Aigai, Aiollerin 12 kentinden biri Pergamon Krallığı zamanından da bahseder eski tarihçiler. Yakın tarihimizi bilmememize rağmen Herodot ve Strabon’un sosyal medyadan bilhassa feysten paylaşımları ile uzak tarihimizde olan bitenleri yakından takip ediyoruz.
Su akmaz, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer. Şeytanın karı boşadığı yer derler ya aynen öyle bir yer. Ama gel gör ki ne ihtişamlı ne muhteşem bir antik kent. Gün dağının tepesine yerleşmişler tepe yetmemiş yüksek istinad duvarları yapıp yerleşim alanlarını genişletmişler. Şimdi ki AVM’lere örnek teşkil edecek, fikir babası sayılacak şekilde üç katlı çarşısı var. Pazar yerleri, ayak üstü dükkanları, bouleuterion denen meclisi döne döne tepeye ulaşılan yolu, hamamı, agorası, yağmursuyu, sarnıçlar ve muhteşem alt yapısı, tiyatrosu öyle manzaralı ki manzarayı seyretmekten oyunu izleyemezsiniz o kadar yani, gymnasyum, stadyumunun bulunması zamanının kalabalık nüfusunun olduğunu gösterdiği gibi o devirde ki çağdaş ve de entel bir kent olduğunu da gösteriyor. Sur dışında keçiler ile halk, sur içinde tabaka kaymak.
Zamanımızda ki inekler ile keçiler sur dışında kalmış atalarının acısını çıkarıyor: Kazılıp gün yüzüne çıkarılan yollar, bu sürülerin bu yollardan geçip sur içine girdiklerinin izlerini bazıları löp löp bazıları pıtır pıtır bırakıyorlar.
Ama yine de bula bula burayı mı buldunuz diyesi geliyor insanın. Hayvancılık ile geçiniyorlarmış, keçi sürüleri çokmuş Saanen değil tabii. Keçi derisinden yapılan ve dünyada adını da buradan aldığı söylenen Parşömen üretiyorlarmış. En hızlı tüketicileri de Pergamon’lularmış. Belki de okumuş bilmiş ve de kibar insan olmaları o devrin teknik işi olan parşömen üretiminden kayaklanıyor olabilir. Yani ehl-i keyf insanlarmış.
Bizler kurtuluşumuz, istiklalimiz, bayrağımız, toprağımızı kurtarmak için savaşlar verirken müttefik bildiğimiz devletler de bizde ki tarihi zenginliğimizi yağmalamışlar. (Kızmıyorum biz kıymetini bilemezdik.) Demiryolları ne için Ege’de İzmir Aydın cıvarlarında yapılmış. Toparlanan kıymetli eserleri, heykelleri İzmir, Aliağa, Dikili limanlarına taşıyabilmek için. İşte bu antik kentimizde bundan 100-150 yıl önce develer ile düze, eserler ile yüze, kimseyle yüz yüze gelmeden, düze döşenen raylar üzerinde ki dekoviller ile Harrison Ford’un Indiana Jones filmlerinde ki gibi götürülmüş. Bize evlerin temelleri, yolların taşları, agoranın duvarları, antik kentin bulvarları, girişinde ki mezarları kalmış. Onları da bizim yuntdağlıların bir kısmı buranın taşlarını evlerinde kullanmışlar.
Kültür Bakanlığının bu bölgenin bekçi ile korunmasına karar verdiği zamanlarda 90’lı yıllar, burada bekçilik yapan Köseler köyünden Ahmet Dayı’dan Allah razı olsun, bir çok önemli bulguyu gelenden gidenden, “aman hatıra olsun canım ne olacak” diyenden, kendi köylülerinden, dahi saklayarak zamanımıza ulaştırmış. Uzun zaman rehberlik dahi yapmış. O bölgeyi antik kenti ondan iyi bilen anlatan yoktur. O anlattıkça içinizden dedeleri Aigai’li galiba diye düşünürsünüz.
İşte bu antik kentin kalanlarını kazıp ortaya çıkarmak için turizme kazandırabilmek için sponsorluk üzerine kazı sezonu yaklaştığından bu yana fırtınalar koparılıyor: Sayın Akçura 10 yıl sponsorluk yaptıktan sonra 2016 yılında bıraktı. Büyükşehir belediyesi de geçen sene 2015 yılında 500 bin TL ye yakın bir sponsorluk desteği sağladı. 2016 yılında Manisa Büyükşehir Belediyesi de destek olmayacağını açıkladı.
Gün dağı tepesinde değil ama sosyal medyada fırtınalar esti, kasırgalar koptu, Aigai Antik Kenti desteksiz kaldı diye. Kazıldığı yani sponsorluk yapıldığı zamanlarda bu kadar reklamını yapmadılar: Ne arkeoloji ile ilgili tüm yayınlarda “Yol kazılırsa sponsorluk yok” demediğim mi kalmadı, ne 2004 yılında bulunan keçi adam heykelinin vesikalık fotoğrafları mı yayınlanmadı, çok önceleri bulunan yemek odası takımlarının yeni bulunmuş gibi resimleri mi internet sayfalarında yer almadı, ne yabancıların kazdığı mezar alanı nekropol de ortaya çıkarılan içleri boş sandık mezarlar mı tanıtılmadı, daha neler neler. 10 yıldan beri kazılan antik kentin geçen yılda ki ziyaretçi sayısının artışı bunlara bağlandı. Oysa: Hem Manisa, hem İzmir; Bergama, Aliağa, Şakran istikametinden Manisa Büyükşehir Belediyesi tarafından yerleştirilen daha önceleri olmayan yönlendirme levhaları sayesinde bu bölgeye gelen ziyaretçi sayısında artış oldu, haliyle yolu öğrendiler. Kısacası sponsorluk zamanında yapılmadığı kadar reklamı yapıldı. Reklamın kötüsü olmazmış.
Turizm bizler için bilhassa Manisa için önemli. Gelen ziyaretçilere yabancılara dikkate değer yerler, tarihi eserler, göstermek ayrıca reklam ve tanıtımını iyi yapmak lazım ki her geçen gün önemi artsın ziyaretçi sayısı çoğalsın. Son yıllarda Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak: Turizm atağı ile yeni alanları, eski eserlerin onarımı, yeni turizm mekanlarını ortaya çıkarmak için de çok sıkı ve hızlı bir şekilde çalışıyoruz. Manisa Büyükşehir Belediyesi Aigai Kazıları’na 500 bin TL ye yakın destek verirken kayda değer eserlerin, yerlerin, bulguların ortaya çıkarılmasını hedeflemişti.
