Eski yerleşimlerin olduğu kentleri gezerken mutlaka yeni yerleşimlerin bulunduğu semtlerin arasında geziniyoruz. Nüfus artmış, ticaret gelişmiş, ulaşım ihtiyacı, barınma, kültür, eğitim yapıları için yeni planlar ve yeni imarlar yapılmış. Daracık bir alanda paslaşmalar başlamış; bu bina zaten yıkılacak, buradan yol açılması, bu yolun genişletilmesi, bu boş alanın eğitim tesisine ayrılması, buraya emniyet, oraya müdüriyet, kaymakamlık, belediye, stadyum, kapalı salon, bu daracık eski yerleşim alanında ‘dön baba dön’ döner dururuz. Bazen o cami bu medrese bu hendese der ellemeyiz ama burnunun dibine kadar sokuluruz. Hatta caminin bahçesinde veya duvarına bitişik, bu sıbyan mektebinin kubbesi yıkılmış, duvarı yan yatmış görünce yıkalım imam evi tuvalet yapalım dediklerimiz dahi olmuştur.
Yıllarca ayakta kalmış tarihi eserlerimiz bizim zamanımızda hızla yıpranıp, taşları aşınmaya, varsa süslemeleri taş işçilikleri kaybolmaya başlamıştır. bacalardan çıkan kömür isleri, karbon salınımı denen gazların atmosferde asılı kalarak atmosferik faaliyetlerin yavaşlamasına güneşin süzülmesine rüzgar ve sirkülasyonun azalmasıyla teneffüs edilmesine, ve dengelerin bozulmasına sebep olmaktadır. Bunlar canlılara zarar verdiği kadar konumuz olan tarihi eserlerin yıpranmasına yukarıda saydığımız tarihin kaybolmasına kadar bir çok etkisi olmaktadır..
Geçen hafta sonu Sivas’da ki Tarihi Kentler Birliği Toplantısından sonra ertesi günü Divriği Ulucami ve Darüşşifasını görmeğe gittik. Üç önemli kapısı olan yapının en önemli ve muhteşemi hepsi muhteşem de Cennet Kapı denilen caminin giriş kapısı. Bu kapının karşı yamaçlarına önceleri 100 civarında kaçak ev yapılmış. Bunların sis pis vesair tahribatları ile, taş süslemeler, dantel gibi oyulmuş taşların üzerleri aşınmış, oymaları silinmiş.
Bu kadar önemli bir eser 30 yılı aşkın UNESCO dünya miras listesinde, mimarının ilk ve tek eseri, dünyanın da neredeyse taşlarının konuştuğu, Evliya Çelebi’nin “Methinde diller kısır, kalem kırıktır” dediği, her bir taşın oymasının ve yerine konmasının bir sebebinin olduğu, bir tasavvufi literatürü anlattığı, ritüeli canlandırdığı bu eser maalesef kendi halinde Allah’a yakın bir tepede Allah ile baş başa kaderine terk edilmiş gibi gördüm. Ne belgesi, ne değeri, ne eseri, bir bekçisi dahi yoktu sanki. Bazı taşınır eşyaları için o çalındı bu çırpıldı bu kayboldu deniyor. Restorasyona başlamışlar. İnşaat tabelasında (Bilim ve Danışma Kurulu) 7 kişinin ismi var. 70 kişinin değil 72 milletin eli ayağı, gözü kulağı, dimağı, burada olmalı. Ebced hesabı, tasavvuf ilmini bilmeli. Tamam değerli bir mimar hocamız var ama Merhum Mehmet Akif’in Süleymaniye için dediği gibi “…Yapmak için bir Sinan bir de Süleyman gerek” Burada “Bir Ahlatlı Hürrem Şah bir de Mengücek Sultanı Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah gerek.”
Restorasyon süresini beş yıl vermişler imkansız. (Buralarda yılın yarısı kış zaten.) Bizim Manisa Ulucamii’nin minberini üç yılda onardılar. Bu kadar uzun zaman geçince bizim minber gitti galiba demiştim.
Barselona’da Mimar Gaudi’nin bir çok eseri var da bitmeyen kilisesi La Sagrada Familia’nın mimar Gaudi’nin ölümünün 100.Yılında biteceği söyleniyor. Bu biraz da reklam amaçlı bitirilmiyor her sene bir çivi çakılıyor ve farklılığı görmek için Barselona’ya giden bir daha gidiyor. Bodrum katta teknik elemanların çalıştığı yukarıda kullanılmak üzere sözde parçalar ürettiği atölyeler var sanki dünyayı baştan yapıyorlar. Parçaların maketleri, ağırlık hesapları, üç boyutlu yazıcılarda parçalar üretilmesine…kadar bir itina! bir özveri! bir kafa yorma! geçip geçip karşıdan bakmalar aman aman!
Gösteriş ve reklam için elin adamı böyle yapıyorsa biz gerçek ve Ulucami’nin mimarı Hürrem Şah’ın duası için “Yarabbi benim acizane meydana getirmiş olduğum bu eser kıyameti görsün” diye dua etmiş. (İnşallah, hem de restorasyonlarla bozulmadan her bir taşı görsün.) Bu duasının yerine gelmesi için elimizden gelenin fazlasını yapalım.
Akşam geç yattım. Gece hiç uyuyamadım. Aklıma bir şey takıldı takılmaz olaydı uyku tutmadı… Gece ne olursa olsun ama sabah kalkmak ve işimize gitmek günümüze bakmak, masamızın başında olmak dükkanın kepengini kaldırmak, tarlada toza toprağa karışmak, yoğurdun mayasını tutturmak, müşterinin siparişlerini hazırlamak, akşamdan hazırlanan koliyi kargolamak, x-ray den geçip uçağa, arabanın direksiyonuna, otobüsün koltuğuna, durakta beklemeye, bisiklete binmeye hazırlanmamız gerek.
Gün içerisinde bu saydığımız işlerin devamını getirmek akşama kadar didinmek, didişmek, bazen öğle yemeğini geçiştirmek, telefon elden, göz bilgisayardan parmaklar tuşlardan, çiz babam çiz projelerden cihanımızı görememek eşi dostu “Hay Allah bu günde arayamadım” “Günler ne çabuk geçiyor” demek…
Günlük vazgeçilmezlerimiz.
Bilmediğimiz, anlamadığımız, takip edemediğimiz, bizden habersiz olaylarda, olanlarda ‘ne dolap çeviriyorsunuz’ deyip olanlara olaylara hakim olma gayretimiz, gözümden kaçmıyor uyanıkmış hallerimiz de cabası.
