Eski sondaj kullanmaya kullanmaya kurumuş zaten sularda aşağı inmişti. Mutlaka yeni sondaj gerekliydi. Her tarla sahibinde sevinçli bir telaş başlamış, kimi tarlayı tesviye ettiriyor, kimi toprak tahlili için tarım müdürlüğünde sıraya giriyor, kimi de tohum araştırıyordu. Çırçırcıların bir kısmı hakkın rahmetine kavuşmuş sağ olanlarda makineleri hurdaya satmış binayı depo olarak kiraya vermişti. Bunlarda da evvela yapı onarılıyor beyaz badanaları çekiliyor bir yandan da yeni sistem makineler yerleştiriliyordu. Bunları gören gen kalmış tarla sahiplerinin de iştahları kabarıyor telaşlı bir şekilde sağa sola koşuyor akıl alıyorlardı. Adeta bir yarış başlamıştı. Düğün gibi herkes tarlasına toprağına beyaz gelinliği giydirme telaşındaydı.
Sondajcı gelecek diye bekledik işleri yoğunmuş. Uzaktan toz bulutlarını sayar olduk ha geliyor diye diye. Nihayet tozların arasında soluk kırmızı rengi ile bir kamyon gözüktü yaz sıcağında gözlerimizi kısarak baktık oydu…
Her yaz bir tarla daha gen kalıyor ne yapacağını bilemeyen tarla sahibi, köylü bostana dönüyordu bostana salınan ineklerden belliydi ki bostanda para etmiyordu. Kış giriminde göç yolu gözükmüştü. Kamyonete yüklenen bir denk eşya taşınmaya yetiyordu. “ İlk bir kaç ay denkler açılmadan oğlanın evinde kalırız uygun ev bulunca kiraya taşınırız” diyordu yanık buruşmuş elleri, çileli yüzüyle toprağından köyünden koparılan sözde aile reisi, utancından hep önüne bakıyordu. Her gün, gün doğmadan sabah ezanı ile uyanıyor divandan bozma yatağın kenarına ilişip göz yaşları ayak parmaklarına dökülüyordu. Sabah namazından sonra kahvenin köşesinde ki masada bir hayli kalıyor çay üstüne çay içiyordu. Köyünü düşünüyor, imamı, kahveci İbramı, ipsizlerin Musa’yı anıyor gözlerinin önüne gittikçe silikleşen simalarını canlandırmaya çalışıyor, yamuk kasketi yandan çarklı sigarasıyla emmi oğluyla dertleştiği zamanlar aklına geliyordu.
Fırından aldığı francala bir kere daha derdini depreştirdi köy orta fırınında Emine’sinin pişirdiği ekmekleri sofra örtüsüne sarıp sıcak sıcak getirdiği, akşam yemeğinde böldüğü ekmeği herkesin çocuklarının önüne pay edişi, çorbaya doğrayışı ile francalaya takıldı kaldı. Her akşam yemekten sonra yemek artıklarına bulaştırdığı ekmek parçalarını Karabaş’a uzattığı çanak bile dertlenmesine yetiyordu.
Yıllar geçti torunlarına torunlar eklendi en büyük torununu evlendiriyorlardı. Düğüne çağırdığı köylülerinden kalan bir kaç arkadaşı ile baş köşeye kurduğu masada orta yerde oynayanları seyrederken Uzun Kerim’in hoplaya hoplaya oynayışını hatırlattı bir arkadaşı gülüştüler. Rahmetli Esat’ta çok güzel harmandalı oynardı dedi diğeri.
Bir kaç zaman daha geçti. Romatizma, kireçlenme derken beli bükülmüş, yaşlanmış, doktor katarak ameliyatı demişti ama bugüne kadar ne gördüm de bundan sonra ne göreceğim dedi olmadı ameliyatı, gözleri de pek seçmiyordu. Büyük oğlu ile komşusu Iramazan’ın cenazesine köyüne gidiyorlardı sıcak bir hayli bastırmış köye varmalarına az kala araba hararet yapmıştı bir ağaç gölgesinde durdular. Oğlan motor havalansın diye kaportayı açarken babası aşağıda uzanıp giden yeşilliği gözleri seçmemesine rağmen pamuk tarlasını benzetti, oğluna.
-Oğlum bu bizim pamuk değil mi?
-Evet baba, geçen yıla göre bu yıl daha da eken oldu. Bizim köyde de başladılar. Amet amca çırçırı yenileyeyim diyordu naptı bilmiyorum.
-Tut elimi de beni tarlaya indir, kozaları elleyeyim, sulama çamuruna batayım, açılmış kozalardan bir tutam alayım, seneye ya olurum ya olmam.
2014 yılı, 1 milyon nüfusun üzerinde olan şehirler yasa ile büyükşehir kapsamına alınacak.
Şimdi ki Gedaş Elektrik A.Ş’nin Bakım Onarım için kullandığı 1973’den önce ki çok eski belediye binasından çarşı içerisinde ki binasına 1973 yılında taşındı. O tarihlere yakın Eski Garaj alanına taşınmış olan Bedesten’in orada ki garaj, esnafı (garajlar karışmaya başladı) taa Bizanslılar daha doğrusu Laskarisliler zamanından beri çarşı olan sırasıyla Osmanlı çarşısı, sipahi pazarı, bit pazarı, kavaflar çarşısı, bedesten esnafı’nın işleri, ticareti sarsıldı. Bu bölgeye 1973 de yeni taşınmış olan belediye ile esnaf bu sarsıntıyı hafif sıyrıklarla atlattı. O bölgenin ticaretini belediye ayakta tuttu. Belediyeler halkın içinde halkın rahatça ulaşabileceği yerlerde olmak zorunda. Ticareti, sosyal aktiviteyi bu tip yapılar canlı tutar.