Ancak tabela yönlendirmesiyle artan ziyaretçinin yapılan yol kazılarına bağlanması bu sponsorluk ile istenilen amaca ulaşılamadığı anlaşıldığından Manisa Büyükşehir Belediyesi 2016 yılı kazı desteğinden çekilmiştir.
Aigai kazı alanında 2016’da kültür bakanlığının ödeneği ile geçen yıllarda kazılan yolların temizliği ile uğraşıldı. Pıtır pıtır ve löp löpler ile.
Şu yollarda ne varsa?
Aigai Kazı 2. Başkanı: “İzmir Belediyesinin İzmir kazılarına ayırdığı bütçe şu kadarmış. Manisa Belediyesinin bu alandaki bütçesini bilen var mı?” Diye yalvar bir dil ile soruyor.
Bir şarkı var Kısaparmak söylüyor: “Bu şehir sen yoksan üstüme çöküyor.” Bu (antik) şehri kaldıracak başkası yok mu?
Athena’nın zeytin karası gözlü kızı Athenesu ile Poseidon’un deniz mavisi gözlü sarı uzun saçlı yakışıklı oğlu Posedesu Tahir Ün Caddesin’de karşılaşırlar, çeşit çeşit tanrıların olduğu Yunan mitolojisini doldurduğu tanrılarda bu caddede volta atmaktadırlar.
Bu iki genç güzel ve yakışıklı tanrıvariler o anda birbirlerine aşık olurlar nikahları, yeni dikilmiş Kırkağaç yolu üzerinde ki genç zeytin ağaçlarının altında kıyılır. Zeytin tanrıçası Athena ile denizlerin tanrısı Poseidon dünür olurlar. Poseidon sabah meltem, akşam imbat rüzgarlarını Athena’nın zeytinlerine üfler. Her yıl verimli ve lezzetli zeytin mahsulü alan Athena diğer zeytincilerden fazla kazanır ve bereket tanrıçası Kbele’yi besler.
Diğer zeytin üreticileri ile aralarında korkunç bir rekabet oluşur ve bunlar Zeus’a şikayete giderler Zeus Athena’nın kızı Athenesu’ya baygın olduğundan iki dünürün arasını açar zeytin sıkan palikarya tayfasına sıkılacak zeytinleri ziftli çuvala koyup da sıkmalarını emreder. Bu ziftli çuvallarda sıkılan zeytinlerin yağı acı olur. Athenesu ve Posedesu yeni doğan çocuklarını acı zeytin yağı ile vaftiz etmezler, yıkamazlar, tuzlu deniz suyu ile yıkarlar. Ancak tuzlu su bebeği kara kuru, kuru üzüm karaböcesi gibi bir şey yapar, elden bir şey gelmez, büyütürler. Tabii acı yağ ile satış rakamları düşer. Athena dünürü Poseidon’a daha fazla rüzgar üflemesini söylese de çare olmaz ve dünürlerin arası açılır. Kızı, Poseidon’un yakışıklı oğlundan boşanır. Zeus’a gün doğmuştur ama Zeus da ettiğinden dolayı gün yüzü görmez.
.
Gel zaman git zaman devenin berber sineğin tellal olduğu asırlar sonrası şimdi ki zamanda ilk karaböceden olan çocuklar zamanımızda atalarından kalma hileyi yine yaparlar. Güzelim, lezzetli, dünya markası olma yolunda ki Akhisar zeytin yağına başka yağlar karıştırırlar.
Bu devirde Zeus felan yoktur olan her kimse bu karıştırıcı mikserlere dünyayı başlarına yıkıp ocaklarına incir ağacı dikeceğine ucuz tarafından para cezası uygular. Alışmış kudurmuştan beterdir bu ceza, adları her ne kadar Tomas olmasa da onlara komas ikinci sefer daha çok karıştırırlar. Yakalanır, yakalanmaz bu da bize komas. Akhisar’dan zeytin yağı almam deyip ne şeytanları görürüz ne de salavat getiririz.
Poseidon sabah meltem akşam imbat üflese de, Dario Moreno ‘Deniz ve mehtap sordular seni’ dese de, Athena zeytinleri bu şarkılarla ninnilerle büyütse de, Akhisar adı gibi ak olsa da, Akhisar’ın pazarından vazgeçer eşeğimi her ne kadar zeytini olmasa da sözümüz yerine gelsin diye Niğde’ye sürerim.

……………………..
Zeytincilik, Akhisar için ekonomik hamledir, kalkınmadır, milyonlarca liralık yatırımlardır, fakir fukaraya iş imkanı, ağaçların bereketi, işletmelerin hareketi, ülkemize katma değerdir.
Ağaçlar benim ağacım, zeytinler benim zeytinim, yağlar benim yağımdır. Akhisar ülkem, benim toprağımdır.
Şaşmamak lazım kurtuluş savaşı esnasında iki çocuk askerin kıyafetlerine, ayaklarında ki bezden postalımsı giyeceklere. Şaşmamız gereken şimdi olup bitenlere.
Kar kış kıyamet, ayakkabıları gözükmüyor üstüne sardığı naylon poşetlerden. “Neden?” diye soruyorlar. “Su alıyor da ondan.” Pantolon mu, eşofman mı, akşam soğuk yatağına girdiği pijaması mı altında ki? Üzerinde kısacık bir ceket. Hava buz kesmiş, kar yağıyor, yerler ıslak, su birikintileri her adımda. Henüz sabah erken sanayide işe gidiyor 11 yaşlarında, gün ayaz mı ayaz. “Para biriktirince alcem.” Diyor, ayağında ki poşetlerden utancından.

“Hangi birini alcen be aslanım?” gözleri pırıl pırıl parlıyor, cin gibi.
