İçeriğe geç

DERS ZİLİ ÜLKEMİN MİLİ

Yeni öğretim yılı açılışlarında sembol olarak çalınıyor artık. En son çalan da Rahmetli Adile Naşit’ti. O, müdür ve talebelerinin bir çoğu rahmetli olunca en son Damat Ferit’ti (Tarık Akan)…….. Artık sallanarak çalınan çan zil ne derseniz deyin çalınmaz oldu. Her halde milli eğitimde de reform bundan sonra başladı. 

Reform paketinden taşımacılık diye bir şey çıktı onca öğretmenlik eğitimi almış hevesli istekli ateşli idealist gençler formasyon alamadığı için memleketinin pazarında domates biber maydanoz satarken öğretmen yok diye otobüse, traktör kasasına doldurulan kendilerine de meşakkat yüklenen tazecikler, yakın gibi sayılan iki üç kilometrelik mesafelere karda kışta kıyamette yaya giden öğrenciler oldu.

Tek katlı sevecen iki üç bazıları tek derslikli geniş bahçe içerisinde ki köy okulları bir bir kapandı öyle kapandı ki bahçesi ottan okul binası harabe olmaktan kurtarılamadı. Bir başka amaçla muhtarlık ve okuma odası, köy konağı, biçki dikiş kursu, okuma yazma bilmeyenlere okuma kursu gibi amaçla dahi kullanılmadı yıkıldı gitti. 

Bu yıl da milli eğitim tedrisatı başladı, başlar başlamaz uzun tatilin rehaveti atılamamış ki problemlerde okulların açılmasıyla başladı ve pandoranın kutusu açıldı. Taşımalı eğitim. Okul isteriz, servis yok, büyükşehir belediyesi otobüsleri taşıma yapsın, hareket saatleri ayarlansın, Manisa’nın yerel gazetelerinde üç tekerlekli motosiklete doldurulmuş üst üste çocuk fotoğrafları dahi basıldı. Ayrıca muhtar köy meydanında ki parkta, büyüklerin dahi cesaret edemediği kavşaktan geçip okula gitmeleri planlandığı için kavşağı geçemeyen ilkokula yeni başlayan çocuklara bir öğretmen edasıyla ilk gün ders bile yaptı. 

Geçenlerde bir tanıdığım Helsinki’de yeni ders yılının başladığında okul müdürünün konuşmasını anlattı. Derslerden hiç bahsetmeyen müdür: Topluma karşı sorumluluk, çevreyi korumak, insan olmak, herkese saygılı olunacağı gibi karşı taraftan da aynı saygıyı beklemek, ahlaklı nesil yetiştirmek, zorluklarla başa çıkabilme gibi konuları uzun uzun anlatmış. 

Benim ilkokula gittiğim zamanlarda da bunlar anlatılıyordu. Hatta beş yıl taşıdığım tahta çantamı kalemle çizen arkadaşımla bana öğretmenimiz Fuat Bey birer tokat atmıştı. Niye arkadaşının malına zarar veriyorsun sen de niye malını korumuyorsun diye. Şimdi Fuat beyler yok, kağıt kalem çanta çok, tokat at yolda önüne geçsinler, nasihat ver karnımız tok desinler.

Yolda trafikten, bankada fırında kuyruktan, yozlaşmaktan, otobüste ayakta durmaktan, birbirimizle kavgadan, kamu malına zarar vermekten… hiç şikayet etmeyelim. Hele de geleceğimizden.

 

Şimdi okula gönderdiğimiz çocuklarımız, ülkemizin geleceğidir.

SONBAHAR ESİNTİLERİ

Çeşitli duyguların harman olduğu bazılarının aralardan tavan yaptığı hüzün keder sevinç tasa, mutluluğun doruk olduğunda nazarların şimşekleri yıldırıma dönüşüp fırtınaların koptuğunda okunmuşlukların limanına sığınıp uzamasını istediğimiz mutluluk. Ne kadar uğraşılsa da kısa süren heyecanımız. Paylaştığımızda büyümesini istediğimiz ama bi o kadar da kıskançlıkların her bakışta sezildiği arkasından nazar denilen bedbaht anların tespih tanesi gibi dizildiği hiç beklemediğimiz tökezlenmeler.

Hüzün, üzüntü, keder: Tesellilerin göz yaşlarını dindirdiği, unutulanların, tatlı anıların, anlatılarak yeniden hayata döndürdüğü, yalnızlığın paylaşımının biten zamanlarında ki başbaşılığın boşluğunda; pencerelere takılıp atılıvermeler, ilaç dolap kapaklarının umut olup bitirilmişliklerin hayallerinde, atlayıp havadayken vazgeçmenin son pişmanlık olduğu, silah sesinin yankılanmasının duyulmadığı patlamalarında ki bitişin son noktası.

Hangi duyguyu yaşarken unutuvermeyelim yaşadıklarımızı. Yanıbaşımızdakiler, uzaktakiler, canımızdan çok sevdiklerimiz dahi hesaba girmez boş verilmişliklerde.

Ruh hali, mevsimsel duyguların halleri, bir yaprağın düşüşü, rengi değişen çınar yapraklarının sarı kahve tonları, pata pata seslerin çizdiği durgun denizler, ürperten rüzgar ile serin havanın hırkaları zorladığı üşünmüşlükler, bu yıl kış erken geldi teranelerinin elleri oğuşturmacalarında unutulan gölge mekanlar, tahta masaların bir ayakları hep kısa sandalyelerin içine sinmiş sohbetlerin sigara kokuları. Dumanının üflenirken sigaraların yandaş çaylarının dökülürcesine karıştırılan kaşık sesleri zamandan öç alınır gibi sanki. 

