İçeriğe geç

MEKANI CENNET OLSUN

MİMAR ADİL AYGÜL

Eskiler anlatırken “Yıl bilmem kaç, kıtlık yılları” diye başlarlar. Kıtlık yılları değil, bolluk da yok, kıskançlık hiç yok, gösteriş ispanyol paça pantolondan öte değil. Ama dostluk, bereket, mutlulukların bol olduğu, iki dikişlerin arkasından gelen aşık oluşlarımızda ki koro halindeki şarkılar, büyükler zaten yoktu, küçük şeylerin paylaşıldığı, sevinçler, arkadaşlıklar ve daha nice insani duyguların harman olduğu yıllar.

Ben, Zafer Ünal, İstanbul’dan dönüşümüzün ilk yılları 1976, kendimize eski bürolarımızın yerine yeni ve özel büro arıyoruz. Ana cadde olsun bir arada olalım istiyoruz. Pomakların Mustafa Kemalpaşa Caddesinde fırınlarının yanında şehir oteli var. Altında ki köşe dükkanda yıllarca kiracı olan Güneş Kollektif şirketi var otomobil lastiği satıyordu. Biz otele talip olduk. Pomak Sedat abiyle görüştük o zamanlar Sedat abiyle arkadaş gibiydik. “Tamam ama Azmi oranın çok işi var” biz yapacağız dedim. Başladık, otel katı büyük olduğu için diğer odalara da kiracı lazım Ömer Bulur ile Mimarlar Odası Temsilciliğimizi de aldık yanımıza gece bile çalışıyorduk duvarlar yıkıldı kendimize göre yeni duvarlar örüldü molozlar taşındı sonunda yaptık bürolarımızı. Adil hiç tadilat istemeyen asma kat gibi olan bir odaya yerleşmişti yukarı çıkıp inerken Adil’e selam veriyor onun öyle indi çıktısı olmadığı için arada bir yukarı uğrardı. Her birimiz aynı meslekten olmamıza rağmen rekabet yoktu aramızda. Yıllarca sürdü ne zaman ki ana caddeden girişin olduğu genişçe hol bozulup dükkan diye kiraya verilince bizim giriş kapısı şimdi sevgi yolu dediğimiz sokaktan biraz da labirent gibi olan yan kapıdan girer ama çıkar olamaz olduk. Yukarının, ofislerimizin havası kaçınca bizlerde dağıldık. Herkes işinde gücündeyken 1994’te Zafer Ünal’dan sonra ki dönemde Adil Aygül belediye başkanı oldu. Bi beş sene geçti 1999 yılı belediye seçimleri geldi. O Anavatan’dan tekrar aday oldu. Ben de MHP’den adaydım. Seçim çalışmalarında büyükleri ziyarete gittiğimde Ersan Atılgan abi “yaa Azmi. Adil iyi çocuk, efendi, güler yüzlü eee park bahçe çiçeklerde yaptı biraz şansın yok gibi” demişti. Dediği gibi de oldu.

İki dönem güler yüzüyle, dürüstlüğü ile (özel işi olanlar belediyenin fotokopi makinasından fotokopi dahi çektirmezmiş) belediye başkanlığı yaptı. Eski para geçiyordu o zamanlar belediye kasasında 4 trilyon para bıraktı diyorlardı ondan sonra ki belediye 96 milyon borç bırakmıştı.

En son, oğlum Batuhan söyledi. Kayınvalidesinin evini yapacak. “Adil amca eski evi istersen Cumartesi Pazar yıkabiliriz” demiş. O da “Batuhan Salı olsa nolur çarşamba olsa n lur acelemiz mi var”

Öyle ya Adil kardeşim meslektaşım, acelemiz mi var? Dünya işi bugün olmazsa yarın olur, sen yapmazsan ben yapmazsam bir yapan elbet bulunur.

Bulunur elbet ama, gidenin yeri boş kalıyor. Mekânın Cennet olsun.

MANİSA’NIN FELAKETİ, CUMHURİYET’İN SELAMETİ.

Dünyada başına felaket gelmeyen ülke yok gibi. İnsanlığın kaderi ile bir canlı olan dünya aynı kaderi üzerinde yaşayan canlılarla paylaşıyor. Depremler, sel felaketleri, toprak kaymaları gibi doğa güçleri dediğimiz dünyanın yaşadığı felaketler ve dünyanın bu güçlerle değişime uğraması; tepeler eriyor, denizler çekiliyor, vadiler kapanıyor, göller kuruyor, dereler yatak değiştiriyor, suları kuruyor, ormanların hazin hikayeleri yangınlarla özdeş oluyor. Bu oluşumlar esnasında bu güçlerin değişime uğrattığı dünyada insanlık felaketler yaşıyor.

Bir de insanlığın meydana getirdiği felaketler var. Savaşlar, barajların yıkılması, kazalar, yangınlar ve buna benzer olaylar.

1945 yılında Hiroşima’ya atılan atom bombasının ısı etkisi 30 km çapında her şeyin yanmasını sağladı. Patlamanın etkisi ile esen alev rüzgarı her yükseltiyi dümdüz etti. Hala acıları devam eden bombanın patlatıldığı gün ulusal matem günü ilan edilip yas tutuluyor.

Buna benzer yıkıntı ve yangın Manisamızın başına gelen bu güne kadar ki en önemli felaket kurtuluş savaşımız esnasında 1919-1922 yıllarında yaşandı. Hep söyler dururuz Manisa’nın ¾’ü yanmış yıkılmıştır diye. Ama gözümüzün önüne getiremeyiz. Ne zaman ki Uşaklı Sayın Haldun Temel Ersan’ın internetten tesbit ettiği: Fransız banker Albert Kahn 1908-1931 yılları arasında ‘Gezegen Arşivi’ oluşturmak amacıyla dünyanın her yerine film ve fotoğraf sanatçıları gönderip de çektirdiği 11-12 Ocak 1923 tarihli yangından sonra ki Manisa fotoğraflarını görünceye kadar.

img_1588img_1592img_1589

İçim çekildi, gözlerim doldu, o zaman anladım şehrimizin belleğinin silindiğini. Manisa’mızın yok oluşunun kayboluşunun bir tarihin 150-200 yıllık geç Osmanlı Dönemi’nin Manisa’sı, tarihi yapılar arasında bu yapılarla uyumlu evleri, konakları, şehrin silüetinde birbirine yaslanan yapıları, çingene kiremitli çatıları, cumbalı dar pencereleri, Osmanlı tarihi ile donatılmış muhteşem şehrin geçmişinin silinişini, kaybolan belleğini gözlerimin önüne getirdim. Çekilen acılar, ölümler, tecavüzler, kıyımlar, zulümler tam bir insanlık dramının yaşanmışlıkları.