Bu gördüğümüz ne ilk ne de son manzara kurtuluş savaşında ki yokluğa yoksulluğa hayıflanırken gösterilen kahramanlık destanlarıyla avunuyoruz. Şimdi teröre kurban giden gencecik fidanların ana babalarının “Vatan sağ olsun” demelerine göz yaşı dökerken başlarını soktukları evin çatısının çöküntüsünden giren yağmurun, kapısının aralığından üfüren rüzgarın, camın boşluğundan girmeye çalışan karın baskınlığına üzülürken şehide dökülen ağıtlara katıla katıla ağlarken geride gördüğümüz görüntülerle hüznümüz üzüntümüz memleketimizin hali pür melali ile yüreğimiz daha bi yanıyor yanmıyor dağlanıyor.
Bir yanda terör belası ile mücadele ederken öte yanda komşularımızda ki iç savaşlar sınırımızda dönen entrikalar yedi düvelle boğuşmamız yıllardır hala sürüp giderken iç huzurumuza kavuşamamamız.
Dedemizden miras kaldı Cumhuriyetten önce ki son Osmanlı dönemlerinin anlatımları, babalarımız devam ediyordu savaş yıllarında ki çocuklukluklarını yokluklarını, ninem evde ki yangını, anam sokakta olanları. Hep sıkıntı üzüntü hüzün millette dert tasa, miras kalıyordu babadan atadan bilhassa.
Giyeceğin binbir yama ile renginin kaybolduğu, yiyeceğin ekmeğin yokluğu, arpa yulaf unundan yapılan ekmeklerin getirdiği hastalıklar, verem, sıtma, kolera, kabakulak ile ölümün kol gezdiği, yıkık duvarların teneke çatılarında ki barınaklarda temizliğin yapılamadığı, soğuk suların kış günü sokak çeşmelerinden temin edildiği, ısıtmak için çalı çırpının dahi bulunamadığı, tenekelerde yıkanan giysiler, yarım yamalak temizlenen hasta bedenler. Savaş yıllarının ardından yaşanan yokluk yılları, hep nedenler niçinler.
Çok değil 100-150 yıllık anılar bunlar.
Düveller yedi iken 72 olmuş, bir yanda bunlarla alttan alttan boğuşurken, bir yanda kalkınma diye uğraşırken, öte yanda ilim irfan cehaletle, ekonomiyle, geçimle, miras kalan yoklukla, her gün onca kaza ölüm, bunca adam öldürme, canlı bomba, patlama, şehit, gasp, şiddet, hiddet, kadın cinayetleriyle günlerimiz boş geçmezken, hastalıklarımız için için milletimizi kemirirken, hastane hapisane yetmez olmuşken, ne zaman bitecek diye beklerken, “Ülkemizin konumu güçlü olmamızı gerektirir” denilirken, daha çekilecek çilemiz var demektir.
Yılın ilk karı yağdı. Manisa dağı beyazlara büründü ağaçsız olan karlı dağ dediğimiz adı üstünde bembeyaz, uzun bir kalır gari, güneş açmaz yağmur yağmazsa. Ayna gibi parladıkça ayazı vurur Manisa’ya.
Yakalar kalkık, eller cepte, sabah karanlıkta işe gidenleri. Her sabah ki doğudan batıya göç eden vardiya şehri İzmir caddesinde gar gar gar servis araçlarının sesleri, egzoz kokuları, arada bi havali kornaları. Saat sabah 07.00 bunca keşmekeş yetmezmiş gibi her türlü eza cefayı çekmeye alışık yurdum insanının işini kolaylaştıralım, rahatlatalım, medeni ülkeler gibi işimize, okulumuza, gidelim uğraşısı yoktur. Üstüne üstelik aynı saatte okul servisleri de yoldadır. Bunların ne yöne gittikleri okulun konumuna göre değişir. Vardiya servislerinin arasında kedi ile farenin oynadığı gibi o sokakta araç var, bu sokak öğrenci alıyor yol kapalı, diğer sokaktan köşeyi dönemiyor.
O saatte emekçi işçiler ve küçücük milli eğitimin testçi bedenlerin haricinde memur servisi veya özel araçları devreye girer. Hava ağarmamış her servisten inen önce bir sendeler sonra yolunu doğrulturken yıl boyu tatilin bol olduğu haftalarda müfredatı yetiştiremeyen milli eğitim sabahın köründen akşamın esselatına kadar Gözünü sokakta açan akşam evde kapayan çocuklar bir de üstüne ders çalışacaklar.
Tembelliğe alışmasınlar fazla söylemeyelim.
Kış günü karlı dağın beyazı sabahın karanlığında soğuk kabus gibi çökmüşken uyku mahmurluğu ile gevşek vücudlar araçtan inip soğuk sınıfa gidene kadar hasta.
Maraz hazır. “Okullarda virüs yaygın” sloganı atılmaya başlanır. “Koruyun, korunun.” Bu şekilde ana karnında ki bebek dahi korunamaz. Değil üç atkı, üç palto, yün çorap, eldiven, bot. Bunlarda panzehir olacağına zehir yerine geçer terleyen çocuk açılır karlı dağın kabusu ayaz, yakadan içeri girer.
Bir iki üç gün, izin, dört beş gün, rapor, zatürree ömür boyu. Bir tanesine hangimiz razı olur? Hiç birimiz. Günler uzayacak, havalar ısınacak, karlı dağın ayazı her yıl olduğu gibi tekrar gelecek.
Anam 95 yaşında bazen “Anne ne akıllısın maşallah”dediğimde. “Oğlum akıl yaşta değil başta, ayaklarım çalışmıyor ama aklım çalışıyor” der.
“Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.”
1957’nin Eylül’ü tek katlı bahçeli evimizde bir hareketlilik var. Gri renkli ütülü okul önlüğünü giymiş, beyaz kolalı yaka boynuma geçirilirken sıkılıyorum. Annem o kadar kolalamış ki tahta gibi olmuş yakanın ilmeğine düğme bir türlü geçmiyor. Sabah erkenden evimizin avlusu yıkanmış, çiçekler sulanmış, rengarenk kasımpatılar toprakta, sardunyalar (cananlar) saksıda, bahçelerin olmazsa olmazı fesleğenler ellemeye gör kokularıyla boy boy. Heyecanım yetmiyormuş gibi geç kaldım telaşı içerisindeyim. Annemin elleri yaka ile boynuma dolanmışken, babamın okul için yaptığı yeni ayakkabılarım yatağımın baş ucundan çıkmış ayağımdaydı. Kahve rengi, altı kalın kösele, deri, modelli ayakkabı ayağımda tepinip duruyordum.
