İçeriğe geç
Görsel

AH İSTANBUL

image

Yol yok, iz yok, İstanbul’da biz yok.
Sakin, köhne, harap İstanbul, hayalden iz yok.

Boğaz iki kabir taşı kadar gençcecik iki can,
Boğaz iki dünya arasında yeni doğmuş inan.

Canlar canan olmuş, boğaz hantıman.
Yeni dünya dediğimiz şimdi ki zaman.

Sıra sıra köşkler yalılar yeni yalan yapılar.
Bir bir kapansaydı keşke zamana açılan kapılar.

İki can canan olmuş boğaz şimdi toz duman,
Yapıyor gibi yıkmışız el elde kalmışız pek yaman.

Taşlar toprak olmuş kalmamış izleri,
Böyle işler için mi yarattın Allahım bizleri.

İstanbul İstanbul hala basıyoruz taşına toprağına,
Altın dediler o yüzden bir şey yapamadık hatırana.

Her birimiz tuttuk tabutunun bir ucundan
Fatihalarla uğurladık göçüp gittin İstanbulundan.

İki can canan oldu taşlar hak ile yeksan,
Bir daha gelmez İstanbul her ne yapsan.
AZMİ-16.11.2013-06.36

ARKİTERA DA Kİ YORUMLAR

http://www.arkitera.com/profil/azmi-acikdil

REİSDERE KÖYÜ

Reisdere: Çocukluğumda, ata biner gibi bacak aramıza aldığımız tütün kargılarını at yaptığımız tozlu sokaklarında koşuşturduğumuz köy.

Yer gök taş, evler taş, yollar taş tozu, sokakların iki yanı bahçe duvarları kilometrelerce taş, bazıları tek çoğu iki katlı büyük sakız tipi planlı evler. Alt katları tütünlerin deniz kıyısında ki tarlalardan kırılarak eşekler ile getirildiği doldurulmuş küfelerin boşaltıldığı ve çoluk çocuk yaşlı her aile ferdinin bu tütünleri şişlere dizdikleri kireç sıvalı duvarları tütün kokusu sinmiş, rabıta kaplı tabanları, ahşap kirişli tahta tavanları,kapıları iki kanatlı tek mekanlı büyük depolar.

Bir ucunda dizilen şişlerin kargılara geçirildiği istif bölümü, bir ucu mutfak, zifirli eller ile yapılmış yemeklerin yine zifirli eller ile yiyerek tadına varamadığınız ama bahçede yetiştirilmiş elbette doğal sebzelerden yapılmış domates salatası ve taze fasulyenin, zeytinyağının leziz tadını biz de çocuk halimizle tadını anlamadığımız yemekleri yerken bir taraftan da tütün dizen usta yaşlı eller, yorgun yüzler ama gülümseyecek hatta gülecek kadar da neşeli yaşlı yüzler, çakır gözlü güzel yengelerim, halam ve yeğenlerim.

Arnavutluktan mübadele ile buraya yerleşmişlerdi dedemin kardeşleri, Reisdere Köyü tamamen akraba. Her yaz bizde Manisa’dan tatile gelirdik, bize tatil babama amca çocuklarını ziyaretti aslında onlar sabahın alaca karanlığında şimdi villa dolu o zaman ki tütün tarlalarına giderler öğle güneşi tepeye varmadan köye dönerlerdi. Basık tepenin bir ucu deniz arka ucu köydü.

Öğleyin yemekten sonra biraz dinlenilir kahve çay ve sohbetten sonra ikindi vaktine yakın yine tepe aşılır denizin hafif çalkalandığı beyaz köpüklü hali sırttan güzel gözükürdü. Bizler eşeklerin semerine bağlanmış iki yanında ki boş tütün küfelerinin içinde sallana sallana elde çomaklar ile eşeğe vuracağımıza birbirimize vurmak ister korunmak için küfenin içine çökerdik. Tütün tarlasında ki hasırdan çardaklara malzemeler indirilirdi. Bizde büyüklerin yardımı ile küfelerden indirilir, denize don gömlek girerdik. Akşamın karanlığı basmadan güneş denize değmeden dönüş başlar yorgun bizler dolu küfelerin yerine eşeklerin semerine diğerimizde kıçına biner tıngır mıngır köyün yolunu tutardık.

Gündüz dizilmiş tütünler kargılara geçirilmiş evde kalan ihtiyarlar tarafından güneşe sergiye çıkarılmış bile. Akşam yemeğinde yorgunluktan uyuya kalan bizler uykuda, eşek sırtında ki sallanmadan semerin sırtımıza vurup açıyan kemiklerimizin sızısını duymazdık.

Eski bir Rum Köyü idi Reisdere. Her bahçe duvarı her evi beyaz kireç boyalı hatta avlularının tabanları dahi bembeyaz temiz bir köydü. Sanki planlı dar gölgeli sokakları bakımlı evlerinin, ufak ama koruk asmasının mutlaka olduğu avluları bazılarının sebze yetiştirildiği geniş bahçeleri vardı. Kuyusu olan da vardı ama suyu kıttı köyün belli yerlerde ki köy kuyularından çekilirdi su.