Ne günler geldi geçti derken değişen zamanı hiç dikkate almaz hep eskileri anar, geçenleri anlatırız. Anlatacak çok şeyi olan 60’lık delikanlılar yenilere üzülür “Bunlar ne anlatacaklar yav, ne çocukluklarını yaşadılar ne gençliğin romantik aşklarını” der dururlar. Çamura bulanmış topaç, çözülmüş sargı ipinin ayağa dolandığı kağıttan top, çingene kiremitlerinden dokuz taş, tozun içinde havaya atılan beş taş, telden araba, tahtadan makara, bezden bebek, kıtıktan döşek. Anlata anlata bitirilemeyenlere hayıflanırız.

Oysa kan kardeşizdir dayak yerken de atarken de beraberizdir. Zeytinyağlı salçalı ekmeği paylaşırken, kuru üzümlü kırık leblebiyi ceplerimizden çıkarır ortaya koyardık. Sevdiğimiz kızın anlata anlata bitiremediğimiz üstümüze alındığımız bakışına gaz veren arkadaşlıklarımız.

Balıkçılar, çiftçiler, en çok “Bu yılda böyle geçti, seneye ya nasip” derlerken; kimi boşa çekilen ağlardan, kimi de para etmeyen mahsulden, çoğumuzda aradığımızı bulamadığımız, boşa geçen zamandan dolayı deriz. Ama en çok da geçen ömre, ağaran saçlara, umutsuzluklara, tükenmeyen ümitlere, yitirdiklerimize, geri gelmeyen beklediklerimize, özlediklerimize, “Seneye” deriz. 

Beş duyunun yanında saymakla bitmeyen duygularımız bizi dile getirir: Kalem olur şiir yazar, ciltler olur roman yapar, amansız olur götürür gider, nağme olur bestelenir, kulak olur dinlenir, dile gelir seslenir… 

Ne olursa olsun gönlümüzde, içimizde beslenir, aklımızda büyür, aklımızda ölür. 

Ölür müü? Kalır mıı? Sonbahar yaprakları gibi bir oraya bir buraya savrulur, sonunda kaybolup gider.

………….

Sessizliğin içinde son kürek sesi de kesildiğinde

Eller açılır Allah’a dualar dudaklarda alabildiğince

Son bir el daha düzeltir taşı, boşaltır suyu testiden

Gidenler dönüp bakarlar son bir kere daha sessizce.

TEKERİNE TAŞ DEĞMESİN.

Bir hikaye vardır. Kızıldereliyi NewYork’a gezmeye getirirler. Gökdelenler arasında başından tüyü düşecek şekilde tepelere bakınırken bir kuş sesi duyar yanındakilere “Duyuyor musunuz? der bizim orada buna Andolip kuşu derler güzel ötüşünün yanında özgürlüğü simgeler” der. Yanında ki New York’lu refakatçiler ne sesi ne kuşu bu gürültüde derler.

Gibi bir hikaye ama işin özü herkes merak ettiği ve duymak öğrenmek kullanmak istediği şeye odaklanır. Alışkanlığı neyse onunla haşır neşir olur.

Bisiklet, çocukluğumuzun karne hediyesi sünnet hediyesi olarak alındığı ve üstünden inmediğimiz (zaten binecek başka bir şey de yoktu ya. Ne babamızın arabası, ne de motosikleti.) İşte yine bisiklete mum olduğumuz günler geldi. O zaman yollar sokaklar trafikten azade idi, boştu. Şimdi trafikten gidilemez olunca bisiklet ulaşım aracı olarak yine kıymete binmeye başladı, bindi de.

Araba sevdası veya şatafat aracı olmaktan çıktığında zaten kerkeste var artık kimin kimseye hava atacağı bir meta değil. Bisiklete binmek utanılası bir şey değil aslında. (Küçük sanayi sitesi yapılıyor 1980’ler 74 model kablumbağa vosvosum var. Karaköy’den sanayi sitesi inşaatına bununla gidiyorum. Kooperatifin muhasebecisi Yunus abiyle beraber gidip geliyoruz. Bir zaman sonra spor olsun diye yaya gelip gitmeye başladık. Yolda bizi gören, arabayla geçen tanıdıklar, “Benzin paranız yok mu?” Diye takılmaya başladılar. Nasreddin Hoca hesabı ertesi günü tekrar vosvosa bindik.)

Bize de böyle takılmalar olabilir ama bir zaman sonra herkes bisiklete binecek. Ben şimdilik hem spor hem de alışkanlık olsun diye ufak ufak biniyorum ama hafta sonları belli bir güzergahta 30 km yol yapıyorum.

Bisiklete binmek eğlenceli olsun diye bir sürü aksesuarları olduğu gibi telefonlarda; sürüş hızınızı ölçen, kalp ritmini gösteren, yaktığınız kaloriyi yazan, daha bir sürü yolla bedenle ilgili bilgileri veren durduğunuz yerde fotoğraf çektiğinizde yerini güzergahta gösteren programlar var. İnternette forumlar, yutupda videolar, bisiklet gezginlerinin hikayeleri, dünya da bisiklet ile seyahat edenlerin maceraları, daha bir sürü merak edilen hikayeler, Rio 2016 da ki yarışlar hep takip edilir, okunur, dinlenir sohbet edilir oldu. Gruplar kuruluyor, hafta sonları yeni dostluklar arkadaşlıklar ediniliyor mail,mesaj, vatsap, çoluk çocuk soysop bir bisiklet tutkunluğudur gidiyor.

İşine bisiklet ile gidenlerin yol hikayeleri, daha zinde ve moralli çalıştıkları, kısacası bisiklet kullanmak bir ayrıcalık olmaya başladı.

