İçeriğe geç

BENİM DE BİSİKLETİM OLDU…

Bahar yağmuru derler, bölge bölge yağar, birden bastırır, ızgaralar oluklar taşımaz, yollarda sel olur akar. Böyle bir bahar yağmuruna yakalanmıştım, sığınacak saçak aramıyor ıslandıkça ıslanmak istiyordum. İçime, donuma kadar. Böyle sağanağa yıllar sonra yakalanmıştım. Herkes sığındıkları saçak altında, evlerinin pencerelerinden bana gülerken, arabalarının içlerinden buhar tutmuş camlarını silerken, “Deli mi ne?” dediklerini duyar gibiydim bisikletimin üstünde.

Forumlarda, yorumlarda, haberlerde, seferlerde, ama her yerde, bisiklet yağıyor. Torunum iki bisikletli görünce “Dede arkadaşların geçiyor.” Diyor.

Meğer en son benmişim, 

Herkeste varken benim bisiklete binişim.
…

1960 yılları. Boyumdan yüksek ayaklarım yere parmak ucumda basıyor. Abimin bir eli gidonda diğeri selede hem dengeyi sağlıyor hem gidişime yardımcı oluyor hem de arada bir kendime bıraksa da yanı başımda koşuyor. Bir iki kendi başıma bıraktıktan sonra yanımda koşmamaya başlamıştı alıştım diyerek. Düşmelerim göz yaşımın musluklarını açtığında gülerek yanıma gelen ağabeyim “Hadi kalk bu iş bitiyor, alışıyorsun, öğreniyorsun.” Diye diye alıştım bisiklete binmeyi.

Abimlerin kullandığı yeşil renkte Philips marka bisiklet bana kalmıştı. O kadar hevesle biniyormuşum ki bir zaman sonra derslerimi astığımdan babam da bisikletimi tavana asmıştı. Yalvar yakar derslerle beraber yürüttüğüm bisikletime tekrar kavuştum. 1970’e gelmiştik. Bisiklet ne oldu bilmiyorum (ben mimar olmuştum) o yaşlarda başka sevdalara kapıldık. Yanlış anlaşılmasın yanlış anlaşılacak mevzuda var ama araba sevdası sarmaya başlamıştı hülyalarımı. Ben de değil dünyada da bu böyleydi 50’li yıllarda başlayan akım 70’lerde alım gücüne kavuşıunca yollar caddeler arabalarına kavuşmuş oldu. Giderek her yer araba doldu. Balkon altlarına koyabilmek için verilen mücadelelerin neticesi, bazen mahkemelik çoğu zaman hastanelik oldu. Bisikletler benim bisikletimin ne olduğunu unuttuğum gibi unutulmuştu. Arada bi bisiklete binen görülsede yadırgandı küçümsendi fakirlik edebiyatına malzeme oldu. 

Bu araba sevdası Avrupa’dan bize bulaştığında onlar bisikleti yollara çıkarmaya başlamışlardı. Başta Danimarka. Hollanda, İsveç, Finlandiya, Almanya, Belçika, Slovenya, Macaristan ve Avusturya başı çekiyordu. 

“Daha çok insanın ulaşım için bisikleti tercih etmesini istiyoruz çünkü bisiklet en verimli ulaşım aracı. Kapladığı alan bakımından optimal. Sürdürülebilir bir ulaşım aracı çünkü çevreyi kirletmiyor. Şehirde A’dan B’ye gitmenin en hızlı yolu. Ayrıca bisiklet sosyalleşmek için harika bir araç. Bisikletle hareket ederken insanlarla göz teması kuruyorsunuz. Etrafınızdaki kişilerle etkileşim içindesiniz. Metal bir kutunun içinde izole bir şekilde oturmuyorsunuz. Bisiklet güvenli bir şehre sahip olmanın yöntemlerinden birisi. Birbirileri ile etkileşim içinde olan insanlar birbirlerine zarar vermezler. Dışarıdasın, etkileşim içindesin, hızlısın. etrafının farkındasın ve tadını çıkarıyorsun. En mutlu insanlar mıyız bilmiyorum ama hayatımızdan memnun olduğumuz doğru.” Diyordu Kopenhag Teknik ve Çevreden sorumlu Belediye Başkanı Morten Kabell.

Yeraltı otoparklarının üstlerine, parklara, meydanlara, toplu ulaşımın duraklarına, istasyona, oto terminale kiralık bisiklet istasyonları kuralım. Bu başlangıç olsun Avrupa bisiklete binmeyi 100 yılda öğrenmiş. Biz de başalayalım biri gidondan diğeri sepetlikten seleden tutsun biri pedala basarken diğeride sepetliğe arkaya otursun. Şehrimizi, yollarımızı, parklarımızı, esnafımızı, mahallemizi, komşumuzu, bakkalımızı yeniden tanıyalım. Tanışalım. 

Unuttuğumuz hasletlerimizi yeniden kazanalım. Dostumuzla sohbet için direğe ağaça yaslarken, sehpaya alırken bisikletimizi, hızla akıp giden zamanı durduralım. Bir nefes alırken, soluklanırken; şehrimizi koklayalım, motorsuz sesini dinleyelim, yeniden sahiplenelim; taşını, toprağını, ağacını, çiçeğini, sokağını. 