Bezden torba çantaların kullanıldığı okula babam arkadaşı Marangoz Hayri Amca’ya tahtadan yepyeni bir tahta çanta yaptırmıştı. Tecrübeli usta ilerisini düşünerek büyük tutmuştu çantayı ufacık bedenime ellerime biraz büyük düşmüştü ama çantanın hatırına sesim çıkmıyor aksine çok da sevmiştim.
Evin en küçüğü biraz da şımartılmış bir aile ferdi olarak babamın sevgilisiydim. Avluda yer sofrasında yemek yediğimiz yaz akşamlarında babamın yanına oturur dirseğimi babamın dizine dayar öyle yemek yerdim. Ağabeyimlere karşı bu serbestiyetimi sonuna kadar kullanır onları çileden çıkarmak için abartırdım çoğu hareketlerimi.
Tüm çocuk güzelliklerinin, okul sevdasının, kola kokusunun, annemin o meşhur titizliğinin üstümden okunduğu bir şekilde bir elimde çantam diğer elim babamın avucunda besmele ile avlu kapımızdan çıktık.
İzmir Caddesinden karşıya geçerken babam tembihledi “önce sola, sonra sağa, daha sonra tekrar sola bakarak geçeceksin unutma.” Unutmam baba da arada bi arabadan ziyade bisikletten başka gelen geçen yok ki. Daha sonra her sabah okula giderken anamın arkamdan bağırarak söylediği son tembihiydi “sağa sola bak” Murat Germen Okulu’nun bahçe kapısından girerken okulun bahçesi pek kalabalık sayılmazdı. Babam benim öğretmenimi görmüş ona doğru yürüdük benim şimdi öğretmenim olacak Fuat Bey babamın da öğretmeniymiş muhabbetleri hala devam ediyordu çünkü aynı zamanda ayakkabı müşterisiydi.
Uzun yüzlü, gözlüklü, yaşlıca, yakışıklı, gülümsemesinde dahi bir ciddilik vardı. Benden önce gelmiş çocukların yanına aldı Fuat Bey babamla biraz konuştuktan sonra babamın arkasından bakakaldım diğer çocukların yanından.
Beş yıllık okul maceram, okumaya, yazmaya, çarpım tablosu, problem çözmeye, gidecek yolculuğumun ilk günüydü.
Büyükçe dediğim çantamı her sabah dolu bir şekilde okula taşıyordum. Ders programımız yoktu. Resim, müzik, beden eğitimi haricinde ki dersleri işliyorduk. Canımız çekiyordu bahçeye çıkan diğer sınıfın öğrencilerini bir iki üç diye sayan öğretmenlerinin karşısında kollar havaya yana yukarı kalkarken. Biz ise türkçe, matematik ile boğuşuyorduk.
Dördüncü sınıftayken bir akşam okula çağırdı Fuat öğretmenimiz. Bize takım yıldızlarını, kutup yıldızının hikayesini, samanyolunu anlattı. Başlarımız havada gözlerimiz ile gökyüzünü tararken astronomi diye bir ders yoktu ama Fuat bey de vardı.
Daha birinci sınıftayken diş macunu ve fırçalarımızı alarak okula gelmemizi istemişti. Okulun bahçesinde ki şadırvan gibi etrafında muslukları olan çeşmenin başında dişlerimizi nasıl fırçalayacağımızı öğretmişti. Hatta bir gün sınıfımızda ki kendi öğretmen masasının üstüne Allah Rahmet Eylesin İlhan arkadaşımızı çıkartmış (o namaz kılmayı bildiğinden) bize nasıl namaz kılınacağını göstertmişti. Kendisi sosyal demokrattı..
Kuvvetli bir temel atmış olmalı ki beş yıllık ilkokul öğrenciliğimizde çok şey öğrenmiş bir kaç arkadaşımızın haricinde hepimiz orta okula liseye devam etmiştik.
Ayrıca ki en önemlisi erdemli insan olmayı, adam gibi adam olmayı, yalan söylememeyi, saygıyı, sevgiyi, öğretmişti bizlere.
O devirde yerli malı kullanmayı teşvik haftaları kutlamaları yapılırdı. “Yerli malı yurdun malı her Türk kullanmalı” sloganını söylerdik. Milliyetçiliği vatanımızı sevmeyi öğretmişti bu şekilde.
Allah Rahmet Eylesin, mekanı Cennet olsun, Allah yaptıklarından öğrettiklerinden razı olsun. Fuat Özyürek Öğretmenim.
İnsan imarsız şehirde aşık bile olamaz be.
Aşk romantik takılır. Aşk hatıralara bayılır, gezilen oturulan yemek yenilen yerlerde yaşanılan anılar aşkı güçlendirir. Bu yerlerde dinlenilen veya fonda çalan müzik unutulmaz bu yerleri hatırlatır. Hiç bir şey bir müzik parçası kadar maziyi hatırlatamaz
İmarsız şehirde aşık bile olunmaz yaa…
Şöyle el ele yürüyemez, baş başa kalamazsınız.
Çöp bidonlarının yığınla dolduğu, arabaların üst üste park ettiği, parklarında kurumuş çimler uzamış otlar, restoran kafelerin apartman dairesinden bozma dairelerde olduğu bir tarafta balkonunda kurutulmak istenen çamaşırların bulunduğu, diğer yanda balkonlarda ki mahremiyet ölçütü aşağıdan yukarı çizgili basma balkon perdeleri kışın dahi kalkmaz mı bu çapıtlar. Korna sesleri, fren cıyaklamaları, kavga bağırtıları, kaçanın çarparak kovaladığı her an bir olay endişesinin yaşandığı, kırmızının olduğu her yerde, medeniyetsizliğin saygısızlığın ölçüldüğü, emekli kuyruğundan yürünmediği, engellilerin kapatılmış rampalarda kuyruk olunduğu, adım başı market, her sokakta pide fırını, her köşeyi döndüğünüzde buram buram yemek kokularının caddeye yayıldığı kebap kokuları, tozun toprağın içinde döner sarmalları, kaldırım işgalleri, işporta görünümlü mağazalar, bas bas çığıran avazeler.
