Bedesten, han, hamam, dükkanlar; Soma’nın Eski Çarşısı. Bu saydıklarım taş yapı olduğu ve de vakıf malı olduğundan kullanılmıyor ama ayakta kalmış.
Bu eski çarşının camisi de var elbette. Minaresi camiden ayrı hem de bir hayli ayrı aralarında 10 metre var. Rahmetli Çağatay Uluçay Saruhan Beyliği zamanında yapılmış dediği cami bu değil, minaresi ayakta ama camisi yıkılmış olan Saruhan Beyliğinin camisi olabilir. Mevcut bu caminin tarihi 1700’lere dayandırılıyor bu tarih de ne kadar doğru bilemem. Zaten eskiye ait ne var ki elde avuçta, biraz Evliya Çelebi yazmış, biraz da Çelebi Evliya ne yazdıysa o.
Maksud bir amma rivayet muhtelif bir cami. Kapısında yazan ismi söyleyeyim Emir Hacı Hıdır Bey camisi; resim galerisi, ahşap işleme sergisi, kalem işi, renk cümbüşü, Osmanlı kubbeli camilerine çağımızda alternatif plan arayıp bulamaz ucubeler üretirken bu tam bir örnek cami. Dışarıdan tek kat içerisi iki, üç kat. Cumbaları, sermafili, tavan etrafında temizlik ve tamir için yapılmış dar koridorlu bir kat daha.
Biz Soma Ticaret Odası’nın restore etmek için vakıflar bölge müdürlüğü ile yaptığı protokolde adı geçen Bedesten’e bakmaya gelmiştik camiden kopamadık.
Bedesten; tonoz çatısı zemine kadar devam etmiş yarım dairesel bir plan oluşmuş. Bu çatı ve duvarları taşıyan yarım dairesel kirişlerle takviye edilmiş enteresan bir yapı. Ana mekandan duvarla ayrılmış olan giriş holü gibi bölümünün iki yan duvarında iki tane ocak var, binayı bunlar ısıtıyormuş, restorasyonu yapıldığında kültür ve çok amaçlı olarak kullanılabilir. Hemen güney tarafında hamam var külliyenin bir parçası. Hamam, kokar ağaçları ve otlardan pek görünmüyor ama sanki bu taş yapılar yakın zamana kadar kullanılmış da onun için nispeten ayakta kalmışlar gibi.
Dükkanlar; tek katlı cephelerinde silmeler, kornişler, süslemeler var Cumhuriyet dönemi. Burada her dönemden örnekler var. Dükkanlar karakteristik özelliklerine bağlı kalarak onarıldığında eski çarşı hamamı camisi bedesteniyle hayat bulacak. O tarihlerde Soma’ya gelen tüccarlar için çarşının bir kenarında külliyeden sonra yapılmış bir de han var. Çok az kısmı ayakta kalmış olsa da her şey bittikten sonra sıra buna gelebilir.
Caminin batısında ki yolun kenarına camiyle komşu burnunu uzatmış camiye bakıyor. Ya vicdansızlar ya beş katlı bina. Soma’ya yakışmamış değil ki bu güzelim camiye yakışsın. Hangi akıl vicdan buna rıza göstermiş. Koru/ma anlayışımızdan kaynaklanıyor.
Soma’nın bir tarihi zenginliği daha var Darkale, ama ne kale. Muhkem bir tepeye yerleşmiş Soma’yı kuşbakışı seyrediyor. Kömür diyarı Soma’dan yeni bir maden bulmuş gibiydim. Ne kadar sanatkarane çalışmış ustalar, ne kadar ince fikirler üretmişler, ne kadar da güzel planlamışlar Soma’yı. O devirde mektep medrese var da muallimler şehir plancı mı? Mimar mı? Kim yetiştirmiş bu ustaları? Ölçülü sokaklar, nispetli saçaklar, insan ölçüsünde yapılar, han hamam cami her şey tas tamam. Küçük şirin bir beldeymiş zamanı evvelinde, yazlıkları varmış Darkale’sinde.
Kömür yakın zamanda ülkemizin içini kararttı yıllar önce de bu şirin kasabayı karatmaya başlamış yıkılanların kaydı yok da yapılanların kaygısı çok. Silip süpürülmüş tabii, neresi kalmış süpürülmemiş ülkemin. Şimdi yeşilin her tonu “git de gör karadenizi” dediğimiz yerlere geldi sıra.
Kulun yaptıkları yerle yeksan olmuş kalmamış yapılacak,
Sıra Allahın yarattığına gelmiş tabiat bozulacak.
Yağmur, sel, heyelan, felaket,
Yer üstünde her köşe bucak, yeraltında ocak, onca can, Allahım sen affet.
1-Soma yakınından geçecek Çandarlı limanını İstanbul’u bağlayacak otoban.
2-Büyükşehir belediyesi termik santraldan sıcak su ile Soma’yı ısıtıp hava kirliliğini ortadan kaldıracak yeni yatırımlara başladı. Bu proje ve alternatifleri yenilenebilir enerjiyle dünyada üç şehirde uygulamaya başlamış bir proje var Cityfied projesi bu üç şehirden biri Soma.
3-Darkale.
4-Eski Çarşı.
