Aklımızın ermesi değil de kandırıldığımız zamanlar “Annen abini doktora götürecek.” Laflarının ardından çok az zaman geçmese de yalan söylüyorsunuz deyip yalanı doğruyu kavradığımız ama kendimizden emin olmadığımız zamanlar.
Okul çağları birinci sınıftan beşe kadar “yerli malı her türk kullanmalı” dediklerinde hatırladıklarımız bildiklerimiz büyüklerimizden duyduklarımızdır. Sümerbank’ın yaptığı postalların, haki yeşili kıyafetlerin sağlamlığına, Gediz ovasının tarlarında ki pamukların OSB tekstil fabrikalarıyla fanilada donda olduğunun güveni bizim tarladan bizim fabrikadan bizim iç kıyafetlerimiz dediğimiz. Gabardin, gömleklik, poplin, pamuklu, kaşmir, kaşe, blazer kumaşlarını raflardan indiren manifaturacı Haki Amca’nın saf yün, saf pamuk inançlarında ki güvenle usta terzilere götürülen kumaşların kıymetine binaen yelek çıkar bi de kasket yapıver adına adamlık dediğimiz takım elbiseler. İslam Usta’nın her müşterinin ayağını kalıba alarak yaptığı ısmarlama eskimeyen ayakkabılar. Bayramlarda giyip kafasını bez örtüye sokup elini kaldırıp poz verdiren foto kazık Hüseyin Amca’ya gidişimiz. Siyah beyazların temizliğinde netliğinde ki ustalıkların unutulmaz hatıralarının sandıklarda saklandığı zaman zaman çıkarılıp hatıraların canlandırılmak istendiği zaman boşlukları.
Organik inorganik kelimelerinin türetilmediği ama kışın saklanan tohumların yazın tarlalara gömüldüğü, çapadan başka işlem istemeyen hayvan tersinin gübre olduğu arada bi sulandığı toprakların bereketli ürünleri, odun ateşinde güveçte kalaylı bakır tencerede pişen yemeklerin lezzeti olurdu.
Yediklerimizin giydiklerimizin saflığı temizliği satıcıların dürüstlüğü insanlığa yansır evine helâl kazanç getirir, helâl lokma yedirir, yalan hile huda bilmez dürüstlükleri buralardan gelirdi. Ana baba konu komşu mahallede ne kadar çocuk varsa her birini terbiye ederken, usta sanatını öğretirken, öğretmen öğrenciyi eğitirken, her biri helâle halel getirmezlerdi.
Elbiseler üstümüzde eskir yamalanır, ayakkabılarımızın tabanları pençelenir giyilir, azıklar katık edilir, her yemeğe besmele ile başlanır, yemekten sonra dua edilir, “Allah olmayana da versin” denmez olmayana götürüp verilirdi.
Hastalıklar ilaçsız tedavi edilir, kinin gripin çok az kullanılırdı. Karın ağrısına ayakların altına sıcak tuğla konurken, baş ağrısına sıkma sıkılırdı. Üşüttün teşhisi konulur sırta gaz yağı sürülür, kupa çekmeyi bilen komşu çağırılır, yün basılarak, tedavi edilirdi. Sülük ayak kol ağrılarına iyi gelse de hacamatla kan aldırmak daha bi rahatlatırdı. Faytonla doktora gidilir ekseri doktor eve gelirdi. Çantasında bulundurduğu ilaçı hemen iç diye verir sonrası için reçete yazar ilaçlar eczanelerde banko gerisinde tezgahta yapılırdı.
Bunca saflık, temizlik, inanç, helâl kazanç, bereket, komşunun derdinin mahallelinin derdi olduğu, hayır duanın dudaklardan eksik olmadığı, gönüllerde hep iyi dileklerin dilendiği, acıların sevinçlerin paylaşıldığı… zamanlar geçtiiii gitti.
Keşke geçmeseydi: 21.yy’da
Laik müslüman ülkemiz, Cumhuriyet yönetimimiz, başka devletlerde olmayan demokrasimiz ile dünyada tek devlettik.
Bu ülkede üretilen her şey yapılan, satılan üretilen gani ve tabii, ihraç edilen harbi ve garantili, alış verişte samimi ve hesabi, itimat ve güvende tektik.
Dünya ülkelerinin mallarımızı ithal ettiği, her şeyimiz ile güvenilir ülke ve dünya markası MADE IN TURKIYE idik.
Paris müzeleri, sanat galeri ve atölyeleri, sokakları, caddeleri Sen nehri aşıkları, Eyfel Kulesi, milyonlarca turist, milyarlarca döviz. Lüks mağazaları var Şanzelize’de ama yine eski binalar, heykeller var ama meydanlarda kavşak ortalarında, köprüler var kristal avizeli aydınlatmaları olan. Mezarlık orta yerde flimlere konu olan Pere-Lachaise Mezarlığı. Eskimiş eskitilmiş Paris.
Eski Paris’in dışına çıkmamıştım öyle ya yüzyılımızın yenisi her yerde aynı. Kimliksiz yenilik. Kapa gözlerini nerede olmak istiyorsanız orayı hayal et aç gözlerini başla yürümeye. Paris’in batısı ayrı bir karakter doğusu ayrı bir yaşantı sergilermiş. Batıya gittim. Aaaa dedim yeni her yerde aynı. Cam giydirme binalar kompozit kaplama yapılar üst üste yollar üst geçidli yayalar. Cam cama yapılar o kadar sıkışık ki tek bir bina görünümünde. Eski yeni yan yana Eski Paris’in surları yok ama çizgileri var. Surla çevrili eski kentin ayakta kalmış kapıları simge olarak duruyor.
