İçeriğe geç

KOLLİDA, KOLDA, KOLA, KULA.

Dün Kula’daydım. Ankara’ya giderken kenarından kıyısından çok geçmişimdir, meslek icabı da Kula Evleri’ni yıllar önce ziyaret edip gezmiştim yirmi senedir gitmemişim. Kula yirmi yıl öncesine göre çok değişmiş muhakkak ama olumlu yönde değişmiş güzel meydan ve yol düzenlemeleri yapılmış ve yapılmağa devam ediliyor.

Kula bir hazine; tarih, kültür, gelenek, esnaf, yemeği ve halkı olarak bir hazine gitme sebebim olan Jeopark en önemli özelliğinden biri unesco belgeli jeoparkı incelemeğe alanı gezmeğe gittim. Şunu da açıksa söyleyeyim Jeoparkın ne olduğunu burada gördüm yanından gelip geçtiğimiz taşların yakından bakılınca taş değil plastikimsi bir malzeme olduğunu anladım.

Tabiat harikası: Milyon yıllar öncesinden patlayan yanardağlar, krater ağızları, görünüş olarak dahi ürküntü veren heykelimsi tepeler ile tarihte KATAKEKAUMENE (Yanık Ülke) diye adlandırılmış bu bölgede yıllar önce akan lavlara paralel yolculuk yaptık. Yeraltından çıkan lavlarla oluşan peyzaj ve heykel görünümlü kayalar, el değmemiş üzerinden dahi yürünmemiş milyon yıllık lav akıntıları aralarına yine lav kumundan yapılmış yılankavi yaya yollarında yürürken aklınıza gelen krater patlamaları ve onun ürkütücü görüntüsünü hayal ederek yürüyorsunuz bu patikalarda. Yer yer mağaralar, püskürmüş kütleler, çukurlar, dikensi lavlar, tüfler. Koca kitleyi elinize aldığınızda var yok denecek kadar hafif, az ötede ufacık bir taşın ağırlığı her biri hayret verici. Kırmızı toprak, bazaltlar, kapkara kayalar, pullu katmanlar, güneşle parlarken, yerin derinliklerinden fışkırmış gibi duran sütun görünümlü kayalar, kıvrılarak akan Gediz Nehri yıllardan buyana aktığı ve yatağını aralıklı zamanlarda canlanan yanardağ ve bunların lav akıntılarının itmesiyle yatağını çok kere değiştirmiş. Bu da Kula Jeoparkı’nı diğerlerinden ayıran önemli özelliklerinden biri.

Yer yer yerleşimler, köyler, eski tarihi antik kentler. Antik kent kalıntılarından yapılmış evler, konaklar, duvarlarda duran kesme taşlar, üzerleri figürlü köşe taşları, bize tarihin tekkerrürünü göstermek ister gibi duvarlara yerleştirilmiş. Antik mermer ocağından çıkarılan parça mermerlerin köy yollarına döşenmesinden ve güneşle parlayan bembayaz yolları olan köy, Gölde Köyü. Antik kentin adı Kollida imiş literatürde bulamadım Kollida, Kolda bize gelinceye kadar Gölde olmuş, belki Kolda’dan Kola ve giderek Kula ismi de buradan gelmiş olabilir.

Köy yapıları yıkık, nüfusu üç beş hane var yaşayan. Duvarları mermer, yolları mermer bembayaz bir köy önce tescil sonra restore edeceğiz jeoparkı gezerken bir akşam burada konaklayacağız, en azından gelenekler yöresel yemeklerin yendiği gündelik dinlenme mekanları oluşturacağız.

Ne tarih ne tarih: Sert granit taşlara oyulmuş dikdörtgen, harbiden dikdörtgen öyle eğri büğrü değil. Nasıl oydun bu sert kayayı ne ile oydun tarihsel filmlerde görüyoruz insan kıymetinin olmadığı ama ölülerinin çok kıymetli olduğu (tabii asilzadelerin kral sülalesinin) bu kayalar oyularak gömülmüş. Mezarların ölçülerine bakınca bir aile mezarlığı gibi, uzak yörelerden getirilmiş beyaz taşlardan da ( mezarlık bölgesinde beyaz taş yok çünkü) mezar taşları yapılmış olmalı ki define avcılarından arta kalan beyaz taş parçaları bunu gösteriyor. Beliki binlercesi bu alana yayılmış büyük medeniyetin antik kentin asri mezarlık bölgesi olabilir bir çok tapınağın var olduğu kabul edilen bu bölgede araştırma yapmak tarihe ışık tutma açısından önem arzediyor. Lidya Medeniyetinin; Sart, Saittai, Kollida gibi antik kentlerinin bölgesine ait olabilir bu mezarlık.

Araçla gidip gidip durduğumuz ve gezerken giderken jeopark alanının bir halkası bir ringini oluşturduğumuz bu geniş alanda, arada bir bu antik kentlerin kalıntıları bizleri bir başka zamana götürüyor. Bu alan zamana yolculuğun çok net yaşandığı bir alan. Gez, gör, yaşa, hayal et, zamana yolculuğun sonunda bir rüyadan uyanır gibi Kula’dan başladığınız yolculuğuğa yine Kula’ya dönüyoruz, zamanımıza 150 yıl öncesine ve 2000 li yıllara.

Kula bir hazine derken bunu kastetmiştim; milyon, bin ve yüz yıllar öncesinden zamanımıza geldiğimizde Kula’yı ele alıp bu tarih ve zaman evrelerini her birini tek tek işlemek yaşamak ve gelen misafirlere yaşatmak açısından uzun soluklu bir çalışma gerektiriyor.

Bu güne kadar hep bir ucundan tutulmuş gibi bir görüntü var, derinlemesine ve tarih ringini gerektiren çalışma açısından ekip değil ekipler ile ama başlandığında bırakılmayacak bitirilecek bir çalışma gerektiriryor. Burada çalışacaklar bunu iş edinecekler hatta hayatlarında bir anı olacak Kula.

Milyon yılın tarihçileri, bin yılın tarihçileri, yüz yılın tarihçileri; arkeoloğ, sanat tarihçi, heykeltraş, ressam, yazar, çizer, mimar, kültür ehli, hikayeci, makaleci, televizyoncu, tiyatrocu yapılmışların bulunmuşların yapılacak ve bulunacakların her biri bir sanat dalına konacak ve oradan seslenecek sahnede oynanacak, kitablara konu olacak, roman olacak, hikaye olup elden ele okunacak, resim olup tablo olup duvara asılacak, heykellerin animasyonu yapılıp parklara meydanlara Kulanın girişlerine konacak. Makale ile ilgi, televizyon ile görgümüz artacak, reklam ile rağbeti arttırılacak.

