Bu Aigai’yi ne yapmalı? Kırkıp yıldız yapılsa, taşları mı? Dere tepe taş. Keçiden başka dağı taşı, ahlatı, karaağacı, çitlembiği, horoz ibiği, kuş konmazı, çalı çırpıyı seven yok. Aigai Yuntdağın’da bir antik kent hatta Aigai’den önce yapılan taş duvarlar ile taş işçiliğinde ne kadar usta olduklarını göstermişlerdir. O zaman Aigai’yi ne yapmalı? Taşlarından camiler, minareler, evler, duvarlar ağıllar yapmalı. Hazır kesilmiş her birinde sanat olan taşlar derme çatma evlerin duvarlarına, akmayan çeşmelerine, su sarnıçlarına, camilere taşınmış. Aioil’li atalarının mirasını paylaşmışlar. Hazıra konmuşlar.
Alibey Camisi’nin avlusunda 2000 yılından önce var olan mevlevi tekkesi veya mutfağı, aşevi 2000 yılında yıkıntı harap vaziyetteydi restore etmek yerine harabeyi ortadan kaldırmayı tercih edip avlu düzenlemesi yapılınca kayboldu gitti. Yıkıntı ve o bölgede bulunan taşlar, hazire taşları peyzajda cami bahçesinin kademelendirildiği duvarlarda kullanıldı. Mezar taşlarının bazılarının yazılı yüzleri dışa dönük bazıları yatay konulmuş hatta mezar taşının başlığı dahi sıra taşı olarak kullanılmış.
Böyle yıkıntı harabe duvar veya yapıları ihya etmek yerine oralarda yeni bir duvar örüyor veya yeni bir yapı yapıyorsak yıkıntının taşları bulunmaz nimettir hazır kesilmiş yontulmuş bir taşı kullanmak. Oysa ustası onu yerine oturtmak uydurmak için kaç defa yerine koyup koyup kaldırmış biraz sağından solundan yontmuştur ve şimdi tamam dediğinde harçla veya kurşun dökerek bağlamıştır. Hiç biri olmadığı devirlerde geçmeler ile bağlantıyı sağlamlaştırmıştır. O taşta ustanın on parmağının izi, emeği, alınterinin damlacıkları vardır.
Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir adlı eserinde: “…Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rastgele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır. Kalede ve onun eteğine serpilmiş mahallelerde Türk velileri Roma ve Bizans taşlarıyla sarmaş dolaş yatarlar. Dedelerimizin mezarlarından çıkan yeşillikler hangi itikatların etrafında yontuldukları belli olmayan çok eski taşları kendi rahmaniyetleri ile yumuşatırlar; burada kerpiç bir duvardan İyonya tarzında bir sütun başlığı veya arkitrav fırlar…” diyerek Ankara’yı tasvirler.
Bizim bölgemizde Manisa merkez hatta ilçelerinde dahi taş işçiliği ile ünlü herhangi bir esere rastlayamayız. Ya dere taşından toplama duvarlar örülmüş, çok yerde de kerpiç veya çatma dediğimiz ahşap moloz karışımı duvarlardan yapılar yapılmıştır. Kolay yontulacak taşımız bulunmadığından zahmete katlanmayan ustalar eski cami, han, hamam, kale, köprü, çeşme gibi sivil, dini, askeri yapılarda da devşirme taşlar kullanmışlar veya taş ustaları dışarıdan (Urfa, Mardin, Diyarbakır…) getirtilmiş, diğer yapılarda yöresel malzeme kullanılmıştır.
Antik yerleşimi olan yörelerde de taş bol olduğundan hem de yontulmuşundan ev, ağıl, bahçe duvarlarında önceleri eserin yıkıntılarından seçerek sonra ne varsa diyerek taşlar alınmıştır. Yazılısından kabartmalı resimlilerine kadar çeşitliliği olan ve evlerin ön duvarlarında görülecek en mutena yerlerinde eçiş büçüşlerin arasında kullanılmıştır. bazı evlerin bahçelerinde sehpa yerine kullanılan sütun başlığı, altlığı, mermer avlu kaplamalarıyla neredeyse, ev müze, evin sahibi müze müdürüdür.
Antik kent yerleşimlerine yakın yapılan evler, köyler taşımacılık açısından bir kolaylıktır. Bir ikincisi evin temel kazılarından çıkması muhtemel buluntular dikkate alındığında körün istediği bir göz… sevinci yaşanır. Eh köyün çeşmesini, camisini artanlarla yapmak da hayırdan sayılınca sevap hanesi de kabarır.
İlk yerleşim yerleri seçilirken yol, su, güneş, rüzgar, hava, ulaşım… gibi bir çok unsurlar araştırılır en uygun şartlar bulunduğunda oraya yerleşilirmiş. Su kenarları, otlaklar, yaylalar gibi. Daha sonra hep bu yerleşim yerlerinin yanına yakınına bazen de üstüne yerleşilmiş. İlk önceleri şartlarda bulunmayan ekonomi, Lidyalılardan sonra başlıca şart olmuş. Duygusallaşan! insanlar ata dede yadigarı deyip onların yanıbaşlarına! yerleşmişler.
Kabataş, Yontmataş, Cilalıtaş devirlerinden sonra kuvvetle ihtimal yuvarlanarak götürülen taşlar ilham kaynağı olmuş ve tekerleğin bulunmasıyla Taşımataş Devri başlamış olup zamanımıza (Yakın Çağ tarihine) kadar gelinmiştir.
İşte Aigai’nin agorasından üç taş, biri toprağa, biri dereye, üçüncüsü her yere düşmüş. Her yere düşen taşlar cami dahil kireç badana ile beyaza boyanmış, devşirme taşlara kapak olmuş.
Masal gibi.
Peki oturup ağlayacak mıyız? Şehrimizde yabancı gibi mi dolaşacağız? Konuşacak bir insan bulamayacak mıyız?
Yabancılaşmayı tetikleyen unsurları yukarıda biraz bahsettik bunların haricinde bir çok sebepten yabancılaşmaktayız.
Ekonomi: Manisa bir yönden bakıldığında vardiya şehridir. 180-200 fabrika var aşağı yukarı 40-45 bin kişi çalışıyor olduğunu düşünürsek dört ile çarptığımızda 160-180-200 bin kişi demektir, bir de bu fabrikaların yan sanayi işletmeleri var. 400 bin olan şehir nüfusunun yarısı.
İnsanlar birbirlerini toplu yaşantının olduğu yerlerde tanır, yoksa sanayi servis duraklarında servis aracına inene binene bakmakla tanımaz. Çarşı, park, spor alanları, sosyal mekanlar, kamusal alanlarda. Şehirde yaşayanların buralarda bulunabilmesi için ekonomik durumunun iyice olmasının yanında kendine zaman ayırması da gerekmektedir. Şöyle bir şey yapılsa Manisa’da 10 yıllık ikameti olan fabrika çalışanın maaşı 2 bin TL’den başlasa.