Her akşam hava karardığında korku sarardı her yanımızı, kapının yanında ki kerpiç duvara astığımız kandili söndü mü diye sık sık kontrol ederdik. Kapıdan ancak başımızı uzatacak kadar endişeli bakışlarla şöyle bir başımızı kaldırır içeri kaçar gibi baş çekişlerimiz ile içeride sessiz ölüm bekleyişinde gibiydik hepimiz. Yunanlı askerin söndürerek provoke ettiği kandilimizi “Yakın” diye uyarmak için taciz edercesine gecenin sessizliğini bastırır şekilde tüfeğinin dipçiği ile gümletirdi ahşap kapımızı. Korku ile kapıyı açan babaannemin araladığı kapıyı iter içeriye girip şöylece kolacan ettiği genç kadın arayışlarında ki saklanışlarımızda ki nefes tutuşlarımız çatlatır derecesindeydi. Kasti söndürülmüş kandili yakmaya çalışan babaannem içeri girdiğinde müjdeli haberi vermişti. “ Siz artık yatın sesinizi de çıkarmayın Mustafa Kemal Uşak’tan yola çıkmış” dediğinde çığlık atasım gelmişti.

Sabah uyandığımızda Yunanlılar da bir telaş başlamış yandaşları rumlar ve bizim soysuzları da aynı telaş kaplamıştı. Sonradan anladığımız görevlendirilmiş düşman askerinin bazıları yangın alayları, ellerinde meşalelerle sekiz on bölgeye ayrılmış güzel Manisa’mızı yakmaya başlamışlar düşman askerinin bir çoğu Manisa’yı boşaltmış İzmir’in yolunu tutmuş, kaçıyorlardı.

Söndürmek için yaşlılarımızın gücü yetmediği gibi çoluk çocuk az sayıda gençle zaten az sayıda kalmış komşularımız ile her yandan yanmaya başlayan ve hızla yükselen alevleri söndüremedik. Camilere, hanlara, taş yapılara sığınırken göz yaşlarımız ve çaresizliğimiz ile, evlerimiz, Manisa’mız yanarken yüreğimiz de dağlanıyordu…

Kurtulduk, kurtuluşumuza erdik, Mustafa Kemal sağolsun, var olsun. Sevinçlerimizi yanık, yıkık Manisa’mızda, kutluyorduk sokaklarımızda. Evimiz yok barkımız yanmış, ümidimiz varlığımız dayanmış.

Evlerimiz yanmış bir kapımız kapanırken bir çok kapı açılmıştı. İstiklâlimiz, 29.Ekim.1923’te Cumhuriyet dediğimiz kapıdan geçmişti.

…

Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını,

Dindirdik memleketin yıllar süren yasını.

Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını.

Bütün dünya öğrendi, Türklüğü saymasını.

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,

Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.

KÜÇÜK SANAYİ SİTESİ DÖNÜŞÜMÜ

1979 yılında Küçük Sanayi Kooperatifinin yönetim kurulu üyeleri ve yöneticiler ile Ankara’ya Sanayi Bakanlığı Küçük Sanayi Siteleri Genel Müdürlüğü’ne gide gele, bıka usana sitenin uygulama projeleri tasdik ettirdik. Yine kapıları aşındırarak 1979 yılı Temmuz ayı olabilir üst yapı ihalesini yaptık.

Manisa’da ki küçük sanayi esnafı belediye zoruyla kooperatife üye olmuş, ama sızlanması devam ediyor. “Manisa’ya bu kadar uzak yere kim gelecek, kim gidecek? Hepimizin işleri bozulur, başka yer mi yok? Bu kadar uzağa gittiniz yer buldunuz” diye. 

Birinci kısım olarak 535 işyeri yapılacak o zaman ki parayla(1979) 3,533.000.000.- TL ye ihalesi yapıldı, Manisa’nın en büyük yatırımı idi. Yolu izi kodu olmayan inşaat alanına binaları aplike edip başladık, prefabrik olacak, zeminleri tesviye ediliyor, sıkıştırılıyor, hazır beton yok betonyer ile betonlar karılıyor bloğun ortasına betoniyer teşkilatı kuruluyor oradan 60-70-100 metreye kadar özel beton el arabaları ile beton taşınıyor.

İlk etap da 535 üyesi var 110 m2 den 440 m2 ye kadar büyüklükte 800.000 m2 alana 535+500 işyeri yapılacak. Yapıldı bitti.1.2. Kısım dahil yıl 1993. Tam 16 yıl (kuruluş, yer satın alma, proje hariç) Ben buradan emekli oldum. İşyerleri bittiğinde bir çok üyenin dükkanı miras olarak ailesine kaldı kendileri görememişti, hepsine Allah Rahmet Eylesin. Zaten işyerlerini teslim alanların bir çoğu da emekli olmuştu.

Sanayi Bakanlığı Genel Müdürlüğünden %85 kredi alınıyor %15’ini esnaf ödeyemiyordu. Öyle böyle zar zor da olsa inşaatlar bitirildi 1500-1550 cıvarında esnaf işyeri sahibi oldu o zaman ki yönetim kurulunda; Kooperatif Başkanı Mustafa Çapra, Özer Kayın, Fuat Turhan, Şadi Şuurlu, Sadullah Sallıer, Halil Karabenli, Hasan Yüzgenkaya, Necdet Kırçal, Arif Şimşek, Zelkif Erdoğan, Şeref Yorgancıoğlu (bu üyelerden bazıları rahmetli oldu) vardı.

Hem yer ve hem de işlev olarak organizeye yakınlığından dolayı uygun yer seçimi yapılmıştı. Hala da güncelliğini koruyor, çünkü yakınlarında ayakkabı, konfeksiyon imalatçıları, orta ölçekli sanayi sitesi var. 1000 kişilik camisi, lokanta, yedek parça işyerleri, banka, kahve ve büfe gibi sosyal tesisleri ile inkişaf etmiş ve yerleşmiş oturmuş bir küçük sanayi sitesi.

