Deveye sormuşlar neden boynun eğri. Nerem doğru ki demiş.
Plana programa millet olarak hazırlanmayız hazırlık yapmayız tevekkel olduğumuz için karar verir sonra işlerimizi Allah’a bırakırız. Plansızlıkla yanlış veya doğru karar verdiğimizi bilmediğimizden Allah’a olması için dua ederiz. Yanlış kararımızın ardından gelen olumsuzluklara katlanır, kader deriz.
Geçen günlerde yerel gazetenin birinde özel haber vardı. Konvoy olmuş araçların fotoğrafının üstünde “Nasıl çözülecek bu sorun?” diye.
Her Manisa’lı sorunu bilmesine rağmen vatandaşlar arasında sıkça konuşulmasına rağmen sorunun çözümü hep karşı taraftan beklenir. Trafik sorunu sadece park etme olarak algılanır. Oysa seyr-ü seferde iken kırmızıda beklemeler, konvoyda öfkelenmeler, sokak ve caddelerin çoğu çift şeritli olmasına karşılık tek şeritten gitmeler, saygılı davranmayıp yol vermeyenler, kurallara uymayıp yanlış araba kullanmaktan yanlış park etmelere kadar hepsi trafikte olan hadiseler.
Tilkinin bildiği kırk şarkının kırkıda kümes üstüneymiş. Evet bizimde şarkımızın kırkıda imar planı üstüne hem kent planlaması hem gelecek planlaması üstüne, günü kurtarma planları üstüne asla değil elbette.
Bu ay ki Büyükşehir meclisinde konuşmalardan biri de şuydu. Hafsasultan Mahallesi’nde Büyükşehir Belediyesi tarafından yeni bir imar planı yapılacak çok eskiden yapıldı da ancak…; bu planlamaya göre inşa edilecek konutların bodrum katlarına o bölgede yaşayacak olan vatandaşların araçlarını park etmelerini sağlayacak sayıda bodrum katlarına otoparklar planlandı. Diyorlar ki: “Binaların altına yapılacak otoparklar maliyeti arttıracak sokaklara yeşil alan kenarlarına park etsinler.” Demek ki Manisamızda park etme gibi bir trafik sorunu yok veya alışmışız sorun olarak görmüyoruz! Yeni bir kent planlamasında zihniyet buysa ve bu da yöneticiler tarafından söyleniyorsa. Karalar bağlayıp ağıtlar yakmamız lazım.
Merkezde ticaret ve insanların yoğun olduğu bölgelerde yapılan otoparklar araçların bu alana sıkça gelmelerinden kaynaklanan park ihtiyacını karşılamak için yapılmakta. Konut bölgelerinde böyle bir otopark alanı olmadığı için okulların veya bahçelerinin altlarının değerlendirilmesi düşünülüyor tabii imkan ölçüsünde bu da kısmî çözüm getiriyor.
Şehrimiz binalarının çoğu ekonomik ömrünü tamamladı deprem endişesi açısından yenilemek gerekir merkezde yapılacak yeni imar planlarında ada veya bir kaç adanın bir araya getirildiği adalar bazında plan yapmak vazgeçilmezlerimizdendir. Bu adalar planlanırken bodrum katlarına otopark planlayıp yol genişliklerini de parsellerden terk ederek genişletip yeşil bahçeler içinde bloklar yapmak ve ada aralarında kalan yolları yeşil alan olarak planlayarak şehrin nefes almasını sağlamak Manisa’nın sıcağını hava sirkülasyonları ile dağıtmak, ufak da olsa spor sahaları yapma imkanı sağlayıp çocuklarımız buralarda oynayıp spor yapıp desarj olma imkanlarını sağlamak gibi sosyal ihtiyaçlarda karşılanmış olur. Eğitimimiz, sosyal yaşantımız, ekonomimiz, komşuluk ilişkilerimiz, dünya görüşümüz değişir.
Avrupa ülkelerinin iklimi bizden soğuk ve yağışlı olmasına, hatta toplu ulaşım alışkanlığı ve kilometrelerce metroları olmasına rağmen bisiklet ve motosiklet kullanımı çok yaygın. O kadar ki kışın karlı havalarda çivili bisiklet lastiği kullananlar dahi var, Finlandiya. Yağmurluğunu giyip sabahın köründe (ayazında) yağmurlu havada ilkokula giden çocuklar var, Hollanda.
Şehrimizin merkezi iki ilçeden oluşuyor. Bu ilçeler Şehzadeler değil ama Yunusemre ilçesinin kendi ticari alanını planlaması şehrin batıya doğru yapılaşması için bir atlama tahtası oluşturması gerekir. (Gerçi Büyükşehir Belediyesi bunu planlamaya başladı.) Zaman kısalıyor günü kurtarmak çözüm değil.
Organize sanayi bölgesi hem idareci ve yöneticiler ile bir araya gelmek hem de bu bölgede ki işletme, fabrika sahiplerine kentin derdinin onlarında derdi olduğunu kentin sorunlarının çözülmesinde birlikte hareket edilmesi gerektiğini anlatmak gerekir.
Celal Bayar Üniversitesinin kente kazandırılmasından bahsederiz. Ancak biz Spil’den onlar Yunt dağından karşılıklı “Sana bir tepeden baktım Manisa” der dururuz. Oysa üniversitesi olan kentler ekonomik durumlarını ve sosyal yaşantılarını bu sayede düzelttiklerini göz ardı ederiz.
