Okumaya meraklı değiliz. Halâ mı ya? Köylümüz şehre kente göçmüş, köylerde yaşlılardan başka kimse kalmamışken, teknoloji ve bilhassa telefon çağında herkeste akıllı telefon onu oku bunu oku feysi takip et dedikodu. Vatsaptan mesaj, tivitten hesap, instagramdan beni takip et. Halâ mı okuma yok? İki satırda olsa var artık.
Adam pazardan tavuk almış, arkadaşı yumurtluyor mu? Diye sormuş. Tavuk bu demiş gide gide bağıra çağıra yumurtlar demiş adam. Biz de öyleyiz okumanın yoluna girdik ya mehter marşıyla gitsek de derviş edasıyla yürüsek de bir zaman gelecek okumadan başımızı kaldıramayacağız.
Ama bu işte kafaya vura vura oku demekle olmaz merak uyandırmak lazım. Kahvelerin bir köşesine kitaplık yapılan yerler var. Kitaplık konulan otobüs durakları var. Bunlar acaba okumaya teşvik olur mu heyecanları.
Başta belediyeler, valilikler, kaymakamlık, resmi kurum, sivil toplum
kuruluşları, okul, mektep, medrese daha başka müesseseler. Hastane, postane… Bunların kapılarından girince hemen kafanızı kaldırdığınızda yan duvar, karşı pano, giriş holünde çerçeveletilmiş büyütülmüş vesikalık fotoğraflar görürsünüz. Altlarında aralarında tire işareti olan iki tane tarih vardır. O, şu iki tarih arasında bu müessesede görev yapmış başkanı tanıtır. Fotoğrafa bakar tarih de eskiyse tanımazsın. Kimdi diye merak da etmezsin yıl 1950-70-80 “Nerden bileceğim” dersin.
Yeni başkanın odasına girersin masanın üstünde ön tarafında isim soyad yazılıdır. Zaten başkanı adıyla sanıyla tanıyorsundur ama olsun işte. Peki 1950-60-70 eski yıllarda tanımadığın başkanı nasıl tanırsın. Yaptığı işler ile ‘yiğit namıyla anılır’ boş laf değil. Şimdi ki herkesin tanıdığı başkanı da bir zaman sonra tanımayanlar çıkacaktır. Ticaret odasıysa girdiğimiz kurum oda başkanının, ziraat odasıysa, esnaf, meslek, aklımıza başkanın olduğu hangi kurum geliyorsa bunların vesikalık fotoğraflarını ip çekerek bir hizaya getirerek duvara çivilemekle olmaz, şöyle bir bakar geçeriz. Boş vaktimiz varsa o kurumda birini bekliyorsak bakar da bakarız, nerden tanıdığımızı. “Bunu bi yerden çıkartıyorum gözüm ısırıyor ama…?”
Bu kurumların bir kitap odası, bir kütüphanesi olmalı, ama illa ki kurumun ne yaptığını ettiğini anlatan yazan mutlaka bir arşivi olmalı. Orada tanıyamadığımız zamanı eskimiş başkanların yaptıkları hizmetleri anlatan açıklayan kendi dönemine ait veya kendinden sonra yazılmış bir kitabı olmalı. Neler yapmış orada yazmalı “Aaaaa bu köprüyü bu başkan yapmış.” “Esnafın bu kalkınması bu başkan zamanında olmuş.” “Bağ-kur kurulduğunda bu meslek oda başkanı esnafını bağkurlu yapmış.” “Bu yurt dışından örnekler getirip bu yerli imalatı bu başkan teşvik etmiş” gibi.
Böyle, 100 senelik demiyorum. 30-40-50 senelik arşivi olan müessese, kurum, var mı? Yok.
Acaba bazı başkanların anlatacak yazacak bir şeyleri mi yok? Olsun bir şeyleri olanlar yazsın. Hem ondan sonra gelenlere hem de seçileceklere… Neyse.
‘Saldım çayıra mevlam kayıra, meraklı olan araya bula.’
Okumuyoruz merakımız yok diyerek ahkam savurmakla olmuyor okumalar. Taşın altına elimizi koymamız gerekir. Atamızı, dedemizi, büyüğümüzü, memlekete emeği geçmişi, faydası olmuşu, aslımızı neslimizi bilmemiz lazım.
Bu okuma sevdasını sağlayacağı gibi hizmet aşkını da teşvik edecektir. ‘Ben de okuyup büyük adam olacağım, memleketime hizmet edeceğim.’ Dedirtmek için bu arşiv işini, kütüphane bilincini, çerçeve içine zor sığmış sadece başları olan fotoğrafı asılmış her büyüğümüzün, neden bu duvarda olduğunu anlatmamız tanıtmamız gerekir.
Bu güne kadar hep jeopark dedik; divlit taşları, tepeleri, yolları, yan yana dip dibe yaşarken farketmediğimiz karataşların bu kadar kıymetli olacağını hiç bilmezdik. Biz mi yanıldık, yanlış mı anladık deyip gece uykumuz kaçıp sabah erkenden karataşları görmeye gittik ee bu bizim divlitler dememize rağmen adına jeopark diyenlere hak verdik. Bir bildikleri vardır dedik.
Eski mahallelerimize; yıllar önce koruyalım dediler, kurul dediler, sit dediler, uzun yıllar. Bunlar altın değerinde dediler. Terk etmedik evlerimizi başımıza yıkıldı, tepemize çakıldı, bırakmadık, taşınmadık ama baktık onaracak halimiz kalmayınca bir bir boşalttık evlerimizi. Boş kalan kimsesiz evler daha çabuk yıkılmaya yüz tuttular. Daracık sokaklar, karataş kaplı yollar, yürünmez olunca, yaşanmaz oldu buralar, komşusuz kaldı duvarlar, açılmaz oldu kapılar.
