İçeriğe geç

KASIMPATI

Cennet tarifinde yeşilliklerden çiçeklerden güzelliklerden bahsedilir bizim de beğendiğimiz bir bahçe, çiçek, yeşillik gördüğümüzde cennet gibi deriz.

Her mevsim yeşil alanlarımız, yol kenarlarında ki yeşillikler, ağaç diplerinde ki toprak parçaları mevsimlik çiçekler ile cennete dönüşür insanın gözü gönlü açılır o anda dünya gailesi bir an olsun unutulur hatta sıkça her yerde gördüğümüzde bir anda başka dünyalara dalarız.

Bahar başlangıcında laleler, yaz boyunca güller, sonbaharın tüm renklerini barındıran sarı kahve kırmızı mor renklerini yansıtan krizantemler yani kasımpatılar.

Manisa’mızın yollarını süsleyen renklendiren yapma çiçekler gibi duran görünüşü, anlamı, duruşu, tavrı, renkleri ile; Kasım ayında ilkbahar ve yazın kaybolan renklerinin, hülyalarının, sevdalarının, yaz aşklarının sonlandığı, ayrılıkların hüsran hicran hasret ifadesi, romantizmin gücün simgesi kasımpatılar.

Kışın yaklaştığı şu günlerde, bir daha ki baharın gelmesiyle yeşerecek umutları, sevgileri, aşkları unutturmamak hayata küsmenin anlamsızlığını dostluğun beraberliğin bütünün gücünü göstermek ister gibiler. Bolluk ve bereketi, hatta güçlü geleceğin, umudun simgesi Kasımpatılar.

Şimdi bizde yeni trend oldu. Gelin kızın daha nikah masasından kürsüden inmeden arkasını dönüp çiçeği bekar kız arkadaşlarına atması.

Oysa her anın; bembeyaz bir dünyaya bembeyaz bir sayfa açışın, damadın elinin sıcaklığı, duvağının arkasında ki gizemin, gülücüğün, heyecanın, sevincin, etrafa bakışın, yere basmıyor adeta uçarcasına yürümenin, tüm bunların yanında mutluluğa gidişinde ki en duygusal ve en heyecanlı anında temiz bembeyaz iki aşk ve elinde tuttuğun özenle seçilip yapılmış bir demet beyaz çiçek.

Ömür boyu sürecek: Masumiyet, sadakat, bolluk, bereket ifadesi, Kasımpatı.

TRAFİK MİRAFİK

İnsanların, hayvanların ve trafikte ki araçların karayolları üzerindeki hal ve hareketlerine trafik denilmektedir.
Trafik sadece içerisinde akışın yönlendirildiği bir yollar sistemi değil, aynı zamanda toplumun bireylerinin bir başka biçimde etkileşim de bulunmasıdır.

İlkokul karnemizde derslerimizin hepsi beş olsa da hal ve gidiş hanesinde öğretmenimizin kanaati zayıfsa evde tozumuzu alırlardı.
Hal ve gidişin önemini ilerleyen yaşlarımızda anladık. İnsanların bize gösterdikleri saygıdan bize verdikleri değerden anne babamıza hak verdik.
İşte trafik de hal ve hareketlerin insanların ve hayvanların düzenli olması bizlere kurallara uymamızı sağladığı gibi trafiğin akışını da kolaylaştırır.

-Kırmızı, sarı, yeşilin kent mobilyası olmadığı,
-Kavşaklarda, dört yol ağızlarında yere geniş ve aralıklı yapılmış çizgilerin sek sek çizgisi olmadığı,
-Yayaların bu çizgiye uyarak yola çıktıklarında araçların önceliği yayaya vermeleri,
-Çizgi olmasa da yaya yola adımını attığında yine önceliği yayaya vermemizin gerektiği ama yayalarında her noktadan yola atlar gibi çıkmalarının da bu hakkı kötüye kullanmalarını gerektirmediğini,
-Yolda yürümeyle tarlada yürümenin eş değer olmadığını,
-Silgece iliştirilen ceza pusulasıyla gözlerimizi açtığımızda kaldırıma park etmenin açık gözlülük olmadığını,
Anlarız.

Tabii seyr-ü seferin sağlığı açısından kırmızı ışıkların sık ve zamansız kullanılması da önem arzetmektedir. Ara sokaktan ana caddeye çıkacak bir araça kimse yol vermez bu giderek buraya trafik ışığının konmasını gerektirecek hal alır. Ama o sokaktan araç çıkmasa da o kırmızı ışıkta beklemek zorunda kalırız. Işık olmadan çıkmasına izin verseydik beş saniye bekleyecektik aynı noktada kırmızı ışıkta 40 saniye bekliyoruz. Bu şekilde kırmızı ışıklar arttıkça kuralsızlık başlar. Birincide dur, ikincide dur, üçüncüde sabır, dördüncüde kaza geliyorum der.

