İçeriğe geç

HAYIRLI CUMALAR KARTPOSTALLARINA SIĞAN ŞEHRİM MANİSA.

  

Manolya Meydanı’ndan Sultan Camisi’ne çıkan yol, özelliği olan yapıların alçak katlı durumlarına karşılık şehrin nirengi noktalarını işaretleyen camiler. İlk bakışta tanınıp yanında ki okulu evinizi görmeseniz de tahayyül ettiğiniz, nokta, nokta şehrinizi tanıdığınız, komşularınızın yanında sokağınızda ki her gün geçtiğiniz yolda ki çarşıda ki hatta tanıdıklarınızın uzak evleri. 

Ezanda ki sesinden müezzini andığınız minareler, namaz kıldırışında ki adabından imamı lakapladığınız camiler. 

Mahalle bakkalının tahta raflarında ki renkli akide şekeri kaseler, karamelalar, tahta kutusundan tazeliği bozulmasın diye çıkarılmamış tozun içinden alıp da ağzınıza attığınızda toz dumanı çıkarılan lokumlar. Yağı mukavva kutusuna çıkmış bulaşmış Kula marka mumların kokusunun sindiği bisküviler. O bisküvilerin: İkindilerde ikiye kırıp bardağa iki parmağımızın ucundan tutarak sokup çayda ıslatıp bazısının oyalandığımızda yumuşayıp bardağın dibine indiğinde çay kaşığının imdadımıza yetiştiği lüks kahvaltılarımız. Leblebi, külahının beş kuruş kırığının delikli ikibuçuk kuruş olduğu ve iki derin kısa pantolon cebimizden birini kırık leblebi ile doldurduğumuz atıştırmalıklarımızdı.

Sayfaları kırışmış köşeleri katlanmış veresiye defterine kulağının arkasına taktığı boyu iyice kısalmış kurşun kalemin yazmaya hazır hali ile mahalle bakkalı Ahmet amcanın güler yüzü. 

Adına has ekmek dediğimiz beyaz çarşı ekmeğine imrensek de odunun isinden, bacanın güdüğünden, dumanının baca yerine kapıdan çıktığı, nimiyet denilen tahta teknenin bölümlerine yerleştirilmiş hamurların kepek unundan ekmeğinin doyurucu lezzetinin pişirildiği, çaybaşı furunu. Ekmek unu yine çaybaşında ki değirmende öğütülürken böreklik yufkalık unun kepeği konu komşu birlikte elenirdi. Börek her yemekte yenir tarhana çorbası kahvaltı yerine içilir, içinde nohut mutlaka olurdu.

İki lüleli camisinin yüksekten şar şar dolu dolu akan demir borulu çeşmesinde sulanan hayvanlar bir hızla Arap Alanına çıkar orada yaylaya gidecek kervan düzülürdü. Tıngır Çeşme’den, Çınar ağaçlarından gözükmeyen Kaynak Deresi’nin yanından yaylaya çıkış yolculuğuna koyulan kervanlarda ki kiraz küfelerinde yolculuklarımız maceraya dönüşürdü Sivrice’nin dar yayla yollarında.

Burunlu şehir otobüslerinde ki yolcuların ahkamlı oturuşları artık yayalaşmanın binite döndüğü bisikletlilerin motorize olduğu yıllardı. Alafranga hayatlarda ampullü radyolar transistörlü olmuş kırkbeşlikler dönmeye başlamıştı. Her şarkının kırkbeşliğini koleksiyon yapıp caka satanlar longplay çıktığında havaları sönerken Longplaylerin yerini de çok geçmeden birbirine bandla bağlı araba tekerliği görünümünde makaralı pikaplar almıştı.

Adamo’nun “Her yerde kar var” aksanlı yarım Türkçeyle söylediği şarkılarını dinlerken Dario Moreno bizden oluvermişti. “Deniz ve mehtap sordular seni” derken başımızda kavak yelerinin estiği, saçlarımıza analarımızın kaçmış naylon çoraplarını geçirdiğimiz çağlardı. Allah Allah şimdi hatırladım Almancı komşular hediye diye getirirlerdi naylon çorapla yakaları balenli gömlekleri. Sonra onlarda başlarında kısa kenarlıklı tüylü fötr şapka ve omuzlarında taşıdıkları transistörlü radyo ve teyplerle marka olmuşlardı.

İşte bu kadarcık dünyamızda mutlu, huzurlu hepimize yeten avuntularımızdı bunlar. Bize ne zaman yetmedi dünyamız? Onu hatırlamıyorum, içinde bulduk kendimizi. Herhalde Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den seçilemez, yayla suları içilemez. 

Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanası badanasız kalmış, avlularda sakız sardunyaları kurumuş, sarmaşık gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış.

Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olduğunda yabancı kaldık doğduğumuz şehre.

 
Babalarımızla birlikte göçen amcalarımız, akraba komşularımız, her biri okuyup tayin olan arkadaşlarımız, birer birer gittiler. Kalanlarda yap satçılara yar ettiler evlerini, siyah beyaz kartlara resmettiler anılarını. 

Manisam da yol hazırlığı yapıyor bavulunu topluyordu.

Şimdi kimbilir hangi diyardadır, anıyorum zaman zaman.