İzmir büyükşehir belediyesi kentin muhtelif yerlerine bisiklet otoparkları yapıyor, yollar yapıyor yaptıklarını çoğaltıyor. Bursa’da başı çeken büyükşehir belediyelerden.

Belediyelerimiz önce kiralık bisiklet merkezleri kurmakla başlamalı. Parklarda, bisiklet ile rahat gezilebilecek semtlerde, çarşı merkezi gibi bölgelerde kiralık bisiklet noktaları oluşturulabilir. 
Bisiklet yolları yapılabilir (hiç bir belediyede imkansızlıktan dört dörtlük değil buna rağmen yapılmaya çalışılıyor)

Öğrencilere kask hediye edilebilir.

Gençlere belediye amblemli mayo veya bisiklet ayakkabısı verilebilir.

Orta yaştakilere kilometre sayacı, yaşlılara saç bıyık boyası…

Manisa Büyükşehir Belediyesi otoparklar yaptı hem de tam otomatiğinden ama “Hanaylar yaptırdım döşedemedim” misali boş. Zaten vatandaşın derdi otopark değil lafı ile muhalefet yapmakmış. Onun için eğitim şart dediğimiz gibi bisiklet şart. 

Trafik düzenlemeleri ve trafikde öncelik verilmekle teşvik edilip kullanıcı sayısı arttırılmalıdır.

Bunları bisikletçi dükkanı açacağım diye yazmıyorum. Bisikletin kentlilik bilincinde ki yerinden bahsediyorum.

“Sağlıkla pedallamanız dileğiyle.”

KONUK DEĞİL BAŞ AKTÖR…

İzmir enternasyol fuarının inovasyon konusunda 2016 yılının konuk ili Manisa. 

Artık fuarcılığın sıkça ve daha çok noktalarda yapılır olduğu ayrıca televizyon, işetişim ve görsel medya, sosyal ağların çok kullanılır olmasından dolayı fuarlar cazibesini kaybetti. Tüm bu saydıklarımızın olmadığı devirlerde İzmir Fuarı’nın açılması dört gözle beklenirdi. Her konuda her noktasında, köşesinde bir eğlence dinlenme yiyip içme gezme mekanlarının bulunduğu bir alandı. Manolya Bahçesi, Mogambo, Göl Gazinosu ünlü sanatçıların dinlendiği sene de bir defa yapılan açık hava konserlerinin mekanlarıydı. Göl Gazinosunun ön masalarında Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Gönül Yazar gibi ses sanatçılarını dinlemek bir ayrıcalıktı.

Kırsalda bağda üzüm kesmekte, tarlada domates toplamakta, pamuk hasadında yorgun düşen işçiler aile efradı çocuklar gençleri hafta sonu fuara götüreceğim diyen babaların evin reislerinin bir gazıydı teşvikiydi fuar.

Açık hava tiyatrosunda bir kaç konser haricinde uzun zamandır fuara gitmemiştim. 400.000 metrekare büyüklüğünde İzmir’in göbeğinde yem yeşil bir alan. Biraz ellemek sağını solunu düzenlemekle kentin nefes alacağı bir yeşil alan, vaha.

İşte bu vahadaydı Manisa.

Çölde aç susuz insanların su ve yiyecek hayali kurduğu misali Manisa standı denilemez 2 bin metrekareye yakın alanı bu insanlarla doldu taştı. 

İzmir’in 25 km ötesinde ki Manisa. Bu kadar yakın olmasına rağmen görmedikleri veya uzun zaman gelmedikleri komşu şehir. Mesir’den başka bir şeyi yok dedikleri, turizm deyince Mesir ve Sultan Camii bile değil “mesir saçılan cami” akla gelen Manisa.
17 ilçesinin turizm değerleri, turizm odakları, destinasyonları ve inovasyonu.

Alana girişin hemen yanında:

21.yüzyılın turizm paradigması UNESCO belgeli Kula Jeoparkı. 

2015 yılında kazı için Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin 500 bin TL’ye yakın maddi destek sağlayarak sponsor olduğu Aigai Antik Kenti. 
Dünyada ilk altın paranın basıldığı yapıldığı eşsiz Lidya Krallığı’nın başkenti Sardia (Sardes), 
Roma imparatorluğu’nun yedi büyük kentinden ve zamanının en fazla nüfusuna sahip Philadelphia Antik Kenti (Alaşehir) ve İncil’de ki yedi kilisenin üçünün Manisa ilinde bunlardan birinin de Alaşehir’de bulunduğu Sean Jean Kilisesi.
Türkiye ‘de iddia ile söylüyorum hiç bir ilde ilçede hatta dünyada, 200 yıl öncesinin 3000 evinin karınca yolu gibi sokaklara dip dibe dizildiği, kollarını açsan sokağın iki tarafında duvarlara değeceği insanlar sokaktan sokağa yürürken çatıyı aktaran bir ustanın da çatıdan çatıya 3000 evi gezebileceği, rumların ve türklerin bu kadar yakın iç içe yaşadığı ve tüm bunlara rağmen her bir halkın farklı kültür ve geleneklerini yaşattığı, dini ibadet ve inançlarını yaşatırken saygı gösterildiği bir ilçe: Tarihi Evleri ile Kula ve ahşabın dantel gibi işlendiği Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin yeni restore ettiği Beylerevi: Dibek kahvesinin içildiği, Kula’nın meşhur lezzetli kavrulmuş sıcacık leblebisinin yenildiği, geleneksel Yaren ekibinin çaldıkları söyledikleri türküler eşliğinde divanlarda oturup dinlendikten sonra Demirci’nin Akıncılar yolundan, ağlayan kaya’nın eteklerinden Akhisar’ın zeytin ağaçlarının arasından Sarıgöl’ün asmaları ve üzümünü yerken buz gibi üzüm şırası içerek serinledikten sonra diğer ilçelerin standlarını da gezebilirsiniz.