Geçmiş ile beraber henüz bozulmamış Kula Çarşısı, evleri, sanki ahilik teşkilatı ve o terbiyede ki esnafı, kendine has Kula Yemekleri, sokakları, park ve meydanları da belediye tabii büyükşehir belediyesinin desteği ile ele alındığında.

Kula lavların küllerinden, antik kentlerin yerleşimlerinden günümüze gelecek. Kula evlerinde, tarihi çarşısında, kahvehanelerinde, çayhanelerinde bunlar konuşulacak sonra Kula’ya hayran kalınacak avrupa kültür kenti, medeniyetler kenti, doğa peyzajı jeopark ve lavlarda yetişen çiçekler ile flora şehri olacak.

Her birimizin hikayesi olması için; aklımızı toplayalım, fikrimizi kollayalım, kollarımızı sıvayalım, çalışmaya başlayalım.

KOLLİDA, KOLDA, KOLA, KULA…

20140804-181844-65924388.jpg

20140804-181845-65925187.jpg

20140804-181846-65926130.jpg

SEVGİLİ YUNTDAĞLILAR

ELİ ÖPÜLESİ AMCALAR, DEDELER, NİNELER,
Yunt Dağı kelimesinin anlamını bulamadım, fazla da araştırmadım, ancak bildiğim birbirine iki üç beş altı kilometre mesafede irili ufaklı köylerin oralara buralara serpiştirildiği bir dağ. Kimi 500 kimi 300 kimisi de 200 yıllık köyler. Ama çok enteresan bir bölge. İnsanlarına baktığımızda; tevekkel, sabırlı, gözü tok, sırtı pek olmasa da sessiz, sırlarla dolu bir bölge.
Bazı yerleri çam ormancığı, bazı bölgeleri makilik, çitlenbik ağaçlarına aşılanmış fıstık ağaçları çoğunlukta, biraz zeytin, biraz karaağaç, ahlat, çok az bağ. Taş, kaya, kireç taşı toprak, verimsiz kıraç arazi yumağı. Hani taşı sıksan suyu çıkacak işte ancak böyle yaptığınızda biraz geçim kaynağı olabilecek cinsten bir bölge.
Düne kadar devlete su için göbekten bağlı, tütün üreteceğiz diye belinden kırık, hayvancılık yapacağız diye elde seğirtme önde sığırtmaç bir kuru kemik keçi, derisi kemiğe yapışmış inek, bir kaç da kırkık koyun.
Sütünden peynir kendine kadar, tereyağı pazara kadar, çökelek ömürler tükenmiş, devlet seçim zamanı köylüyle çömelmiş, derde çare arar gibi başbaşa, ama köylü yine el başta, tencere boşta, göz yaşda, gençler göçte, yaşlılar gideni geleni gözlemekte.
Yüzlerinde derin çızıklar çukurlar uçurumlar oluşmuş, saçlar kırarmış, yüzler kararmış, kırk yaşa baktığında altmış gibi, güneş yanığı yüzler, nasırlı eller, ama o kadar da gayretli, meşakkatli, şefkatli, o kadar da yufka yürekler.
Dar virajlı yollar git git 50 hane, az daha git 150 hane, hani gençler? Şehirde iş de, çocuklar ileri ki köyde ki okulda. Taşımacılık eğitim, taşımacılık işçilik, taşımacılık hayvancılık, her işin başı taşımacılık ama yollar daraçlık sağ sol tepeler kayalık taşlık, uzaktan köpek sesi bir sığırtmaçın ıslığı eşelenen tavuk, koşuşan çocuk, sessiz ihtiyarlar, kapı önüne oturmuş kadınlar, nineler, hepsi bir ömür denen tiyatro sahnesinde ki dekor, hep bir olmuş oyuncular, her gün aynı iş, aynı aş, aynı telaş, her gün aynı gün, her günü aynı oyun.
Yapacak çok iş var. Bunca yıl beklemişler devlet var diye diye umutlanmışlar. Yapıldıkça bi şeyler bu da varmış bu da yapılabiliyormuş. Hizmeti görmüş hezimeti anlamışlar, gayreti görmüş selameti anlamışlar, samimiyeti görmüş mahrumiyeti anlamışlar. Yine de bağlılar sanki göbekten kopamıyorlar gelenekten, sıyrılamıyorlar yanlış yapmışlar demekten, düşünemiyorlar, bazıları hep onların yerine düşünür gibi gözükmüşler.
Tanıdım dağı tepeyi, tanıdım bir kaç güdük ağaçı, o fıstık bu ahlat o çalı bu çırpı, tanıdım dikenli çırpılardan yapılmış ağılı, tanıdım geçim kaynağını.

Sıksan memelerini eline bulaşmaz sütleri,
Bir kaç domates biber fidanı susuz kalmış dipleri,
Çiçekler konserve kutularında,
Hayaller, rüyalar hep umutlarında.
Dibekte döğülmüş buğdaydan
Bahçenin köşesinde ki fırından
Ev ekmeği; en hakikisi, en nadidesi, en eskisi atadan dededen kalmış katkısız, umutsuz, devletsiz, himmetsiz.
Kadının eli değmiş
Erkeğin emeği akmış
Dedenin öğretisi
Nenenin duası
Evin nefesi
İşte bu yaşam felsefesi.

