Manisa’dan önce Saruhan Sancağı, şimdiki büyükşehir gibi köyünden beldesinden yerleşiminden sorumluymuş. Ondan önce Manisa’da (Magnesia’da) Bizans’ın Laskaris sülalesi yaşıyormuş. Bu Laskarisliler mutaassıp insanlar olmalı ki Manisa’yı Katolik Doğu Bizans’ın baş piskoposluk merkezi yapan dindar Bizans kralı Juan Ducas başkent İznik’i bırakıp zamanının Manisa’da ki en muhkem ve muhteşem Bizans Kalesi’ne yerleşmiş.
Osmanlı’dan kalma adetimizdir, tarihte antik kentlerin üstüne yerleşiriz. Bizim muhayyel olan Saray-ı Amire’mizi şehzadeler sarayımızı bu muhkem olan Bizans Kalesi’nin içine yapmışlar. Neden şehzadeler Manisa’da eğitilmişler? Manisa Dağı’ndan ovaya bakınca insanın ufku genişliyor ve dünyaya bakışı gelişiyormuş. Ayrıca şehzadeler bu kalede, Manisa Dağı’nda (Spilos) av yapmışlar, ok atmışlar, at oynatmışlar. Aşağıda sıbyan mekteplerinde de Osmanlı sıbyanları ilim irfan ve dini tedrisat ile meşgul olmuşlardır. Laskaris halkının yaşadığı, ticaret yaptığı şimdiki Sipahi yani Bitpazarı’na Osmanlılar ahi teşkilatı kurup ticarete başlamışlar, dağın etekleri sayılacak bölgelere de camiler mescidler hanlar hamamlar, saray hizmetlilerine evler, beylere konaklar, yaparak Bizans izlerini silmişler. Hatta Sultan Yaylası’nda olduğu söylenen Sosandra Manastırı’nın yerine de şehzadeler yazlık saraylarını yaptırmışlar.
Efsane gibi anlatılan saray önce terkedilmiş, harap hale gelmiş, son kalan ahşap bölümleri Yunan işgalinde yakılmış, sonra da yok olmuş. Muhayyel sarayın muhayyel hikayeleri, kargıdan tüfek ahşaptan saray.
Bu Amak-ı Hayal’de Aynalı’nin anlattığı hayal dünyamızdan bir kesit olsa gerek. Bir tek şahit Evliya Çelebi var o da 1670 yıllarında yıkık dökük halini görmüş. Filin bacağını tutan körler gibi; fil yılandır duvardır diyenden yelpazedir halattır diyenine kadar Çelebi de saraya benzetmiş olabilir. Onca Osmanlı camisi, hanı, hamamı, sıbyan mektebi günümüze kadar duruyorken saray en son yıkılacak veya kaybolacak bir yapı olmalıdır.
Çocukluğumuzda Sultan yaylasında toprağı eşeleyip küp şeklinde pirinç tanesinden büyükçe renkli kırık cam parçacıkları toplardık. Bunların Sosandra Manastırı’nın vitray parçaları olduğunu bir sanat tarihçi hocam söylemişti.
Bir de şu var bu kalenin Bizansın en büyük kalesi olduğu söylenmektedir yani içerisine bir saray yerleştirilmiş olabilir. Bizans Kalesi’nde bu güne kadar kısmen alel acele yapılmış yüzey araştırmasını detaylı araştırıp daha sonra da kazı yapılması neticesi bize bilinmeyen tarihimiz hakkında çok önemli bilgileri ortaya çıkaracaktır.
Yıllardan 1995, mevsim ilkbahar, havalar yeni ısınıyor. Yeşiller sarmış her yanı hele Bozköy sırtları. Sabah serinliği yetmezmiş gibi bir de dağın sessizliğinin esintisi, her adımda ezilen toprağın sesi, her ağaçtan yankılanan kuşların ötmesi, Andolipler alaca sabahın senfonisi. Nefes nefese kalmış seslerin anlatmaya çalıştığı hikayeler, anılar, arada kahkahalar, her hafta aynı ekip aynı adımlar. Böyle bir grup kimler olduğunu söyleyeceğim yeşillikleri ağaçları ormanı koruyan yangın yolundan yürüyoruz.
Kimler var? Belediye başkanlığını bırakalı bir seneye yakın olmuş Zafer Ünal, henüz vekil olmamış Hüseyin Akgül, Eski Emniyet Müdürü Yavuz Elbirler, Cumhuriyet Savcısı Necmettin Bey, Avukat Halit Moralıoğlu, İsmet Emiroğlu, Defterdar Saim Bey, bazı haftalar zamanın valisi… aklıma gelenler, hep birlikte hızlı bir tempoyla yürürdük. Yürüyüş nizam intizamına (yan yana, öne geçen önden yürüyen olmaz) dikkat edilir önden yürüyen olursa yanında mutlaka bir veya iki kişi olurdu. Protokol ve makama uyulmaz herkes dileğini anlatırdı yürürken, dağda konuşulanlar dağda kalır düze inilince unutulurdu.
