“Kültür ve sanat rüzgarı Salihli’de etkisini gösterdi. Müzeler, salonlar, meydanlar ve sokaklar yıkıldı.”
Bazı alışkanlıklarımız vardır bir türlü bırakamayız sigaradan bahsetmiyorum. O bağımlılıktır oysa alışkanlık çok farklıdır alışkanlığa bünyemize yaşantımıza uygunsa alışkanlık derim bizi bozan yıpratan hasta eden yoran bağımlılıktır.
Yaşantımıza girmiş vazgeçilmemiş topluma mal olmuştur topluca o alışkanlıklarımızı anarız kutlarız yaşarız yaşatırız gelecek nesillere taşırız. Salihli böyle bir ilçemizdir. ‘Şiir ikindileri’ hep aklımdadır. 1985’li yıllarda başlayan bu etkinlik bu dinletiler daha sonra Salihli’nin kültür yolu haline gelmiştir. 1984-1994 ve 1999-2004 yılları arasında Salihli Belediye Başkanlığı yapan Rahmetli Zafer Keskiner bu yolun taşlarını şairler, şiir severler, şiire başlayan şiire aşılanan gençlerle, çocuklarla döşemiştir. Her bir taş bir şiirdir, bir şairdir. Salihli’de her yol kültüre, sanata gider desem abartılı olmaz.
Her yıl hatta her zaman olduğu gibi 17-21. Ocak. 2018 tarihlerinde Salihli’de bir grup sanat sever Kültür Şenliği düzenledi. Salihli’liler doya doya beş gün yaşamışlar. Hafta başında bir yerel gazetede etkinlik, uygulama ve coşkuyu anlatan Gülgün Yalvaç köşesinde paylaştı.
Kültür sanat deyince Salihli aklıma gelir. Yıllarca Antik Sardes kentinin kalıntılarını Sart Harabeleri! diye okuduk öğrendik, ilk paranın icad edilip basıldığı, üniversite giriş sınavlarında sorulduğu gibi Manisa’lıyım diyenlere de çok yöneltilen bir soruydu bu “Tarihte ilk altın para nerede yapıldı?” Diye. Sardes’in nekropolü yani kral ve nüfuzlu ailelerin gömüldüğü mezarlık Bin Tepeler bunu dünya dahi bilmiyor! eşi benzeri yok onlarca toprağı mezarın mezar odacıklarının üstüne yığ ne kadar çok toprak yığılırsa o kadar büyük adam olduğun anlaşılırmış. Bizde de derler ya toprağı bol olsun diye bizdekinin büyük adamlıkla ilgisi yok bir ayağın dışarıda kalmasın diye derler! Şaka bi yana Müslüman olmayanlar için söylenir. Lidya krallığından kalma bir deyim demek ki.
Sardes, İpekyolu üzerinde kurulmuş uzakdoğu ile batının ticaret ağırlığını taşıyan yolu elinde tutan Sart, zenginliğinin yanında çeşitli ülkelerden getirilen sanatçılar sayesinde kültür kenti olmuştur. Salihli; havasından suyundan mıdır? İnsanından mıdır, soyundan gelen bir alışkanlık mıdır bilinmez kültür şehri yolunda bir hayli yol almıştır.
2017 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilen kentlerden biri Danimarka’nın Aarhus kenti: 320 bin nüfuslu ve Baltık denizi kıyısındadır. Kent kazılardan anlaşıldığı kadarıyla vikingler tarafından 8. yy’da kurulmuş. Avrupa Kültür Başkenti programında geçmiş ile geleceği sentezleyerek iklim değişikliği, ekonomik kriz gibi kritik konulara değinerek konserler tiyatro gösterileri, etkinlikler düzenledi.
İkincisi Kıbrıs Rum kesiminde olan Baf kentiydi. Tüccar ve seyyahların Baf’ta belirgin izler bıraktığını ve kültürlerarası köprü olmayı hedefleyerek yıl içerisinde 350’den fazla kültür sanat etkinliği düzenledi ayrıca Yunan, pers, arap, Haçlı, Osmanlı ve İngiliz gibi bir çok halkların iz bıraktığı kentteki tarihi mezarlar, tapınaklar, kaleler, de Baf’ın her yerinde sergilendi.
Salihli sahip olduğu tarihi ve kültürel değerleri itibarıyla kültür sanat etkinlikleri yönünde ayrıca Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı yeni pazaryeri, arasta, otoparkları, viyadük kent geçişi, yeşil alan ve cadde düzenlemelerinin yanında Salihli Belediyesi’nin yaptığı ve bu yönde yapacağı kültürel yatırımlar ile Salihli yakın zamanda Avrupa Kültür Başkenti seçilebilir. Bu ünvanı taşıyabilir.
Tabii kültür salonları, müzeler, sanatçıları, Salihli Belediyesi ve sanatsever halkıyla.
Kamusal alan, toplumsal mekan, gençlik merkezi, çocuk köyü, eğitim yuvası, sosyo kültürel alan… Bunlar günümüzde çok söylenmesine konuşulmasına, yapılar yapılmasına, binalarda yer ayrılmasına kadar çok uğraşılsa da adı uğraşmak değil yasak savmaktan öteye geçememiştir. Bunda kimin veya kimlerin günahı vardır? Tek taraflı değil yani yapıları yapanlar, binalarda yer ayıranlar, program ve eğitim için gerekli personel zaman ve plan yapanlar değil elbette. İçini doldurmamız gereken biz vatandaşlar da var işin içinde.