Ana cadde üzerindeki parklanmalara çare bulamadığımız müddetçe kuyruklanmalar ile iki üç kırmızı ışıktan sonra geçilmesinin kaçınılmaz olduğunu,

Kırmızı ışıkların trafiğin yoğun olduğu yönde ki süresi ile kırmızı ışığın gerekli olmadığı zamanlarda fasılalı yanması gibi ayarlamaların mutlaka yapılmasının gerekliliğini,

Toplu ulaşım araçları kullanılsada kentimizi yayalaştırmak ve bisiklet kullanımının yaygınlaştırmanın vazgeçilmezlerden olduğunu,
Tüm bunların yapılması halinde hal ve gidiş notumuzun yükseleceğini ve sınıf atlayacağımızı işte o zaman trafiğin anlamında geçen insanların hayvanların ve araçların kısmından hayvanların tanımının çıkarılacağını söyleyebilirim.

BÜYÜMÜŞTE KÜÇÜLMÜŞ

.
Günler öncesinden hazırlanılırdı. Hem yolluk, hem yolculuk, hem de gidilecek yere hazırlanan hediye ve yiyecekler, valizin yanında vırık vıccık torbalar, nihayet yola çıkılacak gün gelip çatmıştır. Sabah erkenden yakın komşularla vedalaşılır gidipte gelememek gelip de görememek var denir helallik istenirdi.

Bağ zamanı at arabasına yüklenen eşyaların üstü branda gibi genişçe bir örtü ile toprak bağ yolunun tozu eşyaları tozutmasın diye örtülürken annem komşuları dolaşır helalleşirdi. Gözler yaşlanır, çocukluk halimle arabanın tepesinde eşyaların üstünde yükün bağlanmış urganına tutunur bekler arabanın dingiline bağlı köpeğimi görmeye çalışır yanımda kucağımda olması için yalvarırken arabanın tekeri dönmeye başladığında üç beş sokak sonra bağın yoluna girerdik bu kadarcıktı Manisa. Beş sokak ötede ova üç sokak yukarıda Spil dağı.

O zamanlar 60.000’di şimdi 360.000 buna rağmen büyüdü mü Manisa? Ova, dağ, sanayi gecekondu sarmalında yükseldi değişen bir şey yok yani. Arabalar herkesin altında şöyle bir dolanı verildi mi Manisa’yı baştan sona gezersin.

1975 yılı olabilir: Fatih Parkı’nın bir köşesinde, Fatih’in av köşkünün yanında, bu binanın son belediye reisi Rahmetli Mustafa Çapra’nın zamanında taşınmıştı belediye şimdi ki binasına. Manisa’nın taa Bizans’tan Saruhanlı’dan beri çarşısı olan yere. Sipahi, mezat, bedesten pazarının olduğu yere. Köy otobüslerinin hem de burunlusundan çoğunlukta olduğu garaj da buradaydı. Köylü esnaf iç içe herkes ahbap, gelen geçen vatandaş bu esnafa uğramadan bir çayını içmeden dönmezdi çarşıdan. Hatuniye, daha çok cenaze namazlarının sıklıkla kılındığı cami ile Çeşneğir, garaja yakın olan ve köylerden gelenlerin namazlarını kıldığı cami. Taşçılar, dükkanın kapısına sandalye koyup da alel acele namaz kılmaya giden esnafın mescidiydi. Çarşı o zaman parsellenmiş gibi ayrılmıştı: Bedesten ve bit pazarı esnafı, kavaflar çarşısı, kuyumcular caddesi, havuzlu çarşı ve sigortalar binasının esnafı.

Mustafa Kemalpaşa Caddesi daha çok bankaların ve ticarethanelerin büyük mağazaların bulunduğu bir caddeydi. En meşhuru da Pomağın fırınıydı. Buradan ekmek almadan hiçbir memur evine gitmezdi.