Meslektaşım yani mimar olan Soma Ticaret Odası Başkanı Hakan Işık’a mimarlar ticaretten anlamaz başkanlık nasıl oldu dediğimde mimarlık yapmıyorum ticaretle uğraşıyorum demişti tamam o zaman dedim. Ama restorasyon işine girmek isteyince mimarlığının da içinde hala var olduğunu gördüm. Ayrıca Manisa Büyükşehir Belediyesi Etüd Proje Daire Başkanı Mimar Müge Kuğu’nun da sınıf arkadaşıymış.
Yönetim kurulunda ki genç arkadaşlarıyla kolları sıvamışlar. Hayırlı bir iş.
Zaten Büyükşehir Belediyesi, Başkan Cengiz Ergün’de Soma’da…
Denetleme adı üstünde denetle/me. Bir kaç gün öncesinden gidildi kurban satanlara. Tüccar, köylü, hayvan yetiştiricisi hepsine hayırlı işler denildi. Bir isteklerinin, eksiklerinin, arzularının olup olmadığı soruldu…
Her sene artan satıcıya karşılık her şeyde geriden takip ettiğimiz gibi, nüfus artar imar planı yapmayız=gecekondu. Nüfusla birlikte çocuk artar okul yapmayız veya bir okulu yıkar yine bir okul yaparız=kalabalık sınıflar, kalitesiz eğitim, kentsel dönüşüm der yıkıp yerine aynısını yaparız=kent dönüşmez. Sıralamakla bitmez ülkemin gelenek, görenek, adet, kanun haline gelmiş halleri.
Satıcı arttı satış padoklar(stantları)yetersiz kaldı: Kurban bayramının birinci günü. İlk defa birinci günü kurbanlık alacağım. Kurban pazarına gitmek için trafik sıkışıklığı Alaybey’den başladı. Pazara kadar adım adım gidiyoruz, kurban bayramı telaşlı olur derler sabah erkenden trafik curcunası ile telaş başladı. Bir tek polis yok onlarda bayram yapıyorlar dedim. Kurban pazarının önü aman yarabbi İstanbul’da böyle trafik, keşmekeş, yok orada belirli şeritten gidiyorlar. Burada şerit merit hak getire alt alta üst üste Turgut Özal mahallesi E5 gibi. Sonunda pazarın kapısını bulduk, inceden yağmur atıyor arada duruyor. Akşamdan yağan yağmur her tarafı çamur yapmış trafikten kurtulan çamura saplanıyor. İlave padoklar yapmışlar ama çamurdan yanlarına yaklaşılmıyor. Taşıyıcı araçların haricindekilerde pazarın kapısından içeri girmişler. Taşıyıcı kamyonetler, 50NC büyüklüğünde araçlar, motosiklet, özel araçlar, çamurdan çamura sekerek giden insanlar. İnsanlar iki kategoride; 1.Grup kurbanı önceden almış birinci günü alacağım deyip ayırmış ve almaya gelenler, 2.Grup onlarında koyacak yerleri yok birinci günü almak isteyenler. Bu keşmekeşte “kasap kasap” diye bağıranların yanında satıcıların naraları, birbirini kaybedip bağırışıp birbirlerini arayanlar, elinde cep telefonu yolu kapatanlar, danayı asılan ayrı sopalayan ayrı ho ho diyen rodeocular, inatçı koyunu sürükleyen onlarda ne inat anam yerde sürünüyor gitmemekte direniyor.
Sevaba girmek için kurban edilecek koyunlar sabahtan günaha sokuyorlar sahiplerini. İçinden ne geçiriyorlar bilmiyorum ama bu direnişe sabır gösterenler dinimiz gereği sevap kazanıyorlar.
Bu karmaşa şamataya karşılık polis var mı? Yok diyemem var ama onlarda kurban almaya gelmişler. Borsa güvenlik elemanları var mı? Yok diyemem Bu kadar şamatayı süsleyen arada bir anonslar. 45 Ankara Cankırı 357 aracınızı… Anonsu onlar yapıyor…uzaktan kumandaya alıştık ya.
Asayişi sağlayan bayram, bizim bayram usta değil, Kurban Bayramı; sabır, metanet, sevap, saygı, sevgi, güler yüzlerin yanında birbirimize selam vermekte yarışıyoruz. Hayırlı olsun, Allah kabul etsin, Allah seneye de nasip etsin, yardım edeyim mi? Kurbanınız güzelmiş kaça aldınız? Yol veren, o trafikte gıkını çıkarmayan…
Hayır başımıza taş falan düşmedi.
Her günümüz bayram olsun istedim.
O hafta bir hareket vardı evde, evin küçük çocuklarına dedeleri ayakkabı almış ama giydirmiyor, şamata almış başını gidiyor ufaklar tutturuyordu giyelim diye anne babaanne de onlardan yana dede saklamıştı ayakkabıları şamata sakinleşti sonra baktılar ki dede de dönüş yok sustular. Ama hinlikleri dedeyi kandırma cinlikleri devam ediyordu, dede kanmadı, kandırılamadı, ikinci günü hinlik cinlik de geçti herkes normal hayata döndü. Dede “ayakkabıları geri verdim madem kavga yapıyorsunuz zamanı gelince alacağım” demişti.