Manisa Belediyesi olarak 2013 yılında yapılan bakım ve düzenleme (yapıldığından beri hiç ellenmeyen yağmursuyu, içmesuyu, beton yol, spor tesisi, aydınlatma direklerine kadar yapılan) çalışmalarına 5 milyon TL para harcandı ve site yenilendi.

Ayrıca bu alan zamanın Manisa Belediyesi tarafından Keçiliköy ve Bozköylülerin tarla bağ bahçelerinden kamulaştırılarak ayrıldı hem de üst üste metrekaresi 5 liradan kamulaştırıldı. Bahri Sarıtepe (bankalar caddesi) yolunun ayırdığı 75.yıl mahallesinde metrekare bedeli 50 lira iken. Yani yolun solu 5 TL sağı 50 TL.

İnşaat esnasında esnafın ödeyemediği %15 paydan müteahhide biriken borçlarını kooperatif yetkilileri metrekaresi 5 liradan alınan işyeri adalarını küçük sanayi esnafı olmayan kişilere yüksek bir bedelle satarak ödedi.

Sanayi Siteleri Genel Müdürlüğünün 20 yıl vadeli %85 krediyi bir çok esnaf birikmiş düşük faizli taksitlerini enflasyon ile paranın pul olduğu zamanda 20 yılı beklemeden çerez parasına 10-15 yılın taksidini bir seferde ödediler. 

Bu bölgenin kamulaştırtılmasında bir çok Manisa’lı vatandaş Manisa’nın çarpık sanayi sitesi yerine modern bir site kazandırılarak Manisa ekonomisine bir katkı sağlaması amacıyla sattı veya istimlak bedeline itiraz etmedi. Şimdi bu iyi niyet ile zamanın Manisa Belediyesi tarafından ucuza kamulaştırılan bu alanı başka amaçla planlayıp pazarlamak haksız bir kazanca çanak tutmaktır.  

Manisa Küçük Sanayi Sitesi amacı dışında başka bir maksatla kullanılamaz. 

Ancak, kamuya ayrılarak yeşil alan yapılırsa belki. Mesir ve Laleli kentsel dönüşümünde piti piti ayrılmış yeşillerin yerine gerçek bir yeşil alan olarak kullanılabilir.

LİZBON

Saat 15.00 de Lizbon havaalanına indik havalanında bir biz varız desem yalan olmaz. Herkes geçti de biz mi kalmıştık uzun koridorlar geniş salonlar bekleme koltukları bomboş. Bunlar neyle geçiniyorlar avrupa ülkeleri turizm ile geçiniyorlar ve de turistten geçilmiyordu diye düşündüm.

Toplu taşıma otobüsüne bindik durakta bilet satılıyor. Alfama denilen eski Lizbon mahallesine gitmemizi tavsiye ettiler eski binalar yenileniyor restore ediliyor sokak sağlıklaştırmaları yapılıyor. Otobüsten indik her sokaktan akın akın turist çıkıyor bir o kadar da giriyor. Başımız döndü şuraya biraz oturalım nefeslenelim dedik. Araç trafiğine kapatılmış bir sokağın girişindeki kafeye oturduk. Golf arabası gibi üstü sağı solu açık çek çek arabalarnın motorlu olanlarından uzunlamasına kuyruk kuyruğa park etmişler ellerinde resimli güzergahlar bu yarım saat şu kadar bu iki saat bu kadar euro çeşitli alternatifler sunuyor arabacılar. Listeye baktım 180 eurodan başlıyor. Kalktık kafeden uzandık şöyle bi inceden geçtiğimiz sokaklarda boydan tül perde çekilmiş çok bina sıvanıp boyanıyor. Sokaklar üç beş cm gibi küçük küçük kara granit taşlar ile yine aynı ölçüde krem taşlardan döşenmiş koca şehrin kaldırımları. Caddeler yine granit paket taş kaplı. Bordürler granit sarımtrak bazıları ama çoğu küfeki taşından muntazam kesilmiş siyah renkte. Klasik aydınlatma direkleri monte olmuş etrafına çember şeklinde beton geçirmişler otobüs duraklarının ayakları tertemiz monte edilmiş kısacası kaldırıma yola caddeye ne döşenmiş monte edilmiş yapılmış boyanmış ise pırıl pırıl hiç bir inşaat artığı beton beton yok zaten göremezsiniz. İşçilik hatası sıfır. Koca şehir iğne oyası gibi taş döşenmiş her sokağın kaldırımında farklı desen var siyah ile beyazımsı taşlar ile yapılmış ama her kaldırımı adım başı meydan her meydanda bir heykel yine heykellerden oluşan fiskiyeli havuzlar. Büyük boylu ağaçlar oturmak için banklar meydanlarda granit traverten kütlelerden koca bloktan oturma yerleri. Fotoğraf çekilen gezen tozan gözler binalarda gözler yerde üstü açık gezi otobüsleri, yerliler yok hiç görmedik sokakta gezen dolaşan yerli yok her biri dükkanında.

Bir tuhafıma giden de tuhafiyeciler, kumaş satılan dükkanlar konfeksiyon mağazası yok gibi. Hani biz el sanatları el sanatları diyoruz ya bunlarda terzilik her halde el sanatı, kumaşçı dolu.

Marka kent diye yıllardan beri uğraşıyoruz. Ağzımızda pelesenk olmuş icraat yok. Geçenlerde yazdım Manisa’nın pisliğini Şehzadeler şehriymiş.
Her avrupa ülkesi simge binaları caddeleri bulvarları müzeleri sanat galerileri meydanları heykelleri ile tanınır bilinir bilinmek için turist çekmek için bu değerlerini öne çıkarırlar. Lizbon bunlardan farklı kaldırım ve meydanları kaneviçe deseni gibi işlemişler. Marka yaratmışlar bu kaldırımı nerede görseniz Lizbon dersiniz. Turistin gezdiği bulunduğu yerlerde Lizbon’un tarihini burada gezerken okuyabiliyorsunuz, heykellerinden burada hangi büyükleri ileri gelenleri ataları ile bu tarihi yazdıklarını görebiliyor onlarla sizde resim çektirebiliyorsunuz. Her biri bir kalınca sütunun üstünde insan kabartma figürlerinin kaidelerinin üstünde altta tarihçeleri onları aralarında yaşatıp size de tanıtıyorlar.

Burada beş saat kaldık tam manasıyla tanıyamadım o yüzden daha derinlemesine anlatamıyorum. Müzelerini, sanat yapılarını kalelerini gezemedim. Oraları da inanın turistten geçilmiyordur.

