Yılın ilk karı yağdı. Manisa dağı beyazlara büründü ağaçsız olan karlı dağ dediğimiz adı üstünde bembeyaz, uzun bir kalır gari, güneş açmaz yağmur yağmazsa. Ayna gibi parladıkça ayazı vurur Manisa’ya.
Yakalar kalkık, eller cepte, sabah karanlıkta işe gidenleri. Her sabah ki doğudan batıya göç eden vardiya şehri İzmir caddesinde gar gar gar servis araçlarının sesleri, egzoz kokuları, arada bi havali kornaları. Saat sabah 07.00 bunca keşmekeş yetmezmiş gibi her türlü eza cefayı çekmeye alışık yurdum insanının işini kolaylaştıralım, rahatlatalım, medeni ülkeler gibi işimize, okulumuza, gidelim uğraşısı yoktur. Üstüne üstelik aynı saatte okul servisleri de yoldadır. Bunların ne yöne gittikleri okulun konumuna göre değişir. Vardiya servislerinin arasında kedi ile farenin oynadığı gibi o sokakta araç var, bu sokak öğrenci alıyor yol kapalı, diğer sokaktan köşeyi dönemiyor.
O saatte emekçi işçiler ve küçücük milli eğitimin testçi bedenlerin haricinde memur servisi veya özel araçları devreye girer. Hava ağarmamış her servisten inen önce bir sendeler sonra yolunu doğrulturken yıl boyu tatilin bol olduğu haftalarda müfredatı yetiştiremeyen milli eğitim sabahın köründen akşamın esselatına kadar Gözünü sokakta açan akşam evde kapayan çocuklar bir de üstüne ders çalışacaklar.
Tembelliğe alışmasınlar fazla söylemeyelim.
Kış günü karlı dağın beyazı sabahın karanlığında soğuk kabus gibi çökmüşken uyku mahmurluğu ile gevşek vücudlar araçtan inip soğuk sınıfa gidene kadar hasta.
Maraz hazır. “Okullarda virüs yaygın” sloganı atılmaya başlanır. “Koruyun, korunun.” Bu şekilde ana karnında ki bebek dahi korunamaz. Değil üç atkı, üç palto, yün çorap, eldiven, bot. Bunlarda panzehir olacağına zehir yerine geçer terleyen çocuk açılır karlı dağın kabusu ayaz, yakadan içeri girer.
Bir iki üç gün, izin, dört beş gün, rapor, zatürree ömür boyu. Bir tanesine hangimiz razı olur? Hiç birimiz. Günler uzayacak, havalar ısınacak, karlı dağın ayazı her yıl olduğu gibi tekrar gelecek.
Anam 95 yaşında bazen “Anne ne akıllısın maşallah”dediğimde. “Oğlum akıl yaşta değil başta, ayaklarım çalışmıyor ama aklım çalışıyor” der.
“Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.”
1957’nin Eylül’ü tek katlı bahçeli evimizde bir hareketlilik var. Gri renkli ütülü okul önlüğünü giymiş, beyaz kolalı yaka boynuma geçirilirken sıkılıyorum. Annem o kadar kolalamış ki tahta gibi olmuş yakanın ilmeğine düğme bir türlü geçmiyor. Sabah erkenden evimizin avlusu yıkanmış, çiçekler sulanmış, rengarenk kasımpatılar toprakta, sardunyalar (cananlar) saksıda, bahçelerin olmazsa olmazı fesleğenler ellemeye gör kokularıyla boy boy. Heyecanım yetmiyormuş gibi geç kaldım telaşı içerisindeyim. Annemin elleri yaka ile boynuma dolanmışken, babamın okul için yaptığı yeni ayakkabılarım yatağımın baş ucundan çıkmış ayağımdaydı. Kahve rengi, altı kalın kösele, deri, modelli ayakkabı ayağımda tepinip duruyordum.
Bezden torba çantaların kullanıldığı okula babam arkadaşı Marangoz Hayri Amca’ya tahtadan yepyeni bir tahta çanta yaptırmıştı. Tecrübeli usta ilerisini düşünerek büyük tutmuştu çantayı ufacık bedenime ellerime biraz büyük düşmüştü ama çantanın hatırına sesim çıkmıyor aksine çok da sevmiştim.
Evin en küçüğü biraz da şımartılmış bir aile ferdi olarak babamın sevgilisiydim. Avluda yer sofrasında yemek yediğimiz yaz akşamlarında babamın yanına oturur dirseğimi babamın dizine dayar öyle yemek yerdim. Ağabeyimlere karşı bu serbestiyetimi sonuna kadar kullanır onları çileden çıkarmak için abartırdım çoğu hareketlerimi.
Tüm çocuk güzelliklerinin, okul sevdasının, kola kokusunun, annemin o meşhur titizliğinin üstümden okunduğu bir şekilde bir elimde çantam diğer elim babamın avucunda besmele ile avlu kapımızdan çıktık.
İzmir Caddesinden karşıya geçerken babam tembihledi “önce sola, sonra sağa, daha sonra tekrar sola bakarak geçeceksin unutma.” Unutmam baba da arada bi arabadan ziyade bisikletten başka gelen geçen yok ki. Daha sonra her sabah okula giderken anamın arkamdan bağırarak söylediği son tembihiydi “sağa sola bak” Murat Germen Okulu’nun bahçe kapısından girerken okulun bahçesi pek kalabalık sayılmazdı. Babam benim öğretmenimi görmüş ona doğru yürüdük benim şimdi öğretmenim olacak Fuat Bey babamın da öğretmeniymiş muhabbetleri hala devam ediyordu çünkü aynı zamanda ayakkabı müşterisiydi.
Uzun yüzlü, gözlüklü, yaşlıca, yakışıklı, gülümsemesinde dahi bir ciddilik vardı. Benden önce gelmiş çocukların yanına aldı Fuat Bey babamla biraz konuştuktan sonra babamın arkasından bakakaldım diğer çocukların yanından.
Beş yıllık okul maceram, okumaya, yazmaya, çarpım tablosu, problem çözmeye, gidecek yolculuğumun ilk günüydü.
