Toprak kayması, araba çarpması, kaya düşmesi, gelecek endişesi, fay hattı, hızlı tren güzergahı, okulu, sınıfı, otoparkı, ticaret, maharet, insaniyet, iş güç, varlık, yokluk…
Yaşam seviyesi, hayat felsefesi, insanlarımızın nefesi, Manisanın efesi…
Gelip geçen, göçüp giden, kaçıp gelen, yaşayıp gören, görüp dövünen, üzülüp sevinen…
Yeni doğacaklara, doğmuşlara, büyümüşlere; ilim irfan, mektep medrese. Hastalık, ustalık ne eksik ne muhtaç doktor, hemşire. Hastane postane pastane. Tarım memleketi meteoroloji, su havzaları metalurji, ekilip biçilen arazi…
Tüm bu ve benzerlerinden hiç kimsenin şikayet etmeye hakkı yok. Bunların hepsinin ilacı, çaresi, çözümü, kurtuluşu, eğitimin, ekonominin, yaşantının, kentin dinamiğinin, estetiğinin olmazsa olmazı: Kent planlaması.
Turgut Özal mahalle muhtarı mahallesinde ki toprak kaymasından şikayet ediyor. Çöpe çareyi buldu mahallesi bir seneye kalmaz bu şikayetten kurtulacak. Ama ihtiyaç ve sıkıntılar bitmiyor toprak kayması sebebiyle dağın yamacında ki ve yamacına yakın evler tehlike arzediyor. 2010 yılından beri yetkililere ilettim dediği geçen dönem ki Manisa Belediyesi.
Tam da o tarihlerde Manisa Belediyesi de imar plan çalışmalarına meclis kararı alarak başlamıştı. Akmescid mahallesi sırtlarından Mutlu, Adakale, İshakçelebi, Bayındırlık, Gediz, Kocatepe (Kocatepe Mahallesi de buna benzer kaya düşmesi hadisesiyle karşı karşıya kalmış o bölgede ki evleri o dönem boşalttırmıştık.) mahallelerinden Turgut özal’a kadar tehlike arzeden zemin yapılarını inceletmiş Manisanın deprem ve riskli alanlar haritasını çıkartarak imar planına altlık hazırlamıştık.
Planı yaptığımızda en çok bu mahallelerden itirazlar geldiğinde şimdi isteyenlerin meclis çoğunluğu tarafından iptal edilmişti.
Çöpe tamamda, tabii afete sebep olacak risklere imar planını istemeyerek kendileri talip oldular.
Ama belediyecilik kendileri istiyor demek değil her ne olursa olsun vatandaşın menfaatini önde tutup hizmet etmek hatta hizmette gecikmemektir.
Turgut Özal Mahallesi Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin planladığı geniş çaplı bir düzenleme ile çok farklı bir yapılaşmaya şehirleşmeye kavuşacak.
40 yıllık çöp işini Katı Atık Bertaraf Tesisi ile çözen Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün, 30 yıllık yukarıda saydığımız sıkıntıları da kent planlamasıyla çözecektir.
Dün bir çırpıda 250 kilometre yol yaptık. Önce Turgutlu, Alaşehir, Kula. Ankara istikametinde nereye gidersek gidelim ya Kula üzerinden gidiyor ya da Kula üzerinden dönüyoruz.
İlk durağımız Turgutlu: Eski Manisa yolundan girdik Turgutlu’ya. Asfalt yeni, bordür orta refüj yeni, refüjde ki dekoratif aydınlatma direkleri yeni, ağaçlandırılıyordu biz geçerken Büyükşehir Belediyesi’nin kent estetiği ekibi hummalı bir şekilde çalışıyordu. Ankara yolu üzerinde ki işletmelerdense bu yol üzerinde ki işletmelerde değer kazandı yıllarca sadece bu işletmelerin kullandığı yol şimdi herkesin tercih ettiği bir güzergah olup bu yönde de Turgutlu’ya bir değer kazandırdı.
Irlamaz çayı akarken büyükşehir diye çağıldıyordu bu çayın iki yakasına da çok güzel bir rekreasyon projesi hazırlandı sıra burada.
Tilkinin bildiği kırk şarkının kırkı da kümes üstüneymiş bizim de meramız eski eser, restorasyon. Turgutlu Eski Belediye Belediye Binası Restorasyon İnşaatı’na gittik. Çalışan firma binanın uygunsuz eklentilerini kaldırmış sıvalarını bazı yerlerde boyalarını temizlemiş bina bu haliyle dahi kendini gösteriyor. Turgutlu merkezde, kültür sanat etkinliğine hizmet edecek güzel bir binaya kavuşacak. Bu binanın restorasyonu geçen dönemde başlayıp yarım kalmıştı. Şantiyede içtiğimiz sabah kahvesinden sonra yola koyulduk.