BERGAMA/PERGAMON

Hafta sonu Tarihi Kentler Birliği Toplantısı için Bergama’daydım. Bergama Krallığından bahisle günümüz şehirciliği, korumacılık, kentleşme konuları konuşmalarda sıkça geçti elbette. Bergama 60 bin nüfuslu İzmir’in bir ilçesi öğleyin biten toplantıda konu“İçinden su geçen kentlerde yeni olanaklar” idi. O kadar güzel konulara değiniliyor ki bir an gözlerimi kapayıp tanıdığım gezdiğim kentleri, Manisa’yı gözlerim kapalıyken düşündüm. Anlatılanlar çok hoşuma gitmişti o kadar ilmi, o kadar planlı, yapılacaklar o kadar detaylı ve olumluydu ki.

Önce bozmuşuz neyi? Şehirlerimizi, kültürümüzü, milli değerlerimizi, çevremizi, çerçevemizi. İçinden su geçen kentler kulağa ne kadar hoş geliyor. Slogan gibi. Şehirlerimiz kentleşirken çarpılmışlar. Plancılar beşten aşağı olmaz illa ki yedi olsun. Yedi kocalı Hürmüz gibi üç de yetmez beş tane beş de yetmez yedi kat ver ver ver Allahım ver. Güzelim Bergama, antik kent, içinden su geçen kent, Kartalların dahi yuva yapamadığı tepede Akropolis, korunaklı kentin sahibi. Dünyaca meşhur Zeus Altarı’nın hatırına Pergamon Müzesi kurulan kentin sahibi.

60 bin nüfusu yedi katlıların içine sığdırmışlar. O kadar ki Pergamon Krallığının nekropolünden olan iki adet büyükçe tümülüsün dibine kadar yedi katlılar ile sarmışlar tümülüsler gözükmüyor. Allah’tan Antik Kenti bölgenin en yüksek tepesine kurmuşlarda örtememişler. Ama kentin ancak bir kaç noktasından tepeyi ve antik kenti görebiliyorsunuz. Bizim Spil’i gördüğümüz gibi.

İçinden su geçse ne yazar geçmese. Her kentte Manisa dahil yaptığımız bu kadar aymazlığı ancak Bergama Bakırçay’dan, Manisa Gediz’den, Aydın Menderes’ten su içerek (içebilirse) yüreği ferahlar.

Kentlerde turistlere veya turizme gösterebileceğimiz üç beş nokta kalmış. Gezip gelmeye, görüp gitmeye değmez cinsinden. O zaman bir rota çizelim bu rota üzerinde neler var orda bu burda şu topla göstermeye değer mi değer işte size turizm havzası, rotası oldu. Gelsinler de görsünler konuş konuş, tanıt, reklam, kampanya tam toplanacaklar hooop politika istatistikler küt aşağı.

Şimdi su boyunda neler var bunları toplayıp tanıtma rota yapma ayrı bir arayış ama sularımız kirli sanayi atıkları rengi kap kara sularda ölü balıklar, kıyılarda karabatak, ördekler can çekişirken, şehirlerde bile musluk suyu yerine damacanalar motosikletli kuryelerin arkalarında, yüreğimize su serpme içimizi ferahlatma sevdasındayken hangi suyu içimize sindireceğiz. Ormanlar maden ocağı, madenden yakayı kurtaranlar taş ocağı, bu kadar ocak varken yangına teslim edilen ormanlar. Yağmur duası, fayda etmez yakarmalar, yalvarmalar, neticede suyu çekilen dereler, ufalan barajlar, kuruyup da tarlaya çevrilen göller, yakındır su savaşları.

Evvela içimizden geçen suyu temizlemek lazım. Bu arada hızla değişime uğraması durmayan kentlerimizi korumacılık ile temizlemek lazım. Biri nemelazım derse hadi dön başa. Zor iş.

Geçenlerde biri demez mi kültür korumacılık, eski kent, bellek bunlar bizim jenerasyonun ideali, amacı. Bizim çocuklarımıza bu bilinci aşılayamazsak bu günkü uğraşılar 40 sene sonra gereksiz olacak.

İşte o zaman Kerimin arpa tarlasını yakmak kime kalır bilmem.

PLANSIZ PLANLAMA

PLANSIZ PLANLAMA.

 

Nüfusu bir milyonun üzerinde ki şehirler büyükşehir oldu. Aniden oluşan olaylar karşısında ‘Nur topu gibi çocuğumuz oldu’ diye bir deyim vardır. Bu oluşum da böyle bir şeydi, şimdi de nüfus barajı biraz daha aşağıya çekilmek istendiğinden bahsediliyor.

 

Haydi çocuklar mektebe.

 

Büyükşehir olduğunda bakış açısı il geneline yayılınca ilin, ilçelerin, köylerin, mahalleye dönüşen koca koca beldelerin, ne durumda olduğu açıkça görüldü. Her birinin derdi sıkıntısı çaresi başka başka ve çok da uzun uzadıya anlatılacak hikayeleri var.

 

Taaa özel idare zamanından kalma her biri. Durduk yerde köyden mahalleye dönüşmez ki hiçbiri.

 

Büyükşehrin en önemli amaçlarından biri bence planlama: İl sınırları içerisinde kalan köyünden ilçesinden en küçük birimlerine, gökdeleninden ağılına, asfaltından taş kaplamasına, ölüsünden dirisine, ulaşımından gelişimine kadar planlamak. Doğacak çocuğun geleceğini planlamak. Hem sosyal, hem kültürel, hem kırsal yönden planlamak. Ekonomik kalkınmasından kültürel yapılaşmasına, eğitiminden sosyal yaşantısına planlamak. Birbirleri ile bağlantılarını, aralarında ki her türlü alış verişlerini sağlamak, kolaylaştırmak, il sınırları içinde ve dışında pazar aramak, ürettiklerini en iyi şekilde pazarlamak…

 

İlla ki planlamak.

 

Tüm bunlar imar planları her ne kadar yol arsa parsel okul cami planlamak olsa da günümüzde o bölgeyle ilgili tüm insanların kalkınma, kültür, sosyal, ekonomi, eğitim yönünden gelişmelerini yani yaşamlarını planlamak demektir. Hatta en az bir elli yıllık geleceğini nüfus artışını belli sayıda ön görüp bunun elli yıllık bir periyotta kontrolünü sağlayacak ve bu nüfusun artışına göre 50 yıllık zaman yolculuğunda ki ihtiyaçları göz önünde bulundurarak planlamak gerekir. Nüfus dengeleri kontrol edilmediği takdirde planlama amacına ulaşamamış olur.