Büyükçe dediğim çantamı her sabah dolu bir şekilde okula taşıyordum. Ders programımız yoktu. Resim, müzik, beden eğitimi haricinde ki dersleri işliyorduk. Canımız çekiyordu bahçeye çıkan diğer sınıfın öğrencilerini bir iki üç diye sayan öğretmenlerinin karşısında kollar havaya yana yukarı kalkarken. Biz ise türkçe, matematik ile boğuşuyorduk.
Dördüncü sınıftayken bir akşam okula çağırdı Fuat öğretmenimiz. Bize takım yıldızlarını, kutup yıldızının hikayesini, samanyolunu anlattı. Başlarımız havada gözlerimiz ile gökyüzünü tararken astronomi diye bir ders yoktu ama Fuat bey de vardı.
Daha birinci sınıftayken diş macunu ve fırçalarımızı alarak okula gelmemizi istemişti. Okulun bahçesinde ki şadırvan gibi etrafında muslukları olan çeşmenin başında dişlerimizi nasıl fırçalayacağımızı öğretmişti. Hatta bir gün sınıfımızda ki kendi öğretmen masasının üstüne Allah Rahmet Eylesin İlhan arkadaşımızı çıkartmış (o namaz kılmayı bildiğinden) bize nasıl namaz kılınacağını göstertmişti. Kendisi sosyal demokrattı..
Kuvvetli bir temel atmış olmalı ki beş yıllık ilkokul öğrenciliğimizde çok şey öğrenmiş bir kaç arkadaşımızın haricinde hepimiz orta okula liseye devam etmiştik.
Ayrıca ki en önemlisi erdemli insan olmayı, adam gibi adam olmayı, yalan söylememeyi, saygıyı, sevgiyi, öğretmişti bizlere.
O devirde yerli malı kullanmayı teşvik haftaları kutlamaları yapılırdı. “Yerli malı yurdun malı her Türk kullanmalı” sloganını söylerdik. Milliyetçiliği vatanımızı sevmeyi öğretmişti bu şekilde.
Allah Rahmet Eylesin, mekanı Cennet olsun, Allah yaptıklarından öğrettiklerinden razı olsun. Fuat Özyürek Öğretmenim.
İnsan imarsız şehirde aşık bile olamaz be.
Aşk romantik takılır. Aşk hatıralara bayılır, gezilen oturulan yemek yenilen yerlerde yaşanılan anılar aşkı güçlendirir. Bu yerlerde dinlenilen veya fonda çalan müzik unutulmaz bu yerleri hatırlatır. Hiç bir şey bir müzik parçası kadar maziyi hatırlatamaz
İmarsız şehirde aşık bile olunmaz yaa…
Şöyle el ele yürüyemez, baş başa kalamazsınız.
Çöp bidonlarının yığınla dolduğu, arabaların üst üste park ettiği, parklarında kurumuş çimler uzamış otlar, restoran kafelerin apartman dairesinden bozma dairelerde olduğu bir tarafta balkonunda kurutulmak istenen çamaşırların bulunduğu, diğer yanda balkonlarda ki mahremiyet ölçütü aşağıdan yukarı çizgili basma balkon perdeleri kışın dahi kalkmaz mı bu çapıtlar. Korna sesleri, fren cıyaklamaları, kavga bağırtıları, kaçanın çarparak kovaladığı her an bir olay endişesinin yaşandığı, kırmızının olduğu her yerde, medeniyetsizliğin saygısızlığın ölçüldüğü, emekli kuyruğundan yürünmediği, engellilerin kapatılmış rampalarda kuyruk olunduğu, adım başı market, her sokakta pide fırını, her köşeyi döndüğünüzde buram buram yemek kokularının caddeye yayıldığı kebap kokuları, tozun toprağın içinde döner sarmalları, kaldırım işgalleri, işporta görünümlü mağazalar, bas bas çığıran avazeler.
İmarsız şehirde aşık bile olunmaz yahu.
Şehirler arası yollarda radar levhaları bir nebze de olsa trafiği yavaşlatırken olabilecek kazalara mani olurken şimdi şehir içinde ki kazalar şehirler arası yollarda ki kazaları geçti. Şehir içinde ufak tefek çarpışmalar ile çoğunun maddi hasarlı olması gereken kazaların yerini ölümcül kazalar aldı. Kırmızıda duran araçların arasına dalan otobüsler, katil kamyonlar, kaldırımda sohbete dalmış insanları altına alarak öldüren süratli araçlar, mağazada çoluk çocuk keyifle alış veriş yaparken cam vitrinden araçla mağazaya giren magandalar. Ellerinde telefon kulaklarında dinleme aleti direğe çarpan, refüje çıkan, kendi halinde insanları yaralayan, öldüren, görgüsüz cahil araç sahipleri. Hep direksiyon hakimiyetini kaybetti denilerek haberlerde yer alıyor.
Gel de aşık ol imarsız, izansız yaşantının olduğu şehirde.
Aşık olursanız üstüne üstlük aşkın gözü kör derler suçu da üstlenmiş olursunuz. İmar gelsin de ondan sonra aşık olursunuz. O da nasıl olacaksa?
Gönül ferman dinlemez derler, imarı bekler mi bilmem.
Kuzey İspanya’nın Bask Bölgesinde 1400’lü yıllarda balıkçı kasabasıyken şimdi turizmden geçimini sağlayan yeni, modern, bakımlı, temiz, akşamları gel-gidin çok açık olarak gözlendiği ve okyanusa açık geniş kumsala adlarını yazan insanların bir saat içerisinde adlarının sulara gömüldüğünün oyun yapıldığı Atlantik Okyanusuna kıyısı olan bir sahil şehri, San Sebastian.
Burada bizi UNESCO’nun destek verdiği bir ahşap tekne atölyesine götürdüler. Yaşları 50’nin üzerinde ustalar çalışıyor. Yabancılar tarafından sıkça ziyaret edildiği için gelen heyetleri büyüklüğüne göre ikiye, üçe bölüp tekne çizimlerinden, batık fotoğraflarına kadar gezdiriyorlar her heyetin başında da hem tekne yapımında çalışıp hem de rehberlik yapan insanlar var.