Bizim Kula’da böyle olacak. Büyükşehrin yatırımları ile: Üç önemli caddesi Ankara asfaltından merkeze ulaşan caddeler bunlar. Yunusemre, Tapdukemre, Mevlana modern görünüme kavuşuyor. Kaldırım genişliği kaplamaları dekoratif aydınlatma armatürleri doğal malzeme kaplı caddeleri yeşil kuşak ve mini parklarıyla farklı bir görünüm. Çevre yolu, hal, ticaret merkezi, mezbahası, kent meydanı, modern oto terminali, katlı pazaryeri ve otoparkı, üniversitesi, çocuk kültür ve sanat merkezleri, masmek denilen meslek edindirme kursları, mabem denilen üniversiteye gençlere hazırlık kursları, gıda bankası, sağlık merkezi gibi sosyal belediyecilik yatırımları, engelsiz yaşam merkezleri, kültür, sanat, tiyatro, sinema salonları, Ankara yoluna paralel tali yolların yapılandırılması ve yol boyunca yeşil ve rekreasyon alanları, güncellenmiş imar planı, 53 köyüne ulaşım yolları ve köy içi yolları ve kanalizasyon içme suyu alt yapıları, yerleşim plan sınırları ile köylere planlı yerleşim imkanları, yeni çağdaş araçlarla toplu ulaşım, sosyal etkinlikler…
Tüm bunların yanında tarihi zenginliği günümüze kadar gelmiş eski kent dokusu ve mimari özelliği ile restore edilmeye başlanan eskimeyen Kula Evleri, yenilemeleri yapılacak eski sokaklar, güncellenen koruma planı ile binlerce korunması ve restore edilmesi gereken evler, sokaklar, çeşmeler, camiler. El sanatlarından demirci, bakırcı, keçeci, semerci, leblebici, helvacı, ahşap el işçiliği, halıcılık, kilim sanatına kadar yaşayan tarih. Yöresel tatların bin bir çeşidinden yanık helvasına kadar mutfak lezzetleri.
Türkiyenin muhtelif yerlerinde olduğu söylenen Yunusemre Türbelerinin gerçeğinin bulunduğu piri Tapdukemre ile aynı mekanda yatan Yunusemre Tapdukemre türbesi ve el işleme ile yapılmış 200 yıldır renkleri solmamış hala capcanlı duvar resimleri ile Carullah Camii, taş evleri ile zengin Emre Köyü. Binlerce yıl öncesinde antik mermer ocağının yanında sokakları güneşle parlayan yağmurla beyazlayan yeri göğü beyaz mermer taşlar ile örülmüş Gölde Köyü; gizemini hala koruyan yer altı sarnıç ve su yolları ve restore edilmeyi bekleyen konakları ile bir zamanların gözde köyü Gölde Kollida. Alevi inancının her yıl yapılan anma törenleri ile yaşatıldığı binlerce insanımızı ağırlayan Kenger Köyü Selvili Dede ve Encekler Köyü Bağdatlı Sultan törenleri. Bizans generallerinin senato üyelerinin yıkandığı Emir hamamları. Granit kayalara oyulmuş Kral mezarları.
Tüm bu turizm zenginlikleri yine Manisa Büyükşehir Belediyesinin yatırımları destekleri ile eski Kula gün yüzüne çıkarılacak. Günümüze ve Kula turizmine kazandırılacak.
Eski Kula, Yeni Modern Kula ve yıllarca iç içe yaşanmış, yeraltı gizeminin, ilk insan ayak izlerinin, milyon ve bin yıllık dönemlerde harekete geçen yeraltının binlerce koniden fışkırarak gün yüzüne çıkan dünya oluşumunun, bilgi zenginliğinin her kara taşında divlitlerinde okunduğu 21.yüzyılımızın turizmde yeni paradigması: Dünyada yüz birinci, Avrupa’da ellisekizinci, Türkiye’de birinci ve tek Olan UNESCO belgeli Jeopark, Kula Jeopark’ı.
Tarih öncesi, tarih ve yakın tarihi sergileyen ve sergilemeye devam edecek olan Kula.
Bu hafta anıtlar kurulunda ki toplantım erken bitmişti Cuma namazını İzmir’den Manisa’ya çıkışta ki Bornova Alirıza Güven Camisi’nde kıldım. Burada ki imam demeyeyim hocayı çok beğeniyorum. namazdan önce güne uygun vaazı olur hutbeye çıktığında da vaazının devamını veya pekiştiren konuya değinir. Namaz başlamazdan yarım saat önce (cemaatte bilir vaazın başlayacağı zamanı) vaaza başlar tane tane ve günün mevzularını Kur’an da geçen ayet ve surelere göre yorumlar, açıklar ve günceller. Hem gün içerisinde veya hayatımızda ki yanlışlara doğrulara temas eder hem de Allah’ın emirlerini tatlı diliyle aklımıza sokar. Cemaatin alınacağı bazı konularda cemaatin hassasiyetine binaen ben de yapıyorum yaptım der.
Dinde fazla detaya inenlerin aklımızı karıştıracağını söyler yalın sade Allah’ın hoşnut olacağı şeyleri yapmaktan bahseder. Keyfimiz huzurumuz rahatımız olduğunda Allah’ı aklınıza getirin anın ki rahatsız olduğumuz kötü zamanlarımızda da Allah bizi ansın. Ne kadar doğru başımız sıkıştığında Allah’ı anar dua edersek demezler mi iyi günde neredeydin diye.