İmarsız şehirde aşık bile olunmaz yahu.
Şehirler arası yollarda radar levhaları bir nebze de olsa trafiği yavaşlatırken olabilecek kazalara mani olurken şimdi şehir içinde ki kazalar şehirler arası yollarda ki kazaları geçti. Şehir içinde ufak tefek çarpışmalar ile çoğunun maddi hasarlı olması gereken kazaların yerini ölümcül kazalar aldı. Kırmızıda duran araçların arasına dalan otobüsler, katil kamyonlar, kaldırımda sohbete dalmış insanları altına alarak öldüren süratli araçlar, mağazada çoluk çocuk keyifle alış veriş yaparken cam vitrinden araçla mağazaya giren magandalar. Ellerinde telefon kulaklarında dinleme aleti direğe çarpan, refüje çıkan, kendi halinde insanları yaralayan, öldüren, görgüsüz cahil araç sahipleri. Hep direksiyon hakimiyetini kaybetti denilerek haberlerde yer alıyor.
Gel de aşık ol imarsız, izansız yaşantının olduğu şehirde.
Aşık olursanız üstüne üstlük aşkın gözü kör derler suçu da üstlenmiş olursunuz. İmar gelsin de ondan sonra aşık olursunuz. O da nasıl olacaksa?
Gönül ferman dinlemez derler, imarı bekler mi bilmem.
Kuzey İspanya’nın Bask Bölgesinde 1400’lü yıllarda balıkçı kasabasıyken şimdi turizmden geçimini sağlayan yeni, modern, bakımlı, temiz, akşamları gel-gidin çok açık olarak gözlendiği ve okyanusa açık geniş kumsala adlarını yazan insanların bir saat içerisinde adlarının sulara gömüldüğünün oyun yapıldığı Atlantik Okyanusuna kıyısı olan bir sahil şehri, San Sebastian.
Burada bizi UNESCO’nun destek verdiği bir ahşap tekne atölyesine götürdüler. Yaşları 50’nin üzerinde ustalar çalışıyor. Yabancılar tarafından sıkça ziyaret edildiği için gelen heyetleri büyüklüğüne göre ikiye, üçe bölüp tekne çizimlerinden, batık fotoğraflarına kadar gezdiriyorlar her heyetin başında da hem tekne yapımında çalışıp hem de rehberlik yapan insanlar var.
1400’lü yılların gemi yapımında kullanılan eski usüle göre çalışılıyor. Ahşapların ağaç kütüğünden ayrılıp gövde, iskelet, kaplama, vesairesine kadar; keser, el testeresi, ahşap ve demir çekiç gibi eski el aletleri kullanılıyor kesinlikle yeni modern çağdaş el aleti, teknoloji, elektrikli alet kullanılmıyor.
Çok eski 1400-1500’lü yıllarda balıkçı kasabasının Biskay Körfezi’nden Atlantik Okyanusuna açılıp Kanada’nın Labrador kıyılarına Davis Boğazı’na kadar balina kovalayıp avlayan bu balıkçı köyü insanları o yıllarda ki tarihlerini kahramanlık öykülerinin bir parçası olan balina avcılığı ve okyanusun fırtına ve kasırgalara azgın dalgalarına dayanıklı teknelerini yapıp gün yüzüne çıkarıp bu ahşap tekne ve aletlerden müze yapma gayretindeler.
Biz bu ahşap tekne atölyesindeyken: 1565 yılında Kanada açıklarında Atlantik Okyanusu’nda batan balina avcılarının kullandıkları teknenin çürümüş ve az sayıda parçası kalmış batığını çıkarıp, model alıp, yenisini yapmak için uğraş veren ustalar UNESCO kayıtlarına geçmesi için bu ahşap teknenin yapımında gayretle çalışıyorlardı.
10.Kasım Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü geçen hafta içerisinde ölüm yıl dönümünde andık, tüm ülke 09.05’te durdu. Sirenler çaldı, İstiklâl Marşımız okundu. Konuşmalar konuşmalar, anılar, tarih, Atamız, gün boyu anıldı anlatıldı. Allah Rahmet Eylesin.
Hep laf, hep doğru olup olmadığı tartışılır yazılı tarih, anlatımlar, kahramanlık öyküleri, v.s. Somut, elle tutulan, gözle görülen, gösterilecek olan, bir nesnemiz, bir tarihi kalıntımız, anımız, onu göstererek anlatılacak bir varlığımız, tarihimiz yok.
19.Mayıs.1919 tarihinde Atatürkümüz ve arkadaşlarını Samsun’a götüren Bandırma Vapuru:
1894 yılında o zamanki Deniz Yolları İşletmesi anlamına gelen İdare-i Mahsusa’ya alınmış.
1910 yılında Osmanlı Seyrüsefain İdaresi geminin adı Bandırma olarak değiştirilerek posta vapuru haline getirmiş.
19 Mayıs 1919 tarihinde Atatürk ve Silah Arkadaşlarını Samsun’a getirdikten sonra yine posta hizmetlerine devam etmiş.
1924 yılında Türkiye Seyrüsefain İdaresi tarafından hizmet dışı bırakılmış.
1925 yılında gemi satılmış, ve alan kimse tarafından hurda olarak parçalanmıştır.
Şimdi Bandırma vapurunun nasıl bir vapur olduğunu bilenimiz yok: Hani âma bir kaç insana fili elletmişler Mesnevi’de geçer bu hikaye. Bacağını tutan ağaç, kuyruğunu tutan yılan, kulağını tutan yelpaze, hortumunu tutan tulumbacı hortumu demiş ya. Vapurda öyle.
Boyu şu kadar metre yok o kadar değil bu kadar. Ne boyunu bilen ne bacası var mıydı var elbette ama kaç metre yüksekti bilen yok. Tartışıla tartışıla en son boyunun 48 metre, baca yüksekliğinin 6 metre olduğunda karar kılınmış.
Bir Allah’ın kulu çıkıp da şuracıkta ki İskoçya’nın Glaskow kentine gidipte vapurun 1878 yılında imal ediliş kayıtlarını incelememiş.
Oysa: O tarihte Atatürk ve vatanperver bir kaç insanı Samsun’a götürmemiş bu vapur. 1919’dan başlayan kurtuluş, uyanış, diriliş, inkılap, kalkınma, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma, misak-ı millinin kesinleşmesi…Cumhuriyetimize kadar götürmüştür.