MURADİYE

  
Gün geçmiyor ki imarsız haber olsun. Dün Salı günü yine imar haberi; Manisa Büyükşehir Genel Sekreteri Sayın Halil Memiş “Halkın iradesine saygı duyun” hangi konuda imar konusunda. Mimarlar müteahhitler arsa sahipleri gecekonducular emlakçılar… Tüm Manisa desem yeridir.

Halbuki aradan iki sene geçti akıllar başlara yeni mi geldi? Kimi dört gözle bekliyor, kimi tarlamı satayım mı diyor, kimi bu plan ne zaman gelecek diyor. İki sene önce ki sessiz çoğunluğun sesi bunlar.

-Meclise gelip konuşalım mı? 

-İmza toplayalım mı? 

-Cengiz Başkana çıkalım mı? 

-Nasıl derseniz öyle yapalım.

Geçen dönem çok dedik, çok konuştuk, kapı kapı, kahve kahve, mahalle mahalle dedik. Kahve duvarlarına imar paftaları mı asmadık? Masalara mı yatırmadık? Sokaklarda bayrak gibi mi sallamadık? 

İki cazgıra sattınız, iki arsıza sustunuz, iki yüzsüze yüz verdiniz. Ne değişti? İki senede milyon mu olduk? İki senede yerimiz mi dar geldi yenimiz mi? Hayır hiç bir şey değişmedi. Çarık ayağı sıktı ayakta nasırı acıttı. Seçim zamanı olmayacak sözler verenler utançlarından imarı ağızlarına alamıyorlar. Ama kalemi ellerine alıp kendileri çizecekler o zamanda gelecek, çok biliyorlar ya. Hadi bakalım at da sizin meydan da, düğün de sizin halayda, davulda sizde tokmak da. 

Gördük nasıl plan yapıldığını Muradiye beldesi üç mahalleydi. Kapandı tek mahalle oldu. Çarpık ki hem de nasıl, şeytan böyle çarpmaz. Beş kat bitişik nizam illetini buraya da bulaştırmışlar. 6000 nüfus 66 ya (66000) bağlanmış. Muradiye sağı solu hemencik ova ya; yeşil alan, top sahası, park bahçe kabul edilmiş! Mektep mederese yok, cami mescid yok, yol yok yöntem yok,iki duvar arası dar yollar çok. Toki Akgedik’e, Muradiye 66’ya bağlanmış. Bölgesel mevzi plan yapılmış, hani bunların sosyal donatıları adam başına düşen yeşil alan, ticaret, ibadet, eğitim, (yetmiyorsa nüfusu azaltın) otopark, çevre etkilişimleri… Yok. 

Adam gece vakti yoldan geçiyor biri de zemin kat penceresine tırmanmış korkuluğunu demir testeresi ile kesiyor hırsızlık yapacak. 

Yoldan geçen. 

-Ne yapıyorsun birader?

-Keman çalıyorum der, hırsız. 

-Sesi duyulmuyor ya? 

-Sabah duyulacak.

İşte Güzel Muradiye muradına erecek ama on seneye kalmaz sesi duyulur. Manisa 20 senede ses verdi. Yol dar yen dar otopark park bahçe okul nasıl şimdi ses geliyorsa Manisa’dan, sabaha kalmaz Muradiye’den de ses gelecek. Hatta şimdiden gümbürtü kopmuş.

Gözünü dört açıp bekleyenler, biz imarı görmedik diyenler, neredesiniz? Bu memleket bir tek Muradiye mi demek? Bir tek Muradiye’ye de plan olmaz demenin yanında Muradiye’ye böyle plan yapılmaz deseniz ya.

Büyük 5000’lik plan olmayınca Muradiye bizi idare eder mi diyorsunuz? Pantolon olmadı gömlek verelim yani.

Yazık. Bu Manisa hepimizin; burada çocuklarımız büyüyecek, okuyacak, bazıları adam olup geri gelecekler, burada yaşayacaklar, onlarında çocukları burada büyüyecek, yetişecek…artık imar değil kentler planlanıyor.

Hizmet: Günü kurtarmak değil, geleceği planlamaktır. Geleceği tasarlamaktır. Gelecek nesli yaşatmaktır.

MANİSA’MA YAZIK OLUYOR.

“İmarı dört gözle bekliyoruz.” İmar geldiğinde iki gözünü kapatanlar şimdi imarı dört gözle bekliyorlar. Faltaşı gibi açsalar imar gelmez. Üç belediye var şimdi merkezde. Biri ben yaptım getirdim istemediniz derken, diğer ikisinde imar geldiğinde karşılamaya gelmeyenlerin olduğu belediye yöneticileri var.