Bu Cuma vaazda dün Rahmetli olan Mustafa Koç’un ölümünden bahsetti. “Tanımam ama sabah adına kırk yasin okudum” dedi. Ne kadar önemli tanımadığımız kimsenin arkasından yasin okuyup dua edebilmek. Ama buna layık olmak iyi anılmak herkesten hayır dua almak daha da önemli. “Binlerce kişiye istihdam sağlıyor iş ve aş veren bir kimse için dua etmek lazım iş verdiği kimselerin her biri dua etse yeter zaten” dedi. Bu Cuma namazında bu konuda hutbe veren başka bir hoca oldu mu acaba?
Ne mutlu böyle yaşayıp göçenlere. Bir büyüğüm; ya hamiyet sahibi zengin ol, ya da ilim irfan sahibi kamil insan ol derdi.
Geç geldiğim için caminin müezzin mahfilinde namazımı kıldım yüksekçe de olduğu için görebiliyordum, cami doluydu. Cami yaptıran hayır sahiplerine şöyle dua edilir “Allah hayrını kabul etsin, cemaati bol olsun.” Tabii cemaatin bol olması imama hocaya da bağlı. Buradan şu aklıma geldi eski camilerimizin yapılışlarından bu güne yüz yıllar geçmiş o zamandan bu zamana çeşitli imamlar gelmiş geçmiş rahmetli olmuşlar. Bu camilerimiz bizlere emanet hatta şöyle bir şeyde var camilerimiz ülkemizin tapusunun bizde olduğunun ispatı derler. Evet bu camiler yapılırken cemaati bol olsun diye dua almıştır. Camiyi yapanlar varisleri murisleri hepsi rahmetli oldu. Şimdi cemaatinin fazla olmasını sağlamak devri bizim zamanımıza geldi. Seçeceğimiz imam müezzin cami cemaatinin teveccühünü sevgi ve saygısını kazanacak ve cemaatinin bol olmasını sağlayacaktır. Bu yönden bakılınca ecdadımıza büyük sorumluluğumuz var demektir. Camilerin nasıl emanetçisi isek emanete sahip çıkmak cemaatini arttırmak için gereğini yapmak da diyanet işlerine müftülüğe düşmektedir.
Bu da: Hitabeti tilaveti sesi ve kıraati güzel olan imamlar sayesinde olur.
“Ne kadar büyümüş,” “Aaa bunun tipi değişmiş, babasına benzemiş.” Dönüşme ve gelişmelerde söylenen cümleler methiyelerdir bunlar.
Dün de böyle bir dönüşümün toplantısındaydık. Üç belediye üçü de dönüşüm diyor Manisa yakında fırdöndüye dönecek. İki ilçe belediyesi teknik imkanlarının zayıflığından bahisle bakanlığın talimatı ile hareket edeceklerini ve parça parça plan ve dönüşüm yapılmasını dile getirirken yanlış yapılmaması tecrübe edinilmesi için birinciyi yapıp ikinciye sıra gelsin sonra üçüncüyü yapacağız. Ömür boyu plan. Diğer ilçe belediyesi de bakanlık güdümünde plan yapmanın huzuru içerisinde. Bakanlık kentsel dönüşümü ilçelere paylaştırmış tecrübe edinsinler diye herhalde, 70-100 hektar gibi. Büyükşehir belediyesine de 3 hektar. Malda yalan mülkte yalan al sen de biraz oyalan.
1989 imar planı, (ilk okulda ki çocuk bile ezberledi) 27 senede mevzi yani kısmî planlar, bölgesel planlar ile ordan burdan bölük pörcük planlar yapılarak delindi. Genel plan Manisa’nın tamamını kapsayan plan yapılmadı hala yapılmıyor. İmar planı demek kentin planlaması, bütüncül plan demektir bu planlama ile şehrin 25-50 yıllık periyodda ki gelişmesi büyümesi göz önüne alınır. Kentin gelişimi ve ekonomik kalkınmasının ne yönde olacağı (sanayi, tarım, turizm, teknoloji…) tayin edilir, bunların kararları verilir ve bu kalkınmayı destekleyen plan kararları alınır (nasıl sanayi, hangi ürün, nasıl bir turizm, gibi) bu kararlara göre kentin planlaması yapılır. 25-50 yıl sonunda kentin oluşacak nüfus ortalamaları hesaplanır hatta bir noktada kalması için önlemler alınır yani nüfus artışını tetikleyen unsurlar geliştirilmez frenlenir, planlama ile uzun periyod sonunda kısıtlanır. 25 yılın sonuna gelindiğinde belirlenen nüfusu geçerse planlamaya göre o kentin yeşil alan, eğitim yapıları, sosyal imkanlar; tiyatro, salon, müze, kütüphane, spor tesisleri, ticari mekanlar, otopark, alt yapı, yollar, caddeler, camiler yetmez diye kabule göre planlanmış nüfusun artışı sınırlanır, şayet nüfus artışı durdurulamazsa yeni bölgeler imara plan dahilinde açılır.
Bu plan ve kararları kara kaplı kalın kapaklı kocaman bir kitap olmalıdır, zaman zaman açılıp yıllar önce ne kararlar alınmış şimdi ne yapmalıyız diye okunup o kentin gelişiminde yön sapması var mı diye bakılmalıdır. Ama ülkemizde günlük yaşandığı için alışkanlıklar ve alıştırıldıklarımız hep öndedir. En çok değişen de imarlaşma kanunlarıdır.
89 imar planı 27 yılda deline deline yani bir metre yeşil alan arttırılmadan, yollar caddeler genişletilmeden, alt yapı tesislerinin kapasiteleri büyütülmeden, trafik otopark eğitim alanları…artan nüfusa göre planlanmadan ama 89 yılında ki 50-60 bin nüfus 360 bin olunca kat ve emsal artışları ile sadece konut (barınma) sayısı arttırılmıştır o da mevzi planlar ile.