Ülkemizde bu kadar önemli yeri olan Bandırma Vapuru’nun çakması Samsun’da peyzajı yapılmış bir meydanın kenarında kıyıya yapıştırılmış bir vaziyette duruyor.
Sen vapur de, ben tekne diyeyim, bir başkası gemi desin. Biz somut tarihimizi bilmez kulaktan kulağa anlatırsak ‘Titanik’ diyeni bile çıkar.
![]()
Bu güne kadar çok şey yazıldı çizildi: Videolar, senaryolar, fotoğraflar. Boşaltıldı tozlu raflar, evler, konaklar, sokaklar. Sadece bunlar mı? Cumbanın mahremiyete kafeslendiği, saçakların dayanışmaya heveslendiği, halkının işgalcilere efelendiği, bebelerinin destanlarla nennilendiği, kahramanlar diyarından;
YARENLER YATAĞI KULA’YA.
Bir köy ki taştan geçilmiyor sokaklar birbirine yaslanmış, hem de yaşlanmış kalan yaşayanlar, yıkılmış ama hala dik duruyor talihi de kara kendi de kara duvarlar, bir iki üç derken terkedilmiş buralar, özel günlerde geliyor ziyaret için insanlar, o da kandil, ramazan bayram. Bir tek cami hatırına terkedilmezdi buralar. Duvarlarına yazı yerine resimlerin tuval tutulduğu;
HAMAMI, ÇEŞMESİ, RESİMLİ CARULLAH CAMİSİ’YLE KULA.
Odalarının içerlek olduğu, sokağa bakan bahçe kapılarının bazılarında merdivenle ulaşıldığı, divlit taşlı duvarlarının bulunduğu, yanında ki komşu evin çatkılı bağdadi sıvaların dökülmeye yüz bulduğu, sarı yeşil kahverenkli kiremitlerinin rüzgâra kafa tuttuğu, ahşapların oyulduğu, tahtaların yontulduğu, yokluktan varlığı, varlıktan darlığı, her köşesinde narlığı, bahçesinde ki bereket timsali nar ağaçlığı, saksılarda ki akşam sefaları, fırınında ki yanık helvası, sofrada ki maşrapası, mangalında ki kömür maşası, paşaların paşası, ağaların ağası, beylerin yaşadığı;
KONAKLI, HANAYLI, EYVANLI, EVLERİYLE KULA.
Divlitlerin sustuğunda; dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda, lavların donup taş kesildiğinde, Gediz’in yer yer çağıldayıp uçurumlardan uçtuğunda, kartalların yüksek şahinlerin süzüldüğü divlit tepelerinde, ot bitmez kara taşlarında milyon yıllar sonra çiçeklerin açtığında, çıra gibi parlayan, divlit gibi patlayan, Gediz’in yataklandığı, yerin altının üstte çıktığı, gizli saklı hiç bir şeyin kalmadığı, içi dışında için daha içre olduğu;
YERALTININ YERYÜZÜNDE GEZİLDİĞİ JEOPARKIYLA KULA.,
Yeryüzü çatladığında sıcak suları fışkırdığında, tarihden çok önceleri efsanelerin yankılandığı, kayalara oyulmuş resimli kitabelerin bulunduğu, kazsan daha kim bilir nelerin olduğu, dün gibi Romalı imparartorların yıkandığı, soğumayan bir tek suyunun tarihle beraber aktığı;
EMİR HAMAMLARIYLA KULA.
Gezdikleri diyarı gurbetten, Anadolu’nun her köşesinden, yedi kat arşın yeryüzünden, Kulayı mesken tuttuğu yarenlerinden, ağıtlarının, öykülerinin, türkülerinin Yunus Yunus nağmelerinden, Yunusemre’sinden Taptuğun dergahına, doğruluğun timsali odunundan, Gökçeören’de ki türbelerinden, tasavvufun yaşandığı insani kamilden, insanlığın makbulüne gelinen son noktadan, ilmin hikmeti insanlarının samimiyetinden;
TASAVVUF İLMİNİN OKUNDUĞU KULA.
Birinin bini, esnafının ahiliği, komşularının kardeşliği, köylerinin efsaneleştiği, milyon yıllar önce divlitlerinin ateşlendiği, Gedizin sıcak topraklarını serinlettiği, Kula’dan çok önce kollida olduğu, kayaların mezar diye oyulduğu, binbir kuyulu yeraltı su kanallarının nereden gelip nereye aktığı, mermer ocaklarının taşıyla güneşte parladığı, yağmurla beyazlandığı Gölde köyüyle;
BİNLERCE YILLIK TARİHLİ KULA.
Germiyanoğulları tarih yazdı: Azgınları geme aldı, halkına kahramanlık aşıladı, o kahramanlıkla kurtuluşa şahlandığı, işgalcilerin yakamadığı, tarihini silip yıkamadığı, taa buralardan Ege’ye sürüldüğü, denizine döküldüğü, kahramanlık destanlarının atadan dededen dilden dile söylendiği;
EFSANELERİYLE KULA.
Baştan yazmasa da destanını
Boyayamasa da rengarenk gülistanını,
Bulamasa da eski komşularını,
Divlit kaplı kesme taşlı sokağını meydanını,
Yazamasak ta Yunus’un mısralarını,
Tarihe göstereceğiz Kulanın saygınlığını.
Köklü tarihimiz, şanlı geçmişimiz, övündüğümüz milliyetçiliğimiz, örfümüz adetimiz, aldığımız aile terbiyemiz, saygımız, mağduru koruyup kolladığımız! Komşumuz açken tok yattığımız gecelerde renkli rüyalar hülyalar gördüğümüz, daha bir çok geçmişe dair ne varsa her şeyimiz…
Çok gerilere değil 1915 yılı “Çanakkale Geçilmez” destanını yazdığımız yıl: Bir metrekareye 6 bin merminin düştüğü, savunma yapan toplarımız, siperlerimiz, tüfeklerimiz, dünyanın en büyük açık hava savaş müzesi olabilecek ve ecdadımıza saygı ile koruyacağımız koca bir savaş alanı paraya ihtiyacımız var denilerek çevre köylülere geçim kaynağı olan ve 1970’li yıllara kadar 50 yıl süren top tüfek mermi hurda toplama, satışı ve talanı ile yok edildi.