Her esnaf, eşraf, vatandaş herkesi bilir tanır yaşlı ustaya hürmet saygı gösterilir, çocuklara beş parmak endazesi ile çıraklık öğretilirdi. İşte bu çarşıdan taşındık hem de Allahaısmarladık diyemeden, taşınacağız diye sevindik, gittik arkamıza bakmadan. Oysa bayram olur bayraklarla donatırdık çarşıyı sokağımızı, Mesir olur yabancı konuklar gösteri yaparlardı sokakta esnaf alış verişe çıkmış Manisalı toplanırdı. Devlet büyüğü geldiğinde kapının önü kalabalık olurdu, öğle tatilinde memurlar çarşıya dağılır dükkan dükkan gezerdik, öğle yemeğini her öğlen bir başka esnaf lokantasında yer her gördüğümüze selam verirdik, sela okunduğunda belediyenin penceresinden kulağımızı kabartır, kim acaba der bir rahmet okur, öğle namazını Hatuniyede kılar cenaze namazına katılırdık.

Nerden büyük şehir olduk büyüdükte küçüldük. Binamız yetmez memurumuz yetişemez oldu. Bir tek Başkanımız seçildi birde meclis üyeleri bir seneyi geçti ne belediye çalışanlarını tanıdık ne de meclis üyelerini. Birden büyüdük çocukluğumuzu yaşayamadan. Köylere mahalle diyoruz tanımakta zorlanıyoruz, adreslere bile alışamadık. İki ilçe biri bir uçta diğeri diğer uçta asılıyorlar Kumludere’den yırtılacak Manisa. Büyükşehir çekilmiş çekilmiş İzmir’e 25 kilometreye dayanmış her geçen gün mesafe kısalıyor oysa en yakın ilçesi Saruhanlı o da 20 kilometre. Geçen de kırsal kalkınma kapsamında Hünnap fidanı dağıtacağız diye Demirci’nin Söğütçük Köyüne gittik tam iki buçuk saat. Balıkesir’in Sındırgı’sından dolandık iyi ki pasaport sormuyorlar, biz çocukluğumuzda Alaybey’den Dış mahalleye gittik mi akşam yatıya kalırdık.

Çocukları severken büyümüşte küçülmüş maşşşallah deriz.

Ah benim güzel Manisam büyümüşte nolmuş?

NE ÇOK TELEFON LİSTEM VAR DERKENBİR BİR EKSİLİYORDU HAK’KA YÜRÜYENLERDEN.

Bugün bir kardeşimiz daha uğurlandı Hatuniye’den. Bir iki derken Manisalılar doldurdu avluyu kimleri uzun zamandır görememişim, sarılırken akrabam diyordum. Evet eski Manisalılar akrabaydık bir bir eksilen büyük bir Çınardan dökülen yapraklar gibiydik. Her birimiz küçük halkalar oluşturmuştuk caminin avlusunda rahmet damlasının halkaları gibiydik. Caminin içi cemaati almadı namazdan çıkınca avluda Cuma Namazı görünümünde hasırlar üzerindeydi insanlar. Tabutu elden ele giderken, tekbirler getiriliyor, her bir dostu tabuttan elini çekmiyordu.
 

Mezarlıkta meftadan çok yaşlı, genç, yaştaşı, arkadaşı vardı. Çukura indirilirken Abdullah Hoca bilindik ses tonuyla Amene’rrasûlü okumağa başladığında öne eğilmiş başlar dökülüyordu yaşlar.

 

Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. ”Allah’ın peygamberlerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız. İşittik itaat ettik. Ey Rabbimiz affına sığındık! Dönüş sanadır!” dediler. Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et! BAKARA( 285-286)

 

1970 yılı Rahmetli ustam Yaşar Mercül’ün yanında mimarlık stajımı yaparken o da 10 yaşında bir çocuk çıraktı. Büyüdük, o havuzlu çarşı esnafı ben de belediye çalışanı oldum. Kahvesi çayı her zaman hazırdı, hoş beşe oturduğunuzda sohbetin anlamını yansıtan fıkrası, sıkça anlattığı esprili hikayesi çoktu, sanırdınız yok hiç bir tasası. Havuzlu çarşı esnafı, yanında ki arkadaşı, karşısında ki dükkan komşusunun derdiydi tasası. Önemli kararlar alacağı zaman komşusu, arkadaşı, partilisi Doğan Göde’yi yanına alır. Kararı açıklardı. Bir seferinde bilgim olmadan ama benim için hakkımda da bir karar alıp tebliğ etmişti.

 

Yaşı gençti ama 50 yıldır çarşıdaydı tam bir çarşı eşrafı, ahi babasıydı. En son benim hatırıma bir eyleme karışmıştı Beyaz Fil satılmasın diye.

 

Bizler; konu komşu eş dost yar ağyar uzak yakın her birimiz onun yükünü yüklenmiştik o yüksüz gidiyordu.