1400’lü yılların gemi yapımında kullanılan eski usüle göre çalışılıyor. Ahşapların ağaç kütüğünden ayrılıp gövde, iskelet, kaplama, vesairesine kadar; keser, el testeresi, ahşap ve demir çekiç gibi eski el aletleri kullanılıyor kesinlikle yeni modern çağdaş el aleti, teknoloji, elektrikli alet kullanılmıyor.
Çok eski 1400-1500’lü yıllarda balıkçı kasabasının Biskay Körfezi’nden Atlantik Okyanusuna açılıp Kanada’nın Labrador kıyılarına Davis Boğazı’na kadar balina kovalayıp avlayan bu balıkçı köyü insanları o yıllarda ki tarihlerini kahramanlık öykülerinin bir parçası olan balina avcılığı ve okyanusun fırtına ve kasırgalara azgın dalgalarına dayanıklı teknelerini yapıp gün yüzüne çıkarıp bu ahşap tekne ve aletlerden müze yapma gayretindeler.
Biz bu ahşap tekne atölyesindeyken: 1565 yılında Kanada açıklarında Atlantik Okyanusu’nda batan balina avcılarının kullandıkları teknenin çürümüş ve az sayıda parçası kalmış batığını çıkarıp, model alıp, yenisini yapmak için uğraş veren ustalar UNESCO kayıtlarına geçmesi için bu ahşap teknenin yapımında gayretle çalışıyorlardı.
10.Kasım Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü geçen hafta içerisinde ölüm yıl dönümünde andık, tüm ülke 09.05’te durdu. Sirenler çaldı, İstiklâl Marşımız okundu. Konuşmalar konuşmalar, anılar, tarih, Atamız, gün boyu anıldı anlatıldı. Allah Rahmet Eylesin.
Hep laf, hep doğru olup olmadığı tartışılır yazılı tarih, anlatımlar, kahramanlık öyküleri, v.s. Somut, elle tutulan, gözle görülen, gösterilecek olan, bir nesnemiz, bir tarihi kalıntımız, anımız, onu göstererek anlatılacak bir varlığımız, tarihimiz yok.
19.Mayıs.1919 tarihinde Atatürkümüz ve arkadaşlarını Samsun’a götüren Bandırma Vapuru:
1894 yılında o zamanki Deniz Yolları İşletmesi anlamına gelen İdare-i Mahsusa’ya alınmış.
1910 yılında Osmanlı Seyrüsefain İdaresi geminin adı Bandırma olarak değiştirilerek posta vapuru haline getirmiş.
19 Mayıs 1919 tarihinde Atatürk ve Silah Arkadaşlarını Samsun’a getirdikten sonra yine posta hizmetlerine devam etmiş.
1924 yılında Türkiye Seyrüsefain İdaresi tarafından hizmet dışı bırakılmış.
1925 yılında gemi satılmış, ve alan kimse tarafından hurda olarak parçalanmıştır.
Şimdi Bandırma vapurunun nasıl bir vapur olduğunu bilenimiz yok: Hani âma bir kaç insana fili elletmişler Mesnevi’de geçer bu hikaye. Bacağını tutan ağaç, kuyruğunu tutan yılan, kulağını tutan yelpaze, hortumunu tutan tulumbacı hortumu demiş ya. Vapurda öyle.
Boyu şu kadar metre yok o kadar değil bu kadar. Ne boyunu bilen ne bacası var mıydı var elbette ama kaç metre yüksekti bilen yok. Tartışıla tartışıla en son boyunun 48 metre, baca yüksekliğinin 6 metre olduğunda karar kılınmış.
Bir Allah’ın kulu çıkıp da şuracıkta ki İskoçya’nın Glaskow kentine gidipte vapurun 1878 yılında imal ediliş kayıtlarını incelememiş.
Oysa: O tarihte Atatürk ve vatanperver bir kaç insanı Samsun’a götürmemiş bu vapur. 1919’dan başlayan kurtuluş, uyanış, diriliş, inkılap, kalkınma, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma, misak-ı millinin kesinleşmesi…Cumhuriyetimize kadar götürmüştür.
Ülkemizde bu kadar önemli yeri olan Bandırma Vapuru’nun çakması Samsun’da peyzajı yapılmış bir meydanın kenarında kıyıya yapıştırılmış bir vaziyette duruyor.
Sen vapur de, ben tekne diyeyim, bir başkası gemi desin. Biz somut tarihimizi bilmez kulaktan kulağa anlatırsak ‘Titanik’ diyeni bile çıkar.
![]()
Bu güne kadar çok şey yazıldı çizildi: Videolar, senaryolar, fotoğraflar. Boşaltıldı tozlu raflar, evler, konaklar, sokaklar. Sadece bunlar mı? Cumbanın mahremiyete kafeslendiği, saçakların dayanışmaya heveslendiği, halkının işgalcilere efelendiği, bebelerinin destanlarla nennilendiği, kahramanlar diyarından;
YARENLER YATAĞI KULA’YA.
Bir köy ki taştan geçilmiyor sokaklar birbirine yaslanmış, hem de yaşlanmış kalan yaşayanlar, yıkılmış ama hala dik duruyor talihi de kara kendi de kara duvarlar, bir iki üç derken terkedilmiş buralar, özel günlerde geliyor ziyaret için insanlar, o da kandil, ramazan bayram. Bir tek cami hatırına terkedilmezdi buralar. Duvarlarına yazı yerine resimlerin tuval tutulduğu;
HAMAMI, ÇEŞMESİ, RESİMLİ CARULLAH CAMİSİ’YLE KULA.