İnovasyon devamlılık ister. İnşallah bu taşınır taşınmaz kültür değerlerimize gereken önemi verir gelecek nesillere bırakabiliriz.

HER YOL ANKARA

Vurdumduymaz köyü yakınlarında orman yangını çıkar. Köylüler tepeden baktıklarında yangının köylerine uzak olduğunu görürler. Muhtar ve bazı tecrübeli köylüler işaret parmaklarını gırtlaklarına kadar ağızlarına sokar havaya kaldırırlar rüzgar köylerinden yangına doğrudur bize gelmez deyip köylerine dönerler.

Daha sonra rüzgar yön değiştirerek yangın köye yaklaşmaya başlar. Aksine rüzgar şiddetini arttırmış kısa zamanda köye yaklaşmıştır. Bize gelmez deyip tedbir almayan tedarikte bulunmayan köylüleri telaş alır ama aralarında yine de şimdi terse döner korkmayın diyenler olsa da rüzgar şiddetlenir köyün kenarı bacası demez uğraşlar fayda vermez ıslak parmakla rüzgar tayini yapılan eller kollar söndürme çabalarından takatsiz kalır köy yanar.

Ankara Mavi Tren, Alaşehir seferi yapan kara tren, Balıkesir treni: Önce Nurlupınar’dan Manisa’ya girer kuzeyinde yani demiryolunun alt tarafında Ahmet Bedevi Mahallesi kalır.
 
Sonra istasyon mevkiine gelir yıllardır her yerde paşaya kelle yetiştirir bir telaşımız olmasına rağmen burada saatlerce bekleyen araç trafiğinin yoğun olduğu devlet hastanesinin bulunduğu hemzemin geçidden geçer. Kuzeyinde stadyum gıda çarşısı, hal, fuar merkezi, yeni otogar, ikinci anafartalar mahallesi kalır. 

Tren devam eder öğretmen evininin kavşağında uyduruk bir hemzemin geçidle galericiler sitesine bağlanılır. Kuzeyde Kuşlubahçe, Spil mahalleleri kalır. 

Tren 150 metre daha gider Cider Yağ Fabrikası’nın orada uzun yıllar insan doğrayan kontrolsuz hem zemin geçidin kuzeyinde Barbaros mahallesi kalır bu mahalle perşembe pazarına bu hemzemin geçidden gider gelir. 

100 metre sonra barbaros mahallesine bağlanan sözde kontrollu bir hemzemin geçid daha vardır. 

Tren Menemen’e doğru devam eder 250 metre sonra Horozköy istasyonuna gelir burada da sözde kontrollu hemzemin geçid vardır kuzeyinde ki Atatürk Mahallesi’ni bağlar, Fatih Mahallesi’nden geçilir.

Tren durmaz hat boyunca demir parmaklıklar arasından geçilen bir çok yırtık geçid vardır Hafsa sultan, Cumhuriyet mahallelerine geçilir.

50 metre sonra bir geçid daha vardır arabadan inilenerek kontrol edilen cinsten Fevziçakmak Mahallesi’ne geçilir. 

Tren Manisa’dan çıkmak üzeredir en son Muradiye istasyonundan geçerken, kavşak geçid karayolu karışımı bir geçidden şimdilik 16 bin sonra 66 bin olacak Muradiye ve Yuntdağ köylerine gidilir.

Şehir içi seyr-ü seferini güç bela tamamlayan tren uzun uzun sirenini çalsa da koca gövdesiyle ağır ağır yol alsa da hayat gailesi sarmış vatandaşlar dalgın halde 147 cm’lik demiryolunu geçerken uzun yıllar trenlerin altında kalmış çok canlar yanmış çok evlere ateş düşmüştür.

Bir devir gelir bu hatta hızlı tren yapılmak istenir kestirmeden tren gibi hızlı yapılması için 80 senelik güzergah iyileştirilerek hızlı tren projesi hazırlanır. 

Manisa’yı bölüyormuş, nüfusun yarısı bu hattın kuzeyinde kalıyormuş, yavaş tren hattı iki yakayı bağlayamazken hızlı tren ustura gibi Manisa’yı ortasından karpuz gibi keserken, devlet hastanesi acil servisine ambulans içinde hasta beklerken kan kaybından insanlar hastane yerine hakka giderken, her noktasında tehlike arzetmesine rağmen ölüm pahasına her yerden geçmeye çalışan insanlarımız evlerine bir an önce kavuşacağı yerde rahmeti rahmana kavuşurken…

Rüzgarı parmağıyla tayin eden insanlar; yıkım, söküm, kamulaştırma, bakanlar kurulu gibi yüksek makamdan kararı resmi gazetede okuyunca ateş bacayı sardığında; babadan kaldı, atadan mirastı, kıt kanaat aldım, başımızı sokacak bir evimiz vardı o da…, ne yapmamız lazım, sızlanmalarına karşılık. Dilekçe mi yazsak? Okunmuş pirinç mi yutsak? Belediye bakmıyor mu? Valilik mi karışıyor? Demiryolları mı arşınlıyor?

Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Üç maymunu oynayan bizler. Üç silahşörler gibi “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” desek, düşünsek, davransak, çalışsak, birlik olsak, sadece demiryolu değil.

Her yol Ankara olur.

