Sonbaharın güneşli ve renkli günlerinden biri denk geldi Cumartesiye. Bisiklet yolunda su birikintileri var güneşin sıcaklığı yetmemiş kurutmaya. O yüzden geçen gün aynı yolda tepemde ki kaska kadar çamur sıçradı bisikletin tekerinden tabii. Bugün çamurlukları taktım çamur vız gelir. Bazı düzgün insanlar da çamurluk kullanmalı tekerden gelse iyi de her yerden geliyor.
Trafiktekiler mi bana alıştı ben mi trafiğe, yol verenler bir de direksiyonda reverans yapıyorlar buyrun der gibi el uzatıyorlar. Allah Allah şaşırmadım desem yalan olur ama çözdüm. Spor bisiklet kıyafeti: Dar paça siyah eşofman altı, üstümde gri rüzgarlık, sırtımda rüzgarlığın üstüne çıkardığım içimde ki içliğin kavuniçi cırtlak rengi ensemden aşağıda, kask, eldivenler, spor ayakkabı. Belli ki spora çıkmış bu adam keyfini bozmayalım edasında sürücüler. Ayrıca karbon salınımına önlem bandana boynumda yoğun trafikte ağzımı burnumu örtüyorum.

Manisa vardiya kenti olduğunu bi daha anladım güzergahım servis yolu güzergahıydı çünkü. 2000 yılında tır yoktu memlekette. İzmir’den kiralıyordum. Şimdi envaiçeşit araç, dolmuş deriz 10 kişilik araçları uzatmışlar doldurulmuş olmuş 21 kişi. Son zamanda onlar revaçta taksi gibi kullanıyorlar, trafikte gıcıklığı yapanlarda onlar, ama ufacık bebeleri araçta unutanlar da bunlar.

Sığınacak bir liman arayan fırtınaya yakalanmış tekne gibi Laleli’de bisiklet yoluna kapağı attım. Kestim pedallamayı boşa attım zincirin cırrr sesli nağmelerinde biraz da oturduğum selenin üstünden doğrularak gidiyorum. Keyiften zili çalacağım tik tak Amet gibi olacak. Ama merak etmeyin bisiklet yolunda giden yayalara zil sesi yetmedi, yaklaştığımda bana bakmasına rağmen bağırdım. “Kaçsana kızım” uyandı, kucağında ki bebesiyle. Geldiğimi görmediği gibi nerede yürüdüğünü de bilmiyor.
Karbon salınımı (trafik) organize sanayiye girdiğimde azalmıştı. Sondan bi evvel ki kavşaktan sağa döndüğümde Karaali’ye gider levhası az sonra gözüktü, cümbüşte gözükmüştü. Zeytinlikler, sarı kırmızı rengarenk yapraklarıyla asmalar, bağlar, renk armonisi çitlembik ağaçları.
Bir yanım sanayi alanı fabrikalar, bir yanım tarım arazisi bağlar bahçeler tarlalar. Sanayi asgari ücret. Bağ üzüm baş fiyat. Ekin saman ithal. Zeytin, yağ çomakla ağacı bakalım daha pazara çıkmadın.
Karaali Köy yolu üzerinde; tarlasını süren, zeytinini toplayan, tarlasına tohum serpen, koyunlarını yayan çoban. Öte yanımda ki koca koca binalar, fabrikalar, sanayiden sesler, kamyonlar, tırlar. Şimdi anlaşılıyor; tarım para etse sanayiye adam bulunmaz. Köyden şehre göç olmaz. Tüketim olmaz ekonomi daralır. İyi de ithal malı kim ala kim vere. Sanayidekiler yabancı, hancı, çalışanlar yolcu yolancı. O yan ithal, bu yan ithal, para mı yeter be hacı!
Pedallıyorum Karaali yoluna girdim zeytinciler yol kenarında kimi sopalıyor naylon brandaların üstüne üstüne, kimi topluyor çuvalların içine içine. “Bereketli olsun.” dediğimde çomak sesinin yerini çomaklayanın sesi aldı. “Eyvallah”
Akgedik’e döndüğümde yolun virajları manzarayı tetiklerken, asmaların kahverengileri, kavakların sarıları, çınarların rengarenkleri. Empresyonizm burada doğmuş sanki. Monet’in tablolarını andırıyor tabiat. Paul Cezanne, Van Gogh toplaşmışlar renkleri cümbüşlüyorlar. Uzaktan gözüküyor Akgedik’in minaresi ne zevkliymiş buralarda pedallaması.
Bu tılsım bozulmasın bir daha gördüğümde rüyadan uyanırım diye sanayiye girdim dönüşte. Eyvah servis çıkışıymış. Doldurulmuşlar, kara dumana borazan olmuş egzozlu benim yaşımda otobüsler. Kapısının önü kalabalık servise binenlerin arasından geçerken iki köpek fabrikanın yalakası olsa gerek takıldılar peşime hayt huyt bağırış çağırış pabuç bırakmadım. Az ileride biri fino diğeri. babafino, fino cav cav gazlıyor diğeri kalın sesiyle horfluyor. Ben durur muyum ben de carlıyorum. Şimdi anladım o kadar köy gezdim yol düzdüm bir köpek görsem ya. Meğer onlar da insanlar gibi köyde ekmek olmadığını anlamışlar sanayiye takılmışlar.
Bandana ağzımda burnumda, basa bildiğim kadar pedal ayaklarımda. Ne manzara kaldı hatırımda, ne rüyalar uyandığımda. Asfalt siyah, şehir gri vızır vızır trafik, köy yolu böyle tozumuyordu cabası.
Mavi bisiklet yolu yapıldığından beri dip bucak görmemiş çamurlu o da. Bastım geldim eve 40 km olmuş ya.