Bu eski belediye binası her ne kadar tadil edilse de ilaveler yapılsa da 2009’da yetmez oldu ve Eski garajın olduğu yere yapılmasına karar verildi. (Hatırlarsanız burası da 2009’dan önce İstanbul’lu bir iş adamına Gediz Köprüsü’nün oraya yapacağı terminal karşılığı (nasıl yapılacağı da meçhûldü) Eski Garaj’ın yeri verilmek istendi hatta verildi de mahkeme kararıyla iptal oldu. İptalden sonra bu işleri bu hale getiren zamanın belediye başkanı ile Yenicami esnafı davulun karşısında oynamış zurna ile kutlamışlardı,(zamanın başkanı neyi kutladıysa.)
Yenicami semtinden taşınan garaj ile bu bölgenin esnafı, yıllar önce ki garajın taşınmasında yaşanan sarsıntıyı yaşadı. Bir çoğu belediye binasının yapılacağı günü ümitle beklerken dişini sıktı kemerini sıktı ve zor günler yaşadı.

Nihayet herkes için beklenen gün geldi. ‘Eski Garaj’:
‘Eski Garaj’ Manisalılar hatta Manisa dışından gelenler tarafından dahi kullanılan bir deyim, bir yer tarifi, bir ulaşım noktası, ve şehrin hafızasına yerleşmiş bir nokta…
Mimarlar Odası Manisa Temsilcisi mimar meslektaşım ‘Eski Garaj’ projesine “bedel yüksek, yer yanlış” diyerek eleştirilerde bulunmuş. Elbette bir şeyler yapılıyorsa eleştiriler olacaktır ama eleştirilerin haklı yönleri olmalı.
Bedel yüksek dediği yaklaşık maliyete; bakmak, incelemek, araştırmak, lazım ama yüksek demiş. Neye göre yüksek veya alçak incelememiş. Normal inşaatlara nazaran; müze, kütüphane, meclis salonu, 1200 kişilik konferans ve diğer salonların, ses düzeni, dekor ve binanın tamamının iklimlendirmelerini ilave edip düşünse ve 15 m2 mutfak dekorasyon maliyeti ile kıyaslasa bedel hakkında daha isabetli konuşabilirdi.
Yer yanlış dediği ikinci eleştirisinde bu bölgenin zaten yoğun olduğunu ve daha da yoğunlaşacağından bahsetmiş. Bunları meslektaşıma cevap olsun diye değil ‘Eski Garaj’ın neden burada yapılmasına karar verildiğini de açıklamak için yazıyorum.
-Manisa’nın doğusunda; Ahmet Bedevi, Kazım Karabekir, Akpınar, Nurlupınar, Adnan Menderes, Turgut Özal (550 yataklı bölge hastanesi) mahallelerinde yaşayanlar.
-Yeni Terminal..
-Stadyum.
-Eski İstasyon.
-Hızlı tren istasyonu.
Kuzeyinde; Spil, Kuşlubahçe, Barbaros, Atatürk, Fevziçakmak mahallerinin bulunduğu bölgeye yeni imar planı ile yapılacak yerleşimler ile nüfusları daha da artacak.
Batısında; üç mahalleden oluşan Muradiye, toki toplu konutları, OSB, CBÜ, ve Yunusemre ilçesi yaşayanları.
Güneyinde Eski Manisa.
Bu bölgeler göz önüne getirildiğinde merkezî nokta Eski Garaj’dır.
Bu bölgelerden Eski Garaj’a ulaşım aksı olarak kullanılacak yol Mimarsinan bulvarıdır. (Mimarsinan bulvarı yeni imar planında dört şeritli geliş gidiş olarak planlanabilecek genişliğe sahip 50 m.)
Bu ulaşım aksı çevre yoluna da bağlantılı olduğu için bu noktaya ilçelerden ulaşım hatta İzmir için dahi ‘Eski Garaj’en yakın ve en kısa olan yol aksına cephelidir.
Öğretmenevi Kavşağı yeni düzenlemesiyle buraya ulaşımı kolaylaştıracaktır.
Buraya ulaşmak için sebeblerimiz ne?
Büyükşehir Belediyesi.
Büyükşehir Meclisi.
1200 kişilik konser, konferans salonu.
Tiyatro ve seminer salonları.
Kent Müzesi, kütüphane.
Kamusal alan.
1000 tezgahlı büyük pazaryeri.
Farklı üretimler ve teşhir için çok maksatlı kullanılabilecek ve sergilenecek alan (pazaryeri). Açık fuar.
2 bin araçlık merkezi otopark. Yukarıda sayılan bölgelerden gelenlerin araçlarını buraya park edip kentin merkezine toplu ulaşım aracı, taxi, kiralık bisiklet veya yaya olarak ulaşmaya rahatlık sağlayacak bir merkezi nokta.)