Allah Rahmet Eylesin, mekânın Cennet olsun Muzaffer Çakmak.

MANİSA’DA ZAMAN

Şöyle bir uzanırsınız sadabad misali başka sadabad olmadığı için lale devri burada yaşanırdı. Nedim burada volta atarken ellerinde dantelli şemsiyelerini döndüren yüzlerinde ki müstehzi tavırlarını gizledikleri dantelli şeffaf peçelerinin ardından seksi gülüşlü hatunlara takılırken şemsiye havada fırıldak gibi dönerdi. Katibim şarkısı burada bestelenmiş sanırsınız…

Orta yerinde çam ağaçlarının olduğu, zeminini kapladığı kara asfaltın ahali tarafından burada tanındığı, adına frenkçe bolivar denildiği, bu yolda pusatsız yürüyen eşraftan kimselerin, “basarsam gömülür müyüm? İskarpinlerimin tabanı yapışır mı?” Endişesiyle yürürken ki hal ve hareketlerinden peşine takılanlar, bıyık buranlar bile olurdu.

   
 Aşağıdan bakılınca üst tarafı gözüken biraz yokuş olan bu bolivarın alt kısmında yolu dikine kesen demir yığınlarının Fransız mühendislerince endaze ile dizdiği tren yolu vardır. Kara trenlerin dumanının ortalığı boğduğu garda beklediğiniz yolcuyu göremeden şaşkın bakışlarla el yordamıyla ararken her bir yolcuyu gözden geçirdiğinizde “sapık”, “hop birader” laflarının size söylendiğini duymaz üstünüze alınmazsınız çünkü amacınız gurbetçiye kavuşup sarılmaktır. O devirde elde pankartla yolcu karşılamak yok tabii, dayanamayıp “Ali more Aliiii” diye memleketten gelen hemşerinize bağırmaktan başka çareniz yoktur.

Yanınızda az önce hasretle sarıldığınız hemşeriniz ve onun eşyaları bir elinizde tahta valiz diğer elinizde omzunuza attığınız torba ile garın önünde bekleyen faytona ödenecek mangır yerine yürümeyi tercih ettiğiniz kara asfaltlı yola koyulurken ortada çam ağaçları, kaldırımlarda arzı endam etmiş palmiyeler, gölgesi bile yok hava da sıcak. Yokuşu çıktıkça sıcak daha da bastırır. Parkın köşesinde ki tek katlı evlerin önünden geçerken yolun sol tarafında, sıcaktan her penceresi açık, içeriden çocuk ağlamalarının geldiği, kapısında birbiri üstüne sigara yakan telaşlı errrkeklerin bulunduğu, kara asfaltın üstünde kapının önünde bir kaç faytonun nöbet beklerken atların ortalığı kokuya boğduğu gri renkli binanın az üstünde aynı renkte uzunca bir bina daha var. Her penceresinde dışarıyı seyreden kız talebeler ile palmiyelere yaslanmış işaretle anlaşan delikanlılar. Üst köşede kemerli pencereli bir başka okul daha.
Bu okulun karşısında duvarları yakışıklı erkek güzel hanımların fotoğraflı afişleriyle kaplı önünde demir bariyerlerin olduğu, etrafı duvarla çevrili merak uyandıran duvarlarında ki afişlere merakla bakan hemşerisine,

-Akşam buraya, sinemaya gelelim Küçük Hanımın Şoförü, Ayhan Işık’ın filmi var Belgin Doruk’la oynuyor sever misin Ayhan Işık’ı?
-Farketmez ben Ahmet Tarık Tekçe’le Vahi Öz’ü severim ama olsun gelelim.

Çatısında şapkası olan onunda tepesine dikilmiş demir direkte bayrağımızın dalgalandığı bina önünde ki çamlı parkın ortasındaki havuzu ve kapısında Halk Evi yazılı pembe boyalı binanın olduğu parkın önünden geçerken
-Sinemadan önce burada birer çay içeriz vakitli gelelim.
-Tamam.
Bayraklı ve de endamlı, mermer basamaklı yapıyı geçince, kocaman silueti ve haşmetiyle boylu boyunca uzanmış dağın önünde duran camiden.
-Öğle okunuyor camiye girelim sonra eve gideriz.Abdestin var mı? Nereden olacak yoldan geldin ben de şaşırmışım.
Camiye doğru yürürken:
-Bu meydanı da hiç sevmem beyaz, bir de tırtıklamışlar üstünü, güneşte adamın gözünü alıyor herkeste buradan geçiyor kestirme diye. Çok eskiden şuracıkta bir adam asmışlardı hala gözümün önünde, aman Allah korusun.