BEŞ MASAYA ACİL TEREYAĞLI SOSLU:ARABESK

 

Muradiye muradına erdi. 12 binden 66 bine çıkıverdi. İşçi kasabası anlayışına dayalı plan. Aşırı yoğunluk, lekeler halinde ama üzerlerinde park yazılı yeşil bahçeler, nefes alınacak bir alan yok, zaten ihtiyaç da yok. Evden işe işten eve. OSB yakın, ulaşım kolay, git gel konya altı dakika. Bundan güzel yer mi olur. Vardiya kasabası. Bir de Karaali Evronos çıkmış yetmezmiş gibi Yağcılar da. Sizin gözünüze görünecek var. Pek mi meraklısınız hem OSB hem Muradiye sanayisine işçi kampı olmak için.

 

12000 nüfustan 66000’e neden nasıl çıkıldı? Beş katlı konutları yolların kenarlarına yerleştir say beşle çarp 66. Böyle bir hesap yoksa 166 bin niye olmuyor veya yeşili bol, yolları bulvar olmuş, yürüyüş, bisiklet yolları, parkları, bahçeli blokları, pırıl pırıl vitrinli işyerleri ile üniversite kenti olan bir Muradiye yapalım 36 bin  nüfus olsun.

Şu beş katı okulda mı öğrettiler her yer lebalep beş kat. Batarla altı, çatıyla yedi, kottan sekiz.

 

Karaali, Evronos’un plana dahil edilmediği iyi olmuş bence; Bu köylerde komşuluk var, konuşmuşluk var, fırında ekmek, evde bereket var, onların oralarda komşunuz aç yatmaz, sabah güneşi üzerinize doğmaz, sizin büyükçe çamlı bir parkınız, cemaati alacak kadar caminiz var… rahatınıza bakın, evlerinizi onarın, sokaklarınızı boyayın, geçin Muradiye’nin karşısına oynayın. Böyle bir planınızın olmadığına yatın kalkın şükredin.

 

Büyükşehir yasasının amacı nüfusu bir milyona yaklaşan şehirleri planlama açısından bir disipline almak hem kalkınma hem sosyal yönden metropol anlamında planlamaktır. Yani ekonomi ve eğitim yönünden planlarken çağdaş şehirler oluşturmaktır amaç. Bir yöre kalkınırken diğer bölge yoksul kalmasın, teknoloji, yeraltı kaynakları, tarım girdileri, kırsal kalkınma ile köylere hizmet götürülmek istenirken sanayi, turizm, eğitim, ticaret yönünden de paylaşımı sağlamaktır amaç.

 

Daha düne kadar Muradiye ilçe belediyesi iken Manisa ile birleşsin yanlış sanayileşme, çarpık yapılaşma, düzensiz planlama yapılıyor Manisa ile beraber planlayalım diyorduk. Toki ayrı, 6.OSB ayrı, Muradiye ayrı, MCBÜ ayrı. Bunlara arıtma tesisi yapacak yer ayıramaz, ulaşacak yol yapamaz, plan kriterlerini sağlayamaz, içecek su bulamazken… 66 bin nüfus. Bu nasıl bir anlayış? 30 sene önce ki Manisa imar planını görür gibiyim.

 

Manisa merkezde plansız, çarpık yapılaşma almış başını giderken, yeni gecekondu mahalleleri oluşuyor yakında isim koymak için meclise gelir bu yerleşimler.

 

Aklımın ermediği Plansız Manisa’ya hala plansızlık önerileri getiriliyor. Güzelim Manisam plansızlıktan ne hale gelmiş. Plan yapalım denmiyor da aradan kendi planlarımızı kaydıralım deniyor.

 

Planlar artık bölük pörçük mevzi imar planları ile günü kurtarmaktan çoktan çıktı. İmar planların adı hayatımızı, geleceğimizi, eğitim ve sosyal yaşantımızı planlamak oldu.

 

Kentin her bir noktasında, kavşağında kazalar oluyorsa %60’ı planlama hatasıdır. İntiharlar artıyorsa, insanlar mutsuz, umutsuz, yarınından endişeliyse, eğitimli sosyal geleceği olan bir kent olamadıysak planlama hatasıdır. Geleceği değil ertesi günü konuşuyorsak plansızlık var demektir. Komşusundan, sokağından, mahallesinden, muhtarından, camide ki imamından, sokakta ki adamından şikayet ediyorsak çarpık yapılaşma sarmalındayız demektir.

 

Taşınır taşınmaz kültür.

Her türlü sanat.

Örf adet, gelenek görenek, bitmiş hatta umutlar tükenmişse ne tarih yazarız, ne de kaderimizi çizeriz.

Ancak Saatli Maarif’ten tarihi, kader kısmet tahtasında ki tavşandan da kaderimizi öğreniriz.

ÖZLEMLERİN ADI KULA.

Kula rüyalarımı süsleyen, gözümü kapattığımda uzaklarda gördüğüm, hayallerimin doruğunda, ulaşımımda ki her yolumun çakıştığı, çıkmaz sokaklarında düğümlendiğim, ahşap cumbalarının altında başımın döndüğü, dar sokaklarında ki sokak perspektiflerinde ölüp ölüp dirildiğim, kara kalemlerin resim kağıtlarında dans ettiğinde saçaklarının uzadıkça uzandığı, kara talihlerinin beyaz kağıtlarda aklandığı, her köşe dönüşünde bir hikayenin yeniden başladığı, daha bitmeden bir başkasının anlatıldığı, tarihlerinin; taşlardan, kapılardan, oyuk oyuk ahşaplarından, gıcırdayıp esneyen merdivenlerinden, merdiven küpeştelerinde ki ejderha başlarından, nar toplarının işlemelerinden, perde nakışlarından, kıtıklarda ki örtü gergeflerinden, denizin rüzgarının dahi gelmediği ama yelkenleri şişmiş teknelerin sıralandığı halı motiflerinden, dokumalardan, dokunmayanlardan, kilimlerden, akşam gölgelerin uzayıpda birbirlerine yaslandığı sokak aralarında ki lezzet kokularının yemek vakitlerinde ki sohbetlerinden bildim, yaşamışım dedim, yaşanmışlıklarımı yadsıdım.