Sevelim mahallemizin Fahriye ablasını, tutalım göçüp giden yaşlılarımızın yasını, duvarın boyasından karşı evin çatısına, sokağın taşından, yeni yapılacak binasına, karışalım. 

Gelin şu araba sevdalılarının alınlarını karışlayalım.

 

 
  

ESNAFI YAŞAT Kİ ŞEHİR YAŞASIN.

Her yıl binlerce araç trafiğe çıkarken otopark yeri ayırmakta bulmakta zorlanan kentler farklı planlamalar ile araç trafiğine çözüm arayışına girmek, yaya araç ilişkisine çare bulmak zorundadırlar. Bunun da tek çözümü şehir merkezlerini yayalaştırmaktan geçmektedir.

Mağaza ve alışveriş mekanlarının, yayaların kullanımına ayrılması gereken alanların araç trafiğinden arındırılması gerekmektedir. Şimdi olmasa da kısa bir zaman sonra şehir merkezine araçların girmesinin yasaklanmasından başka bir çözüm bulunamayacaktır.

Bununla ilgili olarak merkezde 400 ve 600 araçlık otopark yapılmıştır. Eski Garaj’da yeni yapılacak Büyükşehir Belediye Hizmet Binası’nda 2000 araçlık otopark daha yapılacaktır. Eski Garaj çarşı (merkez) arası yaya olarak on dakikalık bir mesafedir. Dolayısıyla araçları depolayacak otoparklarımız olacaktır. 

Çarşı esnafına; caddeleri genişletip araç dediğimiz demir teneke yığınlarını vitrinlerin önüne istiflemenin ne faydası olacağını sormak lazım gelir. Otoparka girip çıkmakta zorlanacak şekilde otoparkın burnunun dibine parketmiş araçların kaldırılmasını isteyip alış verişe gelenlere konforlu bir alan sağlamaları gerekirken.

Göreve geldiğimiz günden bu yana cadde ve sokak düzenlemelerinde bu ana fikirden hareketle planlamalar yapıyoruz. Yayalara ağırlık vererek yollar daraltılıp kaldırımlar genişletilmekte, yürüyüş ve gezintinin özendirilmesi için yeşil bantlara ağaç ve çiçeklendirmeğe önem verilmektedir. Bu şekilde merkezde ki mağaza ve dükkanların vitrinlerinin izlenmesi giderek alışverişin canlanmasına arttırılmasına imkan sağlanmaktadır.

Yaya gezintilerinde; insanların birbirleriyle olan ilişki ve davranışları, göz temasları, selamlaşmaları ayak üstü sohbetleri, hal hatır sormaları sayesinde şehir halkını daha da birbirlerine yakınlaştıracak birbirlerini tanımalarına birbirleri ile dost olmalarına çevresini şehrini sahiplenmelerine, korumalarına, benimsemelerine yardımcı olacaktır.

Giderek daha yaşanılabilir bir hayat, daha paylaşılabilir bir gelecek, daha yardımsever bir toplum, saygı ve sevginin hüküm sürdüğü, insanî duygu ve davranışların tekrar insan hayatında ki yerini aldığı, genç ve çocuklarımızın bu görgü, duygu ve saygı ile büyüdüğü bir anlayış yerini alacaktır.

Tüm bunları düşünerek hareket edildiğinde caddelerin, sokakların, kaldırımların planlamalarının değiştirilerek bir takım düzenlemeler yapılarak ağaçlandırılması, aydınlatılması, çiçek ve yeşillendirilmesinin israf masraf ve müsriflik olarak değerlendirilmesi çok büyük bir aymazlıktır.

Eğitime bunca yatırım yapılması çocuklarımıza eğitim için türlü imkanlar aranması harcamalar yapılması en iyi okul ve eğitimcilerden faydanılması için harcadığımız emek ve gayretlerimizi nasıl yadsıyamazsak bu çevre düzenlemelerinin bizlere kazanımlarını da yadsıyamayız.

Sığ düşünce, kıt akıl, sabit fikir ve at gözlüğü ile ufuklar gözlenemez. İnsanî yaşayış, insanî davranış, insanî ve sosyal hasletlerimizin toplumumuza kazandırılması bu duygularımızın çocuklarımıza gençlerimize örnek olması sayesinde geleceğe ümitle bakar yarınlarımızdan endişe duymayız.

İşte bu ana fikirden hareketle yapılan planlama ve düzenlemelerin tek amacı budur. Manisa’yı tekrar yaşanabilir sokakta dolaşılabilir halkın birbirlerini tanımalarını sağlayabilir bir şehir yapmaktır.

Not: MAGİDER dernek başkanı Ayberk Aloğlu ve arkadaşları müteşebbis gençler, şehri ve esnafı için gayret gösteren planlamalar yapan bir kardeşimiz, oğlumuz. “AVM’leri biz yapalım” derken Manisa için güzel bir proje olduğunu anlatacağım.

O HALDE SİZ, RABBİNİZİN HANGİ NİMETLERİNİ YALANLIYORSUNUZ?

