İçeriğe geç

DÜZENSİZ DÜZEN

Gazetelerde yazılar: 

Bir yazıda : Dün günlerden  idi camiler doldu taştı, “çok cemaat olduğundan, kaldırımlarda namaz kılındığından, turist falan gelirse (gelsin diye uğraşıyoruz ya,) kaldırımlarda ki insanları görürse dünyada olmayan böyle bir manzara…Kalabalık, cemaat ve camilerin yetmediğinden bahisle yıkalım küçükleri yapalım büyükleri diyen vatandaşlara tercüman olmuş camiler yetmiyor diye yetkililere seslenmiş.” Haklısın ayarlı mesailerden sonra daha da kalabalık olacak.

Bir başka yazı çocuk hastanesi: “Hastalar üst üste kapı önünde şifa arayanlar, Moris Şinaşi’nin göz yaşları, ana babaların feryatları, sırada bekleyen çocukların ağrıları sızıları. Üç belediye, koca büyükşehir Manisa çocuk hastanesi yetmiyor bahçesi araçtan içerisi çocuktan geçilemiyor. Büyük bir çocuk hastanesi yapılsın yetkililer görmüyor mu?” Duysun. Yetkililerin çocukları büyük, onlar büyük hastanesine gidiyor bilmeyebilirler.

Bir başka yazı: Bu yazı bir çok konuya temas etmiş. “Çevre kirliğine akan Gediz, yollara sığmayan araçlara otopark, yıllardır uyandırılamayan derin uykulu Manisa.” (Manisa uyurken uyanık manisalılar…) “Çare taş üstüne taş koyalım.”

Bunlar son iki günde yazılan yazılardan bir kaçı. Bu yazıları haberleri yazanlar hepsi arkadaşlarım. Zaman zaman ben de bu konular üzerinde yazdım. Ama arkadaşlar bunlar yazmakla çizmekle olmuyor, çizmekle olacaksa ben hazırım mesleğim bu. 

Biz millet olarak düzensiz düzene alışığız alıştırdılar, yaşantımız bu. Sokaklar bir karmaşa bir kargaşa çöp kutularından tutun da konteynerlere, panolardan reklam pankartları bez afişlere kadar. Usülsüz parklanmalardan düzensiz trafiğe kadar. Kaçak çatılardan rahatlıkla yapılan gecekondulara kadar. Sırasız kuyruklardan kuyruklu yalanlara kadar. Gelip giden omuz atan bağıran çağıran kavga eden insanlardan (buna da şaşıyorum bu insanlar koca gün nereye gelip gidiyorlar bu araçlar Manisa gibi yerde nereye seyr-ü seferdeler) işgaliyeden yürünmeyen kaldırımlara kadar. Sizin anlayacağınız “Çer çöp” deyip gidiyoruz.

Kaymakamlar, belediyeler, kamu kurumları, büyükşehir olunca üçe katladı. Her bir yetkili kurum bir şeyler yapmanın peşinde bunlara dernekler, sivil toplum kuruluşları, odalar salonlar eklenince her kurumdan ses çıkıyor. O kadar ki işi olmasa da televizyon haberlerine gazete küpürlerine cevap veriyor yorum yapıyorlar. “Ne olacak bu memleketin hali” diyenler hariç. Çok sesli bir koro. Oratoryo diyorlar galiba. Koronun sağından bir ses solundan başka bir ses çıkıyor ama sonunda alkışı alıyorlar. İşte taş üstüne taş koyanlarda böyle, sonunda alkışlıyoruz.

Taşı taşın üstüne koyarken neden koyuyoruz? Taşları üst üste koyduğumuz yer neresi? Bir plan, bir proje, bir proğram var mı? Kimler neye karar veriyor? Yetkililerin birbirlerinden haberleri var mı? Kimler sorumlu? Sınırlar? Sonunda ne oluyor? Olmuyor yıkıyoruz bir daha taş üstüne taş koyuyoruz.
Düzensiz düzen: 

Manisa hastaneler şehri olacak. Ölmez sağ kalırsak.