Bütün bunların yanında bizim yanımızda, yakınımızda, bizim olmadığımız alanlarda, bizim dahlimiz olmayan kararlarda, bir çok şey olurrr biter. Kazancımızdan alınır, emeğimizden çalınır, yaptıklarımız diktiklerimiz, tuşlarda olan ellerimiz, kapılarda müşteri gözleyen gözlerimiz, akşam uykularımızdan sabahladıklarımızdan, alın terimizden alınırrr götürülür.
Kapatılan fabrikalarda üretemediklerimiz. Tarım alanlarımıza dikemedik ekemediklerimiz. Diksek eksek, para ettiremediklerimiz. Didinsek, tepinsek yemeye içmeye yettiremediklerimiz. Kara toprak karalar bağlarken, ağıllarda kokular buram buram burunlarımızı havamızı dağlarken, elimizin tersiyle alınterimizi silerken, kamyonun brandasının iplerini gererken, lastik değiştirir, kapılara kadar eğilir, lafı küfü çekilir, dilimizin ucuna gelenler yutulur, karaların tünellerinde yerin binlerce metre dibinde karaya boyanmış yüzlerimiz, kara bahtlarımız, onca bunca emeklerimiz unutulur. Ekmeği katık eder, kızılcık şerbeti diye kan içer, kadına mahcup, çocuklara mahzun bakarken, bunca dünya telaşı, aşı, kargaşası, gözlerde ki yaşı bahar allerjisi deyip geçiştirirken. ‘Eh be Allahım bu garip kulunu da bi gör’ deyip patlar, isyanlarda günaha girerken.
Arkamızda olup bitenlerden habersiz, dahlimiz olmayan ama ne dolap çeviriyorsunuz diyemediklerimizde. Dünyada adını dahi duymadığımız ülkelerden ithalat ile cebimize daha girmeyen paralar ile fasulye, nohut, soğan, sarımsak, arpa, buğday, sap saman alınır, sanayi teknoloji deyip üretmediklerimizle tüketim toplumuna dönüşür. Sabah akşam helalinden kazanır, eller hamur karınlar aç. Açlıktan uyku tutmaz, yorgun düşüncelerden akşamı sabah ederken, oğlanın okulu, kızın düğünü, evin kirasında ilmekleri boynumuza geçirmek isterken. Yüksekten atsam mı? Bir bidon benzinle yansam mı???
Kararsız, kapkara düşüncelerin içinde, dünya dursa insek de, çilelerin yumağını başka dünyalarda çözsek!
2014 yılı Kamu Görevlileri ve Çalışanları Derneği (Kamu-Der) tarafından ‘Yılın En Başarılı Belediye Başkanı’
2015 Plant Dergisi Ödül Töreninde ATATÜRK KENT PARKI, ‘Kamusal Uygulamalar Proje ve Bakım Dalı’nda’ ödüle layık görülen proje.
2015 Gezici Araştırma Şirketi’nin yaptığı araştırmada Türkiye’nin en başarılı belediye başkanları arasında 4’üncü.
Ocak 2016 ORC Araştırma tarafından yapılan araştırmada Türkiye’nin en başarılı büyükşehir belediye başkanları arasında 10’uncu.
Şubat 2016 Merkezi Ankara’da bulunan Hayat İçin Su Derneği tarafından 2’ncisi düzenlenen Su ve Çevre Ödülleri töreninde Manisa Büyükşehir Belediyesi ‘En Çok Altyapı Yatırımı Yapan Belediye’; MASKİ Genel Müdürlüğü de, ‘En Çok Atık Su Arıtma Tesisi Yapan Kurum’ dalında ödüle layık görüldü.
Haziran 2016 ORC Araştırma tarafından yapılan araştırmada Ege Bölgesi’nin en başarılı 3’üncü belediye başkanı.
Temmuz 2016 Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi (AKOM) ‘Büyükşehirler Yerel Memnuniyet Araştırması’nda Türkiye’nin en başarılı 3’üncü belediye başkanı.
Ekim 2016 İmar ve Yapı Derneği (İMYAD) tarafından yapılan araştırmada 30 Büyükşehir Belediyesi arasından en çok yatırım yapan belediye Manisa Büyükşehir Belediyesi olmuş; Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün de en iyi bütçe performansı gösteren Belediye Başkanlarından birinci olarak belirlenmiştir.
Ocak 2017 Gezici Araştırma tarafından yapılan araştırmada 30 büyükşehir belediye başkanı arasından Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün, en başarılı 2’nci belediye başkanı olmuştur.
Tüm bunlar başkanımız ve büyükşehir belediyemizin yaptıkları hizmetler karşılığında kazanılan başarılar ve bu hizmetlerin haberleridir.
Ayrıca:
2009 yılında Manisa Belediyesi Başkanı olarak göreve başlayan Cengiz Ergün’ün ben de yardımcısıydım. Bir gün unutamadığım bir konuşma geçmişti aramızda. 2009 yılında 100 milyonluk eski belediyenin borcunu ödemiş ve bana “…Üretebildiğimiz, yapabildiğimiz kadar proje çizelim yapalım. Paramız var.” Demişti. O kadar çok proje yapmış ve uygulanmıştı ki “Manisa Değişiyor” diye bir slogan yaratmıştı. Sadece Manisa’lılar değil dışarıdan gelen yabancılar dahi bu sloganı doğruluyor ve Manisa hakikaten çok değişmiş diyorlardı. Her yer ışıl ışıl, parklar, yeşil alanlar, binalar, caddeler… herkes sokaktaydı.
Tam Otomasyonlu Otopark
Atatürk Kent Parkı
Bülent Koşmaz Parkı
Gülgûn Hatun Hamamı Restorasyonu
Bülent Koşmaz Otoparkı
Oda Dernekler Binası
Kapalı Salon ve Yüzme Havuzu
Manisa Oto Terminali
Bu saydıklarımız beş yıla sığmayan ve Cengiz Ergün’ün birinci döneminde başlayıp zaman yetmezliğinden bitirilemeyen 2014 yılından sonra büyükşehir belediye başkanı olduğunda bitirilen projelerdi.
2014-2017 yılları arasında ilçe ve mahallelere (köylere) yapılan projeleri sayamayacağım.