Üst kata bahçesinde ki taş basamaklı merdivenden çıkılır son basamağın sahanlığı geniş kare planlı bir taraça olurdu. Akşam içeriye yatmağa girmeden burada denizden gelen tatlı serin esinti ile bir sigara daha içilir, daha sonra konuşmalar seyrelir, yorgunluk çöker, gözlerin kapandığı akşamın karanlığında zor seçilir, iyi akşamlar diyen orta yeri sofa dört büyük odalı üst katın oda kapıları bir bir kapanırdı.

Önce Rumlar Sakız’a sonra mübadele göçmenleri Arnavutlar İzmir’e göçdü Reisdere’den. Şimdi TOKİ geliyormuş. Gelse ne olur? Gelmese ne olur? Eski anılar, evler, tozlu sokaklar, esintili taraçalar, en önemlisi muhabbetin vesilesi tütün, tütünün zifti kokusu yok artık. Beyaz evlerin bir çoğu yıkık bir kısmı yıkılarak yenilenmiş alacalı renklenmiş.

Toki gelse nolur? Gelmese de hatırım kalmaz, gelse de hatıram olmaz.

AİLEMİZİN İMARLI HAYATI

Bundan üç ay önceydi annem, babamızdan kalan evi müteahhide verelim dediğinde, şaşırmıştım. Üç katlı evde annem, oğlum ve ağabeyim oturuyordu. Müstakil, kimseden rahatsız olmadan sokak kapısından sonra sanki üç salonlu üç mutfaklı dokuz odalı bir evde yaşıyor gibi idik. Arkasında bahçemiz vardı; Kurban kestiğimiz, sıcak yaz günlerinde gölgelik yerlerinde komşularla sohbet ettiğimiz, sakız sardunyalar, katlı kokulu güller, en önemlisi limonunu komşulara dağıttığımız babamın diktiği yedi veren limon ağacı. Bazı günler sabah kahvesi içip buradan işe gittiğimiz, her dışardan geldiğimizde hemen göz ucuyla da olsa bahçede kimse var mı diye ilk baktığımız yerdi bahçemiz. Bayram günleri, torun, torba, büyük, küçük, tüm aile fertlerimizin toplanıp bayram sabahları kahvaltı yaptığımız, yengemin kavurması, annemin kumbarını yedikten sonra gittiğimiz akraba ziyaretlerinin başlangıcı idi burası. Sık sık bir araya geldiğimiz bir buluşma ve dağılma noktasıydı baba yadigârı bu evimiz.

Yeğenlerim burada doğmuş, babam burada rahmetli olmuştu. Buraya evlenmiş benim de çocuklarım burada dünyaya gelmişti. Sünnetlerini kapı önünde yapmış komşularımızın her biri ile sevinç de keder de hep beraber olmuştuk. Onlarda bir bir ayrıldı mahallemizden rahmetli olmuştu her biri namazlarını kılmıştık arkamızda ki camimizden.

60 yıllar idi birinci katı yaptığımızda, 68’de başladı babam kaldığımız yerden devam etmeğe ve üç katlı imarı olan buraya diğer iki katı da yapmıştı. Evimizin bulunduğu bu cadde yani İzmir Caddesi beş kat sonra da yedi kat olmuştu imarı. Biz bu imara rağmen yaşantımızda ki huzurun bozulmasını istemedik. Komşularımızın evleri yedi kata yükselirken biz arada basık ve küçücük kalmıştık, oysa mutluluğumuz çok büyüktü.

Adeta zamana direniyor, imara meydan okuyorduk ta ki 2012 yılına kadar. Tam 44 yıl sonra bizim de takatimiz direnme gücümüz kalmadı ve annem “Azmi eve bir müteahhit bul biz de yaptıralım bak çocuklar büyüdü evlendi onlarında çocukları oldu yine bir arada olursunuz yıkalım evi verelim müteahhide” dedi. Fotoğrafını çektik yıkılmazdan önce, hatıra kalsın diye oysa ne kadar çok ne kadar derin ne kadar unutulmaz hatıralarımız vardı bu evde, beş yaşında ki torunum dahi “dede fototafını çekelim” dedi, hala bana kızıyor müteahhide verdim diye.

——————————————————//————————–
Nereden nereye gelmiştik.