İmarsızlık kapımıza dayandı kapımızı çalmıyor yumrukluyor açan yok içeridekilerde tıs, ses yok. Evde yok dedirtmek istiyorlar. Ama kimin geldiğini de merak edip sokak penceresinin perdesini şöyle biraz aralıyorlar.
İmar bu sefer yalnız gelmemiş; akraba taallukat mahalleli, muhtar, yetmemiş ihtiyar heyeti, yeni seçilen mimarlar odası yönetimi, leyleğin gagasında ki bebek bile var beni nereye bırakacaklar diye, bir tek gemisini yürüten kaptanlar yok kapının önünde.
İmarın şimdi işi zor. Herkes bir ucundan asılıyor. İmarlı alan olmadığı için yine mevzi, kısmî, bölgesel planlar yapmaya çalışılıyor. Kimler: OSB lazım sanayi müdürlüğü, okul lazım milli eğitim müdürlüğü, yurt lazım kredi yurtlar müdürlüğü, yeni trend yaşlı bakımevi lazım sosyal işler müdürlüğü, konut lazım toplu konut daire başkanlığı, engelsiz köyü lazım belde arsaları… Nerede ucuz arsa, boş arazi, milli emlak gayrimenkulü, kapanan belediyelerden kalan parseller tarlalar var, imar orada.

İmara kapı açılmaz perde aralanırsa imar da çat kapı yapar. Kim kapıyı açarsa oraya girer. Orada yemek, burada tatlı, ötede kahve, beride çay, imar mide fesadına uğrayacak. Hastalanacağı belli. Soda mı içer? Müsekkin mi alır? Boğazına parmak mı atar? Ne yapsa çare yok. Doktor da ilaç yazmaz.

Oysa Manisa’m anlatmakla bitmez. Karun hazinelerinin üstünde oturuyoruz da fakiriz. Yüzyıllardan gelen Gediz grabenindeyiz de hormonlu sebze meyva yiyoruz. Sanayimiz var işşiz ordumuz sefere hazırlanıyor bakaya bile topluyor. Bağış yapan hayır sahiplerimiz var okullarımızı yıkıp aynı yere yenisini yapmaya çalışıyoruz. Gecekondular imarsız yapılaşmalar var toki diye uzaklara gidiyoruz. Kentsel dönüşüm yapılacak mahalleler var tek tek yapılara laf olsun diye kentsel dönüşüm uyguluyoruz. Kaçağa göz yumuyor, şikayetlere kulak tıkıyoruz. Yaptığımızı sanıyor ama bozuyoruz.
 
Birileri yapıyor birileri bakıyor ama Manisa’lı susuyor. 

Sahipsiz imar kol geziyor. Zaman geçiyor, çarpık kentleşme diyoruz birileri çarpıp bölüyor. 

Manisa’ma yazık oluyor.

OTO+PARK=OTOPARK

Otopark kangren olmuş. Kesip atmak gerekir neyi? Bacağı kolu parmağı mı? Arabayı kaldırıp atalım? Yerine neye binelim? Eşeğe. Bisiklet motor olsa binelim diyeceğim de eşek olmadı. İşi yokuşa sürmek olunca tut eşeğin kulaklarından.

Otopark yerlerini saysam bitmez.
-Erkek meslek lisesi

-Gazi okulu karşısı subay lojmanları

-Manisa lisesi: Dünyanın parası verildi tadil edildi. Bodruma otoparkı belediye yapsın temeller hazır sizde üstüne okulu yapardınız. Hayır tadil edeceğiz. Oldu mu? Gidin deprem performansını ölçtürün olmuş mu?

-Telekomun bahçesi ve önünde ki bulvar.

-Alirıza Çevik Okulu: Projesi hazır iki kat bodrumda 400 araç üç kat bodrum yap 600 araç. Siyasi nedenlerden bekletiliyor. Yaz tatili geliyor çocuklar tatile inşaatçılar okula yaz sezonunda biter. Hem pırıl pırıl modern bir okul (1940’lardan kalma binalar) hem 600 araçlık otopark.

-Şehitler Orta Okulu (yıkıldı yerine yenisini yapma hastalığına tutuldu) bodruma otopark… tip projeymiş değişmezmiş.

-Murat Germen İlkokulu: tescilli ama bodruma otopark tescilli binanın aynısı üstüne bi 600 de buraya.

-Saruhanbey İlkokulu.

-Kentsel dönüşüm zırvasıyla konutlar yıkılıyor. Okulların hangisi deprem performansından tam not alır? Yeniler dahil hiçbiri. Okullara kentsel dönüşüm yok mu? Hem de harbisinden. Bir konut 15 kişi bir okul tazecik canlar 500 kişi.

-Yeni SGK binasının altı hem memurlarına hem işleme gelen vatandaşlar için bodruma otopark yapın. Tip proje Ankara’da ihalesi yapıldı, yapamayız.

-Malta parkının altına yapamadık yeşil ve rekreasyon alanlarında bodruma otopark yapılamaz kanun var. 2013 de kanun değişti.

-Geçen dönem imar planı yapıldı; yoğun mahallelerde bir kaç konut adasını otoparka çevirdik, meclis üyeleri konut sahiplerini arkalarına aldılar “istemezük” diye ayağa kalktılar, yaygarayı bastılar.

Geçen dönem deyince, istenmeyen imar planında: Kuşlubahçe Mahallesinde 110 bin metrekare liseler kampüsü diye bir alan ayırmıştık. Erkek Meslek, Manisa Lisesi, İmam Hatip Lisesi, Kız Meslek Lisesi, Öğretmen Okulu, milli eğitimin istediği başka okullar buraya nakledilecekti. (Şimdi fellik fellik yer arıyorlar) Kampüs adı üstünde spor tesislerinden yurtlarına, yemekhanelerinden kütüphanelerine kadar tüm birimler bulunacaktı. Merkezde ki bu okul yerleri otopark, yeşil alan, sosyal tesis en önemlisi Kız Meslek Lisesi (tescilli bir bina) yıkmadan, Kent Müzesi ve Kent Kütüphanesi olacaktı. 