Büyükşehir Manisa. Yasa değişiyor.

Sanayi üstüne sanayi. İşsizler ordusu.

Siyasiler gidenleri topluyor. Oysa “Kapımız açık” deyip gitmelerine imkan sağlıyorlar.

Çay, rakı…Kaçaklar ülkesi. Kayıp kaçak bedellerini vatandaş ödüyor!

Hormondan yediklerimiz midemizde büyüyor ötenleri bile var. Her gün bir beslenme uzmanı peydahlanıyor. 

Daha binlercesi.

Tüm bunlara kim, ne zaman “Dur” diyecek?

İşte, bizi üzen düzensiz düzen.

KULA’YI PLANSIZ YAPMIŞLAR BİZ PLANLA KORUMAYA ÇALIŞIYORUZ.

Bir büyük masa etrafında plancılar bir araya geldiler, bekliyorlar biri daha gelecek derken geldi ama hala bekliyoruz nihayet son beklenen de geldi. Genç bir hanım bilgisayarından anlatıyor. ekrana bir şeyler yansıtmak istiyor ama bilgisayar mı uyum sağlamıyor biz mi o hanıma ekran mı hepimize. Bilgi işlemciler çağrılıyor, elleyip gidiyorlar küllemesi bize kalıyor, oldu nihayetinde.

Ekrana bir görüntü geldi. Bu nasıl bir yer? Üst üste çatılar sokaklar, havadan bakılan fotoğrafında gözükmüyor sokaklar. Çatısız olanı ekrana yansıttılar parseller gözüküyor. Evlerin yerleri, bahçelerin duvarları, kıvrım kıvrım sokakları, karınca yuvası da böyle olmalı. 

Yeni plancılar böyle eski plansız yerleşimlere karınca plan diyorlar. Hani karınca gider gider durur kıl gibi duyargalarını çevirir de çevirir, hızla öne gider durur, geriler sağa sola fırlar nedense sonra yoluna devam eder. Bir yer gelir yine aynı işler, duyargalar anten, kıl bacaklar motor takılmış gibi döne döne gider her gittiğinin yol olduğunu farz edin. İşte bu yerleşimde böyle. Plan demiyorum karınca plan mı biliyor yolunu biliyor her ne kadar dönse de durup durup nereye gideceğine karar verse de bıraktığı iz yol, yol da plan olur. 

Etrafında evler dar olunca sokaklar birbirine değecek elbet saçaklar o onun üstünde diğeri öbürünün üstünde komşu komşunun külüne muhtaçmış burada komşu komşunun kiremidine muhtaç üstte ki düşse alttakinin üstüne kıracak bir kaç tanesini tamir için kiremit gerekli çatı arasına konur tamir kiremitleri çatıya yakın. Hatta bir fazlası konur komşuya yarasın.

Dar sokak; evler yakın, pencereyi açsan duyulacak sesin, hissedilecek nefesin, görülecek her yerin. Çıkmaların yan tarafına açılır pencereler, sokağı görürsün derinlemesine. Gerçi gizli saklı kaç göç yok kardeş sırdaş her biri birisiyle.

Yukarıdan çatılar aşağıdan kapılar kafesli pencereler karşı karşıyalar. Nar ağaçlı bahçeden çıktın mı evin hayatına, üst kattan uzaklar gözükse de komşu bahçe altındaymış gibidir. Mahalle camisi de öyle. Cami, minare, imam neredeyse namazı bahçede kıldıracak. Acı tatlı gününde, düğününde, komşuluk her şeyiyle. Akşama kına gecesi, sabahına sokakta kazanlar, düğün yemeği. Koca sopa kazanın içinde, her bir komşu alır eline, çevirir alabildiğine.

Keşkek düğün yemeğinde, 

Yardımlaşmadır. 

Dayanışmadır. 

Kula geleneğinde.

Tatlıya bağlanır her şey,

Şekerli pide yendiğinde. 