Yapılmış, yapılacak proje ve yatırımlardan Manisa’nın en uzak köşesinden semtimize sokağımıza kadar olan bitenden bundan sonra haberimiz olacak. Artık Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin televizyonu var ‘MANİSA WEB TV’ buradan Manisa il genelinde olan bitenden Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı proje ve uygulamalardan, sayamadığımız yatırımlardan: Muhtarlardan, Sağlık Hizmetlerinden, Mabem, Masmek Kurslarından kursiyerlerden, Manisa Tarihi Kültürü yatırımları ve İzlerinden, çocuk programlarına, Ulaşımda bilmek öğrenmek istediklerimizden Tarıma kırsal kalkınmaya yapılan hizmetlere, Büyükşehir meclisinden kentsel dönüşüm konularına, Büyükşehir Belediyesi ile ilgili yerel ulusal medyada çıkan haberlerden spora kadar ve daha bir çok farklı konulardan haberdar olacağız.
Büyükşehir Belediyesi’nin idarî binasında ki stüdyosundan, zaman zaman mahallinde yapılacak yayınlar ile takipçisi olacağınız ve Büyükşehir Belediyesi facebook sayfasından da dünyanın her yerinden takip edebileceğiniz bir televizyon hizmetinize sunulmuştur.
Bir link’ten bin haber.
Hayırlı Uğurlu Olsun.
Yıllar sonra Manisa İsmet İnönü Kız Meslek Lisesi’ne gittim. Benim ziyaretimden bir kaç gün önce gitmiş arkadaşım Abidin Yatkın okulun güzelliğini benimle paylaşınca unutmuşum bir gün beraber gidelim dedim.
Müdür beyin odası okulun aynasıydı. Eğitimi teşvik eden pirinç levhalarda yazılar, Van Gogh’un meşhur tablolarının röprodüksiyon örnekleri, varaklı çerçeveli ayna, kitaplar… (izin isteyip fotoğraf çekmeyi utandım) Daha farklı objeler, neler neler.
Müdür Osman Bey okulu gezdireyim dedi ve baş müdür Orhan Yılmaz ile hep birlikte kalktık. Koridor da sergilenen objeler ile koridor müze görünümündeydi. Osmanlıca yazılmış diplomalardan sportif faaliyetlerde kazanılmış kupalara kadar her şey camekanlarda sergilenmiş. Anfi şeklinde sınıfından, konferans, geniş kulisi ile tiyatro ve gösterilerde kullanılan 250 kişilik salonu var. Sadece bununla da kalmıyor o zamanının kültür ve sanata verilen önemini anlatan bu salonun bir de Alman yapımı, büyük, kuyruklu piyanosu var hala çalışır vaziyette sahnenin önünde duruyor.
1937 yılında Cumhuriyet kızlarının meslekî eğitimi için yapılmış bu okul aynı zamanda kültür ve sanatla da bağdaştırılmış. Belki o yıllarda bu tür konferans salonu olmayan Manisa’da, çeşitli sosyal ve kültürel amaçlı gösteri ve konuşmalara ev sahipliği yapmıştır.
Kültür ve sanata verilen önemin değerini anlatabilmek açısından Manisa’da ki bu okuldan bahsetmek istedim. Ayrıca o yıllarda ki sinemalarımızdan Şehir Sineması; localı, balkonlu, ahşap döşemeli, duvarlarında dekoratif kaplamaları olan cadde giriş kapıları kalın ahşap, pirinç menteşe ve pirinç kapı kollarından yapılmıştı (şimdi ki istasyon binasının kapıları gibi) ve ancak bir hafta öncesinden bilet aldığımızda yer bulabilirdik. Kalın kadife perdesi gong çalınarak açılır sinema ve tiyatro gösterileri başlardı.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) kültür sanat ile ilgili altıncısını yayınladığı 2016 yılı raporunda, Türkiye çapında ki araştırma sonuçlarını gösteren ‘Türkiye’yi Anlama Kılavuzu’na’ göre:
Toplumun %49’u hiç sinemaya gitmemiş, %39’u hiç kitap okumuyor (daha yüksek olma ihtimali yüksektir), %66’sı konser, tiyatro ya da opera gibi herhangi bir etkinliğe katılmamış, %81’i hiçbir enstrüman çalmıyor, %57’si video, VCD, DVD ya da internetten film veya dizi izlemiyor, %47’si dergi okumuyor, %86’sı bir hobi kursuna hiç gitmemiş. %85 ile de sık yapılan etkinliğin televizyon izlemek olduğu görülüyor.
Ülkemizde 15-24 yaş grubundaki gençlerle yapılan boş zaman değerlendirme anketlerine (TÜİK 2014-2015) göre televizyon izlemek %94 ve sosyal medyada zaman geçirmek %56 yer alıyor.
Kınamak doğru değil, bu veriler yurt genelinde Manisa’nın verileri değil ama Türkiye’nin batısında ki bir ilden örnek olsun diye, kültürel sanatsal yönde Manisamız ne durumda ona bir bakalım.
Müze: Yarı açık, Mimarsinan’nın eseri Muradiye Camisi’nin 1583 yılında yapılmış olan külliyesinde yer darlığından hizmet veremiyor.
Kütüphane: Kitapsaray 1938’ten beri aynı. 80 yılda okuyucu ve okunan kitap da hiç mi artış olmadı?
Sinema: Eskilerin hepsi yıkıldı. Kızılay Düğün Salonu, Taç düğün Salonu oldu. Zevk sineması gökdelen, köşk sineması kaderine terk edildi.
Konser Salonu: Kültür Sitesi kompleksinde 1985 yılından (nüfus 220 bin iken) bu yana hizmet vermekte.
Tiyatro Salonu: Bu da aynı komplekste 1985 yılından bu yana hizmet vermekte.
400 bine yaklaşan Manisa nüfusu, 3 binden fazla MCBÜ akademik personeli, merkezde okuyan 25-30 bin MCBÜ öğrencisi olmuş bir şey değişmemiş. Artan genç nüfus, okul, kolej, gelişen büyüyen Manisa.
Uzun yıllardan bu yana Manisa’ya kültür ve sanatla ilgili yatırım yapılmış mı? Kent müzesi, kent arşivi, kent kütüphanesi, sanat galerisi, kültürel ve sanatsal etkinliklerin yapıldığı, üretildiği, sergilendiği mekanlar var mı?
Şehzadeler, kadim şehir; turizm danışma ofisi, rehber eğitimi, yabancı dil bilen rehberleri var mı? Mesir Festivalinde, hepsi ingilizce bilen yabancı delegasyona, bırakın simultane tercümanı adam gibi normal tercüman dahi yok yıllardan beri. Daha da önemlisi Manisa’lı olup da gönüllü rehber olacak Manisa’yı bilen kaç kişi sayabiliriz?