Merdivenlerden çıkarken ne diyeceğini ezberler gibi içinden tekrar ediyordu. “Ecale etme tane tane, tek tek anlat tenbihledikleri gibi, zaten sen de biliyon.”
Özel odada beklemeye başladı sekreter hanım “Ne içersiniz? diye sormuş, “İçmeyeyim taze içtim” deyivermişti.

-Tamam beyefendi sizi bekliyor buyrun deyince ayakları dolaşarak içeri odaya girdi elinde tuttuğu kasketi yamulmuş sıkıyor da sıkıyor bir elinden öbürüne dolandırıp duruyordu. 

Oturdu ama aslında koltuğun kenarına ilişti. Beyefendi yumuşatmak için hal hatırdan sonra,

-Çoluk çocuk nasıllar okula giden var mı? 

Yav şimdi onların sırası değil ben kahvede tenbihlenenleri anlatacağım. 

-Eyilerdir ama ben bizim köyde ki bu sene ki mahsul için gelmiştim. Yaş üzüm yapıyoz efendim tabii her sene… 

-Evet biliyorum her sene sıkıntı yaşıyorsunuz. Pazarlamada sıkıntı var. Tüccar bu sene soğuk vurduğu için ürünün az olacağından ve para yapacağından bahsediyor. Öyle olacak gibi de gözüküyor.

-Efendim tüccar hep öyle diyo da almaya gelince kırk dereden su getiriyo. Biz ilaçımızı attık bir ay sonra sıcaklar basmadan üzümler yanmadan örtmeyede başlığcez. Koca ova bembeyaz oluvecek, kahvede konuşuyoduk naylonlar bu sene bi kat daha artıvemiş buna da dur deyen yok mecburuz ya, onlarda biliyo, kafalarına göre satıyolar. 

Açılmış konuşuyordu hem anlatıyor hem de bunları ben mi söylüyorum diye içinden geçiriyordu. 

-İlgileneceğiz siz merak etmeyin.

Odadan çıktı binanın dış merdivenlerine kadar gidebildi yığılırcasına basamağa oturdu.

-Of be ne zormuş emme bir bir anlatıvedim o da hak vedi. 

Bir sigara yaktı söylemeyi unuttuğum bir şey var mıydı diye düşündü. “Tüh be Halime’nin düğüne davet etcedim. Geri dönülmez gari ayıp olur hem ne bu samimiyet demezle mi. Eh o köye gelince söölerim.”

Bağlara soğuk vurdu haberleri ile üzümcüler hatırlatıldı. Hep unutuluyora. Yapraklar pazara çıktı kaza bela olmadan toplanır inşallah yine bağcılar haberlerde. 

Koca Sarıgöl ovası gök yeşili beyaz gelinliğini giyipte beyaza bürünmeden pazarı ederi bulunur da, asmalarda akıp da sirkelik olmaz kehribar sarısı üzümler inşallah. Rusya, ilaç bahane edilmeden geçen yıldan pazar bulunmuş anlaşmalar yapılmış fiyatlar belirlenmiştir inşallah.

Gediz ovasında pamuk geri geleceğe benziyor. Selendi de tütün ekimi başlamış. Üzüm zaten göz bebeğimiz. Bu üçlü Gediz ovasının ayrılmazı, olmazsa olmazı. Ova, boş kalınca ya davulcuya ya zurnacıya misali ya mısıra ya kısıra kaldı.
Üzümü; dünyada tek geçiyor, pamuğu; lifinden parasüt ipi yap, tütünü; tüttür tüttür üfür her dumanı keyf. Adamlık fidanlar seralarda, yaşı lezzet, kurusu kışın kahvaltılarda. Adam dik adam çıksın hüdai nabit aynıyle sabit. Gediz nazlı ak rengin yüzüne geldi salkım söğütlerin gerdanlık, kuşlara yuvalık, kök dibi sazan, diz kapakta levrek, geri geldi enginlerden balıkların. Ovasının her karışı altın sarısı, bereket her damlası, yıllara meydan okuyor, uzun yoldan Murat dağı felan değil tarihlerden akıyor. 

Hak verir, kul kıymet bilmez imiş.

Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân.

İNSANI YAŞAT Kİ KÖYLER YAŞASIN.

Mahmut Bey (Salihli Belediyesi Başkan Yardımcısı) ile sözleştiğimiz gibi Salihli girişinde buluştuk. “Önce yeni yaptığımız kent müzemizi gezelim mi?” Kent müzesi merakımızı biliyorlar, oraya yönlendik. Arnavut taşı kaplı genişçe bir avlu etrafında eski tescilli yapıları bulunan küçük sempatik cana yakın insancıl bir komplex. Bu tür yapılarda avlunun ortasında küçük bir süs havuzu bulunur onun yerinde portakal ağaçı varmış bozmamışlar gelen misafirlere meyvesi olduğunda ikram ediyorlarmış. Evlerden birinin alt katını kafemsi çay evi yapmışlar şirin güzel bir köşe olmuş. Kitap okunası yazılası sakin bir yer. 