Manisa’nın nüfusu artmağa, şehircilik ve gelişme adına yeni yeni yasal düzenlemeler yapılmağa, yürürlüğe konmağa başlamıştı ülkemizde. Kat mülkiyeti denilen zoraki yönetim biçimi. Bir arsa sahibinden birkaç daire sahibi üreten bu yasa ile Yunan İşgalinden sonra ikinci bir yıkım gerçekleşmeğe başlamıştı Manisa’da. “Yap sat, yık yap”, şapkadan tavşan çıkarmaktan daha kolaydı, bu işleri yapmak. Başımıza geleceklerden habersiz “bir arsadan bin daire”, “bir kapı hemen bin kapı yarın”, sıva yetişmiyor boyadan kolay kaleterasit sarıyor her yanımızı. Arsa sahibinin uykularına giriyor, daire alacakların hayallerini süslüyordu yıkım efsaneleri. Yıkıldı yıkıldı yıkıldı. Eskiye ait bir şey kalmadı. Manisa bitmişti, arsa kalmamış virüs kenar mahalleleri sarmağa başlamıştı. Doğu da Alaybey, Şehitler, Nişançıpaşa, Kuzeyde bahçeli evler, Dinçer, Akıncılar, Yarhasanlar, Batıda Tevfikiye, Akmescid, önü alınamıyordu büyük bir sıçrama ile Uncubozköy. Buralarda sözde planlı yapılırken bu işler, varoşlarda merkeze inat yeni yeni gecekondu mahalleleri oluşuyor yıkacağımıza korunması için Atatürk, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Adnan Menderes, Turgut Özal isimlerini veriyorduk. Manisa’nın da diğer şehirlerden bir farkı kalmamış diğer şehirlere benzer olmuştu.
Başına geleceklerden habersiz sessiz sakin o zaman yollarda sıkça selamlaştığımız, tanımasak da yüzlerini aşina bildiğimiz, şimdi onlarla akraba olduğumuz bizler Manisalılar şekillendirmeğe başlamıştık Manisa’yı. Tek katlı Kerpiç çamur sıvalı evlerin, yığma iki, üç katlı yüzleri taraklanmış yapıların, boş arsaların bol olduğu tipik avlulu Manisa Evlerinin yerini apartman denilen boyu posu devrilesi binalar alıyor sessiz sakin mütevazı birbirine dost evcikler kaderine boyun eğiyor idi. Manisalı koz olarak kullanıyor idi seçimlerde bir elinde oy pusulası diğer elinde bahçeli tek katlı ev tapusu “beş kat olacaksa oyum sana”. Oracıkta verilen sözler sonrasında hüsran oluyordu. Uçuruma bir adım daha yaklaştırıyorduk Manisa’mızı.

1980 -1985 yıllarına gelmiştik. Kat karşılığı denilen bu hastalık virüs gibi yayılmağa ve ona buna bulaşmağa başlamıştı. İki üç tek katlı evler evcikler yıkılıyor bilhassa ağaçları önce kesilen cadde üzerlerinde ki bu evlerin yerine beş katlı apartmanlar yapılıyor idi. Enflasyon ile tanışmamış o zamanlarda ki ülkemiz ticareti düşük taksit, az peşin ile satılmağa başlanan daireler daireler. Evcik bol yapacak adam aranıyor, adam da çoğalmağa başlayınca evcikler azalmış ara sokaklara dalga dalga yayılmağa, girilmeğe başlanmıştı. Oralara da kat ilavesi hastalığı sirayet ederek apartman denen toplumumuza uymayan ama her türlü yaşantı ve kullanıma uyabilen bizlere kurtuluş ve umut olmuştu. Bir evden evcikten iki kata hatta üç ve dört kata sahiplenmek hırsı sarmıştı her yanımızı her insanımızı.

Dalga dalga sokaklara yayılan bu hastalık yayılacak yer bulamayınca yeni imar adaları yapıldı, üç kat olan sokaklar beş kata, beş kat olan caddeler yedi kata çıkarıldı, hiç imar olmayan sokaklar da yeni imar planına kavuştu. O kadar acele ile yapılıyordu ki bu işler her seçim döneminde slogan haline gelmişti. “Kat arttıracağız, beş kat vereceğiz.” Belediye meclisleri kararları alıyor, kararların icraata dönüştürülmesi vakit geçirilmeden uygulanıyordu. Yapboz tahtasınabenzeyen ve delik deşik edilen imar planının elle tutulur tarafı kalmamıştı.

Gecekondu alanları imar ıslah planları ile hisseli şahıs parselli halden kişisel tapular verilerek yüreklere su serpiliyordu oysa serpilen su hastaya verilen son can suyu idi.

Tüm bu yapılan imar planları ile yeni bir dünya yeni bir yaşantı bizleri beklemekteydi. Yukarıda bahsettiğim evimiz ile hüzünlü hikaye Manisa dayaşayan diğer insanlar içinde geçerli onlarında sokaklarında komşuluk ilişkileri, evlerinde bir yaşam biçimleri var. Ancak medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar; Bizim ilişki, yaşantı, hatıra, nostalji dediğimiz duygularımızı kemirdiği gibi bizi yeni bir dünyaya hızla sürüklemekte.