Torunlarda heyecanlı bekleyiş başladı. Dedelerine daha bi yakın olmaya da başlamışlardı dedenin bir dediğini iki etmiyorlar, önünden arkasından dolanıyor bacaklarına dolaşıyorlardı. Dede onların heyecanına bekleyişlerine onların bu yalvarır tavırlarına üzülüyordu onunda sabrı taşıyor, onların yanlarına gitmiyor, daha fazla üzmek ve üzülmek istemiyor ama bayramı bekleyelim sözünden dönemiyordu.
Babaları bu heyecanı biraz bastırmaya faydası olsun diye gömlek pantolon almıştı ama ayakkabı sevgisi hala üste çıkıyordu. Bayrama günler kala çocuklarda yalvarır hareketlerde hiçbir değişiklik yoktu. Arefe gününe gelindiğinde beklenen an da gelmişti. Dede de rahatlamış yanına çağırdığı torunlarına nasihate başlamıştı.
“Biz böyle günlerde anamızın adamlık dediği her gün giyilmeyen özel günlerde giyilmesi için dolabın en uç köşesinde bekletilen elbiselerimizi giyer günlerce yatağımızın başucunda beklettiğimiz ayakkabılarımızı sevinçle giyer yere basmaya kıyamadığımız bir şekilde abilerimizin elinden tutar büyüklerimize bayramlaşmaya giderdik.”
-Şimdi şu bayram paralarınızı da alın iki kardeş komşularımız ile bayramlaşın.
-Dede kim bizim komşularımız?
Evet komşularımız kim ben de bilmiyorum. Bir iki kapıda karşılaşmıştık ama göz göze dahi gelmedik. Sokakta görsem tanımam, gerçi bayram tatili de çok uzun tatile gitmiş de olabilirler.
-Siz en iyisi amcalarınıza gidin.
-Dede onlarda yazlıktalar. Bayramı da orada geçiririz okullar açılınca döneriz demişlerdi.
-Öyle ya. Sakın gelirler, bayramdan hemen sonra okullar açılacak. Ne yani yazlıktan okula mı gidecekler?
Nüfusumuz ile övünürüz bilhassa genç nüfusumuzun çokluğuyla, ancak okuma yazma oranına kimse değinmez. Yabancı firmaların Türkiye’de üretimi tercih edip yatırım yapmaları bu genç nüfus yüzündendir.
Okumanın önemine değinirken dilimizde pelesenk olmuştur “eğitim şart” biz bunu laf olsun espri olsun diye söylerken ülkemizin hal-i pür melâli aklımıza gelmez, gelse de alışkanlık olmuştur, derinlemesine düşünmeyiz…
Okuyanlarımızın nasıl okuyabildiğini de düşünmeyiz. Haberlerden gazetelerden okuyabildiklerimizdir bildiklerimiz. Zekat, bağış, burs, yardım etmek istediğimizde arayıp bulduklarımızdır.
Sınıflarını ısıtmak için okula odun götüren öğrencilerden sallanan asma köprülerden geçenlere, karda buz tutan sümüklü burunlarından kalem tutamayan ellerine, taşımacılık eğitimi ile minibüste uyuklayan yorgun küçük bedenlere, okula gönderilmeyen çocuk gelinlere kadar olanların açıklı öykülerini, akşam haberlerinde kaloriferli evimizin yemek odasında ki televizyonundan sıcak çorbamızı üflerken dinlediklerimizdir.
Tüm bunlara rağmen çoğumuzun hayallerini süsleyip özenilen bir üniversitede; değerli bilim adamlarının, hocaların eğitiminden, işgal edilen sıralardan, yemekhane kuyruklarına seminer salonlarına atölyelere kadar, kafelerinde sessiz sinema oynayıp katılırcasına gülmelere yanımızda ki arkadaşlarımıza hava atmalara kadar, taa ilkokuldan beri eğitimimiz boyunca okutmak için neler çekmiş büyüklerimizden bizi okutan kimselere, bazı burs aldıklarımıza kadar herkese minnet borcumuz vardır.
Devlete millete aldığımız eğitimin bedelini yapacağımız faydalı uygulamalar ile geri ödeme zamanımızdır.
Bizlerin arkasından gelen küçüklere, bizlere özenip ben de böyle okuyacağım, ben de böyle mimar olacağım, ben de böyle projeler çizeceğim diyenlere, özenenlere, hayranlık duyanlara örnek olma kaygımız olmalıdır.
Belki ofisimizin en kıymetli duvarında diplomamız asılıdır. Bu fotoğraflı, rektör imzalı, kenar süslemeli, çerçeveli kağıt bizim ekmek teknemizdir. Onun sayesinde ona hürmeten insanların saygınlık gösterdiği, güven duyduğu, bizlerin iş bulduğu, evimize en azından bi topan ekmek götürdüğümüz, nafakamızı temin ettiğimiz, çerçeveye girmiş bu kağıttır.
Hiç bu kağıdın arkasına baktık mı? Boş. Çerçeveletip duvara asılmaya değmez, kimsenin itibar etmeyeceği, bir anlam veremeyeceği, bomboş bir kağıt.
Sıcak ev, sıcak yemek, sıcak sohbetler yaparken insanların yanımızdakilerin etrafımızdakilerin bize hürmet ettikleri saygı duydukları boş değil imzalı kağıttır.
Mimari bir yarışmada ödül kazanıp da ödülünü almaya gelmeyen mimarlar varmış.