İzmir caddesinden kırmızı köprüye devam ederken önemli yapılardan biri Karaköy Polis karakolu idi. O devirde akşamları sokak bekçileri hava karardığında mahallelere dağılır sokaklarda asayişi ber-kemal ettikleri gibi ellerinde düdük palaskaya bağlı bellerinde cop, hırsız uğursuz kovalar akşamları gün ağarıncaya kadar vatandaşın huzurunu sağlarlardı. Gecenin sessizliğini yırtan tiz bir düdük sesi bize güven verirdi. O devirde hırsızlıktan başka büyük olay olmaz olsa da çocuk halimizle duymaz, duyurulmazdı bizlere. Ama şunu iyi bildiğim ve bu devirde neden yok diye sebep aradığım konu: Polis veya mahalle bekçisi hırsızı yakaladığında (önünde bahçesi makilerin arasında ki dar bahçe yolundan karakola girilir solda polislerin ifade aldığı şikayetlerin dinlendiği görevli polis o odanın karşısında sağda komiserin odası vardı arkada bir kaç oda tuvaletler alta bodruma inen merdiven bulunurdu) karakola götürür bodrum katta ki nezarethanesine kapatılır polisler sabaha kadar nasihat ederdi. Sabah polislerin nöbet devri olur nöbeti devralan polisler de nasihat ederdi. Sonra ifadesi alınır bırakılırdı. O hırsız hırsızlıktan vazgeçtiği gibi bi daha karakolun önünden dahi geçmezdi.
Karakolu bu kadar iyi bilmemin sebeplerinden biri ben de altı yaşımda çocuk suçlulardan biri olarak az önce güvendiğimiz bekçilerden birinin vazifeşinaslığı neticesinde yakalanıp karakola götürülmemden kaynaklanmakta: Regaip kandili akşamı Manisa’mızda hepimizin bildiği havai fişekler atılır, maytaplar yakılır, mantar tabancaları kullanılır, çok ses çıkaran ve tehlikesi olan çıtır pıtır patlatılırdı. Yuvarlak aspirin kapsülü şeklinde ki çıtır pıtır tabletleri ufalanıp bir kaç küçük parça patlatıcı demirin içine doldurulur demirin ucunda ki çivi sert bir yere taşa duvara betona vurulurdu. Demir içinde sıkışan çıtır pıtır patlar şiddetli ses çıkartırdı. Onun bir doldurma ölçüsü vardı o ölçü kaçırılırsa yaralanmalara dahi sebep olurdu. Ama, erkekliğe sığan da oydu, çok ses çıkarsın diye o ölçünün kaçırıldığı da olurdu. Bu demirin kullanımının yasaklandığı devirde abimden saklayıp aldığım bir çıtır pıtır demirini kapımızın önünde sokak lambasının altında doldururken (doldurup kaldırım betonuna vuracağım) bekçi elimden tutup yakınımızda ki karakola götürdü. Çocukluk hali korkudan, bir de suçlu olduğumdan fazla sesimi çıkaramadım. Ne evin haberi var ne de komşuların. İşgüzar bekçiye bakın akşam vakti kaçırıldım, kayboldum sanacaklar. Ağabeyim bekçiyle giderken görmüşte ifadem alınırken ayaklarımın titrediği anda karakola gelip beni almıştı.
Kırmızı Köprüye geldik. Çaybaşı Deresi’nin (DSİ’nin kayıtlarında Akbaldır Deresi diye geçer) ihtişamı karşımıza çıkar. Derenin iki kenarında korkuluk vazifesi gören 50-60 cm yüksekliğinde pek yüksek olmayan, harpuştasının betonları aşınmış kalın taş duvarlarıyla düşme önlemi alınmış bir hayli derince içerisi koca koca yuvarlak kayaların, sık şekilde çınarların olduğu, yazın en sıcak günlerinde kuruyan kışın kayaları örtecek şekilde dolu dolu akan, akarken kayalara çarpan suyun sesiyle uzak evlerden dahi duyulan uğultusu ürperti verirdi sessiz kış gecelerinde.
Suyu eskisi kadar akmasa da şimdi bile şehre nefes aldıran çınarlarının yeşilliğinin aktığı bir deredir. Doğu Batı yönünde yani Çarşı’yla Karaköy’ü, Kuzey Güney yönünde de Spil’in eteklerine yerleşmiş Eski Manisa ile İzmir Caddesi paralelinden sonra gide gide ovaya uzanan Yeni Manisa’yı birbirine bağlayan Kırmızı Köprü Çaybaşı Deresi’nin üstünde önemli ve stratejik bir noktadadır. Çaybaşı Deresi üzerinde çok sık köprü olmasına rağmen merkezi konumda ki bu köprü ve yakınında ki Karaköy Kahvehaneleri Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de geçer.
Köprü korkulukları tornadan çıkmış ahşap görünümünde kırmızı dökme mozaikten yapılmış olduğundan Kırmızı Köprü diye anılır. Köprü bir hayli eski kemerli. Altta ki kemerle yaşıt olmayan kırmızıyı andıran korkulukları kimin ne zaman yaptığını bilmiyorum. Manisa ile ilgili kitapların birinde vardır diye düşünüyorum.
Bu bölgeye gelince Evliya Çelebi dahi Karaköy Kahveleri’nin birinde soluklanmış, biz de bir nefes alalım. Kırmızı Köprü’den çok yukarılarda Arap Alan Meydanı’nda Defterdar Mahmut Efendi Camisi’nin köşesinde ki Pürnefes Çeşmesi dahil bir çok çeşmeler ve köprüler, aşağılarda da Ayn-ı Ali’nin Amak-ı Hayalî’nin anlatıldığı Koca Çitlenbik var anlatılacak.
Uzun hikaye velhasıl.
Trafik yoğunluğundan kuyruklanmalardan kırmızı ışıklardan ilerleyemeyiz. Trafik akmaz tıkanmalar olur ara sokaklara saparız bir başkası daha girmiştir bizim gibi yoğun trafiğe kapılmayayım diye, orada da sıkışıklık, dönsen dönemezsin geri gitsen arkanda bir başka araç. Buraları +18’den dar ama sağlı sollu parklanmalardan dapdar. Çöp arabası, ambulans, arazöz nasıl girecek diye sorar dururuz. Girmesi çıkması zor. Bazen nefret gelir bıkkınlık gelir. İçimizden geçenler dilimize gelenler söylenmez. Baştan çıkarır dayanamayız.
Manisa trafiği budur. Akşam saatlerinde bu dar sokaklarda park yeri arayanlarla karşılaşırsınız AVM otoparkında yer arayan sürücüler gibi. Her şey alt üst olur. Ne tek istikametler ne tık nefesler avaz avaz bağırganlar; bazen pazaryerini çağrıştırır, bazen kayıkçı kavgasını, bazen de taşa sopaya bıçağa dönerine kadar büyüğüne rastlanır. Silah çekilmez ama bir ucundan gösterilir.
Yollarda araçlar gidemiyor kaldırımlarda insanlar. Bir de anlamadığım bir şey var herkes sokakta. Aracı da insanı da. İşsiz sayısı istatistiğini Manisa arttırıyor herhalde, kaldırımlar omuz omuza yollar üst üste.