Çarşı pazar; keçeci İpsiz Hasan, nalıncı Telli Musa, demirci Kara Murat, semerci Deli Samet, kalaycı Çalkala Memet, bir bir göçüp gitti. Önce çarşıdan, sonra eşten dosttan, daha sonra dünyadan. Kapatamadık dükkanları oğulları, damatları açık tuttular işi bilir bilmez yürüttüler işleri, işi işte öğrendiler. Çarşıdan çekiş sesi, keçe kılı, kalaycının isi, helvacının tadı, leblebicinin kavruk ateşi çarşıda kaldı.
Artık takat kalmadı. Bu zamanda kalaylık bakır mı kaldı, keçeden kilim, kepenekli çoban mı kaldı. Semer vurulacak eşek, binilecek at, rahvan gidecek binek mi kaldı.
Çorbacı İsa, Dipsiz Musa, hamamcı Paşa, Baygın Rıza, çoktann hakka yürüdüler.
Zaman gelirrrr devrannn döner; Kula’nın Kara Divlitleri elmas, dar sokaklarının taşı toprağı altın, eski evlerinin açılmayan kapıları açılası, duvarlarının çivit boyası, buram buram nar çiçeği kokusu, mahallenin her yakası, yaşanılası yaşatılası olur.
Kalaycının isi, demircilerin örs pası, leblebinin kavrulası, semerlerin binilesi, hamamların kurnası akılası, keçelerin hediyelisi, çarşının hatırası, esnafın sesi, ahilerin adabı, pirlerinin nefesi, duyulası, yaşanılası olur.
Gezilesi, görülesi, çok uzaklardan gelinesi, ‘Gez dünyayı gör Kula’yı’ denilesi, hayran olunası, Tapdukemre ile Yunusemre’si ziyaret edilesi, termal sıcak sularında şifa bulunası, yer olur Kula.
###. ###
Büyükşehir Belediyesi satın aldığı evlerin onarımı, restorasyonu için şu kadar TL harcarken daha başka evleri satın almak yeni evle takas yapabilmek için dericiler sitesi yakınında 32 daire inşaatına başladı. Salihli Zeki Kayda, Kula Hüseyin Tosun, Manisa Büyükşehir Cengiz Ergün, ilkesini, şehrini, ilçesini, yöresini, bölgesini, ülküsünü seven üç başkan üçü beraber Jeopark belediyeler birliğini kurdular, hatırı sayılır bütçe ayırdılar, yeni projeler ile bir hayli yatırım yapmaya hazırlandılar. Jeoparka yollar, kapılar, idare binaları, müze, araçlar gereçler almak için para harcadılar. Kula belediyesi eski evlerin aralarında ki sokaklara yeniden kanalizasyon, içmesuyu, yangın hidrandı, yeraltı elektrik tesisatı, zamanımızın olmazsa olmazı interneti yapmak için Maski ile beraber proje hazırladılar. Eski evler restore edilip otele benzettiler.
Çarşı sokağından evlerin sokaklarına kadar cephelerinin tamiri onarımı boya badanası için kapı kapı dolaşacaklar.
#####. #####
Biz vatandaş olarak ne yapacağız?
Oturup seyretmeyeceğiz.
Bir kenara geçip bakmayacağız.
Ne yapıyor bunlar demeyeceğiz.
Biz de turizm kalkınmasında, hamlesinde üzerimize düşen görevi layığıyla yerine getireceğiz.
Belki de bu yapılan ve yapılacaklardan fazlasını yapacağız.
Esnaf loncaları, ticaret, ziraat… Odaları, sivil toplum kurumları, ilkokulundan yüksek okulunun hocalarına kadar.
Neler yapacağımızı anlatacaklar..
Dersler, kurslar, seminerler verecekler.
Çoluğumuzu, çocuğumuzu, yaşlımızı, gencimizi, hepimiz birbirimizi eğitip, birbirimize öğreteceğiz.
KULA HEPİMİZİN diyeceğiz, turizm de kalkınma hamlesi başlatacağız.
Osmanlı Hazireleri, camileri, hanları hamamları. Sarayları, konakları, sıbyan mektepleri, medrese, hendese….
Şehzadeler şehri Manisa. Say say bitmiyor, bak gör göz doymuyor, anlat anlat söz bitmiyor. Burası, bu şehir Türkiye de değil mi? Bu kadar tarihi zenginliği nasıl korudunuz? Nasıl sahiplendiniz? Tarih bilincini, koruma inceliğini, kim öğretti? Ev de ananız babanız mı, okulda öğretmeniniz mi, sokakta Rüstem amcanız, kapı önünde Fadime teyzeniz mi öğretti?
Camilerde küf kokusu, hadisler el yazması, süslemeler kalem işi, kapı üstünde kitabesi, ahşap oyma minberi. Seramikten ayetler, sanat şaheseri seramikler, rengarenk mihrap kıblesi, Esma-ül Hüsna hat yazılı kasnak silmesi. Kandiller sarkıyor kubbe tepesinden paslı zincirlere bağlı, aşınmış kapı söve mermerleri ellerden yağlı, gıcırdıyor ahşap mahfil merdivenleri, aralanmış menteşelerden namahrem kafesleri, halıların eskimiş desenleri, duvarlarında çınlıyor fatiha sesleri, loş ışığı ile ulviyeti, takılmış bir kıymığa paşa zevcesinin namazlağ örtüsünden kopmuş ilmeği. Müezzinin kameti, imamın tilaveti, nakkaşların mahareti, hakkın hidayeti, hat yazılı kubbe akustiği.