SABAHA KADAR YIL VAR…

SABAHA

KADAR YIL VAR
Akşamları ticari alanlar boşalıyor konut sahaları araç yığıntısı, sokak cadde kaldırım le ba lep. Ful dolu! (Ne demekse) Gündüz ticari alanlar dolu yani tersi. Merkez ticari bölgede otopark 8 TL (24 saati) şikayet yetmedi gazeteye röportaj. Arabaların yollarına kırmızı halı, sürücülerine balmumu hoş geldiniz partisinin en heyecanlı yerinde aracın camına iliştiriliyor makbuz. 
Akşam ki sokak araları kaldırımlar boşaldı kalsın hazır yerde bulmuşsunuz. Olmaz illa sekizi vereceğim.

Oysa anlatamadık; çarşı araçtan ne kadar temizlenirse vitrinlerin önü açılacak, (niye dükkanların önüne sandalye koyuyorlar araç park etmesin vitrin gözüksün diye.) Vatandaş yaya olarak gezecek gezmek zorunda kalacak. Bizim çarşımız açık AVM gibi, yeni şekliyle forum gibi. Alış veriş artacak. 
Bu bölgede ki esnaf şikayet edeceğine otopark ücretleri arttırılsın diye dilekçe vermeleri gerekir. Ama biz her şeyde olduğu gibi günü kurtarmakla meşgulüz.

Bir de akan trafiği tıkayan zart zurt korna çalmaya sebep olan hatta elini çekmemecesine kadar bağırtan , inip kavgalara sebep olan olaylar var.

8 TL’lik bölgeye bir sıra park edilmiş arada hiç boş yer yok. Market şoklusundan düzünelerce, şoksuz olanı o da binlerce. Günlük tüketilecek yani tüketim tarihli yiyecek tedarik edenler, her gün koca koca kamyonlar marketin önünde, ikinci sıra parkta. Pat yanına deterjan ve kağıtçı gelmiş, ikincinin yanına üçüncü sıra parkta. Pat yanına gelecek patladı sırada bekliyor dördüncüyü yapacak da caddede yer kalmamış, kim? Gazoz meşrubat bedava kapakçıkları biriktirinci. 

Birinci sıraya park etmiş sekizi bayılmış kurallara uymuş, uymayan trafiği aksattığı yetmiyor bi de araçın kasasına kıçını dayamış iş yerinin kızlarıyla makara yumak yapıyor. Sabahın dokuzunda gidiyorlar öğleden sonra bi daha geliyorlar.

Arayan soran yok tedarikçilerin patronlarından başka. 

-Oğlum nerede kaldın?

-Patron, trafik çok yoğundu. 

-Ne trafiği ya senin geçiş üstünlüğün var arabadakiler bozulursa trafik mi verecek parasını?

Bu geçiş üstünlüğü değil ama park etme pervasızlığını nereden buluyorlar? Sabah yedide organize trafik suçu başlıyor. TCDD rayları İzmir Caddesine döşemiş katarları da dizmiş. Bi lokomotifi eksik gerçi onu andıranlar var bacasından değil de ekzosundan kara dumanlar çıkaranlar. Yani yollar yine dolu. 

O zaman bu tedarikçiler sabah altıda marketin önüne gelecek mallarını boşaltacaklar, o saatte çalışan kız falan olmadığı için makara yumakta yok, vınn. Sabah uyku mahmurluğu araçı yüklemek için dörtte iş başı, olmaz mı? Trafikte çareler tükenmez yeter ki isteye gör. O zaman akşam 22.00 bu saatten sonra şehir sizin.

Sabaha kadar dans dans.