Jüri; saygın, deneyimli, başarılı, mesleklerinin duayeni oldukları, bazılarının çok meşgul bazılarının yaşça ilerlemiş oldukları bir gerçektir. parayla ölçülemeyen ancak şerefli haysiyetli bir üyelik ve çalışma grubudur.
Günlerce en iyi projeyi seçmek için bir uğraş vermişler tartışmışlar hakkı hukuku gözeterek yanlış karar vermemek için özenle çalışmışlardır.
İmzalı kağıdı olup da yarışmaya katılan meslektaşlarının haklarını savundular. Çizen kadar seçenlerde emek harcadılar.
Her gençin rüyası olup da duvarları süsleyen imzalı kağıtlar.
Çok uzaklardan geldiler; yorgunluğun yanında çaresizliğin umutsuzluğunda yüzleri asık. Konuşmuyorlardı. Sık sık konakladıkları yerlerde herkes artık ezberlediği işini yaparken daha da suskundular.
Barınacak bir çatı, yakılacak bir ocak, yastığa baş konulacak sıcak bir yataktı arzuları. Çocuklarına toprağa çizerek öğrettiklerini bir kağıda yazmaktı imkansızlıkları…
########
Şehirlerimizin büyüme hızına yetişemeyen yerleşim planları, artan nüfus ile gereken barınma ihtiyacı plansız yerleşimler ile basit sadece sığınmayı gerektiren sağlıksız evlerin yapılmasını gerekli kıldı. Daha sonraları alışkanlık, kolaylık, ucuzluk gibi faktörler etkinliğinde görenek haline geldi.
Bir metrekaresinden rant sağlamayı düşünen toprak sahipleri dört metrelik yolu dahi çok görüyorlar parsel denilen çizgilerin aralıklarını daha sıklaştırıyorlardı. İki çizgi arasının tamamına ev yapanların karanlık evlerinde olmayan ışığı, güneşi sokağa çıkıp kapı önüne oturunca görüyorlardı. Giderek bu bir alışkanlık oldu. Hatta güneşi görebilme çaresizliğinin adına görenek denildi.
Bu tip barınakların kapı önü sohbetleri, çocukların göz önünde oynamaları, dört metrelik yolda uzunlamasına yapılıyordu. Bu uzunlamasına yolda herkes sesini yolun derinliğine doğru duyurabilmek için bağırarak konuşuyordu. Çoğu zaman çocukların sokak kavgalarına kapı önü büyükleri de karışıyor. Çocuklarının kavgalarına karışan komşular bir müddet küs duruyorlardı. Birbirleri hakkında ürettikleri söylentiler yani dedikodu denilen dinimizce mekruh olan bu alışkanlığımız da böyle yaygınlaştı.
Giderek oluşan bu sözde görenek dediğimiz yozlaşma, tembelliği de yanında getiriyor; evin temizliğinden çamaşırın yıkanmasına, insanların banyo yapmasına kadar yaşanan görenek aymazlığı.
Artık; Çatı var, ocak var, sıcak olmasa da aş var, baş konulacak yastık var.
İşten güçten geçinme sıkıntısına çare bi topan ekmek kazanacak, çalışılacak iş var. “Bi topan ekmek” kanaatkar olmak savaş yıllarımızdan kalmış. Ama bu bi topan ekmeğe kanaat işverenin ölçüsü olmuş. (Kapılar fotoselli kapı önüne konulduğunda kendiliğinden açılıyor.)
Bi topan ekmek kanaati yetmiyor artık geçim için takviye gerekiyor. Onun için ölünceye kadar halkın geçim derdi, eldekini yettirme sıkıntısı, çoluk çocuğa derken torun torbaya takviye bitmiyor. Ana babanın abinin geçime takviyesi gerekli kılınıyor. Hiç olmadı yazın reçel, domates suyu, yaprak salamuraya, zeytin seleye. Öyle alıştık ki uzak ülkelere ihracat yapar olduk. Bu da başka bir görenek oldu.
Nüfus artıp iş imkanı azaldıkça eğitimin yerini geçim derdi aldı, herkes sıradan işçi oldu, hatta her işi yaparım diyen becerikliler! bile oluştu. Bi lokma bi hırka dönemi çoktan bitti. İşe göre adam aranmaya başlandı. Düz, vasıflı, teknisyen, mühendis, gibi sınıflandırmalar yapılır oldu.
“Babanın zenginliği para etmiyor oku da adam ol.” Devri geldi…
Kırmızıda geçen sarıda korna çalan yok. Sokaklarında çöp konteyneri yok. Çöp kutusu da yok iyi mi? Çöp yok çöpçü de yok. Kavgayı bırak bağıran yok. Sokakta sigara tüttüren, küfür bilen yok. Dikkatlice yüzüne bakan yolda omuz atan hiç yok.
Her taraf yeşil alan park; pet şişe, gazete kağıdı, naylon poşet nasıl olmaz kardeşim çim alan, rüzgarda mı getirmemiş. Rüzgar bile getirmiyor.
En tuhafıma giden 200.000 nüfus var yolda trafik yok. Evet bu kadar nüfus yol kenarına park etmiş araba yok. Hayret nerede bu arabalar açık otopark da yok.
Kentin yarısı göl, yarısı yeşil alan, yollarda bisiklet çok göllerde kano. Park eden araba görmedim ama göle yapılmış basit iskeleye bağlanmış bir çok tekne gördüm.