İşte bu kapı Ayşe ninenin evi, ya bu halka az mı salladım Osman amca duysun diye, peki buna ne demeli çocuk bedenimle yüklendiğim kale kapısı edasında ki bu ağır kanatlı kapıya. Ah ahhh hep açık pencerede oturan Pakize’nin göz süzüşlerine, annesinin çağırışlarına takılı kalan kulaklarım, geldi gelecek diye beklerken ki umutlu, buğulu, gözlerim. Dönüp dönüp geldiğim açılı kalan pencere altlarında sabırlarım, bekleyişlerim. Bir andan fazla dayanamadığım özleyişlere ne demeli. Mahalleden ayrılışlarında ki dönen araba tekerliğini tutuşlarım, kucağında kedisiyle arabaya binişi araba denklerinin üstünde ki allı güllü basma entarisinin renkleri hala gözlerimde, okulda, evde, kağıtlarda hep o renkleri kullanarak boyadığım tepelerin arkasında kaybolan resimlerimde ki güneş gibi batan sevdalarım.

Şimdi anımsıyorum bu sevdanın adı Pakize falan değil Kula olsa gerek. Her eski kapıyı açarken yeni canlanan eskiler geliyor önüme önüme.

Dönüp gelmiş gibiyim onca yaşanmışlıkların ardından.

Bir bir hatırlıyorum sanki hiç ayrılmamışım gibi Kula sokaklarından

İşte bu ev bu kapı aaa bu sokak renkleri duruyor aynı

Solmuş sanki boyuyorum hayallerimde renkleriyle kapılarını

Açık değiller hüznüm burada başlıyor

Aralansa çıkacakmış gibi birileri bakmaktan gözlerim dalıyor.

Özlediklerimin ardından gitmiş yitmiş hatıralarımdan

Kalanlar; bir tutam hatıra, bir yudum tat yaşanmışlıklarımdan.

SANKİ KÖPRÜ ÜSTÜNDE DOĞMUŞLAR


Manisa Belediye Başkanıydı. Selendi’ye bazı yatırımlar yapılmış yerinde incelemeye gitmiştik. Selendi belediye başkanı meclis salonunda köy muhtarlarını toplamış Cengiz Başkanı onlarla görüştürdü. Manisa Belediyesinin köylere durak, bank, çöp kontenyeri dağıttığı zamanlar. Bunların haricinde muhtarların talepleri oldu. İki köy muhtarı köprü istedi Selendi Belediye başkanı da bu köprülerin yapılmasının önemini vurguladı. Cengiz başkan bütçemiz bunları yapmaya yeterli değil büyükşehir olduğumuzda inceler gereğini yapmaya çalışırız dedi.

Bir köy yolun 20 km kısalacağından, diğer köy biz de kiraz ve turşuluk salatalık yapıyoruz köprü ile ulaşım sağlandığında işlerimiz artacak dediler.

Cengiz Başkan büyükşehir belediye başkanı oldu sözünde durdu. Köprülerden birini bitirdi diğerine başladı. O köye bu köprüyü kontrol etmeye üç defa gittim. Biri derenin az aktığı zaman traktör ile geçiliyordu, ikincisi kış ayı gürül gürül çok geniş ve deli aktığı ve de karşıdan karşıya geçilemediği zamandı. Üçüncü gidişimde köprü bittiğinde Genel Sekreterimiz Halil Memiş Bey ve Başkan danışmanımız Yaşar Coşkun Hocam da vardı. 

Köyden geçip doğruca köprüye gittik. Bitmiş, üzerinden araç ile geçiliyor biz yürüyerek geçtik altına üstüne baktık yanımızda köyün muhtarına hayırlı olsun muhtar, şimdi kahveye gidip çaylarımızı keyifle içelim dedik, köye döndük. Yol üstünde ki kahveye girdik hemen yanı başında turşuluk salatalıklar tartılıyor ayıklanıyor traktörlere yükleniyordu. Onlara bereketli olsun hayırlı kazançlar dedikten sonra. Kahveci masaları birleştirirken biz de bize öylece baka kalan köylülerin tek tek masalarına gidip el sıkışıp merhaba dedik hazırlanan masamıza geldik. Kahvedekilerden biri bizimle beraber olan muhtar bir diğeri zaten masada oturuyor olan eski muhtar bir kişi daha yanımıza geldi, diğerlerinin ürkek bakışlarının, göz süzmelerin altında masaya oturduk. Kahvede 20-25 kişi vardı bir grup da kahvenin içinde hepsi cama yapışmış bize bakıyorlardı. Cüzzam bizde mi vardı onlarda mı? Kimsede olmadığını biliyordum ama varmış gibi şaşırdım.

Kahveciye çay içelim derken hoş geldiniz beş gittiniz denmeden eski muhtar sizin koordinatörden şikayetçiyim demeye kalmadı duvarın dibinde ki masada bir diğeri cigara kağıdına yazıyorlar dedi. Dayanamadım patladım. 

-Yahu aşağıda derenin üstünde bir köprü var sizin ondan haberiniz var mı?

-He dediler.