(Olmalı ama değil)
Ustası çırağı, ateşi çerağı tutacak her biri, umut geldi gözlere, muhabbet geldi dillere, geçim değdi ellere. Çatılar çatkılar yeniden kurulacak her bir köşe dip bucak kavuşacak hizmete. Hep birlikte elele önce imece sonra imrenmece. Böyle gelmiş böyle gitmez demece. Az kaldı böylece.
Hizmeti istemeden vereceğiz, yapılanları göreceğiz, yapılacakları ümit edeceğiz, biz belediyeciyiz, biz hizmetkarız, biz hizmet etmeyi biliriz, biz hizmet götürmeyi de biliriz, biz hizmet aşığıyız, biz hizmet hovardasıyız, dağ da biz ovada biz, düzde, bayırda, biçilmeyen çayırda, gezilmeyen ahırda, basılmayan yolda, gidilmeyen köyde, biz varız. Şehirde, köyde biziz, bu işler için burdayız.
Biz siziz, siz bizsiniz.
Bunca sabır Eyüb de, Yusuf gibi dipsiz kuyularda, İbrahim gibi ateşde, Musa gibi denizde, Nuh gibi gemide, İsa gibi çarmıhda; Allah’a güvenirken, Peygamberimizin şefaatına bizler inanırken. Hepsinin mükafatı var, hem öbür, hem bu dünyada iken.
Şimdi ödül,
şimdi ödün zamanı.
Şimdi harman,
şimdi hasat, şimdi vuslat zamanı
Şimdi aklımızı başımıza alıp karar verme zamanı.
Yanlış karara ömür yetmez artık, hayat çekilmez artık, çoluk çocuk geçinemez artık.
Şimdi göç zamanı değil, şimdi geriye, çoluğa, çocuğa, toruna kavuşma, vuslat, kaynaşma zamanı.
UNUTMAYIN:
ŞİMDİ KARAR ZAMANI.
ŞİMDİ KADER ZAMANI.

ANKARA YOLCULARI

1000 CBÜ talebesi ile bizler (Tamer Çipiloğlu, Hüseyin Köroğlu, Haldun Oluç, Murat Kümüştekin, eşlerimiz, kültür müdürü, belediye basın elemanları, görevli belediye çalışanları) ile birlikte Anıtkabir’i ziyarete gidiyoruz. Günlerden 26 Aralık Perşembe saat 16.30. Önde adına protokol vagonu dedikleri bizlerin vagonu arkada 10 vagon daha öğrenciler ve kantin (yiyecek takviyesi yapan vagon). Bizim bu trenden başka bir saat ara ile arkamızdan gelen ikinci bir tren daha var biz de 550, o trende 450 öğrenci mevcut.
TCDD bizi diğer normal seferini yapan trenlerle bir tutmuş. Büyük küçük her istasyonda durduğumuz gibi bir de bazı istasyonlarda karşıdan gelen treni bekliyoruz.
Yaa, bizim trenler yolcu almıyor, yolcu indirmiyor niye bizi istasyonlarda durduruyor niye bekletiyorsun? Yap proğramını yap güzergah haritanı geleni gideni ayarla, biz durmadan gidelim. Yokkk o ayrı bir iş ne olur ne olmaz. Bizim vagonda bir de seyrü seferi idare eden demiryolları yetkilisi var. İkide bir istasyonlara yaklaştıkça telsiz, geldik. 10 dakika bekleyin, birisinde 65 dakika bekledik. Bu görevli bizim koltuklar gibi vagonun önünde ki bir koltuğa oturmuş oradan idare ediyor ne bir bölme var ne bir seyrü sefer odası var, ne de önünde bir güzergah haritası var, yani karşıdan gelen tren nerededir? telsizle gözleri kapalı idare ediyor. Biz duyuyoruz, neden bekliyoruz diye bazen bağırıyoruz. Dövüşsek yarıda kalacak yolculuğumuz.
Ama çok bağlılar yönetmeliklere.
-Şu vagonun ışıklarını kapatalımda hiç olmazsa uykumuz bölünmesin zaten rahat değiliz en azından gözlerimizi kapatınca biraz uzun süreli uyuyalım.
-Hayır olmaz yönetmelik, kapatamayız.
-Tamam kardeşim yönetmelik, anladık ama biz hepimiz biriz aramızda yabancı yok ışıkları kapatınca kimse kimseyi yemez.
-Olmaz.
Çok mu zor? Bizim trenleri öyle bir ayarla ki ikisi de peşi sıra hareket etsin zaten karşıdan gelecek iki üç tren onlarıda belli istasyonlarda beklet zaten bekliyorlar yani karşı trende ki yolculara saygısızlık değil, beklet, biz durmadan yolumuza devam edelim. Hiçbir istasyonda köy kasaba istasyonları dahil durma.
Olmaz o iş için ayrı bir çalışma gerekir. Alışkanlık var her yerde duracağız o istasyonda ki görevli demiryolları memurunun elini sıkıp hal hatır soracağız el sallayıp yola devam edeceğiz hatır sormazsak hatırı kalır.

Gece ayazı belli oluyor pencere dışından
Her yer zifiri karanlık her yer zindan.

Sokak lambaları kandil gibi herbiri,
İçeri de ışıklar uyuyacağız, içerisi noel ağaçı gibi

Yolların bitmeyeceğinin umudunu burada kestim.
Git git kalmadı ne hevesim, ne nefesim.

Bu kadar mı uzak Manisa Ankara arası?
Gözlerimiz oldu tavuk karası.

Yan gelmiş kafalar, koltuktan sarkmış bacaklar,
Rayların sesine karışıyor tıslayıp, horlamalar.

Telsiz sesleri, trak trak raylar, ikide bir,
Her trakda bir umud yaklaşıyoruz sanki bire bir.

Uykular bezdi, karanlık her birimizin içime girdi.
Kırk sene önce binmiştim trene o zaman kara idi.

Şimdi kırmızı olmuş vagonların önündeki.
Hırlayarak, zorlayarak çekiyor arkasındakileri.

Kırmızı da olsa kara da olsa adı,
Değişmemiş ne kaderi, ne bahtı.

Gidip gidip durması, durup durup gitmesi, nedendir?
Bizimkisi zaten Manisa’dan dolmuş olup, gidendir.

Manisa’dan bin kişi bindik ankarada ineceğiz,
Ama her istasyonda çekilmez bir işkencedeyiz.

Duruyoruz hele birisinde durduk altmış beş dakika.
Gelen var karşı taraftan dediler, işte açtık yolu durduk, gelse ya.

Başka bir treni bekliyormuş meğer o da.
E insafsız bizi bu kadar yolda koma.

Bekleye bekleye yol biter mi?
Bu yaştayım ömrüm daha çabuk bitti iyi mi?

İki treniz beşyüz elli, dörtyüz elli,
Sal bizi gidelim onlar beklesin değil mi?

Yokkk. Ayrı bir hesap ister ayrı bir cetele,
Bende vurayım artık kafamı yatayım bir yere.

Vagon vagon değil sanki bir cendere.
Ayaklarım şişti, kafam şişti, kan geldi gözlerime.

Anladım bu treni gidiyor ebebiyete,
Açacağız gözlerimizi uyandığımızda neredeyiz diye.