Bu programlar genç ve çocukların okul zamanlarında kullanacağı uyacağı programlar değil. Kış aylarında okulların açılmasıyla hummalı bir eğitim zamanı başlamış oluyor çocukların ders çalışmaktan o kurstan bu hocaya dershaneye koşmaktan vakitleri kalmadığı gibi günlerin çok kısa olduğu dönemde, sabahın esselasında evden çıkıp akşamın karanlığında evlerine gelmekteler servis kapılarının önüne kadar bu çocukları getirip velileri anneleri çocukları ellerinden tutup eve sokmasalar sokakta evlerini bulamayacakları gibi kaybolacaklar da. (Eğitim şart da soluksuz eğitim gibi değil)
Üniversite çağında ki gençlerin biraz daha geniş zamanları boş vakitleri olabiliyor olsa da o zamanlarını da yanlış değerlendiriyorlar. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden kıyı köşelerinden üniversiteye üniversite şehirlerine geldiklerinde biraz sağı solu tanımak için dolaşmaya başladıklarında alışkanlık oluyor ve yine yukarıda bahsedilen mekanlar alanlar boş kalıyor.
Bunlar birer bahane değil. Yanlış uygulamaların tezahürü. Bunlar eğitim aylarında nasıl kullanılır düzeltilir sosyolog psikolog benzer mesleklerin işi. En kestirme ve kolaycı yol bahsi geçen mekanları yaz aylarında kullandırmak. Zurnanın zart dediği yer de burası.
Yaz geldi yüzme, futbol, basketbol, voleybol, gibi meşguliyetler yine bu mekanların boş kalmasının sebepleri. Dedemlerin bağı dağı, dayımların yaylası, amcamların yazlığı, annanemin sazlığı, tütün, pamuk tarlası, sahillerde yaz tatilleri, denizlerde yüzme sefası. Okul kapandı okuldan yazlığa, okul açıldı yazlıktan okula olunca mekan, hüsran, boşa sağlanmış imkan. Eğitim sistemi değişse de kafaların değişmesi lazım. Değişir mi? Doktor reçete yazmıyor.
Biz çıraklığa giderdik: Usta, müşteri dükkan ilişkisiyle sosyalleşmeyi, komşu usta, rekabet yerine dürüst esnaflığı, öğle tatilinde sefertasının soğuk yemeği, evde ki sofranın bereketi nimeti helal yemeği, ustanın verdiği bir saat arada, çarşı camisinde mescidde ikindi namazından sonra imam Kur’an okumayı, çıraklığa gidiş gelişlerde, bisiklet veya sırtta kirli iş torbasıyla dayanışma ve arkadaşlığı öğrenir, bir hafta on gün evcek yapılan tatilde yüzmeyi öğrenmesek de çırpınmayı öğrenir, bağa taşındığımızda her sabah dükkana gelirken hasırdan küçük sepetlerde sabah toplanan incirleri komşu ustalara ikram eder, hormonsuz ilaçsız ama o kadar da lezzetli üzümleri usta memur müşterilerine sepet sepet dağıttırır göz hakkını olanın olmayana borcunu öğrenir, haftalık almayı utanır “okul harçlığı biriktir” dendiğinde alır annemize teslim ederdik.
Topla koşan topu, okumaya giden okumayı, çıraklığa giden hayatı, ama herkes adam olmayı öğrendi.
Hasletler kaybolunca, tatiller uzayınca, meşguliyetler artınca, gıdalar hormonlu, etler GDO’lu, süt yoğurt cüzdan katkılı, üç beyaza yaklaşma, kimseyle tokalaşma, sakın sarmaşma, öpüşme, koklaşma, konu komşu zaten hak getire…
Eeeee o zaman yapacak bir şey yok. Hadi Allah rast getire.
Ditrek Sinan Bey Medresesi: Kimdir bu Ditrek Sinan Bey diye kısa bir bilgi edinmek için kısa yoldan internetten bakayım dediğimde bir kaç sayfada kopyala yapıştır ile aynı bilgilerin olduğunu gördüm. Ben bundan daha fazlasını biliyorum!
Çocukluğumda Ramazan akşamları saklambaç oynarken medreseye yaklaşmaya korkardık o yıllarda Manisa’da ki tarihi eserlerin bekçisi gibi olan kokar ağaçları kaplamış cangıl vaziyetiyle kimse buralara yaklaşamıyordu, etrafında duvarına yapışık evler ile daha muhkem bir hal alan harabelik, 1985 yılında Vakıflar Müdürlüğü tarafından restore edilerek müzelik hal almıştı.
Karaköy semtinde Kırmızı Köprü’ye yakın Çaybaşı’na çıkan yolun üzerinde bulunan Sinanbey medresesi Fatih Sultan Mehmet’in müderrislerinden Ditrek lakaplı Sinan Bey tarafından yaptırılmış olan medrese açık avlulu dikdörtgen planlı etrafı revaklı medrese odalarının bulunduğu yapı kıble tarafında mescid ve kütüphaneden oluşmaktadır.
Kitabesi kaybolduğundan yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber Sinan Bey 1478 yılında vefat ettiğine göre bu tarihten önce yaptırmış olduğu gözükmektedir. Medrese, revaklı avlusu kubbeli eyvanıyla Manisa’da ki ilk Osmanlı medresesi olması ve ayrıca revaklar arkasında hücrelerin olmamasıyla klasik Osmanlı medreseleri özelliğini taşıyan yapıda fazla süsleme sanatı olmasa da eyvanda ki mukarnas trompları ile minber kemerinde ki dilimli kemerinden dolayı İvazpaşa Cami’sini yapan ustayla aynı olduğu tahmin edilmektedir.