Şimdi 2016 yılında hatta 15-20 yıldan beri günlük ve sosyal yaşantımızda çektiğimiz sıkıntı bu bölük pörcük yapılan planlar yüzündendir.
Şimdi üç belediye birbirinden habersiz Manisa’yı çekiştirip duruyorlar. Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün’ün “Gelin beraber plan yapalım hatta varsa planlarınız onların üzerinde çalışalım” demesine rağmen herkes kendi bildiği veya bakanlığın biçtiği paya göre plan yapıyor. Nüfus ortalaması yok plan yapılırken ki kişi başına düşen paylar hesaplanmadan yine mahalle mahalle bölgesel plan yapılmak isteniyor. Prematüre bir plan doğacak ve böyle bir düzensiz ve sonunun nereye varacağı belirsiz planlamaya göre yaşantımızın düzenleneceği gün gibi aşikar. (Bu bir başka yazı konusu)
Geçen dönem Manisa Belediyesinin imar planı dediğinin üzerinden beş yıl geçti, zaman hızla akıyor, tabii gecekondularda, bir beş yıl daha kaybettik. Şimdi zannediyor musunuz bu yapılmak istenen planlar 2019 yerel seçimlerine kadar bitecek, vatandaş sıcacık dairesinden kar yağışını seyredecek. Bunlar kentsel dönüşüm planları, evi barkı arsası takkesi olanlara yeni plandan paylar verilecek, binlerce insan, hemen anlaşılacağını mı zannediyorsunuz? Kimse payına razı olmayacak. Olduktan sonra onca ev yıkılacak bunca halk evsiz kalacak. Nereye gidecekler? Nereden kiralık ev bulacaklar?
Ama büyük kağıtlar paftalar üzerinde renkli planlar ile doğmamış çocuğa don biçiyoruz.
Büyükşehir mi? Yarın başlayacak şekilde konut planları dahi hazır. Üç yıl önce başlansaydı (Hafsasultan Mahallesi) üç gün önce yağan karı sıcacık dairelerinden seyredeceklerdi.
Şu politika olmasa Manisa plansız kalmayacak da.
Bundan üç ay önceydi annem, babamızdan kalan evi müteahhide verelim dediğinde, şaşırmıştım. Üç katlı evde annem, oğlum ve ağabeyim oturuyordu. Müstakil, kimseden rahatsız olmadan sokak kapısından sonra sanki üç salonlu üç mutfaklı dokuz odalı bir evde yaşıyor gibi idik. Arkasında bahçemiz vardı; Kurban kestiğimiz, sıcak yaz günlerinde gölgelik yerlerinde komşularla sohbet ettiğimiz, sakız sardunyalar, katlı kokulu güller, en önemlisi limonunu komşulara dağıttığımız babamın diktiği yedi veren limon ağacı. Bazı günler sabah kahvesi içip buradan işe gittiğimiz, her dışardan geldiğimizde hemen göz ucuyla da olsa bahçede kimse var mı diye ilk baktığımız yerdi bahçemiz. Bayram günleri, torun, torba, büyük, küçük, tüm aile fertlerimizin toplanıp bayram sabahları kahvaltı yaptığımız, yengemin kavurması, annemin kumbarını yedikten sonra gittiğimiz akraba ziyaretlerinin başlangıcı idi burası. Sık sık bir araya geldiğimiz bir buluşma ve dağılma noktasıydı baba yadigârı bu evimiz.
Yeğenlerim burada doğmuş, babam burada rahmetli olmuştu. Buraya evlenmiş benim de çocuklarım burada dünyaya gelmişti. Sünnetlerini kapı önünde yapmış komşularımızın her biri ile sevinç de keder de hep beraber olmuştuk. Onlarda bir bir ayrıldı mahallemizden rahmetli olmuştu her biri namazlarını kılmıştık arkamızda ki camimizden.
60 yıllar idi birinci katı yaptığımızda, 68’de başladı babam kaldığımız yerden devam etmeğe ve üç katlı imarı olan buraya diğer iki katı da yapmıştı. Evimizin bulunduğu bu cadde yani İzmir Caddesi beş kat sonra da yedi kat olmuştu imarı. Biz bu imara rağmen yaşantımızda ki huzurun bozulmasını istemedik. Komşularımızın evleri yedi kata yükselirken biz arada basık ve küçücük kalmıştık, oysa mutluluğumuz çok büyüktü.
Adeta zamana direniyor, imara meydan okuyorduk ta ki 2012 yılına kadar. Tam 44 yıl sonra bizim de takatimiz direnme gücümüz kalmadı ve annem “Azmi eve bir müteahhit bul biz de yaptıralım bak çocuklar büyüdü evlendi onlarında çocukları oldu yine bir arada olursunuz yıkalım evi verelim müteahhide” dedi. Fotoğrafını çektik yıkılmazdan önce, hatıra kalsın diye oysa ne kadar çok ne kadar derin ne kadar unutulmaz hatıralarımız vardı bu evde, beş yaşında ki torunum dahi “dede fototafını çekelim” dedi, hala bana kızıyor müteahhide verdim diye.
——————————————————//————————–
Nereden nereye gelmiştik.