Yeri değil ama yine istenmeyen imar planında Gediz Köprüsü Kavşağı hani karayollarının kamulaştırma bedelinden dolayı yapamadığı kavşak, kamulaştırmasız çözülüyordu. Bu güne bitmişti. 
-Bedesten Meydanı altına 350 araç otopark proje hazırlandı Anıtlar Kurulu kabul etmedi.

-Saymakla bitmez.

İkiz kuleler altında 300 araçlık park yapıldı.

Eski garaj arsasına yeni büyükşehir belediye binası yapılacak altında 1500 araçlık otopark olacak.

600 araçlık tam otomasyonlu otopark bitiyor. 

Mevcut otoparklar yenilenerek kapasite arttırılıyor.

Manisa Büyükşehir Belediyesi her ilçede, (merkez ilçelerden teklif gelmedi) üstüne meydan veya pazaryeri altına otopark yapıyor. Manisa’da ki resmi kurumlar fedakarlık yapsın Büyükşehir Belediyesi de otopark yapsın.

Planlama ile olur, maddeten olur, imkan var her türlü olur. Siyasilere göre “olmaz.” Vatandaşa göre “Yollardan park parası alınmaz.”

Oysa: İki lira üç lira vermeyelim diye caddelerde park boşlukla oluyor. Keyfi park eden bedava sokağa gidiyor böylece paraya kıyan caddeye park edilebiliyor.

Otopark, iki kelimenin bir araya gelmesinden oluşmuş ama insanlar bir araya gelemiyor.

BİZİM AVM.

Havalar soğudu kış da geliyor yeni bir soba alalım dedik. AVM’ye gidelim hem sobayı alırız hem borularını hem de bi kaç lokma bir şey yeriz. 

Çoluk çocuk hanımın annesini de aldık AVM’ye gittik. Dolaşıyoruz, bir kaç dükkana baktık hem hesap uygun değil hem de küçük geldi. Bi tanesinin yanı başında marangoz var pencere doğramaları mutfak dolaplarını sergilemiş buradan da tahta parçası talaş alalım dedik ki, “Burası AVM tozlu kirli malzemeleri getirtmiyorlar o kadar talep olmasına rağmen, arka kapı çıkışının sağ tarafında boş arsa da bizim bir depomuz var ufak bir yazıhanesi de, çıkarken oradan alabilirsiniz arabayı yanaştırın hemen bagajına doldursunlar.” Teşekkür ettim ama soba da problem var buradan bulamayacağız gittiğimiz bir başka AVM de alırsak tahta parçasını talaşı da oradan alırız gel git olmasın dedik buradan almaktan vazgeçtik.

Kayın valide televizyona meraklı tutturdu illa yeni büyük ekranlardan alalım diye elektronik teknisyenleri odası AVM’nin ikinci katındaymış öyle ya bin bir çeşit televizyon var hangisi son model interneti var, dekodorlusu dekodorsuzu var önceden bilgi alalım hem belki onlarda satıyorduk dedik elektronik teknisyenlerinin dükkanına gittik kapı duvar görevli çanak anten mitingi için eyleme gitmiş. 

Elimiz boş tam dönecektik ki. Bizim ufaklıklar tutturdu hamburger diye acıkmışlar oturduk fast foodların olduğu masalardan birine iki çocuk üç büyük orası burası derken 110 kağıt verdik. Bizim dükkanın sokağında ki köfteci Osman’a gideydik 40 liraya kalkardık. 

Karnımız doyunca aklımız yolda olur hadi İzmirde ki AVM’lere bakalım biri olmazsa birinden sobayı buluruz orda çeşitte boldur talaş malaş deyip marşa bastım araba çalışmıyor, bi daha yokladım gıy gıy gıy yine marş almıyor. İlk aklıma gelen akü oldu bitti mi acaba diye. Daha AVM’nin otoparkındayız yukarı çıkıp bi sorayım dedim.

Kapıda ki güvenlikçiye,
-Akücüler ne tarafta abicim dedim? Şöyle bi yüzüme baktı. 
-Kardeşim burası sanayi sitesi mi?

DÜNYAYI ÖDÜNÇ ALDIK.

Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa öleceğini bilir. 

Afrika’da her sabah bir aslan uyanır, en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir. 

Aslan ya da ceylan bir önemi yoktur. Yeter ki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin. (Alıntı)

Bir vesile ile demeyeceğim Jeoparkın reklamı olsun. Kula jeoparkı da demeyeceğim Türkiye de zaten bir tane var. İşte Avrupa Jeoparklar Birliğinin toplantısına gitmiştik, Finlandiya/Helsinki/Oulu. 