1992 yılında Manisa Belediyesi tarafından bu yapıda “Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunması ve Restorasyonu” adı altında bir panel düzenlenmişti. Böyle bir mekanda bu konuların konuşuluyor olması dinleyiciler ile panelistleri çok heyecanlandırmıştı. Bu panelde korumacılık ile ilgili çok güzel projeler sunulsa da öneriler getirilse de imamın bildiğini okumuş olduğu görülüyor. 25-26 sene olmuş o yıllarda CBÜ yeni kurulmuştu. Şehzadeler şehri olduğumuz için üniversitemizde tarih kürsüsü kurulsun taşınır taşınmaz kültür varlıklarımız araştırılsın, korunsun, belgelensin demiştik. Neyse… Daha sonra bu yapıda Türk Müziği Konserleri verildi…
Manisa Belediyesi, Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile bir protokol yaparak belli bir bedel karşılığında 2009 yılından bu yana masmek kursiyerlerinin çeşitli dallarda kurs aldığı çalışmaları yürütüyor, zaman zaman televizyon programlarının yapıldığı bu mekan bilhassa Ramazan akşamlarında tarih kültür sohbetleriyle mekanın özelliği daha bir önem kazanıyordu.
Geçen haftaki yerel gazetelerde Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün Manisa Büyükşehir Belediyesi’ne medreseyi boşaltma tebliği gönderdiği haberi vardı.
Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin: Vakıflara Bölge Müdürlüğü’ne ait tarihi eserlerin restorasyonundan bakımı çevre düzenlemesi ve korunmasına kadar göstermiş olduğu gayret ve hassasiyet ayrıca: Kabak Tekkesi, Gülgun Hatun, Hüsrevağa, Dilşikar hamamları restorasyon ve çevre düzenlemelerinde, Nişancıpaşa, Hüsrevağa, İvazpaşa camilerinde ki Osmanlı Hazireleri, cami türbe hazirelerinin mezar taşlarının okutulup belgesel değerinde kitapların hazırlanmasında, tarihi Çeşmelerin restorasyonunda Ulucami’nin restorasyon projelerinin hazırlanmasında ve Ulucami’nin etrafında ki kaçak yapılaşmaların kamulaştırılması ve çevre düzeni uygulama peyzaj projelerinin hazırlanmasında Çeşnigir Camii Meydan Düzenlemesinde ve buraya sığmayacak daha bir çok proje ve uygulamalarda çalışmaları vardır. Tüm bu çalışmalar kamu hizmetine açıktır. Bunlar her ne kadar vakıf tapusu altında bulunsa da Manisa’mızın ve ülkemizin mirasıdır. Korunması, kollanmasının yanında kullanılması kamuya açıktır. Manisa Büyükşehir Belediyesi bu amaçla bu çalışmaları yapmaktadır, bu yapıları kullanmaktadır.
Sinanbey Medresesi’nde 200’den fazla kursiyerin eğitim görmesi de bunun en açık delilidir. Medrese adına, mekana uygun eski Osmanlı el sanatlarının öğretildiği ve kursiyerlerin eğitildiği bir mekandır. Bu mekanın Manisa Büyükşehir Belediyesi tarafından değerlendirilmesi ve kamuya açık olması Manisa’lı olarak bizlerin çocuklarımızın tarihi eserlerimizin koruma bilincinin oluşmasına katkı sağlayacağı inkar edilemez.
Önünden gelip geçilen hiç bir yapı, içine girilip gezilmedikten görülmedikten, hatta kullanılmadıktan sonra değeri kıymeti anlaşılamaz.
Hep batıya gidiyordum OSB, Karaali, Muradiye, Akgedik doğudan çıkabilir miyim diye. Yanlış rotaydı herhalde olmadı. Bu sefer batıdan çıkmayı denemek için doğuya doğru gittim. İlk tespit ettiğim rotam Yeniharmandalı’ydı. Kesmedi yorulmadım geçtim levhalarda Çavuşoğlu vardı oraya yöneldim epey gittikten sonra üç yol ağzında bir levha daha Çavuşoğlu diğeri Koldere şöyle baktım ikiside aynı mesafe gibiydi Koldere’nin uzaktan görüntüsü silueti geniş olduğu için yakın gibi gözüküyordu. O tarafa pedalladım. Geçen dönem döktüğümüz asfaltı şimdi bisiklet ile çiğniyordum!
Yolda köpekler ile dost gibiydik; kimi kuyruk sallıyor, kimi ayaktayken oturuyor, kimi de şöyle bir seslenip havlar gibi yapıyordu. Muhteşem Gediz Ovası kına gibi toprağın rengi, adam olmamız için buraya ekilsek dedim, adam gibi adam çıkardı. Hani adamın dibi diyorlar ya o cinsten. Henüz tarıma ters düşecek her hangi bir görüntü tesis mesis yoktu sevindim. Ziya Paşa’nın dediği aklıma geldi.
“Gezdim diyar-ı Gediz Ovasını ne çiftlikler gördüm.
Koldere’ye kadar gittim güllük gülistanlık köyler gördüm.”