Mahşer yolcusuyuz biz şimdi anladım bu da mahşer treni,
Bakıyor ümitsiz, kaygılı, gözünü açan yolcunun her biri.

 

Görsel

KULA MASALI

20140804-181457-65697412.jpg20140804-181456-65696598.jpg20140804-181459-65699983.jpgKULA MASALI

Bu sefer kalabalık gittik Kulaya, doğruca belediye başkanına çıktık o da bizi bekliyordu önceden haber vermiştik. Kahve ve arkasından çaylarımızı içtik işimiz çok zamanımız az deyip başkandan izin isteyip işe koyulduk, dönüşte tekrar uğrarız deyip ayrıldık.

Kula Çarşısı’ndan geçtik tam bir arasta esnafı da ahi terbiyesi almış her bir dükkana selam vererek yürüyorduk dikkatimi çeken, esnaf gözümüzün içine bakarak bizden selam bekliyor gibiydi. Çok hoşuma gitmişti. böyle bir yakınlığı özlemişim, bazen de yanımızda ki meclis üyesi emekli öğretmen Faik Bey’le esnafa takılıyor tanıştırılıyorduk.

Faik Hoca, “dün başkanla çarşıyı gezdik.Başkan her bir esnafa biraz toparlanmalarını dükkan önlerine yayılmamalarını vatandaşa geçecek yol bırakmalarını istedi. Bakıyorum her esnaf başkanı dinlemiş kimse yola taşmamış” dedi. Buna rağmen Selam ve yakınlık göstermeleri başkandan memnun olduklarının bir ifadesiydi.

Hamam ve yanında ki meydana geldik buradan başlıyordu sokak gezintimiz. Heyecanımı gizleyemiyor önden Faik Hoca ile beraber yürüyor bir çok ev gezelim, görelim istiyordum.

Mimar hanım arkadaşlar topuklular ile bize yetişmeğe çalışıyorlardı. Heveslerini söndürmemek, gayretlerini kırmamak için “zorla gelmiş, ev gezmesine gider gibi bir haliniz var” diyemedim ama içimde durmaz. “Bu topuklarla nasıl yürüyorsunuzu söyledim.”

Her bir eve girdik, her evin yıkık kırıkta olsa tahta merdivenlerinden üst kata onlarla beraber çıktık, anladım ki hanımlar da topuk çalışmaya mani değil aksesuarmış.

Sokaklar; dönünce sürpriz, dönünce bir başka saçak, bir başka duvar, bir başka renk, bir başka renkli ev, kök boyadan yapıyorlarmış duvar badanalarını. Kapılar; sadece kapıları araştırıp hikayelerini yazsanız fotoğraflarını resmetseniz ansiklopedi olur. Kula, böylesine zengin bir mimari ve ustaların sanat eserleriyle dolu ki demir korkuluk, saçakların kavisleri, bağdadiler, çatkı malzemeleri, her biri birer ustalık şaheseri, ustalık dehası. Ahşap işçiliğinden bahsetmiyorum gidip görmeniz gezip fotoğraflamanız lazım.

Birbirine yaslanmış kafa kafaya vermiş saçaklar.
Bazıları renkli bazıları taş duvarlı evler daracık gölgeli sokaklar
Yıkık hallerinin yanında hala güzel hala cazibeliler
Çatıların raksı, kiremitlerin rengi, nar çiçekli bahçeler.
Aşağıya sarkmış gibi duran silmelerin ahengi
Geçene bakar gibi halleriyle saçak silmeleri.
Kapılar, sır saklamayı bilmeyen kapılar
Bir kanadı hep açık bahçe, eyvan, hayatlar.
Daracık merdiven kıyamazsınız korkuluğunu ellemeğe
Aşınacak eskiyecek oymaları silinecek diye.

Düz bir ahşap yok, mutlaka bir bıçak en azından bir keski ile kavislendirilmiş rende izleri var. Mıhla çakılmış geniş kesilmiş rabıta tahtalar döşemede basılacağı için kalın kaba dayanıklı ama tavanlarda bakılacağı yattığınızda gözünüzü dikeceğiniz ahşap işçiliği oymacılığı zarif, estetik tavan göbekleri. Şimdi kartonpiyer avize göbeği diyorlar yemişim göbeğini.

Rum evleri ile Türk evleri çok bariz bir şekilde ayırdediliyor. Taraf tutmak gibi olmasın ama burada Türk ustalar Rum ustalarını geçmiş, geçmekle kalmamış üstüne üstlük ahşabı konuşturarak bir de cila çekmişler. Evleri ayırdeden özelliklere geleceğim ama şu ahşap az önce bahsetmemiş gelip görün demiştim, usta ahşabı konuştururken benim susmam doğru olmaz anlatamadıklarımı fotoğraflardan inceleyin.

Merdivenlerin rıhtlarını içe dönük basış payı bırakacak kadar da mektep mederese görmüşler. Ocakların havadanlıkları tamamen nakış gibi işlenmiş oya gibi kenarlık yapılmış ilk bakışta ocağın (şöminenin) alevi ahşabı nasıl tutuşturmuyor sıcaklık nasıl bozmamış diye düşünürken, yıllar geçmiş, ocak susmuş, ev yıkılmış, tavan eğilmiş, kapı düşmüş, tüm bunlara rağmen ocak ve ahşap işçiliğinin inceliğiyle havadanlık ayakta, birileri gelir ocağı tüttürür diye bekliyor gibi.
İnşallah o beklenen biz oluruz olmalıyız bu mu saygı, sevgi, tarihe, ustaya?

Restore edilmiş, onarılmış bir eve girdik. Aman yarabbim taş, ahşap, duvar, ahşap oymacılığı, merdivenler, tek tek ekip olarak çıktık. Bu konak kullanılıyor canlı. Şarap bağları olan butik bir oteli de bulunan Manisa sevdalısı İsmail Akçura onarmış bu evi. konaklama, misafirhane vesilesiyle işletiyor. İsmail Bey’in zekasını Manisa sevdasını bir ev kesmez iki üç evi daha inşallah beraber restore edeceğiz. 900 ev çoğu restore edilmeyi beklerken her birimiz bu evlere el atacağız.

