarlarının yerine kesme taş döşenmiş altta ki kaba yonu döşenmiş taşların üstüne ama bakımlı idi, kapının önünde Yunus Emre’nin kabri içeride Tabduk Emre Sandukası büyük yanında on tane daha sanduka vardı büyüklü küçüklü Tabduk Emrenin akrabaları diye yazılmış. Birer Fatihadan sonra dışarı çıktığım da Hacı Amca bizi bekliyordu.
-Amca Tabduk Emre Yunus Emre’nin Anadolunun çeşitli yerlerinde kabirlerinin olduğu söylenir hangisi gerçeğidir.
-Gezmedik be oğlum bilmem ki.
Amcanın köy yumurtalarının hepsini aldık iki teyzeden de kekik ve badem aldık amca tezgahı kapatıp topladı öğle ezanı okunuyordu Carullah Camisinde öğle namazını kılalım dedik bende gelebilirmiyim? Onu da aldık bize cami yolunu tarif ederken ezan da bitmişti.
Camiye girdiğimde şaşkınlığımı alamadım namaza başlamadan şöyle bi duvarlarda gezindim tamir görmemiş gibi duruyordu, namaz bitmiş hoca ile sohbet edeyim istedim hoca rehber edasıyla anlatmağa başlarken bir bröşür verdi arkasından skylife dergisinde ki cami ropörtajının yazısını gösterdi.
Resimleri 1808 yıllarında Şehzade Abdurrahman Efendi yapmış o kadar şekilde canlı hiçbir görüntü resmedilmemiş. Altı katlı evler, sur içerisinde ki şehir, yel değirmenleri, kadırgalar, kadırgada ki bu günkü bayrağımızın o zaman ki resminde ki altı köşeli yıldızı ile hayran ve hayretle inceledim. Tamir dahi görmemiş inançla yapılanların mutlaka bir sahipleneni bir koruyanı oluyor. Manisamızda ki Muradiye Camimizin çinileri çalındı kalanların araları da birileri tarafından sıvandı ora şehrin göbeği bura dağın başı al eline badana fırçasını boya beyaz kireçe tüm resimleri günaha girmeyelim diye.
210 yıldır bir tekine dokunamamışlar. Kubbesinde duvarında rutubet bile yok resimler bozulmasın diye yağmur dahi rahmetle yağmış üzerine caminin. Ya son cemaat mahalli rüzgar dahi aşındırmamış.
Resimler cami ayakta ama insanları kayıp da.
Yunus demiş ama gel de anla
“Ana rahminden çıktık pazara
Bir kefen aldık girdik mezara”
Dışarıdan içeriden bir hayli fotoğraf çektim.Emre Köyü bir zamanlar kervan yolunda uğrak yeri konaklama noktası olmuş ticaret ile zenginleşmiş ustalıkla örülmüş taş duvarlı iki katlı sofalı evlerinden belli zengin köy olduğu, kalan yaşlı nüfus da yıkık evlerinde, ömrüm yetmez diyerek onarma telaşına girmemişler. Yıkıldı yıkılacak kendi göçünce ev de üç güne kalmaz çökecek. O kadar yıkık ev var ki yıkılacaklar da sırada.
Boş evlerden, yıkık duvarlar arasında ki taşlardan, ocakları cumbalı, sokak köşeleri gönye kesmeli, bahçe sularının akacağı çörtenli bahçe duvarlarının aralarından köyü dolaştım. Ne evlerde ne sokaklarda kimsecikler yoktu. Carullah Camisinin hatırına burada kalmak burayı canlı tutmak gerekir aslında, iki kilometre yakınında Gökçeören Köyü yeni bir yerleşim buraya yerleşeceğine niye terk ettin bu zengin köyü, hamamı külliyesi camisi türbesi maneviyatı ulviyeti yeterdi yaşamağa, birileri yalnız bırakmaz hatta destek dahi olurdu.
Sordum, arazi de var hayvancılıkta var dedi ihtiyarlar ama zamane hastalığı “kolaycılık” akıllara girince, şehire yerleşmek isteyince, “Göç” ne kadar anlamlı içi dolu bir kelime her göçün sonunda bir işkence.
Hacı amcaya “eyvallah kal sağlıcakla” dediğimde “yine gelin” dedi. Bir şey demedim diyemedim, cami duvarlarını hayretle gezinen gözlerim köye baka kaldı sessizce.
16 Mart 2013
ŞEHİRLERİN KARMAŞASINDAN SIĞINILACAK BİR LİMAN
SIĞACIK
Seferhisar’a gidelim diye kararlaştırdığımızda Mart Ayının 9’uydu.Seferhisar girişinin İlk kavşağından sağa Sığacığa döndük portakal limon bahçelerinin arasında ki yoldan geçerken meyvaların tamamı toplanmıştı. Sığacığa girdiğimizde parkyeri arama telaşına girmiş araçlar ile karşılaştık biz de kısa bir telaştan sonra sokak içerisinde yer bulduk dönerken bu sokakta dolmuştu.
Yaya olarak önce Kaleiçine girdik aman tanrım dışarıda ki sessizlğin yerini curcuna ve insanseli almış satıcılar ev yemekleri sarmalar börekler baklavalar reçeller kurabiyeler satıyor, alanların yanında, sokuntu ve sokak kovuklarında yiyenler ayrı bir telaş sergiliyorlardı.
Bir kısım alıcı ve satıcı tanıdık olsa gerek “bu hafta börek yapmamışsın” diye eski lezzetleri soruyorlar arıyorlardı.Dar sokaklarda zorla yürürken eşimin lezzetinin üstüne lezzet tanımadığım için sadece baktım kendimizi kaleiçinden limana zor attım.
Az önce araba yığını arsadan bozma otoparklar, sonra insanseli gecekondudan bozma dar sokaklar şimdi de balıkçı barınağından bozma yat limanı. Kale diye sadece bahçe duvarı görünümünde kalmış duvarları, insanların üzerinde kolayca tırmanıp çıktığı alçak kale burçları, sahilinde gezinemediğiniz gereksiz bir telaşın hamlettiği Sığacık.
Oysa daha çok işi var oya gibi dantel gibi işlenmesi gerekir. Gereken önemin biran önce verilmesi Kaleiçinin sokak döşemesinden evlerin düzenlemesine kale duvarlarının restorasyonundan barınağın kimliğini kazanmasına yollarının bisiklet bisikletlerinin araç olması gereken hatta insanların arasına yürürcesine sokulan araçlara dur denilmesi gereken bir Sığacık yapılması hem Belediyenin hem de Turizm Bakanlığının yarın sabah ki ilk işi,
OLMALI.
