İçeriğe geç

ARAP MUZAFFER

      Mesir, bu alana atılmazdı veya ben hatırlamıyorum. Cadde tarafı şimdiki kavşağın orta çiçekli alanı Merkez Efendi heykeli yokken ki haliyle geniş bir meydanlıktı. Bu meydanla cadde karışımına ve Karaköy ile İbrahim Gökçen caddelerinin uzantısına doğru: Caminin küçük kubbelerinin arasından, sibyan mektebi ve hamamın çatısından, yol kenarında kaldırımların üzerindeki Dut ağaçlarının üstünden Mesir Macunu saçılırdı. Sonraki yıllar, uyanık insanlar tarafından Dut ağaçlarına tırmanılıp mesir çuvalları sakata gelince ağaçtan saçılmaktan vazgeçildi. 

      Bu Dut ağaçları Manisa’nın milli ağacıydı sanki. Zannedersiniz İpek kozacılığı var memlekette. Yıllarca yanlış budamalardan dolayı orasından burasından yumrular çıkar hastalıklı büyürlerdi. Bazı trafiğin az olduğu caddelerde, çobanlar yollarını kaybetmiş gibi yapar koyun keçi sürülerini, hatta evinde kurban bayramına yakın kurbanlık koyunlarını besleyen bazı kişiler, bu ağaçların altına kurbanlıklarını getirir, ağacın yapraklarını sopalarlar, dökülen yapraklar ile koyunlarını beslerlerdi. 

      Sultan Camisi’nin parkının bir kısmı dutluktu. Eni konu asker nizamı ile dikilmişlerdi. Hamam, cami, darüşşifa arası tozlu topraklı, birçok mahalle maçlarının oynandığı, kağıttan yumak yapılmış iple bağlı toplarını kapanın buraya gelip tekmelediği, bayramlarda lunaparkın kurulduğu; çadır tiyatrosu, eksozsuz cayırtılı sesleriyle motosikletlerin, demir profillerle sarılmış ahşaptan çok geniş bir silindirin içinde hızla dönen motosiklet üstüvanesi, uçan salıncağın döndükçe açılan oturaklarının nerdeyse hamamın kubbesine değecek şekilde açılıp döndüğü, çoluk çocuğun, gençlerden oluşan kalabalığın canbaza bak edasıyla oradan oraya dolaştığı bir meydancıktı.

      Bu meydancığın: Turşu kovalarını bir kenara bırakıp, topa vurmaktan hevesini aldığı, bazen turşuları unutup kendini maça kaptırdığı zamanlarda fileleri havalandırdıktan (ne filesi o zamanlar file ile pazara çıkılırdı) sonra turşu kovalarına döndüğü bir yıldızı vardı. Kıvır kıvır saçları, esmer teniyle Arap Muzaffer.

      Arap Muzaffer, topraklı meydancıktan, Donatım’dan sonra yeşil sahaya ulaştığı Manisaspor’da, top koşturmaya başladı. Çok geçmeden, bir kalesi Dolmabahçe tarafında diğeri Gazhane tarafında olan Dolmabahçe Stadında Beşiktaş’ta oynarken gördük. 

      Maça pek merağım yoktur. Ama bu stadda, o zamanlar uzun paslı oyun anlayışının öncü takımlarından olan bu oyun tarzını çok iyi uygulayan güzel futboluyla 1968-1970 yıllarında Türkiye ve Cumhurbaşkanlığını kupalarını kazanan Göztepe maçlarına, bir de Manisa’lı olmaktan gurur duyduğumuz, çalımları, isabetli pasları ve bilhassa korner noktasından kullandığı topları ile Arap Muzaffer’in oyununu görmeğe giderdim. 

      Beşiktaş maçlarında iki devrede de bahsi geçen kalelerin ağlarını rakip takımın futbolcularını fuleli adımlarla, nefis çalımlarla geçerek havalandırdığında, Manisa’lı arkadaşlarım ile biz de Üniversite talebesiydik. Golü attığında tribünlerden ilk ayağa fırlatan, göz yaşlarımızı tutamadığımız, gurur duyduğumuz, hemşehrimiz Arap Muzaffer’di. 

      Mekanı Cennet Olsun. iyi temiz saf bir kalbi vardı. 

      Allah Rahmet Eylesin.

HİZMET KENDİMİZEDİR

“Toplumları küçük bireyler meydana getirir. Tarihsel gelişme içinde, aynı toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan ve ortak bir uygarlığı olan, yaşamlarını sürdürmek, birçok temel çıkarlarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan insanların tümüdür toplum. Bir arada yaşayan bireylerin oluşturduğu canlılar topluluğudur.”

Aile bu toplulukların en küçük birimi olarak kabul edilen sosyal bir yapıdır. Bir aile, bu sosyal yapının içerisinde aile birliğinin sürdürülebilirliği açısından farklı görevleri olan fertlerden baba, anne, ve çocuklardan oluşur. 

Sosyal hayatta; üretim, tüketim gibi insanlara fayda sağlayan çalışma gruplarının bir araya gelmesiyle. Adlarına dernek, birlik, kooperatif, temsilcilik, oda, adını verdiğimiz birçok topluluklar oluşmuştur. 

Bunlar da aile gibi toplulukları için, kanun ve yönetmelikler ile belirlenmiş görevlerini, önce kendi topluluklarına, sonra sosyal hayata ve diğer topluluklara uyum ve destekler sağlamak vazifelerini yerine getirmek için seçilmiş yöneticilerden, yönetim kurullarından ve meclislerden oluşur.