Çatal mezarlığı dünya işlerinin bittiği yerden hemen sonra başlayan dünya düzeninde ki aktörler rol alıyor. Dükkan dükkan, kahve, pastane, kafe, market, bir hareket bir hareket nereye kadar çocuk hastanesi kavşağına kadar kesintisiz. Bankası, kankası, konfeksiyonu, kavafı, çapıt çarşısı, kahvehaneler, kaldırım işgaliyesi için bahaneler. Marketler yan yana önlerinde çift sıra kamyon bozması araç parklanmalarıyla. Çilekeş caddesi.
Havada duman sis, zehir solumalar. Egzoz hizasında karbon salınımı soluyan çocuk arabalarında bebeler, giysi kutusu, cam kağıt naylon üçlüsü matruşkalar, Telekom panosu, Gedaş trafosu, sokak aydınlatmaları podyuma çıkmış Gedaş yanında bir belediye diğer yanında bir diğer belediye daha; boynu bükük olanından ucuna zeytin takılmış çomak gibisine kadar. Reklam panoları, yollar toz toprak pislik cabası. İşyeri kapı önlerinde naylon kovalar, askıda çamaşırlar, canlısı yetmiyormuş gibi cansızı mankenler yanınızda, öyle avare kasnak geziyorlar ki insanlar mankenin elini tutup hadi yürü diyenler bile var.
Manolya Meydanı’ndan dön Sultan Camii, Karaköy, Dış Mahalle, çocuk hastanesi kavşağına kadar bu istikamette keşmekeş caddesi.
Panayır desem değil, köylü pazarı hiç değil.
01.01.2018 de başlayacak işgaliyeli 18m. ve üzeri caddelerin düzenlemesi; asfaltından kaldırımına kadar jilet gibi olacak, temizlenecek, bozuk ve görüntü kirliliği ortadan kalkacak, maalesef balkonlara koyamadığımız ama ille de evimin önü dediğimiz araçlarımız otoparklara (raflara) kalkacak. Yollarda bu teneke yığınları olmayacak, kaldırımlar insanlara, yayalara. Yollar elektrikli otobüs ile akan trafiğe hareket halinde ki araçlara.
İşgaliyesi kalkan caddelerde ayağı taşa takılandan, elektrikli uçağın vaktinde gelmemesinden, çer çöp, kağıtların rüzgarla savrulduğu avareliğine kadar Fırat kenarında ki kurdun kaptığı kuzunun hesabının sorumlusu var artık. Bisikletler bayram yapacak. İndirme bindirme yükleme boşaltma gece. Ağaçlar bakımlı, yeşiller yemyeşil, çiçekler rengarenk.
2018-19 modern, çağdaş Manisa’nın Manisalı’nın yüzü gülecek. Selamlaşmalar, yardımlaşmalar, tebessümler, şakalaşmalar, takılmalar. Başka bir dünyaya yelken açarken yeni imar planının yeni düzenlemeler ve modern şehirciliğin rüzgarı ile yelkenleri şişireceğiz. Prime Manisa’da yiyip içip gezeceğiz, Eski Garaj Yeni Proje’de senfoni dinleyeceğiz.

Biri 76 diğeri 74 en küçüğü 68 o da yetmişe gelmiş. Bunlar anamın çocukları. En küçüğü benim. Bana anam küçümen der, dayım rahmetli tüyü bozuk, rahmetli babam hepimize ismen hitap eder anama hu derdi. Evin en tavizkârı bendim yani babamın yanında pek rahattım. Abimler, babam nasihat etmese bağırıp çağırmasa, söylemese de, babama çok saygılılardı. Anam öğretmiş olmalı. Anam okuma yazma bilmez ama ortanca oğlu Zeki abim, Kars’a askerliğe gittiğinde ona mektup yazmak için yazmayı öğrenmişti. Askerlik bitip de mektup yazacak kalmayınca unutmuştu yazmayı da ama çok akıllıdır. Okusaydın avukat olurmuşsun derdi babam. Çok güzel ve lezzetli yemek yapardı. Babamın her öğle dükkandan eve yemeğe gelmesi bundandı her halde tam 12.30 yemek vaktimizdi. Çok önceleri yer sofrasında ki yemeklerimizde babamın yanı benim yerimdi, bir kolum babamın dizine dayanmış vaziyette oradan abimlere laf yetiştirirdim. Masa devrinde de yanı benimdi ama biraz daha büyümüş dayaklık olmuş olduğumdan pek fazla bulaşmazdım bizimkilere.
Şimdi kalabalığız tabii üç gelin geldi eskitemediler anamı! Şaka bir yana her biri mütevazi, gelin gibi salınanı yok, koşturan çok anama. Torunlar sıralanınca anama da iş düştü işi gücü bıraktı hayatı bunlar oldu. Büyüdü tabii onlarda kırkına gelen var aralarında hatta geçen bile. Bazen annemi yalnız oturur gördüğümde “Ohhh keyfin beyde yok, dünya ile işin de yok ne güzel” dediğimde. “Ooooo sen öyle zannet; sizleri düşün, torunları düşün, torunlarımın çocuklarını düşün, biter mi tasalar dünyada, ah yavrum ah.” İlkokula giderken hemen evimizin karşı sırasında Muratgermen, caddeyi geçiyorum her sabah “Sağa sola bak” diye tembihlerdi. Şimdi her sabah uğrarım yanına arkamdan seslenir “Oku üfle.”
![]()
Benim torunlar oyuncakları onun katına taşımışlar büyük odaya yığmışlar yayılıyorlar oynarken anam da yanlarına oturuyor seyrediyor. Oyun uzadı mı “Hadi dersinize, yeter, yarın yine oynarsınız.”
Eh be anacım, ben okulluyken sabah namazında uyandırır yatağımın yanında namazını kılar ben de ev soğuk diye yataktan çıkmaz yorgan üzerimde kitabımı okur çalışırdım, bazen dalar uyuklardım anam nöbette “Azmiii” diye uyandırırdı, şimdi sıra benim torunlarda ama daha kibar vaziyette.