İğneyi kendimize çuvaldızı… her ikisini de batırmayalım. Niye durduk yerde acı çekem ki?
Ört ki ölem.
Haftalar öncesi tarih öncesine gideceğimizi kararlaştırdık.
-Milyon yıl.
-Atma abi. Dediler
-Tamam gidince görürsünüz dedim madem öyle inanacağınız, on bin yıl.
-Ehh ama yine inanmadık.
-Tamam o zaman 300 de anlaşalım ısrar etmeyin geliyor musunuz?
Evet hem de ailecek. Dediler.
O hafta oteller dolu zaten gideceğimiz bir otel var o da doluymuş haftaya tamam, ayırmışlar. Karar verdik arzın merkezine zamanda yolculuk yapacaktık. Merak uyandıran esrarengiz bir seyahat olacak.
Kahvaltıdan sonra yola çıktık. Develerin tellal, sineklerin berber, anka kuşlarının kafeste beslendiği bir diyara gidiyor gibiydik. Sabah mahmurluğu muydu yoksa bilinmeyene gidişin heyecanı mı? Nefesler yol boyu tutuldu.
Zamana alışalım jet lag olmayalım diye yakın zamandan başladık. 300 yıl öncesine gittik dar bir sokağa girdik hemen takıldık ilk evin görüntüsüne karınca yolları diyorum ben buraya kaybolmamanın imkanı yok çıkmazından kıvrılıp bükülenine, git git bitmeyenine kadar. İki kolunu açsan iki yan duvara değecek, saçaklar zaten iç içe, cumbalar hayranlık derecesinde. Zamana direnen sıvalar, kat kat boyalar, Ahşapları aralanmış, eşikleri aşınmış, halkaları paslı, kapı kolları yassı, menteşeler kopuk, şakulü yamuk, açmakta zorlanılan sokak kapıları. Tüm bunlara rağmen misafirperver edasında hoş geldiniz gıcırdamaları.
Zamanda yolculukta saat ayarını yapacak ve aşamalı zamanda kaybolmanın endişesiyle o zamandan gelen dejavuların gücünden metafora dönüşen zamanımızı anlatacak bir tarih ve zaman bilimcisiyle beraberdik.
Ahşapların tavanda ki motiflerinden merdiven trabzan başlıklarına, ocaklıkların davlumbazlarından dolapların ahşap oymalarının tarihlendiği ustalıklar. Hayatlarında kocaman başlıklı kabara çivilerin üzerinden tornalı korkuluklarına, oda kapılarında ki geçmeli ahşapların ustanın adını dillendirecek oymalarında ki zerafet.
Bir başka evin kara divlit taşlarının aralarında ki beyaz derzlerinin cephesinin orta yerinde üç beş basamaklı mermer merdivenlerinden çıksan zamana uzanacağın hislerin, elini uzatsan değecekmiş gibi seni bekleyen ümitlerin. Geleni görmek isteyen rum evlerinde sokağa açılan pencerelerine karşılık, içerlek mutaassıp, mütecessis; sokak kapılarından avluya girilen her evin avlusunda ki bereket timsali nar ağaçlarının arkasında ki türk evleri. Kafesli pencereleri, kahve renkli ahşabın yanında bem beyaz badanalar. Reyhan kokuları, sakız sardunyalar. Yıllanmış komşuluklar.
Akşamına Kula’lı saz sanatçısının söylediği türküler, konuşturduğu sazı ile Neşet Ertaş’tan Aşık Veysel’e Musa Eroğlu’ndan Anadolu ezgilerine, Kula yarenlerine kadar gece boyu Anadolu’yu gezdik. Eşlik ettik sevindik, aşklarıyla sevildik, sözleriyle hüzünlendik, sazın tellerine bağlandık Anadolu’da gezindik.
Sabah otelden yola çıkarken milyon yıllara, on binlere arzın merkezinden gelen kilometrelerce akan lav akıntılarının gizeminde dejavu. 300-500 bin kilometrekarelik Jeopark bölgesinde 70-80 volkan konisinden akan magmanın Afrika kıtasını boşalttığını söyledi tarihçi hocamız. Coğrafyacı gezgin Strabon henüz literatürde yokken tepeciklerin parladığını dumanlar ateşler çıkardığını coğrafi yapının değişimini M.Ö.24 de söylemiş. Şimdi jeopark dediğimiz yere.
Divlitlerin sustuğunda; dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda, lavların donup taş kesildiğinde, Gediz’in yer yer çağıldayıp uçurumlardan uçtuğunda, kartalların yüksek, şahinlerin süzüldüğü divlit tepelerinde, ot bitmez kara taşlarında milyon yıllar sonra çiçeklerin açtığında, çıra gibi parlayan, divlit gibi patlayan, Gediz’in yataklandığı, yerin altının üstte çıktığı, gizli saklı hiç bir şeyin kalmadığı, içi dışında Kula.
İşte şimdi milyon yılın altta kaldığı on binlerin üste çıktığı kim saymış diye meraklanıldığı karaların aka aka yayıldığı meteordan metafora dönüşmüş zamana geldik.
2000 yıl öncesini aklımızda yaşatırken insanlığın bu topraklarda yetiştirdiği asmalarda lezzetli üzümleri, şaraplık bağlarıyla Adının Kollida olduğu kayalara oyulmuş binlerce kral mezarlarının bulunduğu, medeniyetlerin yaşandığı Roma imparatorlarının termal sularda yıkandığı, Germiyanoğullarının başkent yaptığı o Kula’nın bu Kula olduğunu hayal ettikçe; böylesine konakların, zengin fakir her milletten insanların kardeşçe yaşadığı bu topraklarda yaptığımız zamana yolculuktan dönüş için otobüsümüze binerken zaman çoktan geriye dönmüştü.
Kapı halkaları belime dolanmış kafam tahta kanatlar arasında.
Zonkluyor düşüncelerim ıssızlıkların girdaplarında.
Sessiz şarkıların nağmeleri çınlarken kulaklarımda
Unutulmuşlukların hülyaları gözlerimin buğularında
Hasretli düşüncelerimin puslu kuytularında.
Bir bir geçerken mahşerin atlıları nal sesleri taşlarında
Yankılanıyor hıçkırıklar dar sokakların kara duvarlarına.
Yalnızlıklarım sürtüyor her bir taşın karalıklarına
Tahta kepenkler kapanıyor kafesli pencerelere
Çaresizliğimin hüsranları daralmış nefeslerimde.