İşte bu evin üst katına çıktık. Çaylarımızı yudumlarken birbirimizin höpürdetme sesini duyuyorduk. Sonradan farkına vardık sessizlik ve sakinlik hakimdi bulunduğumuz ortamda. Sokak dar olduğu için hiç bir araç geçmiyordu. Şehrin orta yerinde böylesine sakinlik; bu evde yaşanır ömrü artar insanın. Her bir köşesi, döşemesi, yer minderi, sekisi, burada aşık olunur roman yazılır, şiirler dizilir.

Rum evlerinin bahçeleri arkada evler sokağa cepheli her eve beş altı basamakla giriliyor pencere kapı silmeleri mermer. Gölde köyü’nde ki antik mermer ocağından getirilmiş olmalı. Demir kapı ve kepenkler ile evler sokaktan korunmuş. İçlerine girmedim.

Türk evlerinde bahçe önde ev arkada bahçenin çiceği ağacı bilhassa bereket timsali Nar ağacı evin sofasından odaların önünde ki kattan seyrine doyum olmuyor. Yazın bahçe böyle, kışın odalara kapandığınızda yine bahçenin güzelliğini taşımak istercesine ahşaba çiçekler açtırılmış bahçe ile ev sokaktan kopunca daha sakin daha sessiz huzur dolu.

Gez gez dar sokaklardan sonra bir küçük meydan bu meydana bakan restore edilmiş bir küçük mahalle kilisesi restore edilmiş ama akustiği bozulmamış, konuşmalarda ki sesin tınısı papazın ayin sesini yansıtıyor.
Müze olarak kula evlerinin maketlerini sergiliyorlar konferans ve müzikhol olarak değerlendirilebilir.

Yine dar sokaklar, çökmüş saçaklar
Duvar çatkılarında kurumuş lav taşlar
Sokaklar asfalt kaplı ama altı taş
Arnavut kaldırımlı sokaklar şimdi boş
Yapalım boyayalım dönelim bu evlere
Yaş ortalaması o zamanlar 80 mi ne?
Bahçede ki Nar ağacının yanında dibek
Ocakta kavrulmuş kahve çekirdeği şimdi çek
Dövülen kahvenin dibek sesi
Komşu kokuyu almış yan evden geliyor sesi
“Oh mis gibi de koktu”
Ev de bir fincan dahi kahve yoktu”
“Akşam yemeğinden sonra gelin pişiririm”
Dönüşte yanınıza da veririm.”
Evlerde ki diyaloğa sokak karışır
Hurdacının çatlak sesi ortalığı karıştırır.
Sokaktan geçen eski rubacı
Bisiklet tekerlekli arabasıyla hurdacı
“Eski rubacııı, eskiler alırım eskiciii”
Hayattan seslenir kadın “bağırma çocuk uyanacak şimdi”
Bu terane aylar yıllar boyu sürmüşşş gitmiş,
Masal diyarı Kula’da ki gezimiz “masal da burada bitmiş”

KÖY YERİ

KÖY YERİ
Gece zifiri karanlık, gece ıssız,sessiz, bitmek üzere. Sobanın sıcaklığı geçmiş, baş yana düşmüş, omza değiyor. Sandalye sesleri, yıkanan çay bardakları gucurtusu, bozuyor kahvede ki susmuşluğu. Sabah buradan gidecek koyunlarını yaymağa, Hüsen. Seğirtmesini aradı bacaklarının arasında, düşmüş eğilerek aldı ayaklarının altından.
Köy meydanına gelmişti kimi çıngraklı, kimi koca çanlı sürü. Bir ıslık Çoban Hüsen’den “fıy fıyyy”. Takıldı peşine günboyu yoldaşları sürü.

Çıktılar hemen köyden kaç sokaktı sanki.
Uzak sayılır gidecekleri yer, zaten nerede yayılacaklar ki.

Heybesinden çıkardı kuru ekmeğini.
Katkat gazete kağıdına sarılmış keçi peynirini.

Yürürken dişliyordu kahvaltı diye yediğini,
Arada bir ihmal etmiyordu sopa ile keçileri dürtmeyi.

Gün ağarmış kızıllaşmıştı karşı tepeler
Günler aylar değil geçmişti seneler.

Köyün çobanı Hüsen’e dededen kalmıştı çobanlık
Hergün sabah gider dönerdi akşam, karanlık.

Yaşı geçmiş kimse vermemişti kızını,
Bulamamıştı o da çekebilecek nazını.

Ama gönül bu kırmızı yemenisini unutamamıştı Zeyneb’in
Kara saçları, kara kaşlar, zeytin gibi gözlerin.

Genç yaşda yürümüştü Zeybep hakka,
Hüsen’in yaşı geçsede hep gelirdi Zeynebi akla.

Aha bunlar şimdi Zeynep, sürünün herbiri,
Yürü be kuzum yürü be Zeynebib gideliberi.

Gelmişti sürü, gelmişti keçiler, otlak yerine,
Dayandı her zaman ki gibi ağacın birine.

Kavalın nağmesi fıyladı bayır aşağı sesi,
Zeynep geldi gözlerine alacalı yeldirmesi.

Yaş ne kadar oldu, hala mı Zeynep? Dedi Hüsen.
Yoktu ki dünyada hiçbir şeyi, aklında ki Zeynep’ten

Ses sustu, sustu kaval, keçiler, sustu çıngıraklar.
Durdu dünya, herşey durdu, sessiz kaldı uzaklar.

Akşamı yaptı güneş, rüzgar suspus, sürü sessiz.
Hüsen bu garip, geçmedi hayatı biran Zeynepsiz.

Öylece kalakalmıştı Çoban Hüsen.
Hala ses yoktu Zeyneplerim dediği sürüden.

Akşam olmuş, sürüden dönmüştü bir kaçı köye.
Bir çoğu öylece kala kalmış Garip Hüsenle.

Gelmeyen sürüyü merak eden köylüler buldular Hüseni.
Başı düşmüş, susmuş elinde kavalı, bitmiş nefesi.

Dayandığı ağaça yazmıştı yıllar önce Zeyneb diye.
Kavuştu şimdi, yıllarca hasret kaldığı Kınalı Zeynebine.

Dünyanın hali der beklemezdi bir şey hayattan.
Fakirdi, garipti zaten hem anadan hem babadan.

Döndüler köye ikindi de kılındı cenaze namazı.
Yoktu kimseye diyeceği ama Hakka vardı niyazı.

Mezarlığa kadar taşındı Hüsen bir bir omuzlarda.
Bir oldu Hüsen Zeynebiyle aynı mezarlık, aynı toprakda.