SABİHA GÖKÇEN’DE SON ÇAĞRI

Borajet’e son binen yolcuydum. O telaşla güvenlikten geçerken, Ahmet antikacıdan almış olduğu Çanakkale Savaşı madalyalarını o gün bana vermişti. Çantam tarama cihazında kontrol edilirken çantada bunların ne olduğunu anlamayan güvenlikçi madalyaları göğsüme taktırdı. Senin mi? Çalıntı mı? Testinden geçtim. Cihaz yine sinyal verdi senin USB dir dedim. Masaya koydum geçtim. Ötecek bir şey değil ama öttü, kedidir kedi dediler. Yetişmek için koşmaya başladım kapıya. Soruyorum, kimine dayı kimine amca oldum.
Kemeri bağlayacak zaman yok belime dolayacağıma elime doladım bi taraftan pantolonları topluyorum öte taraftan kemer dolandığı yerden çözülmüş koşarken yerlerde sürüklüyormuşum üstüne basıyor uçak bekleyen vicdansızlar, telaşıma alay. 315 dediler en son kapıymış Sabiha’yı tanımam ama tanıştırdılar nefes nefese ter içindeydim. Heyecanıma ver diyemedim.
Zorla bulduğum kapı duvar, Kapıyı değiştirmişler. Bu alanı kamera şakası yapan ekip stüdyo olarak kullanıyor dememe kalmadı ilahi bir ses Borajet yolcuları 311 no’lu kapıya… Allah’tan komşu kapı, kontrol kız “Bizde sizi bekliyorduk” deyince nereden tanıyacak bu Sabiha’nın arkadaşı olmalı dedim. Kimlik yüzüme, bilet elime, geçtim, nihayet geldim kendime. 
Uçağa götürecek otobüse bindim ama içim rahat değil bunca aksilikten, emin olmak için kafamı kapıdan uzattım. “Borajet’e gider değil mi?” “Her yol” 
Telaşın yorgunluğundan uçakta dalmışım: Bulutların içinde senin USB yi arıyorum görüyorum ulaşamıyorum bulutlarda kayboluyor. Tam gördüğüm esnada aşağı düşmeye başladı, görüyorum ama yetişemiyorum. Biri omzuma değdi, rüyama girsin istediğim hostesti bu. “Ne oluyor?” Der gibi bakınca “İndik” dedi tatlı bir sesle. Sesi de kendi gibi güzelmiş. Bu kadar rahat bir iniş alkışlanırdı benim bildiğim alkışlasalar uyanırdım çünkü. Ama alkışı dahi duymamışım uçuşun rahatlığından.
Teşekkür ederim Ömer bileti öne aldırdın telaşla USB ni kaybettim ama bu yaşımda sakin bir hayatım varken Survivor’ı yaşattın. Eve geldiğimde benim uçağın kalkmasına üç saat vardı, elemeden geçtim Survivor’a adaydım artık.

08.01.2016

BEYAZ DÜNYA

 

 

Hayal Pastanesi’ne girdim yılbaşı akşamına sipariş vermişlerdi. Bembeyazdı her yer. Vitrine yaklaştım içindekilere bakarak, “Hoşgeldiniz” dedi vitrinin arkasından bir ses sanki yabancı değilmiş gibi. Belki bana öyle geldi. Vitrindekilerden alıp mutluluğa götürecektim. Masalar sandalyeler beyaz tavan, avize kristal, yerler daha beyazdı. “Oturayım siz hazırlayıncaya kadar” dedim. Çikolatalısından siparişimi verdim.

 

Şöyle bir ohhh çekerek otururken koltuğa

Kollarımı bağladım dayandım masaya.

 

O an başka bir alem oldu yuvarlak masa.

Ölüm yok dediler yaşlanmakta yok oysa.

 

Beyazların içinde bir dünya, gülen mutlu insanlar.

Beyaza bizim dünyamızda ki gibi beyaz demiyorlar.

 

Başka renk yok renkleri bilmiyorlar.

Burada uçarak yürüyorlar ve hep gülüyorlar.