Hanlarda hala duruyor atların develerin bağlandığı kocaman kalın dövme demir halkalar, hancının keçe kaplı odası. Han odalarına sinmiş uzun yolculukların yorgunluk kokusu. Taş odalarının kiremit tuğla kaplı zemini, yalnız odaların rengi kandillerin isi, tahta geçmeli kapıların gıcırtısı hala ağır nağmeden çalıyor dövme menteşelerin yuvarlak geçmelerine sürtündükçe
.
Hanın köşesinde ki nalbandın sesi geliyor çivileri nalladıkça vurduğu tahta çekiçten. Kesilen toynak tırnak parçalarını süpüren yamak, huysuzlanan at, bağlanmış ayağını askıda tutan iri yarı başı külahlı elleri nasırlı kalfa. Ustanın keçe yeleği, elinin mahareti, keserken tırnağı vururken kabara çiviye, alnının teri damlıyor burnundan silerken elinin tersiyle. Atın sahibi sararken sigarasını tablasından çıkardığı tütünle “Babamdan kalma ona da babasından kalmış bu tabla” deyip muhabbete devam ediyordu. Nalbant ustası kesik, kısa, yorgun, cevaplarla karşılık verirken işi bittiğinde. “Sar bakalım baba erenler yadigârından bir tane de bana, oğlum sende okkalı iki kahve söyle Ramazan’a”
Hamamdan gelen kurna sesleri, bacasında ki meşe odunlarının dumanı, peştamala sarılı ördek yürüyüşlü göbekli tellaklar, ipe asılı ıslak peştamallar. Sıcaklığı yalaza vuruyor kapıdan dışarı. Mahallenin delisi kafasına koyarken hamam tasını, fır dönüyordu göbek taşını. Sokağın kabadayısı hovarda ibram, “Bir kese de bize at bakalım hamamcı külhancı, şöyle ramazan pidesi gibi yoğurda hamama geldiğimiz belli olsun, haaa gül kokusunu da unutma tosun. ”
Rahleler havada uçuşuyordu ulema gelmek bilmiyor atışmalar gülüşmeler bağrışmalar durmuyordu. Küçük mektep odasına az da olsa bu kadar veled yetiyordu şamataya. 60 tane vardı mahalle aralarında cami avlularında bu sıbyan mekteplerinden. Tedris-i ilmin vakta ki bilimin okunduğu bu mekteplerde hoca gelinceye kadar evde sokakta bastırılmış çocukluk duyguları burada neşv-ü nema buluyordu. Hızını alamayanlar okul çantası diye boyun ile koltuk arasına sıkıştırdıkları patiska bezden torbayı sallıyordu ona buna, takkeler fesler uçuşuyordu havada.
Handan, hamamdan, camiden, tekkeden, zaviyeden, mektepten, iki kapılı dünyadan geçip mekteb-i medreseden, rahle-i tedrisattan, tedris-i ilimden öğrenemediklerimizle: Ziya Paşa anlatmış hal-i pür melalimizi.
Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm.
Dolaştım mülk-i islâmı bütün viraneler gördüm.
Tutunduğumuz, tutturduğumuz, koruyamama günahımızı çıkardığımız, dilimize pelesenk ettiğimiz. “Yunan yaktı.”
1915’de yunanlılar yakıp kaçtıktan, 1923’de Cumhuriyet ilanından dört yıl sonra 1927’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk Manisa’mıza imar planı yaptırıyor. Bu plan ve haritalar kaybolduğu gibi buna uygun planlanan Manisa’da kayboldu.
Sadece, 1927’de ki imar plan çalışmalarında Manisa şehir haritalarını hazırlayan Mühendis Ziya Bey’in 11 yaşında ki kızı Emel’in kabri kaldı Çatal Mezarlığı’nda. 15.Ocak.1927
Ve bir de üç hazirede 800’den fazla mezar taşının okunduğu ‘Manisa’da Osmanlı Hazireleri’ kitabı. 15.Ocak.2017
Kızının büyüdüğünün farkında olmayan babayı bir gün anne uyarır. “Yahu adam bu kız gelinlik çağına geldi eve bazen tanıdık bazen eş dost vasıtasıyla tanımadık gelen giden oluyor sana duyurmuyorum ama bu kız büyüdü ki gelen gidenin ardı arkası kesilmiyor. Bu akşam oturalım da bi konuşalım. Sen ne diyorsun?” “Yav daha kaçında bu kız hele bi okulu bitirsin ne acelemiz var onlar değil biz karar verelim. Hem bunu kızın yanında ulu orta konuşmayalım çok elzem olursa eşek hikayesi deriz şu bizim eşeği diye lafa başlarız kızın aklını da çelmeyelim.” Bu konuşmayı dinleyen kız mutlu mesut sevdiği ile evlenebileceğini düşünür. Gel zaman git zaman evde hiç evlilik muhabbeti olmaz. Dayanamayan kız, “Anne uzun zamandır eşek muhabbeti yapmıyorsunuz ya.” Der.
Bizim imar planı da bu hikayeye döndü uzun zamandır muhabbetini yapmıyoruz. Ama kızın gelinlik çağı geçiyor, anne babanın yaşları gidiyor, yarın emri hak vaki olduğunda bu kızı kim evlendirecek mürüvvetini göremeden torun torba sahibi olmadan göçüp gidecekler.
Plan yapmakta yaş, zaman geldi de geçti bile. 1989 da doğan imar planı 2017 de 32 yaşına geldi. Manisa’nın doğusunda Nurlupınar batısında Horozköy vardı gecekonduların mesken tuttuğu. Sonra Cumhuriyet, Hafsa sultan, Fatih, Barbaros, Kuşlubahçe, Spil, Fevzi çakmak, Akpınar, Bayındırlık, Gediz, İshak Çelebi, Kocatepe, Kazım Karabekir, Ahmet Bedevi, Turgut Özal, Adnan Menderes. Ebediyete intikal etmiş büyüklerimiz hatıraları mahalle isimleri ile yad edilirken, yetmedi rakamlara baş vuruldu 50. Yıl mahallesi gibi.