Caminin avlusuna girmiş, şadırvanı gösterdiğiniz misafirinize:
-Sen şurada abdest al ben de bavulu, torbayı şu duvarın dibine koyup camiye gireyim. Çıkışta şuracıkta Taşçılar Mescidi’nin altında Dede Lokantası var yemekleri lezzetlidir. Mezat (bit) pazarı, Bedesten esnafı, kavaflar çarşısı eşrafı, yazın bağında olan Manisalı öğle yemeklerini burada yer, neredeyse Manisayı doyuracak yani, başkada köfteci, pilavcı vardır ama biz oraya gidelim. Hesaplıdır da.

HÜNNAP

Saat 10.00 da yola çıkarız diye kavilleştik. Belediyenin önünde ki bariyer kalktığında saat tam ondu. Akhisar’dan Sındırgı yoluna girdik Kertil’e geldiğimizde virajlarda dönmekten o kadar ki Manisa’ya geri dönüyoruz sanırsınız 180 derecelik virajlar bile var, başımız dönmüştü. Yaşlı amca ile ninenin açık tuttuğu bir yol üzeri kahvesi burası. Balıkesir milletvekillerinin afişleri vardı kahvenin camında tam yerine gelmişiz dedik. Amca 55 senedir geçiniyoruz dediğinde ninenin çay tepsisini bizim çocuklar koştu elinden aldı.
Talebeliğim geldi aklıma İstanbul’a giderken bu virajları az mı dönmüştük. Akşam otobüsü içerisi sigara dumanından seçilmiyor 45 yolcu şoför muavin dahil 47 kişi içiyor. Sigara dumanından kafayı bulanlar gece ikiden sonra horlamaya başlıyordu. Allah Allah ne günlerdi.
Sındırgı’nın içinden döndük virajlar peşimizi bırakmıyor. Bu sefer hem dönüyor hem yükseliyoruz göğe doğru fenafillahtayız. Arabanın burnu biraz düzelir gibi oldu rampanın ucunda insanlar toplaşmışlar, saat 12.50 idi. Neredeyse üç saat oldu Manisa Büyükşehir Belediyesinin en uç köyü iki buçuk üç saat. Ülkemizde bizim gibi büyükşehir yoktur. Yolun asfaltı, kanalizasyonun arıtması, içmesuyunun patlağı, Manisa merkezden gelinmeyecek tabii Demirci’ye de bir saat, yakıncacık! Bu kadar uzaklığa sempatik gözükmek için dedim aklım sıra adını Söğütcük koymuşlar, gel de sevme. 
Arabaları görünce sıra oldular ah benim misafirperver saf temiz yürekli köylüm. Hepsiyle tolaştık kavis olmuşlardı merdivene doğru, merdiven başına geldik basamaklardan genişçe bir terasa çıktık. Koordinatörümüz Kazım Bey muhtarından başlayarak köylüleri tanıttı büyükşehir meclis üyelerimiz de bizi karşılamışlardı. çaylarımızı içerken gözümü alamıyordum, köyün dik yamaçlarından. Kestane, Ceviz ağaçları, Böğürtlen çalılıkları, göm gök yeşille kaplıydı, sulak bir köy Söğütcük.
Kapalı düğün salonunun yanında etrafı açık üstü örtülü açık düğün salonunda toplandık. Kırsal Kalkınma Daire Başkanı, şube müdürleri. Köyün kadınları karşı duvarın önünde toplanmışlardı. Kazım Bey kısa bir konuşmayla proğramı sundu. Söğütcük Muhtarının bizleri görmekten memnuniyetinin ifadesi ve teşekkür konuşmalarından sonra, Genel Sekreterimiz Halil Memiş Bey Karadeniz’de politika yaptığı günlerde en sevdiği şeymiş kırsalda köylü ile sohbet etmek. Bunun verdiği heyecan ve eski günleri hatırlamış olmalı çok güzel konuştu. Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün Bey’in selamını sundu. Bir alkış koptu. Söğütçük nire Manisa nire. 
Konuşmaların ardından asıl geliş sebebimiz olan Hünnap fidanlarını dağıttık. Her birimizin elinde fidanlar, havada uçuşanlar, bir koltukta iki karpuz misali olanlar, duvardan çitten yoldan koşup gelenler, kadın erkek çoluk çocuk 500 fidan dağıttık o gün. Meyvası bol, kazancı bereketli, yiyene şifa, satana para, Söğütçük’e kalkınma olsun. 7000 fidan daha dağıtacak Kırsal Kalkınma Dairesi Başkanlığı. Toprak tahlilleri Hünnap’ın arayıp bulamadığı cinsten, sulak arazi ve uygun iklim koşulları Hünnap’ın bol meyve vereceği bir bölge. 
Hayırlı, uğurlu, bereketli, olsun. 