Alaşehir’e giderken Salihli Sart Harabeleri yanından geçtik tabii, artık Sart Harabeleri diye anmamak lazım Sart Antik Kenti demek doğrusu. burası ile ilgili farklı ama antik kenti ortaya çıkaracak büyük bir proje düşüncemiz var. Bir başka yazı konusu.
Alaşehir: Git gel Konya altı saat hesabı büyükşehir olup da bu uzak ilçeler gelip gittikçe yakınlaştılar sanki. Burada Büyükşehir Belediyemizin bir başka restorasyon inşaatı Bakkal Şükrü Evi. Bu tür evleri adıyla anmak çok güzel hem sahibi yaşatılmış oluyor hem de evi.
Bu ev yağmur rüzgar derken bir ön duvarı ile bir kaç bölme duvarı kalmıştı ama bulunduğu yer çok değerli St. Jean Kilisesi’nin yakınında yani turistlerin sıkça ziyaret ettikleri bir alanda. Bu Cumhuriyet dönemi yapılarından altı odalı iki katlı bir ev. Bu yapıda hem tarihi mekanı ziyarete gelenlere dinlenme (kafeterya) hizmeti verecek hem de gençlere kadınlara kurs amaçlı kullanılacak.
(Alaşehir bir hazinenin üzerinde oturuyor. Yer üstünde üzümünün yer altında da üzümünün renginde altınları olan İpekyolu üzerinde ki zamanının en büyük antik kentlerinden Philadelphia.)
Philadelphia’nın ortaya çıkarılması hayaliyle Kula’ya, tekrar yaşatılmayı bekleyen evlere doğru yola çıktık.
Beylerevi: Geç karşısına seyret sahibi gelse inanmaz bu kadar güzel restore edildi.Büyükşehir belediyesinin ilk restore ettiği evlerden. Başlarken dizlerimin titremesi yetmezmiş gibi heyecandan sesimde titriyordu Bismillah ile kapıyı açtığımızda. Kula da restore edilecek çok ev var, Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün “Eski Kula Evleri satın alalım her birini restore edelim Kula’nın turizmine kazandıralım.” Elimize yüzümüze bulaştırmak, mahcup olmakta var. Başta başkanımıza sonra Kula’ya.
Üçbine yakın eski ev, bin tane tescillenmiş ev var, koruma imar planı yapılıyor daha da artacak. Bu ev bitmek üzere Allah’ın izniyle yüzümüzün akıyla çıktık. Bir eve daha başladık Ali Kutlu Evi. Bir tanesinin ihalesi yapılacak, bir diğerinin projesi bitti, bir diğeri ihaleye hazırlanıyor. Daha sırada satın alınan başka evler var. Bu gidişle Büyükşehir Belediyesi Kula’yı mesken tutacak.
Dönerken keyiften şöyle bir tüttürmek istedim ama bırakması zor.
İki yanlış bir doğruyu götürür mü? Götürmez, yanlışların nerede olduğuna bağlı. Haber: Şubat ayı ihracat rakamları incelendiğinde en fazla ihracat yapan 10 ilin verilerine göre on ili saymışlar Manisa %8 büyüme göstermiş. Haber başlığının altında bir fotoğraf gemi yükünü limandan alıyor.
Bu bir ihracat haberi ve fotoğrafı, Manisanın bi şey ihraç ettiği falan yok Manisa bir şey üretmiyor ki. Manisa’nın merkez, ilçe ve köylerinde yaşayan Manisalı: Eylül aylarında üzümü, domatesi, kırmızı biberi, turşuluk salatası, çeyizlik kadar pamuk, kahvaltı için zeytini (bunda da bizim altıda birimiz kadar Yunanistanı dahi geçemeyiz) üretir. Bu ürettiklerimiz de gemilere falan değil kamyonet veya traktör kasasına yükletilir en fazla borsaya kadar götürülür ihraç edilmez, çünkü dikene, ekene, yetiştirene yetmez. İşte biraz üzüm o da soğuk vurmaz, hastalık olmaz, dalın da kurumazsa biraz yüz güldürür o da düğüne derneğe gider ele değmez, koca kış “Gelecek sene” diye kahve sohbetlerine mevzu olur.
Bi defa Manisa da deniz yok gemiler limana yanaşsın da deniz aşırı ülkelere gemiler ile ihracat yapalım. Haber ile Manisa nerede bağdaşıyor anlamış değilim.