 

Dalmışım. Bu benim çocukluğum dedim sessizce, içimden gizlice. Allah Allah beyaz ayakkabılarım çoraplarım her giydiğimde annem kirletme derdi. hiç kirlenmemiş elbiselerim. Kir yok ki. Çirkinlik laf küf toz duman yok ki. Neden dermiş acaba. Şimdi ben diyorum torunlarıma. Onlarda bembeyazlar ama dünyalarını biz boyuyorduk gri fonda karalara.

 

“Siparişiniz hazır” dedi bildik ses döndüğümde,

Beyazlıklar beyazlıklar alabildiğince.

 

Bayağı çok yeni yıl yaşamışım.

Ne yalan söyleyeyim. Kırkından sonra renklerle tanışmışım.

 

Sizlerinde saymayı unutacağınız kadar nice pırıl pırıl beyaz yıllar dilerim.

KASA KASA BULUNANLAR

Dedim ki o bina tescilli bu bina mescilli kamu yapısı kıymeti bilinmeli. Bir yanda Spil, öte yanda Gediz, Doğu yanda hurda, mermer, mezarlık, evler derme çatma, batıkanda Kenan Evren aman yaklaşma. Orta yeri sinema herkes bir rol kesiyor sorma. Sık parselleri diş macunu gibi üstten fışkırsın misali üç, beş, yedi, on iki.

 
Kamuya ait yapılar okullar, camiler, hanlar hamamlar, Cumhuriyet yapıları Osmanlı eserleri Manisa nüfusu 40 bin çalışan 20, tescilli kamu yapıları yeterli nüfus, 240 bin çalışan 540 yapılar atarlı sığılmıyor ilaveler eklentiler kamu diye kurumları da hiç ellememişler.
Kimi mermer merdiveni dökme mozaikten, kimi korkulukları da yapalım elimiz değmişken, kimi çatıyı kaldırıp araya arşivi koyalım diyerekten, bazısı boyayı kapıyı kasayı değiştirerekten, sanat tarihçi bile kestiremiyor. Hangi devir çağ? Kim yapmış bunları yavv.?

 
Nüfus cüzdanlarımızda ki çocukluk resmi gibi henüz ter-ü taze iken yapıştırılmış resim 70’şine gelmiş Allah ömür versin sakal bıyık kel kafa buruş buruş yanaklar ayaklar giderken kabire, yapıların şeklide böyle ekle çıkar yık yap tescil hak getire, kamu yapıları zoraki ayakta kamuya ayıp olmasın diye. Yoksa yıkacaklarda bu kurullarda niye.

 
Gel zaman git zaman pire berber deve tellal ortalık tilki çakal, antik kent sahibi olanlar bile var. Vakıf; herkes vâkıf. Dedesi paşa babası maşa o zamanlar bol ya, padişah dağıtmış kese kese altın bitmiş sıra tescillilere gelmiş. Onlarda bitmiş bağ bahçe tarla takke miras ihtiras o dahi yetmez, 101 misali harca harca bitmez.

 
Hazıra dağ dayanmaz şekil şemal gitmiş, kaymış yüzler, atmış benizler. Şehirler değiştikçe zenginleştikçe (yürüyüşleri) gelişmeleri değişmiş. Marka kent olma sevdasında yeni yeni kararlar kente bir kat daha verilmiş zararlar.

 

Marka ya kumaşındadır, modelin tutulmasındadır, herkesin kullandığı giydiği için aranmasındadır. Bazısı pahalı, çoğu ucuzlukta kuyruk olur insanlar, hele markaysa önceden alır telefonla arananlar. Şehirlerin markasına oldum olası aklım almaz kuyruk olunur da uçaklar mı almaz? Ya güneşi denizi ormanı vardır tercih edilir, ya da tarihi eseri müzesi vardır görüp gezilir. Bizimkisi züğürt tesellisi marka kent olacağız diye her yöneticinin hevesi. Var mı saydıklarımızın bi tanesi?

Şimdi başladık artık güzergah rota tayin ettik. Yerlerine gidip gördük inceledik derecelendirdik. Her adımda bir eser her eserde bir kazı ortaya çıkarma hevesi var. Böyle olmalı elbette ama, ilk önce her gezilen görülen gidilen kentlerin müzesi var. Kaz kaz nereye kadar.