İNSANLAR, İNSANCIKLAR. 

Az gitmişler uz gitmişler derenin tepenin düz olduğunu görmedim ama düz gidilmez herhalde inip inip çıkmışlardır dereleri tepeleri.

 

Hayat bu gaile dediğimiz akla gelmedik hadiselerin yaşantıları ile dolu. Sıkılıp şöyle bir ne oluyor yahu deyip dünyamızı dinlediğimizde ne kadar yorgun ne kadar yol geldiğimizi yolumuzun dere ve tepelerini iniş ve yokuşlarını nasıl geçtiğimizi şöyle bir düşünüp gözlerimizin önüne getirdiğimizde az buz yol almadığımızı görürüz. Nerelere çıktığımızı nerelerden indiğimizi hastalık ustalık, yüzümüzün güldüğü sevinçlerimizden kara kara düşünüp hasta olmalarımıza bazen isyan bazen nisyanlarımıza kadar.

 

Bunlar dünyanın halleridir imtihana çekildiğimiz, soru cevapları anahtar kelimeleri kendimizin hazırladığı, soru şıklarını kendimizin yazdığı bir imtihandır bu.

Cevaplarını da kendimizin verdiği…

 

Zamanı gelipde dünyadan göçerken yaşı 50’nin üstünde göçen insanların bir çoğu küskün giderler. Kime? Dünyaya derken insanlara. Ailesine, eşine, çocuğuna, dostuna, yol arkadaşlığı kader birliği yaptığı yoldaşlarına…

 

Yol arkadaşlığı biraz daha farklı birlikteliktir. Arkadaşını seyahatte, yolda tanırsın derler. Yol iki nokta arasında ki mesafeyi katetmektir, geçmektir, o mesafede beraber yürümektir, o yolu beraber gitmektir.

 

Susuzluğu var, açlığı var, yorgunluğu var, teselliler var, sevinçler üzüntüler sırt sıvazlamalar, sarılmalar, gülümsemeler, başarılar, küsmeler, kızmalar var ama tüm bu şartlara rağmen kader birliği yapılmıştır, söz verilmiştir, yoldan dönmek, yoldan çıkmak, yarı yolda bırakmak yoktur.

 

İşte bu yolda dere tepe düz ve düzgün gidilir. Takılmalar, sarkmalar, atılmalar, satılmalar olmaz. Anca beraber kanca beraberlik içindir verilen sözler.

 

Sözünden dönenin kaşığı kırılmaz ama tamir olmayan bir yer kırılır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OSB’Yİ GÖRDÜM GÖZLERİM UFUKLARA KAPALI

4000 yıllık Manisa. Tarihi mi? Talihsizliği mi? Bu kadar yaşa, olmadık şeyler gelsin başa.

İmar planı dedik olmadı, kentsel dönüşüm dedik olmuyor, eğitim istatistikler söylüyor, lise ve sonrası eğitim %9, ekonomi dedik acaba OSB? Mum dibine ışık vermiyor, Manisalı dedik kimse kıpırdamıyor, Batının batısı dedik viranelerden geçilmiyor, otopark dediler yapıldı kimse girmiyor, caddeler kırmızı ışıktan geçilmiyor, büyükşehir olacak en son illerden biri olacakken Manisa siyasete kurban edildi gidiyor. Kasaba, şehir, kent olduk bol geldi. 100.000 ağaç diktik 100.001 olmadı, binlerce metre kare yeşil alan binlerce bir olmadı.


Umut çaresizliğin son çırpınışı, ümit belkilerin beklentisi, istikbal karanlıkların ötesi, Manisa.


Her parsele kentsel dönüşüm yapmakla. Manisa artık son treni de kaçırdı. Dönülmez akşamın ufkuna hüzünle bakarken dede niye ağlıyorsun diyen torunuma, güneş gözümü aldı yalanını söylerken küçücük aklıyla ben de bakıyorum ya dede. Dedem senin ki ümit, benim ki umut.