Her topluluk: Vazife ve selahiyetleri dahilinde, topluluklarını sağlıklı bir şekilde yönetmek, oluşumunu sağlayan en küçük birimlerinin işleyişlerini yakından takip etmek,  genel toplum kurallarına uygun sağlıklı bir şekilde gelişmelerini sağlamak, topluma ve sosyal hayata kazandırmak onları maddi manevi yönden yaşatmak zorundadır. Bir kepenk indirildiğinde kendini sorumlu tutmalıdır. Kısaca bu toplulukların yüzü gülerse şehrin ve ülkenin yüzü güler. Bu topluluklara genel olarak STK’lar denilir. Sivil (sosyal) Toplum Kuruluşları.

Esnaf, çiftçi, üretim yapan kurumlar, atölyeler, ticarethaneler, fabrikalar. Her ne kadar farklı işlevleri olsa da aynı şehirde yaşayan halk ile aynı havayı teneffüs ediyor, aynı suyu içiyor, aynı yolu kaldırımı kullanıyor, aynı parkta oturuyor, alışverişlerini aynı yerlerden yapıyorlar. Bu aynıları daha da çoğaltabiliriz. Üreten ve tüketen şehrin ortak yönlerini birlikte kullananlar ile satan ve satın alanlar arasındaki müşteri ilişkiler sayesinde bir yakınlık tesis edilir. Komşuluklar ile yardımlaşmalar meydana gelir. O kadarki kamu kurumlarının bekleme salonlarında dostluklar pekişir. Hastanelerde bir odayı paylaştığınız dert ortağı olduğunuz kimseler ile aile bağı dahi kurulur.

Sosyal toplum yöneticilerini bana göre o şehirde yaşayan herkes tanımalıdır. Öyle ya, madem ki o şehrin halkına hizmet üretiliyor halk, memnuniyetini de şikayetini de bu yöneticilere bu makamlara bildirmek zorundadır. 

Sosyal toplum kuruluşları şehirlerine mutlaka halkın revahı, gelişmesi, sağlıklı ve güvenilir ürünleri tüketmesini sağlamak, için ortak paydada buluşmak zorundadırlar. Bunu sağlamak için kendi topluluklarını üyelerini eğitmek; ortak alanları hakça paylaşmak, şehrin ortak mallarına taşından ağacına kadar zarar verdirmemek gibi birçok konuda, kendi üyelerinin haklarını savundukları gibi genel toplumun da haklarını göz önünde bulundurmak zorundadırlar. 

Tüm bunların yanında bu sosyal kurumlarının tarihçelerini incelerseniz yöneticilerinin Cumhuriyetten önce özellikle Cumhuriyet’ten buyana Manisa’ya faydalı olacak birçok yatırım ve yeni oluşumlara öncülük yapmışlardır. Resmen şehrimizin geleceğini şekillendirmişlerdir. Yani günlük yaşamda faydalı oldukları halkın geleceği için de faydalı hizmetler üretmişlerdir.  Allah, herbirine rahmet eylesin, Hak, hepsinden razı olsun. 

Bu kuruluşların demokrasi kuralları açısından belirlenmiş bir zamandan sonra seçimleri olur. Bu genelde beş yıl ile sınırlandırılmıştır. Bu yıl bu belirlenen sınır dolmuş olmalı ki bir çok sosyal toplum kuruluşu seçimlerini yaptı. Manisa’mız ve ülkemiz için hayırlı uğurlu olsun. Bu toplulukların seçtikleri yöneticilerine görevlerinde başarılar dilerim. Aslında zor ve meşakkatli bir görevdir bu. Bir aile reisi dahi üç beş kişiden oluşan ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirirken zorlanmakta hatta bazıları ipin ucunu kaçırdığında boşanarak aileden ayrılmak zorunda kalmakta, o aile birliği onu kapı dışarı dahi atmaktadır. 

Yöneticilerin başarısı, geride bıraktıkları izler sayesinde gelecekte  anılacakları işler ile ölçülür.  

Birçok sosyal toplum kuruluşunun yöneticileri yakın zamanda yapılan seçimler ile üçüncü beşinci dönemlerinin bugün başlangıcındadırlar. Her seçim, hizmet etmek için son fırsat olarak değerlendirilmelidir. Her hizmet dönemine köprüden önce son çıkış da denilebilir. 

Kuruluşlarının, kabul veya toplantı salonlarında, girişlerinde bugüne kadar ki yöneticilerinin fotoğrafları asılıdır. Ama hiçbirinin fotoğrafının altında görev yaptığı döneme ait yaptıkları yazılmamıştır. Bana göre hem onların hem kendilerinin yaptıklarını  o fotoğrafların altına yazmalılar, okuyanlar; rahmetle ansın, hayır duada bulunsun, onların aile fertlerini taltif etsin, gururlanmalarına vesile olsun.

Sağlıcakla kalın, hoşçakalın.

ADI GİBİ SOHBET

Gazetede ayrılmış kalemhanesi köşemin adı ‘Salı Sohbetleri.’ Burada okuyabildiğiniz yazılarım; biraz havadan sudan, biraz kendi yaşantımdan, biraz da Manisa’nın eski hallerinden bahisle sohbet havasında geçer. Edebi yönü yoktur zaten edebiyatçı da değilim. 

Bu şekilde yazdığım da yazının çekiciliği, sürükleyiciliği, bakalım haftaya ne yazacak denileneciğinin olduğunu sanmıyorum. Arada Genel yayın yönetmenim Ertan Bey’e sorarım nasıl gidiyor diye. Birkaç defa da yazılarıma ara vermiştim. Ertan o zamanlar “Abi niye yazmıyorsun?” Diye sormuştu. Yazayım o zaman deyip tekrar başladım.

Etliye sütlüye karışmam kızsam da, bozulsam da, içimden konuşsam da, yazmam. Hele ucu ona buna dokunuyorsa hiç yazmam. 