Evler üç kat çok azı dört, otel resmi kurum ihtiyaca göre beş…
Neredeyse her sokakta internet var, kimsenin elinde telefon yok…
Şehirler arası yol ama bizim Manisa Muradiye eski yolu gibi, gelen geçen trafik az. Çok sık köy ve çiftlik evleri var her birinin hizasında ana yola sadece cep yapılmış durak diye, levha var durak yok. (Yağmur, kar kış memleketi, sığınacak yer durak olmaz mı? Kapalı yer yok.) Burada sabah erken saatte 5-6 yaşlarında üç küçük kız çocuğu bu ceplerin birinde araç bekliyor; elinden tutan anası yok, yola çıkar ezilir çarpılır diye endişe yok.
Ana yolun kenarı geniş yeşil bant ondan sonra tali yol. Bisikletli çocuklar, yürüyüş, koşu yapan kadın, köpek gezdiren baba, sıkıntı, stres, yok. Haylaz oğlan, şımarık çocuk yok.
Her araç yayaya bilhassa bisikletliye saygılı her ne olursa olsun yol veriyor geçmesini bekliyor. Biz de bu yok onun için kırmızı ışığımız çok, kırmızıda beklerken ki zamanı saygıyla yol vererek beklesek daha az zaman kaybımız olacak. Ama her yerden yola çıkan yaya da yok.
Orman içerisinde özel ev, çiftlik damları; gündüz korkar insan o ormanda oturmayı bırakın gecesini, hırsız yok, uğursuz yok, adamı kesen yok. Böyle bir endişe, korku yok.
Kavga, patırtı, kaza, bela yok, su baskını sel, orman yangını yok, yanmış ceset, kaçırılmış katledilmiş kadın cinayetleri yok, çıkarılmış yangın, sokak kavgası yok. En önemlisi terör yok, terörist yok.
Gencecik bedenin tabutu başında: Ağlayan, dövünen, yerlere düşüp serilen, tabutuna sarılıp öpen, asker selamı veren, perişan ana yok, nişanlı genç kız, kucağında bebesi eş yok.
Sakinliğini kaybetmeyen, feryadını içine atan, kimbilir oğlu için beslediği ne hayalleri olup da yapamayan daha oğluna doyamamış baba yok.
Sen ölme ben öleyim, beni de alın askere diyen kız kardeş yok.
Teselli eden, edilen; amca yok, dayı teyze, hala, akraba, arkadaş yok.
Yılların acısı, sıkıntısı, üzüntüsü yüzüne çizgiler atmış; duadan geri kalmamış, hep sabır metanet göstermiş, gözleri yerde yırtık cızlavet lastikli dede yok, gözünden yaşı hayat boyu hiç eksik olmamış ama şehit torununa farklı yaş akıtan nene yok.
Sokak, mahalle, köy, şehir, semt, kent.
Böyle bir ülke yok.
Jeopark alanları sadece yerkürenin deprem veya volkanik hareketlerinden ortaya çıkan ve farklılaşan zemin yapısından ibaret değil. Çok geniş alanları kapladığından bu alan içerisinde kalan her türlü tarih, kültür, antik yerleşim, bitki örtüsü, flora yapısı, geleneksel yaşam, eski kent dokusu, geleneksel kültürel festivalleriyle ve jeopark alanı içerisinde ki köylerin kırsal kalkınmalarına destek veren şehirlerin turizm açısından tanınırlığını ve ekonomilerini de ilgilendirmektedir.
Bu açıdan bakıldığında Kula jeoparkıyla yalnız değildir.
Kula Eski Evleri ve Eski Kent Dokusuyla, mimarlık tarihi.
El sanatlarından oluşan geleneğin hala yaşandığı esnaf ve teşkilatıyla. Osmanlı ahilik teşkilatını.
Yöresel yemekleriyle. Kula mutfağını.
Yunusemre türbesi ve yaşantısıyla, tasavvuf ilmini.
Emre, Gölde, Gökeyüp gibi köyleriyle. Kırsal yerleşim ve köy dokusunu.
Emir Kaplıcalarıyla, jeotermal yapısını.
Kollida Antik Yerleşimi ve kral kaya mezarlarıyla, antik çağları.
Halıcılık kilim sanatının kök boyalı yün iplikle dokunan ve kendine has desenli halılarıyla. Kula yöresel el sanatlarını.
Yaşatan çok zengin bir kültür ve yapısal yerleşim yumağından oluşmaktadır.
İlçe merkezinin ve Jeopark alanı içerisinde kalan köylerin kalkınması jeopark sayesinde gelişecektir. Jeoparkı tek başına ele aldığımızda onu besleyen damarlar da bu saydıklarımızdan ibarettir.
Birbirlerini etki ve tepkiyle harekete geçirecek olan bu tarih, kültür, turizm varlıkları Kula için kalkınma ve gelişmede öncü olacaktır.
Yapılan çalışmalar bu yönde olup Eski Kula Evlerinin restorasyonu, sokakların yenilenmesi, Yunusemre Türbesi Meydan Düzenlemesi, Jeopark ve Kent ve Halı Müzesi, Kütüphane, Kültür salonları; jeopark turizmini tetikleyen unsurlardır.