Domat, biber, patlıcan gibi kasalara mı istiflenir bulunanlar?

KATAKEKAUMENE

Bir kaç gündür bilboard, raket denilen ilan reklam panolarında yabancı ve telaffuzu zor bir isim görüyoruz. Ne demek olduğunu da yazmıyor afişlerde.
Sordum bilen yok. Kocaman harflerle yazılı olanını okuyorum gelip geçerken. Hep öyleyizdir ya. Ana başlığı büyük puntolu olanı okur hüküm yürütürüz. Bu başlığa hüküm yürüten de yok. Hayır birine bu ne demek diye soracağım.

 

-Ay neydi? Kata mı? Kaka mı? Ay onun gibi bir şey ne demek bu? Dediklerim,

-Katayı bilmem ama kakayı herkes bilir sen ne öğrenmek istiyorsun? Diyorlar.

-Ya hani ilan panolarında var onların da adı değişmiş. Raket mi neymiş?

-Şu teniste topa vurulan file gibi kepçe gibi o mu?

-Sen benimle dalga mı geçiyorsun. Onu bende biliyorum.

-Eeeee?

-Yahu sen okumadın mı?

-Okudum okudum da ben de anlamadım. Kata keka ohh gel keyfim gel mi demek?
Katakekaumene: Antik çağların tarihçisi, coğrafyacı, filozof Strabon bizim Evliya Çelebi’den önce yaşamış o da bizim Çelebi gibi Anadolu’yu dolaşmış. O devirlerde dünya küçük Anadolu antik kentlerin yerleşimi. Bu, Anadolu da çok dolaşmış sık sık da Kula’ya uğrarmış. Ben de bilmiyorum sevdiği mi var? Karısının memleketi mi? Onun için mi sık geliyormuş? Hanım sülalesini sevmediğinden de olabilir sevdiğini vermediklerinden de, adını Katakekaumene demiş kızaraktan.
Gel zaman git zaman tabii Strabon toprak olmuş. Bizim Çelebi’nin yolu buralara düşmüş. Tarihte okumuş olmalı o da merak etmiş ne demek bu Katakekaumene diye buralara gelmiş. Haaa demiş bunlar yanar dağ lavları her taraf kapkara kaya ve taş parçaları bu tepelerde birer koni buralardan yanarak çıkan erimiş taşların akıntıları olsa gerek deyip adını Yanık Ülke koymuş. Yani Katakekaumene “Yanık ülke” demek.
Gel zaman git zaman Kula’lılar bu kara taşların diyarına dedelerimiz gelip yerleşmişler onlar yanmış bari biz yanmayalım deyip ne Katakekaumene ne yanık ülke demişler. Divlit deyivemişler. En son da Jeopark diyorlar. Ama bunu dünya da diyor.
İlana Yanık Ülke desek yanlış anlaşılacak memleketin her yanı yandığı için. Divlit desek yine soracaklar divit mi kalem mi diye soracaklar ama soramasınlar küçük yazıları da okusunlar diye Katakekaumene altına küçük yazılara da “Fotoğraf Yarışması” dedik. Bu kadar Katakekaumene demem de ki sebep de on defa okuyunca unutulmaz ve telaffuzu kolaylaşıyor diye.
Strabon’un bahsettiği bu yer ne Katakekaumene, ne yanık ülke, ne de divlit, jeopark.. Jeopark ne demek onu da Jeoparkı gezip gördükten sonra fotoğraflarını çekip yarışmaya katıldıktan sonra öğrenebilirsiniz.
Hem de tekmilini birden.

SABRIMIZ TAŞIYOR

Ne çektiysek cehaletten çektik.