Oulu sakin bir şehir nüfusu 150 bin cıvarında. İlk günümüz, bizi gezdiren otobüs şoförüne akşam nerede yemek yiyebiliriz diye sorduk. Bizim otele yürüyüş mesafesinde bir restoran tarifledi. (Bu yemek proğram harici olan bir geceydi.) Restoran dolu, çocuklu aileler olmasına rağmen sessiz. İç kısımda bir masaya oturduk sipariş almaya gelen garson kıza otobüs şoförünün tarif ettiği balık siparişini verelim dedik ama tarifi anlatamadık kız da anlamadı zaten. Erkek garson devreye girdi. İngilizce soruyor kendi aramızda balığın adı neydi deyince ya hemşerim dedi samimiyetle, abisinin restoranıymış abisi 25 sene kendisi 10 sene önce gelmiş. Diyarbakır nire Oulu nire dedik, çok Türk var burada. Başladı Oulu’yu Finlandiya’yı anlatmaya hiç polislik vak’a olmaz burda, sessiz sakin ve çok çalışkan milliyetçi insanlardır bunlar, bilgisayar teknolojisinin merkezidir burası dedi. Yemek hakikaten çok lezzetliydi Finlandiyalı şoför Türk restoranını tavsiye ediyor.

Ertesi günü otelin lobisinde olan bisikletlerden birer tanesini oda numaramızı vererek aldık. Bisiklet ile Oulu’yu gezmeye başladık. Bisikletler kontra pedal. Bir caddenin başına geldik sevgi yolu trafiğe kapalı bisikletleri elimize aldık yürümeğe başladık. Kaliteli mağazaların bulunduğu nezih şık giyimli insanların dolaştığı bir cadde. Ortasında yer yer banklar var bunlardan bir tanesinde üç kişi kılık kıyafeti farklı ellerinde sigara sırıtır vaziyette herkese rahatsız edecek şekilde bakıyorlar. Bizim memleket manzaralarından biri olmasına rağmen bu ortamda bize dahi itici geldi.

Avrupa da turistik kentleri neden ziyaret ederler, göze kötü gözüken, görüntü kirliliği meydana getiren hiç bir çirkinliği göremezsiniz. Sonbaharda yerlere dökülen çınar yaprakları o sokağın caddenin dekoratifi görünümündedir. Başka da bir çer çöp yoktur. Yıkıntı, tuğla duvarlı, sıvasız, çatılı, çatısız, kaçak, ilave kat, gecekondu, binaya dayanmış vinç, kentsel dönüşüm saçmalığı planlar, iç çamaşırlar dahil manifaturacı dükkanı balkonlar, karagöz perdesi gerilmiş balkonlu apartmanlar, sabahın yedisinde havalı kornalar, gece yarısı naralar, çarpılmış hayatlar… bunlara benzer daha niceleri yoktur. Saygısız, fütürsüz, arsız, yüzsüz, kılıksız… kimse de yoktur. Bir kaç dilencinin, punkcunun dışında. Tabii saat 21.00’e kadar. Zaten o saatten sonra çalışan insanların sokakta işi ne?

Amerika’da New York’un meşhur Times meydanına, köşe başkarına saat 18.00 oldu mu, polisler arabalarıyla gelip konuçlanırlar. Bu saatten sonra insanların yürüyüşleri bile değişir. Değil ki yanlış bir hareket yapsınlar.
Kendilerinden olmayanları dışlayıp huzurlarını bozmak istemiyorlar, ya adam olacaksın ya da hapsi boylayacaksın arka kapıdan salıverilmece de yok.

Gülmek, huzur, yaşamak onlara. Acı, keder, ağlamak bize. Eğlenmek, çalışma, ekmek, aş, iş onlara. Düşünmek, katık etmek, geçim derdi bize.

Yabancılar, “Bu dünya bize atalarımızdan miras kalmadı. Biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık” derken doğruymuş. 
Biz büyükler emanete hıyanet ettik, dünyamızı, ülkemizi, memleketimizi hala adam edemedik.

KEDİ AKIL DA ALIR…

Ülkemizde 86.000 caminin kıblesi yanlışmış ne olacak şimdi? Endişe etmeyin namazlar geçerli. Eeee o zaman kıblenin biraz sapması arkamızı dönmedikten sonra kılınan namazlarda bir sakatlık yok devam edelim. Olmaz. Yıkıp yeniden mi yapacağız?

Yıkılmayan camilerde de kedi besleyeceğiz neymiş dünya kamu oyu islamofobiden kurtulmuş peki biz islamın şartlarını yerine getirecek miyiz? Dinimiz temizliği emreder. Namaz abdestsiz kılınmadığı gibi necasetten taharet hükmü vardır. Namaz kılınacak yerin temiz olması gerekir. Temiz kıyafet temiz çorapla camilere mescidlere girin der. Hatta abdestiniz olsa bile camiye girmeden namaza başlamadan önce elinizi yıkayın ağzınızı çalkalayın der. Kapı önünde gördüğün kediyi de camiye al namaza öyle niyetlen demez 60 yıldır camiye girerim 59 yıl 364 gün kedi görmedim caminin içinde yine görmedim de televizyonda gazetelerde camide kedi seven imam gördüm. Peşine takılan ulemaları! da gördüm. Ayy ne güzel diyen camiye hiç girmemişleri de gördüm. Ne var bunda peygamberimizde… deyip sanki o devirleri beraber yaşamışlar gibi yorum yapanları ahkam kesenleri de gördüm.