Manisa’nın nüfusu artmağa, şehircilik ve gelişme adına yeni yeni yasal düzenlemeler yapılmağa, yürürlüğe konmağa başlamıştı ülkemizde. Kat mülkiyeti denilen zoraki yönetim biçimi. Bir arsa sahibinden birkaç daire sahibi üreten bu yasa ile Yunan işgalinden sonra ikinci bir yıkım gerçekleşmeğe başlamıştı Manisa’da. “Yap sat, yık yap”, şapkadan tavşan çıkarmaktan daha kolaydı, bu işleri yapmak. Başımıza geleceklerden habersiz “bir arsadan bin daire”, “bir kapı hemen bin kapı yarın”, sıva yetişmiyor boyadan kolay kaleterasit sarıyor her yanımızı. Arsa sahibinin uykularına giriyor, daire alacakların hayallerini süslüyordu yıkım efsaneleri. Yıkıldı yıkıldı yıkıldı. Eskiye ait bir şey kalmadı. Manisa bitmişti, arsa kalmamış virüs kenar mahalleleri sarmağa başlamıştı. Doğu da Alaybey, Şehitler, Nişançıpaşa, Kuzeyde bahçeli evler, Dinçer, Akıncılar, Yarhasanlar, Batıda Tevfikiye, Akmescid, önü alınamıyordu büyük bir sıçrama ile Uncubozköy. Buralarda sözde planlı yapılırken bu işler, varoşlarda merkeze inat yeni yeni gecekondu mahalleleri oluşuyor yıkacağımıza korunması için Atatürk, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Adnan Menderes, Turgut Özal isimlerini veriyorduk. Manisa’nın da diğer şehirlerden bir farkı kalmamış diğer şehirlere benzer olmuştu.
Başına geleceklerden habersiz sessiz sakin o zaman yollarda sıkça selamlaştığımız, tanımasak da yüzlerini aşina bildiğimiz, şimdi onlarla akraba olduğumuz bizler Manisalılar şekillendirmeğe başlamıştık Manisa’yı. Tek katlı Kerpiç çamur sıvalı evlerin, yığma iki, üç katlı yüzleri taraklanmış yapıların, boş arsaların bol olduğu tipik avlulu Manisa Evlerinin yerini apartman denilen boyu posu devrilesi binalar alıyor sessiz sakin mütevazı birbirine dost evcikler kaderine boyun eğiyor idi. Manisalı koz olarak kullanıyor idi seçimlerde bir elinde oy pusulası diğer elinde bahçeli tek katlı ev tapusu “beş kat olacaksa oyum sana”. Oracıkta verilen sözler sonrasında hüsran oluyordu. Uçuruma bir adım daha yaklaştırıyorduk Manisa’mızı.
1980 -1985 yıllarına gelmiştik. Kat karşılığı denilen bu hastalık virüs gibi yayılmağa ve ona buna bulaşmağa başlamıştı. İki üç tek katlı evler evcikler yıkılıyor bilhassa ağaçları önce kesilen cadde üzerlerinde ki bu evlerin yerine beş katlı apartmanlar yapılıyor idi. Enflasyon ile tanışmamış o zamanlarda ki ülkemiz ticareti düşük taksit, az peşin ile satılmağa başlanan daireler daireler. Evcik bol yapacak adam aranıyor, adam da çoğalmağa başlayınca evcikler azalmış ara sokaklara dalga dalga yayılmağa, girilmeğe başlanmıştı. Oralara da kat ilavesi hastalığı sirayet ederek apartman denen toplumumuza uymayan ama her türlü yaşantı ve kullanıma uyabilen bizlere kurtuluş ve umut olmuştu. Bir evden evcikten iki kata hatta üç ve dört kata sahiplenmek hırsı sarmıştı her yanımızı her insanımızı.
Dalga dalga sokaklara yayılan bu hastalık yayılacak yer bulamayınca yeni imar adaları yapıldı, üç kat olan sokaklar beş kata, beş kat olan caddeler yedi kata çıkarıldı, hiç imar olmayan sokaklar da yeni imar planına kavuştu. O kadar acele ile yapılıyordu ki bu işler her seçim döneminde slogan haline gelmişti. “Kat arttıracağız, beş kat vereceğiz.” Belediye meclisleri kararları alıyor, kararların icraata dönüştürülmesi vakit geçirilmeden uygulanıyordu. Yapboz tahtasına benzeyen ve delik deşik edilen imar planının elle tutulur tarafı kalmamıştı.
Gecekondu alanları imar ıslah planları ile hisseli şahıs parselli halden kişisel tapular verilerek yüreklere su serpiliyordu oysa serpilen su hastaya verilen son can suyu idi.
Tüm bu yapılan imar planları ile yeni bir dünya yeni bir yaşantı bizleri beklemekteydi. Yukarıda bahsettiğim evimiz ile hüzünlü hikaye Manisa’da yaşayan diğer insanlar içinde geçerli onlarında sokaklarında komşuluk ilişkileri, evlerinde bir yaşam biçimleri var. Ancak medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar; Bizim ilişki, yaşantı, hatıra, nostalji dediğimiz duygularımızı kemirdiği gibi bizi yeni bir dünyaya hızla sürüklemekte.
Yenidünyada; Telefon mesajlı bayram tebrikleri, alo ile hatır sormalar, baş sağlığı, geçmiş olsun dilemeler var. İnsanlar; kibir ve kendini bilmişlik süsü veren maddi imkanlar ile dunyaları yaratmış edası, kimseye muhtaç olmadığının havası, kendi başına yaşamaya kendi başını becermeye ve giderek yalnız yasamaya mahkum olmuştur. Böyle bir hayatın ardından evimize çocuklarımıza zaman ayıramadığımız zamansız bir hayatimiz olmuştur. Birbirimizin ensesinden tutup sırtına bindiğimiz kin ve hasetten insanlık ve manevi duygularımızı kaybettiğimiz böyle bir hayatı sevmesekte mahkum olduğumuz bir dünyaya hızla sürüklenmekteyiz.
Tüm bunlara karşı direnmenin Don Kişotluktan öteye gidemeyen zayıf bir direnişin göstergesi olan masum iyi niyetli bizlere, geçen zaman el sallamak ve geleceğe elbette endişe ile bakmaktan başka yapacak bir şeyimizin olmadığı çaresizliğimizin içinde ki haykırışlarımız, medeniyet dediğimiz canavarın dişlilerinden çıkan gürültü içinde kaybolup gitmektedir.