Odalarının içerlek olduğu, sokağa bakan bahçe kapılarının bazılarında merdivenle ulaşıldığı, divlit taşlı duvarlarının bulunduğu, yanında ki komşu evin çatkılı bağdadi sıvaların dökülmeye yüz bulduğu, sarı yeşil kahverenkli kiremitlerinin rüzgâra kafa tuttuğu, ahşapların oyulduğu, tahtaların yontulduğu, yokluktan varlığı, varlıktan darlığı, her köşesinde narlığı, bahçesinde ki bereket timsali nar ağaçlığı, saksılarda ki akşam sefaları, fırınında ki yanık helvası, sofrada ki maşrapası, mangalında ki kömür maşası, paşaların paşası, ağaların ağası, beylerin yaşadığı;
KONAKLI, HANAYLI, EYVANLI, EVLERİYLE KULA.
Divlitlerin sustuğunda; dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda, lavların donup taş kesildiğinde, Gediz’in yer yer çağıldayıp uçurumlardan uçtuğunda, kartalların yüksek şahinlerin süzüldüğü divlit tepelerinde, ot bitmez kara taşlarında milyon yıllar sonra çiçeklerin açtığında, çıra gibi parlayan, divlit gibi patlayan, Gediz’in yataklandığı, yerin altının üstte çıktığı, gizli saklı hiç bir şeyin kalmadığı, içi dışında için daha içre olduğu;
YERALTININ YERYÜZÜNDE GEZİLDİĞİ JEOPARKIYLA KULA.,
Yeryüzü çatladığında sıcak suları fışkırdığında, tarihden çok önceleri efsanelerin yankılandığı, kayalara oyulmuş resimli kitabelerin bulunduğu, kazsan daha kim bilir nelerin olduğu, dün gibi Romalı imparartorların yıkandığı, soğumayan bir tek suyunun tarihle beraber aktığı;
EMİR HAMAMLARIYLA KULA.
Gezdikleri diyarı gurbetten, Anadolu’nun her köşesinden, yedi kat arşın yeryüzünden, Kulayı mesken tuttuğu yarenlerinden, ağıtlarının, öykülerinin, türkülerinin Yunus Yunus nağmelerinden, Yunusemre’sinden Taptuğun dergahına, doğruluğun timsali odunundan, Gökçeören’de ki türbelerinden, tasavvufun yaşandığı insani kamilden, insanlığın makbulüne gelinen son noktadan, ilmin hikmeti insanlarının samimiyetinden;
TASAVVUF İLMİNİN OKUNDUĞU KULA.
Birinin bini, esnafının ahiliği, komşularının kardeşliği, köylerinin efsaneleştiği, milyon yıllar önce divlitlerinin ateşlendiği, Gedizin sıcak topraklarını serinlettiği, Kula’dan çok önce kollida olduğu, kayaların mezar diye oyulduğu, binbir kuyulu yeraltı su kanallarının nereden gelip nereye aktığı, mermer ocaklarının taşıyla güneşte parladığı, yağmurla beyazlandığı Gölde köyüyle;
BİNLERCE YILLIK TARİHLİ KULA.
Germiyanoğulları tarih yazdı: Azgınları geme aldı, halkına kahramanlık aşıladı, o kahramanlıkla kurtuluşa şahlandığı, işgalcilerin yakamadığı, tarihini silip yıkamadığı, taa buralardan Ege’ye sürüldüğü, denizine döküldüğü, kahramanlık destanlarının atadan dededen dilden dile söylendiği;
EFSANELERİYLE KULA.
Baştan yazmasa da destanını
Boyayamasa da rengarenk gülistanını,
Bulamasa da eski komşularını,
Divlit kaplı kesme taşlı sokağını meydanını,
Yazamasak ta Yunus’un mısralarını,
Tarihe göstereceğiz Kulanın saygınlığını.
Köklü tarihimiz, şanlı geçmişimiz, övündüğümüz milliyetçiliğimiz, örfümüz adetimiz, aldığımız aile terbiyemiz, saygımız, mağduru koruyup kolladığımız! Komşumuz açken tok yattığımız gecelerde renkli rüyalar hülyalar gördüğümüz, daha bir çok geçmişe dair ne varsa her şeyimiz…
Çok gerilere değil 1915 yılı “Çanakkale Geçilmez” destanını yazdığımız yıl: Bir metrekareye 6 bin merminin düştüğü, savunma yapan toplarımız, siperlerimiz, tüfeklerimiz, dünyanın en büyük açık hava savaş müzesi olabilecek ve ecdadımıza saygı ile koruyacağımız koca bir savaş alanı paraya ihtiyacımız var denilerek çevre köylülere geçim kaynağı olan ve 1970’li yıllara kadar 50 yıl süren top tüfek mermi hurda toplama, satışı ve talanı ile yok edildi.
Siperler, tüneller, mevziler köylüler tarafından ekilsin biçilsin diye sürüldü yok edildi. Henüz şehit sayımıza dahi karar veremediğimiz şehitlik mezarlığımız yabancı devletlerden İngiliz ve Fransızlardan 30-35 yıl sonra düzenleyebildik.
Tarihimiz böyleyken kültürümüz aşağıda ki hikayede anlatıldığı gibiydi. O da zamana kurban edildi. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” milletini çok sevdiği için biri demiş aslında bini kopmuştur.
AYŞE KIZLA VATO
İştah ve lezzetle yenen bir öğle yemeğinden sonra, köpüklü kahveler arasında içilen sigaraların dumanlarından kulübün yemek salonu hayli sislenmişti. Bir tarafta iddialı av sohbeti, diğer yanda Millet Meclisi’ndeki tartışmalar sonrası bir siyaset mücadelesi, şu köşede bir kaç asil gencin, belki bir güzel kadın tarafından aldatılmış bir arkadaşlarına karşı kahkahaları, ekseri müdavimleri yaşlı, vakarlı kişilerden meydana gelen bu toplanma yerinin havasını haz ve neşe rüzgârlarıyla dalgalandırıyordu.
Bizim sofrada konu, Türk, Macar ve Polonyalıların tarihi külah ve elbiselerinin benzerliğine dairdi. Konyağın son damlasını emen Kont “Geza…” iri sigarasını silkelerken ecdadının eski kaftanlarıyla kendisinin biriktirdiği güzel sanatlar koleksiyonunu göstermek için bizi konağına davet etti.