…
Vakit geçiyor, halk bekliyor, geleceğimiz her geçen gün bizden biraz daha uzaklaşıyor.
Ama karar verelim artık tutamıyoruz zamanı.
Elma dersem çık armut dersem çıkma. Kanunmuş kanunsuzluğun adı. Eski eve deprem performans raporu neticesinde kentsel dönüşüm uygulanacak. Önce ruhsat
-Eski mevcut evi yıktınız mı?
-Ruhsatı bi alalım yıkarız.
-Olmaz efendim önce yıkın sonra ruhsat
-Eee ruhsatta bi aksilik olurda alamazsak evsiz kalmak da var.
-Ne demek bize güvenmiyor musun?
-Tamam o zaman.
Beş katlı eski ev yıkılır. Ruhsat alacağız ya yıkım firması; makinenin üstünde Allah korusun yazıyor yani çok önceden tedbirini almış. “Ya Allah Bismillah” yıkar, makineyi enkazın üstüne koyar, temel kazacak çünkü, daha o arsada işi bitmedi getir götür mü yapacak? Ruhsat uzar baştan “ruhsatta bi şey olursa” dedi ya, memurda “bize güvenin yok mu” deyip bozuldu ya bekle bakalım. Git gel Konya altı saat. Makine enkazın üstünde koca kepçe (ekskavatör) park vaziyetinde. Kaldırıma, engelli rampasına park eden araçlara alıştık da buna daha alışamadık. Bazı arsalarda kamyon bile var park eden makinenin bonusu.
Kanunmuş kanunsuzluğun adı ruhsat alınır.
-Eeeeee bunun balkonu yok komşuda var karşımızdakindede var. Ellere var da bize yok mu?
-Yok kardeşim kanun bu. Bundan sonra hiç kimseye yok.
-İki ay önce komşu aldı o balkonlu ya.
-Kanun yeni değişti.
-Ne değişti de değişti?
-Belki kanun yine değişir bu sefer balkon verirler biz projeyi.
-Yok kardeşim balkon yok ki projeyi niye balkonlu onaylıyayım.
– Biz gösterelim siz kırmızıyla çizin.
-Çocuk oyuncağı mı bu?
Bi var bi yok bu çocuk oyuncağı değil mi?
Zaten parsel derinliği malum arkaya bahçe var yok gibi bina derinliği on metre daire minnacık. Manisa da parseller çok küçük bari balkonla biraz büyütüp oturulacak bir daire olsun. Kanunu çıkaran kaşanede oturuyorsa yokluktan anlamaz, fakirhanede oturuyorsa hasedinden vermez.
Neden balkon verilmiyor? Kaldırım kamuya ait sen balkon yapmakla kamu malına tecavüz ediyorsun. Suç. ” Allahtan sağlık, devletten aylık ” “Ekmek elden, su gölden, balkon imardan, geçti artık. Nerde bu yoğurdun bolluğu?”
Pantolon alırsın dar gelir, yanlardan açalım. Gömlek rengi açmadı başka renk verelim. Bu imar pantolon değil gömlek hiç değil. Binayı yaptın mı değiştiremezsin ki.
Çocuk oyunu mu bu? Elma dersem yap, armut dersem yapma.
Elma elma elma elma…
Tescilli bir binaydı ama çok geç tescillendiği için kimliğini kaybetmiş kalanlar ile eskiyi andırır duruşu var. Cephesi klima cihazları ile
kaplanmasına rağmen kimse önemsemiyor. Bahçesine eklenti yapılar deyim yerindeyse plansız olduklarından gecekondular yapıldıkça yapılıyor, bahçede nefes alınacak yer bırakmazken eski ve yeni haliyle iki arada bir derede kalmış bina hangi tarihe yönleneceğini hangi devri yansıtacağını bilmez vaziyette başına daha da farklı şeyler gelmesinden endişe ederek sessiz kalıyor.
Herkesin sıklıkla kullanacağı bir bina değildi. Ama Manisa’da yaşayan herkesin bir defa da olsa kullandığı bir binaydı. Heyecan, mutluluk, endişe, sevinçlerin karmaşıklığında kullanılan binayı tanımak, oturup incelemek kimseye nasip olmamış işi bitenin soluğu kapıda aldığı bir binaydı.
Bunun devamı olan burada olan bitenden sonra sıklıkla gidilen bir başka bina daha var. Biri bir uçta diğeri öbür uçta onun da kaderi aynı bu binada tescilli ama bu diğeri gibi
hangi devri yansıtacağına karar vermiş bir bina. 21. yy kararlılığında tamamen devrini yansıtan zavallı yüzyılımızın yap boz, topla çıkar, hastalığına kapılmışlığı okunan bir bina.
Su çiçeği çıkarmış. Kaşınan sivilcelerin vücudda bıraktığı izler kanayan yaralar genişçe pembeleşen halkaların vücudu kapladığı bir görünümü yansıtıyor. Belki fonksiyonu açısından bu görünüş ona yabancı durmuyor. Ama bunun artık kimliği falan yok olmuş. Bunu doğuran babası, vakıf başkanı gelse tanıyamaz. Bu garibinde bahçesi eklentiler ile labirent olmuş.