ÇUKUR ÇEŞMELER SUSUZ
BOŞ SOKAKLAR UYKUSUZ.
BİR KÖPEK DOLAŞIYOR HEP AYNI YERDE
AÇLIĞI OKUNUYOR SADAKATLERİNDE.
KARANLIKLAR BASTIĞINDA KIVRILIYOR EŞİKLERE
ONDA BİTMEMİŞ ÜMİTLER BENDE Kİ TÜKENMİŞLİKLERE

Günler yetmiyor zaman bastırıyor nefes alamıyorum göğsüm daralıyor. Kapılar bir bir aralanırken ben dayanıyorum sanki kapansın ister gibiyim. Oysa ardına kadar açsam tüm heybetimle gireceğim eşikten kapı kolu elime yapışacak. Binlerce kapı odalar birbiri ardı. Kaybolup gideceğim sonsuzluklara…
Kapı halkaları belime dolanmış kafam tahta kanatlar arasında.
Zonkluyor düşüncelerim ıssızlıkların girdaplarında.
Sessiz şarkıların nağmeleri çınlarken kulaklarımda
Unutulmuşlukların hülyaları gözlerimin buğularında
Hasretli düşüncelerimin puslu kuytularında.
Bir bir geçerken mahşerin atlıları nal sesleri taşlarda
Yankılanıyor hıçkırıklar dar sokakların kara duvarlarına.
Yalnızlıklarım sürtüyor her bir taşın karalıklarına
Tahta kepenkler kapanıyor kafesli pencerelere
Çaresizliğimin hüsranları daralmış nefeslerimde.
Konu komşu ayrılıkları mahalle bir bir gurbetten
Renkler siliniyor çivit maviler duvar, kırmızı kiremitlerden.
Yaşantımın iklimleri sarıyor dört yanımı buz kesiyor ellerim
Dizlerimin sızılarında ki akşamlar, ayazlarda ki ürpertilerim.
Karabasan gibi basıyor bastırıyor zifiri karanlıklar.
Sabah sabrımın sınavına yetişiyor, umutsuz sapkınlıklar.
Son baca da sustu dumansız onca bacalar gibi
Sessizliği dinliyorum ümitlerimde kapı çalınacakmış sanki.
Bu da KULA’ya 14.01.2016/23.23
Haberlerde, ‘Esnafa 500 milyonluk kredi kullandırmışlar:
Akşamın ayazı kırık camlı kapıdan yol buluyor üfürüyor içeriye ıslık çalıyor sanki kırık yerden geçerken. “Gazete yapıştırayım yarın, ufacık yer ama ne soğuk yapıyor içerisini.” İçeride yanık yağ yakan antika gibi bir soba ısınmak için etrafına oturduğunda her tarafının is kokusuna karşılık sırtın buz gibi uzattığın ellerin ısınıyor birazdan onlarda soğuyacak 16-17 anahtarı tutarken. “Kara dönecek galiba iyice ayaza çekti hava hayırlısı olsun yarın yağ idare ederde öbür gün Hasan’ın dükkandan talaş alayım yoksa çırak dahil buz keseceğiz. Bu günlük Allah bereket versin Memet hadi giyin.” Yağdan muşamba olmuş elbiseler çıkarırken zaten kara yüzler eller daha bi kara oluyor düşünceler. Yarın yine soğuk yine donacak ellerim anahtar düşecek elimden tokat ensemde patlayacak ustanın öfkesi soğukla biraz daha acıtacak o da geçen gün arkadaşına dertleniyordu.
“Kapatacağım dükkanı olmuyor, kalfa tutamıyorum çırakla da iş bana düşüyor yıldım yıllardır. Emin çağırıyordu gel yedek şoför ol şehirler arası gidip geliyoruz ihtiyaç var. Onu da çocuklar istemiyor gece gündüzün belli değil gittiğin yerde kalıyor nerede yattığın kalktığın belli değil evden uzak iş değil ama başka çarede yok vergi algı sigorta ay dediğin geliveriyor kira geçen ayı ödeyemedim ikisini nasıl ödeyeceğim. Yok yok Emin’e eh diyeceğim.”
“Kredi alan arkadaşlar var bizim Nihat zaten iş yok neyle ödeyeceksin? Ona da Ali usta söylemiş ödeyemedi. Ali usta mı ödeyecek? Akılsız. Eve kadar gitmiş hacizciler. Evi bozuldu, eşi boşandı, çocukları da almış karısı anasına gitmiş.”
Sabah yine erkenden açtım dükkanı, her zaman ki gibi. Ustama ustasından nasihatmiş işin bereketi sabahın dermiş. Dün rüzgar düşürmüştü kırık camın yerine koyduğumuz gazete kağıdını usta yapıştırayım diyor yapışkan yok hamurdan yapalım usta dedim unutuyor hamur getirmeyi. Tekrar sokuşturdum gazete kağıdını sobayı yakayım usta gelinceye kadar ısınayım.
Oturdum beklemeye sobada bir önümü bir arkamı ısıtıyor dönüp duruyordum. Işığı yakmadım usta kızıyor ceryan harcama diye karanlık içerisi dışarısı da öyle kış havası. Beklemekten sıkıldım bu kadar geç kalmazdı, sobanın ateşi de azaldı yağ da bitiyor. Kırık camlı kapı açıldı ustam geldi zannettim fırladım uyukladığım sandalyeden düşer gibi.
-Memet ustan gelmeyecek kapat dükkanı sen de eve git. Dedi yan dükkanda ki Ahmet abi.
-Neden abi? Dedim.