Hemen yanında ulu çınarları olan tren istasyonu var, bu alanda korumaya alınmış. Nostalji değil 50 sene öncesi sanki. İstasyon fotoğraflarında ki yolcuları hayal edin sizin de fötr şapkalı veya kurüvaze takım elbiseli haliniz canlanır gözlerinizde.
 
Belediye önünde Harun Hocam, meslektaşım Selcen Hanım ile buluştuk.
Harun Hocam,

-Halı ve Kültür müzemizi de gezelim mi? 

-Biz de olmayanları gösterip kıskandırıyorsunuz.

Sardes Kentinin yer mozaği motiflerinden kırlentler, kaneviçeler, çocuk resim yarışmalarında derece alan resimlerin model olarak kullanıldığı kök boyalı halılar, kilimler, baskı iplik tekniğiyle dokunmuş ipek görünümlü halılar.
(Bakakaldım, kalakaldım. Koca Manisa da yer bulamadık, hep lafta kaldık, yerimizde saydık, saymaya devam. Ne kent ne kültür sanatları müzemiz oldu. Salihli; parayı bulan kültürlü sartlılardan bu yana aynı anlayış kültür devam ediyor. Bizim Magnesia’lılar kültürsüz müydü acaba? Hiç sanmam.)

Menzil-i maksudumuz Kemer Köyü’ne gitmek iken, Harun Hocam bir parmak bal çaldı kestirmeden.

Salihli/Kemer Köyü: Adının Kemer olduğunu pek tahmin etmiyorum. Ahşap işleme tavanlı konakları, ustaların hünerlerini gösterdikleri büyük evleri, pederşahi yaşantıların toplaştığı kayrak taşı kaplı avluları, sarnıç kuyularını birbirlerine bağlayarak yağmur sularının, dertlerini tasalarını sevinç ve mutluluklarını paylaştıkları gibi paylaşıldığı, Nardis Antik Kenti’nin devşirme malzemelerinin duvarlarda, avlu taş kaplamalarında kullanıldığı, arnavut taşı kaplı dar sokaklarına sıralanan evlerin arazinin eğimli yapısına uyarak yerleştirildirildiği, arkasına tepeyi alarak sert esen rüzgarlardan korunduğu, ovaya ve karşı dağlara bakan muhkem yerleşimi olan bu köyün adı Kemer olamaz. 

Çatılar yosunlu kiremit taş tozu, duvarlar taş, sokaklarda, taş gibi bir köy.
Tuğla örgüsü olan minaresinin camisinin iç mekanında el yazması ayetler, süslemeler, tavan göbeği, sermafili ayrı bir sanat. 1796 yılını tarihlemişler o günden bu güne çok ellenmiş ama özelliği taşınagelmiş denilebilir.
Suyu olmayan köyde bir de değirmen var. Unu, elektrik üreten motoru ile öğütüyormuş. Unu ürettiği yetmezmiş gibi köyün çarşısının sokaklarını aydınlatmak için elektrik de veriyormuş. Motorunu görmeye değer. Değirmen tam bir müze.
Köyün ufak dükkancıklarından oluşan çarşısı hatta palamut almaya gelen tüccarların konaklayacağı şimdi kullanılmayan oteli bile var. Köy Palamut ticaretiyle zenginlemiş. 

-Ne işe yaramış bu palamut ticareti yapılacak kadar dediğimde. Halıda iplik boyası olarak kullanılırmış. Boya için palamuttan zengin olan köy, halı dokuyan köyleri düşünemedim.
Bizse halının nasıl dokunduğunu unuttuk köy kahvelerinde laf üretmekten. Üç beş teyze sokağın gölgelik bir köşesinde oturmuşlar, selam verdik hoşgeldinizden sonra kendimizi tanıtınca “Bu yollada yürünmüyo daş döşevingari buralarıda” dediler. Halıcılık bitmiş köy zaten yeni yapılan tuğla evlerle yola çıkmış gidiyor bir de arnavut kaplı taşların yerine beton parke döşeyivedik mi tam gaz.

Bu köye 22 Mayıs da köy pazarı kuracak Salihli Belediyesi. Hem köyü şehirliye tanıtmak, kültürünü yaşatmak, köylerinin kıymetini anlatmak için palamut almaya gelmesekte lezzetli zeytin yağından almak için gelmeye görmeye hatta köyü gezip beğendiğiniz her hangi bir evde dibek kahvesi içmeye değer.
 
O kadar misafirperverler ki burada geleneğimiz göreneğimiz kültürümüz hala yaşıyor. Ne demiş Şeyh Edebali “İnsanı yaşat ki (devlet yaşasın) köylerimiz yaşasın, şehre göç dursun, köylerimiz kalkınsın.

“TOPRAĞI YAŞAT Kİ İNSAN YAŞASIN”

Hz. Nuh, İdris aleyhisselamın göğe çıkarılmasından sonra, azan insanlara peygamber olarak gönderildi. Insanlar putlara tapmaya başladı. Cenab-ı Hak bunun için Nuh aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. O zaman 50 yaşında idi. Yıllarca insanları dine davet etti, putlara tapınmaktan sakındırdı ve Allah-ü Tealaya ibadet etmelerini söyledi. Ama Nuh aleyhisselama kendi oğlu Yam yani Ken’an bile iman etmedi, hatta alaya alıp işkence ettiler: “Andolsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim ! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum” (A’raf, 59) .