Büyük gibi gözüken
bahçesinin bir köşesine lojman yapılmış toki yaptığı için nasıl olsa bedava diye alel acele bu bahçede yer gösterilmiş.
Yan ve arka tarafına doğru yıllık ödeneği geri çevirmemek için yine yer tahsisi yumurta folluk hikayesinde ki gibi arandığından buracığa yapılıvermiş. Yumurtalar kırılmış tabii.
Orta yeri: (bahçenin ortası) ne siz sorun ne ben…
İstanbul’un orta yeri sinema,
Garipliğim, mahzunluğum, duyurmayın (anıtlar kuruluna) anama. (Vakıf yönetimi) El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne Sevdalım…
Boynuna vebalim. (arsasına kurbanım). (Orhan Veli)
Yani kısaca ortasıda bir kurum kuruluşunda herkes otopark diye kıvranıyor araçlar dahi. İnsanlara oturacak bekleyecek yer yok oysa çam ağaçlarının arasında Cumhuriyet döneminin önemli eserlerinden biriydi baş hekim lojmanı da bir köprüyle ana binaya bağlanırdı. Burası da kimsesizlerin kimsesizi olmuş. Hikayesi derin, mahzun, heyecanlı, enteresan.
Bu yapılar resmi kurumlarımıza ait ve kamuya hizmet ediyorlar. (Önce bu kurumların korumacı olması gerekir ki emsal olsunlar.) Bunlar eskiyi anımsatmaya çalışan Manisa’mızda ki Cumhuriyet dönemi tarihi yapıları. Cumhuriyet döneminde her meslekten insanın bilhassa mimarın çok az olduğu bir devirde çok nitelikli projeler ve binalar yapıldı. Sadece her iki binanın güzergahında ki eski yapıları saysak ama ne yazık ki korunamamış yok olmuşlar.
Korunsaydı Manisa’mız müze kent olurdu.
Kula ileri görüşlerin diyarı. Bu evleri konakları kaşaneleri kim neden yapmış ne varmış burada diye hala merak ederim. Öyle ya kara kara kap kara taşlar küçük büyük tepeler tepeler gitsen yol yok yürüsen iz yok eksen tarla yok biçsen eken yok. Uğrak yeri değil, geçerken uğradım gibi hiç değil.
Sadece Kula mı? Köyleri de hanlı hanaylı. Aklım ermedi. Kimse sormamış herhal cevap veren de yok. “Dedelemiz yapıvemişle” deyip geçiyorlar. Bir değil on değil yüz de değil siz deyin bin ben diyeyim üç bin bu şimdi ki hali belli ki onbeş binmiş önceki hali.
“Ben diyom ki: Bu kara taşla va ya aha bunla, ilede birileri gelcek bunlan kıymetini bilcek, bunlanan para kazancek bunları görmeye gelenle burda kalcek para harcacek.” Dedelerimizin bir bildiği varmış o zamanlar demek ki.
Bi hikmet var bu Kula’da. Gazeteci Hikmet Abi değil ama. Allah’ın hikmeti. Taptuk Emre gelmiş burada kalmış burada hak’ka yürümüş. Yunus Emre’de Taptuk’un dergahına kırk yıl odun taşımış piri gibi o da burada hak’ka yürümüş.
İkincisi Gölde taraflarında antik yani eskiden kalma mermer ocağı var o devirde yaşayanlar bu ocaktan çıkardıkları mermerler ile: saraylarını, büyük binalarını senato, jimnazyum, tiyatro, agora gibi hatta kiliselerini bu mermerlerden yapmışlar yollara döşemişler, belki de Sardes’de ki Lidya’lılara satmışlar. Gölde; sen su de, ben göl deyeyim. Yerin altında su kanalları hayret edilecek bir şey biz şimdi köye yol yapamıyoruz onlar yol yaptıkları gibi altına da su kanalları yapmışlar. Mermer ocağı, su kanalları muamma.
Üçüncüsü termal kaplıca diye övünüp dururuz sanki biz bulmuşuz gibi. Aha Acısu Bizanlılar Romalılar daha bile eskiler şimdi bizim derme çatma evler yaptığımız adına kaplıca dediğimiz yere saraylar yapmışlar o kadar ki tapınmak için kayalara kabartma resimler bile yapmışlar.
Biz diyoruz ki bu evler neden yapılmış? Burada ilk yaşayan insanların ayak izleri var dağların tepelerin patlamasından kaçarken sıcak topraklara taşlara ayak izleri çıkmış. Buna ne demeli ilk insanlarda buralarda yaşamışlar demek ki.
Hele bir yer var kayalar oyuk oyuk büyüklü küçüklü binlerce, oyuk da değil hani Kula’nın peynir tatlısı vardır tepsinin ortasından bir dilim çıkarıp şurubu akarken yeriz ya işte onun gibi granit kayaları kesip sözüm ona mezar yapmışlar. Bunların ölüleri de bu kadar kıymetliymiş burada sıradan insanlar yaşamamış demek ki.
Şimdi bunları alt alta sıralayınca bu Kula’da bir şey var. İlk insanlar, ayak izleri. Tarihte yaşayanlar, kral mezarları. Hanlar hamamlar saraylar mermer ocakları. Tasavvuf ehli Allah’ın kamil kulları erenler evliyalar türbeleri. Germiyan oğulları Anadolu beylikleri. Zengin mi zengin tüccarlar, ağalar, efendiler, beyler hanaylı eyvanlı kaşaneler evler.