-Hastalanmış.
-Abi arabanın sahibi bu gün gelecek arabasını almaya daha işi de bitmedi bu gün bitirecektik. Usta ondan alacağı parayı…
-Tamam tamam ben burdayım anlatırım sahibine olanları sen kapa git.
Otobüs parasını ustam verirdi olmayınca yaya yürümeye başladım. İki sokak ötede Veli önümü kesti bizim mahalleden arkadaşım.
-Memet, ustan ölmüş len.
Lodos yağmur getirir, kaç gündür esiyor bazen şiddet derecesinde, uçan çatılar sökülen ağaçlar, yere düşen kiremitler, devrilen bacalar. Nihayet yağmur geldi: Korkunç patlamalar, çatır çatır şimşek çakmalar, bir an her taraf aydınlanırken kılcal led ışıklardan kararmanın ardından gökyüzünün homurtusu ve patlaması. Yağdı yağacak derken bir anda başladı sonra yavaşladı sağanak şekliyle devam etmeğe başladı bugün üçüncü gün.
Yarın Pazartesi Pazarı pazarcılar tezgahlarını açarken yağmur yağmaya devam ediyor. Soğudu hava diyorlardı zaten kırçıl gibi yağıyor insanın yüzüne vurunca acıtıyor. Pazar kamyonetleri yerlerini almış yerleştirilen tezgahlara lahanalar sıralanıyor fazlası tezgahın gerisine, diğerinde patatesler piramit şeklinde her bir pazarcı satacağı sebzeye göre istifliyor tezgahını. Ayaz, yağmur, akşam karanlık.
Dünkü, Horozköy pazarında gün boyu yağan yağmura öfkenin karamsar düşüncesinde yorgun yüzler, sabırlar taşmış, söylenenler bağırışa dönüşmüş söylenenler, anlaşılmaz da kavgaya dönüşür endişesinde yamaklar pür dikkat ama yorgunluk dağıtmış akılları tıkamış kulakları, buğulu gözler zor görüyor artık.
Geç vakit Horozköy pazarından toplanmışlardı daha oranın yorgunluğu bitmeden buraya, kamyonetten indirilmiyor atarcasına sebzelermiş gibi gözükse de bezginlikler, bitmek bilmeyen gayretler savruluyor sabırlarla beraber.
Sabah erken saatte çadırlar açılıyor brandalar geriliyor. Kendi, tezgahı, müşterisi ıslanmasın diye yerleştiriliyor. Yanda ki tezgahın çadırına takılıyor zaten öfkeler akşamdan kalma, sürtüşme itişme tatlıya bağlanıyor alış verişçiler gelmeye başlayınca.
Şemsiyeliler yanaşamıyor tezgaha pazar arabasını mı tutsun cüzdandan parayı mı çıkarsın, pazarcının doldurduğu torbayı mı alsın? Hepsi de oluyor. Çantalar, arabalar, torbalar, dolmuyor. Pazar diye ayrılmış paralar yetmiyor. “Daha marul almadım.” “Elmada alacaktım.” “Parasızlığın gözü kör olsun.”
Yağmur gün boyu yağdı. Sabırlar taşmış bağırışlarla atılıyor sıkıntılar deşarj oluyor yorgun duygular. “Haydi kalmasın” “Yağmur yağdı böyle oldu” “Gel gel domatese gel”
Bir akşam daha yapılıyor. Kalanlar toparlanmaya başlanırken büyükçe çuvallı bir kadın, ötede biri daha, birileri daha. Kesilen biçilen atılanları ayıklamakla meşguller. Bir kaç pazarcı tezgahta kalan az bir sebzeyi dağıtıyor. ” Al bunu da al.” Yüzler asık, gönüller kırık, ümitler bitik. Yitik hayatlar, muhtaç insanlar, alayım mı diyen bakışlar.
Yaşmağı çözülmüş, yağmur saçlarını ıslatmış, uçlarından sular akıyor bir kap yemeklik sebzeye. Akşamın karası bulaşmış ellere, ayaz dumanlı nefeslere. Sudan çıkmış gibi her yanı. Aldırış etmiyor alışmış hastalığa, öksürükler dünyası.
Bir kız çocuğu annesine yardımda o da bir şeyler arıyor anasının her adımında. Sarı ama çamurlu çizmeleri, belki de su dolu içleri. Yağmurdan bacaklarına yapışmış etekleri, gidelim diyor anne üşüdüm kirli kara elleri, koltuk altlarına sokuşturuyor.
Zaten çatı da akmaya başlamıştı yağmurla. Çalı çırpıda yaş şimdi. Nasıl yakacak evde ateşi, ısıtacak bu minicik elleri, çocukken büyümüş bedenleri?
Nedir bu memleketin hali? Bunca terör bunca şehit bunca katliam şeklinde kaza en son şehir içinde bir belediye toplum ulaşım aracı otobüsün 12 kişiyi öldürmesi. Radarla sürat kontrolü yapıyoruz sürat felaket diyoruz şehir içinde kaza 12 ölü yaralılar sakat mı kalır, onlarda ağır yaralı olup akıbetleri Allah korusun ne olur hiç üzerinde durulmuyor yani kalan sağlar konuşulmuyor. Bu memleketin neresi emniyetli bu memleketin neresi güvenli, dağı ayrı ovası ayrı yolu ayrı şehir içi caddesi ayrı, havaalanı bile.
Bunca sıkıntı bunca üzüntü kaza bela ülkemizin idaresini teslim edeceğimiz siyasetçiler Atatürk’ün meclisinde çığırtkanlık yapıyorlar kavga ediyorlar kavga edip içlerini döküyorlar siyasi konuşma yapan ortalığı ayağa kaldırıyor meclis kapatılıp hadi seçim bölgelerinize halkı kandırmaya körü körüne saplanmış millette gelenleri havaalanında yollarda sokaklarda yerlere yatarcasına karşılıyorlar. Ne yapmışlar ne yapacaklar da bu kadar ilgi. Cehaletten başka bir şey değil. Hem de hiç değil.