BİR KASABANIN HİKAYESİ
İnsan hayatıda bir hikaye değil mi? Bir varmış bir yokmuş gibi masal değil mi? Tesadüfler, gösterilen yaratilan fırsatlar, cesaret ile ve o güne kadar farkında olmadan yaptıklarımızın Allah tarafindan ödüllendirilmesi ile buluşturulduğunda hikayenin seyri değişmiyor mu? Mucize diyoruz, aslında insanın kendisi mucize değil mi?
Kendi kaderimizi, hayatımızın farklı yönleri yaşantıları ve degerlendirmeleri ile çizerken hayatımızın hikayemizin bir parçası olan mimarlığımız ile binalarında kaderini çiziyoruz. Onlara ruh verirken karakterini de tayin ediyoruz: Mütevaziliği öne çıktığında gururu, mazbutlugunun yanında sakinliği, cesareti ile cüretkar duruşu, utangaçlığının masumiyetini, basit ama o kadar da hayranlıkla baktığımız güzelliğini gösteriyor, karakterine yansıtıyoruz.
Kullanıcılarının hayatlarına, önünden gecen insanlara, sokağa, semte, kente kazandırdığımız binayı aslında dünyaya getiriyoruz. O kadar ki dünyaya kazandırdığımız bu binanın esasında eserin demek doğru olur bu eserin ömrünü de biçiyoruz.
Bazı binalar yeni imar düzenlemeleri ile yola yeşile herhangi bir sosyal amaçlı düzene kurban edilirken bazı binalar ömürlerini beklerken boynu bükük bazıları da şanslarını omuzlarına alıp restore edilirken hatta bir zaman sonra korumaya dahi alınıp hayatlarını uzatma gayreti içerisinde oluyorlar. Bu yapıların sayesinde şehirler kimlik kazanıyor kendi şansları kimlikli duruşları ile bulundukları kente özellik veriyorlar.
Atça Beldesi şanslı kentlerden biriymiş 1926 yılında imar planı iddiaya göre Türkiye de imar planı yapılan ilk yerleşim birimiymiş. Abdi Bey şehir planlama için Paris’te ihtisas yapar Türkiyeye döndüğünde Atça’ya şehir planlamacısı kimliğiyle Paris’in şehir planının minyatürünü ve bir kısmını buraya uygular. Atça ülkemiz gibi kurtuluş savaşından yeni çıkmış 1922 yılında Yunanlıların işgalinde olan bu bölgeler işgal kuvvetlerinden temizlenmiştir. Ancak Yunanlılar bu bölgeleri terk ederlerken bu bölgelerden kaçarlarken nasıl ki Manisamızı yakmışlarsa Atça’yı da yakmışlar taşı taş üzerinde bırakmamışlar. 1923 Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Cumhuriyet Hükümeti bu taş taş üzerinde kalmayan bölgelere yeni imar planları yaptırmış. Kısıtlı imkanlar ile bir kısım aydınları mimarları ülke dışına eğitime göndermiş bir kısmını da ülke dışından getirttiği plancılar ile planlamıştır.
Abdi Bey, Atça’yı Paris şehir planına benzer planla planlar o devirde, şanşlı bir kent parçası olan bu belde daha sonra şansını kaybeder ve eskiden yıkılan kaderini bir başka yıkımla yeniden yaşar. Merakla gidip gezdiğimde eskinin izlerinin bir kısmı kalmış olmasına rağmen dört katı geçmeyen bir planlama ile katlı konutlar ile kimliğini kaybetmiş. Paris o devirde ki binaları ile hala ayakta dururken tarihi kimliğini koruyorken Paris planlı Atça planı ile anılır olmuş.
Kentlerin şanslısı sayılan Atça şansını kaybederek tip konut ve kooperatif sitelerinin görünüşünü kullanır olmuş kitaplarda.
Hava fotoğraflarının ilginçliğinin yanında dar sokaklarının duvara dönüştüğünü yakınından geçerken görüyorsunuz.
Eski bir iki evin paslanmış demir kapılarında beldenin karakterini tahlil edebiliyor, mahzunlığunun masumiyetinden olduğunu hissediyor, katlı yapıların azametinden ürkerek hakkını arayamadığını sesiz ve sakin duruşunda görüyorsunuz.
Orta yeri Paris Anıtı yerine yuvarlak park olan beldenin merkezi çay bahçesinde oturduğunuzda üç veya dört caddeyi derinlemesine görebiliyorsunuz. Saklambaç oynadığınızda kolayca sobeleneceğiniz bir plan, hava karamsar düşünceleri tetikleyen bir şekilde puslu idi belki de ondan, belki de alçak tek katlı evlerinin bedduasından, pek ısınamadım.
Ama Abdi Bey’i rahmetle andım. Eski kıymetlerimizi, kıymetlilerimizi bozuk para gibi harcar değerlerini bilmezken, kimliksiz kentler yaratmanın abukluğunun sebebini anladım.
Kurtuluş savaşında. Bu bölgede ve Atça’nın kurtuluşunda yararlılıklar göstermiş Atçalı Kel Mehmet Efe; Vali-i vilayet, hademe-i devlet, Atçalı Kel Memet diyerek fermanlar imzalamış devletten serbest ticaret ve tarımın korunması için kanunlar çıkarılsın istemiş imar planının ve yapıların korunmasını da bu fermanına ekleseymiş.
AVM’ler; Yapıldığın da açılması heyecanla beklenen merkezler. Işıklı vitrinler,dekorlu mağazalar,cıvıl cıvıl insanlar,oraya buraya koşuşan kapışırcasına alışveriş yapanlar, fastfoodların da yer kavgası masa sandalye kapışması yapanların oturunca ahbap olduğu gençler. Elden kaçıp da kendi başlarına yürüyen merdivenleri oyuncak yapan çocuklar,kucakda arabada bebeler. Konu komşu,yar,ayar herkes burada. Marka meraklıları, telefonikler, arada küpeştelere yaslanıp soluklanmalar, bir dost görünce gülüşüp bağırışıp etrafı umursamaz tavırlar da konuşmalar.
Haberde ki fotoğraflara bakınca şöyle bi bakıvermek olurmu? Yıkık batık o AVM’ler de, ne aşklar doğdu, nice aşıklar buluştu, ne hatıralar,ne anılar oluştu.