Bi de bana diyorlar ki: “Kula Kula, ne var bu Kula’da?” Söylemem (laf aramızda ben de bilmiyorum, bunca kıymet burada yaşamışsa…)
Siz bilmezsiniz ama bir gün siz de Kula’ya geleceksiniz.
Manisa tarım şehri Gediz nehri, ovası. 40-50-60-100 bin nüfus ektiği yetiyor, diktiği yeşeriyor, satsan alan yok, yesen karnın tok, Allah vermiş, günah, atılmaz. Zaten satılmıyor dağıtalım o zaman. Atılmasın günahtır deyip dağıtılan ürünler sayesinde sevaplar diz boyu. Hamiyet, sahavet, aidiyet, ünsiyet böyle tecelli etti. Bereketli topraklar, dağıtsan da, nadasa bıraksan da Allah veriyor. Gübre yok, ilaç yok, hormon yok.
Pamuk, tütün, üzüm, sebze, meyve. Çırçır, Tekel, Tariş. Çırçırdan iplik fabrikalarına, iplik fabrikalarından tekstil fabrikalarına, salça fabrikalarından, turşu fabrikalarına, üzüm işleme tesislerinden meyve suyu fabrikalarına kadar.
Fabrikalarla böyle tanıştı Manisa. Organize sanayi bölgesinin atalarıdır iplik, tekstil, salça, konserve fabrikaları üzüm işleme tesisleri.
150-200-250 bin artık dağıtmak yok Allah’ın verdiği yetmiyor; ilaçla mücadele, gübre ile takviye, hormon ile bitkilerin canını çıkarırcasına doping. İlaç ve gübre fabrikaları devrede.
Ayrıca karasaban devri bitip traktörler gelip arkalarına tekli üçlü altılı onikili pulluklar takıldığında zirai aletler fabrikaları, at ve arabası yerine traktör arkasına takılan tarım aleti ve römork fabrikaları da organize sanayi için güzide evlatlar oldu.
Sanayi devrimi başlamıştı. 1960’da organize, 1970’de küçük sanayi, Manisa’da bu potansiyel sayesinde organize planlanmaya başladı. Alsancak’ta liman, Çiğli’de hava alanı.
Tarım-sanayi-esnaf üçgeninde gidip gelen ikilem değil üçlemde kalan Manisa, sanayiye bi türlü ısınamadı. Manisalı esnaflıkla geçinip günlük ihtiyaçlarını sağlarken, ev yapma, çocuk evlendirme, arsa tarla alma gibi biraz daha para gerektiren işleri de tarla takkeden gelenle sağlardı. Azıcık aşım kaygısız başımı düstur edinmişti.
Manisa, organize sanayiye; huzurumuz bozuldu, keyfimiz kaçtı, tarlalar bahçeler gitti, göç geldi, gecekondu çoğaldı gözüyle baktı. Artık bakmak değil gidip görüp sanayi ile yaşamayı öğrenmek, sanayi ile ve sanayiden geçinmek lazım.
Manisa’nın sanayi ataları nasıl organize olmuşsa bu ataların torunlarıda organize sanayi ile organize olmalılar.
Organize sanayide ki fabrikaların işletmecileri Manisa dışından geldiler Manisalı misafirperverdir bi hoş geldinize gitmek lazım.
Evet sanayi orda manisa burda. Kaçımız organizeyi biliyor gidip geziyor, çok azımız. Sadece organize değil orta ölçeklisinden Muradiye sanayisine kadar merdiven altından gecekondu mahallerinde kablo bağlayan kalıp yapan klemens takana kadar bir çok yeri evi görmek bilmek lazım.
Artık nüfusumuz arttı, gecekondu çoğaldı, trafik keşmekeş sızlanmalarını bir kenara bırakmalıyız. Olan oldu plansız yakalandık organize sanayiye, dövünmenin kimseye bilhassa organize sanayiye hiç faydası yok. Plansızlık onların suçuda değil onların adı organize yani plan sayesinde organize olmuşlar biz ise plansızlıkla Manisa’yı katlederek organize suç işlemişiz. Cezasını ödüyoruz.
Bu ceza müebbet olmasın, imar planlaması yaparak iyi halimizi gösterelim ki hafifletici sebeple müebbetten kurtulalım.
Yoksa bu cezayı çocuklarımızda çekecek.
“6 yaşındaki bir çocuğun Lakers hayalini gerçekleştirdiğin için seni her zaman seveceğim. Fakat artık seni saplantılı biçimde sevmeye devam edemem. Bu sezon dışında sana verebileceğim bir şey kalmadı. Kalbim ve zihnim dayanabilir ancak bedenim artık ‘elveda’ demem gerektiğini biliyor.”
Diyen, Amerikan Basketbol Ligi (NBA) takımlarından Los Angeles Lakers’ın ligdeki 20. yılını geçiren oyuncusu 37 yaşındaki Kobe Bryant, 1996-97 sezonunda başladığı NBA macerasına bu sezon sonunda aktif kariyerini noktalayıp emekli olacağını söyledi.