Eğitim sezonu açıldı ben olsam çocuğumu devlet okuluna vermem diyenlerle nasıl bir şey bu devlete güven kalmamış ne koruma ne güvenme, ne eğitilme, ne iş, ne aş açısından kime güvenelim gemisini kurtaran kaptan düşüncesiyle yapılan yolsuzluk ve usulsüzlükler meşru hale geldi.
Her okulunu bitiren diplomasını alan resmi kuruma bu resmi kurumlar fabrika mı allah aşkına yapılan iş belli alınacak eleman sayısı belli. Ayrıca verilecek ücret belli bu ücretle geçinmek zor hele çocuk yetiştirmek çok zor onun için ilkokuldan sonra binlerce çocuk orta öğretime gitmiyor. Binlerce öğretmen adayı yıllarca bekletiliyor öyle hale gelmişler ki terörün kucağına bırakılıyor ama allah kerim deyip ölümü göze alıp gidiyorlar. Böyle eğitimden ne hayır gelir. Ülke geleceği için nasıl aydın toplumlar oluşturulur müreffeh toplum yetiştirilir.
Ne tarafından tutsak elimizde kalıyor. Kör topal yarım yamalak nereye kadar gidilebilir.
Üniversitesi ayrı. Yollar yapılıyor alt yapı için dünyanın masrafı yatırımı yapılıyor güzergah değiştiriliyor. Tünel gereksiz olmasına rağmen yapımına başlanıyor yapan firma kimbilir nasılsa işi alıyor sonra zararın neresinden dönülsek kardır deyip işi yarım bırakıyor ar bokuna işe bir başka şekilde devam ediliyor. Bunlar gündeme yansıyanlar ya yansımayanlar yık yap kentsel dönüşüm diye bir şey uydurulmuş yazık bu memleketin paralarına insanlarına evin barkından ediliyorlar kentte neresi dönüşüyor . Sabah saat yedide bir izmir caddesine çıkınız da yolun halini görünüz bu kent yıkıp yapmayla mı dönüşecek yazık hem de çok yazık koyun gibi olmuş güdülüyoruz sürüye katılmasak elden ne gelir ki?
Bir allahın kulu yönetici ya biz nereye gidiyoruz durun bakalım bırakın onu bunu seni beni oturalım şapkamızı önümüze koyalım diyen yok. Bir araya gelmek yok herkes ben bilirim diyor. Televizyonlarda konuşanların hepsi bunları söylüyor laftan ileri gitmiyor. Madem aynı şeyi söylüyor aynı şeyleri biliyoruz neden yapmıyoruz kim yaptırmıyor?
Biz nasıl korunacağız? Adı çelik yelek o dahi kurşun geçiriyor. Korumuyor.
ALIŞKANLIK PİŞMANLIKBoyumdan yüksek ayaklarım yere parmak ucumda basıyor. Abimin bir eli didonda diğeri sepetlikte hem dengeyi sağlıyor hem gidişime yardımcı oluyor hem de arada bir kendime bıraksa da yanı başımda koşuyor. Bir iki kendi başıma bıraktıktan sonra yanımda koşmamaya başlamıştı alıştım diyerek. Düşmelerim göz yaşımın musluklarını açtığında gülerek yanıma gelen ağabeyim hadi kalk bu iş bitiyor alışıyorsun öğreniyorsun diye diye alıştım bisiklete binmeyi. Önceleri bisikletle geçenlere gıpta hatta hayranlıkla bakarken daha sonra hiç yadırgamadım. Kısacası alıştım gitti.
Lastik bot patlayıp da ölen ilk mültecilerin görüntüsü akşam haberlerinde derin üzüntüye boğmuştu izleyenleri. İkinci üçüncü bot patlayıp da ölenlerin haberleri “Hay Allah yine mi?” Sonrakiler “Ya nereden geliyor bunlar, olacağı bu, yetkililer görmüyor mu?” Daha sonra boğulan mülteciler kabahatli oldu alıştık görüntülere üzülmüyor gelmesinler diye kızıyoruz.
Bu alışkanlıkla bir akşam yine haber bülteninde ölen mülteci çocuğun sahile vurmuş görüntüleri, çok üzülüyoruz Aylan bebeğe. Bir iki hatta dört çocuğun sahile vurmuş cesetleri Aylan bebek gibi etkilemiyor bizleri hay Allah’tan sonra işimize dönüyoruz.
İnsanın fıtratı bu olsa gerek her şeye üzülse dövünse 60-70-90’nı göremez. Doğu bölgelerimizde ki çatışma haberleri terör olayları da buna benziyor.
Kurşunlardan kevgire dönmüş duvarlar, roket atarlardan yıkılmış evler, sopaların ucunda ki beyaz bezli ürkek insanlar, göç eden yalnızlıklar, korkunun ne olduğunu bilmese de sinmiş çocuklar, yuvayı dişi kuş yaparmış bitmiş analar, baba eve bakarmış bi topan ekmeğe muhtaç aileler, boş sokaklar, mahalleler, kazılmış hendeklenmiş yollar, feryatlar, figanlar.
Bir üç beş görüntü haber “Hay Allah ne zaman bitecek bu bela yazık değil mi bu insanlara” alıştıktan sonra meraktan bakılan görüntüler çok sonra içimiz daraldı “kapat şu televizyonu” oysa daha kaybedilen polis, asker şehit haberleri verilmemişti.