En üstümüzde annem, hemen altında torunu ve benim torunlar abimlerde hep beraber aynı apartmandayız. Benimkiler annemi çok seviyorlar, onlar için sığınılacak bir liman, küçük torunum şimdi yedisinde daha küçükken bababa diyordu, babaanne de dediğimizde babaannemle karışıyor derdi. Büyük babaanne diyorlar, emekli aylığından harçlıkları var. Onlar da ay başını bekliyorlar, özel günlerin haricinde süslendiler de el öpmeğe gittiler mi ikramiye bile var.
Onlar ömür veriyor anama bir gün görmedi mi bana soruyor napıyorlar diye. Yaşam iksiri, ilaç olmuş bizim ufaklıklar ilaç saati gelmiş diyorum gönderiyorum ufaklıkları. Anam ilaç falan içmez yıllarca balık yağı kaşıkladı şimdi de toz kekik yiyor kaşık kaşık. 70’e yaklaşan 80’ne yaklaşanlar var çocuklarından ikisi by pass oldu biri ben, ilacın ganisi her birimizde, anam “İhmal etmeyin ilaçlarınızı” tembihlerinde. Çocukları üçüncü baharı yaşarken saymadım kaç yıl oldu hatta kaç bahar. Arnavutluk’tan gelmiş 5-6 yaşlarında Atatürk Manisa’ya geldiğinde görmeğe gitmiş istasyona, bunlardan yaşını çıkarmaya çalışıyoruz. Atatürk’ü görmüş, Cumhuriyet’i görmüş, gün görmüş aynı zamanda “Amann” diyoruz bazen yaşını hesaplayalım derken. Maşallah ile geçiştiriyoruz susarken.

![]()

2006 yılı OSB 4.-5. Kısım projeleri hazırladık bir tek havaalanı yoktu. İçmesuyu, geri dönüşüm sulamasuyu, atıksu, elektrik, telekom fiberoptik kabloları, doğalgaz boruları. Hepsini yerin altına yerleştirdik. Bazılarına akıntı kodu bazılarına basınç yerleştirdik. Arıtma tesisine gidecek atıksu bayağı üzdü borular neredeyse toprağın üstünde kalacaktı kilometrelerce yol gitti çok az bir akıntı ile ulaştırdık onu da arıtmaya. Üç derenin ıslahı, kuru pere taş kapladık kuruderelere. 3×3 box ile refüjde ki kanalın derinliği toprak dolgusu uğraşılara rağmen zamanla çöküntülerle yerini belli etti ama ondan haşarılık beklerken o da neticede uslu çıktı. Maskesiz beşler kışın çizmeli çamur diz boyu 4×4’ler traktör gibi her noktaya ulaştık Cumartesi Pazar bile çalıştık. Sonra nöbete bindirdik yaş icabı ben her Cumartesi icapcıydım. Gençlere gezme tatil fırsatı onların hakkıydı.
Üç bekar vardı evlendiremedik dediklerimizin ikizi oldu diğeri beklemede çok geziyorlarda fırsat bulamıyorlar bence. Mustafa emeklilik hesabı yapıyor ama bana göre değerli bir mühendis hiç tembellik yapıpda emekli olmasın OSB’de yapılacak çok iş var. Niye maskesiz bunlar. Havalarda değiller, başları öndeler, vur ağzına al lokmayı ama laf alamazsın, çok konuşmazlar, yinesi iştir kişinin lafa bakılmaz cinsindendirler.
10 sene önce 2007’de bir öğle vakti o zamanda baharın sonuydu herhalde kazaklar falan üzerimizde. Üçpınar’a köfteci Mustafa’ya gitmişiz. Her halde Nokia olmalı fotoğraf çektiğimiz maskesiz olduğumuz için tabii çıkmışız. Ne bilelim bu fotoğrafın on sene sonra karşımıza çıkacağını topladı bizi yaptı yapacağını. Tekin bulmuş.
O zaman feys tivıtır mı var şimdi sosyal medya diyorlar işten güçten sosyal bile değildik. Vatsap’a yüklemiş Tekin fotoğrafı, sözleştik bu telaşlı dünyada ne ki bir öğle yemeği değil mi alt tarafı. Köfteci Mustafa, Üçpınar’da o da zamana uymuş. O zaman sobanın yanında ki masaya oturmuşuz soba yok ama masaya aynı düzen oturduk. Güle güle anılarımızı tazeledik. Tekin serbest çalışıyormuş biz müşteri değiliz ama ağzı laf yapıyor. Diğer üç OSB’li gülücükler saçıyor ben yaşım icabı ağır takılıyorum. Ama bırakmıyorlar ki abi biz seni bisikletle gelirsin sandık diye dalga geçiyorlar. Bisikletin faziletinden bahsettim onlara onlar da alacakmış düşecekler yollara.
Hem konuşuyor hem şapur şupur yiyorduk yemeği. Ne kadar çabuk geçti zaman anlatacağımız çok şey var daha, bi on sene sonrasını bekleyecek zamanımız yok, zaman şimdi paradan kıymetli en azından 68’inde olan benim için. Gün yıl vermedik. Bir sebep buluruz dedik. Sağlık diledik sarıldık birbirimize, şöyle bir defa daha baktık maskesiz yüzlerimize.
Bir torunum Antalya’da beşinci sınıfa gidiyor. Bir vesile ile geçen ay içerisinde Antalya’daydım. Torunum Kerem’e öğretmenleri bir ödev daha doğrusu bunların grubuna bir proje vermiş. Bir apartmanda su tasarrufunu nasıl sağlarız diye.
Duşta şöyle mutfakta böyle yapsınlar dedim olmaz dede dedi. Ben yapacağım ama apartmanın diğer katlarındakiler benim gibi yapmazsa o apartmanda tasarruf sağlanmaz dedi. Doğruydu.
Kısaca: O zaman apartmanın tesisatını değiştirip geri dönüşümde kullanılabilecek vasıfta ki suyu apartmanın yapılacak olan arıtma tesisine göndersinler arıtıp tekrar kullansınlar…
Pahalılık geçim sıkıntısı gelir darlığından bahsederiz ama tasarruf hiç aklımıza gelmez. Akaryakıta zam yapılır yollarda araçlar her hangi bir değişiklik olmaz toplu ulaşım araçlarına rağbet artmaz bir iki gün sonra zamma alışır gideriz.
Fırıncılar ekmeğe taban fiyat istendiklerinde vatandaştan ses çıkmasa da basın ortalığı tetikler bir yaygaradır gider zam yapılmaz ekmeğin gramajı azaltılır. Bu sayede ekmekler sandviç ekmeği kadar oldu. Ama yine aynı basın aynı medya ekmek israfından günde tonlarca ekmeğin çöpe atıldığından bahseder. Tasarruf yine yok.