Namazınızı dosdoğru kılınız bu islamiyetin dinimizin emri bir gözlerin ile kediyi takip edip namaz mı kılacan? Hocayı mı takip edecen? Sureyi mi okuyacan? Kediyi mi iç geçirerek sevecen? Ayağına bacağına sürtünen kafanı secdeye koyacağın yere siğdiren kedi mi günaha giriyor, namazı kılan mı, fetvayı veren mi, kedi sevenler dernek başkanı mı?
Namaz nefsimizden arınmaktır. Namaz esnasında her türlü dünya işlerinden soyutlanmak Allah’la baş başa kalmaktır. Nefsanî ve hayvanî duygulardan uzaklaşıp huşu içerisinde kılmaktır.

Fotoğrafta: Eller havaya açılmış kedi dizlerinin dibinde dua eder gibi yapmış ama bitse de kedi yanımdan ayrılmadan bi sevsem gibi duruyor. Yanında ki, bi bu eksikti Allah’tan bi şey isteyeceğim kedi aklıma geliyor. Arka safta ki, uzansam kediyi görmek için acaba cemaate ayıp olur mu? İmam, benim kedi nereye gitti la biri alıp götürmesin bu ara pabuç hırsızlığı arttı zaten bi de bu.

Kapı önünde musafaha Allah kabul etsin bizim safta bir kedi vardı aman bi… bizim safta da vardı ha sizinkini gördüm bi ara bacaklarımın arasına geldi secdeye varamadım ama ne de güzel maşşallah.

Son zamanda cemaatte bi artış var bunlar namaza mı geliyor kedi sevmeye mi? 
Allah akıl fikir versin.

 

Allah akıl da verdi fikir de verdi de aklımızı da fikrimizi de kediler aldı.

MADE IN TURKIYE

Aklımızın ermesi değil de kandırıldığımız zamanlar “Annen abini doktora götürecek.” Laflarının ardından çok az zaman geçmese de yalan söylüyorsunuz deyip yalanı doğruyu kavradığımız ama kendimizden emin olmadığımız zamanlar.

 

Okul çağları birinci sınıftan beşe kadar “yerli malı her türk kullanmalı” dediklerinde hatırladıklarımız bildiklerimiz büyüklerimizden duyduklarımızdır. Sümerbank’ın yaptığı postalların, haki yeşili kıyafetlerin sağlamlığına, Gediz ovasının tarlarında ki pamukların OSB tekstil fabrikalarıyla fanilada donda olduğunun güveni bizim tarladan bizim fabrikadan bizim iç kıyafetlerimiz dediğimiz. Gabardin, gömleklik, poplin, pamuklu, kaşmir, kaşe, blazer kumaşlarını raflardan indiren manifaturacı Haki Amca’nın saf yün, saf pamuk inançlarında ki güvenle usta terzilere götürülen kumaşların kıymetine binaen yelek çıkar bi de kasket yapıver adına adamlık dediğimiz takım elbiseler. İslam Usta’nın her müşterinin ayağını kalıba alarak yaptığı ısmarlama eskimeyen ayakkabılar. Bayramlarda giyip kafasını bez örtüye sokup elini kaldırıp poz verdiren foto kazık Hüseyin Amca’ya gidişimiz. Siyah beyazların temizliğinde netliğinde ki ustalıkların unutulmaz hatıralarının sandıklarda saklandığı zaman zaman çıkarılıp hatıraların canlandırılmak istendiği zaman boşlukları.

 

Organik inorganik kelimelerinin türetilmediği ama kışın saklanan tohumların yazın tarlalara gömüldüğü, çapadan başka işlem istemeyen hayvan tersinin gübre olduğu arada bi sulandığı toprakların bereketli ürünleri, odun ateşinde güveçte kalaylı bakır tencerede pişen yemeklerin lezzeti olurdu.

 

Yediklerimizin giydiklerimizin saflığı temizliği satıcıların dürüstlüğü insanlığa yansır evine helâl kazanç getirir, helâl lokma yedirir, yalan hile huda bilmez dürüstlükleri buralardan gelirdi. Ana baba konu komşu mahallede ne kadar çocuk varsa her birini terbiye ederken, usta sanatını öğretirken, öğretmen öğrenciyi eğitirken, her biri helâle halel getirmezlerdi.

 

Elbiseler üstümüzde eskir yamalanır, ayakkabılarımızın tabanları pençelenir giyilir, azıklar katık edilir, her yemeğe besmele ile başlanır, yemekten sonra dua edilir, “Allah olmayana da versin” denmez olmayana götürüp verilirdi.

 

Hastalıklar ilaçsız tedavi edilir, kinin gripin çok az kullanılırdı. Karın ağrısına ayakların altına sıcak tuğla konurken, baş ağrısına sıkma sıkılırdı. Üşüttün teşhisi konulur sırta gaz yağı sürülür, kupa çekmeyi bilen komşu çağırılır, yün basılarak, tedavi edilirdi. Sülük ayak kol ağrılarına iyi gelse de hacamatla kan aldırmak daha bi rahatlatırdı. Faytonla doktora gidilir ekseri doktor eve gelirdi. Çantasında bulundurduğu ilaçı hemen iç diye verir sonrası için reçete yazar ilaçlar eczanelerde banko gerisinde tezgahta yapılırdı.