Temiz kentleri, yüzünde gülümseme olan insanları, mutlu toplumları, birbirlerine saygıyı, selamlaşmayı, imrenirim, hatta kıskanırım. O kadar ki kendimi kahredecek derecede kıskanırım. Bunun binbir sebebini sıralayabilirim, neyimiz eksik diye? Binbir sebebini de gayet iyi bilirim. 

Bankamatikten para işlemlerini yapıp ekstresini oracıkta okuyup yere atan genç kıza canım sıkılır. Genç, bankamatik kullanmayı biliyor, belliki az da olsa eğitimli, annesinin babasının böyle yetiştirdiğini kabul etmem. Bu çok basit bir görgüsüzlük saygısızlık. Bunun gibi birçok toplum yaşantısına ters düşecek hadiseler davranışlar var. Gazetelerin ikinci sayfası, 15 televizyon kanalının 13’ü bunlarla dolu: O vurdu bu dövdü, bu kırdı, bu çarptı, sokak ortasında öldürdü, dağ gibi çöp manzaraları, çarpık kentleşme, gettolaşma. Günü kurtarma hemen oracıkta. Verilen kararlar ile çarpıtılan kentleşme sonrasında.

Bunu kırık cam teorisine benzetirim. 1969 yılında Amerikalı psikolog Philip Zimbardo bir test düzenler. Bunu hepimiz biliyoruz da bi daha yazayım. Plakası bulunmayan camı kırık, kaportası vuruk lastiği patlak  bir aracı bir mahallede yolun kenarına parkettirir. Birkaç metre ilerisine de temiz, sağlam, yıkanmış ikinci bir araç parkettirir. Kısa bir müddet sonra patlak lastikli, kırık camlı, aracın ne camı ne kaportası sağlam kalır, tüm camları kırılır diğer lastikleri de patlatılır hatta tekerlerini sökmeye başlarlar, kaportası yamru yumru olur. Birkaç metre ötedeki araç hiç ellenmemiştir.

Demek ki; İlk camın kırılmasına, kaportanın yamultulmasına, çevreyi kirleten bir duvar yazısına, çöpün atılıp, toplanmamasına izin vermemek gerekir. Aksi takdirde oluşacak çöplüğü, yapılacak tahribatı, vandalizmi önleyemeyiz.

Marmara gölü kurudu  resmen bir bardak suyu dahi kalmadı. O yöreden değil taaa nerelerden insanlar geldi gölün taban toprağını yağmalamaya kalktılar. Bir iki derken barakalar evler yapıldı, çitler çevrildi, neden sonra güvenlik güçleri müdahale etti. 

Turgutlu yolu üzerinde bir yer var. Önce bir ev yapıldı yoldan gelip geçerken görüyorum. Kimse birşey demedi ellemediler. Ev biraz daha büyüdü yanına sağına soluna evler yapıldı küçük bir kümeleşme oldu böyle giderse mahalleye dönüşecek. Bu takım plansız gelişmelere ellenmeyen mahallelere Turgut Özal, Adnan Menderes, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Atatürk, ve benzeri isimler verilir ki tabii verenler siyasiler, tescillenmiş olur. Yani büyümelerine izin verilir. 

Zamanında yapılmayan şehir planlamaları adına da İmar deniliyor mamur ediliyormuş algısı versin diye. Yine siyasiler.

Ama bizdeki siyaset böyle birşey demekki. Çünkü, önce ‘Şehirleri insanlar yaratır.’ Sonra da ‘Şehir, insanları yaratmaya başlar.’

Geçenler de gazeteci bir kardeşimiz tarihi eserlere verilen zarar duvarlarına yazılan yazılar ile ilgili bir ropörtaj yapmak istediğini söyledi. Kenti böyle kirletmek hangi mantığa sığar anlayamıyorum. 

Tarihi eser demek; tescilli, koruma altına alınmış bir yapı veya yapılar demektir. Bu cami han hamam olduğu gibi kentin hafızası olacak, kimliğini koruyacak sivil mimariden, kamu yapılarından oluşmuş yapılar da olabilir. Bir şehrin korunmaya alınmış ne kadar çok yapısı varsa o şehirde yaşayan halkın anıları canlı kalır, ayrıca Şehzadeler kenti olarak isim yapmış

şehrimiz, adına yakışır bir şekilde korunmuş ve kimliğini kaybetmemiş olur. Heyhat.

Tabii elde kalan birkaç yapıyı da yazıyla, aslına uıygun halini bozmayla, yıkmayla, kirletmeyle tahrip eder de sesimizi çıkarmaz isek kırık cam teorisi işlemeye başlar teori olmaktan çıkar gerçek olur.

Süpürülmeyen sokaklar, temizlenmeyen caddeler, toplanmayan çöpler, bozuk yollar, kötü yapılan tamiratlar, inşaat yapılmayı bekleyen koruma perdesiz yıkık dökük arsalar, işgaller, görüntü kirliliği tabelalar, reklam panoları, bilhassa şehrin göbeğindeki parklar… şehrin yarattığı insanlar tarafından hesapsızca, sorumsuzca, hoyratça, fütursuzca, katı bir bencillik ve görgüsüzlükle kullanılır. 

İşte bu şehrin, ne camı kalmış ne çercevesiz haliyle. Ne insanların yüzü güler, ne mutlu olur, ne şehri sahiplenir, ne saygı gösterir, ne selamlaşır, her an gardını almış kavgaya hazır bir halde gözü hiçbir şeyi görmez.

Bu konular ile ilgili 1950 ve 1983 yılları bir dönüm noktasıdır. Birgün onları da konuşuruz.