SON
Tarım, sanayi, teknoloji, enerji, üretimleri safha safha ülkelerin ekonomik yönden kalkınmalarını sağlarken ekonomik ve sosyal yönden seyahat özgürlüğünün rahatlığı ile önce yakın çevrelerden daha sonra biraz daha uzak çevrelere yapılan seyahatler suda ki halkalar gibi genişleyerek çok daha uzaklara seyahat etme imkanları ve kolaylıkları giderek artarken bunu da ekonomiye kazandırmak için turizm sektörü doğdu ve gelişti. Dünya ülkeleri yabancılara gösterilecek ellerinde ne varsa onları sunma gayreti içerisine girdiler. Bu dediklerim 1900’lerden sonra başlar.
Turizm firmaları kullandığımız elektronik aletler mobil telefon tabletler sayesinde cebimize girdiler. Yaptıkları reklamlar ile rüyalarımıza dahi girer oldular.
Turizmin doğuşu yukarıda saydığım tarımdan teknolojiye geçiş sürelerine benzer, önceleri sanat galerilerinde müzelerde ünlü ressamların tabloları, heykelleri, sergileniyordu. Louvre Müzesinde Mona Lisa tablosunun bulunduğu odaya giren turist sayısı yılda 15 milyonu buluyordu. Daha sonra ülkeler şehirler gezilmeye başlandı. Deniz ve güneş turizmi, ardından Antik yerleşimler revaçta olmaya başladı. Ancak antik kentlerde ki tiyatro, agora, Artemis Tapınak’ı, yollar, duvarlar, kaleler, birbirinin devamı Roma Dönemi, Bizans Dönemi eserler, kırık kollu, kopuk başlı heykeller giderek cazibesini yitirmeye başladı. Çok eskilere dayanan ilk medeniyetler, bulunanların yanında acaba daha öncesi var mı? Merakı heyecanı yerini almaya başladı. (Göbekli tepe de yapılan kazılar gibi.)
Bu dahi insanları tatmin etmeyerek dünyanın oluşumu yaşı, yaşını gösteren neler var, buzul çağı, daha eskisi, dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda ne gibi oluşumlar, depremler, volkanik patlamalar, yer kabuğunun hareketleri, bu esnada yerin altından arzın merkezinden yer üstüne çıkan oluşumlar. İşte Tüm bunlar 21.yüzyılımızın turizmin yeni paradigması oldu.
(Paradigma, bir disipline belli bir süre hakim olan model veya kurumsal çerçeve olarak tanımlanabilir. Başka bir ifadeyle paradigma, bir grup bilim insanı tarafından ortaklaşa kabul edilen görüşlerdir.
Yeni bir görüşün yeni bir paradigma olabilmesi için hem kendi alanında ortaya çıkmış sorun veya sorulara uygun çözüm bulabilme potansiyeline hem de çağını aşarak ileriye dönük yeni açılımlar yapma özelliğine sahip olması gerekir. Ortaya konan paradigma, alanındaki yeni sorulara veya sorunlara çözüm getiremediği takdirde yeni arayışlara gidilir. Bu durumda, var olan paradigmanın çözüm bulamadığı sorunlara çözüm bulma potansiyeline sahip daha kapsamlı görüşler ortaya konur. Bu görüşler, alanındaki sorunları çözdükçe her geçen gün daha fazla güç kazanır. Alanındaki otoriteler tarafından da kabul görür ve yeni bir paradigmaya dönüşür.)
Tüm bunların cevabını veren insanların merakını gideren dünya oluşumunun bilgi zenginliğin adı: JEOPARK.
Jeopark Turizmi ilk 2000 yıllarında başladı. Her yıl çeşitli ülkelerden yenileri eklenerek yeni keşifler, oryantasyonlar bulunarak dünya genelinde 111 Avrupa’da 64 jeopark var. (Kula Jeoparkı UNESCO sertifikası aldığında Avrupa’da 58. sıradaydı.) Türkiye’de ise ilk ve tek Kula Jeoparkı.
Son iki yıldan bu yana UNESCO jeoparkları kendi bünyesine almak için çalışmalar yapmakta bu konu ile ilgili Avrupa-Asya Jeoparklar birlikleri ile toplantılar yapmaktadır.
Finlandiya/Oulu’da yapılan toplantıda dünyanın çeşitli ülkelerinden 10 yeni jeopark tanıtımı ve başvurusu yapılırken, 18 mevcut jeoparkında sertifika yenilemeleri yapıldı. Sertifikalarda dört yıllık süreleri dolanlar; yaptıkları gelişim çalışmaları, sosyal faaliyetleri, kırsal kalkınma için yaptıkları proje ve uygulamaları, ziyaretçi sayısında ki artışları ayrıca jeoparkın gelişimi, destekçisi ve bu sayede ziyaretçi sayısının artması için alan içerisinde ki farklı turizm destinasyonlarının kazandırılması denetlenerek belgeleri ya iptal ediliyor ya da yenileniyor…
Öğleye yakın yola çıkmıştık üç uçak değiştirdikten sonra İskandinav ülkelerinden biri olan Finlandiya’ya vardık Daha doğrusu Helsinki’ye bir saatlik aktarma zamanımız vardı havaalanında beklerken Oulu ya gidecek kapıya geldiğimizde ki uçağa biniş kapısının yanında ki ekranda saatlerimiz ülkemizle dakikası dakikasına aynı olmasına rağmen hemen altında 15 dereceyi gösteriyordu. Peronda bekleyenlere gözümü gezdirdim en kalın giyimli bendim. Kısa kollu elbiseler, tişört, gömlek, parmak arası, babet ayakkabılar bir kaçı ceketliydi. Demek ki 15 derece Eylülün birinde yaz gibiydi onlar için. Sabah Manisa’da hazırlanırken sıcaktan döktüğüm terler burada kurumuştu.