Alt yapısı bitenlerin taş kaplamaları yapılmış bordürler çekilmiş yollara. Nerde çamur, nerde çer çöp? Pırıl pırıl her yan, her köy. Asfalt desen çöküntüsüz kazıntısız. Hani Eurosport da Avrupa bisiklet yarışlarında İtalya’dan, Fransa’dan köyler gösteriliyor tertemiz yemyeşil işte öyle bir şey buraları.
![]()
Koldere bas bas gelmiyor bir türlü baktım novigasyona 6 km var daha, inat ettik ya kahvede bir çay içip dinlenirim dedim ya. Uzaktan gördüğün koyun sürüsü yol kenarında yaklaştım mutlaka köpeği vardır bu sürünün dedim, yolun ortasına aslan gibi bir şey çıkmaz mı? Bağırdım çobana “Bir şey yapmaz değil mi?” Sopayı şöyle bir seğirtti “Yapmaz amca gel dedi.” Maşallah heybetli bir kangal öyle masum bakıyor ki.
Nihayet Koldere’nin içine girdim, sanki Paris bas bas kahvelere geleceğim yok anam merkez. Harbiden merkezmiş tam ortada güneşe karşı olanını seçtim kahvelerin içinden. “Selamün aleyküm” çaycı hemen geldi çay söyledim sonra iki kişi daha geldi yanıma; soracaklar ama nereden başlayacaklarını bilemiyorlar. Saruhanlıdan mı geliyon? Manisa’dan. Nerelisin? Manisa’lıyım. Yok sen karadenizliye benziyorsun. Bu soruya alışık olduğum için burnuma bakıp kehanette bulunmak istiyorsun ama her kocaman burunlu karadenizli mi olur? Arnavutların burunları da büyük değil mi? Haa sen de bizdensin dedi. Bakıyorum zorlanıyorlar. Belediyede çalışıyorum. Yaşıma göre, Ersan Atılgan zamanında mı girdin? Yok Cengiz Ergün zamanında. Hah şöyle ya rahatladık şimdi. Cengiz başkanı görür müsün? Görürüm. Söyle bizi de Manisa’ya alsın Saruhanlı’dan hizmet falan yok bizim Koldere’ye, bak Yeşilköy Manisa’ya bağlandı git gör Paris olmuş. Unutma ama. Tamam ama bak buraya da Büyükşehir hizmet ediyor alt yapıya başlamışlar bitince taş kaplama, asfalt istediğiniz gibi olur. Yok sen yine de söyle.
Saat 16.30’da kalktım. Antrenmansızım dönüş zor geldi bi daha bu kadar açılmayacağım dedim.
Yerel basında ‘Manisa 428 milyon dolar ihracat yaptı’ diye bir haber beni ziyadesiyle memnun etti. Gerçi Manisa’nın böyle bir gücü yok tarım ve vardiya şehri ürettiği domatesi, üzümü, mısırı var onları da tarlalarını da satsan bu rakamı bulmaz. Organize Sanayi Bölgesi, havamızı suyumuzu bilhassa OSB’de ki fabrika idarecilerinin bilmediği trafiğimizi yolumuzu kullanıyor ama neticede ülke ekonomisine katkı ve göçe sebep olduğundan dolayı artan Manisa nüfusuna istihdam sağlıyor!
Ancak bir kaç gün sonra yine yerel gazetelerde ‘Muradiye Sanayi Islah OSB oluyor’ haberi.
On gün önce uzun zamandır gitmediğim OSB’nin dördüncü kısmına bisiklet ile gittim gezdim. Çok büyük fabrikalar yapıldığı gibi çok da modern ve çağdaş mimari projeler yarışıyor adeta. Yollar çevre jilet, bakımlı, temiz, yeşil, yeni yeni ağaçlar dikilmiş. Yeri gelmişken, Rahmetli oldu tabii her biri, zamanın OSB Başkanı Hasan Türek (hepsinden Allah razı olsun.) İnşaat mühendisi ve OSB’nin teknik koordinatörü inşaat mühendisi Necip Turagankur birinci ve ikinci kısım OSB’yi botanik bahçesine çevirmiş çok farklı ağaçlar diktirmişti, yollara, yeşil alanlara, refüjlere. Fıstık çamı da güzel yaş kış yeşil ancak farklı ağaç türleri daha farklı gösterecektir OSB’yi. Evet modern ve teknolojik, kesinlikle dumansız fabrikalar, hızla yapılanıyordu dördüncü kısımda.
Muradiye sanayi; bizim gecekondu mahallelerine bir seçim zamanında imar ıslah planları yapıldı yani imarlı oldu dört metre yollarıyla eçiş büçüş evler imara girdi. Bir başka seçim zamanı (o devirlerde seçim her ay her yıl yapılıyordu) hisseli olan tapuları şahıs tapusuyla tek tapuya dönüştürüldü şimdi de kentsel dönüşüm ile ihya oluyorlar.
Manisa’nın havasını suyunu yolunu yordamını feda ettiğimiz MOSB’nin imajına halel gelmesine gönlüm razı değil. O zamanlar Rahmetli Muradiye Belediye Başkanı Hamdi Aga (Mergen), Muradiye Belediyesine gelir getirici bir unsur gözüyle bakıp sanayi alanının planlarını yaptırmıştı. Arsalar ucuz, ruhsat hak getire diye burada ki sanayicilerin de tercih ettiği bu bölgenin hala yolları bozuk, Yuntdağı’nı besleyen elektrik hatlarını kullanıyor, Muradiyenin olmayan suyunu çoğu imalathane kendi sondajıyla idare ediyor, ayrıca arıtması da yok. Bir ara Muradiye Sanayi Güzelleştirme derneği kurmuşlardı iş paraya gelince güzelleşmekten vazgeçtiler.