Yıllarca hastalıklarla aşılarla geldik

 
Yokluk her evde her köşede her köyde

Yokluğa katlatmak yetişme terbiyemiz ailede

 
Açlığı çekmek yokluğa katlanmak sabır taşımız

Savaşlar kırdı geçirdi milletimizi gençi yaşlımız

 
O cepheden o cepheye yalınayak omuzda mavzer

Dünya bir olmuş cesaret bizde bin her birimiz vatanperver

 
Geldi geçti her şey dertler biter mi? Bitti artık.

Fabrika inkilap kalkınma okuma yazma tekrar vatana sarıldık

 
Kalkındık milletçe devlet gibi devletle

Kısa zamanda çok işler başardık Gazi Atatürk’le

 
Hesaplar görüldü, elimiz bileğimiz güçlendi

Demir ağlar fabrikalar yerli malı kullanıldı.

 
Ne badireler, ne kötü günler, ne kötü düşünenler

Bitti artık yolumuz uzun ama inançlı tunç yürekler

 
Düşman yılmıyor kardeş tek başımayız hepimiz milletçe

Mert değiller hain pusu, sinsice, çarpışıyorlar kalleşçe

 
Belli ki sarılmış içimiz dışımız üstümüz astımız

Devriliyor genççecik bedenler gidiyor aslanlarımız

 
Bunun bir sonu olmalı Allahım inancımız sana

Tükenmiyor umutlar ama sabrımız taşıyor her vurulanla.

“BUGÜN YİNE GÖNLÜMÜN BAHÇESİNDE GEZİNDİM”

Divlite gittik Zafer Okulu’ndan, Ankara’dan İzmir’e gittik paralelinden aman düzelteyim yan yoldan (bu da yanlış yan yollara girmiş gibi.) Onca yol yürü yürü, dedim ki, “Benim belediye otobüslerine serbest (bedava) biniş kartım var.” Dinlemedi güldü geçti genç başkan halden anlamadı dedim yürüdüm. 

Divlite gidinceye kadar sağda solda ki evlerin gözlerimizle fotoğrafını çektik. Yolda ki vatandaşlara selam verdik hepsinin yüzü gülüyor anladılar ki başkan buradan geçiyorsa başkaları da geçecek. Yol boyunca selam verdiğimiz gruplar vardı kara kasaların içinde sarı turuncu renkte mandalinalar kasalar üst iste kabuklar bir yanda mandalinalar ötede kadınlar çoğunlukta hem muhabbet hem iş ha gayret. Bu yörede soyan ordusu tırtıl gibi şöyle çevirince mandalinayı tüm çıplaklığı ile soyulanların kasasına giriyordu. Kabukları atılıyormuş bu da değerlendirilebilir ama soymaktan saymaya zaman yok.

Yolun sonu dediğimizde divlit sizin anlayacağınız jeopark alanına dayandık. Buraya girişi yapalım araçlar burada parketsin, güvenlik tesis gibi bir şeyler yapalım, yürüyelim yürütelim. Onlar yürüsünler yer görsünler bizde turist görelim. Onları son derece rahat etmeleri konforlu bir gezinti yapmaları için her imkanı düşündük yerinde planladık. Divlit’e kadar giden yol sürpriz olsun söylemeyeyim yapılıncaya kadar.

Buradan döndük Orhan Acar binasına. Kendi yok ama adı kaldı yadigar. Seçim zamanlarında bir kozdu bu jokerdi siyasiler için. Bu binayı yıkacağım deyip seçim kazananlar varmış ne kadar zaman, kırk yıldan beri. Ne Cengiz Başkan ne de Hüseyin Başkan yıkacağız diye seçim malzemesi yapmadılar ama yıktılar bu binayı. Yapacağım edeceğim devri geçti yap kardeşim elinden tutan mı var? 