Klimalar susmuş hatta inceden sıcak bile üflüyordu uçağa bindiğimizde. Biz o uçak senin bu havaalanı benim deyinceye kadar akşam oldu. Oulu’ya indiğimizde saat 21.30’du hani gün batıyor ama hava kararmıyordu vallahi bizim oralardan daha karanlıktı desem yeridir. (Kimseyi yalanlamayayım biz mevsimi kaçırmıştık. Beyaz geceleri göremedik.)
Hava alnından sonra 70 kilometre kadar daha araçla gittik, ıssız, orman içerisinde,sessizliğin duyulduğu, otelimize geldik. Sabah gün ağarınca farkettim, otelimizin etrafına kalemler dikmişler gibiydi ağaçların hepsi aynı boyda, aynı ende, aynı cins çamdı. Ağaç dediğin Kesildikten sonra tornaya gider bunlar dikilmeden tornaya gitmişler gibiydi.
Her taraf yem yeşil arada dar asfalt yol gri, gökyüzü de mavi-gri, başka renk yok. İki renk.
Otelimiz temiz daha çok kışın ziyaretçisinin kalabalık olduğu kayak otellerinden biri olsa gerek. Toplantımız otelin alt katında ki fitness salonundaydı salona sıradan olmayan sandalye ve masalar yerleştirilmiş gayet de güzeldi. Biz de fitness ayrı, toplantı salonu, düğün salonu, seminer salonu, hepsi ayrı yapılır dünya para harcanır. Biz de lüksün adı ayrı ayrı salonlar. Yabancıların neden zengin oldukları belli bir salon beş etkinlik bizde çok maksatlı salon diyorlar ama maksadını aşıyor.
Akşam Merili denilen köye gittik burada eski otantik, siyah beyaz nostalji fotoğrafların ve de büyük kuyruklu piyanonun olduğu ev ve restoran karışımı bir yere geldik. Karnımız aç kapıda Rokua Belediye Başkanı konuşma yaptı. Saunayı anlattı, sauna bizim dedi 250 yıllık geçmişi var dedi biraz esprili biri ben şaka yapıyor dedim bi saat sauna anlatılır mı? Sonra yaşlıca iki kadın aldı mikrofonu biri bornozlu o da saunayı anlattı bir diğeri efsanelerin okunduğu Kalevela isimli kitaptan paragraflar okudu. İçeriye almayacaklar sandım üşüdük de. İçeriye girdiğimizde yemekler bize uygundu, Allahtan soman balığı varda aç kalmıyoruz.
Sabah erken 07.30 da Oulu’ya hareket ettik. Konferansımız Oulu Üniversitesindeydi. Koridorlar genç kaynıyor. Kayıtlar var olsa gerek öğrenciler standlar açmışlar, ayrıca bir başka etkinlik daha vardı anlayamadım, bizim delegasyon zaten 400 kişi. Üniversite oldu beyoğlu, sürtünerek yürünüyor. Ayrıca sınıfları da Her ülke Jeoparkını sunmak için işgal ettik. Öğle yemeğini de birkaç kafesinden büyük ve geniş olanında yedik.
Ama duvarların ayrı ayrı renklerinden grafik tasarımlı kapı levha ve yönlendirmelerinden ve de yeşillin ağaçların arasında olmasına kadar gençliğime talebeliğime dönmek istedim. Dışarısı bisiklet kaynıyor her öğrencide bisiklet var.
Akşamına tekrar 70 km Rokua’ya dönerken yol üzerinde yemek için farklı bir yere geldik. Burası çok seyrek olan hayvancılıkla geçinen köylerin merkezi gibi hafta sonu odaları, sauna, küçük gölcükten oluşan havuz, yemek ve eğlence salonu olan restorandan ibaret bir yer, göl kenarında, zaten her yer göl ve kenarı.
Burada geleneksel “Buz kırma gecesi” tertiplemiş cıvarda ki köylüler. Bizim bildiğimiz tas kebabı (her taraf büyükbaş besi çiftliği, sakınca yok dana eti dediler) ve tavada kavrulmuş havuç yemeği yapmışlar kocaman tepsilerde. Ufak yuvarlak ekmeği ikiye bölmüşler içini çıkarmışlar kase gibi olmuş içine tas kebabı ve kavrulmuş havucu koydular. Hizmet edenlerin tamamı köylülerden oluşuyordu kapıda hoş geldin diyeninde oturmak ve etrafı gezdirmek isteyenine ve de yemekleri dağıtanına kadar.
İşte jeoparkların kırsal kalkınmada ki önemi. Rokua çevresinde ki bu köyler jeoparkı gezmeye gelen yerli yabancı turistler sayesinde yaptıkları ve geçindikleri hayvancılığın yanında turizm geliri olarak jeoparktan faydalanıyorlar. İyi de kazanıyorlar ki gelenleri velinimet gözüyle bakıp ağırlıyorlar. Bazı restoranlar, gezdirdikleri 80-100 yıllık eski çiftlik evleri, yolda konakladığımızda zaruri ihtiyaç ve çay, kahve molası verdiğimiz yerler Rokua Jeoparkından sertifikalı. Yani jeoparkın denetiminde, gelen turistlere iyi hizmet verebilmeleri için.