Organize sanayi bölgesinin yaptığı ihracatın Manisa ile her hangi bir ilgisi yok. Firmaları dolayısıyla Türkiye ekonomisini ilgilendiriyordur mutlaka ancak o ekonomiden de Manisa’ya düşen pay yok gibi. Bir bölge hastanesi inşaatına başlandı o da duracak diyorlar. Gediz Köprüsü kavşağımız var bir türlü başlanamıyor. Milli Eğitim yeni okul yapacağına eskiyi yıkıp yeniyi yapıyor sağdan say 15 tane, yık yap soldan say 15 tane artan bir şey yok.
Yani milli gelirden de pek bir şey göremiyoruz. Allah’tan şimdilik bağımız bahçemiz övündüğümüz Gediz ovamız var da (o da santral mantral işgal edilmez ise) karnımızı doyuruyoruz.
Manolya Meydanı’ndan Sultan Camisi’ne çıkan yol, özelliği olan yapıların alçak katlı durumlarına karşılık şehrin nirengi noktalarını işaretleyen camiler. İlk bakışta tanınıp yanında ki okulu evinizi görmeseniz de tahayyül ettiğiniz, nokta, nokta şehrinizi tanıdığınız, komşularınızın yanında sokağınızda ki her gün geçtiğiniz yolda ki çarşıda ki hatta tanıdıklarınızın uzak evleri.
Ezanda ki sesinden müezzini andığınız minareler, namaz kıldırışında ki adabından imamı lakapladığınız camiler.
Mahalle bakkalının tahta raflarında ki renkli akide şekeri kaseler, karamelalar, tahta kutusundan tazeliği bozulmasın diye çıkarılmamış tozun içinden alıp da ağzınıza attığınızda toz dumanı çıkarılan lokumlar. Yağı mukavva kutusuna çıkmış bulaşmış Kula marka mumların kokusunun sindiği bisküviler. O bisküvilerin: İkindilerde ikiye kırıp bardağa iki parmağımızın ucundan tutarak sokup çayda ıslatıp bazısının oyalandığımızda yumuşayıp bardağın dibine indiğinde çay kaşığının imdadımıza yetiştiği lüks kahvaltılarımız. Leblebi, külahının beş kuruş kırığının delikli ikibuçuk kuruş olduğu ve iki derin kısa pantolon cebimizden birini kırık leblebi ile doldurduğumuz atıştırmalıklarımızdı.
Sayfaları kırışmış köşeleri katlanmış veresiye defterine kulağının arkasına taktığı boyu iyice kısalmış kurşun kalemin yazmaya hazır hali ile mahalle bakkalı Ahmet amcanın güler yüzü.
Adına has ekmek dediğimiz beyaz çarşı ekmeğine imrensek de odunun isinden, bacanın güdüğünden, dumanının baca yerine kapıdan çıktığı, nimiyet denilen tahta teknenin bölümlerine yerleştirilmiş hamurların kepek unundan ekmeğinin doyurucu lezzetinin pişirildiği, çaybaşı furunu. Ekmek unu yine çaybaşında ki değirmende öğütülürken böreklik yufkalık unun kepeği konu komşu birlikte elenirdi. Börek her yemekte yenir tarhana çorbası kahvaltı yerine içilir, içinde nohut mutlaka olurdu.
İki lüleli camisinin yüksekten şar şar dolu dolu akan demir borulu çeşmesinde sulanan hayvanlar bir hızla Arap Alanına çıkar orada yaylaya gidecek kervan düzülürdü. Tıngır Çeşme’den, Çınar ağaçlarından gözükmeyen Kaynak Deresi’nin yanından yaylaya çıkış yolculuğuna koyulan kervanlarda ki kiraz küfelerinde yolculuklarımız maceraya dönüşürdü Sivrice’nin dar yayla yollarında.
Burunlu şehir otobüslerinde ki yolcuların ahkamlı oturuşları artık yayalaşmanın binite döndüğü bisikletlilerin motorize olduğu yıllardı. Alafranga hayatlarda ampullü radyolar transistörlü olmuş kırkbeşlikler dönmeye başlamıştı. Her şarkının kırkbeşliğini koleksiyon yapıp caka satanlar longplay çıktığında havaları sönerken Longplaylerin yerini de çok geçmeden birbirine bandla bağlı araba tekerliği görünümünde makaralı pikaplar almıştı.
Adamo’nun “Her yerde kar var” aksanlı yarım Türkçeyle söylediği şarkılarını dinlerken Dario Moreno bizden oluvermişti. “Deniz ve mehtap sordular seni” derken başımızda kavak yelerinin estiği, saçlarımıza analarımızın kaçmış naylon çoraplarını geçirdiğimiz çağlardı. Allah Allah şimdi hatırladım Almancı komşular hediye diye getirirlerdi naylon çorapla yakaları balenli gömlekleri. Sonra onlarda başlarında kısa kenarlıklı tüylü fötr şapka ve omuzlarında taşıdıkları transistörlü radyo ve teyplerle marka olmuşlardı.