Elektrik özelleşti bu müesseselerde de fiyatlar biraz da keyfileşti. Faturaya tamir, bakım, zart zurt eklemeleriyle ek külfetler getirildi. Hatta bilmem kaç kilovat saat tasarruf yapıyoruz diye yaz saat uygulaması ile övünürken iki senedir yaz kış saat uygulamasından vazgeçildi. Bu elektrik tasarrufundan vazgeçildi demektir. Bu hükümet israfıydı ama ceremesini vatandaş çekiyor.
Telefonda saatlerce konuşuruz kontür hesabı yapmayız. Bir diğer torunum Alperen kontürüm demiyor kontrolüm diyor. Doğrusu bu olsa gerek konuşmalarımızı kontrollü kullanmalıyız. Kullanıyor muyuz?
Orhan Veli bir şiirinde “Bedava yaşıyoruz” diyor. İsrafa bakınca doğru söylüyormuş. Kullandıklarımız bedava ki! tasarruf yapmıyoruz.
Oysa: 30 seneden beri demeyeyim yapıldığından beri 1089 köyde depolar hiç temizlenmemiş. Çamur dahil her şey var, (Cengiz başkanım söylemekten hicap duyuyor ben yazmaktan) ayrıca paslı borular.
Fosseptiğe akan helalardan sular, sokak boyu her köyde kokular. Bazı köylerde akıllara gelmiş de yapılmış alt yapılar, atık su toplanmış ama derelere akıtılmış pis sular. Çevre kirliliği. Ne köyün yakınından geçebilirsiniz ne içinden, ne de Gediz’in kıyısından.
Daha başkaları da var da yazıya sığmaz hesaba kitaba gelmez. Velhasılı: Depolar temizlendi hala da temizlenmeğe devam ediliyor hatta yenisi yapılıyor. Sular analizlendi. Paslı borular galvanizlendi. Pis sular her yıl yapılan 100-150 köyde kanalizasyon hatlarına bağlandı.
İçmesuyu, kanalizasyonu biten köyler taş kaplama yollara kavuşuyor, çamurdan, tozdan kurtuluyor. Gediz kirlendi deyip oturup ağlaşıyoruz çözüm diye bekleşiyoruz. Kimse el atmıyor laf yapıyor. 13 yakında devreye girecek Manisa merkezle birlikte 14 adet (ki bunlar oarasızlıktan çalıştıralamamış) atıksu arıtma tesisiyle Gedize temiz su bırakılacak.
Yıllarca köylere götürülmemiş hizmetler Manisa Büyükşehir Belediyesi, Maski Genel Müdürlüğü sayesinde Başkan Cengiz Ergün’ün kişisel gayretleriyle ve insanî vicdanı ile yapılıyor. Köylerimizde yaşayan halkımız tüm bu yapılanların farkında, (tabii yatırımlara dur diyen ilçe belediye başkanları da.)
Kirli su, çamurlu yol, fosseptik çukuru; modern çağda Manisa’mızda ki köylerimizin bu durumundan hepimiz utanç duymalıyız.
Su parası ödemeyelim, bedava su kullanalım, olur. Ama o bedava su evimize gelmez. Bırakın suyun analizlerini, depoyu, boruyu, hidroforu, kullandıktan sonra ki arıtma ve arıtmaya giden kanalizasyonu. Belli aralıklar ile bakımı, tamiri, patlağı, çatlağı, sondajlar, artan nüfus ile yeni yatırımlar, yukarıda saydıklarımız nasıl olacak.
Su çok kıymetlimiz ise ki öyle, tasarruf yapacağız.
Ne şar şar akıtacağız ne de şarlayacağız.
…Bizim evimiz okulun karşı sırasında 100 metre ötesindeydi. Çocukluğumun geçtiği atrium plan tipli bahçeli evimizin önünde İzmir caddesine açılan şimdi ki evimizin arsası bulunuyordu. Evimizin planını da belki evimizi inşa eden Hayrettin isminde bir göçmen usta 1950 yılında yapmış. Kerpiçten bahçeli tek katlı çok güzel bir evdi. Altılı kerpiç üreten tahta kalıplı bir alete samanlı ve killi özel çamur doldurulur biraz bekletildikten sonra kalıp çıkarılır yerde kalan çamur bloklar güneşte kurumaya bırakılırdı. Bir müddet sonra yerinden alınır duvar örülürdü. Bir taraftan duvar örülürken bir taraftan da kerpiç dökülürdü. Toprak zeminli yerden 50 cm yüksekçe olan odaların zeminleri, ahşap direkler üzerine karkası hazırlanan kadronlara tahta çakılır rabıta dediğimiz zemin oda tabanı oluşurdu. Ahşap çamur karışımı bu tip evler insan sağlığı açısından çok kullanışlıydı. Ev her yönüyle nefes alıyor bakteri mikrop üretmiyordu.

İşte bu kerpiç evimiz dururken önde ki arsaya üçüncü kata sırtta teneke ile taşınan betonla dökülen dolu tuğla ile 25-30 cm kalınlığında örülen duvarlar ile yığma bir ev yaptık. Bu da kerpiç eve göre %50 nefes alabilen bir evdi.
Bu evimize ben Muratgermen Okulu’na giderken oturmaya başlamıştık. Karşımızda yani caddenin karşı tarafında ben de hatıraları olan komşumuz Rahmetli Hikmet Hanım Teyze’nin evi vardı.
Sakız tipi plan dediğimiz ortasında hayat veya koridorun genişletilmişi salon, oturma odası da denilen, sobanın yandığı ve diğer iki yanında bulunan odaları da ısıttığı bir mahal. Sokaktan caddeden altı yedi basamakla balkonumsu bir sahanlığa çıkılırdı. Sokak kapısı açıldığında dar bir antre ve oradan bu bahsettiğim hayata geçilirdi. Sokak girişinin karşısında camekanlı, arka bahçeye açılan bir kapısı olan bu hayattan bahçeye bakıldığında Hikmet Hanım Teyze’nin meraklı olduğu çiçekleri, bahçeye sığmamış saksılar çiçekleriyle üst üste durur, aralarında yine çok sevdiği kanaryası kafesinde şakır şakır şakırdı. Mahrem olduğu için odalara çocuk yaşıma rağmen girmezdim.