Kuytu sakin köşelerde aşk melodileri dinlediler
Kimbilir kaç defa aynı yere geldiler.
Şimdi batık AVM’de aynı köşede tinerciler
Aşıkların el ele tutuştukları köşede, çöpler
Tinercilerin elden ele dolaştırdığı, şişeler
Şimdi,
Aşk melodileri değil duvarlar da yankılanan,
Boş bira kutularının sesleri, rüzgarla yuvarlanan
Pis bir koku yakınından geçerken,etrafa yayılan
Duvarlar da yazılar,ne yazan belli ne yazılan.
AVM’nin dost bildiği yüzlerin hiçbiri yok. Bir başka AVM’den geliyor kahkahalı neşeli sesler şimdi. Başka sevgili bulmuş gibi, her bir dost.
İlk zamanları “semtimiz de AVM açılıyor” diye sevinen, evimizin değeri artacak diyen, konu komşu en yakın dostlar. Şimdi en büyük düşman. Geçen gün araların da konuşuyorlardı.”İmza toplayalım da belediyeye verelim yıksınlar şu mezbeleliği” diye. Son bir tekme de dost bildiklerinden.
“Gerçek dostlar,karanlık basınca çıkan yıldızlar gibidir.”derler, “Heyhat, ne bir dost kaldı ne bir yar,gönlüm dolu ahüzar kaldı dediği gibi şairin.
___________________________________
Bu projeler,yani AVM’ler. Fantastik projeler,moda yapılar. Mimarlığın işporta projeleri. Tezgahta satılan bir iki kullanımdan sonra atılan ucuz giyecekler gibi. Ekonomimize kambur.
Yaşaması için içlerine bir başka fonksiyon koymak gerek. Biraz daha ömürleri uzayabilir belki.
Hafta sonu yani 8 Aralık 2012 tarihi Belediyemizin müdürler toplantısını Kuşadası Sürmeli Otel’de yapacaktık kış başlangıçı; Tatlı soğuk, bir çıkıp bir kaybolan güneş, beyaz gri mavi renkli bulutların olduğu bir hava ve kışa hazırlanan bir mevsim. Deniz kıyısı, sakin köpüklü dalgaların uzun ve geniş kumsalı hafif hafif okşadığı bir sabah sahilde dolaşıyoruz. Yıllar önce 1974 yılı Pamucak Sahil Şeridi Yerleşimi Proje Yarışmasına katılmıştım, bakir ve sesizliğin sesinin boş kumsalda yankılandığı yıllar öncesinden Efes Kentinden gelen seslerin duyulduğu bir sahildi denizin çarşaf gibi olduğu zamanlarda Pamucak.
Otelin Lobisinde Efes Kent Tarihi’nin yıkıntılardan arta kalan harabe fotoğraflarının reprodiksiyonu yapılmış duvarlara baktıkça nostalji damarıma kan hücumetti, heyecanlandım. Yukarıda bahsettiğim yarışmada sahilden Efes Kentine doğru bir su kanalı vardı onu projemde canlandırmış genişletmiş tekne ve birazda büyüklerinin gireceği Efes’e ulaşabileceği bir şekle getirmiştim kanal boyunca da Efesli yöneticilerin evlerini andırır villalar planlamıştım o ve eski tarih geldi aklıma, eski yaşantılar beni hep duygulandırmıştır gözlerimin dolarcasına coşarım bazen o zaman ki yaşantıları hayal ettiğimde.
Otelin lobisinde ki duvar resimleriyle de bu tarihin hayaliyle duygulanmıştım, o günlerde yani iki gün önce de Beyoğlu İnci Pastanesi tahliye edilmiş gazetelerde boy boy fotoğraf ve haberler, twitter da taşlamalar vardı tarih yokediliyor 70 yıllık İnci Pastanesi tarihe gömülüyordu diye.
2012 yılında İstanbul da İstanbul Tarihi’nin katledildği tarihi yarımadanın tarihi özelliğinin ve İstanbul Siluetinin bozulduğu eklenti projeler uyduruk çakma tasarımlar bir hayli yoğunlaşmıştı bunların herbirine seyirci kalışımıza üzülüyor İstanbulun geçmişiyle oynanmasına yok Taksim Meydanı yayalaştırlıyor, yok Haliç’e metro köprüsü yapılıyor, yok taksim gezisi, AKM, gökdelenler, yol genişletmeleri, metro inşaatının yeraltı tarih zenginliğinin dahi kazılarla tahrip ve yok edildiği çalışmalar ile İstanbul yavaş yavaş dünya tarihi mirasından düşülüyor Unesco’nun kayıtlarından siliniyordu.
Duvar resimlerine bakınca Eski Efesin yerinde yeller estiğini kazılardan bulup çıkardıklarımızla avunduğumuz ve korumacılıkla övündüğümüz çoğunu da yabancı arkeoloğların yaptıkları ile yetiniyorduk yetiniyorduk da eskiden duvar resimlerinde ki Efes’ten bir şey yoktu ortada. Teselli buldum demek ki tarih bu, her dönem yerini bir başka döneme bir başka medeniyete bir başka geleceğe bırakacaktı.
İnci Pastanesi üzüldüğüm son haberdi ondan önce ki Taksim Meydanının yerini almıştı, bulduğum teselliyle hani Efes dedim düzen böyle birileri yapacak birileri yıkacak ama dünya dönmeğe devam edecek ne kadar çırpınsak ne kadar sesimizi duyuramasak da dünya dönmeğe devam edecek yapılanlar silinecek yerine yenileri yapılacak yapılacak ama sanattan ve güzellikten her defasında bir şeyler koparıp atılarak yapılacak, yoz sadece fonksiyona cevap veren robot düzen ve klişeleşmiş yaşantıya cevap verecekler yapılacak herkes herşey birbirine benzeyecek işte kıyamet bundan sonra kopacak son fert ve nesne birbirine benzedikten birbirinin çakması olduktan sonra.