Benimle beraber Amerikalı, İtalyan ve Alman dört yemek arkadaşı, kulübün avlusunda bekleyen Kont’un otomobiline girdik. On dakika sonra kendimizi bir geniş mermer merdiven başında bulduk. Bıyıkları tıraşlı bir uşak, sağ tarafta üstü koyu güvez çuha ile kaplanmış bir kapı açtı. Bir taş odaya girdik. Dört duvarına yaslanmış camlı dolapların içinde bu ailenin atalarına ait bir kaç yüz çarık, çizme, terlik, takunya vardı. Bu ayakkabıların sonradan görme kimseler gibi, böyle baş sedirde, ceviz dolapların parlak camları arkasında, sahte birer kibar tavrıyla duruşlarında gizli tuhaflık vardı. Kont’un kâtibinin arkasında diğer bir odaya girdik. Burada oymalı iki abanoz koltuk ve iki masada iki büyük demir kasa ile ortada bir camlı dikdörtgen masa vardı. Bu masanın cam yüzeyinin altında firuze, mercan işlemeli; gümüş oymalı telkâri bıçaklar, yatağanlar serilmişti.
Bu iki kasadan çıkarılan küçük ceviz çekmeceler içinde, gümüş tepsiler üstünde bize gösterilen elmaslı, yakutlu sorguçlar; safirli ve firuzeli kılıç kemerleri; değerli taşlarla bezenmiş kadın ve erkek düğmeleri; gümüşlü, mineli eski Türk ve Macar üzengileri; el aynaları önümüze yığılıverdi. Bu hanedana ecdattan kalan ve daima büyük oğula intikal eden bu kıymetli aile hatıralarının bu suretle dikkatle saklanmasını takdirden kendimizi alamıyorduk. Burası bir küçük Karun hazinesiydi.
Geniş merdivenden yukarı kata çıktık. Burada yemek odasından salona kadar gümüş leğen ve ibrikten, ufak incili yastığa kadar bütün eşyanın bir kıymeti, bir inceliği vardı. Camekânın iç tarafında Asya ve Avrupa’nın hemen her tarihi milletine ait olmak üzere pırlantadan akike, altından pirince kadar, belki üç yüz yüzük, kadife yivler arasında sıralanmıştı.
Duvardaki pastel ve yağlı boya nefis tablolara uzaktan bir göz atmadan geçemiyorduk. Şimdi Kont’un yazı odasındaydık.
— İşte, dedi, Macaristan’da bir eşi bulunmayan bir hakiki “Vato” (Fransız ressamJean-Antoine Watteau’nun tablosu.) Bu tahminen seksen santim boyunda ve elli santim eninde bir tablo idi. Ormanda bir pınar başında kurulmuş bir sofra… Kenarda bir genç saz çalışıyor. İki taze uzanmışlar, dinliyorlar. Biraz beride iki kadın arkası katmerli ve kabarık libaslar ile raks ediyor görünüyorlardı.
— Şimdi bundan kıymetli bir şey göstereceğim.
Parmağıyla o meşhur Fransız ressamın levhasının yanında asılı bir küçük halıyı gösterdi. Bu bir Gördes seccadesiydi. Şimdi bütün gözler bu güzelliğe çevrilmişti. Bir antika meraklısı olan Amerikalı ile ressam İtalyan, seccadenin yanına yaklaşarak altından küçük ilmiklerine bakıyorlardı.
Koyu mavi zemin üstüne kırmızı bir kenar ve sarı zırhlar ile çevrilmiş; ortası dört ve sekiz köşe madalyonlar ile bezenmişti. Kenarın zırhları ve madalyonun içleri anlaşılmaz nakışlarla doluydu. Bunlar çapraşık, karışık fakat uyumlu; düzensiz, dağınık fakat muntazam; hiç bir şekle uymaz fakat geometrik; ne çiçek, ne yaprak fakat düşünce; ne resim ve ne geometri fakat ince idi… Vato’nun yaz levhasının yanında seccadenin bu hali başka türlü; sanki sırf tasavvufi, ruhani, manevi bir bahar şekli arz ediyordu. O derece renkler uygun ve tatlı idi.
Kont, halının karşısına geçmiş:
— Bakınız! Bakınız! Diyordu. “Şu çiçeklerde maviden kırmızıya, kırmızıdan sarıya ne latif bir ahenk ile geçiliyor. Boyalara bu garip imtizacı, bu hayale gelmeyen güzel imtizacı veren hangi ilimdir, hangi terbiyedir? Sanmam ki Türkiye’de halıcılık mektebi bulunsun” diyordu.
— Hayır.
— Ben Hind’in, İran’ın o üstlerinde oklarla vurulmuş ceylan, kaplan resimleri, çelimsiz süvarileri, bücür insanlar, kurbağalara benzer kuşlar işlenmiş halılarını sevmem. Onlarda ne hayvan hayvan, ne çiçek çiçektir. Bu gibi tabii maddeler, yarım ve ilkel şekilde taklit edilmiştir. Türk halılarında tabiatı taklitten eser yoktur. Bütün nakışlar içe doğan ilhamın eseri ve icattır. Bütün bu hüner, munis ve düşündürücü bir garabettir. Nakışları birbirine benzer iki halı görmedim.
— Hatta bir halıdaki karşılıklı iki şekilden bile biri diğerine tamamıyla birbirine benzemez.
Bu Gördes halısıyla, Vato’nun tablosu karşısına tesadüf eden ipekli, eski Kıbrıs kumaşı kanepe ve koltuklara oturduk. Şimdi ziyaretçiler hane sahibinin verdiği sigaraları savuruyorlardı.
Kont dedi ki:
— Bir gün fakir düşsem, belki Vato’yu satabilirim. Fakat aile yadigârı eşyam ile bu halıyı elimden çıkaramam sanıyorum.