Görsel

AH İSTANBUL

image

Yol yok, iz yok, İstanbul’da biz yok.
Sakin, köhne, harap İstanbul, hayalden iz yok.

Boğaz iki kabir taşı kadar gençcecik iki can,
Boğaz iki dünya arasında yeni doğmuş inan.

Canlar canan olmuş, boğaz hantıman.
Yeni dünya dediğimiz şimdi ki zaman.

Sıra sıra köşkler yalılar yeni yalan yapılar.
Bir bir kapansaydı keşke zamana açılan kapılar.

İki can canan olmuş boğaz şimdi toz duman,
Yapıyor gibi yıkmışız el elde kalmışız pek yaman.

Taşlar toprak olmuş kalmamış izleri,
Böyle işler için mi yarattın Allahım bizleri.

İstanbul İstanbul hala basıyoruz taşına toprağına,
Altın dediler o yüzden bir şey yapamadık hatırana.

Her birimiz tuttuk tabutunun bir ucundan
Fatihalarla uğurladık göçüp gittin İstanbulundan.

İki can canan oldu taşlar hak ile yeksan,
Bir daha gelmez İstanbul her ne yapsan.
AZMİ-16.11.2013-06.36

ARKİTERA DA Kİ YORUMLAR

http://www.arkitera.com/profil/azmi-acikdil

REİSDERE KÖYÜ

Reisdere: Çocukluğumda, ata biner gibi bacak aramıza aldığımız tütün kargılarını at yaptığımız tozlu sokaklarında koşuşturduğumuz köy.

Yer gök taş, evler taş, yollar taş tozu, sokakların iki yanı bahçe duvarları kilometrelerce taş, bazıları tek çoğu iki katlı büyük sakız tipi planlı evler. Alt katları tütünlerin deniz kıyısında ki tarlalardan kırılarak eşekler ile getirildiği doldurulmuş küfelerin boşaltıldığı ve çoluk çocuk yaşlı her aile ferdinin bu tütünleri şişlere dizdikleri kireç sıvalı duvarları tütün kokusu sinmiş, rabıta kaplı tabanları, ahşap kirişli tahta tavanları,kapıları iki kanatlı tek mekanlı büyük depolar.

Bir ucunda dizilen şişlerin kargılara geçirildiği istif bölümü, bir ucu mutfak, zifirli eller ile yapılmış yemeklerin yine zifirli eller ile yiyerek tadına varamadığınız ama bahçede yetiştirilmiş elbette doğal sebzelerden yapılmış domates salatası ve taze fasulyenin, zeytinyağının leziz tadını biz de çocuk halimizle tadını anlamadığımız yemekleri yerken bir taraftan da tütün dizen usta yaşlı eller, yorgun yüzler ama gülümseyecek hatta gülecek kadar da neşeli yaşlı yüzler, çakır gözlü güzel yengelerim, halam ve yeğenlerim.

Arnavutluktan mübadele ile buraya yerleşmişlerdi dedemin kardeşleri, Reisdere Köyü tamamen akraba. Her yaz bizde Manisa’dan tatile gelirdik, bize tatil babama amca çocuklarını ziyaretti aslında onlar sabahın alaca karanlığında şimdi villa dolu o zaman ki tütün tarlalarına giderler öğle güneşi tepeye varmadan köye dönerlerdi. Basık tepenin bir ucu deniz arka ucu köydü.

Öğleyin yemekten sonra biraz dinlenilir kahve çay ve sohbetten sonra ikindi vaktine yakın yine tepe aşılır denizin hafif çalkalandığı beyaz köpüklü hali sırttan güzel gözükürdü. Bizler eşeklerin semerine bağlanmış iki yanında ki boş tütün küfelerinin içinde sallana sallana elde çomaklar ile eşeğe vuracağımıza birbirimize vurmak ister korunmak için küfenin içine çökerdik. Tütün tarlasında ki hasırdan çardaklara malzemeler indirilirdi. Bizde büyüklerin yardımı ile küfelerden indirilir, denize don gömlek girerdik. Akşamın karanlığı basmadan güneş denize değmeden dönüş başlar yorgun bizler dolu küfelerin yerine eşeklerin semerine diğerimizde kıçına biner tıngır mıngır köyün yolunu tutardık.

Gündüz dizilmiş tütünler kargılara geçirilmiş evde kalan ihtiyarlar tarafından güneşe sergiye çıkarılmış bile. Akşam yemeğinde yorgunluktan uyuya kalan bizler uykuda, eşek sırtında ki sallanmadan semerin sırtımıza vurup açıyan kemiklerimizin sızısını duymazdık.

Eski bir Rum Köyü idi Reisdere. Her bahçe duvarı her evi beyaz kireç boyalı hatta avlularının tabanları dahi bembeyaz temiz bir köydü. Sanki planlı dar gölgeli sokakları bakımlı evlerinin, ufak ama koruk asmasının mutlaka olduğu avluları bazılarının sebze yetiştirildiği geniş bahçeleri vardı. Kuyusu olan da vardı ama suyu kıttı köyün belli yerlerde ki köy kuyularından çekilirdi su.

Üst kata bahçesinde ki taş basamaklı merdivenden çıkılır son basamağın sahanlığı geniş kare planlı bir taraça olurdu. Akşam içeriye yatmağa girmeden burada denizden gelen tatlı serin esinti ile bir sigara daha içilir, daha sonra konuşmalar seyrelir, yorgunluk çöker, gözlerin kapandığı akşamın karanlığında zor seçilir, iyi akşamlar diyen orta yeri sofa dört büyük odalı üst katın oda kapıları bir bir kapanırdı.

Önce Rumlar Sakız’a sonra mübadele göçmenleri Arnavutlar İzmir’e göçdü Reisdere’den. Şimdi TOKİ geliyormuş. Gelse ne olur? Gelmese ne olur? Eski anılar, evler, tozlu sokaklar, esintili taraçalar, en önemlisi muhabbetin vesilesi tütün, tütünün zifti kokusu yok artık. Beyaz evlerin bir çoğu yıkık bir kısmı yıkılarak yenilenmiş alacalı renklenmiş.

Toki gelse nolur? Gelmese de hatırım kalmaz, gelse de hatıram olmaz.