Züğürt tesellisi de olsa inandım ama gönlüm razı gelmiyor, inanmıyor. 08.12.12
Muradiye Camisi Ege’de Mimar Sinan’ın tek eseri olan bu cami ve külliyesinin ben de farklı bir yeri vardır. Yıldız Akademisinin mimarlık ikinci sınıfında iken resim derslerine girmeyip astığımda (yanlış olmakla birlikte resmim iyi olduğu icin derslere girmemiştim) ismini hatırlamıyorum ama resim hocam beni sevmesine rağmen talebelik vecibe ve derse saygınlık ilkelerini yerine getirmediğinden Eylül’de beni bütünlemeye bırakmıştı. Bu duruma o zaman ki gençlik kafasıyla şaşıran ben, hocamla konuşmak için fırsat aramış ilk karşılaştığımızda bu duruma şaşırdığımı söylemiştim o da bana yıl icinde yapmadığım çalışma ve devamsızlığın cezası olarak yazın Manisa’ya gittiğimde çalışmam ve cezamı çekmem için bunu yaptığını ve yazın Muradiye Camisine gidip orada ki çini motiflerinden 20 adet A4 büyüklüğünde resim yapmamı istemişti.
Yaz tatilinde Muradiye Camisine gelip çinilerden kopyalayarak resim dersimden geçebilmem icin çini resimlerini tamamlamıştım.
O zamanlar dikkatimi çeken bu caminin planı, çinileri, mihrabın iki kenarında ki donen ince sütunlar, resim hocamın ince düşüncesi ile henüz Mimar olmadan camiyi inceleme fırsatını vermesi ve daha başka rivayetlerden bu caminin bende ayrı bir hatırası vardır.
Mimarlık talebeliğim yıllarında ebced hesabından kimse bahsetmemiş şimdilerde de konu edildiğini duymadım aslında bu tür eserlerde bu hesabın kullanıldığını meraklandığım icin okumuş hatta kullanmak dahi istemiştim.
Mimar Sinan’ın bu hassas ve planlamaya yön veren ölçüleri kullanmış olması belki de bu kadar önemli ve güzel eserleri ortaya koyması bu yüzden de olabilir diye düşünmüştüm. Ebcedin ince hesaplamalarına girmek istemiyorum çünkü tamamen araştırma öğrenme ve kullanmak icin çok iyi billinmesi gereken bir ölçülendirme sistemi ancak en basitinden pencere kapı sayısında dahi bu ölçülere riayet edildiğini hatırlayabiliyorum.
Benim bu ölçü sisteminden ziyade cami planlamasında ki bazı fonksiyonların yerine getirilmesinden cami formunun oluştuğu konusunda bir kaç noktaya temas etmek istiyorum. Bu camide Manisa da ki diger Osmanlı camilerinde olmayan bir hünkar mahfili var, bu mahfile Cuma Namazlarında gelen o devirde ki şehzadelerin kullandığı ayrı bir giriş ve merdiven ile bu mahalle geçildiğini diğer cemaatten güvenlik açısından kopuk olduğunu ancak caminin bir parçasını oluşturduğunu düşündüm. Bu açıdan baktığımda diğer fonksiyonları da irdeledim.
Biraz daha dışarıya yani caminin bahçe kapısından (oturdugum yerden düşünerek) camiye girdim. Bahçe kapısı, avlunun orta yerinde ki şadırvan, camiye giriş kapısı, mihrap, hepsi bir aksta ve kıbleye yönelik. Bu vaziyet planını oluşturmakta.
Kıble duvarı yani mihrabın bulunduğu duvar diğer duvarlardan farklı; Ayetler, gösterişli çiniler, hat yazıları, kalem işi bezeme işleri, tezyinat ile kaplı mihrap ve işlemeleri dikkat çekici. Kıbleye yönelik bu duvarın karşısında namaz kılmanın sevabından bahisle cemaati ön safa çekme düşüncesinin hakimliği ve bu duvara yakın namaz kılmak isteyenlerin mecburen öne yaklaştıkları ve camide bir düzen sağlandığı bir gerçek.
Ayrica mihrabın içe doğru neredeyse imamı içine alabilecek şekilde ki oyuk hali hocanın bu oyuğa yaklaşarak arkasında bir saflık daha yer ayırmasına imkan tanımakta ve namaz kıldırırken okuduğu sureler bu oyuğa çarparak sesini arttırdığı aksettirdiği de düşünüldüğünde önemli bir foknsiyonu yerine getiriyor.
Minber caminin icinde hiç de uygun olmayan bir sekilde caminin orta yerine doğru uzanarak saf düzenini istenmeyecek bir sekilde bozmaktadır, ancak bu da basamakla çıkılıp yüksekten hutbe okunması cemaatin hocayı her noktadan izlemesini ve minberin bu uzantısından dolayi cemaate daha iyi hitap edilmesini sağlaması açısından bu öge de önemli bir işlemi icra etmekte ve fonksiyonunu yerine getirmekte.
Müezzin mahfili son cemaat mahalli ile caminin icinde ki cemaate hakim bir yerde hem dışarıyı hem içeriyi kontrol etme hem de müezzinin namaza başlatması icin her iki cemaate de hakim bir yerde olduğu düşünülürse ses düzeninin olmadığı zamanlarda hocanın duyuramadığı namazın kılınma safhalarını hocadan sonra “Allahüekber” diyerek icra ettirmesi ve hocaya uygunluğunu sağlaması suretiyle o da bir fonksiyonu icra ediyor denilebilir. Hatta şadırvanda abdest alan kimseleri görebilmek açısından ve abdest alan varsa namaza başlatmak için biraz sallandığı, geçiken kimseleri de namaza yetiştirmek için biraz daha oyalandığı söylenir bu açıdan bakıldığında müezzin mahfilide uygun yerde bulunmaktadır.
Hem fazla cemaat alması hem de bazen kadınlara ayrılması açısından kadınlar mahfili diye tabir edilen ikinci bir kat yani batar katlı kısım vardır. Burası cami kubbesinin haşmetini örtmeyecek şekilde ayrı bir planlama ile geriye çekilerek yapılmıştır. Bu geriye çekmeden doğan plan şeması caminin diş cepheden bakıldığında cami kubbesine biraz daha yükseklik ve büyüklük verdigi diş da da kademeli bir yapılanmayı ortaya koyduğunu ve dış cepheye bir görüntü verdiği bir gercek. Basit bir fonksiyonu yerine getiren sermafil cami görünüşünün ve kubbe haşmetinin ortaya konulmasında ki en büyük etkenlerden biri.
http://www.3dmekanlar.com/tr/manisa-muradiye-camii.html
Orta yerde ki kubbe yapısının güçlendirilmesini sağlaması açısından ve cami içine sesi yansıtmasından dolayı da önemli bir fonksiyonu icra etmekte olan bu kubbe yapısı da dış cephede diğer mimari cami ögeleri ile desteklediğinde yarım kubbe, payanda duvarları, kemerler gibi mimari elemanlar dış cephede de görüntü farklılığına imkan sağlamaktadır.