İşte bu kadarcık dünyamızda mutlu, huzurlu hepimize yeten avuntularımızdı bunlar. Bize ne zaman yetmedi dünyamız? Onu hatırlamıyorum, içinde bulduk kendimizi. Herhalde Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den seçilemez, yayla suları içilemez.
Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanası badanasız kalmış, avlularda sakız sardunyaları kurumuş, sarmaşık gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış.
Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olduğunda yabancı kaldık doğduğumuz şehre.
Babalarımızla birlikte göçen amcalarımız, akraba komşularımız, her biri okuyup tayin olan arkadaşlarımız, birer birer gittiler. Kalanlarda yap satçılara yar ettiler evlerini, siyah beyaz kartlara resmettiler anılarını.
Manisam da yol hazırlığı yapıyor bavulunu topluyordu.
Şimdi kimbilir hangi diyardadır, anıyorum zaman zaman.
Gün geçmiyor ki imarsız haber olsun. Dün Salı günü yine imar haberi; Manisa Büyükşehir Genel Sekreteri Sayın Halil Memiş “Halkın iradesine saygı duyun” hangi konuda imar konusunda. Mimarlar müteahhitler arsa sahipleri gecekonducular emlakçılar… Tüm Manisa desem yeridir.
Halbuki aradan iki sene geçti akıllar başlara yeni mi geldi? Kimi dört gözle bekliyor, kimi tarlamı satayım mı diyor, kimi bu plan ne zaman gelecek diyor. İki sene önce ki sessiz çoğunluğun sesi bunlar.
-Meclise gelip konuşalım mı?
-İmza toplayalım mı?
-Cengiz Başkana çıkalım mı?
-Nasıl derseniz öyle yapalım.
Geçen dönem çok dedik, çok konuştuk, kapı kapı, kahve kahve, mahalle mahalle dedik. Kahve duvarlarına imar paftaları mı asmadık? Masalara mı yatırmadık? Sokaklarda bayrak gibi mi sallamadık?
İki cazgıra sattınız, iki arsıza sustunuz, iki yüzsüze yüz verdiniz. Ne değişti? İki senede milyon mu olduk? İki senede yerimiz mi dar geldi yenimiz mi? Hayır hiç bir şey değişmedi. Çarık ayağı sıktı ayakta nasırı acıttı. Seçim zamanı olmayacak sözler verenler utançlarından imarı ağızlarına alamıyorlar. Ama kalemi ellerine alıp kendileri çizecekler o zamanda gelecek, çok biliyorlar ya. Hadi bakalım at da sizin meydan da, düğün de sizin halayda, davulda sizde tokmak da.
Gördük nasıl plan yapıldığını Muradiye beldesi üç mahalleydi. Kapandı tek mahalle oldu. Çarpık ki hem de nasıl, şeytan böyle çarpmaz. Beş kat bitişik nizam illetini buraya da bulaştırmışlar. 6000 nüfus 66 ya (66000) bağlanmış. Muradiye sağı solu hemencik ova ya; yeşil alan, top sahası, park bahçe kabul edilmiş! Mektep mederese yok, cami mescid yok, yol yok yöntem yok,iki duvar arası dar yollar çok. Toki Akgedik’e, Muradiye 66’ya bağlanmış. Bölgesel mevzi plan yapılmış, hani bunların sosyal donatıları adam başına düşen yeşil alan, ticaret, ibadet, eğitim, (yetmiyorsa nüfusu azaltın) otopark, çevre etkilişimleri… Yok.
Adam gece vakti yoldan geçiyor biri de zemin kat penceresine tırmanmış korkuluğunu demir testeresi ile kesiyor hırsızlık yapacak.
Yoldan geçen.
-Ne yapıyorsun birader?
-Keman çalıyorum der, hırsız.
-Sesi duyulmuyor ya?
-Sabah duyulacak.
İşte Güzel Muradiye muradına erecek ama on seneye kalmaz sesi duyulur. Manisa 20 senede ses verdi. Yol dar yen dar otopark park bahçe okul nasıl şimdi ses geliyorsa Manisa’dan, sabaha kalmaz Muradiye’den de ses gelecek. Hatta şimdiden gümbürtü kopmuş.
Gözünü dört açıp bekleyenler, biz imarı görmedik diyenler, neredesiniz? Bu memleket bir tek Muradiye mi demek? Bir tek Muradiye’ye de plan olmaz demenin yanında Muradiye’ye böyle plan yapılmaz deseniz ya.