Konu komşu ayrılıkları mahalle bir bir gurbette,
Renkler siliniyor çivit maviler duvar, kırmızı kiremitlerde.
Yaşantımın iklimleri sarıyor dört yanımı buz kesiyor ellerim
Dizlerimin sızılarında ki akşamlar, ayazlarda ki ürpertilerim.
Karabasan gibi basıyor bastırıyor zifiri karanlıklar.
Sabah sabrımın sınavına yetişiyor, umutsuz sapkınlıklar.
Son baca da sustu dumansız onca bacalar gibi
Sessizliği dinliyorum ümitlerimde kapı çalınacakmış sanki.
Bir akımı, fikri, bir oluşumu, benimseme olmalı benimsediğimiz, akımına kapıldığımız konunun sonuna izm eklemek. Faşizm, komünizm, Kemalizm… gibi.
Bizim benimsediğimiz konu da Kulaizm.
Geçen hafta Kulamıza Kulamızın jeoparkına İstanbul’dan Profesör Doktor jeolog Celal Şengör hoca, 40 talebesi ve iki jeolog hoca hep birlikte geldiler. Geçerken uğradık gibi değil İzmir, Alaşehir kayaçlarını incelerlerken hocanın çok sevdiği beğendiği dünyada ilk defa henüz o tarihlerde M.Ö. 24’te literatürde volkan patlaması ve oluşumları yokken ünlü Amasya’lı Coğrafyacı Strabon o yıllarda Kula’dan bahsetmiş dağların, ufak tepeciklerin dumanlar ateşler çıkardığını anlatmış. İlim adına bir keşif sayıldığından hocamız bu keşfin yapıldığı yerden ötürü, jeoloji bilimine katkısından dolayı, Kula’yı volkanizmasını çok seviyor ve talebelerine göstermeden geçmek istememiş. Haklıdır da. Kula volkanyası o tarihten bu yana önemini değerini canlılığı hiç kaybetmemiş cap canlı duruyor, o kadar ki şimdi ki coğrafyacı ve jeologlar volkan konilerinin divlitlerin hala canlı olduğundan bahsediyorlar. İşte hocamız Alaşehir’e kadar gelmişken Kulamızda ki bizlerin 21. yy da adına jeopark dediğimiz bu volkanik yapıyı göstermek istemiş. Tesadüfen benim bulunduğum bir ortamda telefonla konuşulurken telefonu bana verdiler tanıştık. Hoca Mart ayının 29’unda Kula volkanizmasını gezmek ve talebelerine göstermek istediğini söyledi. Ben de sizi burada ağırlamaktan ve gezdirmekten memnun oluruz diyerek program yaptık. (Dikkat ederseniz volkanik alana hoca jeopark demiyor.)
O gün ben de Celal hoca ve talebeleri ile beraber olmak için Kula’ya gittim onlarla beraber jeopark alanını gezmeye peribacalarından başladık. Peribacalarının güzel görüntü verdiği, ziyaretçilerin fotoğraf çektiği, araçların durduğu, park ettiği, yerde biz de durduk. Hemen gözüme takılan; çöp bidonu olmasına rağmen etrafa atılan çöpler, pet şişeler, kağıtlar, poşetler oldu. Bir de biraz üstte üzerinde duvar yazıları yazılmış olan beyaz kireç badanalı bir çeşme ve onun park alanının ortasında sidik görünümlü su akıntısı oldu. Uzun zamandır buraya gitmediğim için dikkatimi çekmişti. Her gün çöp toplamaya gelinmesi ve çeşmenin yerine de yeni bir çeşme yapılmasının gerekli olduğunu düşündüm.
Gezimizin devamında Çakırca Bazalt Sütunlarına uğradık. Bu coğrafi yapılaşmadan herkes memnun oldu hatta Celal hoca ve diğer iki hoca dahil burada bir basın açıklaması yapma ihtiyacı duyarak yapılanmayı anlattılar, fotoğraflar çekilirken hocanın bazı anılarını da dinledik.
İstikametimiz Kula Divlitiydi. Buraya geldiğimizde 1985’li yıllarda açılmış 1993-94 yıllarında faaliyetine son verilmiş cüruf çıkarmak için açılmış ocağı gören hoca “Rezalet ne buranın hali” demeye başladı. Derdimizi ne kadar anlatmaya çalışsak da biz de bunlardan mutazarrırız rahatsızız ama ne bizim ne Kula halkının bu ocaklarda bir dahli yok, bunlar Ankara’dan ruhsat alıyorlar desek de hocanın öfkesini yatıştıramadık. Ocakların zeminde ki çukurlarına oyuklarına bakarken bir de yeni dökülmüş bir traktör arabası çöp atıldığını görmez miyiz. Vay vay vay…
“Ben bunları basına bildireceğim şikayet edeceğim yıllar öncesinden beri koruna gelen bu alanı nasıl mahvederler” diye bağırıyor hoca. “Hocam ocağın faaliyeti zaten 90’larda durdurulmuş çöp atılma da bi yanlışlık olmuş hemen toplarız bu çöp işi kolay bir daha da attırmayız, dikkatli oluruz ama bir densiz ile bir kapatılmış ocak için şikayet etmeye değmez biz turizm için uğraşıyoruz buraya insanlar gelsin görsün istiyoruz.” “Gelmesin efendim ne işleri var insanların burada, bakın bu güne kadar korunmuş bu güzelim alan tahrip oluyor.”
Buradan sonra akşam olduğu için hocadan ayrıldım. Çöp işinde hocaya hak vermedim değil ama bunu aramızda halledelim dedim. Benden sonra ertesi günü Hoca talebeleriyle birlikte Sandal Divliti’ne gitmişler. Oraya ahşaplardan yaptığımız yola da itiraz etmiş hoca, ama hocanın cüssesi ağır olduğu için ahşap değil asfalt yapılsa çıkamayacağından insanlar buraya çıkmasın çevreyi tahrip ediyorlar diye yola karşı, ancak talebeleri o ahşap yoldan divlitin krater ağzına kadar çıkmışlar. (Anladım ki Jeopark demeyen ve turistlerin gelmesini istemeyen hoca, bu alanın laboratuvar gibi kalmasını istemesinden kaynaklanıyor. Jeoloji, jeofizik, coğrafya… talebeleri laboratuvara gelsinler incelesinler ders notlarını alsınlar kapıyı çekip gitsinler istiyor hoca.)