Her insan hayata tutunmak ister dünya güzeldir ne kadar dert tasa çekilse üzüntülerimiz olsa da kimse ölmek istemez. Şunu da yapayım bunu daha bitireyim, o kadar ki hiç ölmeyecekmiş gibiyiz; kazık atmalar, kandırmalar, yalan söylemeler, menfaat çıkar çatışmaları, adaletsiz olma, omza çıkıp yükselme, onca ezip çiğneme, bunca zaman yetmeyen arzu, bitmeyen istek, olanca hırs.
Noktalamak makamı mevkiyi bırakmak yok. 5-10-15-20 gümüş yıl 25’e dayansa bırakılmıyor. Altın yılı varken, halk üyelerim beni isterken, benden tecrübelisi yokken, üyemin derdini sıkıntısını Marko Paşa gibi dinlerken, benden iyisini mi bulacaklar? Derken.
Neden ben diye sormayın: Wimbledon’un ilk siyahi şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeyken hayranlarından biri sorar “Tanrı böylesine bir hastalık için neden seni seçti.”
Arthur Ashe yanıt verir.
“Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyon tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur. 50 bini yarışmalara girer. 5 bini büyük turnuvalara erişir. 50’si Wimbledon’a kadar gelir. 4’ü yarı finale, finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “Neden ben” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘niye ben’ derim? Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar. Yenilgi mütevazı. Tanrı’ya asla ‘neden ben’ diye sormayın.
Kula meydanı insan dolu. Grup grup olmuşlar içlerinde heyecanlı olanların yüzleri gülüyor. “Abarttık galiba bunca insan her ilçeden ilden” diyorlar. Proje amacına ulaşmış. Zafer Kalkınma ajansının desteklediği ‘Jeoparkı Keşfet projesi.’ Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç, jeoparkı keşfetmeye gelmişler.
Jeotermal diyen var, termal turizm diyeni var jeopark diyeni de yeni duydum diyor keşfe gelenlerden. Yalan değil Avrupa’da ki toplantılara gittiğimizde okunuşu gibi yazayım ci ci en (GGN) Global Geoparks Network, ent i ci en (EGN) European Geoparks Network dediklerinde ve bunu konuşmalarda sık kullandıklarında kulağa hoş geldiği için dilime dolamıştım. Jeoparkı keşfettiğimde Kula Jeopark’ının bu söylenenlerden her iki gruba da girdiğini (hem dünya hem avrupa) öğrendiğimde yürüyüşüm değişmişti.
Salon dolu; kapı ağzı, sahne yanları, arka taraf, ayakta, merdivene oturanlar bile var. Salon dışında fuaye, meydan merakta. Konuşmalar bir an önce bitse de divlit ağzını, peri bacalarını, bazalt sütunları, lavların esrarını, ayak izini, kanyonları, volkan kayalarından akıntılarından tozlarına küllerine kadar bir çok gizemin heyecanını bastıralım istiyordu herkes.
Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün konuşmasında “Dünyada ki 120 jeoparkın içerisinde müzeler var Türkiye’nin ilk ve tek UNESCO tescilli jeopark sahası olan Kula’ya diğer jeoparklarda olduğu gibi tam teşekküllü bir jeopark müzesi yapacağız” dediğinde alkış koptu. Buna en çok sevinenlerden birisi de bendim.
Günümüzün heyecanı neşesi sevinci tatlı yorgunluğumuz bitip de eve geldiğimde akşam ajansında: Terör, şehit, şehir ortasında roket atar, mülteci, bot, batan, ölen, kalan, bayrağa sarılı şehit cenazeleri, siyasilerin konuşmaları, kurultay, sayıştay, potin, Putin, kaza bela sekiz ayın Çarşambası toplanmış haberlere. Oysa ci ci en diyenlerde neler konuşuluyor, ne projeler anlatılıyor, ne hesaplar yapılıyor. Özenmemek imrenmemek elde değil.
Onlarda da jeopark var bizde de. Biz jeoparka jeotermal diyoruz onlar ciyopark (Geopark) diyorlar.
Yahu git başımdan koca gün canım çıkmış iyi de onun da koca gün canı patladı. “Çocuğum bak baban yorgun ben de eve yeni geldim sırası mı şimdi? Sonra. Hadi sen git oyuncaklarınla oyna.”
Kuleler yapılıp yıkılalı, arabalar halının izine dizilip bozulalı, askerler savaştırılıp kaç kez mavi renkli askerlerin savaş kazandığı Osmanlı dahi bu kadar savaş kazanmamıştır. Hepsi yapıldı anası diyor ki git oyuncaklarınla oyna. Çocuk anasıyla çarşıya çıktığında oyuncak diye tutturuyor. Haklı arabalar çarpıştı, kuleler yıkıldı, askerler savaştı, yeni oyuncaklar lazım ki yeni kurgularla yeni oyunlar icat etsin çocuk, yoksa babasının tepesinde sokağa çıkalım teraneleri, annesinin eteğinde parka gidelim avazeleri. Her iki taraftan git şimdi sırası mı? Azarlamaları çocuk kös durumunda kalır. Kalır mı kalmaz tabii. Hani çok akıllı diye övünürüz ya o aklı ile başlar. Şımarıklık, laf dinlememe, yemek yememe, yaramazlık yapma, çocuğun yapabileceği ne varsa evi yakanlar bile var. Hepsi sıraya girer ve taarruz başlar ne zamana kadarki bir tokat ile tozu alınıp silkelenene kadar. Bitmez toz bezi kimdeyse karşı tarafa sığınır.