İkincisi: Tarım şehri diyoruz baş fiyatlar son günlerde çok konuşulur oldu. Kuru üzüm 4 TL değil 8-10 TL olsa kimse bağını bırakıp fabrikaya çalışmaya gitmez, bağı bahçesi olmayan fabrika çalışanına da rakip olmaz.
Kimse bağını tarlasını satıp iş yeri açmaz: Çıraklıktan usta veya ticaret erbabı olmuş kimsenin pazarında rekabet yapmaz, et süt para etse bu işten para kazanılsa kimse hayvanını ineğini satmaz. Bundan dolayı köyden şehre göç de olmaz.
Eğitim; yabancılaşma da önemli unsurlardan biri. Eğitimli insan tiyatro, konferans, sergi, sinema, gibi sosyal aktivitelerden faydalanır evinden çıkar şehirli ile yüz yüze gelir, tanış olur.
O zaman oturup ağlamayacağız demek ki. Eğitim için okullarda kaliteli eğitimin verilmesi için mücadele edeceğiz. Tarım, hayvancılık, sanayi çalışanlarına geçineceği hatta sosyal yaşayabileceği bir kazancı sağlamak için odalara modalara, kapalı kapılar ardında ki toplantılara bakmayacağız çiftçi, sütçü, köylü ile bir olacağız. Bunu yabancılaşmayalım diye yapmayacağız Manisa’nın refah seviyesini arttırmak için birlik olacağız neticede bu işe de faydası olacak.
Nüfusumuzu sabitlemek zorundayız. Sanayiyi bir yerde durdurmalıyız, tarıma Gediz Ovasından dolayı destek vermeliyiz, ayrıca bu ovada yapılacak tarımda teknolojik üretim minimum ilaç minimum gübre yani dönüm başına düşen ürün miktarını mutlaka arttırmalıyız. (Sevgili Nazım Şafak’ın bu konuda çalışma ve tavsiyeleri yadsınamaz.) Gediz Ovası pilot bölge olmalı. Hatta Manisa olarak bir kampanya başlatıp Üzümü pamuğu domatesi bostanı önde gelen öne çıkan tarımı hep birlikte kalkındırarak ülke ekonomisine katkı sağlayarak aslan payını almalıyız.
Dağlık kıraç bölgelerde hayvancılığı ve tütüncülüğü teşvik etmeliyiz. Toplum olarak cola, asitli içecekler içeceğimize süt içelim, yoğurdu teşvik edelim. Kurban bayramında danaya gireceğimize normal günde de koyuna, danaya girelim hayvancılığı kalkındıralım. Kooperatifleşme ile ucuz yem, saman, ovada ki yonca ile dağda ki Gonca’yı (ineğimizin adı) takas edelim…
Manisa olarak bugüne kadar sanayicilere hiç birimiz teklif götürmeşizdir, kalkınma hamlesinde temsilciler kurulu bu konuya da el atmalı.
400 bin nüfuslu büyükşehir Manisa madem ki sanayi ihracatı ile ülke ekonomisine büyük katkı sağlıyor. Nitekim her yıl milyar dolarlık ihracat ile ithalat dengesini sağlarken yine ülke ekonomisine katma değer açısından sağladığı miktar ile Manisa’nın önde gelen sanayi kentlerinden biri olduğu açıklanır durur. Bundan payını almalı yani devlet burayı pilot bölge seçmeli. Planlanmasından ekonomik hayatına, eğitimine, yatırımına kadar ayrı ve farklı projeler geliştirmeli.
Yabancılaşmaya Karşı Kalkınma Meclisi: Temsilciler Kurulu, Teşvikçiler Kurumu, Girişimciler Grubu, Kapından ayrılmam yakandan düşmem encümeni, Her işi çok bileni, Manisa’yı seveni, zorlama gerektiren işlerde devreye sokulacak iş bilenin kılıç kullananın birimleri… şaka bi yana birlik ve beraberlik ile bu işin üstesinden gelinecektir.
Bunun başka çaresi yok. Yeni yapılacak imar planında yerel yönetime çok iş düşüyor derken acaba STK’lar bu işe sıcak bakarlar mı? Yeni yapılacak imar planının adına ‘Manisa’nın Yaşam Planı’ diyelim, ama hepimiz taşın altına gövdemizi koyalım.
Böylece ruhsatlı gecekondular oluşuyordu ama kanunlarda bu işe cevaz veriyordu. Bu zamanlarda yap sat kanunu çıktı (çıkmaz olaydı). İmar planı 1989’da değişti ve her mahallede sokakta caddede katlar arttırıldı. Burada şahıs parseli yapılmadı ama şahısların arsalarına hiç dokunulmadı. Kimsenin tapusu delinmedi. Tek ve iki katlı yapıların arasında yol kaç metreyse hiç farketmez aman şahsın tapusuna dokunmayalım denilen bir plan yapıldı. Plan yapılmadı mevcudun üzerinden geçilen ama adaların üstünde iki üç kat yazılı olanlara beş altı yedi sekiz kat yazıldı. Tarihi eser, cami, han hamam koruma hak getire, haydi Allah rast getire, bir plan ile herkes mutlu mesut edile. Berbere, diploma verilen yerde herkes müteahhit oldu. Ayakkabıcısından bakkalına, toptancısından perakendecisine kadar. Biz de bir kaç müteahhide proje ile destek verdik. Horozköy ve diğer gecekondu mahallelerinin projelerini yenilere bırakmıştık.
Bir taraftan yıkılıyor, diğer taraftan çiziliyor Manisa. Balkonlu, büyük sürme camlı, en üstte çekme çatı katı denilen her keseye uygun daireler yapılıyordu. Yıkılıp gidenin yerine kaleterasit sıvalı apartımanlar geliyor. İnşaat malzemesi imal eden firmaların barkod numaralarına uygun ürettikleri malzemeden oluşan bir Manisa ortaya çıkıyordu.
Tarihi eserler çok katlı apartmanlar ile abluka altına alınırken Manisa her vurulan kazma kürekle tarihten siliniyor, tanıdık bildik sokaklar üç beş ayda şekil değiştiriyor tanınmadığımız bir sokak oluyordu. Artık eve göre tarifler verilmiyor apartmana göre yerler tarifleniyor, ayrıca yeni yapılan binalara methiyeler düzülüyordu. Beş kata 1,5 kat altı kata 2 kat ölçeğiyle müteahhide verilen eski Manisa evleri yıkılıyor, komşuluklar bitiyordu. Sefertası gibi üst üste konulan konutlara apartman denilen yapılara bir katın haricinde (tapu sahibi) tanımadığımız yabancılar taşınıyordu. Hoşgeldiniz ev gezmeleri tanışma fasıllarına yetişelemeyince o iş de bitmişti. Evlere, yaygınlaşmaya başlayan televizyon sessizliği hakim oluyor, ev gezmeleri, sohbetler son bulurken gözler faltaşı gibi açılmış vaziyette sabahlar yapılmağa başlanıyordu.