Tüm bu ve buna benzer özellikler, fonksiyon, yapılması zorunlu imalatlar, caminin formunu yapılaşmasını ortaya koymaktadır.
Günümüzde ki camilerde bu tür gereklilik ve fonksiyonların gözardı edilebileceği bir gercek. Ses düzeni, akustik, açıklık icin yapılmış kubbeden, kubbeyi takviye edecek kemerlerden ve bu kemerler ile kubbeyi desteklemek için payanda ve pandantiflerden vazgeçilebilir.
Ancak Cumhuriyet Dönemine kadar Osmanli Mimarisi olarak karakteristik özelliği ve kimliği olan bu mabedlerin yerine Türk Mimari karakterini yansıtacak yeni bir model ortaya konulması lazım gelmektedir. Bununla ilgili bir kaç yıl önce Kayseri Belediyesi Mimar Sinan Anısına Cami Fikir Yarışması açtı ancak, yarışmaya gönderilen çoğu proje söz birligi etmişcesine kutu içine konmuş sürpriz hediye gibi dikdörtgen prizma içine ikinci bir geometrik öğe koymuşlardı, ödülleri aynı görüntüyü yapmış olan üç boyutlu projelere vermişlerdi. Kısacası Türk Mimari karakteristiğini yansıtacak projeler olmadıgı gibi üzüntü ile söylemem gerek bir fikir de verememişlerdi.
Benim buna üzüntüm çaresizliğimizden henüz bir model oluşturamamızdan, ama beni daha da fazla üzecek olan bizim yerimize bu modeli yabancı bir mimarın ortaya koyma ihtimalini düşünmek.
Türkiye Belediyeler Birliği, Türk Dünyası Belediyeler Birliği, İpekyolu Kalkınma Ajansı’nın işbirliğinde Gaziantep Büyükşehir Belediyesi evsahipliğinde gerçekleşen “7. Dünya İpekyolu Belediye Başkanları Forumu”, Zeugma Mozaik Müzesi Kongre Merkezi İpekyolu Salonu’nda start aldı.
30 ülkeden 250 yerli ve yabancı katılımcının iştiraki ile başlayan “7. Dünya İpekyolu Belediye Başkanıları Forumu”nun açılışını yapan WCO Başkanı Dr. Young Hoon Kwaak, “Hepimiz açısından unutamayacağımız bir gün. Hepimiz dünyanın çeşitli yerlerinden geldik. En önemli İpekolu şehirlerinden birisi Gaziantep. Sınırmlar ötesi vatandaşlar arasındaki paylaşımın aktarılmasını istiyoruz. Şehirlerde yetkililer ve gönüllüler çok sıkı çalıştılar. Onları temsilen burada bulunmaktan onur duyuyorum. Siz benim açımdan yeni İpekyolu yıldızlarısınız. İpekyolu Forumu aslında bir gökkuşağı, bu yolda ilerlemeye devam edeceğiz. ipekyolu geleneğine devam ediyoruz ve 7. toplantımızı Gaziantep’te gerçekleştiriyoruz. Çok güzel bir şehir Gaziantep. Zeugma Müzesi’ni gördük, 18 tane kervansaray bulunuyor burada. Ben Gaziantep’te önemli hizmetler gördüm. İşsizlere eğitim veriliyor, şehrin faydasına oluyor bunlar. Bunun yanısıra ülkenin ve küresel medeniyetlerin faydasına olacak. Gangnam Styl şarkısını söyleyen kişi benim yeğenim, kendisine Gaziantep’e gelmesini söyledim ama işleri yoğun olduğu için gelemedi. Bende Gaziantep sitilinin çok önemli olduğunu söylüyorum” dedi.
Açılış konuşması yapan Prof. Dr. Metin Sözen şu cümlelere yer verdi: “Bir büyük dünya mirası olan İpekyolu’na günümüz koşullarında yeniden kendimize bakarken; bir dizi soru sormak gerekir. Hiç kuşkusuz ilk soru, “geçmişte acaba İpekyolu ne anlama geliyordu” sorusu olmalıdır. Bu soruya kısa ve geçerli bir cevap bulduğumuzda, bugünü anlamak çok daha kolay olacaktır. Eğer bu yolu salt ticaret ve kültür yolu olarak alırsak, gerçeği tam açıklamış olamayız. Çünkü, zemininde iki büyük coğrafya yer almaktadır: Asya, Avrupa. İkisinde de, büyük zaman derinliği ve farklılıklar içeren kalıcı kültürler yumağı söz konusudur. Bu iki coğrafyaya tek boyutlu bakmaya kalkarsak da yanılır, uygarlık tarihinin zenginliğini ve sürecini göz ardı etmiş oluruz. Büyüklüğün temel ölçüsü, hiç kuşkusuz yaratılan uygarlık ve kültürdür. Ticaret onun bir boyutudur. Böyle bir yaklaşım aynı zamanda, bugünün siyasetini anlamamız için de ana girdi, çözüme giden yoldur.”
İpekyolu Başkanları Forumu idi bu yol üzerinde ki belediye başkanları Kore, Çin, Japonya, Irak, İran Kore’den Seul, Yeosu Lübnan’dan Trablusşark, Tebriz, Macaristan (Belgrad, Heviz) Grozny, Malta, Urumçi, ve Türkiye’den çeşitli illerden belediye başkanları gelmişlerdi.
Misafirperverlikte üstlerine yok doğu kültürünün tamamı Antep de var saygı sevgi güleryüz ve eksiklik hissedilen ilgi ve yakınlık kime gitsek nereye gitsek güleryüzle karşılandık her yerde güleryüzle hizmet ettiler hem de hiç yorulmadan bıkmadan ilk gün alınan havaalanından son gün uğurlanan hava alanına kadar
İlk günü otellere yerleşmeden hemen sonra BBŞ Başkanı Asım Beyin Torbalı BB ve bizim ile birlikte yenilen öğle yemeğinden sonra akşam İmam Çağdaş da nefis akşamyemeği bize unuttuğumuz Antep lezzetini hatırlattı
Forumun birinci günüydü Zeugma Müzesi’nin konferans salonunda ki toplatımızın konuşmacılar kimler yoktu ki İstanbul BBŞ naşkanı Bakan Fatma Şahin gazetecilerin rağbet ettiği isimlerdi.