Bu çocuklu evin halleridir. Her çocuklu ev aynıdır. Televizyonlarda süper dadı programına özenilir ama uygulama yapılamaz. Yani kimsenin kimseden farkı yoktur.
Anne baba demiyor mu?
-Bugün çok yoruldum bunaldım akşam bi yere yemeğe gidelim.
-Hafta sonu kaçalım vallahi çıldıracağım biraz değişiklik olsun.
Eeee büyüklerin ki can da koca gün sabahtan akşama evde kapalı kalan çocuk zaten patlıcan kadar garibim, bunalmaz mı?
1950-60’lı yıllarda Amerikan filimlerinde westernlerde jönlerin dudaklarında hep sigara olurdu hemen hemen her sahnesinde o sigara dudaklardan hiç düşmezdi. Hatta Red Kid dahi çizgi roman sayfalarında sigarasız dolaşmazdı. Sigara tüm dünyaya özendirildi. Bu yıllara gelindiğinde şartlar ve şekil değişti. Ama o yıllarda Amerika’da ki sigara firmaları kazandıklarının vergileriyle Amerika’yı büyüttüler.
Şimdi yine yabancı filmlerde çocuk eğitimine önem verilen konular işlenirken çocukların aileden başlayan eğitimlerinden sofrada ki duaları evin en küçük çocuğunun yapması, akşam uyurken dua etmesine kadar, odasını dağıttığında annesinin uyarmasına kadar, bir çok olumlu konular işlenmekte. En önemlisi de en azından sokak ve mahalle aralarında bir basket sahasının olması ve çocukların burada maç yapıp oynaması hatta bazı sahnelerde babalarında çocuklarıyla oynadığı kareler yansıtılıyor ekranlara, kısaca sporu teşvik etmeyi sağlıyorlar bu şekilde. Sporda bilhassa topa pat küt vurduğun teniste ustaysan ABD de üniversiteyi burslu okuyorsun.
Bu teşvikten kasıt gençlerin çocukların sporla meşgul olup kötü alışkanlıklardan uzaklaşmalarının yanında heyecanlarını streslerini enerjilerini atmalarını sağladıktan sonra sakin bir şekilde eğitimlerini, verilen öğütleri nasihatleri dinlemelerini ve kurallara uymalarını sağlamayı amaçlamaktadır.
Salim kafa sağlam vücudda bulunur.
“Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Toplumlar geliştikçe edindikleri alışkanlıklar gündelik yapılan işlerin yanında gelecek toplumlara taşımak istedikleri bu yaptıkları zamanla bir birikim oluşturarak değer kazanırlar. Örf adet şekline gelen bu alışkanlıkların bazıları silinip giderken bir çoğu yıllarca taşına gelerek
eskilerin bu alışkanlıklarına yeni nesiller kültür olarak nitelendirirler.”
Diye anlamlandırılır kültür.
Bireylerin, toplulukların, ülkelerin yaşadıkları bölgeler ve konumlarına, mevsimsel etkileşimlerine, sosyal yapılarına, eğitimlerine, tarihi geçmişlerine göre bu faktörler çoğaltılabilir tüm bunlara göre kültür ve kültürel oluşumlarından doğan, barınmadan korunmaya giyim kuşamdan yeme içmeye kadar her şey ülkelerin yaşamlarında farklılıklar gösterir.
Bu farklılık dünya hayatı boyunca ülkelerin ortaklaşa üretip tükettikleri ithalat ve ihracat girdileriyle birbirlerine yakınlaşarak kültür ve yaşam farklılıklarına rağmen ortak kullandıkları araç gereç, makineleşme ve teknoloji sayesinde globalleşen dünyada arada ki yaşam mesafelerini birbirine yaklaştırırken geçmişten gelen değerler kültür farklılığını sürdürür.
#####
Akıp giden zaman ve anlayışlarında güncellenen şehirler ve şehir yaşantılarının kentleşme sürecinin potasında eriyip gittiği, kaybolduğu insanlar, insanlıkları. Giderek yaşayanlarına ve yaşamlarına yabancılaşan kentler. Bir elden çıkmışcasına birbirine benzeyen kentlerine yabancılaşanlar.
Fabrikasyon malzemeler kullanılarak çağdaşlık adı altında üretim barkotlarından tarihi, kimliği ve yapılaşması okunan kentler. Moda akımlarının gömlek gibi elbise gibi her yıl yenilendiği, giyenin şahsiyet değiştirdiği, yakınlarına göre ötekileştiği, ayrışarak koptuğu, akıntıya kapılmış rüzgara tutulmuşluğun avareliğinde sürüklenerek giden kimliğini yansıtacak bir özelliğinin yokluğunda kaybolanlar misali kentler.
Ruhsuzluğun donukluğunda, monoton hayatların giderek robotlaştığı insanların yaşamlarını çarklarında öğüterek tozları bir şişenin içerisinde suya bırakılmış isimsiz kimsesiz kimliksiz insanların kentleri.
Yakaların iki yanında beyaz kordonlu kulaklıklar, olmayanların ellerinde telefonlar, tıklamalar. Kalabalıklar. Kent caddelerinde araçların homurtularında kornalar, umursamazlığın önceliğinde sürücüler. Günlük koşuşturmacanın curcunasında bağırış, çağırış, gürültü, uğultu ve kavgaların gölgesinde kentler.