Derken sanayi devri geldi çattı; 1965 göç yılları Türkiye’nin batısı ağmaya başladı. Manisa’ya çalışmaya gelenler barınmak için müşterek tapuya sığındı, ortak alınan tarla paylaşıldı, harçsız tuğladan sıvasız evler çatısı kırık toplama kiremitler kendi hallerine bırakılan yeni yabancılar, mahalleye dönüşen gecekondular.
Bu kadar yap sat yık yap konutları 90’lı yıllarda gelişmeye başlayan OSB’nin vardiyalı işçilerinin konut ihtiyacını karşıladı. Bir yandan gecekondular yapılırken öte yandan apartmanlar doluyorken Değirmen Boğazı, Kısık Çıkmazı… sokak isimleri yerine 3000 5000 gibi numaralar verildi. Tarihi sokak çeşmeleri bir bir yola yeşil alana parselasyona yenik düşerken kalan bir kaç tanesinin de suyu akmaz oldu.
Kadim şehir Manisa, nâdim şehir Manisa, hâdim şehir Manisa, malûm şehir Manisa oldu. Ne demek malum şehir diğer şehirlerden farkı olmayan herkesce bilinen tanınan demek.
Bir şehir işte böyle yabancılaştı? Planlama ile. Hasret kalınan hasletler, yitip giden değerler ile. Vardiya şehri olmak ile. Büyükkent denilen düşünceler ile.
(DEVAM EDECEK)
Bağı ayrı, dağı ayrı, çarşısı apayrı; mal almaya İstanbul’a gider esnafın bazıları. Ne yaparlar biliyor musunuz? Dükkanı kapatmaz veresiye getiren olur değişmeyen müşterisinin acil bir alımı olur dükkan kapalı olursa başka yere gidemez. Açık bırakmak lazım işte velinimet budur. Açık kalacak dükkâna kim bakacak? Yanda aynı işi yapan komşuya bırakılır anahtar. Komşu sabah besmele ile önce komşusunun emanet dükkanını açar sonra kendi dükkanını. Bitti bunlarda bitti. Tarım para etmeyince bağ bahçe tarla takke satan esnaf olmayanlar rekabeti getirdiğinde yabancılaştık.
Komşuluklar ahhh ah komşuluklar; hastalıkta sağlıkta, iyi günde dar günde, kıt olan yemek paylaşılır, ekmek fırından gelince bölüşülür, hastalığa kocakarı ilacı yapan yaşlılar çağrılır, adeta medet umulur. Geçmezse doktora fayton tutulur, çağrılır. Sıtma, kuş palazı, menenjittir başlıca hastalıklar yokluk devri, bir çoğu eser bırakır çok azını da alır götürür bakımsızlıklar.
Yıl 1975-76 oldu; gecekondu önleme bölgesi planlandı Laleli Mesir Mahallelerinin olduğu yere. Memur işçi toplaştı kooperatifleşti konutlar kıt kanaat parayla yapılmaya başlandı. Ne gibi Manisa Birlik gibi. 15.000 kişi yerleşecekti Manisa Birliğe villalar ile 5 bin kişi ancak yerleşebildi. Ne gibi Şimdi ki kentsel dönüşüm gibi. Eskisi yıkılarak yerine yenisi yapılıyor ama şehrin kaderi değişmeyen şekliyle kalıyor, yer evleri yok olunca komşuluklar bittiğinde yabancılaştık.
Kent dönüştü mü?
Gecekondu önleme bölgesiyle gecekondu önlendi mi?
Manisa Birliğe 15 bin kişi yerleştirildi mi?
Muhteşem Gediz Ovası’nın pamuğu, Yuntdağı’nın tütünü, politikalar sildi götürdü tümünü. Zirai Donatım Kurumu, Tariş battı, Ziraat Bankası çiftçiye yabancı oldu. Hayvancılık ayrı bir alem, satıla satıla gitti et balık da kalmadı. Çiftçi umudunu göçte aradı. Köylü iş umudu ile göçe göç kattı. Yabancılara bıraktığı köyünü terketti, o da yabancı olduğu şehre geldi çattı.
1927 ve 1970’e kadar ki imar planları tarihi eserleri koruma öncelikli ve yapım tekniğine uygun olarak en fazla üç katlı idi. İmar yapılacağına ihmal yapıldı. Yap sata çok kurbanlar verildi. Gecekondu mahallesi Nurlupınarken Akpınar da oldu. Diğer olanlara Türk büyüklerinin ismi kondu.
1973’te mimarlık ofisimi açtım o yıllarda Horozköy (Atatürk Mah.) Hafsa Sultan, Cumhuriyet mahallelerine ve diğer gecekondu mahallelerine Islah İmar Planları yapıldı (seçim vaadleri yasalarından.) İki katlı çok proje çizdim. Horozköy belediyesi ruhsat veriyor millet sırada benim ofisten projeyi kapan soluğu Horozköy de alıyor. Müşterek tapu ortak arsa (tarla) Tarla bağ bahçe sahibi (şahıs) parselasyonu bakkaldan aldığı mektup kağıdına (çizgili) parselleri çiziyor 2 metre bazıları 3 metre kendinden yola pay bırakıyor komşu tarla sahibi de 2 veya 3 metre bırakıyor iki tarla daha doğrusu her tarla bir ada oluyor iki ada arasında 4 veya 6 metre yol kalıyor. Kahvenin camında asılı parselasyon planı, satılanlar çapraz çizgiyle kapatılmış satılmayanlar için kahveciye müracaat.
İşte bu parselasyonlara ben ve öteki mimar, mühendis, haritacı, fen adamı, bayındırlık emeklisi, teknik ressam proje çiziyor bir furyadır gidiyor, ruhsatları imzalıyoruz. O zamanlar fen adamı teknik ressam proje yapamaz diye bayağı mücadele vermiştik.
(DEVAM EDECEK)
BİR ŞEHRİN YABANCILAŞMASI-1Ne zaman yabancı olduk birbirimize Kemal Sunal vefat edince, hababam sınıfındakiler büyüyünce, Bizimkiler dizisi bitince, Çok daha gerilere gidersek Laurel Hardy gibi komikliklere, Jerry Lewis’in gibi aptallıklara gülmediğimizde.
Orhan Boran Halit Kıvanç’ın maçlarını radyodan dinlemediğimizden bu yana. Metin Akpınar Zeki Alasya çifti ayrıldığında, Levent Kırca, Müjdat Gezen iktidarları eleştirmeyi bırakınca, Münir Özkul, Şener Şen emekli olunca onlara hep birlikte gülmediğimiz zaman birbirimize yabancı olduk.
Cem Karaca, Tanju Okan susunca, Samanyolu hatırlanmayınca.