Manisa Belediyesi’nin 2010’da ilk imar planı teşebbüsünden bu yana geçen altı, yedinci seneye girdik bu kadar zamanda yeni oluşan gecekondu mahalle isimleri için teklifler yakında Manisa Büyükşehir meclisine gelir.
Şehrimizde nüfus artışını tetikleyen göçe sebep doğal olarak Organize Sanayi Bölgesi başı çekmekte. Onun için her il ilçe kendi bölgelerinde OSB yapılmasından yana Ankara’nın yolunu aşındırıyorlar. İstihdam yaratılsın, halkına geçim kaynağı için iş imkanı oluşsun ilimiz ilçemiz gelişsin kalkınsın diye. Her yeni yapılan fabrika asgariden 50-100 işçi çalıştırmayı hedeflemişse bunu dörtle beşle çarpmamız gerekir. Bu insanlara barınacak ev, okuyacak okul, ticaret, park, yol, cami, yeni sosyal alanlar… yapılması gerek.
İşte bunlar olmayınca imkansızlıklar içerisinde olan ile imkanları olanlar arasında bir ayrışım oluşmaya başlar. Oysa kentte yaşayan her bireyin; eşit haklara, eşit imkanlara, eşit yaşam şartlarına… sahip olması gerekir. Bu da yapıldı yapılacak, diye beklenilen, imar planı artık bu asırda adı bile değişti ‘YAŞAM PLANI’ yapmaktan geçer.
Nokta atışı yıkıp yapmak, kaçış planıdır: Gelecekten, zorluktan, düşünmekten, ileriye dönük çözüm bulmaktan, kendimizi göstermek istemekten, seçimlere kadar yetiştirmekten…bulunan çözümler çözüm değil geleceğe düğüm atmaktır. O noktayı o adayı, o okulu, o yolu, o kavşağı düğümleyip bağlamak ileri de master planlamayla yapılacakları çözümsüz bırakmaktır. Günü kurtarmaktır.
Merkez ilçelerin mevzi imar planları ile gemilerini karadan yüzdürmeleri bu dediklerimize çare olamaz, aksine yapmak istedikleri mevzii imar planları, planlı gecekondular yapmaktan başka bir şey değildir.
Aslolan: Günü kurtarmak değil, geleceği tasarlamaktır.
Zamanımızda:
Şehir de yaşam kültürü varken kentlerde yaşayanlar kültürlüdür. Şehirler; mazbut, mütedil, daha içe kapanık avam bir yaşam sunarken, kentler: Ticaret merkezleri, yüksek binaları, katlı ofisleri, renkli ışıl ışıl bulvarları, pırıl pırıl caddeleri, temiz sokakları, yaya geçidleri, trafik ışıkları, otopark ve metro, raylı sistemli modern toplu ulaşım araçları, simge binaları, büyük parkları, rekreasyon alanına dönüşmüş dere ve nehir kıyılarında ki kafe, restoran, hafta sonu eğlence mekanlarının bulunduğu, kolej, yüksek okul, simge eğitim yuvaları, üniversitesi ile kenti tamamlayan eğitimi, insanların giyim kuşamından da anlaşılacağı kültürlü, aydın, çağdaş yaşam seviyeleri ile kentte ki yaşantıyı simgeleyen, sanatçısından, ressamına, heykeltraşından, müzisyenine, mimarına, yazarına kadar insanlarının kentin bir simgesi olmuş, yaptıkları eserleri ile kentin her köşesinde sergilenen bu eserleri ile sanatçı kimliğine bürünmüş veya simge bir kaç yapısı ile dünya çapında ün kazanmış tanınmış bir yaşantıyı sergileyen yaşam alanlarından oluşan yerleşimdir kent.
Manisa: Şehir ile kent yaşantısı arasında kalmış ve kimliğini kaybetmiş veya kaybetmek üzere olan hala bir şehirdir. Ama yaşam kültüründen uzaklaşan bir şehir.
Şehirli mi kentli mi olacağız ikileminden kentli olmaya daha yakınız veya kentli olmalıyız ki kimlik arayışından kurtulalım. Şehir yaşamımızı 1960’lardan sonra kaybetmeye başlamışız. Tarım şehri ve mazbut bir yaşantımız varken suçlamak için söylemiyorum ama bu bir olgu bunlar şehrimize yabancılaşmamızın sebeplerinden bir kaçı. Organize sanayi bölgesi ile göçlerin başlaması, yap sat kanunu ile mazbut yaşantı sürdüğümüz eski evlerimizin yıkılması komşularımızdan ayrılışımız. Giderek şehrimizin yıkılması, yaşam kültürümüzün yok olması, bir çok tek ve iki en çok üç katlı sıcacık mekanlarımızın beş altı yedi kat apartman dediğimiz ucubeler ile yer değiştirmesi. Yeni komşular, yeni Manisalılar, yeni tesis edilmeye çalışılan dostluklar.
Tarım ile uğraşan tarla sahiplerinin traktör ve tarım aletlerini pulluklarını kapı önüne sokağa bırakmaları, ikinci el arabalar, mobilya mağazalarını bir bir açılması, havalı yaşantı ve havalanmalar, şehirden kente dönüşümün başlangıçları idi. Küçük sanayi çarşılarının siteye dönüşmesi, ufak atölyeler, imalathaneler fabrikalaşmaya meyillenmenin göstergeleriydi. Ancak eğitim ve görgünün yetmediği bu tür atılım ve kıpırdanışlar yerinde saymaktan öteye gidemedi. İzmir’in gölgesi ulaşımın rahatlaması ile daha hissedilir olmaya başlamıştı. Tarımdan sanayiye dönüşüm, bir türlü dönüşemedi Manisa’lı. İmkansızlıklar da peşinden geldi açılan fabrikalar ortaklıklar uzun ömürlü olamadı.