Yeni yapılacak 5000’lik imar planında ‘Eski Garaj’ bir nirengi noktası olacaktır. Ulaşım ağı, ticari noktalar, sosyal mekanlar, kent vizyonu buraya göre planlanacaktır.
Bu proje Manisa için bir dönüm noktası olacaktır. Bundan sonra yapılacak her şey: Turizm planlaması, etnografya arkeoloji müzesi, AVM’ler, konutlar, Manisa Prime, bu noktaya ulaşmak için yapılacak modern üst geçidler, kentin vizyonu ve aklımıza gelecek her şey için ufuk açan bir projedir.
Seha veya Şeha, Kaymakçı Tepesi veya Kaymakçı Kalesi. 
Marmara Gölü havzasında göl manzaralı tepede yaklaşık 10 yıldır sürdürülen araştırmalar neticesinde Gölmarmara Hacıveliler Mahallesi’nde, Lidya’lıların atalarının yaşadığı tahmin edilen büyük bir kale bulundu. MÖ 2000’li yıllara ait Hitit İmparatorluğu kaynaklarında Seha Nehri Ülkesi olarak adı geçen Gediz Havzasında Kaymakçı olarak bilinen tepede projenin kazı başkanlığını Koç Üniversitesi Arkeoloj ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Christopher H. Roosevelt ile Christina Luke, kazı başkan yardımcılığını ise Yaşar Üniversitesi Turizm Rehberliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sinan Ünlüsoy ile toplam 40 civarında Türk ve yabancı arkeolog ve arkeoloji talebesi kazı çalışmalarını yürütüyorlar.
MÖ 2 binli yıllar Lidya’lılardan Sardes’den önce yerleşilmiş Bu bölgeye, Gölmarmara’nın o dönemde adı neydi bilen yok ancak şimdikinden daha geniş ve büyük bir göl olduğu kesin çünkü her yıl suları çekilerek göl yavaş yavaş küçülmekte göl tabanı tarıma açılmaktadır. Bir zaman sonra göl kuruduğunda tamamen tarıma açılmış olacak oysa susuzluktan tarımda yapılamayınca çatlak çorak tuzlanmış toprakta ot arayan bir kaç cılız inekten başkası görülemeyecek bu bir kehanet değil maharet. (Gölü besleyen dere yataklarına köyler mezralar evler yapılırsa, dereler doldurulup tarım toprağı diye kullanılmak istenip gasp edilirse, Gediz’in kirletildiği gibi bu gölün suyu neden çekiliyor kuruyor diye herkes kayıtsız kalıyorsa mahir olduğumuz konulardan birini daha hallediyoruz demektir. Kuşlar başka cennet, göç için başka rota bulsunlar.)
Gölün etrafında Hitit Krallığına ait beş yerleşimden bahsedilir. Bunlardan biri de şimdikilerin dediği Kaymakçı Kalesi. Diğer kaleler ile ilgili her hangi bir araştırma yapılmadığı tarih kitaplarında da çok silik yazıldığı için şimdilik araştırmayı beklemede. Yeryüzü hareketleri ile oluşan Gediz grabeni (3500 yıl önceleri Seha,1000 yıl önce Hermos deniyor) çok verimli topraklara sahip olan Seha grabeni çevresinde 2 bin yıl önce beş yerleşimi barındırmış olabilir. Seha nehri gölün içinden geçiyor hatta bu bölgede genişleyerek gölü oluşturmuş da olabilir Demirköprü Barajı gibi çünkü eski devirlerde böyle bir gölden bahsedilmemektedir. (Gölmarmara’da yıllar önce yaşayan bir cins balığın: Gediz’in Ege Denizi’ne boşaldığı Menemen/Bağarası deltasından geçerek Gölmarmara’ya veya nehrin genişlediği yere ulaştığı ve burada yumurtladığı yavrularının aynı su yolunu takiple okyanuslara döndüğünden ve derin denizlerde yaşadığından bahsedilir.)
Truva Kentinin dört katı büyüklüğünde olduğu tahmin edilen bu yüksek tepeye (adı bilinmiyor kazılar henüz yeni sayılır.) Hitit krallığına bağlı Pisidia şehirlerinden Kaymakçıya sahip olan ve bölgenin başkentlerinden biri olduğuna kesin gözüyle bakılan bu alanda bu güne kadar ki yapılan kazılarda büyük tahıl depolarına rastlanmış. Bu depolarda buğday, arpa v.b.tahıl ve gıda tohumları incelendiğinde Sardeslilerin atası olduğu tahmin edilen yöre halkının depoladığı tohumlarında zamanımız tohumlarının GDO’suz atası sayılabileceği incelemelerden sonra kesinleşecektir! Bu büyüklükte ki depolar ‘Yedi yıl kıtlık yedi yıl bolluk’ Yunus’un kehanetine işaret ediyor olabilir!
Bu tohumları diğer beş adet yerleşime satıyor olabilirler, bu şekilde bölgede ticareti öğrenip geliştirmişler ki Sardes’e yerleştiklerinde ipek yolu ticaretini ellerine geçirip insanlığın başına çoraplar ören parayı da icad edip Lidya Krallığı ile bölgede söz sahibi olmuşlar. Bintepeler’de binlerce işçi çalıştırıp toprağı yığıp tümülüslerden mezar yapacak kadar zenginlemişler.