Büyük 5000’lik plan olmayınca Muradiye bizi idare eder mi diyorsunuz? Pantolon olmadı gömlek verelim yani.
Yazık. Bu Manisa hepimizin; burada çocuklarımız büyüyecek, okuyacak, bazıları adam olup geri gelecekler, burada yaşayacaklar, onlarında çocukları burada büyüyecek, yetişecek…artık imar değil kentler planlanıyor.
Hizmet: Günü kurtarmak değil, geleceği planlamaktır. Geleceği tasarlamaktır. Gelecek nesli yaşatmaktır.
“İmarı dört gözle bekliyoruz.” İmar geldiğinde iki gözünü kapatanlar şimdi imarı dört gözle bekliyorlar. Faltaşı gibi açsalar imar gelmez. Üç belediye var şimdi merkezde. Biri ben yaptım getirdim istemediniz derken, diğer ikisinde imar geldiğinde karşılamaya gelmeyenlerin olduğu belediye yöneticileri var.
İmarsızlık kapımıza dayandı kapımızı çalmıyor yumrukluyor açan yok içeridekilerde tıs, ses yok. Evde yok dedirtmek istiyorlar. Ama kimin geldiğini de merak edip sokak penceresinin perdesini şöyle biraz aralıyorlar.
İmar bu sefer yalnız gelmemiş; akraba taallukat mahalleli, muhtar, yetmemiş ihtiyar heyeti, yeni seçilen mimarlar odası yönetimi, leyleğin gagasında ki bebek bile var beni nereye bırakacaklar diye, bir tek gemisini yürüten kaptanlar yok kapının önünde.
İmarın şimdi işi zor. Herkes bir ucundan asılıyor. İmarlı alan olmadığı için yine mevzi, kısmî, bölgesel planlar yapmaya çalışılıyor. Kimler: OSB lazım sanayi müdürlüğü, okul lazım milli eğitim müdürlüğü, yurt lazım kredi yurtlar müdürlüğü, yeni trend yaşlı bakımevi lazım sosyal işler müdürlüğü, konut lazım toplu konut daire başkanlığı, engelsiz köyü lazım belde arsaları… Nerede ucuz arsa, boş arazi, milli emlak gayrimenkulü, kapanan belediyelerden kalan parseller tarlalar var, imar orada.
İmara kapı açılmaz perde aralanırsa imar da çat kapı yapar. Kim kapıyı açarsa oraya girer. Orada yemek, burada tatlı, ötede kahve, beride çay, imar mide fesadına uğrayacak. Hastalanacağı belli. Soda mı içer? Müsekkin mi alır? Boğazına parmak mı atar? Ne yapsa çare yok. Doktor da ilaç yazmaz.
Oysa Manisa’m anlatmakla bitmez. Karun hazinelerinin üstünde oturuyoruz da fakiriz. Yüzyıllardan gelen Gediz grabenindeyiz de hormonlu sebze meyva yiyoruz. Sanayimiz var işşiz ordumuz sefere hazırlanıyor bakaya bile topluyor. Bağış yapan hayır sahiplerimiz var okullarımızı yıkıp aynı yere yenisini yapmaya çalışıyoruz. Gecekondular imarsız yapılaşmalar var toki diye uzaklara gidiyoruz. Kentsel dönüşüm yapılacak mahalleler var tek tek yapılara laf olsun diye kentsel dönüşüm uyguluyoruz. Kaçağa göz yumuyor, şikayetlere kulak tıkıyoruz. Yaptığımızı sanıyor ama bozuyoruz.
Birileri yapıyor birileri bakıyor ama Manisa’lı susuyor.
Sahipsiz imar kol geziyor. Zaman geçiyor, çarpık kentleşme diyoruz birileri çarpıp bölüyor.
Manisa’ma yazık oluyor.
Otopark kangren olmuş. Kesip atmak gerekir neyi? Bacağı kolu parmağı mı? Arabayı kaldırıp atalım? Yerine neye binelim? Eşeğe. Bisiklet motor olsa binelim diyeceğim de eşek olmadı. İşi yokuşa sürmek olunca tut eşeğin kulaklarından.
Otopark yerlerini saysam bitmez.
-Erkek meslek lisesi
-Gazi okulu karşısı subay lojmanları
-Manisa lisesi: Dünyanın parası verildi tadil edildi. Bodruma otoparkı belediye yapsın temeller hazır sizde üstüne okulu yapardınız. Hayır tadil edeceğiz. Oldu mu? Gidin deprem performansını ölçtürün olmuş mu?
-Telekomun bahçesi ve önünde ki bulvar.