Nuh aleyhisselam insanların davetine icabet etmedikleri için onlara beddua etti:« (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını arttır » (Nuh, 24). Allahü Teala da bundan sonra Nuh aleyhisselama gemi yapmasını emretti: « Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme ! Onlar mutlaka boğulacaklardır ! » (Hud, 37) . 

Gemi bitince tufan oldu (denizler taştı ve her taraf su oldu). Nuh aleyhisselam sayısı 80 kişi kadar olan mü’minler ile 3 katlı olan gemiye bindi. Nuh aleyhisselam gemiye her hayvandan birer çift aldı. Oğlu Ken’an’ı da gemiye almak istedi, ama o “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi, gemiye binmedi.

Nuh Peygamber’in oğlu Ken’an en yüksek dağa çıkar, sular yükselir dağın zirvesinde ki Ken’an’ın ayaklarının altına kadar su gelir bir karış toprak parçası kalmaz, parmak uçlarında yükselir ama akibetten kaçamaz.

Gediz Ovası eskilere dayandırıldığında Gediz Grabeni diyorlar yani Gediz nehrinin yıllarca aktığı çökeltiden oluşan ova. Bereketli topraklar, mümbit araziler, adam dik adam olur dedikleri cinsten. Adam dikilse olacak da fidan bulunamıyor.

Sular yükselip de Ken’an’ın ayaklarına geldiğinde bir karışlık toprak parçası kalmamıştı. İşte tufan, bir karış toprak parçasının kıymeti. Kıyamet tarif edilirken yerin altı üstüne gelecek derler. Biz başladık yerin altını üstüne getirmeye, elektrik enerjisinde kullanılmak maksadıyla yerin 3-4 bin metre altından sondajlanan sıcak suların yer yüzüne çıkarılması için AB destek veriyormuş, biz batarsak onlar kalacaklarını sanıyorlar. Onların topraklarının altında sodalı sular var. Hangi Avrupa ülkesine gitseniz sömürdükleri ülkelerin meyve ve sebzelerini yiyorlar. 

Şeyh Edebali’nin; beylikleri toplayıp, toprak sahibi olup, Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi’ye verdiği öğütte “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” der. 

Topraksız insan da olmaz, devlet de.

 

SONUNDA ÖLÜM MÜ VAR?

Bir haber, bir kaç yazı, konuşmalar, bir kaç gün sıcaklık, geçtikten sonra soğuyan taraflarından ortasına doğru ufuneti suhuneti bittiğinde kapanıp gidecek. Herkes eskisi gibi bir şey konuşulmamış gibi rutin işler alışılagelmiş gidişler. Hoş gidişler ola.

 
Unutmak ihanet olur. Bu önemli, artık pamukçu tütüncü yok. Mısırcının kazandığı anca kendine o da günü kurtarma çabasında. Mısır; güldür güldür su, gürül gürül yeşillik, körelen toprak. Bir avuç tohumun karşılığı değil bir ton mısır. Mısırı alan tohumu satan. Ambalajlanmış tohum çuvallanmış mısır. Çuvallanan mısır mı, çiftçi mi? Yazı mı tura mı para havaya fırlatıldı henüz yere düşmedi. Yazı gelip kaybedeceğimiz kesin iki tarafı da yazı çünkü. Fır döndü de deneyelim şansımızı onun da her tarafında hep bana yazıyor.

 
Yani mısırcıdan okul beklemek hayal. O zaman iş başa düşüyor. Madem ki büyükşehire yaptırılmıyor. Büyükşehir verin iki ayda başlayayım demişti. İki ayda başlayacak babayiğit lazım. Okul paşası yapmak kaydıyla.

 
Büyükşehrin projesinde Uluparka bakan cadde tarafında bahçe kotundan çıkan yedi tane dükkan vardı. Kiralar okul aile birliğinin geliri, yetmedi otoparktan pay: Folklor ekibinin gideri, okul basket, voleybol, futbol takımlarının sponsoru. Okul başarılı, folklor dereceli, takımlar becerili. Şampiyonluklar, sevinçler, heyecan; okulu sevmek, benimsemek, başarılı öğrenci olmak. Örnek bir öğretim yuvası herkesin imrendiği.

 
Bizim okulu da Büyükşehir Belediyesi yapsın. Hem spor, kötü alışkanlık yok, hem eğitim, devlete faydalı insan, hem sporcu, ileri ki yıllarda Türk sporuna sporcu verilsin. Avrupa, Amerika hep böyle.

 
(Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile yeni bir protokol imzaladı.
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalanan protokolle gelecek ders yılı başından itibaren 5’inci sınıf öğrencilerinin tümünün spor alanında yetenek taramasından geçirileceğini bildirdi.)