 

Bunca saflık, temizlik, inanç, helâl kazanç, bereket, komşunun derdinin mahallelinin derdi olduğu, hayır duanın dudaklardan eksik olmadığı, gönüllerde hep iyi dileklerin dilendiği, acıların sevinçlerin paylaşıldığı… zamanlar geçtiiii gitti.

 

Keşke geçmeseydi: 21.yy’da

Laik müslüman ülkemiz, Cumhuriyet yönetimimiz, başka devletlerde olmayan demokrasimiz ile dünyada tek devlettik.

 

Bu ülkede üretilen her şey yapılan, satılan üretilen gani ve tabii, ihraç edilen harbi ve garantili, alış verişte samimi ve hesabi, itimat ve güvende tektik.

 

Dünya ülkelerinin mallarımızı ithal ettiği, her şeyimiz ile güvenilir ülke ve dünya markası MADE IN TURKIYE idik.

 

 

 

 

 

TARİH ÖNCESİ, TARİH, YAKIN TARİH VE GELECEK…

 

Paris müzeleri, sanat galeri ve atölyeleri, sokakları, caddeleri Sen nehri aşıkları, Eyfel Kulesi, milyonlarca turist, milyarlarca döviz. Lüks mağazaları var Şanzelize’de ama yine eski binalar, heykeller var ama meydanlarda kavşak ortalarında, köprüler var kristal avizeli aydınlatmaları olan. Mezarlık orta yerde flimlere konu olan Pere-Lachaise Mezarlığı. Eskimiş eskitilmiş Paris.

 
Eski Paris’in dışına çıkmamıştım öyle ya yüzyılımızın yenisi her yerde aynı. Kimliksiz yenilik. Kapa gözlerini nerede olmak istiyorsanız orayı hayal et aç gözlerini başla yürümeye. Paris’in batısı ayrı bir karakter doğusu ayrı bir yaşantı sergilermiş. Batıya gittim. Aaaa dedim yeni her yerde aynı. Cam giydirme binalar kompozit kaplama yapılar üst üste yollar üst geçidli yayalar. Cam cama yapılar o kadar sıkışık ki tek bir bina görünümünde. Eski yeni yan yana Eski Paris’in surları yok ama çizgileri var. Surla çevrili eski kentin ayakta kalmış kapıları simge olarak duruyor.

 
Bizim Kula’da böyle olacak. Büyükşehrin yatırımları ile: Üç önemli caddesi Ankara asfaltından merkeze ulaşan caddeler bunlar. Yunusemre, Tapdukemre, Mevlana modern görünüme kavuşuyor. Kaldırım genişliği kaplamaları dekoratif aydınlatma armatürleri doğal malzeme kaplı caddeleri yeşil kuşak ve mini parklarıyla farklı bir görünüm. Çevre yolu, hal, ticaret merkezi, mezbahası, kent meydanı, modern oto terminali, katlı pazaryeri ve otoparkı, üniversitesi, çocuk kültür ve sanat merkezleri, masmek denilen meslek edindirme kursları, mabem denilen üniversiteye gençlere hazırlık kursları, gıda bankası, sağlık merkezi gibi sosyal belediyecilik yatırımları, engelsiz yaşam merkezleri, kültür, sanat, tiyatro, sinema salonları, Ankara yoluna paralel tali yolların yapılandırılması ve yol boyunca yeşil ve rekreasyon alanları, güncellenmiş imar planı, 53 köyüne ulaşım yolları ve köy içi yolları ve kanalizasyon içme suyu alt yapıları, yerleşim plan sınırları ile köylere planlı yerleşim imkanları, yeni çağdaş araçlarla toplu ulaşım, sosyal etkinlikler…

 

 

Tüm bunların yanında tarihi zenginliği günümüze kadar gelmiş eski kent dokusu ve mimari özelliği ile restore edilmeye başlanan eskimeyen Kula Evleri, yenilemeleri yapılacak eski sokaklar, güncellenen koruma planı ile binlerce korunması ve restore edilmesi gereken evler, sokaklar, çeşmeler, camiler. El sanatlarından demirci, bakırcı, keçeci, semerci, leblebici, helvacı, ahşap el işçiliği, halıcılık, kilim sanatına kadar yaşayan tarih. Yöresel tatların bin bir çeşidinden yanık helvasına kadar mutfak lezzetleri.

 
Türkiyenin muhtelif yerlerinde olduğu söylenen Yunusemre Türbelerinin gerçeğinin bulunduğu piri Tapdukemre ile aynı mekanda yatan Yunusemre Tapdukemre türbesi ve el işleme ile yapılmış 200 yıldır renkleri solmamış hala capcanlı duvar resimleri ile Carullah Camii, taş evleri ile zengin Emre Köyü. Binlerce yıl öncesinde antik mermer ocağının yanında sokakları güneşle parlayan yağmurla beyazlayan yeri göğü beyaz mermer taşlar ile örülmüş Gölde Köyü; gizemini hala koruyan yer altı sarnıç ve su yolları ve restore edilmeyi bekleyen konakları ile bir zamanların gözde köyü Gölde Kollida. Alevi inancının her yıl yapılan anma törenleri ile yaşatıldığı binlerce insanımızı ağırlayan Kenger Köyü Selvili Dede ve Encekler Köyü Bağdatlı Sultan törenleri. Bizans generallerinin senato üyelerinin yıkandığı Emir hamamları. Granit kayalara oyulmuş Kral mezarları.