                             Sağlıcakla kalın, hoşçakalın.  

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikayet ölümden olsun. CAHİT SITKI TARANCI

DUA

İlkokula başlayana kadar: Bebekliğimizin agularından sonra çocuk olduğumuzda, elleme, kurcalama, yapma, etmeler zamanı daha sonra; tutturma, herşeyi istiyorsun, olmaz, alınmaz, yapılmaz, koşma düşersin, atlama fıtık olursun… okul çağına kadar nazlar niyazlar zırlamalar bazen fayda eden tutturmalar biter. 

Okula başlama ile işler tersine döner. Bu defa anneler başlar: Çalış, oku, dersini yaptın mı? Hadi kalk okula geç kalacaksın, hadi yat erken kalkacaksınn.

Artık naz niyaz devri bitmiş ipler annenin eline geçmiş sorumluluk çağı başlamıştır. Senden istenen okuyup başarılı olmandır. Tek amaç budur. Tabii karşılanması zor, güç ve sürekli olması açısından tek ama kapsamlı istek. İçinde hayatın renklerinin binbir tonunun olduğu bir taleptir bu. 

Peki babalar nerede? Feministçe yaklaşırsan; kahvede okeye dönüyordur. Bi yerlerde toplanmışlar kadehleri parlatıyordur. Maç diye ölüyor adam. Falan. Hakça düşünürsen; Tek gerçek, dünya gailesine karşılık, davranışlara uygulama ile örnek rol model olmak ve iaşe temin etmektedir.

Çocukluğumuzun en güzel günleri sorumluluğumuzun ebeveynlerimizde olduğu günlerdir. İlkokulla birlikte hayat gailesi başlar ve giderek artar. Pandoranın kutusu henüz açılmamıştır ama açılma zamanı yaklaşmaktadır.

İyi, kötü, hayatın cilvesi diye nitelendirilen beklenmedik olayların ortaya çıkmasıyla oluşan bir eylemin neticesidir Pandora’nın kutusunu açmak. Mitolojik bir deyim olduğundan bahsederler. Hikayesi de güzeldir.

Sen açsanda açmasanda o mutlaka açılır. İlla açılacak mıdır? Açılacak ki imtihan olasın.

Bu şuna da işaret eder. Hz. Adem ile Havva validemizin yaşayıp azledildiği, hani her mümin, mütedeyyin insanın arzuladığı, derviş Yunus’un “Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri, isteyene ver onları bana seni gerek seni” deyip Cennet’e değil Hak’ka varmak istediği, ama kimlerin gireceğinin kararının verileceği Cennet: İki kapılı hanın bir kapısından girip diğer kapısından çıkıncaya kadar geçen zaman zarfında, kutunun açılmasıyla başımızdan geçen olaylara, gösterilen sabır ve sükunet ile kararlaştırılacak olan ve emr-i maruf ile bir kapıdan diğer kapıya yürümeye bağlıdır..

Ancak, hem bu dünyada hem ahiret hayatında en büyük duacımız annemizdir. Koruyucumuzdur. Kanatlarının, her gittiğimiz yerde sıcaklığını, her uzaklaştığımız noktada rüzgarını hissederiz. Annemiz hakka yürümüşse iş bize kalıyor demektir. Yine onun kanatlarının rüzgarını hissederiz, ama annemizi andığımız takdirde. Babamızı, zaten yaptığımız işlerde verdiğimiz kararlarda “babam olsaydı” deyip hayatımıza yön verirken haliyle anarız. 

Murat germen, ilk okuluma giderken İzmir Caddesi’ni geçiyorum. Yıl 1957 caddede trafik yeni yeni oluşmaya başlıyor. Bisiklet motosiklet zaten var, şehir otobüsü saatte bir geçiyor. Daha sonra kuyruklu amerikan arabaları Chevrolet’ler Ford’lar ilk defa taksi olarak kullanılmaya başladı. Rahmetli anacazım, ütülü okul önlüğümü kolalı beyaz yakamı, babamın yaptığı ayakkabılarımı giydirir. Babamın sağdıcı marangoz Hayri amcanın yaptığı tahta okul çantamı elime verir ve her sabah “Sağa sola bak” diyerek tembihleyip okula gönderirdi. 

Yıllar sonra artık koca adam olduğumda, ki  evliyim. Ben 58 o 88 yaşında her sabah üst katımızdaki dairesine uğrar bazen kahvelerimizi içer bazen laflayıp Allahaısmarladık dediğimde. Arkamdan “Oku üfle” diye tembihlerdi. Taki 10 sene, hem de her sabah. 

Cüzdanımda şöyle bir dua yazısı vardır. Arada bi çıkartır okurum. Buraya yazayım. Belki yanınızda taşımak istersiniz.

“Allah’ın ismini anarak yola çıkıyorum. Sen ne dilersen o olur. Sana tevekkül ettim.

Allah’ım, evime dönünceye kadar Hak’tan sapmamak ve saptırılmaktan, hata yapmaktan ve yaptırılmaktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillik etmekten ve cahilce davranışlara itilmekten, günün her türlü sıkıntı ve meşakkatinden, bedenime ve malıma bir zararın gelmesinden, aileme ve çocuklarıma çirkin bir dönüşle dönmekten sana sığınıyorum.

Allahım, bu günümde de senden iyilik, takva ve senin hoşnut olacağın işleri yapmamı nasip etmeni dilerim. Beni doğru yola ilet ve işlerimde başarılar eyle.

Allahım, bana yardım eyle, zorlukları kolaylaştır ve bana helal rızık nasip eyle.”