-Alirıza Çevik Okulu: Projesi hazır iki kat bodrumda 400 araç üç kat bodrum yap 600 araç. Siyasi nedenlerden bekletiliyor. Yaz tatili geliyor çocuklar tatile inşaatçılar okula yaz sezonunda biter. Hem pırıl pırıl modern bir okul (1940’lardan kalma binalar) hem 600 araçlık otopark.
-Şehitler Orta Okulu (yıkıldı yerine yenisini yapma hastalığına tutuldu) bodruma otopark… tip projeymiş değişmezmiş.
-Murat Germen İlkokulu: tescilli ama bodruma otopark tescilli binanın aynısı üstüne bi 600 de buraya.
-Saruhanbey İlkokulu.
-Kentsel dönüşüm zırvasıyla konutlar yıkılıyor. Okulların hangisi deprem performansından tam not alır? Yeniler dahil hiçbiri. Okullara kentsel dönüşüm yok mu? Hem de harbisinden. Bir konut 15 kişi bir okul tazecik canlar 500 kişi.
-Yeni SGK binasının altı hem memurlarına hem işleme gelen vatandaşlar için bodruma otopark yapın. Tip proje Ankara’da ihalesi yapıldı, yapamayız.
-Malta parkının altına yapamadık yeşil ve rekreasyon alanlarında bodruma otopark yapılamaz kanun var. 2013 de kanun değişti.
-Geçen dönem imar planı yapıldı; yoğun mahallelerde bir kaç konut adasını otoparka çevirdik, meclis üyeleri konut sahiplerini arkalarına aldılar “istemezük” diye ayağa kalktılar, yaygarayı bastılar.
Geçen dönem deyince, istenmeyen imar planında: Kuşlubahçe Mahallesinde 110 bin metrekare liseler kampüsü diye bir alan ayırmıştık. Erkek Meslek, Manisa Lisesi, İmam Hatip Lisesi, Kız Meslek Lisesi, Öğretmen Okulu, milli eğitimin istediği başka okullar buraya nakledilecekti. (Şimdi fellik fellik yer arıyorlar) Kampüs adı üstünde spor tesislerinden yurtlarına, yemekhanelerinden kütüphanelerine kadar tüm birimler bulunacaktı. Merkezde ki bu okul yerleri otopark, yeşil alan, sosyal tesis en önemlisi Kız Meslek Lisesi (tescilli bir bina) yıkmadan, Kent Müzesi ve Kent Kütüphanesi olacaktı.
Yeri değil ama yine istenmeyen imar planında Gediz Köprüsü Kavşağı hani karayollarının kamulaştırma bedelinden dolayı yapamadığı kavşak, kamulaştırmasız çözülüyordu. Bu güne bitmişti.
-Bedesten Meydanı altına 350 araç otopark proje hazırlandı Anıtlar Kurulu kabul etmedi.
-Saymakla bitmez.
İkiz kuleler altında 300 araçlık park yapıldı.
Eski garaj arsasına yeni büyükşehir belediye binası yapılacak altında 1500 araçlık otopark olacak.
600 araçlık tam otomasyonlu otopark bitiyor.
Mevcut otoparklar yenilenerek kapasite arttırılıyor.
Manisa Büyükşehir Belediyesi her ilçede, (merkez ilçelerden teklif gelmedi) üstüne meydan veya pazaryeri altına otopark yapıyor. Manisa’da ki resmi kurumlar fedakarlık yapsın Büyükşehir Belediyesi de otopark yapsın.
Planlama ile olur, maddeten olur, imkan var her türlü olur. Siyasilere göre “olmaz.” Vatandaşa göre “Yollardan park parası alınmaz.”
Oysa: İki lira üç lira vermeyelim diye caddelerde park boşlukla oluyor. Keyfi park eden bedava sokağa gidiyor böylece paraya kıyan caddeye park edilebiliyor.
Otopark, iki kelimenin bir araya gelmesinden oluşmuş ama insanlar bir araya gelemiyor.
Havalar soğudu kış da geliyor yeni bir soba alalım dedik. AVM’ye gidelim hem sobayı alırız hem borularını hem de bi kaç lokma bir şey yeriz.
Çoluk çocuk hanımın annesini de aldık AVM’ye gittik. Dolaşıyoruz, bir kaç dükkana baktık hem hesap uygun değil hem de küçük geldi. Bi tanesinin yanı başında marangoz var pencere doğramaları mutfak dolaplarını sergilemiş buradan da tahta parçası talaş alalım dedik ki, “Burası AVM tozlu kirli malzemeleri getirtmiyorlar o kadar talep olmasına rağmen, arka kapı çıkışının sağ tarafında boş arsa da bizim bir depomuz var ufak bir yazıhanesi de, çıkarken oradan alabilirsiniz arabayı yanaştırın hemen bagajına doldursunlar.” Teşekkür ettim ama soba da problem var buradan bulamayacağız gittiğimiz bir başka AVM de alırsak tahta parçasını talaşı da oradan alırız gel git olmasın dedik buradan almaktan vazgeçtik.