 
Selçuki Osmanlı karışımı ile sekiz adım gidilir onun için okullarımız üniversitelerimiz çoğalıyor ama yetişen insan sayımız azalıyor. Büyükşehir belediyesi büyük bir işletme, büyük bir üretim merkezi, büyük bir fabrika, sanılıyor olmalı ki kapıda binlerce CV elinde insanlar. Maaşa talim düşüncesi hakim. Karı koca çalıştık mı, bir lokma bir hırka geçinip gideriz. Kim üretecek? Herkes tüketecek, bitirinceye kadar ama biten geleceğimiz olacak. Gelecek bir gün kapımıza dayandığında aklımız başımıza gelecek amma velakin iş işten geçecek.

 

İnna Lillâhi Ve İnnâ İleyhi Raciûn.

21.YÜZYILIN PARADİGMASI

Tarım, sanayi, teknoloji, enerji, üretimleri safha safha ülkelerin ekonomik yönden kalkınmalarını sağlarken ekonomik ve sosyal yönden seyahat özgürlüğünün rahatlığı ile önce yakın çevrelerden daha sonra biraz daha uzak çevrelere yapılan seyahatler suda ki halkalar gibi genişleyerek çok daha uzaklara seyahat etme imkanları ve kolaylıkları giderek artarken bunu da ekonomiye kazandırmak için turizm sektörü doğdu ve gelişti. Dünya ülkeleri yabancılara gösterilecek ellerinde ne varsa onları sunma gayreti içerisine girdiler. Bu dediklerim 1900’lerden sonra başlar.
Turizm firmaları kullandığımız elektronik aletler mobil telefon tabletler sayesinde cebimize girdiler. Yaptıkları reklamlar ile rüyalarımıza dahi girer oldular.

Turizmin doğuşu yukarıda saydığım tarımdan teknolojiye geçiş sürelerine benzer, önceleri sanat galerilerinde müzelerde ünlü ressamların tabloları, heykelleri, sergileniyordu. Louvre Müzesinde Mona Lisa tablosunun bulunduğu odaya giren turist sayısı yılda 15 milyonu buluyordu. Daha sonra ülkeler şehirler gezilmeye başlandı. Deniz ve güneş turizmi, ardından Antik yerleşimler revaçta olmaya başladı. Ancak antik kentlerde ki tiyatro, agora, Artemis Tapınak’ı, yollar, duvarlar, kaleler, birbirinin devamı Roma Dönemi, Bizans Dönemi eserler, kırık kollu, kopuk başlı heykeller giderek cazibesini yitirmeye başladı. Çok eskilere dayanan ilk medeniyetler, bulunanların yanında acaba daha öncesi var mı? Merakı heyecanı yerini almaya başladı. (Göbekli tepe de yapılan kazılar gibi.)

Bu dahi insanları tatmin etmeyerek dünyanın oluşumu yaşı, yaşını gösteren neler var, buzul çağı, daha eskisi, dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda ne gibi oluşumlar, depremler, volkanik patlamalar, yer kabuğunun hareketleri, bu esnada yerin altından arzın merkezinden yer üstüne çıkan oluşumlar. İşte Tüm bunlar 21.yüzyılımızın turizm yeni paradigması oldu. (Paradigma, bir disipline belli bir süre hakim olan model veya kurumsal çerçeve olarak tanımlanabilir. Başka bir ifadeyle paradigma, bir grup bilim insanı tarafından ortaklaşa kabul edilen görüşlerdir.
Yeni bir görüşün yeni bir paradigma olabilmesi için hem kendi alanında ortaya çıkmış sorun veya sorulara uygun çözüm bulabilme potansiyeline hem de çağını aşarak ileriye dönük yeni açılımlar yapma özelliğine sahip olması gerekir. Ortaya konan paradigma, alanındaki yeni sorulara veya sorunlara çözüm getiremediği takdirde yeni arayışlara gidilir. Bu durumda, var olan paradigmanın çözüm bulamadığı sorunlara çözüm bulma potansiyeline sahip daha kapsamlı görüşler ortaya konur. Bu görüşler, alanındaki sorunları çözdükçe her geçen gün daha fazla güç kazanır. Alanındaki otoriteler tarafından da kabul görür ve yeni bir paradigmaya dönüşür.)

Tüm bunların cevabını veren insanların merakını gideren dünya oluşumunun bilgi zenginliğin adı: JEOPARK.
Jeopark Turizmi ilk 2000 yıllarında başladı. Her yıl çeşitli ülkelerden yenileri eklenerek yeni keşifler, oryantasyonlar bulunarak dünya genelinde 111 Avrupa’da 64 jeopark var. (Kula Jeoparkı UNESCO sertifikası aldığında Avrupa’da 58. sıradaydı.) Türkiye’de ise ilk ve tek Kula Jeoparkı.

Bakanlar kurulu kararıyla onaylanan Jeopark Belediyeler Birliği (Manisa, Kula, Salihli) Tüzüğü resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Manisa Büyükşehir Belediyesi ve Kula, Salihli Belediyelerin üyeliği ile çalışmalarına başlamak için ilk toplantısını, Manisa BŞ Belediyesinde Büyükşehir Başkanı Cengiz Ergün başkanlığında yaptı.