Hocanın bu feryat figanı hafta sonu Televizyonların birinde Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında neşv-ü nema buldu. Orada alanda gezerken ki şikayetlerinden daha ağır bir şekilde olmuş bitmişleri rezalet olamaz böyle bir şey diye lanse etti. Ateist olan hocamızın daha çok anlatacaklarından Allah bizleri korudu. Nasıl mı?
Hoca programdan önce programı düzenleyen televizyon ekibine çektiği fotoğrafları yansıya sunum yapacak diye sırayla vermiş, ekip sırayı karıştırdığı gibi bir kısmını da sıralamaya koymamış. Hoca sıralamayı ve sıralamaya girmeyen fotoğrafları kendi notları arasında aramasına rağmen bulamadı hocanın notlarında da işler karışmış. Fena halde canı sıkılan Celal hoca programı terk etmek zorunda kaldı. Hocanın daha çok şikayet edeceğinden de Allah bizleri korudu.
Televizyon programından hemen sonra beni ve çok kimse aradı. Ertesi günü öfke divlitlerin boyunu geçmişti. Hoca da kantarın topuzunu kaçırdığının farkına varmış veya vardırmışlar ki. Beni aradı. “Azmi Bey haksız mıyım siz de görmediniz mi? Dedi. “Gördük hocam ama siz de dozu kaçırdınız, programda söyledikleriniz o kadar büyütülecek konular değil, üstesinden gelinebilecek mevzular.” “O zaman yine aynı televizyonda Fatih Altaylı ile sizden kimler katılacaksa program yapalım konuşalım.” Dedi.
Şimdi programa hazırlanıyoruz Kula jeoparkımızı ulusal bir kanalda izlenen bir programda anlatacağız tanıtacağız. Kötü algıyı reklama ve tanıtıma çevireceğiz.
Her şerrin arkasında bir hayır vardır.
Bizim oralarda gelincikler, papatyalar açmış bahar esintileri başlamıştır. Sırtına bir hırka, koluna sevdiğini, eline çocuğunu alanlar kırlara koşmuştur. Ağaç gölgeleri aranır olmuş, toprağa cemre düşmüş, toprağımın kokusu vatanımın her yanına yayılmıştır. Buram buram toprak, yemyeşil çimenler, masmavi gökyüzü, pırıl pırıl güneş. Özlem dağlarken yüreğimi: Manisa’mın dumanlı dağının dereleri, kar sulu tarihi çeşmelerinin berrak suları yanık gönlüme serpintidir.
Arnavut kaldırımlı, kıvrılarak giden duvarlara tırmanmış baygın kokulu hanımelli dar sokakların, mor salkımlı alçak avlu duvarlarının eğreti duran sokak kapıları. İçerlek evlerin hayatlarına giden avlu içerisinde ki teneke saksılarda ki sardunyalı yol, yeşil, kahve renkli yosun tutmuş çingene kiremitlerinin birbirlerine sarılışları, çivit kuşaklı kerpiç duvarlarının yaslanışları, gölgelerin kol gezdiği bir o yana bir bu duvara dayanışları, “Akşama annemgiller size gelecek evde misiniz? Seslenişleri.
Şırıl şırıl akan sokak çeşmelerinde sohbetler, akşam ezan vakti olmuş dolmayı bekleyen testiler, soğuk su içme bahanesiyle eve gecikmeler, Narlıca’nın Üç Oluklu Çeşme ile aynı tarihi paylaşan yıllanmış çınar eğilmiş, yıllarca söylenmiş her bir hikayeyi anlatacak gibi sırasını beklerken, akşam vakti dumanlı dağın eteğinden dönen bir kaç inek su içmek için kaygısızca yaklaştılar çeşmenin yalağına…
Narlıca’nın beyaz badanalı evleri grileşti Haydar Deresi’nin ardından batan güneşle. Gölgeler gitti sokaktan, esintiler mor salkımları yalarken sakinlik eğreti avlu kapılarından içeri sızdı. Gaz lambalarının isli şişeleri zorlarken karanlığı, gökyüzü hiç bu kadar mücevhere benzememişti. Hayata kurulan yer sofrası, büyük sininin üzerinde tarhana çorbasının ardından gelen kurutulmuş biber patlıcan dolması iştahları kabartıyordu…
Sigara dumanının dağılışından belli olan bahar serinliği bastırmış, hayatta biten yemeğin ardından yatsıdan önce içilen dibek kahvesinin kokusu odaya sinmişti. Lalapaşa’dan Yatsı Ezanı gecenin sessizliğini aralarken çeyizin üç aşınma izli seccadelerinde eller hak’ka ulaşmış, yataklar musandradan serilirken yere, çocuklar çoktan uyumuşlardı koşuşturmanın yorgunluğundan…
# # # # # #
ESKİ MANİSA FOTOĞRAFLARI diye tarihten bir sayfa açılmış feyste. Siyah beyazlar paylaşılmış, renksiz, silik, seçilemiyor bile. Bir tanıdık yüz, bir bildik sokak, bir ev aranıyor yansıtsın diye geçmişi. Tartışılıyor yanlışlar, buluşuluyor eski arkadaşlıklar, rahmetle anılıyor eski komşuluklar.
Heyhat kaybolup gittiler. Ne gelir elden?
Kadermiş öyle dediler, gitse de hepsi birden.
Kim yaptı? Kim yıktı? Kimler yok etti?
Yüzlerde hayret ifadeleri, söylenti teraneleri.
Suçlular aranırken bir ordan bir burdan
Elde MOBİL TELEFONLAR! paylaşıyoruz bir yandan.
Git git bitmiyor, büyükşehrin kaderi Manisa,
Az daha gitsek Kütahya.
Köylüler diyor. “Burası son durak şu tepeyi aşsanız
Kütahya’dasınız.”
Süleyman dayıyı rehber verdiler orda oturuyormuş diye.
Ama kekeme.
Birer çaydan sonra yukarı küpelerde gözüken camiye yürüdük.
Biz anlattık o dinledi, o anlattı biz güldük.
O anlatıncaya kadar bulduk camiyi,
Depo olmuş son cemaat mahalli.
İçinin zemininde halı kilim arası yaygılar duruyor.
Ama duvarları muhteşem. Sanat tarihçiler 700 sene diyor.
İmam der ya, “Bu camiden güzeran etmiş cemaat ruhlarına.”
O ses sinmiş duvarlarına.
Kimler gelmiş kimler geçmiş Germiyanoğlu’ndan beri
Saruhanlı, Osmanlı, Cumhuriyet. Besbelli.