Kayın valide televizyona meraklı tutturdu illa yeni büyük ekranlardan alalım diye elektronik teknisyenleri odası AVM’nin ikinci katındaymış öyle ya bin bir çeşit televizyon var hangisi son model interneti var, dekodorlusu dekodorsuzu var önceden bilgi alalım hem belki onlarda satıyorduk dedik elektronik teknisyenlerinin dükkanına gittik kapı duvar görevli çanak anten mitingi için eyleme gitmiş.
Elimiz boş tam dönecektik ki. Bizim ufaklıklar tutturdu hamburger diye acıkmışlar oturduk fast foodların olduğu masalardan birine iki çocuk üç büyük orası burası derken 110 kağıt verdik. Bizim dükkanın sokağında ki köfteci Osman’a gideydik 40 liraya kalkardık.
Karnımız doyunca aklımız yolda olur hadi İzmirde ki AVM’lere bakalım biri olmazsa birinden sobayı buluruz orda çeşitte boldur talaş malaş deyip marşa bastım araba çalışmıyor, bi daha yokladım gıy gıy gıy yine marş almıyor. İlk aklıma gelen akü oldu bitti mi acaba diye. Daha AVM’nin otoparkındayız yukarı çıkıp bi sorayım dedim.
Kapıda ki güvenlikçiye,
-Akücüler ne tarafta abicim dedim? Şöyle bi yüzüme baktı.
-Kardeşim burası sanayi sitesi mi?
Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa öleceğini bilir.
Afrika’da her sabah bir aslan uyanır, en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir.
Aslan ya da ceylan bir önemi yoktur. Yeter ki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin. (Alıntı)
Bir vesile ile demeyeceğim Jeoparkın reklamı olsun. Kula jeoparkı da demeyeceğim Türkiye de zaten bir tane var. İşte Avrupa Jeoparklar Birliğinin toplantısına gitmiştik, Finlandiya/Helsinki/Oulu.
Oulu sakin bir şehir nüfusu 150 bin cıvarında. İlk günümüz, bizi gezdiren otobüs şoförüne akşam nerede yemek yiyebiliriz diye sorduk. Bizim otele yürüyüş mesafesinde bir restoran tarifledi. (Bu yemek proğram harici olan bir geceydi.) Restoran dolu, çocuklu aileler olmasına rağmen sessiz. İç kısımda bir masaya oturduk sipariş almaya gelen garson kıza otobüs şoförünün tarif ettiği balık siparişini verelim dedik ama tarifi anlatamadık kız da anlamadı zaten. Erkek garson devreye girdi. İngilizce soruyor kendi aramızda balığın adı neydi deyince ya hemşerim dedi samimiyetle, abisinin restoranıymış abisi 25 sene kendisi 10 sene önce gelmiş. Diyarbakır nire Oulu nire dedik, çok Türk var burada. Başladı Oulu’yu Finlandiya’yı anlatmaya hiç polislik vak’a olmaz burda, sessiz sakin ve çok çalışkan milliyetçi insanlardır bunlar, bilgisayar teknolojisinin merkezidir burası dedi. Yemek hakikaten çok lezzetliydi Finlandiyalı şoför Türk restoranını tavsiye ediyor.
Ertesi günü otelin lobisinde olan bisikletlerden birer tanesini oda numaramızı vererek aldık. Bisiklet ile Oulu’yu gezmeye başladık. Bisikletler kontra pedal. Bir caddenin başına geldik sevgi yolu trafiğe kapalı bisikletleri elimize aldık yürümeğe başladık. Kaliteli mağazaların bulunduğu nezih şık giyimli insanların dolaştığı bir cadde. Ortasında yer yer banklar var bunlardan bir tanesinde üç kişi kılık kıyafeti farklı ellerinde sigara sırıtır vaziyette herkese rahatsız edecek şekilde bakıyorlar. Bizim memleket manzaralarından biri olmasına rağmen bu ortamda bize dahi itici geldi.