Ekonomik ömrü çoktan dolmuştu, yapının sahipleri ile anlaştılar. Cengiz Başkan kamulaştırma ekibini gönderdiğinde ben de Kula’daydım zaten hiç ayrı kalmadım ki. Pazarlıklar yapılırken Hüseyin Başkan da geldi her şey bitti hesap numaraları verildi imzalar atıldı fotoğraf çektirdiler bana abi sende gel dediler de bu sizin işiniz deyip tevazu gösterdim bilseydim bu imzaların önemini tarihe geçmek isterdim!
İşte bu yan yoldan Mevlana Caddesine kadar yürüyeceğimiz yolun startıydı Orhan Acar binasının yeri. Yıkılmış temizlenmiş düzenleme yapılacak. Hüseyin Başkan aklında ki projeyi anlatıyor.

Yolumuzun sonu Mevlana caddesine geldiğimizde yan yolun projesini şekillendirmiştik. Kimlerle? O gün başkan vekili olan Faik Hocam, Manisa Büyükşehir Belediyesi peyzaj mimarı Esra Hanım, vekalet bırakmış ama yine görevde olan Kula Belediye Başkanımız Hüseyin Tosun, Koordinatör Önder Baştürk.

Gruptan ayrıldığımda arabaya binerken oflayıp poflamaktan yorulduğumu anladım. Kula da günü daha bitirmemiştik. Jeopark koordinatörü Erdal Hocam ile hibe projeler kurdu Kula Belediyesinden Sait kardeşimi görmeden ayrılmadım. Biri sabah akşam yatıp kalktığı jeoparktan bahsederken Cumartesi Pazar jeoparka gelecekleri anlattı, Sait de elime yine bir proje daha tutuşturdu.

Postacı kapıyı iki kere çalar ama şans bi defa yüze güler. Bu gençler başkan dahil Kula için bir şans, ayrıca yüzleri de hep gülüyor.

MAHŞERÎ

.
Bu akşam çok deli yatmışım yorgan bir taraf yastık bitaraf olmuş çarşafa dolanmış ayaklarım zaten onun prangalarıyla uyandım. 

Çekiyorum, zincir sesleri geliyor bileklerimin acısıyla. Neden diyorum kendi kendime neden neydi günahım? Dayanılmaz acıların yalnızlığında zindanlardayım isli karanlıklarla. Ayaklarım mı paslanmış demire yapışmış isli karalar mı? 

Düşünürken bunları bir ışık boşlukta, aydınlatmıyor zifiri. Loş oldu sanki kapkaranlıklar, kara baklalı paslı zincirlerin duvarda ki kocaman halkası zindan kadar. Hüzme vururken yüzüme gözlerimin kısıklığında bakıyor gibiyim. İnsan dolu daracık yer, onlarda benim gibiler halkanın içindekiler, kenarlarına tutunanlar sabit, tutunamayanlar oraya buraya yuvarlanırken çarpılıyorlar. Kenardakiler hem halkayı hem insanları bırakmıyor tutunsunlar diye.

Gözlerim alıştı karanlığa burası dünya yusyuvarlak, ben dahil insanlar bu yuvarlağın üstündeler halkaya tutunmak isteyenler düşmekten korktuklarındanmış meğer. Prangalara bağlı kalmak düşmekten yeğ mi? Kurtulmak demek düşmekse uçmaksa sonsuzluğa, kim istemez ki alemleri gezmeyi.

“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi

Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” Nesimi

Kara kara baklaların sesleri bağırış çığırışlar insanların vaveylalıları mahşer beşer, düşen uçan tutunmak faydasız dünya döndükçe savruluyor açılıyor prangalar kopuyor zincirleri, bir zifiri zindandan karanlıkların sonsuzluğuna. Mahşeri.

Alıştı gözlerim görebiliyorum her yeri, beyaz bulutlar dalıp dalıp çıkıyor mavilikleri. Uçmak istiyorum kanat olmuş kollarım, oysa ağır mı ağır bırakmıyor ayaklarım.
Uyandım: Ağrıdan mı? Ağırlıktan mı?

Ayağım uyuşmuş hissetmiyor hiçbir şeyi, meğer karyolanın ayak ucu demirine girmiş neredeyse moraracak. Şişmiş. 

Onca insan savrulurken karanlıklara, beni bu demir kurtarmış.