Tarihi, değerli eşya ile dolu olan bu konakta, bu odada yabancı gibi boynu bükük durması beklenen bu Türk sanatının, bu Türk zevkinin, bu Türk kadınlığının saltanatı huzurunda gönlüm iftiharla, saygıyla çarpıyordu. Gözlerim uzaklara doğru daldı. Kurutan, yakan güneşli ve gölgesiz ve nihayetsiz bir çölün ortasında bir bardak buzlu su bulan yolcu memnuniyetini hissettim. Düşündüm, düşündüm. Düşündükçe ağlamak istedim.
Gözümün önüne geliyordu: Harap Gördes kasabası. Balçıktan karanlık, ocak dumanlarından sisli evleri. Melül ve sakin ahalisi… Kapısının eşiğine çömelmiş, yün eğiren soluk benizli ihtiyar kadınları. Halı tezgâhının önünde bir kaç kırık tahta iskemlenin üstüne oturmuş, başını önüne eğmiş bir “Ayşe kız” ile iki küçük arkadaşı, halının erişleriyle argaçları arasında kınalı parmakçıkları titreyerek didiniyorlar ve en büyüğü:
Gece bir ses geldi derinden, derinden
Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden?
Manisini Arabistan’da silah altındaki Mehmet’ini düşünerek yavaş yavaş fısıldarken kara gözlerinden üstüne bir damla yaş düşürdüğü şu sarı renkli dal, bu mahrumiyetin, bu kederin ateşiyle kıvrılarak ruhani bir şekil alıyor.
Artık dumanlı gözler, önümüzdeki örneğe bakmıyor, titreyen eller argaçların tellerini saymıyor. Kederli, fakat necip, usta fakat esrarengiz bir ruhun sevkiyle gelişi güzel argaçlar renk renk ilmikleniyor…Ben bu levhayı böyle görüyorum.
Ey tatlı kokulu kır menekşesi! Ey karanlıklar içinde nur ağlayan mahzun yıldız! Ey Ayşe kız! Sen bu nefis şaheseri nasıl meydana getirdin? Mektep, usta görmeden nasıl en büyük Fransız ressamı olan Vato ile imtihan meydanına girdin? Ve aynı şeref mevkiini kazandın? Bu olgunluk, bu kabiliyet, bu zevk sana nereden geldi cevap ver! Allah’ım, ona nereden geldi?
Koyu çivit mavisi bir yeldirme veya çubuklu bir peştamala bürünmüş sade, saf, fakir halkınla; okuyup yazması olmayan beyninle yıllarca ihtiyar hocaların resim atölyelerinde çalışmış, tecrübeler geçirmiş, kitaplar okumuş, eski ustaların tablolarını incelemiş, kimyada ve fizikte renklerin nasıl meydana geldiğini ve tesirlerini öğrenmiş; binlerce takdirler ve eleştirilere maruz kalmış ressam Vato’nun yanında zekâ ve hüner ilminin huzuruna çıkarak aynı yere ve değere sahip oluşuna ne sebep bulayım? Öğrenim görmeden doğuştan gelen zevkinle, yaratılıştan gelen sezginle renklere verdiğin uyuma, zarafete büyü mü, mucize mi diyeyim? Ey Ayşecik!..
Ey Ayşecikler!.. Avrupa’nın zekâ merkezlerindeki müzelerde sizin saf fakat üstün eserleriniz için ayrı ayrı salonlar, sergiler açıldı. Muhafızlar tayin edildi. Hünerlerinizin inceliklerini, güzelliklerini anlamak için uzmanlar bulundu. Bu ne güç, bu ne bilgidir?
Siz yalnız usulün ve emsalin haricindeki bir usta, bir ressam, bir mühendis, bir nakkaş değilsiniz. Türklüğün ruhundaki sağlamlık ve vakarı gösterecek manaları eşi ve benzeri olmayan nakışlarınızla, rumuzlu ilhamlarımızla ortaya koyan birer de şairsiniz. Onun için Anadolu halılarının bütün bir tarihimizi gösteren yiğitlik ahengini, sağlamlık anlamını İran ve Hint halılarında görmemem.
Ey Türk ili! Viran evlerinin enkazıyla bayındır şehirler süslenir. Sen nasıl bir ocaksın ki soğumuş küllerinde ateşler gizlidir. Baykuşlarından bülbül sedası gelir… Ey Türk kadını, ırkında ne hünerli bir feyz vardır ki hem ölüme asker yetiştirir, hem ebediyete hüner eriştirirsin! Seni benden çok evvel takdir edenler, yine Vato gibi ressamların vatandaşları oldukları için beni affet!..
Ben bu dalgın halimde iken arkadaşlarımın hane sahibine veda ettiklerini görerek mahcup fakat gururlu, seccadenin huzurunda kalben secde ettim ve odadan çıkarken, “belki”, dedim; “bu eserin mucize sahibi, sanatçısı sefaletten, yetersiz beslenmeden hayatının baharında solmuş bir taze çiçektir.
AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU Budapeşte, 20 Nisan 1918
Bakara suresinin 102. Ayetinde Harut ile Marut isimli meleklerden bahis vardır. Bu iki melek bazı rivayetlerde şöyle anlatılır:
“Ahmed İbni Hanbel (Müsned) ve İbni Hibban (es-Sahih)’in Ibni Ömer’den rivayet ettiğine göre, Peygamber’imiz (s.a.v) buyuruyor ki: Adem (A.S.) yeryüzüne indirilince melekler, «Yâ Rabb’i! Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ederken sen yeryüzüne fesat çıkarıp kan döken birini mi yaratacaksın?» derler. Allah ‘Ben, sizin bilmediğinizi bilirim’ diye buyurunca melekler yine «Ey Rabbimiz, biz sana ademoğlundan daha çok bağlıyız.’ derler. Bunun üzerine Allâh ‘iki melek getirin, bakalım nasıl davranacaklar’ diye buyurur. Melekler «Ey Rabbimiz, Harut ile Marut’u seçiyoruz» derler. Allah, ikisine ‘Yeryüzüne ininiz’ diye buyurur. Onlar da inerler. Çiçeklerden biri güzel kadın kılığına sokularak karşılarına çıkarılır, hemen yanına sokularak onunla yatmayı teklif ederler. Kadın onlara «Şirk ifade eden şu cümleyi dilinizden duymadıkça hayır» diye cevap verir. Onlar da «Hayır, bizler hiç bir zaman Allah’a şirk koşmayız» diye karşılık verirler. Bu cevapları üzerine kadın yanlarından ayrılır. Sonra onunla yeniden karşılaşırlar. Yanında bir bebek taşımaktadır. Hârut ile Mârut yine kadından kendilerine teslim olmasını isterler. Kadın «Bu bebeği öldürmedikçe olmaz» diye cevap verir. Onlar da «Hayır, Allah adına yemin ederek söylüyoruz ki, biz hiç bir zaman onu öldüremeyiz» diye cevap verirler. Bunun üzerine kadın yine gözlerden kaybolur. Az sonra elinde bir kadeh içki ile geri döner. Yine ondan kendilerine teslim olmasını isterler. Kadın «Şu kadehteki içkiyi içmedikçe olmaz» der. İçkiyi içerler. Sarhoş olunca hem kadının ırzına geçerler, hem de çocuğu öldürürler. Ayılınca, kadın onlara «Allah’a yemin ederim ki, sarhoş olunca daha önce reddettiğiniz günahların her ikisini de işlediniz» der. Bunun üzerine Allah tarafından ya dünyada ya âhirette yaptıklarının cezasını çekmeyi tercih etmeye çağırılırlar ve dünya cezasını tercih ederler.”
Özellikle tefsir kitapları Hârût ve Mârût’un kişiliklerine dair İsrâiliyat’a dayanan pek çok rivayet aktarır. Ancak müfessirlerin (Kur’an’ı tefsir eden) çoğu bu rivayetlerin asılsız olduğunu kabul etmektedir. Muhaddisler de ( (Hadisleri derleyen) Hârût ve Mârût’la ilgili hadisleri tahlil edip aynı sonuca ulaşmışlar ve bu rivayetlerin asılsız olduğunu kabul etmişlerdir.
İşin bu tarafını ilahiyatçılara bırakalım. Ama etrafımızda ki tezvir, müzevir, miskin, müptezel, edepsiz kimselere örnek olsa gerek.
Dünyada edinilen değerli kazanımlar edebe aittir. İslam alimleri, ulemalar, hak dostları “Edep ya hu” sözü üzerinde çok durmuşlar, tasavvufî ilim ve mertebe kat ederlerken bu sözü düstur edinmişlerdir. Halk arasında da bir çok yerde, dergâh, dernek, işyerlerinde, hat yazı örneklerinin en güzelleri ile yazdırılıp duvarlara asılmıştır.
Edep, bir toplumda örf, adet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılan bir terimdir. Terbiye; fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek, güzel ahlak, usluluk, haya, ahlak kurallarına uygun hareket etmek demektir.
Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde.
Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde.
Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul.
Yalan raiç, hiyanet mültezem, her yerde hak meçhul. M.Akif Ersoy
Bu sözlere bakınca edepsiz tamir terbiye ve iflah olmaz. Edepsiz doğuştandır. Terbiyesiz sonradan olunur. Terbiyesiz ile farkı buradadır. Terbiyesiz ıslah ve iflah olur.
“Edepsizden terbiye beklemek gereksizdir, geçme katırın önünden teper, zira onun aslı eşektir!”
İnsanla hayvan arasındaki fark edeptir. MEVL NA Celâleddin-i Rûmî (K.S.)
Terbiyesizin tarifinde görgüsüzlük vardır, kabadır, okum derken bokum der farkına vardığında utanır bozarır özür diler. Ama er veya geç kendini düzeltir edepsiz böyle değildir. Utanmaz sıkılmaz.
“Utancı giden kimsenin kalbi ölür.” Hz. Ömer
Varoluşu edepsizlik üzerinedir. Edepsiz her konuşmasında her anlatımında ahlaksızlığını ortaya koyar. Edepsizin dünya umurunda değildir. Bencil, arsız, yüzsüzdür. İftira, dedikodu, itham, yalan, riya, bazılarının hoşuna giden şeyler onu kamçılar, azdırır. Kuduz köpek gibidir salyaları akar, İftira ve ithamda bulundukları sessiz kaldıkları müddetçe, edepsiz saldırdıkça saldırır.
Bu gibi durumlarda Yunus Emre şöyle demiştir.
“Edebim el vermez edepsizlik edene.
Susmak en güzel cevaptır edebi elden gidene…”
“Manisa değişiyor.” Manisa Belediyesi: Eskiler unutuluyor eski yapılanlarda unutuluyor dönüp arkamıza bakmıyoruz nereden nereye geldik demiyoruz önümüze de bakmıyoruz günü kurtarmakla meşgulüz. Sabah dükkanı açıp siftah yapıp akşama bir ekmek bir çorba parası ile dönmek isteyen esnaf gibiyiz. Ama esnaf dükkanı çalıştırmıyoruz.Oysa modern çağda daha fazlasını hedeflemek daha fazlasını yapmak planlamak ve o anlamda çok çalışmak gerek. Bir lokma bir hırka devri çoktan geldi de geçti bile. Az zamanda çok büyük işler bitirmenin hem de dünya genelinde geçerli işler başarmanın zamanı. İş yerimizden, evimizden, semtimizden, kentimizden, çağa uyum sağlamamız için çalışmanın gelecek nesillere iyi bir yaşam alanı, eğitim değişimi, çevre gelişimi, sosyal mekan alan imkan, yaratmanın zamanındayız. Zamanın akışına hızına uymak ondan öne geçmek için gayret etmenin zamanındayız.
İlk yapılanlar, 57 mahallenin kaldırımları yolları bulvarları kaplama asfalt ve aydınlatmaları yolların ağaçlandırılmaları yeşillendirmeleri parkları Bedesten, Cumhuriyet, meydan düzenlemeleri mevcut yeşil alanların bakım ve genişletilmeleri yeni yeşil alanların parkların eklenmesi değişen Manisa’nın göstergeleriydi.