Gürbüz Battal’ın “Tarihi Çeşmeler Kurtarılmayı Bekliyor” başlıklı yazısında bahsi geçen 1.Grup yapı olarak tescil edilmiş merkez ilçede bulunan 5 tarihi çeşmenin restorasyon işiyle ilgili olarak:
Manisa Belediyesi Başkan yardımcısı olduğum dönemin sonuna doğru: Yıllardır harabe halinde bırakılmış olan sokak çeşmelerinin restore edilerek tarihi geçmişinin yaşatılması, yayla suları tekrar bağlanarak suları akıtılarak tekrar kullanılması amaçlanarak restorasyon çalışmalarına başlatılması için İzmir II no’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na 28.11.2013 tarihinde ilk müracaatımızı yapmıştık. Birer anıt değerinde ustalıkla özenle yapılmış olan bu çeşmelerin yapıldığı zamanlarda ki önemi çok büyüktür.
28.11.2013 yılı sonuna rastlayan bu çalışmadan bir kaç ay yani 31.Mart.2014 seçimlerinin araya girmesi Manisa Büyük Şehir Belediyesi olarak yapılanmasından dolayı çalışmalara kaldığı yerden yani projelerin tasdiki kurul kararlarının uygulanması ve ihale sürecini de içine alan zamandan sonra, 17.11.2014 tarihinde çeşmelerin ihalesi yapılarak 19.12.2014 tarihinde yer teslimi yapılmıştır.
09.01.2015 raspa, derz açma, temizlik çalışmalarının ardından revize projelerinin hazırlanıp tekrar kurula iletilmesi zarfında restorasyon işine ara verilmiştir.
Kurul üyeleriyle tekrar yerinde yapılan inceleme ve projelerin onaylanması aşamasından sonra 15.07.2015 tarihinde çalışmaların tekrar başlatılması kararı alınmıştır.
###### #####
Eski Manisa’nın yerleşim alanı olan Manisa Dağının eteklerinde bulunan bu çeşmelerin yanında tarihi değeri olmayan ancak suyunun kullanılması yönünde çok önemi olan daha bir çok sokak çeşmesi vardır.
O devirde ki eski mahallelerimizin evlerinde su yoktu sokaklarda içmesuyu boruları döşenmemiş ve evlere su verilememişti. Her ev kullanma ve içme suyu ihtiyaçlarını bu sokak çeşmelerinden sağlarlardı.
Çeşme başlarında; sohbetler, mahalle dedikoduları yapılır, kınalar yıkanır, asker uğurlanır, aşıklar buluşur, türküler yakılırdı. Her çeşme yapılırken yanı başına milli ağacımız olan çınar ağacı mutlaka dikilirdi. Özellikle meydanlar ve köşe başlarına yapılan meydan ve sokak çeşmelerinden kova, teneke ve değişik kaplar ile evlere su taşınırdı. Sıcak yaz akşamlarında akşam yemeği yeneceği zamana yakın soğuk su içmek için evin küçük kızı oğlu testi ile soğuk su getirirdi. Bu saatlerde her çocuk çeşme başında toplanır biraz oyuna dalar birazda sıra kapmak için iteleşirlerken testiler arada kalır istenmese de çarpıştırılır çatlar kırılırdı. O yüzden testi kırılmazdan önce kulaklar çekilmez ama “oyalanma çabuk dön” diye tembihlenirdiler.
O devirlerde hastalık az olmasına rağmen çünkü gıdalar tabii idi organik diye bir kelime yoktu, hasta eden de yoktu, stres kelimesi de yoktu, kavga gürültü patırtı da yoktu. Hastalığın, ağrının, geçimin, parasızlığın, yiyecek içecek yokluğunun adı genel olarak sıkıntı kelimesiyle anlatılırdı. “Allah sıkıntı vermesin” diye dua edildiğinde sıkıntı çok şey ifade ettiğinden dualar fazla uzun olmazdı.
Şimdi unutulmuş olan bir dua daha vardı. Analar kızlarına kaynanalar gelinlerine “Allah suyu olan evlerde oturtmak nasip etsin” dua ederlerdi.
Sokak çeşmeleri önemliydi. Hem kullanım hem de yokluğa çare olduğu için sevabı çok büyüktü. Evlere su verilemediği devirde sokağa çeşme yapmak dağdan suyunu depolayıp metrelerce toprak künkler döşeyip su getirmek bir hayli masraflı ve meşakkatliydi. Bir de içeni kullananı bol olsun diye suyunun temiz, devamlı ve soğuk akıtılması çeşmenin yapısının değerli ve gösterişli yapılması da önemliydi.
İşte: Unutulmuş, terkedilmiş, suyu akmaz, kullanılmaz olmuş, zamanımıza kadar ayakta kalabilmiş, mevcut tarihi sokak çeşmelerimizi zamanımıza kazandırmak, ve kullanma modası olan damacana suyuna alternatif olması amacıyla başlatmıştık restorasyon işini.