Geçen gün pazara unuttuğum bir şeyi almak için bisiklet ile gitmek zorunda kaldım. Bisikletle pazara girilmez çok kalabalık bisikleti pazarcının birine bıraksam malını satmaktan benim bisikletime bakamaz. Ben yaşlarda üç kafadar pazarın girişinde emanet buldukları sandalyelere oturmuşlar dinleniyor sohbet ediyorlar. “Şunu şuraya bırakayım bakarak oluverin şurdan fasulye alacağım hemen de geleceğim” dedim bisikleti de onların yanında askıya aldım. Biri “Biz şimdi kalkarız” sırtını tutarak “Hemen geleceğim sizi bekletmem” dedim. Anladım ki kaybolan diyalogumuz da sebeplerden biri yabancı olmamıza.

Ortak müştereklerimiz kaybolmuş. Konuşmak için sebep, iş için vesile, görüşmek için bahanelerimiz bitmiş, bitirmişiz. Gailelemiz bitmiş, (ah o televizyon yok mu, bir de cep telefonu cebe sığmaz olaydı ele gelmez olaydı.) Hesap yapmaya başlamışız. Yarın bana lazım olur, onunla işim olur, çıkarlarımız öne geçmiş. Samimi sandığımız yaklaşımların menfaate dönüştüğünde karşı taraf da hesap yapmağa başladığında.
Karşımızdakini düşünmediğimiz zaman; ona ayıp olur, onun sırasını alamam, birazdan bir başkası da park edecek ona da yer bırakayım demediğimiz zaman, bir kaç gündür görmedim hasta mı acaba diye düşünmediğimizde, iş bulamadı nasıl geçiniyor demediğimizde.
Çinliler bozdu bizi ucuza satılan çin ürünleri alım gücümüzü arttırdı. Kalem, silgi, defter, boyalı kalem, oyalı mendil, el, bel, sırt çantası, limon kolonyası. Eskiden çantalar abiden kardeşe, defterler hatta her yıl aynı okutulan kitaplar komşu çocuğuna verilmediğinde…yabancılaştık.
Yaylamız vardı; Sultan Yaylası’nda dondurucu soğuk pınarları, Sultan Mustafa Suyu, kiraz bayramı olur her ağacın altında misafirler ye yiyebildiğin kadar. At eşek semerlerine bağlanmış küfelerde kirazlar, bir ağaçtan bir ağaca asılan transistörlü radyolar, ağaç üstünde üç ayaklı merdivenlerde kiraz toplayanlarda şarkılar. Her gün pazara giden kirazcılar. Yayla göçü başlamadan konu komşu akşam yakılan ateş etrafında oynanan oyunlar, türküler, (herkes bilmez elek kafaya konur sofra örtüsü baştan aşağı örtülür belde kuşakla bağlanır kukla gibi olanı başlarlar oynatmağa) Kirazlar bitmiş konu komşu taşınır olmuş, akşam üzeri yola koyulur göç kervanı; at, eşek, kimi yaya, traktör kasasında eşyalar önde. Sohbet muhabbet gırla Sivrice’ye gelindiğinde güneş batmıştır. Kervanın yolu da yarılanmıştır. Mahzen Çeşmesi’nden Narlıca’ya, Arapalan’a, Lalapaşa’ya dağılır kervancılar, komşular. Bağa taşınma hazırlık telaşı başlar.
Bağımız vardı; buz gibi tulumba suları, yaz akşamları sergi de dolunay zamanları, kömür karası çaydanlıklarda sohbete karışan çay bardağı tıngırtıları, bağ bozumundan sonra şehre göç komşu kucaklaşmaları seneye inşallah gözyaşları. Arabanın dingilinde köpeğim, at arabasının dengine tuttunmuş ellerim. Mahzun durgun çocukluk hallerim. Eylül serinliği, sonbahar esintilerim, çocukluk heveslerim, kaybolduğunda yabancılaştık.
(DEVAM EDECEK)
Otelimiz eski kentin içindeydi bunu Delgada’yı gezdiğimde anladım. Eski şehir sokağı, evi, evlerin kapısı, çatısı, sokak lambaları, kaldırım taşları küfeki taşı bordürleri, boncuk işler gibi işlenmiş döşenmiş her sokağının kaldırımları. Desenler yapılmış oturup özenle çalışılmış, deliye postaki saydırır gibi bizde öyle derler ama burada 5×5 den ufakları da var kırık kırpık ne varsa döşemişler yollara, kaldırımlara, meydanlara bastığımız her yere, merdivenler kesme küfeki yani volkan tüfü pencere söveleri aynısından, kaplama yapmışlar o da aynısından, kesilmiş bu taşları altlık yapmışlar hediyelik eşyaları bunlara yapıştırmışlar. Dar kapıların ufak tek kanatlı pencereli cephelerin bulunduğu, dar desenli figürlü sokaklarında ki evlerinin birbirine benzediği bu fotoğrafı nerede görsem Ponta Delgada derim.

Azor tarihini tarihçilere bırakırsak adanın ilk yerleşim yeri burasıymış. Bozmamışlar, adanın yerleşimi arttıkça yeni yeni yerleri yerleşime açmışlar. Her gelene bir ev mantığıyla yapılmış sanki telaş içinde sokakta kaldım başımı sokacak bir yer yapmalıyım telaşıyla kimse gecekondu yapmamış zaten bunlar gecekonduyu bilmedikleri gibi yapmayı da bilmiyorlardır. Eski yerleşimin dışına bahçeli tek en fazla iki katlı evler yapmışlar. (Biz de olmadığı gibi.) Öyle ya insanlar toprakla, yeşille, çiçekle, komşularıyla birlikte yaşar 15-20-25-50 metre yükseğe niye taşıyorsun insanını insanlıktan çıkarıyorsun. Çocuğun bahçede bisiklet binmeyi öğreniyor, oyun oynuyor, komşuya gelip gidiyor komşu çocuğu ile oynarken birlikte yediği içtiği ayrı gitmeyen bir şekilde kardeşçesine arkadaş oluyor.

Her yer tertemiz ‘ter’ pekiştirme ekini koymasak olmaz bu terim bu ek bizde var temizse temizdir. Bizde temizliği dahi bilmediğimizden biraz farklı temize tertemiz deriz. Bir çöp bir kağıt bir izmarit bir ağız ifrazatı yok temiz, biz de olsa tertemiz. Bir de bu temizliğe bu insanlığa karşı akşamları yağmur yağıyor hani dükkanımızın önünü evimizin bahçesini temizlemek için şöyle bi ıslatırız cinsinden. Sokakları evleri kaldırımları yıkıyor üstelik yeşili çiçeği ağaçları suluyor. Hatta mısırları, yoncaları da yeterince suluyor ki sulama tesisatı hiç bir tarlada yok.