Çoluk çocuk, büyük küçük, anne baba, torun torba, bir koşuşturmacanın zamanı kovalamacanın telaşı içerisinde ki kent hayatları. Oysa düşen cemreler ile bahara gelindiğinde dönüşen havalarla yazlık kışlık hazırlığında ki evlerin bahçelerinde pişen turfanda sebzeli ocakta ki yemeğin kokusunun “Çocuklu, karnı burnunda, hamile, günü de az kaldı, kokmuştur zahir. Koş şunu götürüver” inceliğinde ki yaşam kültürüydü komşuluklar.
Sallanırken salıncak da heyecanım savrulurdu
Annemin sesi “sıkı tutun” kulaklarımda dururdu.
Ihlamur ağacının kalın gövdesinden çıkan dalda
Gıcırdardı salıncak babamın sardığı urgan sesiyle havada
Güneş ıhlamur yapraklarının arasından gözümü alırken
Baharın rengine değiyordum Eski Nisanlarda sallanırken
“Bu yıl bahar erken geldi” diyorlardı büyüklerim
Oysa ben zaten baharımdaydım küçücüktü ellerim
Tutmak isterken kelebekleri, yolarken çiçekleri
Cıvıldaşırdı daha yeni yapraklanmış ağaçlarda kuş sesleri
Büyüklerimin bahar dediği buymuş meğer
Renklenirdi toprak, güneş, hava, her yer.
İkinci baharımda benim de renklendi saçım sakalım
Eskiyen Nisan değil bendim eskilere takılı aklım
Dedem geldi gözlerimin önüne yan yana otururken ki
Bastonu bir elinde diğerinde elim nereye gidiyorduk ki
Oturmuştuk yıkık bir kerpiç duvarın üstüne “oh” diyerek
Dizlerini tuttu bastonunu yanı başına koyarken seslenerek
“Manav Hüsen bir ayva ver çocuğa buyur parasını”
Hep gelirdik buraya severdim çürük ayvanın karasını
Parmaklarken ayvayı dedem dalardı seyre sokağı
Seyredecek bir şey yoktu aslında gözleri arardı uzağı
Yine aynı sokak şimdi cadde olmuş yan yana apartmanlar yığılmış
Manav Hüsen, dedem, her yer, kobalak ağaçlar, evler, tarih olmuş.
Allah Allah her şey dün gibi aslında, ayvanın kokusu tadı
Ben de eskiyorum herhalde arıyorum yıkık kerpiç duvarı
Dedemin bastonu gibi bastonum yok daha, ancak ayaklarım ağrıdı
Mutluluğun adı o zaman ki yıllarda “Eski baharlardı.”
Yaşam kültürünün adıydı mutluluk.
Düşenin, kayıp gidenin, aranıp bulunamayanların, gemisi olup da kurtarmakta hüner sahibi olanların, yüzdürenlerin, sürenlerin, sürdürenlerin sözde maharetlerinde kültürsüzlüğün kültür olduğu umursamazlıklarda kentler.
Yapmacık gülücüklerin, sözde selamların, sinsi yüzlere, katı yüreklere, yataklık yaptığı menfaatlerin oğuşturulan avuçlarda ki gacurtuları, geçmişten gelen kültürün geleceğe kurban verildiği aldatmacaların kol gezdiği, sessiz masumiyetin sinsi hiyanetin, her geçen günün bir öncekine göre arandığı kentler.
Manisa Şehzadeler Şehri: Kadim bir medeniyetin tarihde yaşandığı izlerinin hala süregeldiği bu medeniyetin ruhunun sokak taşlarında, büklüm büklüm giden gölgenin barındığı dar sokaklarında, kerpiç evlerin toprak sıcaklığında, komşu duvarların dar kapılarında, hastalıkların bir kap çorba paylaşımlarında, iyi ve kötü günlerde ki hasletlerimizde, cami ve minarelerinin ezan seslerinde, medreselerinde ki rahlelerinde, hanlarının kapı kulplarında, türbelerinin yeşil demirlerinde, sokak çeşmelerinin çağlamasında, her köşe başında dökülen lokma kokularında, tarihi okunan ulu çınarların kovuklarında, insanların gönüllerinde hüküm sürdüğü değerlerin estetik kaygıdan uzak özüne bağlı paylaşım ve dayanışmanın saygı, sevgi, mazbut, mağdur, mağrur, mahzun, mazlum, insan odaklı kaygıların, duyguların toplumsal paylaşımının yaşandığı sıcak ve tabii mekanlar bütünüdür bizim şehrimiz ve yaşam kültürümüz.
Kent olmaya yüz tutmuş soğukluğunda ki yüzsüzlüğümüzün sıcak samimi sevecen daracık yolları pamuğunun helva, pekmezinin pandispanya, diye satıldığı parkları, taş kaplı caddeleri ıhlamur kokulu, mor çiçekli akasyaların gölgesinde ki sarmalanmalar selamlaşmalar, durup durup konuşmalar, ikindi ezanının bir minareden diğerine yankılandığında yaklaşan akşam serinliğinin çöktüğü cami avlularında ki şadırvanlarda çağıldayan su seslerinin Spil dağından inen dereleri çağrıştırdığının kültür olduğu yaşamlar.