Sonuç bildirgesinde; İpekyolunun dünya barışına medeniyetler buluşmasına kültür alışverişine ve bu anlamda kardeşiliğin pekiştirilmesine üniversitelerde ki öğrencilerin İpekyolu şehirlerinde dünüşümlü eğitime imkan sağlanması ile genç nesillere kültürlerin aktarılması amacına ulaşılmada önemli bir yol olacağı sonuç bildirim de bulunan bir çok iyi dilek ve temennlerin yanında önemli kararlarındandı.
Forum sonuna doğru altı şehir kendini tanıttı
Yeosu; Kore’nin liman kenti Expo 2012 sergileyen 5000 yıllık tarhlerinin olduğundan bahsetti Belediye Başkanı Kim Chung – seog tanıtım videosunda Avatar filmini hatırlattı bana harika bir şehir,
Mayor of Yeosu
Kim Chung-seog
(Hak-dong) 1 Sicheongno Yeosu City,
Jeollanamdo 555-701, Republic of Korea
Tel. 82-61-690-2001~3
E-mail ; cskim2012@Korea.kr
http://wwwyeosu.go.kr
.
Heviz; Macaristanın orman içinde ki 5000 nüfuslu kasabası termal kaplıcalarının ve suyunun çok olduğundan övünçle ve oksijen bolluğundan bahsetti araç olmadığı yüksek bina yapılmadığını anlattı yaz aylarında nüfusu 30000 oluyormuş doğrudur yemyeşil çünkü
Belgrad, Urumçi,
Hüzünle seyrettiğimiz Gazza; Önceleri kardeşce yaşanan sonra nifak sokularak bombaların patladığı bina enkazlarının arasından tekrar eski günlerine dönmek istenirken ki görüntüler hüznün göz yaşına döndüğü şehir
Trablusşark, Tebriz,
Malta’nın 3000 nüfuslu Bergu şehri denizcilğin başkentiymiş
Yedi şehirden Heviz 2013 te ön toplantıların yapılacağı şehir Yeosu da İpekyolu bayrağını devralan ve forumun yapılacağı şehir seçildi sonuçlar son akşam ki toplantıda açıklandı
2013 Ekim de Yeosu da toplanmak dileğiyle akşam yemeğinden sonra kapıda misafirleriyle vedalaşan Gaziantep Bel. Başkanı Asım Güzelbey ve dünya şehirleri organizasyonunu yapan Başkan Kwaak YoungHoon herkesle tek tek tokalaşarak buluşmak dileğiyle vedalaştılar.
KWAAK YoungHoon, Ph.D.
Chairman
WCO, World Citizens of Organization
Silk Toad Global Alliance-Board of Govermors
—————————————–
The Summit House of WCO
432-2375 Shindang. Jungu, Seoul, Korea
Tel. : +82 70 8644 3603
Fax : +82 2 22756993
E-mail : dr.kwaak@gmail.com
Web. : http://www.kwaak.or.kr
Sonbahardır hala hüznümün dalga dalga geldiği
Çocukluğumun anılarımın gözümün önüne serildiği
Bağbozumunu hiç unutmam köpeğim Koca Gudo’yu
Dedem derdi, memleketten herhalde ismini koyduğu
Üzümün billur rengiyle ağızda kütürdeyen sesi
Sonbaharın esintilerle gelen serin nefesi
Elimde sapanta koşarken o ağaçtan o ağaca
Gitme der gibiydi peşinden koştuğum saka
Rengarenk tabiat, sarı kahverangi oldu yeşiller
Kırmızı olmuştu bağ damımızın yanında ki çitlenbikler
Üzüm çuvalları çoktan gitmişti sergiden Tariş’e
Boş sergi yerinde binerdim üç tekerlekli bisiklete
Babam son bir defa yoklardı etrafı, damı, bağı
Annem vedalaşırdı komşularla gözleri ağlamaklı
Sararan bağlar renkli asmalarda çiğ taneleri
Eşya yüklü at arabasının dingilinde göç sesleri
Geride bıraktığım bidaha ki seneye özlediklerim
Silerdi özlem dolu yaşlı gözlerimi küçücük ellerim
Hem bağ, hem çocukluğum hem de babam gitti hayatımdan
Ömrümce unutmayacağım anımdı hepsi çocukluğumdan
Hüzünlü Sonbaharlarımdan
1988 yılları büyük bir politikacı Manisa’ya geçerken uğramış biz de odada görevliyiz görüşmek istiyor dediler STK’lar ile, bizde gittik. Hoş beşten sonra “Manisa’nın neye ihtiyacı var” diye sordu. Baktık mimar arkadaşlarla birbirimize söyleyecek çok eksik var ama hangisinden başlayacağımızı bilemediğimizden sustuk. “Helikopter ile Manisa’nın üzerinden geçerken gördüm gecekonduları, sizin imar planınıza ihtiyacınız var” dedi.
Şaşırmıştım; İmar Planı var da biz mi uygulamadık veya helikopter ile her gün mü geziyoruz Manisa semalarında veya yurt dışına her ay gidiyoruz da orada şehirciliği görüp, korumacılığı, şehir planlamasını görüp bizler mi tatbik etmedik. Her seçim arifesinde gecekondulara bizler mi af çıkardık, iki üç katlı sevecen yapıları önce 5 sonra 7 daha sonra 12 kat diye bizler mi imar planlarını tadil ettik ? Düne kadar İmar İskan Bakanlığının yaptığı Ankara’dan indirme yapılan imar planlarını her şehre aynı uygulamaları bizler mi çizdik imar planı diye kıvranan şehirler ne buldularsa uygulamak zorunda kaldılar hatta zorunda bırakıldılar. Belediyeler kuyruktaydı o zamanlar imar planım olsun da şehrimin önünü açayım diye, açmaz komaz olsalardı.
Dar sokaklar yan yana bitişik çok katlı yapılar; Nefes alınacak gibi değil, yazın tozdan kışın dumandan pencere gibi gözüken deliklerden sadece ışık giriyor. Balkon denen kuş evlerinden sarkıtılan kurutulmak için çamaşırlardan okunuyor gelir grupları. Otomat parası toplayamayan yönetici apartmanı boyatmak için nereden bulacak parayı; Dökülüyor sıva denen uyduruk kaplama, kaleterasit, rengi kaçmış zaten kimliği olmayan binalar binalar.