Şu da bir gerçek o sanayi alanınında ıslahı gerekli çok eskiden ucuz diye o tarafa yönlenen sanayiciler yaptıkları yeni yatırım ve üretimleri ile yeni pazarlar buldular hem ekonomik yönden hem de üretim yönünden geliştiler, tabii hepsi değil. O bölgenin de kentsel dönüşüm gibi sanayi dönüşümüne ihtiyacı var. Ama organize (Manisa) ile sanayi (Muradiye) arasında çok kalın bir çizgi var.
Bu çizginin kesik kesik yani çizginin üzerinden geçilebilir olması için Muradiye Sanayi’nin, Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nin jileti ile sinek kaydı olması lazım.
MOSB’da istihdam, ihracat ve üretim alanında lider firmalara ödüllerin verildiği bir gece düzenlendi. Manisa’ya çok yakın, Türkiye’de birbirine bu kadar yakın il olma özelliğini taşıyan Manisa. Niye Manisa taşıyorda İzmir taşımıyor? İzmir’in gidecek yeri yok denize dayanmış, Manisa’nın arkasında gideceği karayolundan giderse 240 km yol var. Bu yakınlığından ve İzmir’in havaalanı limanı olduğundan dolayı İzmir Swiss Otel’de düzenlenmiş sanayiciye geceye ulaşım kolay olsun diyerek.
Dün dikkatimi çekti Manisa’ya İzmir yönünden girerken şehir tabelasında Manisa’nın nüfusu 390 bin yazıyor. Daha düne kadar 360 bindi. Demek ki OSB’de bir kaç fabrika daha açılmış dedim. 30 bin artmış bölü dört 8 bin göç gelmiş,kısa zamanda bu kadar doğurganlık olmayacağına göre.
Swiss otelde ki geceye damgasını vuran “Türkiye’nin yerli otomobiline ev sahipliği yapmak istiyoruz.” Talebi olmuş. Üç sene sonra tabela 490 bin olacak. Oturma odasında yaşayıp salonu kullanmayan Manisa’lı hemşerilerim salonu göç dalgası ile yeni gelecek olan işçilere kiraya verebilirler. Çünkü üç senede yeni imar planı bitecek, üç senede uygulaması sürecek. Altyapıyı da ilave edersek gelenler çadır mı kursun bu yurttaşlık hemşerilik görevi Manisa’nın ekonomisine katkı sağlamayı! hangimiz istemeyiz.
Manisa’da: Okur yazar olmayan %5 ilkokul mezunu yani okuma yazma bilen %28, ortaokul %26, lise %29, yüksekokul %12. Eğitim bu.
1000 ila 3000 TL arası geçinen %70, %30’u 3000 ve üzeri. Ekonomi bu.
%21 işli işsiz özel sektörde çalışan, %0.7 iş adamı, gerisi; esnaf, emekli, ev hanımı, öğrenci, çiftçi. %78.3 İstihdam da bu.
İzmir’de yaşayan 220 bin Manisa’lı varmış. Eğitim ve ekonomiden nasibini almış kimseler olsa gerek. Bazen ben de özenmiyo değilim. ‘Ay beyaz deniz mavi, eğlenin Manisa’lılar.’
At araba ustası demir çemberi kızgın ateşte öyle bir ısıttı ki cehenneme zebani yaparlar dedim kendi kendime. Kor haline gelen çemberi uzun saplı maşayla tutup biraz daha çekiçledikten sonra çevirdi çevirdi itina ile kesilip çember haline getirilmiş yerde duran bisiklet tekerine benzer jant ve tellerin yerine ahşap olan ve bu ahşabı içine alacak şekilde kapkara demirden oluşan Rus komünistinin olamayacağı kadar kızıllaşmış çemberi zavallı ağaç janta geçirdi, öyle bir koku yayıldı ki işte bu, ağacın son nefesini verişiydi. Demir prangaya bağlanmış ahşaplar yıllar boyu bu pranga altında çürüyünceye kadar arnavut taşı kaplı sokaklarda dingil sesini taşıyacaktı.
Tekerleğin icadı ve çeşitli şekillerde kullanılması dünyada değişim rüzgarlarını çok kısa zamanda fırtınaya döndürmüştü.
Artık eşeklerin çektiği uzayıp giden deve kervanları yavaş yavaş taşıma işini bırakacaktı. Devecilik yerini at arabalarına bırakırken homurtulu, ağzı köpük köpük develer tarih kitaplarının sayfalarında alt yazılı kara bir fotoğraf olarak yerini almaya başlayacaktı. Devecinin yanık sesiyle söylediği yalellisi tekerleğin taşlı sokaklarda yankılanan dönüş ve dingil sesiyle duyulmaz olacaktı.
Tekerleğin icadı ile hızlanan taşımacılık bir yerde imal edilen malları başka bir yerlere daha uzaklara götürerek pazar genişlemesi sağlanmaya başlamış, ticaret gelişmiş, takasla yapılan alışverişler altın sikkeyle yapılır olmuş, giderek zenginleşen ülkeler nereye varacağı kimi yutacağı belli olmayan bir canavarı beslemeye başlamıştı.
Zamanla insanlığı lokma haline getirmeden yuttuğu adına medeniyet denilen bu canavar dünyayı esareti altına aldığında da insanlık her şeyini ona teslim etti.