Kaymakçı Kalesi’nin çok geniş bir alana yerleşmiş olduğu uydu ve yüzey araştırmaları yapılan teknik aletler ile belirlenmiş. İlk yapılan kazılarda tesadüfen tahıl ambarlarına rastlamışlar. İki insanın yan yana yürüyebileceği genişlikte ki sokakların kenarına yerleşmiş, temelleri ve yıkılarak alçalmış duvarları kalmış evler kerpiçten yapılmış. Organik bir yerleşim planı olan kent, kale surları içerisinde kalacak ve kalabalık bir yerleşimi sağlayacak şekilde çok sıkışık bir düzende yapılanmış. Tepenin üst noktasına yakın kent merkezi olabilecek bir yerde yönetim yapılarının olduğu tepeden aşağıya dönerek inen dar sokaklarda ki evlerde halkının sur duvarları ile çevrili kalede güvence içinde yaşadığı sur dışında ve Seha nehri kıyısında ki tarlalarında tarım ile geçindikleri biliniyor.
Şu da bir gerçek ülkemizde arkeoloji tercih edilen bir meslek olmaya başladı. Kazılar ve buluntuların incelenmesinde daha isabetli kararlar alınıp yerleşim hakkında kesin açıklamalar yapılabildiği gibi teknoloji sayesinde konservasyon çalışmaları hız kazanarak tarihleme, antik yerleşim hakkında yaşantı ve kültürleriyle ilgili bilinmek istenenler kısa zamanda sonuçlanmaktadır. Bahsi geçen kazı ekibi bu özelliğe sahip.
Her noktasında, adım başı denilecek kadar antik yerleşimleri olan Anadolu’nun batı bölgesinde ki bu alanlarda kazıldıkça tarih adeta fışkırmaktadır.
Alaşehir ilçesinin altında ki Philadelphia Antik Kenti (St.Jean Kilisesi), UNESCO belgeli Kula Jeopark ve Kollida Antik Kenti (kral mezarları), Salihli Sart Antik Kenti (Sardes Kilisesi), Adala Kanyonu, Bintepeler, (Lidya Kral Mezarları, tümülüsler) Kaymakçı Seha Ülkesi ve Akhisar Thyateria Antik Kenti ve kilisesi.
Bu güzergâhın turizme kazandırılması için gereken yardım yapılmalı, destek sağlanmalı. Kazı evi ve sosyal tesisi olarak nitelikli bir mimari proje hazırlamışlar uygulamaya geçilmesi için gerekli izinler alınacak. Böyle bir proje bu bölgede uzun yıllar çalışılacağı, kazı ömrünü uzatacağı ve önemli bir tunç çağının ortaya çıkarılacağı demektir.
UNESCO belgeli Kula Jeoparkı’ndan sonra aday listesinde olan Sart Antik Kenti ve Bintepeler ile UNESCO belgeli bir zincir oluşturacak olan bu güzergâh: Dünyanın oluşumu, yerleşimi, tarih ve kültürü açısından önemli ipuçlarına sahip.
Artık yazın geldiği başa vuran sıcaktan, alından çıkıp kaşların üstünden düşen bazısı yanaklardan boyuna kadar inen bazıları da gögüs boşluğunda yuvalanan ter damlalarından, hiç esmiyor aman haydar teranelerinin yanında tef çalar gibi yelpaze pozisyonunda ki ellerden, ince mukavvanın sallanan esintisinde rahatlamanın avutmacasında mola veren ter damlalarından çıkan huysuzluk ile bedbahtlık ve mutsuzlukta gösterilemeyen sabırda pes etmedir yaz.
Öf pöflerin nakaratlarında yaşlılarda ters bakışları attıran söylenceler, sıcak ama zamanı pamuk, üzüm nasıl olacakların korunmasında ki sıcağı hoş göstermeler.
Deniz kıyıları dolup da taşmaya başladı artık, gölgelik şemsiyelerin altına sokuşturulmuş şezlonglar tüm zamanların raslantısal buluşmalarında en rağbet gören kumsalların gözdeleridir.
Yer arayanlar etrafa göz gezdirirken bazen takılıveren nazarlar, dolanırken sere serpelerin fütursuzca uzanışlarında, güneş kremlerinin cezbeden kokularıyla ahenkli bir hissedişle duyguların raksıdır.
Kıyıda ki çırpınışlar, yürüyüş stili yüzücüler, komşu gezmesine gider gibi çalkalaya çalkalaya gidişler ile denizi bulandıran onca insan; yüzer gibilerin yanında kulaçlara beach clubların yeni albümleri ritim verirken bir dalıp bir çıkan kavruk vücutluların yüzme telaşları.
Yeşilin gölgelendirdiği havuzbaşlarında güneşlenen bronz vücutlar ile ince bellilerin mesken tuttuğu seramik mavisi havuzun kenarlarında, yüzenden çok süzeni vardır. Kalburun üstünde kalan irilerin kinayelerinde havuzun ayrıştığı müdavimlerinin podyum edaları, saat başı değişen sözde üstlerinde ki bi damlacık renkleri.
Bulanık denizin elek altında kalan ince tanelerinin sahil köyü bakkalından alınan haşemoların tüm ıslaklığında sergilenen kireç beyazı bedenlere uyumlu göbekleri.