Yenidünyada; Telefon mesajlı bayram tebrikleri, alo ile hatır sormalar, baş sağlığı, geçmiş olsun dilemeler var. İnsanlar; kibir ve kendini bilmişlik süsü veren maddi imkanlar ile dunyaları yaratmış edası, kimseye muhtaç olmadığının havası, kendi basına yasamaya kendi basını becermege ve giderek yalnız yasamaya mahkum olmuştur. Böyle bir hayatın ardından evimize cocuklarimiza zaman ayiramadigimiz zamansiz bir hayatimiz olmustur. Birbirimizin ensesinden tutup sırtına bindiğimiz kin ve hasetten insanlık ve manevi duygularımızı kaybettiğimiz böyle bir hayatı sevmesekte mahkum olduğumuz bir dünyaya hızla suruklenmekteyiz.

Tüm bunlara karşı direnmenin Don Kişotluktan öteye gidemeyen zayıf bir direnişin göstergesi olan masum iyi niyetli bizlere, geçen zaman el sallamak ve geleceğe elbette endişe ile bakmaktan başka yapacak bir seyimizin olmadıgı çaresizliğimizin icinde ki haykırışlarımız, medeniyet dediğimiz canavarın dişlilerinden çıkan gürültü içinde kaybolup gitmektedir.

YEŞİL BANDLAR

DEĞİŞİME AYAK UYDURMAK
,
Her yıl binlerce araç trafiğe çıkarken otopark yeri ayırmakta bulmakta zorlanan kentler farklı planlamalar ile araç trafiğine çözüm arayışına girmek, yaya araç ilişkisine çare bulmak zorundadırlar. Bunun da tek çözümü kent merkezlerini yayalaştırmaktan geçmektedir.

Mağaza ve alışveriş mekanlarının, yayaların kullanımına ayrılması gereken alanların araç trafiğinden arındırılması gerekmektedir. Şimdi olmasa da kısa bir zaman sonra kent merkezine araçların girmesinin yasaklanmasından başka bir çözüm bulunamayacaktır.

Göreve geldiğimiz günden bu yana cadde ve sokak düzenlemelerinde bu ana fikirden hareketle planlamalar yapıyoruz. Yayalara ağırlık vererek yollar daraltılıp kaldırımlar genişletilmekte, yürüyüş ve gezintinin özendirilmesi için yeşil bantlara ağaç ve çiçeklendirmeğe önem verilmektedir. Bu şekilde merkezde ki mağaza ve dükkanların vitrinlerinin izlenmesi giderek alışverişin canlanmasına arttırılmasına imkan sağlanmaktadır.

Yaya gezintilerinde; insanların birbirleriyle olan ilişki ve davranışları, göz temasları, selamlaşmaları ayak üstü sohbetleri, hal hatır sormaları sayesinde kent halkını daha da birbirlerine yakınlaştıracak birbirlerini tanımalarına birbirleri ile dost olmalarına çevresini kentini sahiplenmelerine, korumalarına, benimsemelerine yardımcı olacaktır.

Giderek daha yaşanılabilir bir hayat daha paylaşılabilir bir gelecek daha yardımsever bir toplum, saygı ve sevginin hüküm sürdüğü, insani duygu ve davranışların tekrar insan hayatında ki yerini aldığı, genç ve çocuklarımızın bu görgü, duygu ve saygı ile büyüdüğü bir anlayış yerini alacaktır.

Tüm bunları düşünerek hareket edildiğinde caddelerin, sokakların, kaldırımların planlamalarının değiştirilerek bir takım düzenlemeler yapılarak ağaçlandırılması, aydınlatılması, çiçek ve yeşillendirilmesinin israf masraf ve müsriflik olarak değerlendirilmesi çok büyük bir aymazlıktır.

Eğitime bunca yatırım yapılması çocuklarımıza eğitim için türlü imkanlar aranması harcamalar yapılması en iyi okul ve eğitimcilerden faydanılması için harcadığımız emek ve gayretlerimizi nasıl yadsıyamazsak bu çevre düzenlemelerinin bizlere kazanımlarını da yadsıyamayız.

Sığ düşünce, kıt akıl, sabit fikir ve at gözlüğü ile ufuklar gözlenemez. İnsani yaşayış, insani davranış, insani hasletlerimizin toplumumuza kazandırılması bu duygularımızın çocuklarımıza gençlerimize örnek olması sayesinde geleceğe ümitle bakar yarınlarımızdan endişe duymayız.

İşte bu ana fikirden hareketle yapılan planlama ve düzenlemelerin tek amacı budur. Manisa’yı tekrar yaşanabilir sokakta dolaşılabilir halkın birbirlerini tanımalarını sağlayabilir bir kent yapmaktır.

AA 22.04.2013

20130426-211703.jpg

EMRE KÖYÜ/KULA/MANİSA

EMRE KÖYÜ DEĞİL, EMRELER KÖYÜ

16 Mart Cumartesi; Kula’ya 10 km mesafede Gökçeören köyüne döndük, kavşakta YunusEmre Türbesi yazılı kahverenkli tabela heyecanımı arttırmağa yetti. Gökçeören Köyünü yönlendirici tabelalar ile bir solukta geçtik.

Emre Köyün kenarında ki tabiri caizse çevre yolundan Tabduk Emre Türbesine ulaştık. Bahçe duvarıın dibinde iki kadın bir erkek satıcı vardı dağdan bayırdan evden çayırdan topladıkları kekik,badem,ebegümeçi, gibi üç beş bi şey satıyorlardı.