 
Tüm bu turizm zenginlikleri yine Manisa Büyükşehir Belediyesinin yatırımları destekleri ile eski Kula gün yüzüne çıkarılacak. Günümüze ve Kula turizmine kazandırılacak.

 
Eski Kula, Yeni Modern Kula ve yıllarca iç içe yaşanmış, yeraltı gizeminin, ilk insan ayak izlerinin, milyon ve bin yıllık dönemlerde harekete geçen yeraltının binlerce koniden fışkırarak gün yüzüne çıkan dünya oluşumunun, bilgi zenginliğinin her kara taşında divlitlerinde okunduğu 21.yüzyılımızın turizmde yeni paradigması: Dünyada yüz birinci, Avrupa’da ellisekizinci, Türkiye’de birinci ve tek Olan UNESCO belgeli Jeopark, Kula Jeopark’ı.

 
Tarih öncesi, tarih ve yakın tarihi sergileyen ve sergilemeye devam edecek olan Kula.

CEMAATİ BOL OLSUN.

Bu hafta anıtlar kurulunda ki toplantım erken bitmişti Cuma namazını İzmir’den Manisa’ya çıkışta ki Bornova Alirıza Güven Camisi’nde kıldım. Burada ki imam demeyeyim hocayı çok beğeniyorum. namazdan önce güne uygun vaazı olur hutbeye çıktığında da vaazının devamını veya pekiştiren konuya değinir. Namaz başlamazdan yarım saat önce (cemaatte bilir vaazın başlayacağı zamanı) vaaza başlar tane tane ve günün mevzularını Kur’an da geçen ayet ve surelere göre yorumlar, açıklar ve günceller. Hem gün içerisinde veya hayatımızda ki yanlışlara doğrulara temas eder hem de Allah’ın emirlerini tatlı diliyle aklımıza sokar. Cemaatin alınacağı bazı konularda cemaatin hassasiyetine binaen ben de yapıyorum yaptım der.

Dinde fazla detaya inenlerin aklımızı karıştıracağını söyler yalın sade Allah’ın hoşnut olacağı şeyleri yapmaktan bahseder. Keyfimiz huzurumuz rahatımız olduğunda Allah’ı aklınıza getirin anın ki rahatsız olduğumuz kötü zamanlarımızda da Allah bizi ansın. Ne kadar doğru başımız sıkıştığında Allah’ı anar dua edersek demezler mi iyi günde neredeydin diye.
Bu Cuma vaazda dün Rahmetli olan Mustafa Koç’un ölümünden bahsetti. “Tanımam ama sabah adına kırk yasin okudum” dedi. Ne kadar önemli tanımadığımız kimsenin arkasından yasin okuyup dua edebilmek. Ama buna layık olmak iyi anılmak herkesten hayır dua almak daha da önemli. “Binlerce kişiye istihdam sağlıyor iş ve aş veren bir kimse için dua etmek lazım iş verdiği kimselerin her biri dua etse yeter zaten” dedi. Bu Cuma namazında bu konuda hutbe veren başka bir hoca oldu mu acaba? 

Ne mutlu böyle yaşayıp göçenlere. Bir büyüğüm; ya hamiyet sahibi zengin ol, ya da ilim irfan sahibi kamil insan ol derdi.

Geç geldiğim için caminin müezzin mahfilinde namazımı kıldım yüksekçe de olduğu için görebiliyordum, cami doluydu. Cami yaptıran hayır sahiplerine şöyle dua edilir “Allah hayrını kabul etsin, cemaati bol olsun.” Tabii cemaatin bol olması imama hocaya da bağlı. Buradan şu aklıma geldi eski camilerimizin yapılışlarından bu güne yüz yıllar geçmiş o zamandan bu zamana çeşitli imamlar gelmiş geçmiş rahmetli olmuşlar. Bu camilerimiz bizlere emanet hatta şöyle bir şeyde var camilerimiz ülkemizin tapusunun bizde olduğunun ispatı derler. Evet bu camiler yapılırken cemaati bol olsun diye dua almıştır. Camiyi yapanlar varisleri murisleri hepsi rahmetli oldu. Şimdi cemaatinin fazla olmasını sağlamak devri bizim zamanımıza geldi. Seçeceğimiz imam müezzin cami cemaatinin teveccühünü sevgi ve saygısını kazanacak ve cemaatinin bol olmasını sağlayacaktır. Bu yönden bakılınca ecdadımıza büyük sorumluluğumuz var demektir. Camilerin nasıl emanetçisi isek emanete sahip çıkmak cemaatini arttırmak için gereğini yapmak da diyanet işlerine müftülüğe düşmektedir.

Bu da: Hitabeti tilaveti sesi ve kıraati güzel olan imamlar sayesinde olur.