Kremlerin yerini parfümlerin baş döndürdüğü şöyle bir duyulu verilen kuğu edasında ki tenlerden barların geç saatlerde ki rakslarında sabahlar olmasının beklentisidir akşamın ay ışığında ki deniz üzerinde ki pırıltılı izleri.
Parlament mavisi akşamın koyu laciliğinde ki gecede ay ışığı ile beyaz pantalon giymiş deniz, disconun göğsü açıkların altın zincirlerinin estek köstek dolu bileklerinin beyaz üniformalılara nispet yapar gibidir.
Oysa öf pöfler; köşe bucaklarda, duvarlar arasında nefes almanın güçlüğünde ki sözde kentlerimizde, avuç içi yeşil gibilerde, parklarda, eşantiyon şemsiyelerin altına sığınmış sıcak havanın, onunla beraber başını sokmuş insanlarda ki tezahürüdür her günün kırk dereceleri.
Ağustos onbeşten sonra Eylül hissedilmeye başlamıştır. Bunca sıcağa rağmen yaz geçmek üzereyken sıcaktan dem vuranlar “Ay bir şey anlamadık,” “Tatilde yapamadık,” “Ne çabuk geçti” derken, Eylül’ün ikindi esintileri romantik sevdaların gongunu vurmaya başlamıştır.
Akşamları bir kolda ince bir ceket diğer kolda sıcak bir el ile denizin dalgalanırken kıyıya vurmasından çıkan ince damlacıklar kıyı restoranları masalarını bir adım geriye yerleştirseler de tercih bir kaç masa içeridekileredir.
Koyu sohbetlerde yaz sevdaları anımsanırken ayrılıkların hüznü Eylül’e bağlanmaya başlamıştır.
“Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir
Gönlümün kıyısına vurur
Aşınan kayalar gibi ruhum
Suskun, yorgun, öylece durur.”
Susuzluk, bahar yağmurları gelmedi bir türlü, gözlerimiz göğe çevrili bulut bekliyoruz, gelen bulutlar da geçip gidiyor (orman yok) yine umutlar suya düşüyor. Su da yok toprağa düşüyor.
Dün yağmur duasına çıkmışlardı erkekler ama inşallah Allah dualarımızı kabul eder. Hoş o işe de aklım ermiyor yağmur duasına gidiyorlar namaz vakti ezan okunuyor camiye gitmiyorlar. Yağmur duasını gezmek görüyor olmalılar yine biz kadınlar evlerde kapı önlerinde üç kulhü bir elham okuyoruz. Erkekler kahvede lafını yapıyorlar:
-Üle ibram ne bu koraklık rahmetli dedem anlatıdı bi yıl öyle kurak öyle kurak olmuş ki her yaka kavrulur olmuş, toprak çatır çatır ortasınan çatlamış öle bi çatlamış ki çatlaklan arasından dedemin sadıçı Hüsmen’in torunu düşmüş de kaybolup gidivemiş. Allah mafaza aynısı olmasın.
-Sen ne attın ibram.
-Papaz.
-Üle sende yaralı parmağa işemezsin adam gibi bi kağat at da gör bak nasıl da çakıyom pastrayı masaya.
-Soracığıma benim fidelee kurucek bu gidişle, karıla da kavga ediyoz siz yağmur duasına mı kağat oynamaya mı gidiyonuz? Diye. Şu hocanın da üfürüğü kuvatlı değil herhal. Haydi cemaat haydi cemaat diyo üle bizle olcek iş mi? Arayalım şu bizim müftüyü gidelim değiştirelim hocayı ne diyonuz?
Yağmur gelir ve gider, fideler sözde sulanır, fidanlar sulanır gibi yapılır, her gün çav çav sıcakta çapalanır, ilaç gübre boca edilir, hasat zamanı gelir.
-Dayı ne diyon bu bahçeye domatesleri ayrı konuşuruz patlıcanlara kaç para diyon.
-Ne diyem evlat, mal meydanda sen de bakem, üle Hatçe gel bakam sonra ucuza gitti diye başımın tüyünü yeme.
-Kaç para deyiveriyon oğlum.
-Ne diyem ana. Tohuma kaçmak üzere çoğu da susuz kalmışlar çekirdeklidir şimdi bunlar, para etmez pazarda eldekilerle karıştıracağım anca öyle satılır…
Haberlerde enflasyon; üreten kadınlardan tüketen kadınlara hep onlar konuşuyor. Bahçede pazarlığa kurban giden kadın, pazarda enflasyon canavarına kurban ediliyor.
Bu paraynan nasıl geçim olacak anam, devlet kömür veriyo, çalı çırpı odun dağdan taştan topluyok da kışı idare ediyoz. İşin irezilliği cabası satam baççeyi, evi torunlan yanına şehre gidem…
“Adam, koca inek hamile bugün yarın eli kulanda sen ava falan gitme de buralardan ayrılma.” Sabahına koca inek damda ikiseksen uzanır belki de düşmüştür. Buzağıyı çıkarmak için adama seslenir. Ses yok, “Körolası bu sabah erkenden ava gitti gene, Ömerrr boyu devrilesice.” Sicimli çomağı kaptığı gibi dama daldı bi başına uğraşmaya başladı güneş arka pencereden girdiğinde vaktin öğle olduğunu anladı. Ömer’den hala ses seda yok. İnek yorgun sahibi yorgun ikisi de bıraktılar buzağı ters geliyor düzeldi ama sicimi bağlasa da çekmeye gücü tükenmişti.