-Selamünaleyküm. Ne satıyorsunuz? Peki alıcı var mı? Öğle vakti de oldu. ­
-Eh gelen giden buralarda eksik olmaz bak siz geldiniz işte.
-Sağol amca hazreti bi ziyaret edelim çıkarken konuşuruz.

Türbe restorasyon geçirmiş onarılırken yıkılmış duvarlarının yerine kesme taş döşenmiş altta ki kaba yonu döşenmiş taşların üstüne ama bakımlı idi, kapının önünde Yunus Emre’nin kabri içeride Tabduk Emre Sandukası büyük yanında on tane daha sanduka vardı büyüklü küçüklü Tabduk Emrenin akrabaları diye yazılmış. Birer Fatihadan sonra dışarı çıktığım da Hacı Amca bizi bekliyordu.

-Amca Tabduk Emre Yunus Emre’nin Anadolunun çeşitli yerlerinde kabirlerinin olduğu söylenir hangisi gerçeğidir.
-Gezmedik be oğlum bilmem ki.

Amcanın köy yumurtalarının hepsini aldık iki teyzeden de kekik ve badem aldık amca tezgahı kapatıp topladı öğle ezanı okunuyordu Carullah Camisinde öğle namazını kılalım dedik bende gelebilirmiyim? Onu da aldık bize cami yolunu tarif ederken ezan da bitmişti.
Camiye girdiğimde şaşkınlığımı alamadım namaza başlamadan şöyle bi duvarlarda gezindim tamir görmemiş gibi duruyordu, namaz bitmiş hoca ile sohbet edeyim istedim hoca rehber edasıyla anlatmağa başlarken bir bröşür verdi arkasından skylife dergisinde ki cami ropörtajının yazısını gösterdi.

Resimleri 1808 yıllarında Şehzade Abdurrahman Efendi yapmış o kadar şekilde canlı hiçbir görüntü resmedilmemiş. Altı katlı evler, sur içerisinde ki şehir, yel değirmenleri, kadırgalar, kadırgada ki bu günkü bayrağımızın o zaman ki resminde ki altı köşeli yıldızı ile hayran ve hayretle inceledim. Tamir dahi görmemiş inançla yapılanların mutlaka bir sahipleneni bir koruyanı oluyor. Manisamızda ki Muradiye Camimizin çinileri çalındı kalanların araları da birileri tarafından sıvandı ora şehrin göbeği bura dağın başı al eline badana fırçasını boya beyaz kireçe tüm resimleri günaha girmeyelim diye.

210 yıldır bir tekine dokunamamışlar. Kubbesinde duvarında rutubet bile yok resimler bozulmasın diye yağmur dahi rahmetle yağmış üzerine caminin. Ya son cemaat mahalli rüzgar dahi aşındırmamış.

Resimler cami ayakta ama insanları kayıp da.
Yunus demiş ama gel de anla
“Ana rahminden çıktık pazara
Bir kefen aldık girdik mezara”

Dışarıdan içeriden bir hayli fotoğraf çektim.Emre Köyü bir zamanlar kervan yolunda uğrak yeri konaklama noktası olmuş ticaret ile zenginleşmiş ustalıkla örülmüş taş duvarlı iki katlı sofalı evlerinden belli zengin köy olduğu, kalan yaşlı nüfus da yıkık evlerinde, ömrüm yetmez diyerek onarma telaşına girmemişler. Yıkıldı yıkılacak kendi göçünce ev de üç güne kalmaz çökecek. O kadar yıkık ev var ki yıkılacaklar da sırada.

Boş evlerden, yıkık duvarlar arasında ki taşlardan, ocakları cumbalı, sokak köşeleri gönye kesmeli, bahçe sularının akacağı çörtenli bahçe duvarlarının aralarından köyü dolaştım. Ne evlerde ne sokaklarda kimsecikler yoktu. Carullah Camisinin hatırına burada kalmak burayı canlı tutmak gerekir aslında, iki kilometre yakınında Gökçeören Köyü yeni bir yerleşim buraya yerleşeceğine niye terk ettin bu zengin köyü, hamamı külliyesi camisi türbesi maneviyatı ulviyeti yeterdi yaşamağa, birileri yalnız bırakmaz hatta destek dahi olurdu.

Sordum, arazi de var hayvancılıkta var dedi ihtiyarlar ama zamane hastalığı “kolaycılık” akıllara girince, şehire yerleşmek isteyince, “Göç” ne kadar anlamlı içi dolu bir kelime her göçün sonunda bir işkence.

Hacı amcaya “eyvallah kal sağlıcakla” dediğimde “yine gelin” dedi. Bir şey demedim diyemedim, cami duvarlarını hayretle gezinen gözlerim köye baka kaldı sessizce.