OSB’de uzun bir aradan sonra yabancı, dışarıdan gelen sanayiciler, yatırımcılar ile bir bir fabrikalar oluşmaya başladı. İstihdam işçi ihtiyacı göçü tetikledi. Yap sat barınma ihtiyacını karşıladı. Tarım şehri sanayi şehrine ve giderek de gecekondulaşmaya başladı.
1989 yılında yapılan imar planı ile Manisa’ya yap sata yönelik plan hazırlandı. Dar çıkmaz sokaklar, eski az katlı evler, yeşil alan ağaçlı caddeler yıkıldı, bozuldu, açıldı ve çok farklı bir Manisa yapılaşmaya başladı. Mülkiyet hakkı ve tapuların delinmemesi için yani kamulaştırma yapılmaması için uğraşılan haritacılık işleri ile dar uzun parseller, dar sokaklar, bitişik duvar nizamı, adı cadde kendi sokak olan yollar, tarlamızın bağ bahçemizin olmasından dolayı parkın ne olduğunun ihtiyacını bilemediğimiz yeşil alanlar, yok olup gitti. Her yıkımın ardından kimliği değişti Manisa’nın. İçeride yıkım dışarıda bağın bahçenin gecekondu ve sanayiye kurban edilmesi.
32 yıl geçti plan diye kıvranan Manisa’ya, hala bir şey yapılamadı.YAŞAM PLANI’yla Şehir mi? Kent mi? Tercihini yapacak Manisa. Yeni modern yapıları, cadde ve bulvarları, semt otoparkları, yeşil ve rekreasyon alanları, bisiklet yolları, eğitim tesisleri, spor ve sosyal alanlar ile donatılmış Manisa. Şehri ne kadar özlesek de kentleşme yolunda yol alacak Manisa.
Ancak, plansızlık ile 32 yıldır doğum sancısı çeken: Her geçen gün modern bir kent olabilecekken onu da kaçıracağımız, ne deve ne kuş olacağımız, saksağan gibi yürüyüşümüzü unutacağımız, ne kent ne ment olacağımız ama giderek terk edeceğimiz bir yumak olacak Manisa.
Makinist başını dışarı uzatır kondüktörün yeşil levhasını görür, tiz düdük sesini duyar, makinist kolu çeker trenin sesi uzaklara ulaşırken homurdanan lokomotif ağır ağır dönen iri demir tekerler kalınca gel git hareket kolu hız aldığında o tonlarca ağırlığında ki demir tekerler patinaj yapar raylar üzerinde. Yavaşça dönmeye başladığında, aralanan pencerelerden sarkan eller aşağıda ki eli tutarken trenin yavaş hareketine adımlar uyar sonra koşar, bir müddet sonra bırakılan eller sallanmaya başlarlar, bir zaman sonra o eller göz yaşlarını silerken uzaklar buğulanır.
Kapkaradır ayrılıklar, karası sinmiştir kara vagonlara, kara dumanlar istasyonu boğar, gurbet karası çöker rayların üstüne, hasret yarası gönüllere. Uzun uzun çalarken makinist gurbet hasret nedir bilmez başına gelmeyen anlamaz edalardadır.
Hızı gidişinden değil trak trak ray eklerinin tekerler altında ses vermesinden anlaşılır. İki ses hiç bir zaman tek sese dönüşmez ama. Cufu cufu trak trak bir zaman sonra duyulmaz olur kulaklar alışır gider. Gidişi değil ama uzaktan seyredilişi güzeldir gözden kopmaz uzayıp giden vagonlar rayların kıvrımlarında yılankavi çizgiler çizer. Tekerlere bağlı ana kol öyle bir gidip gelir ki vagonlar bunu farketmez havalardadır. O yırtındıkça diğer tekerler bildiklerini okur.
İstasyonda bırakılan göz yaşları, sevenler, kısa zamanda dönmeyi bekleyenler geride kalmış. Yeşillerin arasında giden her trakta varacağı yere yaklaşan kıvrım kıvrım çizgiler çizen, bir eda, bir işveyle giden vagonlar; önde ki öfkeyle kara dumanlar çıkaran, bazen zorlanan, ayarı bulduğunda düttt düt öten, kara mı kara, silindir kazanı, kömür karası her yanı, lokomotif denen çekiciye ayak uydururlar. Bir istasyon bir başkası daha derken inen binenlerin el sallamaları alışkanlık mı ne, her istasyonda aynı terane.
Son istasyon son durak çift demirin bittiği yerin sonunda çapraz kalın odunlar vardır. Olur da kayar vurarak dursun diye. Vuranı görülmemiştir ama bunu görenler yolun sonuna geldiğini anlarlar.
Çaprazlar vardır silmek istediğimiz yazıların üzerinde. Yarası acıtıyorsa silmek istediğimizi karalarız karalar bağlarken. Sonra göz yaşı faslı başlar, akar akar akar, eller kollar inmiş, baş omuzdan düşmüş, hüzün, kararan düşünceleri sarmış, çekiyorda çekiyor taa derinlere.
Ondan karadır trenler, kömür karası değil hasret karasıdır. Ayrılıkların rengidir.
……….
Düşenin, kayıp gidenin, aranıp bulunamayanların, gemisi olup da kurtarmakta hüner sahibi olanların, yüzdürenlerin, sürenlerin, sürdürenlerin sözde maharetlerinde kültürsüzlüğün kültür olduğu umursamazlıklarda kentler.