Manisa ili, Demirci ilçesi, Küpeli Köyü’nde (Küpeli Köyü halkı eskiden küp yaparak geçimini sağladığından, köyün eski adı küpten gelmektedir. Bu isim benzerliği denir ya. Küpüler olan köyün ilk adı, sonradan Köpüler, daha sonra ise Küpeler, sonra da Küpeli olmuştur.)
‘Maksat bir rivayet muhtelif’ Küpten küpeler, vurdukça kenarına lüp lüp eder ya. Köyün adını biz benzete duralım caminin duvarlarında ki süslemelere gelelim. Zamanın gezgin hat sanatçıları bu bölgelerde gezer dururmuş. Bir lokma bir hırka derviş adabı tasavvuf niyazı ile geçinip giderlerken konakladıkları köyde yediğinin yattığının bedelini böyle öderlermiş.
Kitabesinde: Hatip İsmail tarafından 1378 yılında inşa edilmiştir ve 1890 yılında da onarım görmüştür. Onarım kitabesinden tacir Ali Ağa’nın oğlu Mehmet Emin’in hattat olarak çalıştığını anlamaktayız. Son cemaat yerindeki diğer kitabelerden ise Karacahaçinler’den Karamehmet oğlu Mehmet’in ve Hacı İbrahim’in yapıyı tamir ettiği, kıymıkçı Mustafa’nın ise usta olarak çalıştığı anlaşılmaktadır. 1378 yılında yapılan cami’nin Saruhanoğulları döneminde yapıldığı anlaşılmaktadır. Saruhanoğlu Ishak Bey’in 1378 yılında vefat etmiş, yerine oğlu Hızır Şah gelmiştir. Caminin, Hızır Şah zamanında yapıldığı bilinen kültürel yapılardan biri olma olasılığı yüksektir.
Tarihçesi bu.
Onca yıldan sonra restore etmek Manisa Büyükşehir başkanı Cengiz Ergün’e nasip oldu. Cengiz Başkan ulaşımda toplu taşımacılık otobüsleri ile uzakları yakın ediyoruz diyor ama bu kadar ileri gideceğini köye varınca gördüm. Manisa’nın en uzak köylerinden, taksi ile iki saat. Bir ara “Dönsem mi acaba” Dedim. “Ne işiniz var buralarda bulamadınız mı başka yer?” Diye söylendim. Ceviz kiraz çilekmiş geçim kaynakları, birazda hayvancılık, koyun keçi bakılalı.
Ancak bir övünç kaynakları var: 700 sene önce ‘Saruhanlı’ buradaymış 700 sene sonra ‘Cengiz Ergün.’
Anılarda unutulmuş, çocukluklarımızın evleri kaybolmuş, yaşanmışlıklarımız dillerde, eski tanıdıklarımız gönüllerde, evimiz sokağımız yolunda ki ağacımız teneke saksılarda konserve kutularında ki sardunyalarımız.
Evden eve uzak komşuluğa giderken bir dalını koparıp bahçesine diksin diye hediye götürdüğümüz yörük kızı, sarmaşık gülü, kasımpatılarımız, bahçesinde ki çiçekler, bahçe duvarında ki mor sümbüller, avlusunda ki çardak asmalar.
Koca avlulu evlerin bakımı, sokak çeşmelerinden tenekeler, kovalar ile su taşınmasına rağmen bahçede ki coşkun çiçekler. Geçim, bakım, giyim, yokluk, yoksulluk, parasızlık, hastalıklarda ilaçsızlık, sıtmadan veremden kabakulaktan kızamıktan ölümler.
Tüm bunlara rağmen, yaşam sevinciydi komşuluk, dayanışma, gelip gitme, hal hatır sorma, bir işin ucundan tutuverme, bir tas çorba, bir kap yemek, yardıma koşuverme. Gaz lambasında ki sıcak sohbetler, kapı önü toplaşmalar, çivit kuşaklı sokak duvarları, kireç badanalı toprak sıvalı tek katlı kerpiç yapılar.
Yine de mutluluk, yine de sevgi kardeşlik. İnadına huzur, yaşanmışlıklar.
Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulu tepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle. Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu. Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınar’ın da sahralığın, olduğu bu kadarcık Manisa’m.
Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den görülemez, yayla suları içilemez, Dumanlı Dağı her yönden seçilemez, olmuş Manisa’m.
Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanasız kalmış, avlularında Sakız Sardunyalar kurumuş, Sarmaşık Gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış, Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olmuş Manisa’m.
Her ağacını bahçemde yetiştirdiğim, kobalak ağaçlı yollarım, kokar ağaçlı boş arsalarda oynadığım, her çiçeğini avlumda suladığım, her insanını akraba bildiğim, her sokağının taşına ayak bastığım her duvarına yaslandığım, her evin odalarında gezindiğim, pencerelerinden baktığım, merdivenini hayatını kapısını açtığım, yıkık kerpiç duvarlarında dedemle oturup çürük ayva parmakladığım, Güzel Manisa’m. AA.
İşte şimdi feyslerde paylaştığımız Eski Manisa Fotoğraflarında arayıp bulamadıklarımız fotoğraflarda görüp de siyah beyaz karelere hayıflandıklarımız.
“ESKİ MANİSA FOTOĞRAFLARI” diye bir sayfa açmış arkadaşlarımız. Manisalılar bir hızla ellerinde ki mevcut eski Manisa’nın evlerini, sokaklarını, panoramik görüntü fotoğraflarını paylaşıyor. Eski yapıların sokakların paylaşımları bitmiş olmalı ki, bazı fotoğraflar tekrar paylaşılmaya başlandı ve dikkat ediyorum aile, okul, talebelik fotoğraflarımız yapılardan, sokaklardan fazla.
Handan hamamdan camiden başka korunmuş yapımız çok az, yayınlanan fotoğraflara bakınca da yorumlar o kadar çok ki bir çoğumuz “Dükkanımızdı, evimizdi, çıraklık yapmıştım.” Dediğimiz unutulmuş kareler. Her bir arkadaşım, eski Manisalı dostlarım, tanımadıklarım, ama yorumlarda birbirlerinin çocukluk anılarını paylaştıkları ‘o teyze rahmetli oldu,’ ‘o ablaya selam söyle,’ ‘onlar çoktan göçüp başka şehre gittiler,’ ‘oğulları yurt dışında’ gibi o mahalle fotoğrafında ki sokakla o evle ilgili komşuluklarını anlatır, hatıralarını paylaşır oldular. Bu tür yorumları okuyunca gözlerim dolmuyor desem yalan olur.