16 Mart 2013

20130317-005100.jpg

20130317-005118.jpg

20130317-005148.jpg

20130317-005207.jpg

20130317-005317.jpg

20130317-005351.jpg

SIĞACIK

ŞEHİRLERİN KARMAŞASINDAN SIĞINILACAK BİR LİMAN
SIĞACIK

Seferhisar’a gidelim diye kararlaştırdığımızda Mart Ayının 9’uydu.Seferhisar girişinin İlk kavşağından sağa Sığacığa döndük portakal limon bahçelerinin arasında ki yoldan geçerken meyvaların tamamı toplanmıştı. Sığacığa girdiğimizde parkyeri arama telaşına girmiş araçlar ile karşılaştık biz de kısa bir telaştan sonra sokak içerisinde yer bulduk dönerken bu sokakta dolmuştu.
Yaya olarak önce Kaleiçine girdik aman tanrım dışarıda ki sessizlğin yerini curcuna ve insanseli almış satıcılar ev yemekleri sarmalar börekler baklavalar reçeller kurabiyeler satıyor, alanların yanında, sokuntu ve sokak kovuklarında yiyenler ayrı bir telaş sergiliyorlardı.
Bir kısım alıcı ve satıcı tanıdık olsa gerek “bu hafta börek yapmamışsın” diye eski lezzetleri soruyorlar arıyorlardı.Dar sokaklarda zorla yürürken eşimin lezzetinin üstüne lezzet tanımadığım için sadece baktım kendimizi kaleiçinden limana zor attım.
Az önce araba yığını arsadan bozma otoparklar, sonra insanseli gecekondudan bozma dar sokaklar şimdi de balıkçı barınağından bozma yat limanı. Kale diye sadece bahçe duvarı görünümünde kalmış duvarları, insanların üzerinde kolayca tırmanıp çıktığı alçak kale burçları, sahilinde gezinemediğiniz gereksiz bir telaşın hamlettiği Sığacık.
Oysa daha çok işi var oya gibi dantel gibi işlenmesi gerekir. Gereken önemin biran önce verilmesi Kaleiçinin sokak döşemesinden evlerin düzenlemesine kale duvarlarının restorasyonundan barınağın kimliğini kazanmasına yollarının bisiklet bisikletlerinin araç olması gereken hatta insanların arasına yürürcesine sokulan araçlara dur denilmesi gereken bir Sığacık yapılması hem Belediyenin hem de Turizm Bakanlığının yarın sabah ki ilk işi,

OLMALI.