Siperler, tüneller, mevziler köylüler tarafından ekilsin biçilsin diye sürüldü yok edildi. Henüz şehit sayımıza dahi karar veremediğimiz şehitlik mezarlığımız yabancı devletlerden İngiliz ve Fransızlardan 30-35 yıl sonra düzenleyebildik.
Tarihimiz böyleyken kültürümüz aşağıda ki hikayede anlatıldığı gibiydi. O da zamana kurban edildi. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” milletini çok sevdiği için biri demiş aslında bini kopmuştur.
AYŞE KIZLA VATO
İştah ve lezzetle yenen bir öğle yemeğinden sonra, köpüklü kahveler arasında içilen sigaraların dumanlarından kulübün yemek salonu hayli sislenmişti. Bir tarafta iddialı av sohbeti, diğer yanda Millet Meclisi’ndeki tartışmalar sonrası bir siyaset mücadelesi, şu köşede bir kaç asil gencin, belki bir güzel kadın tarafından aldatılmış bir arkadaşlarına karşı kahkahaları, ekseri müdavimleri yaşlı, vakarlı kişilerden meydana gelen bu toplanma yerinin havasını haz ve neşe rüzgârlarıyla dalgalandırıyordu.
Bizim sofrada konu, Türk, Macar ve Polonyalıların tarihi külah ve elbiselerinin benzerliğine dairdi. Konyağın son damlasını emen Kont “Geza…” iri sigarasını silkelerken ecdadının eski kaftanlarıyla kendisinin biriktirdiği güzel sanatlar koleksiyonunu göstermek için bizi konağına davet etti.
Benimle beraber Amerikalı, İtalyan ve Alman dört yemek arkadaşı, kulübün avlusunda bekleyen Kont’un otomobiline girdik. On dakika sonra kendimizi bir geniş mermer merdiven başında bulduk. Bıyıkları tıraşlı bir uşak, sağ tarafta üstü koyu güvez çuha ile kaplanmış bir kapı açtı. Bir taş odaya girdik. Dört duvarına yaslanmış camlı dolapların içinde bu ailenin atalarına ait bir kaç yüz çarık, çizme, terlik, takunya vardı. Bu ayakkabıların sonradan görme kimseler gibi, böyle baş sedirde, ceviz dolapların parlak camları arkasında, sahte birer kibar tavrıyla duruşlarında gizli tuhaflık vardı. Kont’un kâtibinin arkasında diğer bir odaya girdik. Burada oymalı iki abanoz koltuk ve iki masada iki büyük demir kasa ile ortada bir camlı dikdörtgen masa vardı. Bu masanın cam yüzeyinin altında firuze, mercan işlemeli; gümüş oymalı telkâri bıçaklar, yatağanlar serilmişti.
Bu iki kasadan çıkarılan küçük ceviz çekmeceler içinde, gümüş tepsiler üstünde bize gösterilen elmaslı, yakutlu sorguçlar; safirli ve firuzeli kılıç kemerleri; değerli taşlarla bezenmiş kadın ve erkek düğmeleri; gümüşlü, mineli eski Türk ve Macar üzengileri; el aynaları önümüze yığılıverdi. Bu hanedana ecdattan kalan ve daima büyük oğula intikal eden bu kıymetli aile hatıralarının bu suretle dikkatle saklanmasını takdirden kendimizi alamıyorduk. Burası bir küçük Karun hazinesiydi.
Geniş merdivenden yukarı kata çıktık. Burada yemek odasından salona kadar gümüş leğen ve ibrikten, ufak incili yastığa kadar bütün eşyanın bir kıymeti, bir inceliği vardı. Camekânın iç tarafında Asya ve Avrupa’nın hemen her tarihi milletine ait olmak üzere pırlantadan akike, altından pirince kadar, belki üç yüz yüzük, kadife yivler arasında sıralanmıştı.
Duvardaki pastel ve yağlı boya nefis tablolara uzaktan bir göz atmadan geçemiyorduk. Şimdi Kont’un yazı odasındaydık.
— İşte, dedi, Macaristan’da bir eşi bulunmayan bir hakiki “Vato” (Fransız ressamJean-Antoine Watteau’nun tablosu.) Bu tahminen seksen santim boyunda ve elli santim eninde bir tablo idi. Ormanda bir pınar başında kurulmuş bir sofra… Kenarda bir genç saz çalışıyor. İki taze uzanmışlar, dinliyorlar. Biraz beride iki kadın arkası katmerli ve kabarık libaslar ile raks ediyor görünüyorlardı.
— Şimdi bundan kıymetli bir şey göstereceğim.
Parmağıyla o meşhur Fransız ressamın levhasının yanında asılı bir küçük halıyı gösterdi. Bu bir Gördes seccadesiydi. Şimdi bütün gözler bu güzelliğe çevrilmişti. Bir antika meraklısı olan Amerikalı ile ressam İtalyan, seccadenin yanına yaklaşarak altından küçük ilmiklerine bakıyorlardı.
Koyu mavi zemin üstüne kırmızı bir kenar ve sarı zırhlar ile çevrilmiş; ortası dört ve sekiz köşe madalyonlar ile bezenmişti. Kenarın zırhları ve madalyonun içleri anlaşılmaz nakışlarla doluydu. Bunlar çapraşık, karışık fakat uyumlu; düzensiz, dağınık fakat muntazam; hiç bir şekle uymaz fakat geometrik; ne çiçek, ne yaprak fakat düşünce; ne resim ve ne geometri fakat ince idi… Vato’nun yaz levhasının yanında seccadenin bu hali başka türlü; sanki sırf tasavvufi, ruhani, manevi bir bahar şekli arz ediyordu. O derece renkler uygun ve tatlı idi.
Kont, halının karşısına geçmiş:
— Bakınız! Bakınız! Diyordu. “Şu çiçeklerde maviden kırmızıya, kırmızıdan sarıya ne latif bir ahenk ile geçiliyor. Boyalara bu garip imtizacı, bu hayale gelmeyen güzel imtizacı veren hangi ilimdir, hangi terbiyedir? Sanmam ki Türkiye’de halıcılık mektebi bulunsun” diyordu.