Özlüyoruz elbette, bunlar ayakta kalmış olsalardı hem Manisam kalmış olacak hem anılarımız hem odalarında lavanta, sokaklarında ki kobalak ağaçlarının mor sümbül çiçeklerinin kokuları kalacaktı.
Bu fotoğrafları paylaşıp beğenen yorum yazan göz yaşı akıtan Manisa sevdalılarıdır. Bu paylaşımlara bakıp da duygulanmayan korumanın sahiplenmenin ne demek olduğunu anlamaz anlayamaz.
Kalan bir kaç yapıyı koruyalım beş on yıl sonra onlarda özlenecek yapılar olacak deyince veya korumaya alınca bir yönetici kalkıp “Sözde tarihi eser koruduğunu savunan Azmi AÇIKDİL’i tarih yazacaktır.” Diye yazılar yazıp “Sen ne biliyorsuna” getirip şikayet ediyor sahiplenmemi.
Bir süre önce Rize’ye vali olarak tayin olan Eski Valimiz Erdoğan Bektaş “Manisa Turizmi Çekim Odaklarının” tespiti ile ilgili benim de içerisinde bulunduğum çeşitli kurumlardan oluşan bir komisyon kurmuştu. Manisa ili genelinde turist çekebilecek ancak 38 odak nokta tespit edebilmiştik.
Lidya, Frigya, Helenistik Çağ, Roma, Bizans, Saruhanlı, Osmanlı, Şehzadeler Şehri gibi 4000 yıllık çeşitli medeniyetlerin yaşadığı bir şehirde. Görülebilir 38 nokta.
Bu çok hazin ve acınacak bir tablodur. Ziya Paşa 1850’li yıllarda söylemiş.
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm.
Dolaştım mülk-i islâmı bütün viraneler gördüm.”
Günlük yaşamaya, günü kurtarmaya, plan program yapmamaya alışık olanlar. Yıkıp yapmanın erdemsizliğine ulaşmış olanlardır.
“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir.
Onu en çolpa herifler de emin ol becerir.
Sade sen gösteriver ‘işte budur kubbe’ diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman,
Bir Süleymaniye daha lazım yeniden bir de Sinan.
Mehmet Akif Ersoy
Geçen meclis akşamı saat 18.15 suları meclis toplantısına gitmek için belediyeden çıkıp öğretmen evi kavşağından belediye meclis salonuna ulaşacağım. Ulaşmak ne kelime İstanbul sanki, dur kalk. Öğretmenevi kavşağına kolay geldim ama kavşaktan İbrahim Gökçen Bulvarına dönemedim dönüş düğüm olmuş zar zor öğretmenevinin arka sokağına girip oradan Atatürk (istasyon) Bulvarına çıktım doğumevi kavşağından eski adliyenin yanından meclis salonuna ulaştım. Ancak doğumevi kavşağını üçüncü kırmızı ışıkta geçebildim. Eski adliyenin oradan döneceğim manolya kavşağı yoğun kuyruklanma olmuş bir hayli bekledim. Toplantı sonrası Ulupark kavşağını üç ışıkta geçtim.
Çare evet çare cadde kenarlarına parklanmaları kaldırmak ki zor. Otopark ki bulmak kolay değil. Toplu ulaşımın hareket etmesi imkansız her yer çift parklanma.
Çare Yunusemre. “İşi kolay kılalım” demiş ya. Çözüm Yunusemre’yi planlamakta. 17 ilçemiz var 16 ilçenin çarşısı pazarı var Yunusemre’nin yok. Kentsel dönüşüm iyi de planlamayı yarışmayla yapmak lazım ihaleyle, bakanlıkla, onla, bunla, olmaz. Neden yarışma? Modern bir kent planlaması yapmak için: Bahçeler içerisinde konut blokları, alçaklı yüksekli boyları, cadde bulvar boyunca ufak tefek dükkanlar değil mağazalar, kafeler, restoranlar, markalar. Geniş kaldırımlarda alabildiğine kafeler, genç ilçe, heyecanlı gençler, mutluluğun tadı, sporun hası bisikletler. Farklı yol ve kaldırım zemin kaplamaları yeşillendirmelerin yanında rengarenk çiçekler dekoratif aydınlatmalar. Öyle caddede yolda bulvarda park etmiş araba görmek yok hepsi hareketli, olmayanlar yeraltı otoparklarında gizli. Trafik tıkır tıkır akıyor kırmızı da herkes bekliyor, ayağını yola at trafik duruyor, medeni mi medeni işte Yunusemre’de yaşamak istemenin nedeni. Bir yapılsın pir yapılsın bir daha bozulmasın.
Çeşitli su oyunlarının olduğu havuzlar, çocuk oyun alanları, parklar. Hepsinden önemlisi orkestra çukurunun olduğu büyük bir konser salonu, döner sahnesiyle tiyatrosu olmazsa olmazı. Bir de müze, hazır arsası. Kütüphane medeniyetin kültürün aynası.
Bak bakalım Manisa mı İzmir’e yakın, İzmir mi Manisa’ya?
Kapalı yüzme havuzu, spor salonu zaten var. Atatürk Kentpark gibi güzel ve büyük rekreasyon alanı hazır. Yeni yapılacak Karaçay Vadisi daha bi değer ve farkındalık katacak hınzır. Magnesia’sı yetmiyor yeni yeni AVM’ler yapılıyor. Manisa Prime burada yapılıyor. Rezidans daire, yedi yıldız otel. Güzelyurt gibi semti var. Özel Hastanesinin yanında yeni yapılan Merkez Efendi Hastanesi var. Üniversitesi var hatta onun da hastanesi var. Özel okul, kolejler burada. Planlı KSS, Orta Ölçekli OÖS, bakımlı OSB burada. Turizme yönelik uygulama yapılacak yuntdağ köyleri karşı dağlarda. Buradan Aliağa, Çandarlı Limanına ulaşım imkanı otoban burada. Yoğurtçu Kale, Aigai Antik Kenti bile var. İzmir İzbana bağlanacak banliyö hattı burada. Yağcılara yapılacak uydu kent planlaması burada. Saymakla bitmez. Üniversite gençliği planlanacak sosyal ve kamusal alanlar, eğlence kültür merkezleri ile yurtlar kamplar ile bağlanır…
Hele bi taşı temele koyalım harcı atacak bulunur.
Muradiye’yi saymıyorum o büyük bir kayıp oldu. Eğitim zayiatı demek daha doğru. Eğer farklı bir planlama yapılmaz ise Yunusemre Muradiye’ye benzer ki Manisa’nın başka Yunusemre’si yok.
Köprüden önce son çıkış.