Yapmacık gülücüklerin, sözde selamların, sinsi yüzlere, katı yüreklere, yataklık yaptığı menfaatlerin ovuşturulan avuçlarda ki gacurtuları, geçmişten gelen kültürün geleceğe kurban verildiği aldatmacaların kol gezdiği, sessiz masumiyetin sinsi hıyanetin, her geçen günün bir öncekine göre arandığı kentler.
Oysa:
Manisa Şehzadeler Şehri. Kadim bir medeniyetin tarihte yaşandığı izlerinin hala süregeldiği bu medeniyetin ruhunun sokak taşlarında, büklüm büklüm giden gölgenin barındığı dar sokaklarında, kerpiç evlerin toprak sıcaklığında, komşu duvarların dar kapılarında, hastalıkların bir kap çorba paylaşımlarında, iyi ve kötü günlerde ki hasletlerimizde, cami ve minarelerinin ezan seslerinde, medreselerinde ki rahlelerinde, hanlarının kapı kulplarında, türbelerinin yeşil demirlerinde, sokak çeşmelerinin çağlamasında, her köşe başında dökülen lokma kokularında, tarihi okunan ulu çınarların kovuklarında, insanların gönüllerinde hüküm sürdüğü değerlerin estetik kaygıdan uzak özüne bağlı paylaşım ve dayanışmanın saygı, sevgi, mazbut, mağdur, mağrur, mahzun, mazlum, insan odaklı kaygıların, duyguların toplumsal paylaşımının yaşandığı sıcak ve tabii mekanlar bütünüdür bizim şehrimiz ve yaşam kültürümüz.
Kent olmaya yüz tutmuş soğukluğunda ki yüzsüzlüğümüzün sıcak samimi sevecen daracık yolları pamuğunun helva, pekmezinin pandispanya, diye satıldığı parkları, taş kaplı caddeleri ıhlamur kokulu, mor çiçekli akasyaların gölgesinde ki sarmalanmalar, selamlaşmalar, durup durup konuşmalar, ikindi ezanının bir minareden diğerine yankılandığında yaklaşan akşamın serinliğinin çöktüğü cami avlularında ki şadırvanlarda çağıldayan su seslerinin Spil dağından inen dereleri çağrıştırdığının kültür olduğu yaşamlar…
Ahi adabının, ticaret erbabının, müşteri ahlakının, velinimet anlayışının, kırk yıllık hatırlı kahvenin yanında getirilen yayla suyunun, çay ocağından ikram edilen tavşan kanı çayın, veresiye defterinde ki köylünün asaletinin, hürmetkar hizmetkar çarşı eşrafının, pazarlığı sünnet bildiği, müşterisini incitmediği, komşusunun siftahının önde geldiği, borcuna sadık alacağına muvafık olduğu, alış verişin kıt bereketin bol olduğu, besmeleyle açılıp besmeleyle kapanan kepenklerin sesinde pirlerine fatiha veren esnafın ahilik, yaşam kültürüdür.
Demircinin çekiç sesiyle zikre kapılıp cezbe gelen Hz.Mevlana’nın ulviyetinde ki yaşamdır; tasavvuf erbabı, ahi adabı, esnaf ahlakı, konu komşu hayatı, dayanışması, şehir yaşamı.
Oysa kentler; sonradan kazanılmış gelişigüzel değerlerin toplumsallıktan çok bireyselliğin hüküm sürdüğü insanların yalnızlaştırıldığı, rastgele dizilmiş dikine keşişen caddelerin insani ölçülerden uzak devasa ağaçsız gölgesiz meydanlara açıldığı, ve bu caddelerin kenarlarına yerleştirilmiş yapıların, yerleşim birimlerinin, uyumsuz ruhsuz planlama ile sıralandığı, hatta modellenmiş büyük camlı vitrinlerin, kaldırımların, şekillendirildiği statik yaşantıyı çağrıştırır kent.
Tek düze plan ve yapılar bütünlüğü, monoton ve sıkıcı yaşantı ile bunalımlara, teknolojik imkanlar ile yalnızlığa sürükleyen bencil çıkarcı milli duygu ve hasletlerden uzak ruhsuz kent yaşamına inat, kültür; insan fıtratını sürdüren, imkansızlıkların dayanışma ve yardımlaşmayla çözümlendiği, Cebrâil (AS) “Bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki; Ben, Allah Teâlâ komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” Diyen peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hadislerinde ki yardımlaşma anlayışını sürdüren inanış bizim yaşam kültürümüzde ki en kıymetli hazinemizdir.
Bu yaşayışın idrakinde olup kadim medeniyetimizi şiar edindiğimiz sürece örf adet gelenek ve beraberliğimizi, köklü inanışımızı paylaştığımızda yaşam kültürümüzde bencil ve çıkarcılıktan uzak sevgi, hoşgörü ve saygı hüküm sürecektir şehzadeler şehrimizde.
Şehir, insanların birbirini tanıdığı, yakından tanımadıkları ile yüz aşinalığının olduğu, selamsız geçilmediği, gülümsenmediği, hal hatır sorulup hoş sohbetler edilmediği, zamanlar olmamıştır. Sosyal yaşantıların hiç ihmal edilmediği, düğün, dernek, sünnet, hasta ziyareti, baş sağlığı, ölümünden sonra sık sık aranıldığı, bir aile akraba dost komşuluk şehirlilik bağı vardı.
Göç, kalabalık, nüfus artışı, yabancılaşma, şehirden kente dönüşüm, değer yargılarının erozyona uğraması ve kent.
Bu yazı serisinde şehir ve kent kültürü ve giderek gelenek örf ve adetlerin kaybı ve kültürümüzün yok olması konusudur.