Tekerlekler çoğaldı. Ahşap arabalardan sonra her bir teneke kutunun altına bağlandığında janta takılan kara demirin kızıl komünistin yerini, ahtapotun evrim geçirmiş hali emperyalizmin kolları gibi dünyanın her yerine uzanan çektikçe her yere ulaşan lastiği almıştı. Önceleri kıçımızdan donumuzun düşmemesi için bele geçirdiğimiz lastik saatte kilometreler kateden tekerleğe dönüşünce kafamızda da tilkiler dönmeğe başlamıştı. Dönen tilkilerin kuyruklarını çarpıştırmayan ülkeler medeniyetin dizginlerini ellerine geçirdiler. Aydınger kağıdına çizilen çizgiler toprakta yol oldu. Teneke kutulara gün doğmuş, belimizin yerine teneke kutunun altına bağladığımız lastiğe yollar yetmez olmuş yatmasak da kalkmasak da o köy bizim köyümüz zırvasıyla çok uzaklara gitmişiz.
Evler köye, köyler şehre, şehirler kente dönerken bir curcunadır giden, kural tanımaz kutuları yavaşlatmak, durdurabilmek için kırmızıyı ve hiç yanmayan yeşil ışık kuralını koyan medeniyet; insanlığımıza alaycı bir şekilde direğin tepesinden göz kırparken sen dur sen geç ile bizleri hizaya soktu.
Bu medeniyet alametifarikası lambalar nereye kadar gelmiş? Manisa’nın Kırmızı Köprüsü’ne, Hacıyahya Camisi’nin altında tek istikamet yolun ağzına, oradan Şeyh Fenari Camisi’ne, Akmescid Kavşağı’na, iki adımda bir olduğundan Lambasız kullanılabilecek Moris Şinasi Çocuk Hastanesi Kavşağı’na, oradan Cumartesi Pazar dahil 19-20-21-22’den sonra hastane tarafından hiç araç çıkmamasına rağmen dört yol ağzı şapkasız çıkmam alışkanlığı ile CBÜ ile Merkez Efendi Hastanelerine kadar gelen lambalar, sürücüler tarafından edebiyatımıza yeni terimler ekleyen bu lambaların sonuncusu meteoroloji kavşağında durmuş. Yeşil dalgadan vazgeçtim, akıllısını henüz görmedim (yakında olacak inşallah), kırmızının yanında geriye say komutu ayarlanmış ama ana! hakkı gözetilmemiş.
Kırmızı yanıyor iyi de karşıdan kimse gelmiyor bunca lastikli kutu neyi bekliyor? Işıkı anam ışıkı.
Yoğun trafiğe kırmızı, hem de kıpkızılından.
Yöresel mutfaklar, tatlar, yerel haberler, yerel yönetim, yerel basın, yerel… Yerel yani alaturka, şark, anadolu işi, İstanbul’a göre taşra, avam, arabesk, olduğu için mi yerel deniyor. basite indirgendiğinden önemsenmiyor olabilir mi acaba? Yerel haberler daha çok kaza bela haberleridir. Vurdulu kırdılı türk filmlerini andırır.
Zaten yerel basın niye kendini geliştirmez bir haberi hepsi yapar: Fotoğraf aynı, haber aynı, başlık büyük puntoların karakter ve kalınlıkları aynı. Acaba bir elden bir matbaadan mı çıkıyor diye düşündüğüm çok zaman olmuştur. Bir tanesini okuyun diğerlerini okumaya gerek yok. Dizlerinizin üstüne koyup okuduysanız elinizde veya masa üstündeyse ya pantolon ya eliniz ya da masanız boyanır demek ki hem aynı matbaa, hem aynı mürekkep.
Fotoğraf, ona gelince bir konser konferans tören mören bu gibi etkinliklerde sahnenin, kürsünün, konferansçının, tiyatrocunun, önüne kot pantolondan bir duvar arka ceplerde yarısı dışarıda cep telefonları. omuzlarda kameralar, gözlerine dayalı objektifi soba borusu görünümlü makineler, bazen askısı düşük alesta bekleyen elde tutulan enstane yakalama sevdasında olanlar.
Konuşmacılar kürsüden ininceye kadar arkada seyirciler bir sağa yatar bir sola yere yatanlarını bile gördüm! konuşmacıyı izlemek için kırk takla atarlar. Ben kot alacağım zaman böyle bir etkinliğe gidiyorum marka ve kalite seçiyorum ama kırarmış yırtılmış kirlenmiş olduklarından bazen seçemediğim de oluyor. Bunca gayret çaba karşılığında haber ve fotoğraflar aynı biri çekip pas etse hem kottan duvar olmayacak hem yere yatan seyirci kalmayacak.
Haberler çekim foto yazı çizi aynı olunca yerel dedikodular, muhabbetler, çekiştirmeler de aynı oluyor. Herkes aynı haberlerden bilgi sahibi oluyor. Heyecan aynı, sevinç üzüntü aynı, yerel sevinçler, üzüntüler, göz yaşları, şakşaklar aynı, dedikodular, kulaktan duymalar bile aynı. Komünist giysisi gibi tek tip.
Bazen akşam ajanslarını dinlerken çeşitli kanallarda ki haberlere bakınca acaba yerel basın büyüyünce ulusal basın mı oluyor diye düşündüğümde oluyor. Hal böyle olunca Türkiye’de böyle oluyor demek ki.