Rahmetli annem duayı önemser “Yer gök dua ile ayakta duruyor” derdi. Yukarıdaki dua metni bir alıntıdır. Bu kendimle ilgili günlük yaşantıyı ilgilendiren bir dua olduğu için tekil, aslında kendim için dua etmem, ortaya söylerim, herkesi katarım dualarıma.

Sağlıcakla kalın, hoşçakalın.

NOSTALJİNİN TONLARI

Yaştan mı? Baştan mı? Yeni baştan mı? ne derseniz deyin. Üç günlük nostaljinin yaştan olduğu kesin teşhis.

İlkokul çağından önce, yarım konuşmaların, aslına yakın uydurma kelimelerin etrafı güldürdüğü, tekrarlayarak sizi taklit edildiği, hatta bir kenara yazılıp büyüyünce hatırlatıldığı çocukluk günleri. Böyle yarım ve benzetmeli kelimeleri bizim büyük torun Alperen’in defterinde: Havai fişek/havaya fişek, noel baba/ye baba, bi daha/bada.

Şirince kelimelerin söylendiği günlerden kanın deli dolu aktığı gençlik aşklarına gelindiğinde; bi sonraki günün gelmesinin dört gözle beklendiği buluşmalarda, her günün bir gün olduğu zamanlarda, günlerin kaç saat olduğunun dahi önemi yoktu. Oysa ekmek torbası boynumuza geçtiğinde çek senet günleri rüyalarımıza girdiğinde, nostaljinin farklı tonları hayatımıza girer.

Bunlara rağmen günler haftalar, aylar, yıllar gelip geçtiğinde, yaşlar kemale erdiğinde, çocukken “Sar makarayı sar sar” diye şarkı türü avutmacaların, yaşlılıkta da “Sar makarayı geriye geriye sar sar” diye bir avutmacası yok. Aslında yaşlılar için çocuk gibi oluyorlar deniyor ya, bu teselli şarkısı aldatmaca yerine geçebilir. O zaman da nostaljinin siyah beyaz tonları buğuludur.

Artık geçen birkaç yılın dahi nostalji olduğu yaşlardayım. Ben yaşlı, nostaljiler gençtir. Dört beş sekiz yıl öncesinin fotoğrafları vay be dedirtiyor. En genci, en beyazı, şu illet kovidden önceki yıllar tam bir nostaljidir. Hatta kovidli yıllar. Yasaklı olduğumuz onca günün ardından belirli saatlerde sokağa çıkıldığında günlerce hareketsiz bedenlerimiz ile ‘walking dead’ dizisindeki insanlar gibi gezindiğimiz yerleri gördüğümde kovidli günler benim için nostaljidir. Maskeli yüzlerin ardında tanıyamadığım tanıdıklarımı tanımak için gözlerimi ayıramadığım tanıyamadığım tanıdıklarım ile şimdi karşılaştığım da o günü hatırlar konuşmadan önce kahkahayla güleriz. 

Foça’ya giderken açık plan tipinde bir AVM var, Novada. Akaryakıt istasyonundan yakıt alırken “Eh buraya kadar gelmişken bi dolanalım” diye bir ses gelir yanımdan. English Home komşu kapısıdır çıkın çıkın gelin misali her çıktığımızda uğrarız. Hem kendimize hem hediyelik alımında ne alalımın çözümüdür.

Birgün yine yorgan alacağız, yorganımız yok değil aksine yorganı yastıkları toplasak bir mağaza açarız. Hatta Çin’in kardeş şehrimiz Yiwu’dan İpek kozasından geleneksel usulle üretilen mağaza atölyeden yorgan dahi almışlığımız vardır. English Home’daki tezgahtar kız yatak ölçülerini sordu. 190/200’dir herhalde dedim. Daha sonra, “Yanlışlık olmasın nasıl olsa buraya uğramamız eksik olmuyor ölçelim de gelelim” diyerek ayrıldık.

Ertesi hafta: Daha önceki günlerde de gide gele, ahbap olduğumuz sempatik biraz topluca tezgahtar kızı arıyor gözlerimiz mağazaya girdiğimizde. Bulduk. O da bizi tanıdı artık.  “Kızım, biz bu ara netflixte İngiltere kraliçesinin (The Crown) hayatını izliyoruz. Her halde dizinin etkisinde kaldık kraliyet yatak ölçüsünü vermişiz, bizim ölçü haliyle o kadar değil bu kadarmış” dedik. Her gittiğimizde, yeni bir şey var mı diye uğradığımızda, onu görür gülümseriz. 

Çok yakın zamanlarda anıları olan günlerimiz, yaşlılıkta aradan uzun yıllar geçsin diye beklenti olamayacağı için hemen nostalji oluyor. Unutulmaz anı oluyor. 

Oysa, her günün, her yaşanmış anın, unutulmaz olması hayatın dolu dolu yaşanması demektir. 

“İki günü eşit olan aldanmıştır. Gününe ilavede bulunmayan ziyandadır.” hadisi, bunun en değerli ve en veciz ifadesidir.

BİR KENTİN UYANIŞI

      İlkokul. Okuma yazma öğrendikten sonra geliştirilmesi için öğretmenler “Günlük tutun, hergün ne yaptığınızı yazın” diye süregelen bir ödev verirlerdi. Her günümüzü yazarken başlangıçta “Sabah uyandım elimi yüzümü yıkadım… ile günlüğe başlardık. 

      Sabahları annemizin güzel sesiyle uyandırılırken (ben çocuk, annem sağ olsa) uyku mahmurluğu, yatak keyfi biraz daha sürer annemizin ses tonu bu nispette artardı. 

      Artık yatak odasına kapı çalınarak girildiği yaşlar geldiğinde sabah kalkabilmek için saatler kurulmaya başladığında komşunun duyduğu saat zilini bizler duymazdık kapı çalınıpta girildiğinde yataktan fırlayış ile tavandan sarkan abajura çarpardı başımız.