 

Şimdi ki Manisa gibi, 50 yıl olmadı ama 25’inde olanlar oldu.

 

İşte böyle bir planlamayı geniş bir perspektiften bakış açısına ve teknik imkanına sahip büyükşehir planlar, planlamalı. Büyükşehir oluşumunun en önemli amaçlarından hatta olmazsa olmazlarından birisi budur.

 

Şimdi: Yıllarca, Manisa henüz büyükşehir olmadığı yıllarda 5 km ötesinde ki Muradiye’yi Manisa’ya bağlayalım Manisa ile birlikte düşünelim dememize rağmen ne yaptılar. Muradiye’yi bi başına planladılar hem de adına planlama denmeyecek bir şekilde. Üstüne CBÜ altına 20 yıldır toprak yollu, elektriksiz MSB yapıldı.Yanı başında Evronoz, Karaali, Yağcılar, Celal Bayar Üniversitesi olmasına rağmen görmediler görmemezliğe geldiler. Hatta öyle bir plan oldu ki plan bitti arıtma tesisine yer aranması bitmedi. Plana dahil değildi çünkü. Plandan önce Toki konutları bitti. Onun da Muradiye planıyla ilişkisi planlanıyor hatta Manisa merkezle ilişkilendirmek için planda olmayan bir yol çalışmasına başlandı sonu belli de başı belli değil. Bunların da yanında Akgedik köyü var esamisi okunmuyor.

 

Koparılan kâr.

 

17 ilçesine baktığımızda büyükşehir meclisini meşgul eden konulardan en önemlisi hatta gündem maddelerinin % 70-80’ni imar plan tadilatları, revizyon imar planları kapsamakta. Yani ilçelerin mevcut planları orasından burasından delinmekte. Mecliste hayırlı olsun nidaları ile planlar delikten geçmekte.

 

Sonra laf sırası geldiğinde mimarlar ile şehir plancıları suçlu deniyor.

 

Büyükşehir Belediyemiz 5000’lik imar plan çalışmalarının altlığını hazırlarken merkez ilçelerimiz saraydan mal kaçırır gibi Saraydan Kız Kaçırma Operası’nı sahneye koydular. Şehzade ve Yunusemre belediyeleri kentsel dönüşüm ile Manisa’nın 57 mahallesinin 10 tanesine plan hazırlama çabasındalar (sıraya aldıkları da var) ve bu operada Manisa’yı dönüştürme gayretini sahneliyorlar, bu arada revize planlar ile delinen Manisa imar planı cabası. Hatta o kadar ileriye geçmişler ki dönüşüm ve konut planlamalarını bitirmişler küçük sanayi ile orta ölçekli sanayi sitesini dahi planlamaya başlamışlar…

 

Anladığım kadarıyla plansız planlama yapmaya çalışan bu iki ilçe başkanı yani Yunusemre ile Şehzadeler başkanları Manisa’da yaşamayacaklar gibime geliyor.

 

UZUNBURUN KATIATIK BERTARAF TESİSİ

Yıl M.Ö. 2009 dünyamızın henüz soğumamış patlamaların olduğu bir zamanındayız. Rüzgara kapılan dumanlar zaman zaman derinliklerde sıkışan gazların parlaması ile alev topuna dönen gaz magmadan geliyormuş krater ağzından fırlıyormuşçasına çıkar, alevler yükselmeye kalmadan bu tür yangınlara alışık itfaiye erleri alevler neye uğradıklarını anlamadan bastırırlardı. Bazen bir kaç krater patlamasına kısa zamanda müdahale edilemeyince rüzgara kapılan dumanlar kentin doğusundan batısına kadar bir sis bulutu şeklinde taşınırdı. Dumanın içinde bir de koku olurdu ki Uncubozköy’de oturanlar yine çöplük patladı deyip kapıyı bacayı camı çerçeveyi sıkıca kapatırlardı.

Koku ve pisliğinden bir mahalle veya bir kaç mahalle değil bir kent rahatsız olurdu. Çöplüğün sakin geçen zamanlarında kent unutur ama çöplüğü unutmayan altı mahalle vardı. Turgut Özal, Adnan Menderes, Akpınar, Nurlupınar, Kazım Karabekir, Ahmet Bedevi mahalleleri. Bu mahalle muhtarları arasında çöpten bir bağ oluşmuştu altız kardeş gibi gezerlerdi birinin derdi hepsinin derdi olur. Rüzgarla dağılan sisle yatışan çöp kokusu mahalleleri sardığında belediyeye gelirler “Aman derdimize bir çare” onlarla beraber üzülür dertleşir, Ankara’dan yazı, ÇED’ den izin, başkan Ankara’da, bugün meclis karar aldı, işler yarım kaldı, ormandan cevap bekliyoruz, yan yattı çamura battı, çözüm arıyoruz, paçamızı bırakmıyorlar.

Saymadım kaç defa oldu Cengiz başkan Turgut Özal mahallesine gittiğinde vatandaşla dertleştiği. Kulağı Ankara’da olan Cengiz Başkanımız ümitli mahalleli, muhtar umutsuz başkana inanıyorlar ama “Ne zaman?” diyorlardı.

Turgut Özal Muhtarı İsmet mahallelinin dırdırını bastırmak için onlara biraz daha sabır şırınga etmek için son çare doktor değil ama gazeteci çağırır. Bize söyler gazetecileri çağırdığını biz de onun yanında olurduk Ankara duy sesimizi diye.

Bir beş yıl geçti ama çöp yolunun da yarısını geçmiştik. Uzunburun onayı geldi proje, yer seçimi, kurullar, görüşler, orman, sorman konuşulur olmuştu.