Şehir Kültürü: “Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Toplumlar geliştikçe edindikleri alışkanlıklar gündelik yapılan işlerin yanında gelecek toplumlara taşımak istedikleri bu yaptıkları zamanla bir birikim oluşturarak değer kazanırlar. Örf adet şekline gelen bu alışkanlıkların bazıları silinip giderken bir çoğu yıllarca taşına gelerek eskilerin bu alışkanlıklarına yeni nesiller kültür olarak nitelendirirler.”
Diye anlamlandırılır kültür.
Bireylerin, toplulukların, ülkelerin yaşadıkları bölgeler ve konumlarına, mevsimsel etkileşimlerine, sosyal yapılarına, eğitimlerine, tarihi geçmişlerine göre bu faktörler çoğaltılabilir tüm bunlara göre kültür ve kültürel oluşumlarından doğan, barınmadan korunmaya giyim kuşamdan yeme içmeye kadar her şey ülkelerin yaşamlarında farklılıklar gösterir.
Bu farklılık dünya hayatı boyunca ülkelerin ortaklaşa üretip tükettikleri ithalat ve ihracat girdileriyle birbirlerine yakınlaşarak kültür ve yaşam farklılıklarına rağmen ortak kullandıkları araç gereç, makineleşme ve teknoloji sayesinde globalleşen dünyada arada ki yaşantı mesafelerini birbirine yaklaştırırken geçmişten gelen değerler kültür farklılığını sürdürür.
Akıp giden zaman ve anlayışlarında güncellenen şehirler ve şehir yaşantılarının kentleşme sürecinin potasında eriyip gittiği, kaybolduğu insanlar, insanlıkları, giderek yaşayanlarına ve yaşamlarına yabancılaşan kentler. Bir elden çıkmışçasına birbirine benzeyen kentlerine yabancılaşanlar.
Fabrikasyon malzemeler kullanılarak çağdaşlık adı altında üretim barkodlarından tarihi, kimliği ve yapılaşması okunan kentler. Moda akımlarının gömlek gibi elbise gibi her yıl yenilendiği, giyenin şahsiyet değiştirdiği, yakınlarına göre ötekileştiği, ayrışarak koptuğu, akıntıya kapılmış, rüzgara tutulmuşluğun avareliğinde sürüklenerek giden, kimliğini yansıtacak bir özelliğinin yokluğunda kaybolanlar misali kentler.
Ruhsuzluğun donukluğunda, monoton hayatların giderek robotlaştığı insanların yaşamlarını çarklarında öğüterek tozları bir şişenin içerisinde gelecek için suya bırakılmış isimsiz kimsesiz kimliksiz insanların kentleri.
Yakaların iki yanında beyaz kordonlu kulaklıklar, olmayanların ellerinde telefonlar, tıklamalar, kalabalıklar, kent caddelerinde araçların homurtularında kornalar, umursamazlığın önceliğinde sürücüler, günlük koşuşturmaların curcunasında bağırış, çağırış, gürültü, uğultu ve kavgaların gölgesinde kentler.
Çoluk çocuk, büyük küçük, anne baba, torun torba, bir koşuşturmacanın zamanı kovalamacanın telaşı içerisinde ki kent hayatları. Oysa kışın cemreler ile bahara gelindiğinde dönüşen havalarla yazlık kışlık hazırlığında ki evlerin bahçelerinde pişen turfanda sebzelerin ocakta ki yemeğin kokusunun “Çocuklu, karnı burnunda, hamile, günü de az kaldı, kokmuştur zahir. Koş şunu götürüver” inceliğinde ki yaşam kültürüydü komşuluklar…
Manisa Ovası tarımsal sit alanı oluyor
“Tarım Bakanlığı, Gediz ovası ve diğer Manisa ovalarını Bakanlar Kurulu kararıyla tarımsal sit alanı ilan etmeye hazırlanıyor. Kararla birlikte ovalarda bakanlıktan izinsiz çivi dahi çakılamayacak.”
Güzel ve yerinde bir girişim ama geç alınmış bir karar:
250 çeşit kuşun, çitlembik, badem, incir, zeytin, kiraz, erik, kayısı ve onların en az üç beş cinsi olan ağaçlar ve lezzetli meyveleri. Üzüm bağları hatta sadece çekirdeksiz değil çekirdeklisinin çeşitlileri. Domatesin lezzeti, sivri biberin yeşili, kırmızının yeri göğü boyadığı, uğruna salça fabrikalarının kurulduğu, çır çır fabrikaları pamuk işletmelerinin kırsal kalkınmada ki yeri, her köye ve köylüye iş imkanı.
Yazın kurutulup kışın evlerde çerez niyetine yenen bu çeşitliliğin bulunduğu 2.sınıf arazilerin haricinde kalan 1.sınıf toprağın olduğu Gediz havzasında rengi ve uzun lifi ile dünyada tek olan pamuğumuz. Çekirdeksiz üzüm bağlarının kuru üzümlerinin dünya piyasasında ki yeri en önemlisi de tümünün şimdi organik dediğimiz şekilde yetiştirilmesi. Dağın taşın içinde kireçli arazide yetiştirilen amerikan sigaralarına aroma olan tütünümüz ve aile ziraatı yapan tütüncü köylerimiz.
Köyden şehire Manisa’ya göç yok. Köylü milletin efendisi. Mahsul sonu ödemeyi bekleyen şehir esnafı senet sepet yok namus olan söz var.
Kim neden bozdu bu düzeni? Çocuğum hatırlamıyorum, ama biliyorum. Yavaş yavaş içimize kanımıza işlediler. Beyaz altın denilen pamuk tarlalarda kaldı toplama parasını kurtarmıyor diye. Çır çır fabrikalarının motor kayış sesi duyulmaz, balya balya pamuklar bir çeyizlik yatak yorgan dahi doldurmaz oldu.