Buraya layık çünkü kıymetini bilenler böyle yerlerde. İnsanı dünyaya getirmiş, akıl vermiş, yaşanacak bir yer, bir alan bir kent vermiş, yeşille tanıştırmış. O zaman bu yaratılan dünyanın kıymetini bilenlere de yardımcı oluyor, suluyor, yıkıyor, temizliyor.
Sessiz sakin bir şehir yeni yerleşimde bulvarların altında otoparklar var, çok açık otopark alanı olmasına rağmen park eden araç çok az, yani park sıkıntısı çekmezsiniz her arabaya yer var. Hiç bir yerde kavşakta, trafik ışığı yok, yaya kaldırıma ayağını attığında herkes duruyor istersen yaya kaldırımı olmayan yerden geç. Zank. Klakson yok, motosiklet yok, olanda egzoz var, car car yok. 200 bin nüfus var insan yok, turist çok.

Dört yan deniz ama okyanusundan. Balinaların danslarını yabancılara seyrettirmeğe katamaranlar günde iki sefer yapıyor.
Böyle bir yer Delgada. Gezimizin önemli noktalarından biri olan Volkanik kaldera krater gölüne gidiyoruz. Aman Allahım o ne yol asfalt iki kenarında karayolları tabiriyle şarampoller beton kaplı, kurumuş ot zaten yok ama yaşına da bakıyorlar biçiyorlar temizliyorlar. Tamam burası özel turistik bir yol da ondan diyelim. Bizde ne turiste ne bize böyle yol yok.

İki araç ancak yan yana geçiyor insancıl, o yüzden istesen de hızlı sürüş yok. Yeşilin içerisinde bir çizgi sanki ilkokulda yaptığımız resimler gibi. Yeşil yetmezmiş gibi botanik ağaçlı yapmışlar yolu, o da yetmemiş Ortanca’dan yaşmak kenarı işler gibi yolun kenarını süslemişler mor eflatun renkli koca kafalı ortancalar hem de yol boyu.
Bu bir özenti değil özlem benim için hep derim günü kurtarmak daha masraflı kaç defa yapıp bozuyoruz. Geleceğe yatırım yapmak hem ucuz, hem sağlam, hem planlı, hem akıllı.
Otelimiz eski kentin içindeydi bunu Delgada’yı gezdiğimde anladım. Eski şehir sokağı, evi, evlerin kapısı, çatısı, sokak lambaları, kaldırım taşları küfeki taşı bordürleri, boncuk işler gibi işlenmiş döşenmiş her sokağının kaldırımları. Desenler yapılmış oturup özenle çalışılmış, deliye postaki saydırır gibi bizde öyle derler ama burada 5×5 den ufakları da var kırık kırpık ne varsa döşemişler yollara, kaldırımlara, meydanlara bastığımız her yere, merdivenler kesme küfeki yani volkan tüfü pencere söveleri aynısından, kaplama yapmışlar o da aynısından, kesilmiş bu taşları altlık yapmışlar hediyelik eşyaları bunlara yapıştırmışlar. Dar kapıların ufak tek kanatlı pencereli cephelerin bulunduğu, dar desenli figürlü sokaklarında ki evlerinin birbirine benzediği bu fotoğrafı nerede görsem Ponta Delgada derim.

Azor tarihini tarihçilere bırakırsak adanın ilk yerleşim yeri burasıymış. Bozmamışlar, adanın yerleşimi arttıkça yeni yeni yerleri yerleşime açmışlar. Her gelene bir ev mantığıyla yapılmış sanki telaş içinde sokakta kaldım başımı sokacak bir yer yapmalıyım telaşıyla kimse gecekondu yapmamış zaten bunlar gecekonduyu bilmedikleri gibi yapmayı da bilmiyorlardır. Eski yerleşimin dışına bahçeli tek en fazla iki katlı evler yapmışlar. (Biz de olmadığı gibi.) Öyle ya insanlar toprakla, yeşille, çiçekle, komşularıyla birlikte yaşar 15-20-25-50 metre yükseğe niye taşıyorsun insanını insanlıktan çıkarıyorsun. Çocuğun bahçede bisiklet binmeyi öğreniyor, oyun oynuyor, komşuya gelip gidiyor komşu çocuğu ile oynarken birlikte yediği içtiği ayrı gitmeyen bir şekilde kardeşçesine arkadaş oluyor.
Her yer tertemiz ‘ter’ pekiştirme ekini koymasak olmaz bu terim bu ek bizde var temizse temizdir. Bizde temizliği dahi bilmediğimizden biraz farklı temize tertemiz deriz. Bir çöp bir kağıt bir izmarit bir ağız ifrazatı yok temiz, biz de olsa tertemiz. Bir de bu temizliğe bu insanlığa karşı akşamları yağmur yağıyor hani dükkanımızın önünü evimizin bahçesini temizlemek için şöyle bi ıslatırız cinsinden. Sokakları evleri kaldırımları yıkıyor üstelik yeşili çiçeği ağaçları suluyor. Hatta mısırları, yoncaları da yeterince suluyor ki sulama tesisatı hiç bir tarlada yok.
Buraya layık çünkü kıymetini bilenler böyle yerlerde. İnsanı dünyaya getirmiş, akıl vermiş, yaşanacak bir yer, bir alan bir kent vermiş, yeşille tanıştırmış. O zaman bu yaratılan dünyanın kıymetini bilenlere de yardımcı oluyor, suluyor, yıkıyor, temizliyor.
Sessiz sakin bir şehir yeni yerleşimde bulvarların altında otoparklar var, çok açık otopark alanı olmasına rağmen park eden araç çok az, yani park sıkıntısı çekmezsiniz her arabaya yer var. Hiç bir yerde kavşakta, trafik ışığı yok, yaya kaldırıma ayağını attığında herkes duruyor istersen yaya kaldırımı olmayan yerden geç. Zank. Klakson yok, motosiklet yok, olanda egzoz var, car car yok. 200 bin nüfus var insan yok, turist çok.
Dört yan deniz ama okyanusundan. Balinaların danslarını yabancılara seyrettirmeğe katamaranlar günde iki sefer yapıyor.
Böyle bir yer Delgada. Gezimizin önemli noktalarından biri olan Volkanik kaldera krater gölüne gidiyoruz. Aman Allahım o ne yol asfalt iki kenarında karayolları tabiriyle şarampoller beton kaplı, kurumuş ot zaten yok ama yaşına da bakıyorlar biçiyorlar temizliyorlar. Tamam burası özel turistik bir yol da ondan diyelim. Bizde ne turiste ne bize böyle yol yok.
İki araç ancak yan yana geçiyor insancıl, o yüzden istesen de hızlı sürüş yok. Yeşilin içerisinde bir çizgi sanki ilkokulda yaptığımız resimler gibi. Yeşil yetmezmiş gibi botanik ağaçlı yapmışlar yolu, o da yetmemiş Ortanca’dan yaşmak kenarı işler gibi yolun kenarını süslemişler mor eflatun renkli koca kafalı ortancalar hem de yol boyu.