Hikmet Hanım Teyze hatırladığım kadarıyla biz de caddeye bakan yeni evi yaptığımızda taşınmıştı sanki, gün görmüş kadındı. Kış günleri annem ile birlikte eski kazakları söküp ipinden yeni model kazak hırka örerler o örgü modeli çıkarırdı. Bir kızı Balıkesir Eğitim Enstitüsünde öğretmen, bir oğlu da İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu grafikerdi. Bizim yeni evin camekanlı ahşap iki kanatlı bir kapısı vardı. Güneşe baktığı için menteşeleri sık sık yağlanmak isterdi aksi takdirde gıcırdayarak açılırdı. Bu gıcırdamayı duyan Hikmet Hanım Teyze sokak pencerelerinden birini veya sokak kapısını açar “Azmi oğlummm” diye seslenirdi. Mahalle bakkalımız Ahmet bakkaldan ekmek veya ihtiyacı neyse onu aldırmaya gönderirdi. Bu o kadar sık olurdu ki ben bakkala gitmemek için kapıyı ötmesin, gıcırdamasın diye yağlardım, evdekiler bilmezdi. Çocukluk işte. O günler o komşuluklar geri gelse…
İzmir Caddesinde karşılıklı evden birinden kapı gıcırtısının duyulması, inanılacak gibi değil. Bisiklet, at arabası, yaya geçenden başka bir vasıta yok ki. Ezanlar minarelerden okunur, kumruların guguguk ötüşleri öğle sıcağında çocukluk uykularımızda ninni gibi duyulur, annelerimiz evden seslendiğinde sokaktan eve girerdik. Sokak kavgalarında bahçemizde aylarca bağlı kalmış yazın bağa götürdüğümüz köpeğimiz Kocagudo’yu kavga ettiğimiz çocukları korkutmak için zincirinden tutup da çocukların üzerine sürdüğüm de zaptedemez beni sürükler derecesinde koştururdu.
Topraktan humba, ahşaptan toka ipine kaytan derdik. Zeytin dalının çatalından sapanta, traktör iç lastiğinden gıcır yapar kuş vuracağız diye kiremitleri kırardık. Telden yaptığımız arabayı sürerken en sakin halimizdi. Mahalle camimizin müezzini Arif Hoca caminin avlusunda şamata yaptığımızda kovalar kendimizi affettirmek için namaza girerdik, Ramazan aylarında akşamları gizliden çıktığımız minareden maniler söyler, Teravih’de namaza diye camiye gider caminin altını üstüne getirir cemaatin ayakkabılarının birer teklerini diğerleriyle karıştırırdık…
(Kırmızı Köprü’ye haftaya varırız inşallah.)
NOT:Geçen hafta ki yazımızda Muratgermen okulunun yanında ki yazlık sinemayı anlatırken adını sehven ‘Zafer Sineması’ diye yazmışım bu sinemanın adı ‘Yazlık Zevk Sineması’dır.’ Beni uyaran Nurullah Koçlular’a teşekkür ederim.
Sultan Camisi’nden Kırmızı Köprü’ye kadar İzmir Caddesi: Sultan Camisi, Muratgermen İlkokulu, Kırmızı Köprü belli başlı ve günümüze ulaşmayı başarmış yapılar.
Sultan Camisi’nin yanında ki Sultan Parkı dutluktu yaz aylarında bostan pazarı olur at arabalarına piramit şeklinde istiflenmiş kavunlar karpuzlar tane ile değil toptan satılırdı. (Rahmetli babam Kocakumlar Tımarı’nda komşu olduğumuz Malo İsmail’den alırdı bir araba karpuzu babam bilirdi ki Malo İsmail karpuzu sulamaz sulanmayan karpuz lezzetli olur derdi. Şimdi bırakın sulamayı kabağa aşı yapıyorlar karpuzun feleği şaşıyor.) Yaz ayları haricinde toprak zemin olan dutluk rüzgarla toz, kışın yağmurla çamur olurdu. Hani şimdi asfalt diye belediyenin kapısını aşındırıyorlar ya ne gezer iki ana cadde haricinde onlarda paket taş dediğimiz granit taş kaplıydı diğer yolların çoğu toz toprak, asfaltı on yaşına gelince gördük. O zamanda parke taşlı yollar zıplatıyor diye erdim şükür gördüm şükür serdiler asfaltı taşların üstüne.
Bu dutluk alanın kuzeyinde şimdi Sağlık Müzesi olan imaret vardı. Yıkık dökük o zamanlarda her eski eserin etrafında bahçesinde kokar ağaçları mutlaka olurdu. Sanki bi nevi koruyucularıydı bu ağaçlar. Eskiden bu eserleri korumamışlar diye şimdikiler kızıyor. Eski fotoğraflarına bakınca şimdi daha iyi anlıyorum. Yokluk zamanı çingene kiremidi dediğimiz kiremitler bile elde yapılıyor. O kesme taşları usta mı var kim kesip kesip yerine koyacak. Devlet karneyle ekmek dağıtıyor, yol yok su yok kanalizasyon yok, vatandaşına bakamıyor eski eseri kısmış.
Caminin karşısında Saruhan Parkı’nın cadde yönünde 60 yılı öncesine tariflenebilen bir sıra ev, arkada bakımsız yine kokar ağaçlarının yanında selvi çalılık cangıl diyebileceğim girilemez yeşilliğin içinde bakımsız Saruhanbey Türbesi vardı. Kim tanır bilir Saruhanbey’i kitapsarayda ki kitaplardan başka evde orda burda dükkanlarda pek kitap olmaz okul kitaplarını nesilden nesile intikal ettirirdik analarımız kitaba yazma kitabı yırtma yıpratma der bizde aman yıpramasın diye açıp okumazdık! Saruhanbey ve gibileri bize çocuklar için yasaklanan yerlerdi. Hoca takılır, cin çarpar şeytan işer diye çocukları yaklaştırmazdı büyüklerimiz ama onlar çaput bağlamaya giderlerdi.
![]()
Cadde üzerinde ki ev kümesinin bir başkası merdivenlerden çıkarken sol tarafta şimdi ki kuşçular kahvesinin sırasında vardı. (Bu merdivenlerin hemen başlangıcında kollu döküm sokak çeşmesi vardı. Bu sokak çeşmelerinin sokakları yerleri hala hatırımda.) Burada da 60 yılı öncesi rum evi yapı tarzında bir kaç evin önünde kaldırım hak getire taş duvarlı, yoldan giderek yükselen eğreti bir kaldırımı vardı.