Sıcak bir yaz günüydü. Başkan ve kalabalık bir grup belediye çalışanları ile dağın zirvesine Uzunburun köy yolundan arabalar ile çıkmıştık. Gideceğimiz yeri bulunduğumuz yüksekçe bir yerden işaretledik tek ağacın olduğu noktanın solunda kalan alandı. “Ne kadar?” Diye sordu başkan. İki kilometre kadar. “Yürüyelim” dediğinde sıcak, grup tarafından bir anda hissedildi. Tepelerinden aşağıya kaynar güneş dökülüverdi. Komutan edasıyla başkanın yürüyelim demesiyle o anda atalarımızın siperlerden fırlayarak düşman üzerine atılışları ve can siperâne vuruşmaları aklımıza geldi. Tepeden hafif meyilli olan hedefe doğru birbirimize bakarak bazen el ele tutunarak yürümeye başladık. Hedefe geldik, “Şu kayaları kaldıracağız. Bu taşları taşıyacağız, burası çöp toplama alanı, yanı tesisin oturtulacağı alan… ” incelemesinden sonra o noktadan yola devam ettik. Başkanımız ve bizlerin paçalarına dikenler dalamış, yapışmış vaziyette toz toprak, kan ter içerisinde aşağıya doğru iniyoruz yol yok iz yok taşlar üzerinde sekerken kayalara tutunuyorduk kayıp düşmeyelim diye, arada bir Menemen asfaltı uzaktan gözüküyor sonra bir tepeciğin arkasında kayboluyordu. Yorgunluktan sıcak daha bi yakıyor, terler burnumuzdan damlıyordu. Nihayet Menemen Yoluna inebildik arabalar yolda bekliyordu. Bir belediye başkanı o tepelerde hem de güneşe yakın yerde. Böyle başlandı süslü adıyla katıatık bertaraf tesisine.

Yol açma çalışmaları başladı ufak araçlar dahi gider olduğunda altızları yani altı mahalle muhtarını topladım toprak yoldan tepeye çıkardım her yanımız taş; burası deponi, burası toplama alanı, burası tesisin binası, orası dip suyu arıtması… diye bir o taşın bir bu kayanın arkasını gösteriyor iki lafımda bir muhtarların yüzlerine inanıyorlar mı diye bakıyordum. İnanıyorlar ama “Bu kadar taş kaya nasıl olacak bu işler ya?” Der gibiydiler.

Tesis bitti beklenen gün geldi çattı. Cengiz Başkanımız heyecanlı bu kadar büyük ve işlevi geniş bir tesis onu da heyecanlandırıyor açılış günü yaklaştıkça daha bir telaş farklı bir sevinç, başarmanın sevdası sarıyordu her yanını, aklında fikrinde bertaraf tesisi, biz de bertaraf olmayalım hata yapmayalım diye yanına yaklaşamıyor onun uykusuz gecelerinin sabahlamasını biz yapıyorduk.

Çağdaş, çevreci, modern bertaraf tesisi bu kadarla kalmıyor dokuz merkezi noktada Turgutlu, Saruhanlı, Kırkağaç, Gördes, Demirci, Selendi, Sarıgöl, Akhisar, Salihli ilçelerinde toplama alanlarında ki bu ilçelerden semitrayler denilen büyük araçlarla taşınacak olan ilçelerin katı atıkları için merkezi toplama üniteleri yapıldı. Şimdilik 1,5 milyonluk kentin çöpünü ama sonra hiçbir ilave yapılmadan sadece makine ekipman eklemesiyle yıllar boyu Manisa ili geneline hizmet edecek bir tesis.

Türkiye’de 110 milyon TL harcamayla kamu imkanlarıyla yapılan ilk tesis Uzunburun Katıatık Bertaraf Tesisi. İnsan sağlığı açısından çok büyük önem taşıyan bu tesis: 9 sene yılmadan gayret sarfeden Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’ün gururu, Manisa’mızın onurudur.

Darısı yakın zamanda bitecek olan Manisa Atıksu Arıtma Tesisi açılışının başına.

 

AIGAI’DEN YILDIZ KEÇİLERDEN SAÇMA

Bu Aigai’yi ne yapmalı? Kırkıp yıldız yapılsa, taşları mı? Dere tepe taş. Keçiden başka dağı taşı, ahlatı, karaağacı, çitlembiği, horoz ibiği, kuş konmazı, çalı çırpıyı seven yok. Aigai Yuntdağın’da bir antik kent hatta Aigai’den önce yapılan taş duvarlar ile taş işçiliğinde ne kadar usta olduklarını göstermişlerdir.  O zaman Aigai’yi ne yapmalı? Taşlarından camiler, minareler, evler, duvarlar ağıllar yapmalı. Hazır kesilmiş her birinde sanat olan taşlar derme çatma evlerin duvarlarına, akmayan çeşmelerine, su sarnıçlarına, camilere taşınmış. Aioil’li atalarının mirasını paylaşmışlar. Hazıra konmuşlar.

 

Alibey Camisi’nin avlusunda 2000 yılından önce var olan mevlevi tekkesi veya mutfağı, aşevi 2000 yılında yıkıntı harap vaziyetteydi restore etmek yerine harabeyi ortadan kaldırmayı tercih edip avlu düzenlemesi yapılınca kayboldu gitti. Yıkıntı ve o bölgede bulunan taşlar, hazire taşları peyzajda cami bahçesinin kademelendirildiği duvarlarda kullanıldı. Mezar taşlarının bazılarının yazılı yüzleri dışa dönük bazıları yatay konulmuş hatta mezar taşının başlığı dahi sıra taşı olarak kullanılmış.

 

Böyle yıkıntı harabe duvar veya yapıları ihya etmek yerine oralarda yeni bir duvar örüyor veya yeni bir yapı yapıyorsak yıkıntının taşları bulunmaz nimettir hazır kesilmiş yontulmuş bir taşı kullanmak. Oysa ustası onu yerine oturtmak uydurmak için kaç defa yerine koyup koyup kaldırmış biraz sağından solundan yontmuştur ve şimdi tamam dediğinde harçla veya kurşun dökerek bağlamıştır. Hiç biri olmadığı devirlerde geçmeler ile bağlantıyı sağlamlaştırmıştır. O taşta ustanın on parmağının izi, emeği, alınterinin damlacıkları vardır.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir adlı eserinde: “…Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rastgele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır. Kalede ve onun eteğine serpilmiş mahallelerde Türk velileri Roma ve Bizans taşlarıyla sarmaş dolaş yatarlar. Dedelerimizin mezarlarından çıkan yeşillikler hangi itikatların etrafında yontuldukları belli olmayan çok eski taşları kendi rahmaniyetleri ile yumuşatırlar; burada kerpiç bir duvardan İyonya tarzında bir sütun başlığı veya arkitrav fırlar…” diyerek Ankara’yı tasvirler.