20130310-234347.jpg

20130310-234403.jpg

20130310-234416.jpg

ATÇA BELDESİ

BİR KASABANIN HİKAYESİ

İnsan hayatıda bir hikaye değil mi? Bir varmış bir yokmuş gibi masal değil mi? Tesadüfler, gösterilen yaratilan fırsatlar, cesaret ile ve o güne kadar farkında olmadan yaptıklarımızın Allah tarafindan ödüllendirilmesi ile buluşturulduğunda hikayenin seyri değişmiyor mu? Mucize diyoruz, aslında insanın kendisi mucize değil mi?
Kendi kaderimizi, hayatımızın farklı yönleri yaşantıları ve degerlendirmeleri ile çizerken hayatımızın hikayemizin bir parçası olan mimarlığımız ile binalarında kaderini çiziyoruz. Onlara ruh verirken karakterini de tayin ediyoruz: Mütevaziliği öne çıktığında gururu, mazbutlugunun yanında sakinliği, cesareti ile cüretkar duruşu, utangaçlığının masumiyetini, basit ama o kadar da hayranlıkla baktığımız güzelliğini gösteriyor, karakterine yansıtıyoruz.
Kullanıcılarının hayatlarına, önünden gecen insanlara, sokağa, semte, kente kazandırdığımız binayı aslında dünyaya getiriyoruz. O kadar ki dünyaya kazandırdığımız bu binanın esasında eserin demek doğru olur bu eserin ömrünü de biçiyoruz.
Bazı binalar yeni imar düzenlemeleri ile yola yeşile herhangi bir sosyal amaçlı düzene kurban edilirken bazı binalar ömürlerini beklerken boynu bükük bazıları da şanslarını omuzlarına alıp restore edilirken hatta bir zaman sonra korumaya dahi alınıp hayatlarını uzatma gayreti içerisinde oluyorlar. Bu yapıların sayesinde şehirler kimlik kazanıyor kendi şansları kimlikli duruşları ile bulundukları kente özellik veriyorlar.
Atça Beldesi şanslı kentlerden biriymiş 1926 yılında imar planı iddiaya göre Türkiye de imar planı yapılan ilk yerleşim birimiymiş. Abdi Bey şehir planlama için Paris’te ihtisas yapar Türkiyeye döndüğünde Atça’ya şehir planlamacısı kimliğiyle Paris’in şehir planının minyatürünü ve bir kısmını buraya uygular. Atça ülkemiz gibi kurtuluş savaşından yeni çıkmış 1922 yılında Yunanlıların işgalinde olan bu bölgeler işgal kuvvetlerinden temizlenmiştir. Ancak Yunanlılar bu bölgeleri terk ederlerken bu bölgelerden kaçarlarken nasıl ki Manisamızı yakmışlarsa Atça’yı da yakmışlar taşı taş üzerinde bırakmamışlar. 1923 Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Cumhuriyet Hükümeti bu taş taş üzerinde kalmayan bölgelere yeni imar planları yaptırmış. Kısıtlı imkanlar ile bir kısım aydınları mimarları ülke dışına eğitime göndermiş bir kısmını da ülke dışından getirttiği plancılar ile planlamıştır.
Abdi Bey, Atça’yı Paris şehir planına benzer planla planlar o devirde, şanşlı bir kent parçası olan bu belde daha sonra şansını kaybeder ve eskiden yıkılan kaderini bir başka yıkımla yeniden yaşar. Merakla gidip gezdiğimde eskinin izlerinin bir kısmı kalmış olmasına rağmen dört katı geçmeyen bir planlama ile katlı konutlar ile kimliğini kaybetmiş. Paris o devirde ki binaları ile hala ayakta dururken tarihi kimliğini koruyorken Paris planlı Atça planı ile anılır olmuş.
Kentlerin şanslısı sayılan Atça şansını kaybederek tip konut ve kooperatif sitelerinin görünüşünü kullanır olmuş kitaplarda.
Hava fotoğraflarının ilginçliğinin yanında dar sokaklarının duvara dönüştüğünü yakınından geçerken görüyorsunuz.
Eski bir iki evin paslanmış demir kapılarında beldenin karakterini tahlil edebiliyor, mahzunlığunun masumiyetinden olduğunu hissediyor, katlı yapıların azametinden ürkerek hakkını arayamadığını sesiz ve sakin duruşunda görüyorsunuz.
Orta yeri Paris Anıtı yerine yuvarlak park olan beldenin merkezi çay bahçesinde oturduğunuzda üç veya dört caddeyi derinlemesine görebiliyorsunuz. Saklambaç oynadığınızda kolayca sobeleneceğiniz bir plan, hava karamsar düşünceleri tetikleyen bir şekilde puslu idi belki de ondan, belki de alçak tek katlı evlerinin bedduasından, pek ısınamadım.
Ama Abdi Bey’i rahmetle andım. Eski kıymetlerimizi, kıymetlilerimizi bozuk para gibi harcar değerlerini bilmezken, kimliksiz kentler yaratmanın abukluğunun sebebini anladım.
Kurtuluş savaşında. Bu bölgede ve Atça’nın kurtuluşunda yararlılıklar göstermiş Atçalı Kel Mehmet Efe; Vali-i vilayet, hademe-i devlet, Atçalı Kel Memet diyerek fermanlar imzalamış devletten serbest ticaret ve tarımın korunması için kanunlar çıkarılsın istemiş imar planının ve yapıların korunmasını da bu fermanına ekleseymiş.

20130310-232109.jpg

20130310-232255.jpg

AVM’LERİN KADERİ

AVM’ler; Yapıldığın da açılması heyecanla beklenen merkezler. Işıklı vitrinler,dekorlu mağazalar,cıvıl cıvıl insanlar,oraya buraya koşuşan kapışırcasına alışveriş yapanlar, fastfoodların da yer kavgası masa sandalye kapışması yapanların oturunca ahbap olduğu gençler. Elden kaçıp da kendi başlarına yürüyen merdivenleri oyuncak yapan çocuklar,kucakda arabada bebeler. Konu komşu,yar,ayar herkes burada. Marka meraklıları, telefonikler, arada küpeştelere yaslanıp soluklanmalar, bir dost görünce gülüşüp bağırışıp etrafı umursamaz tavırlar da konuşmalar.

Haberde ki fotoğraflara bakınca şöyle bi bakıvermek olurmu? Yıkık batık o AVM’ler de, ne aşklar doğdu, nice aşıklar buluştu, ne hatıralar,ne anılar oluştu.

Kuytu sakin köşelerde aşk melodileri dinlediler
Kimbilir kaç defa aynı yere geldiler.
Şimdi batık AVM’de aynı köşede tinerciler
Aşıkların el ele tutuştukları köşede, çöpler
Tinercilerin elden ele dolaştırdığı, şişeler

Şimdi,
Aşk melodileri değil duvarlar da yankılanan,
Boş bira kutularının sesleri, rüzgarla yuvarlanan
Pis bir koku yakınından geçerken,etrafa yayılan
Duvarlar da yazılar,ne yazan belli ne yazılan.

AVM’nin dost bildiği yüzlerin hiçbiri yok. Bir başka AVM’den geliyor kahkahalı neşeli sesler şimdi. Başka sevgili bulmuş gibi, her bir dost.

İlk zamanları “semtimiz de AVM açılıyor” diye sevinen, evimizin değeri artacak diyen, konu komşu en yakın dostlar. Şimdi en büyük düşman. Geçen gün araların da konuşuyorlardı.”İmza toplayalım da belediyeye verelim yıksınlar şu mezbeleliği” diye. Son bir tekme de dost bildiklerinden.