Bu bir özenti değil özlem benim için hep derim günü kurtarmak daha masraflı kaç defa yapıp bozuyoruz. Geleceğe yatırım yapmak hem ucuz, hem sağlam, hem planlı, hem akıllı.
Ama ne var ki sabah evimde uyandığımda minarelerden sabah ezanı, ölüm habercisi uzaklardan sabah sessizliğinin içinden gelen yanık sesli müezzinin salası duygulandırıp hüzne boğarken iki damla yaşın biri ülkem diğeri Manisam içindi.
Ama ne var ki sabah evimde uyandığımda minarelerden sabah ezanı, ölüm habercisi uzaklardan sabah sessizliğinin içinden gelen yanık sesli müezzinin salası duygulandırıp hüzne boğarken iki damla yaşın biri ülkem diğeri Manisam içindi.
Kent ile şehir: Tariflemesi, yaşantısı, kültürü, çok farklı olmasına rağmen gönlüm şehirden yanadır. Şehir kısaca daha sıcak, sevecen, birbirini tanıyan, bilen, birbirlerini takip eden insanlardan oluşur. Manisamızda bu durum %40 tanınırlık oranındadır. Gün geçtikçe birbirimizi tanımamaya Manisa’nın batısında yaşayanın doğuda olan bitenden (hatta yapılan yeni binalardan yollardan dahi haberi olmuyor), yanımızda ki komşudan haberimiz olmuyor. iş hayatında ki kıyasıya rekabetten, birbirimizin tanınırlığını kaybetmekten… şu anlaşılıyor, kente mi dönüşüyoruz?
Planlama anlamında kentsel dönüşüm değil o bir ucube proje. Birbirimize yabancılaştığımız giderek kendimize, yakınımıza, komşumuza, yabancı olduğumuz bir planlama. Bu planlamanın adı kentsel dönüşüm olmamalı. Fikir bu olunca zikir de bu oluyor. Yeni yapılanmanın, depreme dayanıklı konutlar yapmanın, gecekonduları modern yaşam seviyesine ulaştırmada ki planlanmanın adı kentsel yenileme olmalı.
Gecekondu alanlarına gökdelen gibi çok katlı binalar değil, iki en fazla üç katlı komşuluk ilişkisinin bağının yansıtıldığı mahalle planları, kent merkezlerine zaten birbirlerine yabancı olan yaşayanlara çok katlı gökdelen tarzında planlar yapmalı. Ülkemizde bilhassa şehir hüviyetinde ki yerleşimlerde komşuluk yaşantısına uygun planlar yapmak gerekir.
Toki konutlarının bu konuda çok katlı gecekondudan farkı yok. Bu konutlara; hem yerinden, hem yurdundan, hem bildiği tanıdığı yakınlarından, ayırarak farklı kültür ve yaşantıda ki insanları ucuz konut edinme hevesiyle bir araya toplayıp kur’a ile bu konutlara yerleştirmektir. Ha kentin başka bir semtine, ha Türkiye’nin başka bir kentine veya yabancı hiç bilmediğimiz bir ülkeye taşınmış gibisinizdir.
Aklınızı bulandırmıyorum bu bir gerçek. Yeni bir ev alırken ne yaparız? Evvela semti veya mahalleyi seçeriz, sonra caddeyi sokağı sonra da o apartmanda kimlerin oturduğunu yani komşularımızı seçeriz. Oturacağımız evi yaşantımıza uyum sağlayabileceğimiz insanlara komşulara göre seçeriz.
Artık bu çağda planlamanın adı; imar planı, kent planlaması, kentsel dönüşüm planı değil hayatın planlaması yaşam planıdır. Ülke nüfusumuzun bu kadar arttığı üst üste yaşadığımız kalabalık kentlerimizde hayatı; eğitim, kültür, sanat, sosyal alan planlamaları, eğlence ve gençlik merkezleri ile modern bir şekilde planlamaktır amaç. Çağımızın yaşam planlamasında bir çok çağdaş düşünce ve yapılaşmalar hakim olmalıdır.
Bunlar kentte yaşayanlar için planlanırken ayrıca kentlinin ulaşım vasıtaları, özel ve toplu taşıma raylı sistem, elektrikli otobüs, hızlı tren, metro gibi araçlar, bulvarlar, otoparklar, bisikletler için yollar, ve bu sayede ulaşımında planlaması gerekir.
Kent merkezinin planlamasının yanında kent dışından giren çıkan araçlar için kavşak düzenlemeleri, terminal, istasyon alt üst geçid düzenlemeleri ile modern ulaşım ağları planları da yapılmak zorundadır.
Gediz Köprüsü Kavşağı da bunlardan biridir. Manisalıların kısaca böyle tariflediği bu kavşak: Çevre yolu planlanırken projeleri hazırlanmasına rağmen uygulaması, çevre yolu bittiği ulaşıma açıldığı halde yapılamamıştır. İstanbul-İzmir ulaşımı ile Ankara-Çanakkale bağlantılarının kesiştiği noktada olan bu kavşak ulaşım yönünden çok fazla işlevi olmasının yanında haliyle araç yönünden de trafiğin çok sıkışık olduğu bir noktadadır.
2010 yılında Manisa Belediyesi’nce yapılan imar planı çok az sayıda oy ile Manisa Belediye Meclisi’nde kabul edilmedi. İmar planı kabul edilmiş olsaydı plan uygulaması ile karayolları kamulaştırma bedeli olarak 60 milyon TL ödemeyecek ve kavşak yapımına başlanacak ve belki de çoktan kullanıyor olacaktık.
Işıkla idare edilmeye çalışılan kavşağın trafik düzeni maalesef uzun bekleme ve kuyruklanmalara sebep olmaktadır. Ulaşım daire başkanlığınca akıllı sinyalizasyon ile lokal çözüm aranmış bir nebze de olsa trafik rahatlatılmaya çalışılmıştır.
Bir başka çözüm için çalışmalar başladı. Bir tarafta şahıs arazileri öte tarafta DSİ kanalı (Tabak Deresi) varken kıyısından köşesinden hiç bunlara girmeden İstanbul (Saruhanlı) ve Ankara (Turgutlu) yönünden gelen araçların geçişini kolaylaştırmak ve trafik ışığına takılmadan ışıkta beklemeden geçmelerini sağlamak amacı ile bir şerid yol açılma çalışmaları Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün’ün talimatı ile yapılmaktadır.
Bu kısmî çalışmanın trafiği rahatlatacağı kanaatindeyim, bu bayram tatili trafiğinde göreceğiz.