Ahi adabının, ticaret erbabının, müşteri ahlakının, velinimet anlayışının, kırk yıllık hatırlı kahvenin yanında getirilen yayla suyunun, çay ocağından ikram edilen tavşan kanı çayın, veresiye defterinde ki köylünün asaletinin, hürmetkar hizmetkar aynı zamanda akîl çarşı eşrafının, pazarlığı sünnet bildiği, müşterisini incitmediği, komşusunun siftahının önde geldiği, borçuna sadık alacağına muvafık olduğu, alış verişin kıt bereketin bol olduğu, besmeleyle açılıp besmeleyle kapanan kepenklerin sesinde pirlerine fatiha veren esnafın ahilik, yaşam kültürüdür.
Demircinin çekiç sesiyle zikre kapılıp cezbe gelen Hz.Mevlana’nın ulviyetinde ki yaşamdır; tasavvuf erbabı, ahi adabı, esnaf ahlakı.
Oysa kentler; sonradan kazanılmış gelişigüzel değerlerin toplumsallıktan çok bireyselliğin hüküm sürdüğü insanların yalnızlaştırıldığı, rastgele dizilmiş dikine keşişen caddelerin insani ölçülerden uzak devasa ağaçsız gölgesiz meydanlara açıldığı, ve bu caddelerin kenarlarına yerleştirilmiş yapıların, yerleşim birimlerinin, uyumsuz ruhsuz planlama ile sıralandığı, hatta modellenmiş büyük camlı vitrinlerin, kaldırımların, şekillendirildiği statik yaşantıyı çağrıştırır kent.
Tek düze plan ve yapılar bütünlüğü, monoton ve sıkıcı yaşantı ile bunalımlara, teknolojik imkanlar ile yalnızlığa sürükleyen bencil çıkarcı milli duygu ve hasletlerden uzak ruhsuz kent yaşamına inat, kültür; insan fıtratını sürdüren, imkansızlıkların dayanışma ve yardımlaşmayla çözümlendiği, “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” “Cebrail (A.S.) komşu hakkında o kadar çok tavsiyelerde bulundu ki komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim” diyen peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hadislerinde ki yardımlaşma anlayışını sürdüren inanış bizim yaşam kültürümüzde ki en kıymetli hazinemizdir.
Bu yaşayışın idrakinde olup kadim medeniyetimizi şiar edindiğimiz sürece örf adet gelenek ve
beraberliğimizi, köklü inanışımızı paylaştığımızda yaşam kültürümüzde bencil ve çıkarcılıktan uzak sevgi ve saygı hüküm sürecektir.
Hep öyledir insan oğlu öne çıkmak, önde olma ister. Ayakkabılar boya görmemiş ama idare eder, eski değil, dikkatli giyilmiş eskimesin diye yere dikkatli basılmış. Ceket gömlek ütüsüz, ama yırtığı söküğü yok onlarda belli ki adamlık her gün giyilen cinsten değil ama içinde ki halktan biri kayda değmez. Neden bahsedelim ki, ne diye dikkate alalım, silik bir sima, niye yer verelim ki memleketin üst düzey yetkilileri varken safda.
Yakını eşi dostu, namazla birlikte sessizlikte bitti, son dua yapılacak, eller açıldı, dudaklar kıpırdıyor, okuyor gibi yapanlar azınlıkta ama temenniler akıllarda, kalplerde dilekler, iyi niyetler, helallik verenler, “mekanı cennet olsun” diyenler. Ayakkabısına basılan da arkalarda elleri yüzüne giderken.
Kabire gidecekler sesleniyor birbirine birbirleri gibi olanlar. Araban var mı? Götüreyim mi seni? Bizim arabada yer var. Ayakkabısına basılan da son bir kere daha dua edecek bir avuç toprak serpecek kabire. Ön camında “Kabristana gider” yazıyor o da otobüste.
Kimse merak etmiyor yok gibi zaten. İmam okurken Yasin’i küreklerde durmuştu. Testiden su serpilirken taze toprak üstüne, biri teneke levhayı dikti baş tarafına. Aa bu ayakkabısına basılan (öne geçmek isteyenler tarafından) adam değil mi? Hani ceketi gömleği ütüsüz ama temiz olan. Oturmuştu herkes kirli tozlu taburelere o adam kabrin etrafında herkesin gözü önünde, toprak dağılmasın yayılmasın diye taş diziyor taze toprağın eteklerine. Ceketi, ayakkabıları tozlanmıştı bulaşmıştı ellerine. Fatiha derken imam, eller açıldı yine, o da son taşı koymuştu yerine.
O kaldı, talkını veren imamla. Mevtanın anasının adı neydi diyen hocaya verdi cevabı. Cenazeye katılanlar dizildiler cenaze sahibini taziyedeler. Kabirden çıkarken ayakkabısına basılan kapıda. Temiz yine üstü başı ayakkabıları bile. Ne zaman geldi ki buraya? Az önce taşları dizerken toprak olmuştu ayakkabıları, ceketine de bulaşmıştı kabirin tozları.
Kollarını çapraz yapmış, elleri göğsünde, saygıyla eğilirken başı önde “Sonumuz hayrolsun, yaşarken aklımızda bulunsun.”
Binerken herkes arabasına otobüsde yoktu ayakkabısına basılan. Zaten “Kabristana gider” levhası da kalkmıştı otobüsün ön camından.
Çoktan.