“Gerçek dostlar,karanlık basınca çıkan yıldızlar gibidir.”derler, “Heyhat, ne bir dost kaldı ne bir yar,gönlüm dolu ahüzar kaldı dediği gibi şairin.
___________________________________
Bu projeler,yani AVM’ler. Fantastik projeler,moda yapılar. Mimarlığın işporta projeleri. Tezgahta satılan bir iki kullanımdan sonra atılan ucuz giyecekler gibi. Ekonomimize kambur.
Yaşaması için içlerine bir başka fonksiyon koymak gerek. Biraz daha ömürleri uzayabilir belki.

ZÜĞÜRT TESELLİSİ

Hafta sonu yani 8 Aralık 2012 tarihi Belediyemizin müdürler toplantısını Kuşadası Sürmeli Otel’de yapacaktık kış başlangıçı; Tatlı soğuk, bir çıkıp bir kaybolan güneş, beyaz gri mavi renkli bulutların olduğu bir hava ve kışa hazırlanan bir mevsim. Deniz kıyısı, sakin köpüklü dalgaların uzun ve geniş kumsalı hafif hafif okşadığı bir sabah sahilde dolaşıyoruz. Yıllar önce 1974 yılı Pamucak Sahil Şeridi Yerleşimi Proje Yarışmasına katılmıştım, bakir ve sesizliğin sesinin boş kumsalda yankılandığı yıllar öncesinden Efes Kentinden gelen seslerin duyulduğu bir sahildi denizin çarşaf gibi olduğu zamanlarda Pamucak.

Otelin Lobisinde Efes Kent Tarihi’nin yıkıntılardan arta kalan harabe fotoğraflarının reprodiksiyonu yapılmış duvarlara baktıkça nostalji damarıma kan hücumetti, heyecanlandım. Yukarıda bahsettiğim yarışmada sahilden Efes Kentine doğru bir su kanalı vardı onu projemde canlandırmış genişletmiş tekne ve birazda büyüklerinin gireceği Efes’e ulaşabileceği bir şekle getirmiştim kanal boyunca da Efesli yöneticilerin evlerini andırır villalar planlamıştım o ve eski tarih geldi aklıma, eski yaşantılar beni hep duygulandırmıştır gözlerimin dolarcasına coşarım bazen o zaman ki yaşantıları hayal ettiğimde.

Otelin lobisinde ki duvar resimleriyle de bu tarihin hayaliyle duygulanmıştım, o günlerde yani iki gün önce de Beyoğlu İnci Pastanesi tahliye edilmiş gazetelerde boy boy fotoğraf ve haberler, twitter da taşlamalar vardı tarih yokediliyor 70 yıllık İnci Pastanesi tarihe gömülüyordu diye.

2012 yılında İstanbul da İstanbul Tarihi’nin katledildği tarihi yarımadanın tarihi özelliğinin ve İstanbul Siluetinin bozulduğu eklenti projeler uyduruk çakma tasarımlar bir hayli yoğunlaşmıştı bunların herbirine seyirci kalışımıza üzülüyor İstanbulun geçmişiyle oynanmasına yok Taksim Meydanı yayalaştırlıyor, yok Haliç’e metro köprüsü yapılıyor, yok taksim gezisi, AKM, gökdelenler, yol genişletmeleri, metro inşaatının yeraltı tarih zenginliğinin dahi kazılarla tahrip ve yok edildiği çalışmalar ile İstanbul yavaş yavaş dünya tarihi mirasından düşülüyor Unesco’nun kayıtlarından siliniyordu.

Duvar resimlerine bakınca Eski Efesin yerinde yeller estiğini kazılardan bulup çıkardıklarımızla avunduğumuz ve korumacılıkla övündüğümüz çoğunu da yabancı arkeoloğların yaptıkları ile yetiniyorduk yetiniyorduk da eskiden duvar resimlerinde ki Efes’ten bir şey yoktu ortada. Teselli buldum demek ki tarih bu, her dönem yerini bir başka döneme bir başka medeniyete bir başka geleceğe bırakacaktı.

İnci Pastanesi üzüldüğüm son haberdi ondan önce ki Taksim Meydanının yerini almıştı, bulduğum teselliyle hani Efes dedim düzen böyle birileri yapacak birileri yıkacak ama dünya dönmeğe devam edecek ne kadar çırpınsak ne kadar sesimizi duyuramasak da dünya dönmeğe devam edecek yapılanlar silinecek yerine yenileri yapılacak yapılacak ama sanattan ve güzellikten her defasında bir şeyler koparıp atılarak yapılacak, yoz sadece fonksiyona cevap veren robot düzen ve klişeleşmiş yaşantıya cevap verecekler yapılacak herkes herşey birbirine benzeyecek işte kıyamet bundan sonra kopacak son fert ve nesne birbirine benzedikten birbirinin çakması olduktan sonra.

Züğürt tesellisi de olsa inandım ama gönlüm razı gelmiyor, inanmıyor. 08.12.12

20121209-071133.jpg