      Yıllar geçtikçe uyanma şekilleri uyandığımızda ki haleti ruhiyemiz, hislerimiz, yüzlerimiz, yüreklerimiz, kalp atışlarımız, heyecanlarımız, morallerimiz, işe gitmenin bin tonunu yaşadığımız günlerimiz olmuştur. Sendromlar yetmezmiş gibi birde Pazartesiyi ekleriz. Ama nihayetinde,  ortaokul çağlarında babama, (ortaokulda olsam babama yine okusam.) Ahmet Kabaklı’yı okuduğum Tercüman Gazetesi’nin, başlığının altında “Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır.” Diye yazılıydı.

       Bunu idrak ettiğimiz, hayatın anlamını anladığımız yıllara rastlar.

      İnsanoğlu kenti yapar. Yaptığı kentin bir uyanışı vardır. Kenti canlıya benzetirim. Plansız gelişen kentleri mutasyona uğramış canlı gibi nitelendiririm. Planlı kent haza beyefendidir saygıyı hakeder, bu saygı zamanla sevgiye dönüşür. 

     Sevdiğimiz kenti hor kullanmayız, kullanmak istemeyiz. Kullandırtmayız.

     Kent sabah beşte uyanmalıdır. Her insanın elini yüzünü yıkadığı gibi kent yıkanmalı temizlenmeli süpürülüp ondan sonra uyanacaklara hazırlanmalı. Sonra adım başı kurulmuş market dediğimiz alışveriş mağazaları lojistiğe başlamalı. Kağıtçı, tavukçu, gazlı içecek, yoğurtçu. Sebze meyve peynir tereyağ mandıra, Kısa sürede tamamlanmalı trafiğin üçüncü sırasına park etmemeli, boşaltmalı malı kamyonlar sıra sıra. 

      Sonra servisler çıkagelir mümkünse sessiz, klaksonsuz, kornasız, sanayi kenti Manisa’ya! Fabrikalara işçi taşımaya. 

      Memur kahvaltısını işyerinde yapsada mesaisini aksatmaz. Dokuza kadar bunların telaşı biter. Dokuz olduğunda okul zili çalar haydi çocuklar sınıfa, istikbal onlarda. 

        Esnaf eskinin ahi teşkilatıdır. O edeple canlanır caddeler, kalkar kepenkler, aydınlanır vitrinler. Bu, kentin kısacası uyanışıdır.

    Oysa:

    Sabahın ayazı, havanın tan yerinin ağarmadığı, ufacık bedenlerin gözlerinin açılmadığı mahmur, mahzun, ağlamaklı,  okullara gidilir, kitaplar defterler açılır, eğitim yapılıyor sanılır.

     Esnaf keyfidir zorlama veya saat mefhumu, zaten sabah ezanında gelen de artık yoktur. Önce temizlik kovaları paspaslar, sonra sırayla mankenler, askıda donlar, kaldırıma. Caddeye bordür dibine salon fiskos köşesi gibi takımlar sehpa, tabure konulur. Sehpa, seslenilmeyince masa, tabureler koltuk olur.

      Süpürülen işyerleri, kaldırımın dibine boşaltılır çöpleri. Sabahın köründe tak tuklar, inşaatın önüne caddeye indirilen demirler. Karayollarında alışa geldiğimiz çok uzaklardan okunsun tipinde görüntü kirliliği devasa tabelalar. Tabeladan medet ummalar. Okul önlerinde nöbet tutan, koca gece havlayan köpekler sabah kaldırımlarda uykudalar. Mamalar saçılmış her yere, akşamdan kalan kemiklere musallat olur sinekler. Kaldırımlar kirin pasın aynası, ağaç dipleri izmarit tarlası. Yıkılmayan izinsiz yapılar cabası…

       Çöken, oynayan, sık sık kazılıp bozulan kilit parke taşlar, tamirat için kazılan asfaltlar, unutulan çukurlar. Tamiratlar için araya aracı konulur. Tamiratlar eskisinden kötü olur. Asfalt döküldüğü gibi lök diye kalır, parke taşlar acemi usta savunması çökecek diye hep kodsuz yüksekçe yapılır. Kış boyu bakılan ekilip biçilen yeşillikler, baharla birlikte masalar sandalyeler ezilen bozulan çimler… Daha neler neler. Çek kulağını uzasın derler.      

       Üstüne alınmayanlar çıkabilir. Yukarıda, kamudan sivil toplum kuruluşlarına kadar her gruptan insanın yaşadığı Manisa’dan bahsediyorum. 

      Bu şehir! yedisinde neyse yetmişinde de o. Geleceği olmaz mı canlıların? Canlı diye nitelendirdiğim gelişen kentin. 

      Bu kentin uyanışı değil.

      Unutuluşudur. 

Gazetesi – 03 Ocak 2022, Pazartesi

Gazetesi – 03 Ocak 2022, Pazartesi
— Şurada oku www.manisadenge.com/m/e-gazeteler/1647-2021-12-24

E-Gazeteler


E-Gazeteler
— Şurada oku www.manisaolaygazetesi.com/m/egazeteler/1487/manisa-olay-gazetesi

MANİSA HUZUREVİ VAKFI (2)

   Tüm bu uğraşlar meyvesini vermiş, şimdiki ormanlık alan bulunmuş, o akşam Eşref amcanın telefondan duyulan coşkulu sesiyle evde bayram havası vardı. Babam yer bulundu diye sevinirken biz de artık telefon rahat bir nefes alacak diye seviniyorduk!        