Avrupa da turistik kentleri neden ziyaret ederler, göze kötü gözüken, görüntü kirliliği meydana getiren hiç bir çirkinliği göremezsiniz. Sonbaharda yerlere dökülen çınar yaprakları o sokağın caddenin dekoratifi görünümündedir. Başka da bir çer çöp yoktur. Yıkıntı, tuğla duvarlı, sıvasız, çatılı, çatısız, kaçak, ilave kat, gecekondu, binaya dayanmış vinç, kentsel dönüşüm saçmalığı planlar, iç çamaşırlar dahil manifaturacı dükkanı balkonlar, karagöz perdesi gerilmiş balkonlu apartmanlar, sabahın yedisinde havalı kornalar, gece yarısı naralar, çarpılmış hayatlar… bunlara benzer daha niceleri yoktur. Saygısız, fütürsüz, arsız, yüzsüz, kılıksız… kimse de yoktur. Bir kaç dilencinin, punkcunun dışında. Tabii saat 21.00’e kadar. Zaten o saatten sonra çalışan insanların sokakta işi ne?
Amerika’da New York’un meşhur Times meydanına, köşe başkarına saat 18.00 oldu mu, polisler arabalarıyla gelip konuçlanırlar. Bu saatten sonra insanların yürüyüşleri bile değişir. Değil ki yanlış bir hareket yapsınlar.
Kendilerinden olmayanları dışlayıp huzurlarını bozmak istemiyorlar, ya adam olacaksın ya da hapsi boylayacaksın arka kapıdan salıverilmece de yok.
Gülmek, huzur, yaşamak onlara. Acı, keder, ağlamak bize. Eğlenmek, çalışma, ekmek, aş, iş onlara. Düşünmek, katık etmek, geçim derdi bize.
Yabancılar, “Bu dünya bize atalarımızdan miras kalmadı. Biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık” derken doğruymuş.
Biz büyükler emanete hıyanet ettik, dünyamızı, ülkemizi, memleketimizi hala adam edemedik.
Ülkemizde 86.000 caminin kıblesi yanlışmış ne olacak şimdi? Endişe etmeyin namazlar geçerli. Eeee o zaman kıblenin biraz sapması arkamızı dönmedikten sonra kılınan namazlarda bir sakatlık yok devam edelim. Olmaz. Yıkıp yeniden mi yapacağız?
Yıkılmayan camilerde de kedi besleyeceğiz neymiş dünya kamu oyu islamofobiden kurtulmuş peki biz islamın şartlarını yerine getirecek miyiz? Dinimiz temizliği emreder. Namaz abdestsiz kılınmadığı gibi necasetten taharet hükmü vardır. Namaz kılınacak yerin temiz olması gerekir. Temiz kıyafet temiz çorapla camilere mescidlere girin der. Hatta abdestiniz olsa bile camiye girmeden namaza başlamadan önce elinizi yıkayın ağzınızı çalkalayın der. Kapı önünde gördüğün kediyi de camiye al namaza öyle niyetlen demez 60 yıldır camiye girerim 59 yıl 364 gün kedi görmedim caminin içinde yine görmedim de televizyonda gazetelerde camide kedi seven imam gördüm. Peşine takılan ulemaları! da gördüm. Ayy ne güzel diyen camiye hiç girmemişleri de gördüm. Ne var bunda peygamberimizde… deyip sanki o devirleri beraber yaşamışlar gibi yorum yapanları ahkam kesenleri de gördüm.
Namazınızı dosdoğru kılınız bu islamiyetin dinimizin emri bir gözlerin ile kediyi takip edip namaz mı kılacan? Hocayı mı takip edecen? Sureyi mi okuyacan? Kediyi mi iç geçirerek sevecen? Ayağına bacağına sürtünen kafanı secdeye koyacağın yere siğdiren kedi mi günaha giriyor, namazı kılan mı, fetvayı veren mi, kedi sevenler dernek başkanı mı?
Namaz nefsimizden arınmaktır. Namaz esnasında her türlü dünya işlerinden soyutlanmak Allah’la baş başa kalmaktır. Nefsanî ve hayvanî duygulardan uzaklaşıp huşu içerisinde kılmaktır.
Fotoğrafta: Eller havaya açılmış kedi dizlerinin dibinde dua eder gibi yapmış ama bitse de kedi yanımdan ayrılmadan bi sevsem gibi duruyor. Yanında ki, bi bu eksikti Allah’tan bi şey isteyeceğim kedi aklıma geliyor. Arka safta ki, uzansam kediyi görmek için acaba cemaate ayıp olur mu? İmam, benim kedi nereye gitti la biri alıp götürmesin bu ara pabuç hırsızlığı arttı zaten bi de bu.
Kapı önünde musafaha Allah kabul etsin bizim safta bir kedi vardı aman bi… bizim safta da vardı ha sizinkini gördüm bi ara bacaklarımın arasına geldi secdeye varamadım ama ne de güzel maşşallah.
Son zamanda cemaatte bi artış var bunlar namaza mı geliyor kedi sevmeye mi?
Allah akıl fikir versin.
Allah akıl da verdi fikir de verdi de aklımızı da fikrimizi de kediler aldı.