Düşünmek, akıl fikir üretmek yok. Birileri bizim yerimize düşünüyor üretiyor ithalat yapıyor, yol köprü yapıyor, bize geçmek, yimek ve padişahım çok yaşa dimek düşüyor.
Karpuz ucuzsa hep beraber karpuz yiyoruz kabakaşı kabaktadı itiraz yok, evde inek eşek de yok ona verelim, ye. Kiraz ihraç ediliyor bize kurtlusu hem de boncuk gibisi kalıyor ağzına atmadan eliylen yar bak, bulamadın benden büyük mü de tevekkel Allah ağzına at. Üzüm; kalıntı, buluntu, ilaçlı, (yeni duydum Cumhuriyet Hamamı’nda yıkamak lazımmış) bilye gibi, hormonlu. Et pahalı ama hiç mi yemeyeceğiz. Hem de GDO’lusundan, tavuk zehirliyor, hiç yemesen aş erdiriyor! ‘Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti’ 1925-30’lu yıllarda Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurmuştu. Şimdi yok her halde.
Kemal Sunal, Levent Kırca rahmetli, Şener Şen emekli oldu. Münir Özkul çınardı devrildi. Allah Rahmet Eylesin. Zaman zaman eski filmlerini seyrediyorum. Şimdi onlar yok diye bizi anlatan hicveden yok, dolayısıyla kendimizi değiştik sanıyoruz.
Ama ben hala: Aile yapısını bozan, sonunda birbirlerini sevenlerin kardeş çıktığı, o onun anası, bu bunun dostu sevgilisi olduğu, evli insanların da sürekli kavga ettiği, çocukların anasını babasını bilmediği… dizileri olmayan, vurdulu kırdılı, kadına şiddet, erkeğe hiddet, basıldı, kasıldı, haberleri yapmayan, sakin yaşayan, gümrüklerde kılı kırk yararak bizden meyve sebze gıda maddesi alan ve vatandaşına yediren avrupalıyı Avrupa’da ki insanı kıskanıyorum.
Tabaklarında ki meyveyi canım çekiyor.
Tarihte onca olan bitenden sonra kendini koruyabilmiş bir ilçemiz olan Kula’nın kentsel sit sınırları içerisinde ki eski mahallerinde yaklaşık 3 binin üzerinde koruma altında olan tarihi evleri vardır. Yıllar önce koruma planı yapılarak bu evlerin bulunduğu beş mahalle kentsel sit sınırları ile korunmaya alınmıştır. Halkımız da duyarlılık göstererek oturdukları evleri korumaya çalışmışlar, günümüzde bu evlerde yaşamak zor olsa da ata miraslarına sahip çıkmışlardır. Kula’dan göç edip evlerini boşaltan eski Kula’lıların evleri bakımsız ve sahipsizlikten dolayı yıkılmış ve bir çoğu da yıkılmaya yüz tutmuştur. Sonradan baba dede mirası deyip onaranlar olsa da bir çoğu onarımın restorasyonun çok maliyetli olmasından dolayı güç yettirememişler neticede yıkılıp çoğu tarihi ev yaşantı ve hikayeleri ile birlikte tarihin bilinmezleri arasına karışmıştır. Buna rağmen son yaptığımız koruma imar planının güncellenmesinde 1200 ev tescil edilmiştir.
Bana göre bu koruma sınırları içerisindeki 3 binden fazla olan evlerin tamamı tescillenmelidir. Çünkü dar sokaklarıyla, birbirlerine yaslanmış saçaklarıyla, ahşap kapı, kepenk, ocak, davlumbaz, tavan işçilikleri ile dar sokakların kayrak ve divlit taşlarıyla kaplanmasına kadar korunmalıdır. Korunmalı ama kendi haline bırakmakla olmaz yağmura rüzgara güneşe açık olan hayatlı bahçeli evler zamanla yıpranmakta ve ahşap dolgu karışımı duvarlarının, çatılarının çökmesiyle makus talihine doğru yol almaktadır.
Manisa Büyükşehir Belediyemiz satın alma yoluyla yedi tarihi evi restore etmeğe devam ediyor, 2018 yılı içerisinde tamamı bitirilecektir. Ayrıca 32 yeni konut yaparak eski tarihi ev ile takas yapıp restore edilecek ev sayısını arttırmayı planlıyor. Buna rağmen yetmez. Akla ilk gelen Safranbolu Evleri 1970’li yıllarda başlamış hem de devlet desteği alarak. Yakın zamana kadar ancak kendine gelebilmiş olmasına rağmen devlet ve kurumların desteği hala devam etmektedir.
Evlerin restorasyonu, sokak sağlıklaştırmaları, yol kaplamaları, sokak aydınlatma armatürleri, yangın hidrantlarına kadar elden geçirilmesi gereken Eski Kula. Maalesef bir veya iki kişinin bir kurumun gayretleri ile olmaz el ve gönül birliğinin en önemlisi maddi desteğin olması gerekir.
Kula volkanik arazi yapısıyla Avrupa’dan Yakındoğu’ya uzanan havzada tek jeopark hem de UNESCO sertifikalı
tek jeopark. Bu sayede Kula’nın turizm önemi farklı destinasyonlar sayesinde artmaktadır. Ayrıca 2016 yılında Manisa Büyükşehir, Salihli, Kula belediyeleriyle Jeopark Belediyeler Birliğini kurarak uluslararası çapta bir güç kazanmış olup Avrupa ve Dünya jeoparkları arasında önemli bir yer tutmuştur. Rusya’da ki Türk Devletleri ve Yakındoğu’da oluşacak olan yeni jeoparklara öncülük yapacak pozisyondadır.