Büyükşehirle bu hamle, değişim ilçelere sıçrarken merkezde çağdaş bir Manisa görünümü hız kazandı. 170 bin metrekare ile Atatürk Kentparkı, 400 araçlık yeraltı otoparkı ve modern, Avrupa standartlarında tam otomatik elektronik 600 araçlık otoparklar ile modern bir kent olma yolunda atılan büyük adımlardı.
Şehzadeler şehri Manisa, Osmanlıya padişahlar yetiştirmiş imparatorluğun cihan padişahları. Çağ açıp kapatan Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme devri cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman, dünyaya hükmeder. Akdenizi Osmanlı gölü haline getirirken ki haşmeti, azameti, adaleti, saygınlığı, hayranlığı, eğitimde ve sanatında ki ihtişamıyla Osmanlıya padişahlık yaparken Manisa’da ki şehzadelik zamanında aldığı eğitim talim terbiye ve manevi değerleri, sosyal yaşantıları, sanata ve sanatçıya verilen değerler sayesinde sağlamışlardı.
İşte Manisa tarihinde ki bu ihtişama manevi değerlere, kültür varlıklarına, sanat ve sanatçıya gösterilen saygı ve değer ile eski günlerine dönüyor.
Kent arşivi ile geçmişin hafızasını, tarihi mirasımızın zamanımıza kazandırılması ile eski eserlerin restorasyonu, geçmişte yaşanmış hayatlarda ki tecrübe ve taşınır kültür varlıklarımız yaşantı, örf ve adetlerimiz ile geleceğe örnek teşkil etmesini, her türlü el sanatı hat, ahşap oyma, sedef kakma, ebru, esnaf lonca teşkilatının sanatkarane meslekleri, ahi adabı, ata sporlarımızdan binicilik, ok atma, cirit, güreş, ve çağdaş sporlar ile dünya şampiyonları yetiştirmek, çağdaş muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak gayretiyle kültür ve sanat kenti olarak yeniden yenilenen Manisa’yı hak ettiği yerlere Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde Manisa’lılar olarak hep birlikte getireceğiz..
Vizeydi pasaporttu derken son dakikada yola çıktık. Ertelenen uçak biletleri bekletilen oteller hepsi bizimle beraber harekete geçti. Havayolu karayolu demiryolu binmediğimiz ulaşım araçı kalmadı. En son 350 km yolu hızlı sayılabilir tren ile Londra’dan Newton Abbot’a vardık.
63 adet jeopark ve 800 cıvarında katılımcı ile bu yıl İngiltere’nin Torquay bölgesinde toplandı. EGN GGN yani hem Avrupa hem Dünya Global jeoparkları. Aşağı yukarı her ülke ile 2013 yılından bu yana ahbap olmuştuk. Darbeden dolayı “Geçmiş olsun.” Terör canlı bombalarından dolayı “Sizleri çok merak ettik” demeleri, bazılarının bizim gibi şehit haberlerini takip etmeleri bize yakınlıklarını gösteriyordu. Jeoparkımızın böyle bir üyeliği sayesinde ülkemizin ayrı bir özelliği ve ağırlığı olduğu gibi UNESCO belgesi sahibi olmamız toplantıya katılan belgesiz üyelerin yanında hatırı sayılır bir ağırlığımız ve saygınlığımızın olduğunu görebiliyorduk.
Kaldığımız otel 150 yaşındaymış. Dört yıldızlı. Odalarda banyonun bir tek beyaz fayansları değişmiş ucuz seramik kaplamışlar. Musluğundan, küvetine aynasına oda kapılarına kadar eski, yıllarca değişmemiş, mobilyalar dahi eski model. İki kapaklı dar menteşeli çerçeve baskılı beyaz yağlı boyalı elbise dolaplarının tutamakları yuvarlak, bilye gibi. Bakımsız kesinlikle değil ama bizim otellerimiz gibi fuzuli para harcamamışlar.
Gelelim şehre: Torquay’a bir tek yüksek bina yok her yapı sanki ağaç boyunu geçmeyecek şekilde ölçülendirilmiş. Büyük ve çok yüksek kestane ceviz ağaçları var hatta kestane ağacı bol olan bir caddeye Kestane caddesi adını vermişler. Yollar geniş olmadığı gibi bu ağaçların arasında sanki çok eski kadostral yani tarla halinde ki yol neyse biraz genişletilerek yapılmış kıvrım kıvrım gidiyor her yol. Havanın devamlı yağmurlu olması her tarafı yemyeşil tutmaya yetiyor. Sararmış veya sarı renkte ne bir ot ne bir ağaç gördük, ingiliz kadınlarının sarı saçlarından başka.
Dar sokaklardan otelimize giderken yolun iki yanında ki tek katlı dik çatılı mütevazi evlerin duvarları 200 yıllık sanki, kararmışlar üzerleri sıvama yosun tutmuş. Mezarlıklarını görmedim ama Drakula buranın mezarlığında olabilir.
Bu yörede lüks yok. Binalar gibi insanları da eski pardon yaşlı. Sokak kafelerinde ki masalarda, parklarda ki oturaklarda, mağazalarda, yollarda yaşlı insanlar çoğunlukta. Gördüğümüz bir kaç genç vardı sonradan tanıdık onlarda Jeopark üyeleriydi.
İngiltere’nin Riviera’ sı yani yazlık bölgesi temiz havası ve sakinliğinden dolayı yaşlıların tercih ettiği bir bölge burası.
Gider, gezer, gelir, beğendiklerimizi anlatırız sonunda “Memleketimiz Cennet” deriz. Bu şu anlama da gelir. Kırmızıda geç laf eden yok, çift sıra park diyen yok, kaçak çatıya bir çatı daha ilave paşa paşa otur, sabah yakalan sorgulan öğleden sonra aynı suçu işle, boş bir alan bul akşam yap sabah otur bu tür evleri çoğalt mahalle yap adını devlet büyüklerinden birinin adını koy ertesi gün resmileşsin, muhtar seç.
Memleketimiz Cennet tabii. Gezip görüp anlattıklarımızda zebaninin sopası sırtında, ora da Cehennem.