HİÇ KİMSE SÜTÜ KAYNATIP EMMEDİĞİNE GÖRE…

Boyumdan yüksek ayaklarım yere parmak ucumda basıyor. Abimin bir eli didonda diğeri sepetlikte hem dengeyi sağlıyor hem gidişime yardımcı oluyor hem de arada bir kendime bıraksa da yanı başımda koşuyor. Bir iki kendi başıma bıraktıktan sonra yanımda koşmamaya başlamıştı alıştım diyerek. Düşmelerim göz yaşımın musluklarını açtığında gülerek yanıma gelen ağabeyim hadi kalk bu iş bitiyor alışıyorsun öğreniyorsun diye diye alıştım bisiklete binmeyi. 

Lastik bot patlayıp da ölen ilk mültecilerin görüntüsü akşam haberlerinde derin üzüntüye boğmuştu izleyenleri. İkinci üçüncü bot patlayıp da ölenlerin haberleri “Hay Allah yine mi?” Sonrakiler “Ya nereden geliyor bunlar, olacağı bu, yetkililer görmüyor mu?” Daha sonra boğulan mülteciler kabahatli oldu alıştık görüntülere üzülmüyor gelmesinler diye kızıyoruz. 

Bu alışkanlıkla bir akşam yine haber bülteninde ölen mülteci çocuğun sahile vurmuş görüntüleri, çok üzülüyoruz Aylan bebeğe. Bir iki hatta dört çocuğun sahile vurmuş cesetleri Aylan bebek gibi etkilemiyor bizleri hay Allah’tan sonra işimize dönüyoruz.

İnsanın fıtratı bu olsa gerek her şeye üzülse dövünse 60-70-90’nı göremez. Doğu bölgelerimizde ki çatışma haberleri terör olayları da buna benziyor. 

Kurşunlardan kevgire dönmüş duvarlar, roket atarlardan yıkılmış evler, sopaların ucunda ki beyaz bezli ürkek insanlar, göç eden yalnızlıklar, korkunun ne olduğunu bilmese de sinmiş çocuklar, yuvayı dişi kuş yaparmış bitmiş analar, baba eve bakarmış bi topan ekmeğe muhtaç aileler, boş sokaklar, mahalleler, kazılmış hendeklenmiş yollar, feryatlar, figanlar. 

Bir üç beş görüntü haber “Hay Allah ne zaman bitecek bu bela yazık değil mi bu insanlara” alıştıktan sonra meraktan bakılan görüntüler çok sonra içimiz daraldı “kapat şu televizyonu” oysa daha kaybedilen polis, asker şehit haberleri verilmemişti.

Unutmak değil katlanmanın adı alışmak. Çok yakınımız rahmet-i rahmana kavuşuyor, Teselli: Ölenle ölünmüyor. Üç gün sonra mal paylaşımında kavga gürültü patlıyor. Paylaşıldığında yokluğuna alışılıyor.

“İnsanoğlu çiğ süt emmiş.” İnsanın başka bir yönünü tariflemek için söylenir ama sanki katlanma alışkanlığına da çuk oturuyor.

KOŞAN ADAM

(Selendi Toplu Açılışlarından Çampınar Köprüsü)



100 m. 9.8 dünya rekoru. Ayağın başlangıç çizgisine bastığında gözüne kestirdiğin bitiş çizgisini 9.8 saniye sonra görüyorsun. İnanılmaz.

116 m. Başlangıcı belli de bitişi gözükmüyor. 60 yıl yani 1 892 160 000 saniye geçmiş. Zaman zaman daha doğrusu beş yılda bir yapılan seçimlerde gelip bitiş çizgisini işaret edenler olmuş. “Ben gidip spor ayakkabılarımı alayım” deyip gitmişler, gidiş o gidiş. Koşmak için yürek, yenmek için bilek, başlamak için cesaret gerek.

Bir adam yine beş yıllık zaman diliminde “Ben ayakkabılarımla geldim bu mesafeyi koşacağım” dedi ve başlangıç çizgisine geldi. Seyirciler (köylüler) arkalarını dönüp gittiler koşacağına inanmıyorlardı çünkü. Koşmaya başladı. Her sabah koşan adamı evlerinin penceresinden seyrettiler. Çizgiyi geçmiş bitişe yaklaşıyordu. O akşam uyku tutmadı onları, gece dahi ay ışığında bakmak istediler inanmak istemiyorlardı o kadar inandırmışlardı olmayacağına. Sabah erkenden uyandılar. Koşu bitmişti. Koşan adam bitiş çizgisini geçmişti.

Koşudan önce dere kenarına suyun yanına aylar önce umutsuzca kurulmuş olan masalar bu defa köprünün üstüne kurulmuştu. Köprü insan dolu, köprü heyecan dolu, köprü hayret dolu, köprü bayram yeri. Köprünün altından dere, üstünden sevinç göz yaşları akıyordu… Mehter bir yanda Çırpınırdı Karadeniz’i çalıyor diğer yanda köylüler, çoluk çocuk, kadın erkek bayram yapıyorlardı.
 