-Kim yapmış acaba? Yahu bi hoş geldiniz deyin, bi teşekkür edin de sonra şikayet edersiniz. Dedim
Yarım ağızla teşekkür etti bazıları, sonra şikayeti kursağında kalmış olan eski muhtar bu sizin koordinatör bizim mezarlık yolunu yapmadı. Haa bu köyde her gün mezarlığa gidiliyor her gün cenaze olsa köyde adam kalmaz. 

Halil bey cevapladı. 

Kahvede ki diğerleri hala uzaktan bakıyorlar cüzzam endişesi devam ediyor yani. Sağlık ocağının bakımsızlığı ve pisliğinden bahsetti haftada bir gün doktor geliyormuş. Hayvan bağlasan durmaz dedi o iş sağlık müdürlüğünün işi dedi bizlerden biri.

-Bakınız cami yeni ve güzel. Sağlık ocağını da cami yapar gibi aranızda para toplasanız biri süpürge bir diğeri boya fırçasını eline alsa…

Köprüden başka yol yapılmış köprüyle beraber asfaltlanacak, durak var otobüs çalışıyor, suyu kanalı var, garantörü büyükşehir…

Konuşmadım sonra. Üzüntümden mi? Kızdığımdan mı? Vah benim ülkem diye düşündüğümden mi? Bilemedim. (Misafirperverliğin bitmediği adetlerimizin devam ettirildiği yerlerdi köylerimiz.)Ama bildiğim balık bilmezse halik’ın bildiğiydi.

Oysa kiraz ve turşuluk salatalığı ile övünen köy de tütüncülük de yapıyorlar. Kiraz kasalarının üzerine köprünün resmini bastırırdım, salatalık çuvallarının üzerine köprünün resmini yapıştırırdım. Tütün balyalarında ki köprü resmi ile bu köyün tütünü olduğunu tanıtırdım. Ambalaj kağıtlarına köprünün renkli, azgın derenin akarken ki resmini bastırır bu kağıtlarla ambalajlardım kasaları.

Bu köprü bu köyün bir prestiji, medeniyetin geldiğinin göstergesi, diğer köylerden ayrıcalık ifadesi, gelişmenin önderi, civar köylerde ekonominin lideri, olmak demektir.

Bu köprü ile Uşak’a 40 km mesafenin ulaşım kolaylığı idi. Manisa’ya 240 km uzakta olan bu köprü Manisa Büyükşehir Başkanının Türkiye’de ki büyükşehirler kategorisinde yatırımda üçüncü olmasının göstergesiydi.

Ama en gerçeği en gözükeni bu köy köprüyü kahveden kalkıp görmemişti.

KEHRİBAR ÜZÜM TANELERİ BEYAZLADI

Tarımın önde geldiği bölgelerde bağı bahçesi tarlası olanlar önceleri ailecek eker biçer keserler hatta sererlerdi. Tarım ürünleri dededen kalma yöntemlerle yapılıp teknoloji kullanılmayınca üretilen ürün aynı, paralar aynı, geçim sıkıntısı baş gösterdiğinde gençler başka işlere yönelip başka şehirlere göçünce aile ziraatı denilen birliktelik bozuldu. Birlikte kazanılıp, birlikte yenilip, birlikte paylaşılan geçim modeli değişti. Tarlada bağda bahçede işçi çalıştırılmak zorunda kalındığında yakın çevrelerden gelenler olurdu.

Üzümler kesilmeğe başlamıştı Alaşehir’de altın sarısı üzümler kehribar sarısı taneler salkım salkım kelterlere dolduruluyordu. İşçi yetmedi takviye yapalım bugün bitsin yağmur haberleri geliyordu bir an evvel sergiye atalım kaldıralım yağmura yakalanmadan dediler. Haber gönderildi köye, bir dolmuş işçi yola çıktı öğleden sonra yarım gündeliğe yetişmeye çalışıyorlar, acele ediyorlardı.

Kimi ocakta yemeğini, kimi mutfakta bulaşığını bıraktı, kimi kahvaltı tepsisini kaldıramadan, genç olanı uykuda çocuğunu emanet etti komşusuna. Yeldirmeler havada uçuşuyor şalvarlar bacaklarına dolanıyordu koşuşturmacadan. Aceleyle bindiler dolmuşa. Yemeğin altını kapat demeyi unutmuştu annesi kızına söylemeyi, aklına gelir inşallah diye düşündü. Bu kadar kısa zamanda aceleyle hazırlanmalarına gülüyorlardı. Biri “kapıya takıldım düşüyordum dolmuşa yapıştım,” derken bir diğeri gülerek “ay sorma benimde ayağımdan terliğimin biri çıktı savrulmuş bulamadım, bir ara terliksiz gelmeyi bile düşündüm.” Diğerleri hep bir ağızdan güldüler. Bir tanesi donuktu farkında değildi diğerleri. Yarı yol olmuş ağzını bıçak açmıyordu, hala farkında değillerdi. 

Gülüşmeler bitti. Dolmuş frene bastığında neden yavaşladığını demiryoluna geldiklerini biliyorlardı. Yaşmağını düzeltti suskun olan başını kaldırdı kararan gözlerinin önünde kulaklarını sağır edercesine gümbürtü kopmuştu.

Bir ara yanındakini camdan fırlarken gördü, tutmak istedi, uzanamadı, o da diğerleri gibi başka dünyalarda uçuşuyorlardı. Yaşmaklar dalga dalga olmuş bulutları sararken, allı güllü giysiler beyaza boyanmış, bulut olmuş bedenler tüy gibiydiler, savruluyor savluyorlardı, her birinin yüzünde gülücük kalmıştı dünyadan bir tek. 