Postacı fıkrası gibi hafta sonları Manisa’yı gezerim. Organize sanayiye uzun zamandır gitmemiştim. Akgedik’e kadar dayandım Gürle Deresi’ne kadar. Yeni yeni fabrikalar yapılmış, çok yenilerinin inşaatları devam ediyor. Caddeler Avrupa da gördüğüm gibi, inşaatlar yapılıyor özendiğim gibi, yeşilin içinde planlı muntazam imrendiğim gibi, yollar caddeler ağaçlar büyümüş birinci ikinci üçüncü kısım gibi, idare binası alanı, kampüs diyorlar CBÜ’de böyle olsaydı dediğim gibi, Manisa geçmişi, Kanunî gibi, Fatih gibi, geleceğe taşımalı dediğim beklentim gibi… 


OSB’ye taşınmak istedim hem de sınırlarından dışarı çıkmayacak şekilde. Her ihtiyacı orada görelim dominik cumhuriyeti gibi ufacık ama kocaman yüreğiyle, cesaretiyle geleceğe bakarken onu doğuran şehre örnek olur gibi.


Canım Türkiyem, kim ne kaybetti de Manisa bulsun. Bırak kirli Gediz akmasın zehirini saçsın, o da artık sulamıyor ovasını sondajlar aldı onun sulamasını. Gediz grabeni adına diyorlar o kadar su çekiliyor ki derinlerden 3000-4000 metreden obruklara yer açıyoruz bir gün hepimiz uyurken gömüleceğiz.


Mülteci dahi Türkiye’yi terk ediyor. Bize başka Türkiye yok bu topraklar vatanımız.


Bir avuç toprak için uğrunda ölenler bıraktıklarını,

Kalksınlar da görsünler bizlerin neler yaptıklarını.











OTOPARK, HEM EĞİTİM HEM EĞİTİLMEK.


Otopark, bitmez problem akşam eve geldiğinizde kapınızın önünde park edecek yer bulamazsanız çevreyi dolanmaya başlar artık uzak yakın demez bir yer bulur park edersiniz bu arada ne kadar zaman geçtiği sık sık çalan telefondan belli olur ama dolanmaktan direksiyon kıvırmaktan bir de üstüne üstlük yer bulamamanın sinirinden çalan telefona etmediğiniz laf kalmamıştır. Yer bulup da kim bu densiz deyip telefona baktığınızda eşİnizin sizi aradığını görürsünüz. Bu mobil telefonlarda kaçacak delik yok yalan dolan yok arayan yazıyor kıvırmak yok. Eşinize dönersiniz biraz da kılıbıklık varsa


-Afedersin, buyur hayatım. 

Serde maçoluk varsa 

-Ne o yaa öldün mü? Zaten park yeri bulamadım bir de zır zır zır, ha söyle. 

-Sofra hazır Yemekler soğuyacak da bi arayayım dedim nebleyim.


Yemekten sonra annemlere gidelim diyen eşinize 

-Yahu sen şaşırdın mı? Eve gelirken park yeri bulacağım diye anam ağladı git ananlara gel yine dolan dur şurdan şuraya kıpırdamam yaya gidecek halim de yok bütün gün koş koş yoruldum otur oturduğun yerde.


Evde aile kavgalarına, sokakta bıçaklı saldırılara, adam öldürmelere, en azından ucuz atlatılanı dayak yemelere kadar varan otopark.


Büyükşehir Belediyesi merkezde eski otoparkları yenileyip daha kullanışlı hale getiriyor. Yeni bulunan yerlere de modern yeraltı otoparkları yapıyor. Bunlardan bir tanesi de en son yapılan Bülent Koşmaz Parkı’nın altında ki iki katlı 400 araçlık otopark. Boş. 

Hem de alay eder gibi otoparkın giriş cebine parkeden araçlar. İttirsen otoparkın rampasından içeri girecek şekilde park etmişler. Ama içerisi boş. Cumhuriyet otoparkı da farklı değil.


Şimdi yakında yenisi hizmete girecek olan tam otomasyonlu katlı otopark bitmek üzere. Bu otoparka da girmemek için gazetelerde yazılar başlamış; Elektrik gideri, asansörlerin bakımı, çalışacak elemanların maaşı, bunların parası park eden araçlara ödettirilirse park ücreti pahalı olur kimse girmez boş kalır o zaman ne olacak?


Amaç para kazanmak değil. Bekçiyi dövmek hiç değil amaç arabayı yoldan aldırıp otoparka koydurmak. 


Kısaca: Düğüne çağırma küselim, çağır tüyelim misali. Otopark yok yaygara, yaptık şamata, bahane üretmeyelim.


Otopark kullanmak eğitilmektir.