Yere oturup duvara dayandığında sütleri sağmak için geç kaldığını düşündü zor da olsa yerinden doğruldu sağım makinesini sağmalların altına çekerken derinden bir oh çekti. Aklından: Satalım savalım çocukların yanına şehre gidelim. Süt para etmiyor et desen hakkı bokunu kurtarmıyor satalım. şehirde nasıl geçineceğiz? Allah büyük…
Devlet Enflasyona çare bulmuş. Köylü vatandaşlar fiyatları indirmezse! bizde ithalatı rahatlatırız.
Vergiler:
Hububatta %130’dan %30’a
Ette %100-225 aralığından %40’a
Büyükbaş hayvanlarda %135’ten %26’lara çekildi.
Bu uygulama karaborsa yapan tüccarda uygulanan bir sistemdir. Et stoğu yapanlara ani bir darbeymiş bu. Etleri kim ithal edecek? Hazır vergiler de inmişken, Robin Hood.
Köylü ürünleri için her türlü girdiyi pahalıya aldığından fiyatı indiremiyor. (Zaten bedavaya satıyor, aracı yok mu aracı.) İndiren tarlayı takkeyi ineği sineği satıyor.
İthalatı kolaylaştıracaklarına üretimi rahatlasalar: Köylerden göç olmaz, şehirlerde işsiz ordusu oluşmaz, gasp, adam öldürme, soygun, çalma çırpma, boşanmalar, aile cinayetleri, cinnetleri, kadına şiddet, olmaz. Terör odakları adam hatta canlı bomba dahi bulamaz…
(Karpuz para etmiyor çiftçi az az topluyor pazar rahatlayıp biraz para yapacağı zamanı bekliyor. Bu arada bostan yanmasın diye sulamaya çapalamaya devam ediyor. Bi zaman sonra karpuzun içi geçecek koflaşacak sezonu geçtiği için ya toplamayacak (kırmayacak) ya da daha ucuza satacak, alan insanlarda içi kof karpuzu çöpe atacak. Üreten, alan, satan, yiyen, kim kazandı? İran.)
Köylüde vergi yok, algı yok, dükkan yok, tabela vergisi, emlak vergisi yok, kazandığını! yastık altı yapıyor! ekonomiye katkısı yok, istihdam yok. Kahvede pişpirik, dağlarda tavşan, ormanda kuş avla. Yettiremiyoz de.
Pazarcı,
-Patlıcannnn gömme yap, kızartma yap, karnı yarık, böğrü yanık yap bu paraya sofraları donat. Patlıcana gel.
Reklamcı
-Cola cola ile her şey daha iyi gider. (Süte ayrana laf yok)
Vatandaş,
-Ete yaklaşamıyoruz.
Haberci,
-Mangal yapıyosunuz?
Piknikçi,
-Tavuk tavuk.
Bayram da bitti. Günler hızla geçip giderken zamanın akışına bırakılan hayatlar ve düzenli düzensiz yaşantılar. Önümüzde ki duraklara isim verip geçen zamanı oralarda durdurmalar. Duraklardan sonra hareketlendirdiğimiz zaman ile ivme kazandığımızı zannederiz ama durakta beklemenin bıkkınlığı durağanlığı ile zor ivmelenir önümüzde bir başka durağın bahanesine sığınmaya çalışır. “Bayramdan sonra demiştin ya.” “Tamam da haftaya Pazartesi.”
Mahmurluğumuzu patlatamayız. Bahar yorgunluğu, mevsim değişikliği, Pazartesi sendromu deyip, geniş zamana yaydığımız tembelliğimizi akşam geç yattım, kabuslarla uyandım, sıcaktan uyuyamadım, bunaldım, daraldım, daral bastı, kül bastı, papaz kaçtı bahanelerini sıralar şimdi ki zamanımıza uyarlarız.
Ömür de böyle: Çocukluk, gençlik, yaşlılık istasyonları olsa da arada kasaba istasyonlarında karşıdan gelen treni bekleriz. Arkadaşlık, nişanlılık, evlilik, iş aş değişiklikleri gibi. Bunlar dönüm noktalarıdır. Ondan sonra da bunların yıldönümleri gelir. Kutlamalar, pastalamalar, üflemeler, sarılmalar, İtalyan restoranlarında fransız yemekleri. Çin Seddi’ni yaptırmaya zorlayan atalarımızdan sonra Çin lezzeti! ve iki çubukla fethettikleri damak tatlarımızın! minek çıkarıldığı lokantalarda şusiler. Özel günün hatırına çiğ tavuk yemelere kadar uzayan bu tür dönüm noktaları sosyal medyada ki paylaşımlardan sonra daha da belirginleşir. Bütün bu mutlu dönüm noktalarının yanında üzüntü veren hüzünlü tatsız duraklarımız da vardır. Hastalıktan önce hastalıktan sonra hatta kendimize has duraklar yetmez annemin, babamın, arkadaşımın diye de onlara ait duraklara da sığınırız. Durmak için bahanelerimiz bitmez. Bu alışkanlık o kadar ileriye gider ki belediyeye müracaat eder evimizin önüne toplu ulaşım araç durağı isteriz.