Yalnızlık akıllarında değil uzaklar çok yakınlarındaydı. Bir müddet daha bulutlarda gezindiler bir ara elleri birbirlerine değmişti. Sonra kayboldular siste kaybolurlar gibi beyazlarda.

USTALARIN USTALARI

1957’yi biliyorum, o zaman tanıdım, hatta tanımadım da duydum babamdan. O devirde ilkokula giderken İki tip çanta var biri tahta durolit karışımı diğeri bu karışıma ince yaldızlı çikolata kağıdı gibi renkli teneke kaplanmışı, bir tane daha vardı da o bizden önce ki devirden gelen bir alışkanlıktı ama bizim okulda yoktu bez torba çanta. 

Çanta seçmek üst baş almak çarşı pazar ne gezer evin büyüklerinden artan giysi pantolon ceket uydurulur biraz paçasından, biraz kalçasından, az biraz belinden, giymem derdik ne çekerdik annemizden. Okula gittiğimde benden farkı yoktu diğerlerinin, ürkek bakışlarla süzerken sınıftakilerin.

Okul eve yakın zaten 50 metre ana cadde sözde İzmir Caddesi araba geçse bel bel bakar herkes, motor ve bisikletten başka, ama anam tembihlerdi “sağa sola bak” diye, anam yetmezmiş gibi okulda öğretirlerdi önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bak gelen giden araç yoksa geç. Trafik eğitimimiz bu, kırmızıda dur sarıda hazırlan ne gezer evde ki ile sokakta direktekinden başka lamba yok.

Büyük heveslerle başladığımız okulda çanta bir talebelik göstergesiydi. Babam arkadaşı marangoz ustasına daha doğrusu sağdıcına yaptırmıştı çantamı ağabeyimlerde okullu olduğu için miras kalmamıştı yani. Kenarları tahta altı üstü durolit bayağı sağlam bir çantaydı babamın sağdıcı Hayri Usta’nın yaptığı. Sonradan tanıdım ustayı beş yıl ilkokul boyunca taşıdım çantayı. Babamın marangoz Hayri dediği Hayri Amca, ortaokul, lise arkadaşım Abdullah Koçlular’ın babası; iki tahta olsun kesilip biçilecek doğru Hayri Amca’ya kesmez, “sonra gel” yav ne ters adam kes şunu işte okul ödevimiz var öğleden sonra gidersin kesilmiş kenarda duruyor. Beni memnun etmediğinin farkına varmış olmalı ki bu “sonra gel” demeleri izah etti.

“Oğlum bu bıçkı makinesi hızar, ufak tefek işler için çalıştırılmaz hem cereyan yakar hem aç kapa arıza yapar, bir kaç iş veya dükkanın işi yapılacağı zaman böyle ufak tefekleri araya sıkıştırırım” dedi. Çocuk aklı uyar mı? İki tahta işi oldu mu, Hayri Amca yine “sonra gel” diyecek diye aklımda hep ters adam olarak kaldı. Arada bi babamın ayakkabıcı dükkanında rast gelirdim esprili konuşması, babama konuşma arasında ikide bir “şişt şişt İslam” demesi beni güldürürdü. Galiba babam da onun bu konuşma tarzına hem anlattıklarına gülerdi. Uzun boyuyla bacak bacak üstüne attı mı ayağı karşı duvara değecek gibiydi sanki. Ters adam imajı ne zamana kadar kaldı? Ta ki Üniversiteye başlayana kadar.

Lise bitmiş Yıldız Akademi mimarlık bölümüne gideceğim. Yıl 1968. İstanbul’a gittik kimler vardı kimler bi anamız babamız yoktu. Bunu da sonra yazarım. İlk üç beş aydan sonra proje derslerimiz başlayacak ikinci dönem masa lazım. Manisa’ya ara tatilde döndüğümde babam Hayri ustaya yaptırırız dedi. Rahmetlinin emekliliği yaklaşmış Bağ-kur’dan emekli olacak ama benim okul masrafları için biraz daha ayakkabıcılığa devam ediyor eski ihtişam kalfalar çıraklar yok ısmarlama yaptığı dostlarının bir çoğu rahmetli olmuş. Hayri Amca da babam gibi o da, dükkan var ama eski adam bunlar bırakamıyorlar ki dükkanlarını mesleklerini,q çıraklar hala geliyor yaptıkları işi danışmaya sormaya öğrenmeye.

Mimarlık talebesi ilkokulda ki heves gibi çizim masasının çizimini yaptım. Biraz da karışık; sökülüp takılabilen, aşağı yukarı ayarlanabilen, kelebek vidalı, söktün mü bir torbaya sığan bir şey. Çizimleri Rahmetli Hayri Amca’ya götürdüm tarif de ettim şöyle olacak böyle olacak bu buraya takılacak bu şurdan sökülecek diye. O sonra gel diyen Hayri Amca “ülen bu nasıl masa uğraştıracan beni.” “Bunu gürgenden yapmak lazım başka ağaç döner. Öğleden sonra gel ben de gürgen alayım.” Öğleden sonra akşama kadar uğraştı Allah Rahmet Eylesin. Onda da çırak kalfa yok. Dört sene İstanbul’da kullandım diploma projemi bu masada yaptım, hatta büro açtıktan sonra da antika olarak büromda kullandım. 

Beş yıl ilkokul eğitime başlangıç son dört yıl mesleği kazanış. İnsan hayatında rastlanması zor dokunuşlar. Allah hepsine gani gani Rahmet Eylesin, mekânları Cennet olsun.

Şimdi dost bildiklerimiz böyle değil, kaldı ki çocuklarının hayatlarına dokunuşlar yapalım.