    Herşey bitmiş, projeler hazırlanmış, 1986 yılı sonunda Eşref Orcan adına inşaat ruhsatı alınmıştı. Babam inşaatın başlayacağı gün temel atma töreninde “Abdurrahim bey (Rahnetli Abdurrahim Ot vakıf kurucularındandır.) ile konuştuk inşaatın yapımında kontrollüğü meccanen sen yapacaksın” diyerek beni görevlendirmişti. Manisa Belediye Başkanı Rahmetli Ertuğrul Dayıoğlu iş makinalarını kamyonları göndermiş temel kazısı yapılırken birçok davetli de hazirunda bulunmuştu ben birçoğunu tanımıyordum.

     İnşaat envanterini Abdurrahim ağabey tuttuğu için kimlerin ne bağışta bulunduğunu pek hatırlamıyorum. Ancak Abdurrahim ağabey daha sonra bağışcıların, hizmeti geçenlerin adlarını büyükçe bir levhaya yazıp giriş salonunda ki duvara çakmıştı. İnşaat 05.01.1996 yılında bitirildiğinde bağışlar ile yapımı 10 yıl sürmüştü. İnşaatın bitmesine yakın Abdurrahim Ağabeye “Artık görevim bitiyor ama ben yine yanınızda olurum” dememe rağmen beni bağlamak için önce kurucular kuruluna sonra yönetim kuruluna yazdı. Ancak birçok toplantıya katılamadığımdan ayrılmak istememe rağmen yine bırakmadı “Babana sözün var” deyip tuttu.  O gün bugündür şimdi başkanlığını yaptığım yönetim kurulundayım.

  Vakfa yer aranmasının başlıca sebeplerinden biri şehrin gürültüsünden trafiğinden asude sakin huzurlu bir ortam olmasıydı. Gerçi o tarihlerde Küçük sanayi sitesi inşaatları yeni başlamış, 75. yıl mahallesi henüz  zeytinlik alan, Manisa Birlik alanında saksağanlar, karatavuklar ortalığı çınlatıyordu. Güzelyurt diye bir semt hiç yok, bu isimde Kıbrıs’ta bir şehir olduğunu dahi pek az bilen vardı, henüz kardeş şehir olmamıştık hatta kardeş şehir diye bir tanımlama dahi yoktu.   Organize sanayi bölgesi ikinci kısmı  henüz boş, Manisa’lı küçük sanayiciler atılım yapıp buraya geçmek için cesaret topluyorlardı. Kısacası neredeyse bu bölgede heryer huzurevi yapılabilecek şekilde tarla bağ bahçe ve ucuza alınabilecek imarsız yerlerdi. Ama istenilen huzurlu yer, şimdiki ormanlık alanın yamacında, çam ağaçlarının arasında, birçok kuş sesinin ormanda yankı bulduğu, sabahları tan yeri ağarırken andoliplerin melodisi, Spil’in esintisinin son bir kez çam dalları arasında gezindiği,  Manisa’nın yaz sıcağından üç beş derece daha serin olduğu sakin huzurlu bir yerdi.

      İnşaatına 1986 yılında başlandıktan sonra bitmesine yakın Celal Bayar Hastanesi’nin bu bölgede yapılacağı haberleri gelmeye başlamıştı. Huzurevi sakinleri; sessiz sakinliğini, huzurlu havasını teneffüs ederken hastane bitmiş doktor ve sağlık ihtiyaçları ayaklarına gelmişti. Aradan geçen onca yıl boyunca Celal Bayar Hastanesi; ek binalar, poliklinikler, sağlık teçhizatı, ekip ve ekipman ile sağlık yönünden donanıma sahip olmuş ve burnumuzun dibine en son yapılan yeni polikinikler ile bizim huzurevinden rahatça ulaşılabilmesi için bizim kapının karşısına kapı açılmıştı. Bağırsan duyulacak kadar yakın olan bu durum huzurevimizde yaşamak için  önde gelen tercih sebeplerden biriydi.

    Hastanenin yakınlığının avantajına rağmen Vakfımızda sosyal çalışmacı müdürümüz, sosyal hizmet uzmanı müdür yardımcımız, kurum doktorumuz, psikoloğumuz, fizyoterapistimiz, beş uzman hemşirenin yanında özel bakım yataklı yaşlılara sosyal ve temel hizmetlerini karşılayan onbir özel bakım teknikeri, dört yaşlı bakım elemanı, dört temizlik görevlilerimiz mevcuttur. Ayrıca haftanın belli günlerinde kurumumuza gelen sözleşmeli nöroloji ve ortopedist uzman doktorlarımız ile daha da konforlu hizmet verilmektedir.

    Yıllar önce muhafazakar tutumun ağırlıkta olduğu toplumumuzda yaşlılarımızın huzurevlerine yatırılması gizlenecek aile sırlarından biriydi! Ancak değişen yaşam şartları, sosyal hayat standartları, çalışma iş aş derdinde ekmek peşinde başka şehir ve ülkelere göçler ile  zamanımızda huzurevlerinin bir ihtiyaç olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

     Okuma salonumuzun yanında konser ve söyleşi salonumuz, halk eğitim merkezinden gelen ressam, el işi, boyama ve seramik sanatçısı eğitmenlerimiz ile hoşça vakit geçirebilecekleri atölyelerimiz, fizyoterapi merkezimiz, bahçeye açılan yemekhanemiz, mescid, spor yapabilecekleri geniş bahçemiz,  yürüyüş yollarımız, özel günlerde kutlama ve eğlencelerin yapıldığı, tavla turnuvalarının tertip edildiği dinlenme ve televizyon salonumuz ile verilen hizmetler sayesinde mutlu ve huzurlu bir yaşam merkezidir. Ayrıca Manisa’da ilk ve tek Huzurevi Vakfıdır

MANİSA HUZUREVİ VAKFI (1)

      Geçen Cuma günü: Manisa Huzurevi Vakfımızın 30 yıldır vakfımız ile özdeşleşmiş Gönüllü Hanımları bir otelde yemek organizasyonu düzenlediler. Yemeğin amacı, kendi grup üyeleri ile pandemi döneminden önce başladığımız ikinci yaşlı bakım ünitemizin bağışta bulunan hayırseverlerimize (hanımlarına) teşekkür etmek ve plaketlerini takdim etmekti. Basından takip etmişsinizdir.