AİLEMİZİN İMARLI HAYATI

Bundan üç ay önceydi annem, babamızdan kalan evi müteahhide verelim dediğinde, şaşırmıştım. Üç katlı evde annem, oğlum ve ağabeyim oturuyordu. Müstakil, kimseden rahatsız olmadan sokak kapısından sonra sanki üç salonlu üç mutfaklı dokuz odalı bir evde yaşıyor gibi idik. Arkasında bahçemiz vardı; Kurban kestiğimiz, sıcak yaz günlerinde gölgelik yerlerinde komşularla sohbet ettiğimiz, sakız sardunyalar, katlı kokulu güller, en önemlisi limonunu komşulara dağıttığımız babamın diktiği yedi veren limon ağacı. Bazı günler sabah kahvesi içip buradan işe gittiğimiz, her dışardan geldiğimizde hemen göz ucuyla da olsa bahçede kimse var mı diye ilk baktığımız yerdi bahçemiz. Bayram günleri, torun, torba, büyük, küçük, tüm aile fertlerimizin toplanıp bayram sabahları kahvaltı yaptığımız, yengemin kavurması, annemin kumbarını yedikten sonra gittiğimiz akraba ziyaretlerinin başlangıcı idi burası. Sık sık bir araya geldiğimiz bir buluşma ve dağılma noktasıydı baba yadigârı bu evimiz.

Yeğenlerim burada doğmuş, babam burada rahmetli olmuştu. Buraya evlenmiş benim de çocuklarım burada dünyaya gelmişti. Sünnetlerini kapı önünde yapmış komşularımızın her biri ile sevinç de keder de hep beraber olmuştuk. Onlarda bir bir ayrıldı mahallemizden rahmetli olmuştu her biri namazlarını kılmıştık arkamızda ki camimizden.

60 yıllar idi birinci katı yaptığımızda, 68’de başladı babam kaldığımız yerden devam etmeğe ve üç katlı imarı olan buraya diğer iki katı da yapmıştı. Evimizin bulunduğu bu cadde yani İzmir Caddesi beş kat sonra da yedi kat olmuştu imarı. Biz bu imara rağmen yaşantımızda ki huzurun bozulmasını istemedik. Komşularımızın evleri yedi kata yükselirken biz arada basık ve küçücük kalmıştık, oysa mutluluğumuz çok büyüktü.

Adeta zamana direniyor, imara meydan okuyorduk ta ki 2012 yılına kadar. Tam 44 yıl sonra bizim de takatimiz direnme gücümüz kalmadı ve annem “Azmi eve bir müteahhit bul biz de yaptıralım bak çocuklar büyüdü evlendi onlarında çocukları oldu yine bir arada olursunuz yıkalım evi verelim müteahhide” dedi. Fotoğrafını çektik yıkılmazdan önce, hatıra kalsın diye oysa ne kadar çok ne kadar derin ne kadar unutulmaz hatıralarımız vardı bu evde, beş yaşında ki torunum dahi “dede fototafını çekelim” dedi, hala bana kızıyor müteahhide verdim diye.

——————————————————//————————–
Nereden nereye gelmiştik.

Manisa’nın nüfusu artmağa, şehircilik ve gelişme adına yeni yeni yasal düzenlemeler yapılmağa, yürürlüğe konmağa başlamıştı ülkemizde. Kat mülkiyeti denilen zoraki yönetim biçimi. Bir arsa sahibinden birkaç daire sahibi üreten bu yasa ile Yunan İşgalinden sonra ikinci bir yıkım gerçekleşmeğe başlamıştı Manisa’da. “Yap sat, yık yap”, şapkadan tavşan çıkarmaktan daha kolaydı, bu işleri yapmak. Başımıza geleceklerden habersiz “bir arsadan bin daire”, “bir kapı hemen bin kapı yarın”, sıva yetişmiyor boyadan kolay kaleterasit sarıyor her yanımızı. Arsa sahibinin uykularına giriyor, daire alacakların hayallerini süslüyordu yıkım efsaneleri. Yıkıldı yıkıldı yıkıldı. Eskiye ait bir şey kalmadı. Manisa bitmişti, arsa kalmamış virüs kenar mahalleleri sarmağa başlamıştı. Doğu da Alaybey, Şehitler, Nişançıpaşa, Kuzeyde bahçeli evler, Dinçer, Akıncılar, Yarhasanlar, Batıda Tevfikiye, Akmescid, önü alınamıyordu büyük bir sıçrama ile Uncubozköy. Buralarda sözde planlı yapılırken bu işler, varoşlarda merkeze inat yeni yeni gecekondu mahalleleri oluşuyor yıkacağımıza korunması için Atatürk, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Adnan Menderes, Turgut Özal isimlerini veriyorduk. Manisa’nın da diğer şehirlerden bir farkı kalmamış diğer şehirlere benzer olmuştu.
Başına geleceklerden habersiz sessiz sakin o zaman yollarda sıkça selamlaştığımız, tanımasak da yüzlerini aşina bildiğimiz, şimdi onlarla akraba olduğumuz bizler Manisalılar şekillendirmeğe başlamıştık Manisa’yı. Tek katlı Kerpiç çamur sıvalı evlerin, yığma iki, üç katlı yüzleri taraklanmış yapıların, boş arsaların bol olduğu tipik avlulu Manisa Evlerinin yerini apartman denilen boyu posu devrilesi binalar alıyor sessiz sakin mütevazı birbirine dost evcikler kaderine boyun eğiyor idi. Manisalı koz olarak kullanıyor idi seçimlerde bir elinde oy pusulası diğer elinde bahçeli tek katlı ev tapusu “beş kat olacaksa oyum sana”. Oracıkta verilen sözler sonrasında hüsran oluyordu. Uçuruma bir adım daha yaklaştırıyorduk Manisa’mızı.

1980 -1985 yıllarına gelmiştik. Kat karşılığı denilen bu hastalık virüs gibi yayılmağa ve ona buna bulaşmağa başlamıştı. İki üç tek katlı evler evcikler yıkılıyor bilhassa ağaçları önce kesilen cadde üzerlerinde ki bu evlerin yerine beş katlı apartmanlar yapılıyor idi. Enflasyon ile tanışmamış o zamanlarda ki ülkemiz ticareti düşük taksit, az peşin ile satılmağa başlanan daireler daireler. Evcik bol yapacak adam aranıyor, adam da çoğalmağa başlayınca evcikler azalmış ara sokaklara dalga dalga yayılmağa, girilmeğe başlanmıştı. Oralara da kat ilavesi hastalığı sirayet ederek apartman denen toplumumuza uymayan ama her türlü yaşantı ve kullanıma uyabilen bizlere kurtuluş ve umut olmuştu. Bir evden evcikten iki kata hatta üç ve dört kata sahiplenmek hırsı sarmıştı her yanımızı her insanımızı.