Jeoparkların var olma sebeplerinden bir tanesi her ne kadar bölgenin coğrafi yapısı olsa da diğer faktörlerinde oluşması veya bu alan içerisinde; tarihi yapılar, eserler, el sanatları, arkeoloji, antik kentler, kültür, geleneksel yaşantı, hatta yöresel lezzetler bulunması gereklidir.
Tüm bu imkanlara rağmen helva yapmak için maddi güç gereklidir. El sanatlarının, kültürün, geleneklerin yaşatılması kadar, Kula Tarihi evlerinin kısa Zaman’da ve çok sayıda restorasyonunun yapılması gereklidir. Manisa Organize Sanayi Bölgemizde 180-200 civarında fabrika işyeri vardır. Bir çoğu ihracat rekorları kırarken ülkemize de katma değer sağlamaktadırlar. Bu işletmelerin Kula Tarihi Evleri’nin restorasyonuna el atmaları her bir işletmenin bir ev restore etmesi ile belediyeler birliği ile, tarih kültürü tarihi evleri ve lokomotif vazifesi gören UNESCO sertifikalı jeoparkıyla Kula kısa zamanda dünya çapında bir üne kavuşacaktır. Ege Bölgemizin iç kesimlerinde ki bu bölge turizm zenginliği ile kalkınacak hatta Organize Sanayi Bölgemize ticaret maksadıyla gelen yabancı konuklarımızın ziyaret etmek isteyecekleri bir yer olacak bizlerinde gurur kaynağımız olacaktır.
Tarihi Kula Evleri’nde konaklayacak olan konuklar, dünya oluşumu ve jeolojik mirasımızı yakından görecek, kök boyalı el dokuması halıları diğer el sanatlarının yanında yöresel tatlar, yaren geceleri ile hoşça vakit geçireceklerdir.
Ziyaret için ticarete, ticaret ile ziyarete geleceklerdir.



Demirci 200 km mesafede merkeze. Demircinin Küpeler köyünde Küpeler camisi 220 km neredeyse Kütahya’ya geçilecek, sınırda zaten. Köyün sırtında ki dağı aştın mı Simav. Saruhan beyliği eseri ahşap kerpiç karışımı basit bir köy camisi. 600-650 yıl tarihe meydan okumuş bir ucu kayaya oturan temelleri ile ayakta kalmış. 250 yıl önce sırtta haydari, omuzda çıkı, ayakta çarık, elde fırça bir lokma bir hırka inancı ile köy köy gezip böyle camilere hat tarzında ayetler, tabiat resimleri, yapmış olan Ali Ağa’nın oğlu Mehmet Emin kalem işleri ile süslemiş Küpeli Camisi’ni. Bu yazıların yüzü suyu hürmetine tescilli olan bu cami Cengiz Ergün başkanımızın özel olarak ilgilenmesiyle restore edilmektedir.
Ayrıca yine Demirci’nin Kışlak Köyü’nde buna benzer işlemeleri hat yazıları olan bir cami daha var, Kışlak Camisi; hemen yanına o kadar yakınına ki son cemaat mahallini yıkacak kadar kasıtlı yakınına yeni bir cami yapılmış. İkindi vaktine yakın buraya gittiğimde birbirlerine direnen bu camilerin karşısında ki kahvenin önüne oturmuş bir köylü vardı başka da kimseyi görmedim. Yoktu. Eski tescilli camiyi gezerken uzaklarda bir camiden ikindi ezanı sesi geldi dışarı çıktım, eski caminin cemaati yok yıkılsın diye bakıyorlar ancak yeni camide de bir hareket yok kapısı kilitli ezan dahi okunmadı. Köylü vatandaşa sordum niye ezan okunmuyor koca cami yapmışsınız cemaat yok caminin kapısı kilitli nerde bu cemaat? Tık yok. Eskisi yenisi yan yana, cemaat haydaya.
Çok üzüldüm. eski camiyi yıkılması için son cemaat duvarından yaralamışlar duvar yıkık çatı çökük o kadar da güzel kalem işleri hat yazıları var. Yeni cami diğer köylerde ki camiler ile yarışmak için onlardan daha büyük yapılmış, yemede yanında yat derler ya, bu camiyi de girmede yanından bak. Seyrediyorlar.
Cami konusunda haliyle hassas bir milletiz ancak bazen de abartıyor kaş yaparken göz çıkarıyoruz. Sarıgöl’ün Emcelli Köyü’nde kıblesi yanlış olan bir camiyi yıkmışlar. Yazık gözün bakış açısı genişliğinde bir sapmaya kadar kıble bozulmuyor. Ama dedikodular içimizi çürütünce yıkıyoruz. Bir de yıkılan camiyi yaptırana saygıdan dolayı minaresini yıkmamışlar. Yeni camiye iki şerefeli bir minare yapmışlar yanında da yıkılan caminin yıkılmayan tek şerefeli minaresi. Ucube bir görüntü. Var mı ülkemizde bu görüntü de her hangi bir yerde cami? Yok.
Eskilerde bir laf vardır “Zarfa değil mazrufa bak” derler, yani zarfın süsü önemli değil içinde ki yazının önemi var demektir. Cami önemli değil içinde ki cemaatin hak yanında itibarı Allah indinde ibadeti önemlidir.