Apartımanlardan duvar olmuş sokak aralarına da çözüm var da Milli Eğitim bekleniyor. Alirıza Çevik İlkokulu’na yeni bina yapma sözü verip proje hazırlayan Manisa Büyükşehir Belediyesi bodrum katına 400 araçlık otopark yapmayı planladı. Hem de okul aile birliğine otoparktan pay vererek. 


Bu pay ile okulun masraflarını karşıla, fakir çocukların ihtiyaçlarını karşıla, spor salonu var sporcu yetiştir, resim atölyesi, müzik holü var sanatçı yetiştir.


Böyle bir okulda verilecek eğitim kalitesiyle ülkemizin geleceğine gençleri yetiştir.


Ağaç yaşken eğilir.



BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDEYDİM.

Eylül ayı ortalarında Kula Jeoparkı’nında üyesi olduğu Avrupa Jeoparklar Birliği’nin Finlandiya’nın Oulu şehrinde bulunan Rokua Jeopark bölgesinde ki toplantısına gittik. Çeşitli ülkelerden 400’e yakın jeopark üyesi vardı.

Rokua Jeoparkı Finlandiya’nın kuzey bölgesinde 160.000 nüfuslu Oulu kentine yakın, bu bölge halkı geçimini tarım daha çok hayvancılık ve ormancılıkla sağlıyor. Çok sık kalem gibi çam ağaçlarından oluşan düz orman alanında 3-5 dönüm büyüklüğünde ormandan açılmış tarlalarda hayvanları için ot, yulaf, arpa yetiştirip onları da kış uzun ve soğuk geçtiği için silaj yapıyorlar. Otobüsle yolda ilerlerken kalın naylonlara rulo yapılmış silajlar tarlalarda henüz depolanmamış duruyordu. Bu bölgede hayvancılık önde olduğu için çok az da kendilerine kadar havuç, patates, domates de yetiştiriyorlardı.

Sık sık sekiz on evden oluşan köyler, tek veya bir kaç yapıdan oluşan çiftlik evleri yol boyunca gördüklerimiz yerleşim yerleriydi. Bu yapılarda göze hoş görünmeyen görüntü kirliliği oluşturacak her hangi bir yıkık dökük, eklenti yapılmış yapı yoktu daha çok ahşaptan oluşan ter temiz evlerdi gördüklerimiz. Tarım sezonuna mevsimine göre planladıkları tarımsal üretim alanlarında bahar sezonu kısa olan bölgelerde hayvancılığı daha farklı bölgelerde ülke ihtiyacını karşılayacak tarım ürünlerini üretmeyi teşvik etmişler.

Kuzeyde ki bu bölgede baharda ormandan topladıkları böğürtlenlerden şurup yapıyorlar, her gittiğimiz yerde lokanta ve otellerde içecek olarak böğürtlen suyu, süt ve erik suyu ikram ettiler. Süt su gibi her yerde cam kavanozlara konulmuş herkes içiyor. Kafeler, lokantalar toplantıların yapıldığı her salonun bir köşesinde süt mutlaka vardı. Görünce aklınıza geliyor ve içiyorsunuz. Tabildot usulü yemek ikram ederlerken tereyağının yanına küçük pideler koymuşlar tezgahın başında tereyağını pidenize sürüp masanıza geçiyorsunuz. Bizim tas kebabı benzeri etli yemek çeşidi her yemekte vardı. Kola, meyve suyu veya başka bir içecek görmedik desem yeridir. Hayvancılığı kalkındırmak için sanki kampanya düzenlenmiş gibiydi ancak bu gördüklerimiz her zaman her yerde vardı. Kısacası bu kadar milliyetçiler.(Bilim ve teknolojide Avrupa’da ki diğer ülkelerden bir hayli öndeler Nokia telefon bu ülkede üretiliyordu ancak Nokia satıldığında neredeyse milli yas ilan edeceklermiş.)

Finlandiya yıllar önce 1900’lü yıllarda eğitim, yönetim, üretim, tüketim, şehirleşme gibi her konuda kalkınma hamlesi başlattıklarında; insanlığı, saygıyı ve birbirlerini sevmeyi, ürettikleri ile yetinmeyi ve üretenlere destek olmayı, milli olan her şeyi teşvik etmeyi, sahiplenmeyi, gece gündüzün birbirine karıştığı günlerde, kışların uzun yazın olmadığı mevsimlerde, baharın yağmurlarında, ülkenin yarısının toprak yarısının 80.000 gölden oluştuğu, madeni, petrolü, doğalgazış, tarihi eserleri, turizmi olmayan, bize göre çok zor şartlarda yaşamayı hem de insanca yaşamayı bildikleri bu ülkenin adı:

Beyaz Zambaklar Ülkesi.