Dalga dalga sokaklara yayılan bu hastalık yayılacak yer bulamayınca yeni imar adaları yapıldı, üç kat olan sokaklar beş kata, beş kat olan caddeler yedi kata çıkarıldı, hiç imar olmayan sokaklar da yeni imar planına kavuştu. O kadar acele ile yapılıyordu ki bu işler her seçim döneminde slogan haline gelmişti. “Kat arttıracağız, beş kat vereceğiz.” Belediye meclisleri kararları alıyor, kararların icraata dönüştürülmesi vakit geçirilmeden uygulanıyordu. Yapboz tahtasınabenzeyen ve delik deşik edilen imar planının elle tutulur tarafı kalmamıştı.

Gecekondu alanları imar ıslah planları ile hisseli şahıs parselli halden kişisel tapular verilerek yüreklere su serpiliyordu oysa serpilen su hastaya verilen son can suyu idi.

Tüm bu yapılan imar planları ile yeni bir dünya yeni bir yaşantı bizleri beklemekteydi. Yukarıda bahsettiğim evimiz ile hüzünlü hikaye Manisa dayaşayan diğer insanlar içinde geçerli onlarında sokaklarında komşuluk ilişkileri, evlerinde bir yaşam biçimleri var. Ancak medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar; Bizim ilişki, yaşantı, hatıra, nostalji dediğimiz duygularımızı kemirdiği gibi bizi yeni bir dünyaya hızla sürüklemekte.

Yenidünyada; Telefon mesajlı bayram tebrikleri, alo ile hatır sormalar, baş sağlığı, geçmiş olsun dilemeler var. İnsanlar; kibir ve kendini bilmişlik süsü veren maddi imkanlar ile dunyaları yaratmış edası, kimseye muhtaç olmadığının havası, kendi basına yasamaya kendi basını becermege ve giderek yalnız yasamaya mahkum olmuştur. Böyle bir hayatın ardından evimize cocuklarimiza zaman ayiramadigimiz zamansiz bir hayatimiz olmustur. Birbirimizin ensesinden tutup sırtına bindiğimiz kin ve hasetten insanlık ve manevi duygularımızı kaybettiğimiz böyle bir hayatı sevmesekte mahkum olduğumuz bir dünyaya hızla suruklenmekteyiz.

Tüm bunlara karşı direnmenin Don Kişotluktan öteye gidemeyen zayıf bir direnişin göstergesi olan masum iyi niyetli bizlere, geçen zaman el sallamak ve geleceğe elbette endişe ile bakmaktan başka yapacak bir seyimizin olmadıgı çaresizliğimizin icinde ki haykırışlarımız, medeniyet dediğimiz canavarın dişlilerinden çıkan gürültü içinde kaybolup gitmektedir.

YEŞİL BANDLAR

DEĞİŞİME AYAK UYDURMAK
,
Her yıl binlerce araç trafiğe çıkarken otopark yeri ayırmakta bulmakta zorlanan kentler farklı planlamalar ile araç trafiğine çözüm arayışına girmek, yaya araç ilişkisine çare bulmak zorundadırlar. Bunun da tek çözümü kent merkezlerini yayalaştırmaktan geçmektedir.

Mağaza ve alışveriş mekanlarının, yayaların kullanımına ayrılması gereken alanların araç trafiğinden arındırılması gerekmektedir. Şimdi olmasa da kısa bir zaman sonra kent merkezine araçların girmesinin yasaklanmasından başka bir çözüm bulunamayacaktır.

Göreve geldiğimiz günden bu yana cadde ve sokak düzenlemelerinde bu ana fikirden hareketle planlamalar yapıyoruz. Yayalara ağırlık vererek yollar daraltılıp kaldırımlar genişletilmekte, yürüyüş ve gezintinin özendirilmesi için yeşil bantlara ağaç ve çiçeklendirmeğe önem verilmektedir. Bu şekilde merkezde ki mağaza ve dükkanların vitrinlerinin izlenmesi giderek alışverişin canlanmasına arttırılmasına imkan sağlanmaktadır.

Yaya gezintilerinde; insanların birbirleriyle olan ilişki ve davranışları, göz temasları, selamlaşmaları ayak üstü sohbetleri, hal hatır sormaları sayesinde kent halkını daha da birbirlerine yakınlaştıracak birbirlerini tanımalarına birbirleri ile dost olmalarına çevresini kentini sahiplenmelerine, korumalarına, benimsemelerine yardımcı olacaktır.

Giderek daha yaşanılabilir bir hayat daha paylaşılabilir bir gelecek daha yardımsever bir toplum, saygı ve sevginin hüküm sürdüğü, insani duygu ve davranışların tekrar insan hayatında ki yerini aldığı, genç ve çocuklarımızın bu görgü, duygu ve saygı ile büyüdüğü bir anlayış yerini alacaktır.

Tüm bunları düşünerek hareket edildiğinde caddelerin, sokakların, kaldırımların planlamalarının değiştirilerek bir takım düzenlemeler yapılarak ağaçlandırılması, aydınlatılması, çiçek ve yeşillendirilmesinin israf masraf ve müsriflik olarak değerlendirilmesi çok büyük bir aymazlıktır.

Eğitime bunca yatırım yapılması çocuklarımıza eğitim için türlü imkanlar aranması harcamalar yapılması en iyi okul ve eğitimcilerden faydanılması için harcadığımız emek ve gayretlerimizi nasıl yadsıyamazsak bu çevre düzenlemelerinin bizlere kazanımlarını da yadsıyamayız.

Sığ düşünce, kıt akıl, sabit fikir ve at gözlüğü ile ufuklar gözlenemez. İnsani yaşayış, insani davranış, insani hasletlerimizin toplumumuza kazandırılması bu duygularımızın çocuklarımıza gençlerimize örnek olması sayesinde geleceğe ümitle bakar yarınlarımızdan endişe duymayız.

İşte bu ana fikirden hareketle yapılan planlama ve düzenlemelerin tek amacı budur. Manisa’yı tekrar yaşanabilir sokakta dolaşılabilir halkın birbirlerini tanımalarını sağlayabilir bir kent yapmaktır.

AA 22.04.2013

20130426-211703.jpg