 

Bizim bölgemizde Manisa merkez hatta ilçelerinde dahi taş işçiliği ile ünlü herhangi bir esere rastlayamayız. Ya dere taşından toplama duvarlar örülmüş, çok yerde de kerpiç veya çatma dediğimiz ahşap moloz karışımı duvarlardan yapılar yapılmıştır. Kolay yontulacak taşımız bulunmadığından zahmete katlanmayan ustalar eski cami, han, hamam, kale, köprü, çeşme gibi sivil, dini, askeri yapılarda da devşirme taşlar kullanmışlar veya taş ustaları dışarıdan (Urfa, Mardin, Diyarbakır…) getirtilmiş, diğer yapılarda yöresel malzeme kullanılmıştır.

 

Antik yerleşimi olan yörelerde de taş bol olduğundan hem de yontulmuşundan ev, ağıl, bahçe duvarlarında önceleri eserin yıkıntılarından seçerek sonra ne varsa diyerek taşlar alınmıştır. Yazılısından kabartmalı resimlilerine kadar çeşitliliği olan ve evlerin ön duvarlarında görülecek en mutena yerlerinde eçiş büçüşlerin arasında kullanılmıştır. bazı evlerin bahçelerinde sehpa yerine kullanılan sütun başlığı, altlığı, mermer avlu kaplamalarıyla neredeyse, ev müze, evin sahibi müze müdürüdür.

 

Antik kent yerleşimlerine yakın yapılan evler, köyler taşımacılık açısından bir kolaylıktır.  Bir ikincisi evin temel kazılarından çıkması muhtemel buluntular dikkate  alındığında körün istediği bir göz… sevinci yaşanır. Eh köyün çeşmesini, camisini artanlarla yapmak da hayırdan sayılınca sevap hanesi de kabarır.

 

İlk yerleşim yerleri seçilirken yol, su, güneş, rüzgar, hava, ulaşım… gibi bir çok unsurlar araştırılır en uygun şartlar bulunduğunda oraya yerleşilirmiş. Su kenarları, otlaklar, yaylalar gibi. Daha sonra hep bu yerleşim yerlerinin yanına yakınına bazen de üstüne yerleşilmiş. İlk önceleri şartlarda bulunmayan ekonomi, Lidyalılardan sonra başlıca şart olmuş. Duygusallaşan! insanlar ata dede yadigarı deyip onların yanıbaşlarına! yerleşmişler.  

Kabataş, Yontmataş, Cilalıtaş devirlerinden sonra kuvvetle ihtimal yuvarlanarak götürülen taşlar ilham kaynağı olmuş ve tekerleğin bulunmasıyla Taşımataş Devri başlamış olup zamanımıza (Yakın Çağ tarihine) kadar gelinmiştir.

 

İşte Aigai’nin agorasından üç taş, biri toprağa, biri dereye, üçüncüsü her yere düşmüş. Her yere düşen taşlar cami dahil kireç badana ile beyaza boyanmış, devşirme taşlara kapak olmuş.

Masal gibi.

BİR ŞEHRİN YABANCILAŞMASI-4

 

Peki oturup ağlayacak mıyız? Şehrimizde yabancı gibi mi dolaşacağız? Konuşacak bir insan bulamayacak mıyız?

 

Yabancılaşmayı tetikleyen unsurları yukarıda biraz bahsettik bunların haricinde bir çok sebepten yabancılaşmaktayız.

Ekonomi: Manisa bir yönden bakıldığında vardiya şehridir. 180-200 fabrika var aşağı yukarı 40-45 bin kişi çalışıyor olduğunu düşünürsek dört ile çarptığımızda 160-180-200 bin kişi demektir, bir de bu fabrikaların yan sanayi işletmeleri var. 400 bin olan şehir nüfusunun yarısı.

 

İnsanlar birbirlerini toplu yaşantının olduğu yerlerde tanır, yoksa sanayi servis duraklarında servis aracına inene binene bakmakla tanımaz. Çarşı, park, spor alanları, sosyal mekanlar, kamusal alanlarda. Şehirde yaşayanların buralarda bulunabilmesi için ekonomik durumunun iyice olmasının yanında kendine zaman ayırması da gerekmektedir. Şöyle bir şey yapılsa Manisa’da 10 yıllık  ikameti olan fabrika çalışanın maaşı 2 bin TL’den başlasa.

İkincisi: Tarım şehri diyoruz baş fiyatlar son günlerde çok konuşulur oldu. Kuru üzüm 4 TL değil 8-10 TL olsa kimse bağını bırakıp fabrikaya çalışmaya gitmez, bağı bahçesi olmayan fabrika çalışanına da rakip olmaz.

 

Kimse bağını tarlasını satıp iş yeri açmaz: Çıraklıktan usta veya ticaret erbabı olmuş kimsenin pazarında rekabet yapmaz, et süt para etse bu işten para kazanılsa kimse hayvanını ineğini satmaz. Bundan dolayı köyden şehre göç de olmaz.

 

Eğitim; yabancılaşma da önemli unsurlardan biri. Eğitimli insan tiyatro, konferans, sergi, sinema, gibi sosyal aktivitelerden faydalanır evinden çıkar şehirli ile yüz yüze gelir, tanış olur.

 

O zaman oturup ağlamayacağız demek ki. Eğitim için okullarda kaliteli eğitimin verilmesi için mücadele edeceğiz. Tarım, hayvancılık, sanayi çalışanlarına geçineceği hatta sosyal yaşayabileceği bir kazancı sağlamak için odalara modalara, kapalı kapılar ardında ki toplantılara bakmayacağız çiftçi, sütçü, köylü ile bir olacağız. Bunu yabancılaşmayalım diye yapmayacağız Manisa’nın refah seviyesini arttırmak için birlik olacağız neticede bu işe de faydası olacak.

 

Nüfusumuzu sabitlemek zorundayız. Sanayiyi bir yerde durdurmalıyız, tarıma Gediz Ovasından dolayı destek vermeliyiz, ayrıca bu ovada yapılacak tarımda teknolojik üretim minimum ilaç minimum gübre yani dönüm başına düşen ürün miktarını mutlaka arttırmalıyız. (Sevgili Nazım Şafak’ın bu konuda çalışma ve tavsiyeleri yadsınamaz.) Gediz Ovası pilot bölge olmalı. Hatta Manisa olarak bir kampanya başlatıp Üzümü pamuğu domatesi bostanı önde gelen öne çıkan tarımı hep birlikte kalkındırarak ülke ekonomisine katkı sağlayarak aslan payını almalıyız.