Caddeden Sultan Cami’sinden Karaköy’e doğru devam ederken sol tarafında yer yer tek katlı rum evi tarzında evler kalabilmiş hatta imarı olup uygulaması yapılmamış eski plan dokusuna göre dar ve kıvrılarak Adakale’ye çıkan sokakların yanında cadde üzerinde bir çoğu yenilenmiş iki üç katlı evler bulunuyordu. Karşı sırasında Fahriye Hocanımın bahçeli yarım tek kollu merdivenle çıkılan tek katlı bir evi vardı daha düne kadar.
Muratgermen Okulu’nun doğu köşesinde Yazlık Zafer Sineması, yazlık sinemalar içerisinde en düzgünü seyir açısından uygun kotta kademelendirilmiş, planlı projeli bir sinemaydı. En arkada boydan bir sıra locası vardı. Çocuklu aileler buraları tercih eder iki sandalyeyi birleştirerek çocukları yatırıp uyuturlar sinema çıkışı kucakta uyuyan çocuklu aileler birbirlerine filmi tekrar anlatırlardı. Film arasında gazozcu sandalye aralarında ki boşluklarda gezer gazoz alanlara gazoz şişesini duyulsun diye patlatarak açar canı çekenler el kol ile gazozcuyu çağırırlardı. Çiğdem, film seyrederken olmazsa olmazımızdı. Çay bardağı ölçek gazete kağıdı veya miadı dolmuş defter yaprağı külah, çıtlamak serbest. O zamanlarda evlerde patlamış mısır çok yapılırdı bilhassa kış akşamları ama sinemaya götürülmezdi. Çiğdem, gazoz ve sinema triosu ayrıcalık addediliyordu.
Sinemanın yanında ki hala dar (ne garip) sokağı geçince Muratgermen Okulu şimdi ki haliyle diyemeyeceğim cadde cephesinde öğretmenlerin kullandığı peyzajı planlı ağaç, yeşil ve çiçekli bahçesi vardı, öğrencilerin bu bahçeye geçmeleri yasaktı. Cadde kapısından merdivenlerle bahçeye çıkılır okula yine merdivenler ile girilirdi bu merdivenleri mezuniyet veya yıl sonu okul kapanmazdan önce her sınıf fotoğraf çekilmek üzere kullanırdı. Baş öğretmen dediğimiz okul müdürü her fotoğraf karesinde mutlaka olurdu. Arkada öğrencilerin teneffüs, jimnastik dersi yaptığı ortasında muslukları olan şadırvan şeklinde sekizgen planlı bir çeşmesi vardı arka duvara bitişik atölyeler, tuvaletler, depolar bulunurdu…
HAFTAYA KIRMIZI KÖPRÜYE DOĞRU.
Caddeler sokaklar arabalardan hem de çift sıra. Üst üste olamadığından yan yana. Çoğu zaman kaldırımda, baş köşede engelli rampasında. Trafik ihlâlzadeleri altın çağlarını yaşıyorlar. Alışmış kudurmuştan beter, hizaya gelmeleri hem zaman alacak hem zor olacak. Bakkal dükkanını geçmiş marketler, önlerinde üst üste kasalı kasasız 50 nc’ler. Büyükşehir Belediyesi bisiklet yolu yaptı araçlar yola park etmesin diye çin seddi gibi bordürden duvar ördü, oysa ihlâlzadelere meydan verilmese, iki duba bir kesiksiz çizgi ile hallolacaktı.
“Dol kara bakır dol ağzına kadar dol” her yer, dolan dolana yar dolana hergün dolana. Kaldırımlar; Kahve, lokanta, kafe, büfe, hatta çay ocağı, engelli evden çıkmasın, normal olan çer çöp deyip masa sandalye aralarından geçsin. Aralarından geçtiklerimizde palabıyıklar burmalısından, sakal herkes de (memuru işçisi müdüründe bile, nasıl bir özentiyse eskiden koçero derdik dağda gezen bir eşkıya idi adı sakallılara yakıştırılırdı.)

Masa sandalye aralarından geçerken eteğini mi toplayacan, saçını mı? Gözler yerde mahcup bir şekilde sakınarak geçerken önünde sandalye masa çarpar mısın üstüne mi çıkarsın? Geçmesi maharet ister adım başı. Birinden geçtin ya diğerinden geçerken tavlaya ara verilir şöyle bi süzülürsün o arada zar sesi gelmez maşallahlar sıralanır ağız birliği yapmışçasına.
Az ötede ki dükkanda iç çamaşırları boynuna geçer, bazılarında pantolonlar bacağına, çoraplar ayağına geçer sakınmasan. Dondurmacısı kaşığın sapını gözüne sokar, kebapçısı tereyağını ocak yerine üstüne saçar. Dönerler, dönmezler, kızarmış piliç, şişte kokoriç, ramazan günü başına iç açar, 60 gün kefareti tutar. Manav dükkanı mı perşembe tezgahı mı? ‘Seç seç al’ çığırtkanlığı çabası. Bazılarında ‘elleme abla’ azarları. Halıcı bile ruloları dik dik koymuş taşınıyor sanırsın dükkan boşalmış, şeytan diyor yatır ruloları yuvarla, alt sokaktan toplasın. Parklar çoluk çocuk koşsun eğlensin koca gün hatta hafta evde patlamışlar bir hava alsınlar… Ne mümkün masa sandalye, her yan şınanay yavrum şına şınanay.
Tam selamete çıktım derken simitçi kahveci gazozcu.
Çarşılarımızın esnafın ahi kültürü geleneğiyle övünürüz. Ne zaman? Esnaf odaları ahilik bayramını kutlarken. Başda kukuleta cübbe yerlere kadar, bir eda, binbir ahkam. Hele şöyle bir ağız oynatıp oynatıp dudak şapırdatması yok mu fermanvari şekil alan ahi baba, fütüvvetnameyi okur. “Yarından tezi yok her yana yayıla, halka geçid verilmez oluna, işler böyle daha bereketli ola, zabıtalar yok ola.”
Dayanışma, birlik, kaynaşma, bir olma, toplumsal hasletlerimiz! sirayet etmiş her yanımıza. Parklarımız: Önce büfe, büyüt naylondan kafe, yemek ver bistro, yürüyüş yolları beton parke, salıncak tahterevalli bir köşe, fitness aletleri diğer köşe, hemen peyzaj proje, bodur ağaç, gölgelik tente. Her yere taş döşe. Yeşil nerede?