“Ayrı düştüm dost elinden

Yıllar var ki çarpar sinem

Vefalı Türk geldi yine

Selam Türk’ün bayrağına”

9.8 saniye rekoru kırılamamıştı ama 1.892.160.000 saniyenin (60 yıl) sonu gelmişti, zaman durmuştu Çampınar Köprüsü’nde. Geçip geçip geliyorlar, dönüp dönüp geçiyorlardı.

Kış günü “Çampınardan geçiş var mı?” Diye soran uzaktakiler, “Geçiş yok dere çoşkun” lafını duyunca 25 km öteden dolaşıp 116 metre karşıda ki yakına gidiyorlardı. Türkiye’nin batısı ama Manisa’nın doğusuydu burası. 

Başlangıçtan Çampınar’dan bakınca bitişte ki Dereköy gözüküyordu artık. Uzaktan yakından, protokoldan halktan, oturup kalkandan, gülüp oynayanından, herkes köprünün korkuluğuna çıktı altlarında akan suya, el salladılar.

“Artık bundan böyle sen alttan akıp, biz üstten geçip gideriz. Sen suyuna biz yoluna. Yollarımız açık olsun. Hayatımızda aldığımız bize verilen en büyük armağan sağol koşan adam.” 

“Senin de yolun açık olsun.”

ALİRIZA ÇEVİK İLKOKULU.

-Sizin ev kentsel dönüşüme girmiyor mu ayol? İki satır dilekçeye bakar yazdırıver oğlana. Hemen geliyorlar bi şeyler yapıyorlar, ölçümmüş. Zaten evin her tarafında mum yanıyor. Mutfak olsun, banyo olsun, Pakizeler yaptırmışlar çok da güzel olmuş, biz de ondan sonra başladık. Gel bak gezdireyim aman neydi o beyaz fayans duvarlar, çarşı hamamı gibi banyo demeğe bin şahit ilazım. Mozaik mutfak tezgahı evin her yanı kara kara çirkin karolar nasıl örteceğimi bilemiyordum.

İşte kentsel dönüşümün muradı, ev dönüşüyor da, kent patinaj çekiyor. Kaldırım aynı, sokak aynı, araba park kavgası ağız dalaşı aynı. Yan sokakta ki tükürük kadar park aynı, oyuncaklar aynı. Bakkal Rüstem aynı. Mahallemizde ki okul aynı. Yani yapılanın adı Evsel dönüşüm.

Okul demişken: Adakale mahallesinde ki Murat Germen İlkokulu 1936 yılında yapılmış. Alirıza Çevik İlkokulu 1945 yılında. Elli defa boyanmış, 112 defa çatısı aktarılmış, 16 kere kapıları değiştirilmiş, camların değişim sayısı bilinmiyor. Bahçesinin müsaitliği ölçüsünde sıkışık düzende olsa 1961 ve 1982 yıllarında ek binalar yapılmış. O tarihte pamuk borsasından toplanan kuruşlar ile yapılan ek binaya Pamukçular Okulu denmiş. Bir başka mahallede Tütüncüler Okulu da var şimdi pamuk tütün kalmadığı için Gediz Ovası’nda Mısır mahsulü ekilip biçildiğinden Mısırcılar Okulu sırada demektir.

Kent adı altında evler dönüşüyor da kent gibi okullar da dönüşemiyor. Çift daireli beş katlı bir apartmanda yani 10 dairede 50 kişi yaşasın. Hastası yaşlısı genci var. Bir okulda çiftli tedrisat deniliyor 1500 ila 2000 arasında tazecik beyinler ufacık melaikeler eğitim görüyor, ana okulları dahil. Evsel dönüşüm neden? Tepemize depreme dayanıklı olmayan evler yıkılmasın ölüm olmasın dolayısıyla sağlamlaştıralım gayesiyle yenileniyor. Okullar 1936-1945-1961-1982… bunların neresinden tutalım.
 

Alirıza Çevik İlkokulu: Eski mi eski. Manisa’nın merkezinde Mimarsinan Mahallesi’nde. Çarşı, ticaret merkezine yakın tedrisat müfredat eğitim yönünden sayılı okullardan biri hatta folklorda uzun yıllar kazanılmış ödülleri var. Eskisi, devrin valisi öncü olmuş vatandaşın maddi desteği ile devlete bir kuruş harcatmadan yapılmış, yıl 1945. Yıl 2016 Manisa Büyükşehir: Belediyesi: Modern derslikleri (24 ilkokul, 31 ortaokul) ve 450 araçlık otoparkı olan, bilgisayar laboratuvarı, toplantı salonu, projeksiyon odası, kütüphane, çok maksatlı salon, müzik, resim atölyeleri bulunan hem ilkokul hem ortaokul yapmak için proje hazırladı gereken yerlere önce Manisa Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğüne sonra (MEB) müracaatını yaptı. Ankara’dan gelen yazı, proje uygun değilmiş. 

Neresi? Uygun olmayan yer düzeltilsin???

Benim torunum Alirıza Çevik İlkokulu’nun 2. sınıfında okuyor. Bu okuldan mezun olması için altı senesi daha var. 
Sağlık sıhhat diler, kaza beladan korunması için her gün dua ederken, bundan sonra burada ki gencecik yavruların başlarına bir afet gelmesin diye de dua edeceğim.