— Hayır.
— Ben Hind’in, İran’ın o üstlerinde oklarla vurulmuş ceylan, kaplan resimleri, çelimsiz süvarileri, bücür insanlar, kurbağalara benzer kuşlar işlenmiş halılarını sevmem. Onlarda ne hayvan hayvan, ne çiçek çiçektir. Bu gibi tabii maddeler, yarım ve ilkel şekilde taklit edilmiştir. Türk halılarında tabiatı taklitten eser yoktur. Bütün nakışlar içe doğan ilhamın eseri ve icattır. Bütün bu hüner, munis ve düşündürücü bir garabettir. Nakışları birbirine benzer iki halı görmedim.
— Hatta bir halıdaki karşılıklı iki şekilden bile biri diğerine tamamıyla birbirine benzemez.
Bu Gördes halısıyla, Vato’nun tablosu karşısına tesadüf eden ipekli, eski Kıbrıs kumaşı kanepe ve koltuklara oturduk. Şimdi ziyaretçiler hane sahibinin verdiği sigaraları savuruyorlardı.
Kont dedi ki:
— Bir gün fakir düşsem, belki Vato’yu satabilirim. Fakat aile yadigârı eşyam ile bu halıyı elimden çıkaramam sanıyorum.
Tarihi, değerli eşya ile dolu olan bu konakta, bu odada yabancı gibi boynu bükük durması beklenen bu Türk sanatının, bu Türk zevkinin, bu Türk kadınlığının saltanatı huzurunda gönlüm iftiharla, saygıyla çarpıyordu. Gözlerim uzaklara doğru daldı. Kurutan, yakan güneşli ve gölgesiz ve nihayetsiz bir çölün ortasında bir bardak buzlu su bulan yolcu memnuniyetini hissettim. Düşündüm, düşündüm. Düşündükçe ağlamak istedim.
Gözümün önüne geliyordu: Harap Gördes kasabası. Balçıktan karanlık, ocak dumanlarından sisli evleri. Melül ve sakin ahalisi… Kapısının eşiğine çömelmiş, yün eğiren soluk benizli ihtiyar kadınları. Halı tezgâhının önünde bir kaç kırık tahta iskemlenin üstüne oturmuş, başını önüne eğmiş bir “Ayşe kız” ile iki küçük arkadaşı, halının erişleriyle argaçları arasında kınalı parmakçıkları titreyerek didiniyorlar ve en büyüğü:
Gece bir ses geldi derinden, derinden
Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden?
Manisini Arabistan’da silah altındaki Mehmet’ini düşünerek yavaş yavaş fısıldarken kara gözlerinden üstüne bir damla yaş düşürdüğü şu sarı renkli dal, bu mahrumiyetin, bu kederin ateşiyle kıvrılarak ruhani bir şekil alıyor.
Artık dumanlı gözler, önümüzdeki örneğe bakmıyor, titreyen eller argaçların tellerini saymıyor. Kederli, fakat necip, usta fakat esrarengiz bir ruhun sevkiyle gelişi güzel argaçlar renk renk ilmikleniyor…Ben bu levhayı böyle görüyorum.
Ey tatlı kokulu kır menekşesi! Ey karanlıklar içinde nur ağlayan mahzun yıldız! Ey Ayşe kız! Sen bu nefis şaheseri nasıl meydana getirdin? Mektep, usta görmeden nasıl en büyük Fransız ressamı olan Vato ile imtihan meydanına girdin? Ve aynı şeref mevkiini kazandın? Bu olgunluk, bu kabiliyet, bu zevk sana nereden geldi cevap ver! Allah’ım, ona nereden geldi?
Koyu çivit mavisi bir yeldirme veya çubuklu bir peştamala bürünmüş sade, saf, fakir halkınla; okuyup yazması olmayan beyninle yıllarca ihtiyar hocaların resim atölyelerinde çalışmış, tecrübeler geçirmiş, kitaplar okumuş, eski ustaların tablolarını incelemiş, kimyada ve fizikte renklerin nasıl meydana geldiğini ve tesirlerini öğrenmiş; binlerce takdirler ve eleştirilere maruz kalmış ressam Vato’nun yanında zekâ ve hüner ilminin huzuruna çıkarak aynı yere ve değere sahip oluşuna ne sebep bulayım? Öğrenim görmeden doğuştan gelen zevkinle, yaratılıştan gelen sezginle renklere verdiğin uyuma, zarafete büyü mü, mucize mi diyeyim? Ey Ayşecik!..
Ey Ayşecikler!.. Avrupa’nın zekâ merkezlerindeki müzelerde sizin saf fakat üstün eserleriniz için ayrı ayrı salonlar, sergiler açıldı. Muhafızlar tayin edildi. Hünerlerinizin inceliklerini, güzelliklerini anlamak için uzmanlar bulundu. Bu ne güç, bu ne bilgidir?
Siz yalnız usulün ve emsalin haricindeki bir usta, bir ressam, bir mühendis, bir nakkaş değilsiniz. Türklüğün ruhundaki sağlamlık ve vakarı gösterecek manaları eşi ve benzeri olmayan nakışlarınızla, rumuzlu ilhamlarımızla ortaya koyan birer de şairsiniz. Onun için Anadolu halılarının bütün bir tarihimizi gösteren yiğitlik ahengini, sağlamlık anlamını İran ve Hint halılarında görmemem.
Ey Türk ili! Viran evlerinin enkazıyla bayındır şehirler süslenir. Sen nasıl bir ocaksın ki soğumuş küllerinde ateşler gizlidir. Baykuşlarından bülbül sedası gelir… Ey Türk kadını, ırkında ne hünerli bir feyz vardır ki hem ölüme asker yetiştirir, hem ebediyete hüner eriştirirsin! Seni benden çok evvel takdir edenler, yine Vato gibi ressamların vatandaşları oldukları için beni affet!..
Ben bu dalgın halimde iken arkadaşlarımın hane sahibine veda ettiklerini görerek mahcup fakat gururlu, seccadenin huzurunda kalben secde ettim ve odadan çıkarken, “belki”, dedim; “bu eserin mucize sahibi, sanatçısı sefaletten, yetersiz beslenmeden hayatının baharında solmuş bir taze çiçektir.
AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU Budapeşte, 20 Nisan 1918