Ama 2009 yılında çevre yolu açılmak istenirken karayolları bölge müdürlüğü yine kamulaştırma ile karşı karşıya kalmıştı. O tarihlerde ikinci orta ölçekli sanayi bölgesinin (ki çevre yolu bu bölgenin yanından geçiyordu) imar planını uygulamaya açarak 18 uygulaması ile yaklaşık 10 milyon TL kamulaştırma bedelini karşılayan yine Manisa Belediyesi Başkanı Cengiz Ergün olmuştu.
Araçların ve pisliğin esiri olmuş bir kent, çöpten vazgeçtim pislik yapışmış her yandan. Yol boyunca aracın camından baktım: Tesviyesiz malasız bir kürek betonla ayakları monte edilmiş duraklar, önü kuruyemiş kabuğu, jelatinli paketi, görüntü kirliliği dükkanlar, müsebbip esnaflar, sigara izmaritleri olmazsa olmazlar, kirli suların akıntısının bordürlerde ki izleri, yağmursuyu ızgarası üzeri yine kırpık kağıtlar kurumuş yapraklar.
.
Telekomun montaj betonu yamuk çakılmış kalıbının bozuk beton görüntüsü yalap yapşak yapılmış montajı, Gedaş’ın santral kutusu yok birbirinden farkı, yanında oyulmuş bir delik herhalde farelerin girip çıktığı kapı olmalı. Aydınlatma direği karo sökülmüş boşluğa direk monte edilmiş kenarları boş kalmış betonla doldurmak için usta gerek o boşluğa pislik yuva yapmış. Engelli rampaları biri öyle biri böyle birine araç çarpmış bordürler çıkmış yerinden, diğerinin de yok farkı birbirinden. Çöp konteynerleri aman Allahım tam bir mikrop yuvası; organik beslenip onu bunu katkı maddesi var diye yemeyecekmişiz çöpün yanından geçin hastalık arkanıza takılır, paçanızdan yapışır.
.
Sakız lekeleri kaldırım karolarını izleriyle karartmış ona basan her yere dağıtmış bir başka bir başka sakız derken karoların rengi kaçmış.

Ayrışım için daracık kaldırımlara göbekli insan azmanı kutular matruşka gibi yerleştirilirken bonusu giysi kutuları yanlarında fakirlik edebiyatına ilham kaynağı olmuş.
.
Araçların altına yuvalanmışlar girmesi alması çok zor: Toz, toprak, ufak taş granül parçaları, yol tamiratlarından kalmış asfalt, harç, toprak artıkları yuvalanmış ne yağmur ne rüzgar götürememiş kemikleşmişler, her aracın altında rüzgarın alabora olduğu zamanlar bir toz bulutu ortaya çıkarken Marliyn Monroe gibi eteğini mi tutacan burnunu mu? Ağzını mı kapatacan, beddua eden dilini mi?
Pislikle ortak hareket eden araçlar topluluğu yeni bir ortak daha buldular. Her birinin hazin ve hüzün dolu hikayelerinin yanında işsizlik ordusuna baş kaldıran onlarla vur kaç taktiği ile savaşan bu güçsüz ama gerilla taktiğine haiz hareketli grup zabıtaya karşı at arabası savaşını kaybedince motorize ve piyade birlikleri ile savaşı kazanmış gözüküyorlar.
Ben de onlardan yanayım kendilerine bir istihdam yaratmış bu insanlar bana göre üniforma giydikleri takdirde daha bilinir tanınır olacaklar arada ki milis kuvvetleri daha belirginleşip onlarla savaşması ve onları yenmesi kolay olacaktır. İzinli sertifikalı özel araçlı torbalı çek çek arabalar veya elektrikli motosikletler ile düzen ve intizama alınmış bu potansiyel grupla ortaklaşa hareket, baltaları toprağa gömecek ve çöp savaşları geri dönüşüm anlaşmasıyla sulha kavuşacaktır.
Bunların yanında tazyikli su basan pompalar ile çöp sularının, durgunlaşıp da kaldırımdan aşağı itilen dükkan apartman araba yıkama sularının süzülmeden dolayı bordür ve kıyı köşede bıraktıkları kirli su akıntı görüntüleri ortadan kalkacaktır.
Fırçalı süpürgeli teçhizatlı artçı birlikler: Ucunda kılcal damar görünümlü mü desem, süpürgeye binmiş uçan cadının baş örtüsünün altından çıkmış fırça görünümlü uçuşan saçlar mı desem, gecenin mütecessis haykırış ve sessizliğinde heyecan veren iniltilerin sabah yatakta kalmış seslerinin yanında her yana dolanmış akşamın doyumsuzluğuna davet eden görünümde ki saçlar gibi mi desem. Önünde leğen elinde kalıp sabuna sürtülen kirli çamaşır ve son düğmesi açılmış her harekette yan yana gelen, ikinci düğmeyi de açmaya zorlayıp fırlayacakmış gibi kabaran sonra kaybolan şimdi yerinden çıkacak diye bekleşen bakışlara salınık saçlar perde olurken ki görünüm mü desem. İşte uzun çomağın ucunda böyle bir fırça sürtündükçe her yere, her taş, her karo, her pislik yuvası kirlilik abidesi olmuş kemikleşmiş üst üsteler ihtilâl sabahının heykelleri gibi yıkılacaktır.
Bir sabah uyandığımızda cimcikleyerek rüyadan uyanmak isteyeceğiz ama üst üste yapılan ümitsiz çimdiklerin yeri morarmaktan öteye geçemeyecektir.
İnsan; doğar, büyür, ölür.
Ölür mü? Hakkın rahmetine kavuştu, gönül kuşu uçtu, hakka yürüdü mü denir? Bir çınar devrildi, bir tarih gitti mi diye söylenir… nihayetinde bir yıldız geçti de denir. Bu iyi temenni ve iyi anışların yanında farklı burada yazılamayacak ‘ölünün arkasından söylenmez’ denilen kelimeler, cümleler de söylenir.
’Avazeyi bu aleme Davud gibi sal
Baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş.’
Genelde bir eğilim vardır. İyi bir şey yapmak, akla gelmeyen bir işi becermek, başarılı işlere imza atmak, rakiplerinden öne geçmek gibi bilgi, beceri, kabiliyeti olan kimselerin (bilhassa rakip ve rakip gördüklerinin) aleyhinde haberler yapmak, konuşmak hatta daha da ileriye giderek yapılanı engellemeye çalışmak. Bu vesile ile konuşanları yandaş bilip hemen yanlarına sokulup daha farklı bilgiler almaya çalışmak için gayri insani faaliyet ve hareketlerde bulunmak.
Bu tür davranışlar küçük yerlerde çok olmasına rağmen gerçi bizde de (Manisa) sıkça görülen davranışlardır. Konuşulan ve konuşanların yanında bulunup teşvik ederek (gaza getirmek) biraz daha laf almak laf üretmek gibi.