Son durağı aklımıza getirmek istemeyiz. Belli saatten sonra (gece 12.00) son durak garaja giden son otobüse bindiğimizde duraklar boş olduğu için hiç durmayan bu otobüsün garaja bir an önce varmak isteyen şoförü hiç konuşmaz ‘İnecek var mı?’ diye de sormaz. Son nokta garajdır hızlı bir manevra ile frene bastığında zank diye durur. Gece karanlığında farkedemediğimiz garajda gün ağarmaya yakın; ulu ağaçlar, göğe değecek kadar uzun selviler, sessizliğin hüküm sürdüğü ürperti veren sessiz çığlıklar, mermer ocağında dahi bulunmayan çeşitli ebat ve gösterişte yazılı taşlar, belli bir yöne uzanmış başlar.
Onca didinmenin, onca duraklamanın, onca mal mülk gailesi ile didiştiğimiz arsalar, tarlalar, mekanların, bir maketi gibidir burada ki toprak. Zengin fakir herkese eşit pay edilmiş parseller, mermerden duvarları olan ama topraktan evler, çoğumuzun en sonunda bir dikili ağaca kavuştuğumuz baş ucumuzda dikili ağacımızın olduğu komşular.
Son durak. ‘İnecek var mı?’ Diye sormayan ama inmek zorunda kaldığımız garaja giden otobüs. Bizim yıldönümünde bulunmayacağımız, sarılıp ağlaşamayacağımız, bazılarında hasret bazılarında hüzün göz yaşlarımızı akıtamayacağımız bir yıldönümümüzde bulunanların gözlerinin nemleneceği, bir fatihadan sonra yüze giden ellerin sileceği iki damla yaş akıttığımız kabir ziyaretleri yaptığımız bayram da geçti.
Son durak olacağını temenni etmediğim bir daha ki durağa kadar vaktimiz var. Bir dikili ağacı dahi başkalarının dikeceği dünyada; yardımlaşma, paylaşma, dayanışmanın yanında mutlu şeyleri sevdiklerimizle paylaşalım. Mutlu olalım, mutlu edelim.
Celal Bayar Üniversitesi: Manisa, Bursa yerleşim konumu ve yeşili ile birbirine çok benzeyen iki şehir Osmanlı Tarihi’nde de kader birliği yapmışlar. Bu isimle biraz daha kaderlerini paylaştılar. Manisa’lı bu isimle Bursa ile karıştırılıyor muyuz zannetti. Merhum Celal Bayar Gemlik doğumluydu çünkü. Manisa’nın kendi var ismi Saruhan iken milletvekilliği yapmış merhum, bu yüzden ismi verilmiş. Ne hassas bir tesadüf.
Aramakla bulunmaz meğer ki rastgele. Bu isim ora mı bura mı diye tartışıla dururken ismi değişti. MCBÜ oldu.
Kuruluşu ile anlatacaklarımız MCBÜ.Ö.1992
İzmir’e bir ok atımı mesafesinde her türlü fakültesinin olduğu Ege Üniversitesi varken kuruldu. Yer yok. Oturacak sandalye, masa konulacak oda yok. Bismillah spor okulu yani BESYO’nun olduğu alana yerleşildi. (Onun da kapalı spor salonu 1.Tugay Komutanlığına aitti.) Kurulu düzen bir yüksek okulu ve Ege Üniversitesi’ne bağlı İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi ile Muhasebe Ön Lisans Okulu olan üniversite. Besyo’nun yakınında işe yarayacağı zamanda top attırılmış zirai donatımın boş binaları. Daha sonra Manisa’nın gelişiminde villalar bölgesi olup da çarpık imar planından dolayı sıkışmış Manisa’ya yaşam alanı olup yeşillikler içerisinde ömür uzatacak bir alanda bu görev hastaneye verildi. Karışlayarak mesafelenen aralıklarda binalar yapılan bu alan sağlık veren bir müessese hasta eden bir patates tarlasına döndü. (Plansız) düzensiz beslenmeyle ordan burdan yumrular (binalar) çıktı.
Hazıra konma boş bina atışları arayışlarında ateş kes sağlandığında
Muradiye hazine arazileri tepeden doğan ilim irfan yuvasına umut oldu. Koca tepe, boş alan, biri çıkmış olmalı tepeye, kolunu uzatmış işaret parmağını açmış buraya rektörlük, buraya edebiyat, şuraya kütüphane, hemen önüne mühendislik, ardına kantin, gardına yemekhane, cami…yerlerini göstermiş.
Birken, üç, üçken beş, binken 5 bin, 10 bin, derken 40’lara karıştı Manisa’da ki öğrenci sayısı. Öğrenciler sosyal etkinliklerde; bazıları yaşlılar yurtlarında, bazıları kimsesizlerle, yarım kalmış köy okullarında bazıları bitirtmek amacıyla, çoğu bir semte proje kazandırmadalar.
3 bin üniversite eğitmeni şimdi rakam değişmiş olabilir. Tam rakamı bilmediğim gibi ne yaptıklarını da bilmiyorum.