Trafik keşmekeş araçlardan yürümek ne mümkün “çöp toplanmıyor” şikâyetleri kamyonun sokağa girememesinden kaynaklanıyor. Otopark başlı başına problem park için iş yerinde dön, eve gelince dön, yer yok, buldun, kavgaya hazır ol.
Sokak araları iki aracın arası top sahası, bir avuç yeşil çimi kurumuş basılmaktan, ağacı güdük kalmış dalı kanadı kırılmaktan. Bir de oturalım diye bank isterler belediyeden, bankı koyarsın bir diğeri “benim balkonumu seyrediyor “diye şikâyete gelir.
İnsanlarda bir kantar surat; İş de verim, evde geçim bekle ne gezer, İş de vatandaş korkar memurdan, evde koca kaçar karıdan, karı kocadan.
Çocuklar ne öğrenecek ne görecek televizyondan başka, hafta sonu geçim derdinden gezmek ne mümkün “dersinize çalışın” sindirme taktiği ile bu haftada atlatılır.
Saymakla bitmez.
Sebep; 1-Oy endişesi 2- sandıklarda saklanan çok kıymetli varlık tapudur. Miras bırakan baba bununla övünür, dövünmesi gerekirken.
Farkında değil hiç kimse.
Kabahat belediyede söz de
Herkes hala bir metre büyük bir kat fazla yaptırma hevesinde.
Yazacak çok şey var ya neyse.
“Kabahati gelin etmişler kimse almamış” derler. Bakıyorum sadece bizim kent mi diye ne gezer zaten farkı yok ki birbirinden, evet suç kimde bir değil birçok; Belediye, imar planları, politikacılar, seçimler falan. Evet, politikacılar, evet yönetenler, evet seçimler. Ama mimarlar değil.
Neden, çünkü yapılan imar plan uygulamaları esnasında istimlakler asgari de tutulsun, her tapunun metrekaresi değişmesin veya çok az değişsin, her tapu sahibi maliki olduğu alanda kalsın, sokaklar yeter, yeşil alan idare eder. Otopark, ne gereği var canım memlekette bisikletten, belediye otobüsünden başka araç mı var? Eğitim alanları okulların bahçeleri var ya onlar yeter. İmar planları böyle yapıldı. Tapular delinmedi, tapular çizdirilmedi. Daha sonra yap sat illeti. Arkasından kat artış isteği geldi. Neden. İki kata üç kata müteahhit gelmiyor.
Deniz bitti. Ak mı, kara mı, saç kucağa döküldü, sıhhatler olsun.
“Oğlum abinin üstünü fırçala, şimdi kılın tüyün hesabını yapıyor toplasında evde tapusunun üstünde ayıklasın.”
Hal böyle iken, mimarı içine sindirememiş toplumuza bunu anlatamayan yine biz mimarlarız. Temel atma törenlerinde, açılışı yapılacak binaların merasimlerinde mimarın adını hiç duydunuz mu? Kurum var, kredi veya desteği veren firma var, yapımcı firma var ama binanın babası belli değil. Mimarın adı geçmez, geçmesi için hala bir çaba, bir çalışma yok. Mimar Sinan’ı yaptığı eserlerden tanıyan, Sinan adının mimar kelimesi ile birlikte yazılmasından onun mimar olduğundan ve kim olduğundan kimsenin şüphesi yok.
Şimdi mimarı, iç mimar, peyzaj mimarı, şehir plancısı diye ayıralım ama planlamada birlikte çalışalım. Ancak daha mimarı içine sindirememiş bir topluma bunların hepsi nasıl çalışır.
Önce ağaçlar kesildi. 1975 yılı. Güzelim mor çiçekli kobalak ağaçları, geniş gövdeli akasyalar, çınarlar kesildi, yollar genişledi. Kaldırımdan kaldırıma yaklaşan ağaçlar ile tünelleşmiş yol Cumhuriyet Caddesi, (Cumhuriyet eserlerinin çok olduğu bir caddeydi adına yakışıyor idi ağaçlarda Cumhuriyet eseriydi.) Çam ağaçlarından tünelin üstü açıldı yan duvarları da tabiiçamlar kesildi, kaldırım daraldı yol genişledi kendi değil ama adı bulvar oldu.
Gölge saçak altlarına gizlenmiş güneş tüm haşmetiyle Manisa’yı esareti altına almıştı, güneşe gün doğmuş yakacak Manisalı aramağa hacet kalmaksızın caddeye, yola çıkan herkesi cayır cayır yakıyordu,Yeşil Manisa asfalt grisine boyanıyor, Manisa geleceğini belirlemeğe, makus talihini çizmeğe başlıyordu artık. Bu çizgi ile şehzadeler şehri, yeşil, Spil Dağına yaslanmış Gediz Ovasını seyreden Manisa, kimliğini kaybetmeğe doğru hızla ilerliyordu.
Şikayetlerin en kestirme hal çaresi çabuk büyüyen dut ağacı imdada yetişti. İpek kozacılığına soyunmuş izlenimi veren Manisa, sokaklarda gelişen dut ağaçları geniş yaprakları ile sözde yağmur suyu bacalarını tıkamayacak bahanesine sığınılarak fidanlık da yetiştirilen fidanlar kaldırımlara dikiliyor idi. Her yıl budama zamanı geldiğinde belediyenin bahçıvanları ellerine geçirdikleri ilk defa tanıştıkları testereler ile budaya budaya ağaçlarda yumrular oluştu. Bu yumrular kansere dönüştü, çürüdü, kesimden kaçan bu ağaçlardan bazıları kanserden kurtulmayı başararak ancak yamulup bükülerek hastalıktan eserler alarak günümüze kadar geldi. Yenilenen o zamanlarda güncellenen dut ağaçlarının yerini Oya Ağacı denen kısa, boysuz, nazlı ağaç serisi daralan kaldırımlarda boy göstermeğe başladı. Bu ağaçlar oya gibi işlendi yol kenarlarına, dar kaldırımlara, büyümesi beklenemezdi, büyümesin diye dikilmişti kaldırımların üstünde balkonlarvardı çünkü.
Gölge hala saçak altından başını çıkaramıyor güneş Manisa Sıcağını efsaneleştirmeğe devam ediyordu.