Dolan kara bakır kalaysız, ortalık sağlıksız, bozulan psikolojimiz, beden ve akıl sağlığımız… Herkes diyetisyen, sporcu pratisyen, sağlık için spor, beslenme, diyet, organik gıda, vejetaryen; maydanoz roka marul, havuç, brokoli yemeli.
Tavşan gibi beslen aslan gibi kükre, olur mu? Olmaz tabii.
Kimin sesi çıkıyor bu çarpık düzene? Kimsenin sesi çıkmaz tabii.
-Aaaaa buraya kadar bununla mı geldin?
Bir başka biri.
-Çok iyi ama yaaa.
Bir diğeri.
-Devamlı kullanıyor musun?
Başkası.
-Ben de alacağım.
Son cümle ekseri bu oluyor ‘Ben de alacağım.’ Ufaktan ufaktan yönetim kurulu, arkadaş, dost toplantılarına gitmeye başladım bisiklet ile. İyi de oluyor. Biraz da bizim otopark yani Karaköy otoparkı bakıma alındı ondan dolayı, her halde 15 güne biter. Hal böyle olunca arabaya yer bulunca kıpırdatmıyorum. Geçenlerde arabayı kullanmam icabetti beyaz araba gri olmuş kapısını tutamadım ceketimin eteklerini topladım da bindim. Trafik durdursa haklı ne rengi belli ne görüş açısı net. Eğitim öyle böyle oluyor da! ‘otopark şart.’ Yok mu? Var. Kullanılıyor mu? Arabanın rengi değişiyor, onunla da kalmıyor sağı solu çiziliyor, bazen yamuluyor ama yine de otoparkın kapısına kadar gelip kapının önüne park ediyoruz içeriye girmiyoruz. Kullanmıyoruz. Üç yıkama parasına bir aylık otopark. Kaporta doğrultmasına bir yıllık abonelik.
Yakında elektrikli otobüsler toplu ulaşımda kullanılacak. Uçak uçak. O kadar rahat. Telefonunu şarj et oturduğun yerden, al kitabını geç arkaya bak keyfine. Gittiğin yerde park yeri arama derdi yok, stres yok, trafik canavarı yok, magandası hiç yok. Ne çakarı ne sireni var ama tercihli yolu var. “Oğlum 5 numara ne zaman gelecek” Bak telefonuna (zaten elinde) “Beş dakka sonra teyzecim.” Şak, beş dakika sonra elektrikli bısss kapıyı açıyor sana doğru reverans yapar gibi eğiliyor. B uyrun der gibi. Trafiğe girmek yok. Konfordan rahatsız mı oldun, keyfini mi kaçırdılar ara büyükşehir ulaşım işlerini.
Özel arabanla gidiyorsun biri çarptı. “Bırak gideyim” “Olmaz, sen git, gitmem.” Trafik rapor, sigorta anafor ne uğraşacaksın. Bir başka lüksünüz daha var elektrikli otobüsün önünde bisiklet askılığı var. Durağa kadar gel veya yoruldun bi durakta otobüsü bekle koy bisikleti askılığa. İneceksin, sol sinyal yok bas kırmızı ineceğim düğmesine (parmaklar cep telefonundan zaten alışık tıklamaya) otobüs duruyor bisikleti al askılıktan başla pedallamaya. Bundan güzeli şam da kayısı veya bundan konforlusu Manisa Büyükşehir Belediyesi elektrikli otobosu.
Cuma günü Cumhurbaşkanı geldiğinde: Doğu, Cumhuriyet, M.Kemalpaşa caddeleri çarşıda yollar, caddeler boşaltıldı, üç büyük otopark tam otomatik de dahil onlarda boşaltıldı, karaköy otoparkı zaten tadilatta. Ama hiç bir arabayı üst üste görmedim. Bu kadar araba nereye gitti? Üstelik otoparklar da kapalıydı.
Arabanıza ihtiyaç var düğüne derneğe gezmeye gideceksin. Otopark evinize uzak mı? Atla bisiklete otoparka kadar pedalla bırak bisikleti al arabanı. Evde hanım hazırlanıp kapıya çıkıncaya kadar bekleme stresin yok. Bisikletle otoparka gittin gevşedin, bütün gülücükler dudaklarında, mutluluk rüzgarları bedenini sararken, heyecan, neşe. Benlik kimlik bi kenarda. Arabayı alıp evin önüne geldin hanımınız daha bi güzel gözükecek inanın. Neden? Kapıdan çıkmayı bekledin sıkıldın, araba toz toprak içinde utandın, veya uzağa parkettin yürü yürü; üşüdün, ıslandın, terledin dört mevsim sıkıntı, bir de sürttürmüşler gel de keyifli ol. Bi kantar surat ne o düğüne gidiyorsun. Kaşlar çatık arabada çoluk çocuk babam haşlayacak diye pusmuş ne o seyahate çıkıyorsun. Asabiyetin duvarlarını tırmanırken toplantıya giriyorsun ne konuşacağın hatırında ne üyeler ile diyaloğun ayarında.
Bir üye gülüyor bisikleti var. Bir başkası düğünde kuğu gibi uçuyor dans ederken düşünüyorsun uzak yakın dememiş bisiklet ile otoparkı var. Seyahatte yanından geçen bisikletleri bagaja asılmış arabada, çoluk çocuk herkes gülücükler atıyor mutluluk selamı veriyorlar size, asılmış yüzünüze. Neden diye düşünüyorsun. Arabasında bisikletleri var.
Bisiklet sükûnet demek, bisiklet huzur demek, bisiklet insancıl olmak, sevecen olmak, selamlamak demek. Yolda kalana yardıma koşmak. Neşe kaynağı, beden sağlığı, ruh dinginliği, eksersiz, spor, rahatlama, farklı olmak, kentli medeni, komşuna komşu olmak demek.
Anlatmayayım bisiklet kullandığınızda farkına varacaksınız doğru söylediğimin. Yaa adam bisikletiyle karşı yolda sen de bisikletinle bu tarafta gidiyorsun selam vermek için sesleniyor, el sallıyor. Torunlar iki bisikletli gördü mü, gülerek “Dede bunlar senin arkadaşın mı” diyorlar.
Ben her hangi bir araçtan el sallayıp selam vereni son olarak Avrupa’da görmüştüm, şimdi bisikletlilerde.