 

Dağlık kıraç bölgelerde hayvancılığı ve tütüncülüğü teşvik etmeliyiz. Toplum olarak cola, asitli içecekler içeceğimize süt içelim, yoğurdu teşvik edelim. Kurban bayramında danaya gireceğimize normal günde de koyuna, danaya girelim hayvancılığı kalkındıralım. Kooperatifleşme ile ucuz yem, saman, ovada ki yonca ile dağda ki Gonca’yı (ineğimizin adı) takas edelim…

 

Manisa olarak bugüne kadar sanayicilere hiç birimiz teklif götürmeşizdir, kalkınma hamlesinde temsilciler kurulu bu konuya da el atmalı.

 

400 bin nüfuslu büyükşehir Manisa madem ki sanayi ihracatı ile ülke ekonomisine büyük katkı sağlıyor. Nitekim her yıl milyar dolarlık ihracat ile ithalat dengesini sağlarken yine ülke ekonomisine katma değer açısından sağladığı miktar ile Manisa’nın önde gelen sanayi kentlerinden biri olduğu açıklanır durur. Bundan payını almalı yani devlet burayı pilot bölge seçmeli. Planlanmasından ekonomik hayatına, eğitimine, yatırımına kadar ayrı ve farklı projeler geliştirmeli.

 

Yabancılaşmaya Karşı Kalkınma Meclisi: Temsilciler Kurulu, Teşvikçiler Kurumu, Girişimciler Grubu, Kapından ayrılmam yakandan düşmem encümeni, Her işi çok bileni, Manisa’yı seveni, zorlama gerektiren işlerde devreye sokulacak  iş bilenin kılıç kullananın birimleri… şaka bi yana birlik ve beraberlik ile bu işin üstesinden gelinecektir.
Bunun başka çaresi yok. Yeni yapılacak imar planında yerel yönetime çok iş düşüyor derken acaba STK’lar bu işe sıcak bakarlar mı? Yeni yapılacak imar planının adına ‘Manisa’nın Yaşam Planı’ diyelim, ama hepimiz taşın altına gövdemizi koyalım.

BİR ŞEHRİN YABANCILAŞMASI-3

Böylece ruhsatlı gecekondular oluşuyordu ama kanunlarda bu işe cevaz veriyordu. Bu zamanlarda yap sat kanunu çıktı (çıkmaz olaydı). İmar planı 1989’da değişti ve her mahallede sokakta caddede katlar arttırıldı. Burada şahıs parseli yapılmadı ama şahısların arsalarına hiç dokunulmadı. Kimsenin tapusu delinmedi. Tek ve iki katlı yapıların arasında yol kaç metreyse hiç farketmez aman şahsın tapusuna dokunmayalım denilen bir plan yapıldı. Plan yapılmadı mevcudun üzerinden geçilen ama adaların üstünde iki üç kat yazılı olanlara beş altı yedi sekiz kat yazıldı. Tarihi eser, cami, han hamam koruma hak getire, haydi Allah rast getire, bir plan ile herkes mutlu mesut edile.  Berbere, diploma verilen yerde herkes müteahhit oldu. Ayakkabıcısından bakkalına, toptancısından perakendecisine kadar. Biz de bir kaç müteahhide proje ile destek verdik. Horozköy ve diğer gecekondu mahallelerinin projelerini yenilere bırakmıştık.

 

Bir taraftan yıkılıyor, diğer taraftan çiziliyor Manisa. Balkonlu, büyük sürme camlı, en üstte çekme çatı katı denilen her keseye uygun daireler yapılıyordu. Yıkılıp gidenin yerine kaleterasit sıvalı apartımanlar geliyor. İnşaat malzemesi imal eden firmaların barkod numaralarına uygun ürettikleri malzemeden oluşan bir Manisa ortaya çıkıyordu.

 

Tarihi eserler çok katlı apartmanlar ile abluka altına alınırken Manisa her vurulan kazma kürekle tarihten siliniyor, tanıdık bildik sokaklar üç beş ayda şekil değiştiriyor tanınmadığımız bir sokak oluyordu. Artık eve göre tarifler verilmiyor apartmana göre yerler tarifleniyor, ayrıca yeni yapılan binalara methiyeler düzülüyordu. Beş kata 1,5 kat altı kata 2 kat ölçeğiyle müteahhide verilen eski Manisa evleri yıkılıyor, komşuluklar bitiyordu. Sefertası gibi üst üste konulan konutlara apartman denilen yapılara bir katın haricinde (tapu sahibi) tanımadığımız yabancılar taşınıyordu. Hoşgeldiniz ev gezmeleri tanışma fasıllarına yetişelemeyince o iş de bitmişti. Evlere, yaygınlaşmaya başlayan televizyon sessizliği hakim oluyor, ev gezmeleri, sohbetler son bulurken gözler faltaşı gibi açılmış vaziyette sabahlar yapılmağa başlanıyordu.

 

Derken sanayi devri geldi çattı; 1965 göç yılları Türkiye’nin batısı ağmaya başladı. Manisa’ya çalışmaya gelenler barınmak için müşterek tapuya sığındı, ortak alınan tarla paylaşıldı, harçsız tuğladan sıvasız evler çatısı kırık toplama kiremitler kendi hallerine bırakılan yeni yabancılar, mahalleye dönüşen gecekondular.

 

Bu kadar yap sat yık yap konutları 90’lı yıllarda gelişmeye başlayan OSB’nin vardiyalı işçilerinin konut ihtiyacını karşıladı. Bir yandan gecekondular yapılırken öte yandan apartmanlar doluyorken Değirmen Boğazı, Kısık Çıkmazı… sokak isimleri yerine 3000 5000 gibi numaralar verildi. Tarihi sokak çeşmeleri bir bir yola yeşil alana parselasyona yenik düşerken kalan bir kaç tanesinin de suyu akmaz oldu.

 

Kadim şehir Manisa, nâdim şehir Manisa, hâdim şehir Manisa, malûm şehir Manisa oldu. Ne demek malum şehir diğer şehirlerden farkı olmayan herkesce bilinen tanınan demek.

 

Bir şehir işte böyle yabancılaştı? Planlama ile. Hasret kalınan hasletler, yitip giden değerler ile. Vardiya şehri olmak ile. Büyükkent denilen düşünceler ile.

 

(DEVAM EDECEK)