Manisa; kadim şehir, şehzadeler şehri. Yüzlerce binlerce yıllık eski eserleri var, antik buluntulara kadar antika tarihlere kadar bir çok değeri ve konusu var. Bilene hazine. Bir eserinde ki taşına, Gediz’inin toprağına, kubbelerinin kasnağına, 700 yıllık minarelerine, türbelerinin yeşiline, sıbyan mekteplerinin eğitimine, hanların duvarlarına, hamamların kurnalarına, Mağnesia’dan Saruhan’a Manisa’ya kadar. Kim yazıyor bunları, kim araştırıyor? Manisa’ya diyet borcu ödemek nerde kaldı? İbrahim Gökçen, Çağatay Uluçay yazmış ya, ikisi de ilkokul öğretmeni. Rahmetlilerin yazdıkları el kitabı kadar ama herkes alıntı yapıyor. Her ikisine de Allah’tan rahmet diliyorum.
Manisa’nın bağrında ki tarihini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara talihini…
Bulunur kurtaracak bahtı kara talihini.
Elbette bulunmuş!
Alim Efendi
Gördes
Manisa Hazireleri. İki de hatırlayamadıklarımızı koyalım etti beş. Beş yılda bir kitap çarpı beş, yirmibeş yıldır CBÜ Manisa’da. Öğrenciler için sosyal mekanlar, hocalar için rahat imkanlar sağlamak için Manisa’lı gayret sarfediyor.
14 Mayıs 2017 günü II.Uluslararası Lisansüstü Eğitim Kongresi’nde Rektörümüz güzel bir konuşma yapmış yerel gazetelerde okudum.
“Eğitimde, paylaşımda ön lisans eğitiminin daha yüksek, lisans eğitiminin ise düşük düzeyde pay sahibi olması gerekirken asıl payı artması gereken yüksek lisans ve doktora eğitimi olmalı, almalı” demiş. Çok isabetli bir tespit.
Yukarıda Manisa ile ilgili yazılması, yapılması gerekenler yüksek lisans çalışmaları sayesinde gerçekleştirilecektir. Belediyemiz bu yüksek lisans çalışmalarından Ege Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde ki iki öğretim görevlisi hocamızın tez çalışmalarını kitaplaştırarak Manisa Tarihi’ne önemli katkıda bulundu.
Eğer bu zamana kadar 25 yıldır hala Ege Üniversitesi’nden kopamadıysak varın gerisini siz düşünün.
Prijedor da ki ikinci günümüzde kahvaltıdan sonra koraza tepesine çıktık. Bizim Turgutlu Ovacık yaylasını andıran bir tepeydi bir farkla İkinci dünya savaşında Almanyaya karşı yapılan çatışmanın en yoğun geçtiği ve savaşın kazanıldığı bir tepe anısına yani Hitler Almanyasına karşılık Yugoslav Tito ordusunun çatışmayı kazandığı çarpışmanın anısına yapılan büyük ve yüksek bir abide ile savaş müzesinin bulunduğu tepe. Rehber eşliğinde aldığımız bilgilerden sonra 800 metre rakımdan aşağıya Kozarac kasabasına geldik. Burası dört sene önce belediyelik iken şimdi Prijedora bağlanmış ve mahalle olmuş eski belediye başkanı şimdi ise muhtar olan Ergun ve yanında ki heyeti Kozarac Kasabasının halkevi niteliğinde bir yapının önünde bizleri otobüsten inerken türkçe hoşgeldiniz aleyküm selam ve buyrun diyerek çok sıcak karşıladılar. Salona geçerek bizlere soğuk içeçekler ikram ederlerken kasabanın derneğinin halk oyunları ekibi salonda yerlerini aldılar. Bizler yaptıkları halk oyunları gösterilerinin ardından türkçe kahramanlık şarkısı söyleyen ilkokul talebesi küçük kız ekibimize duygusal anlar yaşattı.
Okulun öğretmeni muhtar ve kasabalıların eşliğinde ayakta kalan Osmanlı eserlerini gezdik II Selim zamanında yapılmış olan kale duvar kalıntılarını gezerken evlerin arasında kalmış ve halen gömü yapılan Osmanlı mezarlıklarını gezdik. Daha sonra öğle yemeği için gittiğimiz restoranda Tarhana, Tandır, İnegöl Köfte den oluşan türk yemeklerini afiyetle yerken Türk kahvesi eşliğinde baklava ikramında bulundular. Bu sıcak ilgi ve dostane davranışın yanında İstanbul Marmara Üniversitesi ilahiyat mezunu imam Emil kahve içerken hem tercümanlık hem de yöre ile Kozarac hakkında bilgiler verdi. Kasaba halkının ekseriyetinin Müslüman boşnak olduğu Osmanlı eserlerine sahiplendiği ve camilerinin bu bölgede yoğun olduğu halkının geçim için yurt dışında çalışmaya gittiği ama oradan kazandıkları ile hem kendilerine villa evler yaptığı hem de kıt olan muhtarlık hizmetine destek olmak için aralarında topladıkları paralar ile kasabalarına hizmet ettiklerini ve yıllar önce müslümanlara yapılan katliamın anısına kasabanın merkezinde anıt yaptırdıklarını anlattı.
Bu kadar dostane davranış bizleri çok mutlu etmişti. Ayrılırken Kozarac’lıları Türkiye’ye davet eden Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün gelecek Mesir Festivalinde Bosna Hersek’in onur konuğu olmasını arzu ettiğimizi ve sizlerinde halk oyunları ekibinizle birlikte festivale katılarak Manisamızda görmek istiyoruz dedi.