Tütün kargıları boş, kokusu kırsal kesimde kaldı. Eksperler ucuza aldıkları balyaları Gediz’e attı.
Kuşlar uzağa uçtular uzaklardan duyulmayan ötüşleri ile kaybolup gittiler.
Domates şekli lamba, yeşil biber mukavva gibi oldu, kırmızının rengi kayboldu.
Bağlar; hala devam eden üzümün baş fiyat tartışmaları ile söküldü beyaz altının boş bıraktığı tarlalar ile sarı kehribarların toprakları karaya boyadı her yanı.
Boş tarlalar sanayiciye satıldı ülkenin her yanından göç ile meyve ağaçları bir bir kesilirken yerini gecekondular aldı. Kendi malında bey olan efendi olan köylü fabrikalarda üç kuruşa çalışır oldu. Köyden şehre göç başladı. Köyler boşaldığı, boş evler yıkıldığı, harabeye döndüğü gibi Manisa’nın, şehrin yapısı da bozuldu. Köyde yaşlılar kahvede nerde o eski günler söylemleri ile lafa başlayıp devletin aylığını, yazın makarnayı kışın kömür torbasını sayıklar oldular.
Evlerde ki halı kilim tezgah sesleri bir bir sustu, tezgahları odun niyetine ocaklarda yaktılar. Genç kızlar şehire evlenelim deyip geçimsizlik, geçim sıkıntısı çekmelerine rağmen şehire gelin gitmekten vazgeçmediler.
Asgari ücrete talim eden gençler açlıkla terbiye oldular. Fabrikalar birer ikişer çoğalırken ihracatta rekor kırdık devlete şu kadar katma değer sağladık diyerek devletten teşvik aldılar genç işçiler elleri hamur karınları aç o fabrika senin bu fabrika benim kapı kapı gezer oldular. Sigortaya çalışan gençler 40 sene sonrasına kim öle kim kala deyip ondan da vazgeçtiler. Her yıl başı ihracat rakamları, kârlar, göbeğini kaşıyanlar tarafından gerine gerine açıklandı.
Gediz havzası:
Gedizin suyu kirlendi balık dahi yaşamaz oldu.
Tarımsal ilaç ile ovada ki canlı ve mikro organizma yapısı değişti.
Pamuğun bağların yerini alan mısır tarlaları yer altı suları çekilirken hesapsız sulama ile toprak kireçlendi..
Bir zaman geldi teknoloji galebe çaldı. Enerji ihtiyacı teşvikler ile termal alanlarda kilometrelerce derinden, yer altından pompalanan sular ve açığa deşarjları ile az kalan Gediz toprağı da yok olmaya başladı.
Yıllarca meydanlarda cephelerde savaş yapan zaferler kazanan bir millet olduğumuzdan “Kalan sağlar bizimdir” darbı meseli toprakta da kullanıldı. Kalan bir karış Gediz toprağına sit ilan etme çalışmaları başladı.
Çivisi çıkmış ovaya: “Tarım Bakanlığından izinsiz bir çivi dahi çakılamayacak”
Atı alan Üsküdar’a, balık Kavak’a çıkmışken.
Gölmarmara ve bir kısmı da Salihli’de tümülüs denen yapma tepeler aslı mezar, adı bintepeler. Lidya kral mezarlarından asilzade ve akrabalarına kadar 90 cıvarında olduğu söyleniyor. Daha fazla olduğunu tahmin edebiliyorum.
Düzeltilip tarla olanları, kazıla kazıla kaybolup gidenleri, tarihten silinip yok olanları, kazma, kepçe kürek, mangal yürek, kazılan bi daha kazılıyor, dön baba dönek. Yakalanan, bulunan, şikayet edilen yok. Gündüz hırpanî gece şeytanî, kazılar kazıcılar sarmış her bir yanı.
O kadar çok kaçak kazı yapılıyor ve kayda değer eserler bulunuyor ki bu iş babadan oğula geçiyor. Lidyalılardan sonra Romalılar döneminden bu yana kazılıyor. O zamanın kaçak kazı yapanları şimdikilerin ataları sayılır. Her gün her gece her an elde kazma yetmedi altta kepçe kazıya, pazara gider gibi gidiyorlar. Yakalanan yok, kazan çok.
Kaçak kazı tespit ediliyor; jandarmaya, oradan müzeye, oradan koruma kuruluna, haber veriliyor. “Kaçak kazının kapatılmasına sorumlular hakkında yasal işlem başlatılmasına” kararı alınıyor. Müze müdürlüğüne kararı uygulamak düşüyor. Yani kazılan yeri kapatmak.
Bu kaçak kazının survivor macerası. Kaz bul kaç, ört kapa kovala.
Bir de zeytinciler var: 1.derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiş tümülüs tepesinden aşağıya. Ağaç dikemezsin, tarım yapamazsın. 30-40-50 dönüm tarla geç karşısına bak dur ağla. Komşu zeytin dikmiş zeytinler mahsule gelmiş senin elin kolun armut topluyor bi cesaret o da dikiyor. Hooop şikayet, kurul tespit, heyet, karar, “Ağaçların sökülmesine, yasal işlem başlatılmasına.” Zeytin fidanları da bakanlıktan destekli, kredili, iyi mi?
Tapu Kadostra Genel Müdürlüğü bölgede kadostral çalışma yapsa, arkeolojik alanları 1,2,3 diye sınıflasa, buna göre kısmen tarım yapılsa, zeytin dikilse. Senin benim zeytinliğimden kepçe geçip tümülüse kazıya mı gidebilir? Gitse de mülkiyet hakkı yasasına göre zeytinlik sahibi sorumlu olur. Bedava bekçi zeytinlik sahibi. Alan satan memnun. Böylece kaçak kazıların önü de kesilir ardı da.