Bunlara ilaveli olan, olmuş gibi anlatılanlarına dedikodu denir. Dedikoduları; ev gezmelerinde, kapı önü konuşmalarında, kahvelerde, benzer yerlerde yapanların yanında ‘Duydun mu?’ Diye başlayan meraklılar arasında ayaküstü de yapanlar olur. Buna fısıltı gazetesi denir. Bunların yazarı, çizeri, uyduranı, ilaveli baskı yapanı çoktur.
Bundan insanların eline ne geçer? Hiç. Vatandaş menfaatineyse sende yap.
Marifet iltifata tabidir derler. Pek kullanmam bu cümleyi. İltifat almak için marifetli olmak gibi anlaşılıyor sanki. Ama en çok da: Hani bir açılışa temel atmaya gidersiniz bu okuldur, hastanedir, ek binadır… Açılışını yapılan binaya bir kişi veya birden çok kimseler bağışta bulunmuştur. Açılışta isimleri söylenir veya ismi biz de mahfuz denir. İşte o anda yardımda bağışta bulunamayan kimseler içlerinden “keşke bende…” diyerek, şöyle bir yere bakarlar.
‘Keşke ben de’ diyemeyenler ölür. ‘Allah Rahmet eylesin derler.’ Kabristandan çıkana kadar konuşurlar sonra bi daha konuşmak için bir sebepleri yoktur. Akla bile gelmez.
Anılacak iş yapmak. İz bırakmak, tarih yazmak, tarihe geçmek.
Gerçi laf toplayanların ömrü kısa olur. ‘Sokma akıl sekiz adım gider.’
‘Leyleklerin ömrü lak lakla, bazı insanların da kavgayla geçer.’
‘Biz gelmedik kavga için, bizim işimiz sevda için, dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldik.’
Geçtiğimiz yerlere iz bırakırız. Bunu vahşi doğada hayvanlar çok yakın dostlarımız köpekler de yapar. Demek ki canlıların iç güdüsünde var iz bırakmak. Hoş bir sedayı kubbede baki kılmak başka, iz bırakmak çok daha başka:
Karayollarında araçla seyahat ediyoruz şehir merkezlerine yaklaştığımızda çevre yolu ile bu merkezlerin yakınından geçeriz. Bu çevre yolları üzerinde ki kavşaklarda kırmızı ışıkta beklediğimizde mevcut belediye çevre yolu üzerinde ki kavşakları yeşillik, çiçek, bayrak, heykel, aydınlatma armatürleri bazen ufakta olsa havuzla düzenler. Havuzu kirletirler suyunu temizler, çiçekler köklenir, çalınır, solar, bozulur yenisini diker, bazı acemiler aydınlatma direğini devirir yenisini diker. Ama bir şeyi yakalarız, temizliği. Kavşak içine çimlerin üzerine, rengârenk çiçeklerin tepelerine naylon poşet, pet şişe, sigara paketi, darı sümeği… atarlar. Her dakika kavşakta temizlik elemanı olmadığı için bu tür kavşakları hep çöplü vaziyette görürüz.
Kışın evlere kapanmaktan, yazın sıcağından kurtulmaktan dolayı piknik mevsimini dört gözle bekleriz. Piknik alanlarını kendilerinden başka kullananlar olmadığından hareketle piknikzâdeler mangal yaptıkları bölgeyi, ağaç altlarını kirli, çöplü bırakırlar haftaya yine aynı yere geliriz diye iz bırakırlar bir tek kemikleri ve yemek artıklarını köpekler temizler. Piknikten sonra köpekler istila eder alanı onlarda gidince ‘Bir avuç dolar’ filmi kareleri yaşanır. Naylon poşetler, gazete, kanlı kasap kağıtları uçuşur.
Bu bir gelenek, görenek, kültürdür. Piknikte gördüğünü büyüyünce çocuklarına da gösterir biz dedemle babamla piknikteyken diye başlar kültür devamlılığı.
Kavşaklarda kırmızı ışıkta durduğumuzda atarız düşüncesiyle arabada hazırlanmış pet şişeler, poşete bağlı muz elma portakal kabukları şöyle bir ettirmeyle atılıverir. Arkada bekleyende aynı atraksiyonu yaptığından alan satan memnundur, kimseden ses çıkmaz. Ses çıkarmayı şikayeti gammazlamak, ispiyonlamak, diye nitelendirir erkekliğimize bok sürdürmeyiz.
Köyün yanıbaşında çöplük, evin önünde ot çer çöp, meydanda inek manda tezeği, kokudan geçilmeyen ağılların arka tarafında bok çukuru. Çukur dolmaya yakın traktör kasasına doldurulur az ötede boş bi yere boşaltılır arkadan bir başka komşusu aynı yere boşaltır taze olan tezekler yayılır ve kurur. Nereye; tezek boşaltanların bilmediği ama turistlerin illa görmek istediği doğa harikası bir oluşumun yoluna. Doğa oluşumunun fotoğraflarını poz poz çekerler kültür varlığı diyerek, tezek boşaltılan yol kenarını da çekerler kültür darlığı diyerek. İlk fotoğrafı görenler ülkemize hayran kalır, ikinciyi görenlerin burnu kırılır.
Berrak temiz bir su kanalı boyunda (Manisa’da değil) yürüyorum. Ağaçlıklı bir yol seraların olduğu bir alanın yol kenarında pırıl pırıl akıyor. Kanal geniş değil bir metre gibi hemen kenarında taşsa evlere su basacak şekilde seracıların evleri var ama kanalın evlerin önü dahil iki yanı çöp. Otlar adam boyu, ağaç köklerine takılmış yosunlar, hemen yanında evleri olmasına rağmen iki çapayla temizlenecek pislik maalesef çöplük olmuş. Oturulmaz durulmaz yılan cıyan börtü böcek sinek sivrisinekten yaşanmaz. Bazı evler bu görüntünün içine sandalye kanepe koymuşlar akşam oturuyor olmalılar. Bağlasan durulmaz, üste para versen oturulmaz, kalınmaz.
Yaygın kültürümüz her yanımızı sararken, mikrop insan sağlığında gün sayarken, çöpü medeniyet olarak nitelendirir, temizlik imandan diye çöp bidonlarında yazarken, kağıt ayrı cam ayrı plastik ayrı diye daracık kaldırımlara gösteriş için göbekli bidonları yerleştirirken, sinek sivrisinek karasinekten dert yanarken, tüm bunları ilaçlamaya bağlarken, keneler vücudumuza yapışırken, çimenlikte doğmuş büyümüş yaşamış olan her birimiz! parklarda ki çimleri masa sandalye ile bellerken, akşam sulamasıyla çamur alana dönüştürürken, yerden pet şişeyi alıp şehrin belli yerlerinde ağaçlara asılmış beş litrelik orası burası yamulmuş pet bidonlara koymak için kapağını cebimize koyarken, kapağını aldığımız pet şişeyi orta yere atarken, insanlık namına ‘mavi kapak’ kampanyasını desteklemeyi aman ihmal etmeyelim.