       Gönüllü hanımlar başkanı eşim İnci Açıkdil (Bu görevi gönüllülük usulü ile devralıp devrediyorlar.) 

         İnci Açıkdil konuşmasında: 

        ………….1976 yılında kurulan vakfımız, 1994 yılında bağışlar ile tamamlanan binamızda, o yıllarda toplumumuzun muhafazakar tutumu ve anlayışı ile az sayıda yaşlıya hizmet vermeye başlamıştır.

       Eski yıllardaki muhafazakar tutum, günümüze gelindiğinde huzurevlerinin bir ihtiyaç olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

       Vakıf binamızda yapılan tadilat ile, 2016 yılında birincisini 2020 yılında da ikincisini yaptığımız özel bakım servislerimizde temel ihtiyaçlarını gideremeyen 45 yaşlımıza hizmet verecek kapasiteye ulaşmış olduk. Şu anda 30 yaşlımız bu özel bakım hizmetini almaktadır.

        Normal, ayaklı yaşlı tabir ettiğimiz 52 yaşlımız vardır. Toplamda kapasitemiz 97 kişidir.

      Vakfımızda sosyal hizmet uzmanı müdüre hanım, yine sosyal hizmet uzmanı müdür yardımcısı, kurum doktoru, psikolog, fizyoterapist, ön muhasebe elemanı, beş hemşire, onbir yaşlı bakım teknikeri, dört yaşlı bakım elemanı, dört temizlik elemanı, olmak üzere 30 çalışanımız mevcuttur.          

       Ayrıca sözleşmeli olarak destek aldığımız, Nöroloji uzmanı, ortopedist doktorlarımız da haftanın belirli günlerinde hizmet vermektedirler…………….

Açıklamalarda bulunduktan sonra plaket takdim törenine geçilmişti.

     İşte; 1976 yılında Vakıf olmuş, 1986 yılında inşaatına başlanmış, 1996 yılında da yaşlı kabulüne başlanmış Manisa Huzurevi Vakfı 1976’dan bu yana 45 yıldır Manisa’da ilk ve tektir. 

    Çocukluğumun bir çok anısının daha dün gibi hafızamda olduğu bahar mevsiminde başlayıp sonbaharda neticelenen üç dört ay süren bağ hayatımız şimdiki Hafsa Sultan Mahallesi’nin bulunduğu bölgede Altınçukuru mevkiinde geçmişti. Kirazın, eriğin birçok çeşidinin yanında incirin bardacığından lopuna, taş bademinden diş bademine, üzümün misket, şam, siyah, razaki, tabiiki kehribar tanesi çekirdeksiz üzümüne kadar bir çok meyvenin bulunduğu lezzetleri hala damağımda olan bağımızdaki yaşantımda: Kocagudo isimli köpeğimin arkadaşlığı, ağabeyimlerden kalan philips marka bisikletimin aşkı, hala anılarımda dururken, sapantayla ayaklarımın ucunda ağaçtan ağaca izlerini sürdüğüm şimdi nesilleri tükenmiş, ötüşleri susmuş kuşların nağmeleri kulaklarımdadır. Altınçukuru tabiri, hakikaten geçimimize destek sağlayan bağbozumundaki üzüm çuvalları, tımarın adı gibi herbiri altın değerindeydi.

    Ancak yıllar sonra gecekondulaşan Manisa’da gecekondu yapılaşması bizim bağımızı da sarmalamıştı. Satmak zorunda kaldığımız bağımız, önce tek katı yapılmış olan evimizin diğer iki katını tamamlatmıştı. Manisa Lisesi’nden sonra üniversite imtihanlarına hazırlanırken babam, kırmızı ahizeli bir telefon almıştı eve. İstanbul Yıldız Teknik Akademisi Mimarlık Bölümü’ne gittiğimde anlamıştım meğer babam iletişim için altyapı hazırlıyormuş. Oturma odasındaki büfemizin üzerinde duran akşamları babamın daha çok ajans dinlediği lambalı Philips marka üzerinde dantel örtü bulunan  radyonun yanına annem, üzerine dantel örtüsünü yaptığı telefonu yerleştirmişti.

     Yıldız Mimarlık Fakültesi’nden 1973 yılında mezun olup Manisa’ya döndüğümde babam telefondan neredeyse her akşam olmasa da iki akşamda bir Eşref Orcan amcayla uzun uzun konuşurdu. Zaten çok az çalan telefon, akşam yemeğinden hemen sonra çaldığında Eşref amca arıyor derdik. O kadar uzun konuşuyorlardı ki annem, büfenin yan tarafı ile duvar arasındaki boşluğa bir sandalye yerleştirmişti. Babam artık oturarak konuşuyordu. Bu konuşmaların tamamı Huzurevi ile alakalıydı. Huzurevine yer aranmasından tutunda, inşaatına, bağışçılar vasıtasıyla yapılmasının programlanmasına, kimlerin bağışta bulunacağına kadar birçok detay üretiliyor ve bir an önce yerin bulunması heyecanını yaşıyorlardı…