Sıra parklarda ki çam ağaçlarına gelmişti. “Kurt keseciği oluştu bu ağaçları kesmezsek diğer çamlara bulaşacak” deyip katliam buraya da sıçramıştı kesilen ağaçların yerine çimler ekiliyor beton karolar döşeniyor güya peyzaj yapılıyor idi.
Ağaç ve Yeşil Manisa giderek nesilden nesile anlatılacak hikayelere dönüşüyordu. “Bir zamanlar şurada öyle ağaçlar vardı ki sen de 15 ben diyeyim 55 metre yüksekliğinde hele bir gölgesi vardı zannedersin akşam oldu koyu mu koyu” ağaçların yerini çiçekler, çimler alıyordu.
Oysa kültürümüzdü bizim asmalıklar, çınardı bizim milli ağacımız, gölgesinde oturduğumuz da sohbetlerde ki fon müziği çay bardaklarının sesleri, sigara dumanının dalga dalga oturanlar arasında gezinişi, sözcüklerin arasından dudakların ucundan çıkışı, bahçeli evimizin duvarına sıraladığımız saksılarda ki Sakız Sardunyalar,
Manisa’nın nüfusu artmağa, şehircilik ve gelişme adına yeni yeni yasal düzenlemeler yapılmağa yürürlüğe konmağa başlamıştı ülkemizde. Kat mülkiyeti denilen zoraki yönetim biçimi. Bir arsa sahibinden birkaç daire sahibi üreten bu yasa ile Yunan İşgalinden sonra ikinci bir yıkım gerçekleşmeğe başlamıştı Manisa’da. “Yap sat, yık yap”, şapkadan tavşan çıkarmaktan daha kolaydı, bu işleri yapmak. Başımıza geleceklerden habersiz “bir arsadan bin daire”, “bir kapı hemen bin kapı yarın”, sıva yetişmiyor boyadan kolay kaleterasit sarıyor her yanımızı. Arsa sahibinin uykularına giriyor, daire alacakların hayallerini süslüyordu yıkım efsaneleri. Yıkıldı yıkıldı yıkıldı. Eskiye ait bir şey kalmadı. Manisa bitmişti, arsa kalmamış virüs kenar mahalleleri sarmağa başlamıştı. Doğu da Alaybey, Şehitler, Nişançıpaşa, Kuzeyde bahçeli evler, Dinçer, Akıncılar, Yarhasanlar, Batıda Tevfikiye, Akmescid, önü alınamıyordu büyük bir sıçrama ile Uncubozköy. Buralarda sözde planlı yapılırken bu işler, varoşlarda merkeze inat yeni yenigecekondu mahalleleri oluşuyor yıkacağımıza korunması için Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Adnan Menderes, Turgut Özal isimlerini veriyorduk.
Manisa’nın da diğer şehirlerden bir farkı kalmamış diğer şehirlere benzer olmuştu.
Başına geleceklerden habersiz sessiz sakin o zaman yollarda sıkça selamlaştığımız, tanımasak da yüzlerini aşina bildiğimiz, şimdi onlarla akraba olduğumuz bizler yerli Manisalılar şekillendirmeğe başlamıştık Manisa’yı. Tek katlı Kerpiç çamur sıvalı evlerin, yığma iki, üç katlı yüzleri taraklanmış yapıların, boş arsaların bol olduğu tipik avlulu Manisa evlerinin yerini apartman denilen boyu posu devrilesi binalar alıyor sessiz sakin mütevazi birbirine dost evcikler kaderine boyun eğiyor idi. Manisalı koz olarak kullanıyor idi seçimlerde bir elinde oy pusulası diğer elinde bahçeli tek katlı ev tapusu “beş kat olacaksa oyum sana”. Oracıkta verilen sözler sonrasında hüsran oluyordu. Uçuruma bir adım daha yaklaştırıyorduk Manisamızı.
1980 -1985 yıllarına gelmiştik. Kat karşılığı denilen bu hastalık virüs gibi yayılmağa ve ona buna bulaşmağa, ağaçlarda ki kanserin bir başka şekli insanlarda görülmeğe başlamıştı. İki üç tek katlı evler evcikler yıkılıyor bilhassa ağaçları önce kesilen cadde üzerlerinde ki bu evlerin yerine beş katlı apartmanlar yapılıyor idi. Enflasyon ile tanışmamış o zamanlarda ki ülkemiz ticareti düşük taksit az peşin ile satılmağa başlanan daireler daireler. Evcik bol yapacak adam aranıyor, adam da çoğalmağa başlayınca evcikler azalmış ara sokaklara dalga dalga yayılmağa, girilmeğe başlanmıştı. Oralara da kat ilavesi hastalığı sirayet ederek apartman denen toplumumuza uymayan ama her türlü yaşantı ve kullanıma uyabilen bizlere kurtuluş ve umut oldu. Bir evden evcikten iki kata hatta üç ve dört kata sahiplenmek hırsı sarmıştı her yanımızı her insanımızı.
Dalga dalga sokaklara yayılan bu hastalık yayılacak yer bulamayınca yeni imar adaları yapıldı, üç kat olan sokaklar beş kata, beş kat olan caddeler yedi kata çıkarıldı, hiç imar olmayan sokaklar da yeni imar planına kavuştu. O kadar acele ile yapılıyordu ki bu işler her seçim döneminde slogan haline gelmişti. “Kat arttıracağız, beş kat vereceğiz.” Belediye meclisleri kararı alıyor, kararın icraata geçirilmesi vakit geçirilmeden uygulanıyor idi. Yap boz tahtasına benzeyen ve delik deşik edilen imar planının elle tutulur tarafı kalmayınca Ankara’ya iş düştü. 1927 yılında ilk imar planı yapılan Manisa imar plansız gelişmişti. Adına gelişme denilebilirse tabii.
1989 gözün aydın Manisa bir çocuğunuz oldu. Hem de Manisa’yı bilmeyenler tarafından yapılan bir çocuk. Dar sokaklar derinlemesine upuzun parseller. “Park hani” “var ya Sultan, Fatih, Ulupark hatta bonusu bile var sokaklarda ki dut ağaçları.” “Otopark hani” “Ne otoparkı araç mı var?”.
Daha fazla anlatmağa gerek yok şimdi bu binalarda yaşıyor, bu sokaklarda dolaşıyor, bu caddeler de geziyor, dolap beygiri gibi sokaklarda dönüyor dönüyor park için yer arıyoruz. (otopark çözümü için biraz daha sabır 2012’ye kadar, ancak yeşil Manisa geri geliyor)