Uncubozköyün üst tarafına cami meydanına araçlarımızı bırakıyoruz oradan toplanıp orman yolu izinden yolundan her neyse şimdi trekking deniyor yürümeye koyuluyoruz koyu bir sohbette başlıyor yukarıya doğru sabah mahmurlukları patladığında. Yürüyüşümüz 10 km garanti de 15 km olduğu da oluyor. Keçiliköy mezarlığının üstünden aşağı İzmir yoluna iniyoruz. Daha sonra ki yıllar beş evleri yaptık biz Bozköy buluşmalarını buradan giderek yapıyor onlar dönüşte Bozköy’e yürürlerken biz beşevlerde kalıyorduk. Savcı bey Ankara’ya tayin oldu, Hüseyin hoca milletvekili oldu, emniyet müdürü Marmaris’e gitti, bizim artık orman içinde evlerimiz oldu. Yürüyüş ekibi gevşedi ve sonra biz bize kaldık beşevler sakinleri olarak. Beş km’lik orman turları ile haftadan haftaya değil her sabah yürüyorduk. Keçiliköy mezarlığından aşağı inerken aynı saatte 450-500 keçi, sürü, İzmir yolundan geçip yukarı dağa çıkıyorlar. Gel zaman git zaman keçilerle değil ama çobanla ahbap olduk. Keçiler yolun kenarına dizilip bekliyorlar bir tanesi dahi yola çıkmıyor karşılarında dağ ve tazecik otlar var ama bir tanesi fırlayıp gitmiyor. Çoban bekliyor, yolda araç trafiğini gözlüyor, boş bulduğu anda bir ıslık “fıy fıy” donmuş gibi bekleyen keçiler büyüğü küçüğü, anası yavrusu,babası tekesi, koşa koşa karşıya geçiyorlar bu arada gelen araçlarda bu sürüyü bekleyerek karşıya geçmelerine müsade ediyorlar. Akşam aynı düzen karşıdan köy yönüne geçiyorlar. Keçilerin bu duyarlılığına terbiyelerine şaşarak baka kalıyorduk. Üç çocuğu zaptedemezsiniz.
Yıl 2018 Manisa Büyükşehir çok güzel kavşak, meydan, park, refüj çalışmaları yapıyor. Daha önce, Rahmetli Fırat Çakıroğlu Kavşağını düzenleyen büyükşehir kent estetiği ekipleri son birkaç gündür organize kavşağını bu kavşağa bağlayan refüjde yeşillendirme çalışmaları yapıyor.
Keçiliköy’lü Çoban İbrahim eski ahbap ben beşevlerden taşınalı 12 yıl olmuş ama keçiler yine aynı yolu geçip dağa yaylıma gidiyorlar. Onların geçeceği bölgeyi çiçekleyip yeşillemesinler diye yürüyüşe devam eden Zafer Ünal kardeşime rica da bulunmuş, biz de ekiplere söyledik, izlemişler, söz edilen noktayı keçilerin geçtiği güzergahı boş bırakmışlar. Daha doğrusu yeşillememişler.
Yıllar önce okumuştum Kanada’da ormanda ev yaptırmak isteyen biri belediyeye müracaat eder belediye komşularının iznini almasını söyler komşular evin yapılacağı nokta geyiklerin yolu olduğu için evin oraya yapılmasına müsaade etmezler. Bu aklıma geldi.
Avrupa’da hatta dünyada bu nobellik bir haber olabilir. Hayvansever dostlara Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin bu duyarlılığı duyurulur.



Seçimin ertesi günü Pazartesi sabahı işe gidiyorum Kırmızı köprü kırmızı ışıkta beklerken sol tarafımda ki kahve önünde oturanlara baktım daire olmuşlar, dairenin yarısı daha doğrusu halkanın yarısı kaldırımda yarısı caddede aracın park edeceği yerde. Sekiz on kişiler keyifli bir yuvarlak toplantı, masa yok insanlar yuvarlanmış. Biri sigara paketini dolandırdı es geçen yok, bir anda hepsinin dudaklarına dibi sarı uzunca kısmı beyaz çubuklar yapıştı. Biri çakmağı dolaştırdı. Duman kapladı başlarının üstlerini, yukarı doğru çıkan duman ıhlamur ağacının yaprakları arasına gizlendi. Bir meraklı arkalarında ayakta, henüz sigaradan ikinci nefes çekmeden mevzuya girmediler.
Onlar açısından bir rayiha kapladı dumanın rengiyle beraber yuvarlağın içini, hoş ve kendilerince gün boyu sürecek konuşulanların her köşe başında paylaşılacağı koyu bir sohbete konuydu akşamın getirdikleri. Seçim sabahı bu manzara muhabbetin en koyusunun ve halkanın daha sonra büyüyerek yapılacağının bir görüntüsüydü.
Yeşil yandı yürüdük!
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde yazdığından beri (1670) Karaköy değişmemiş. Kahvelerde rakkaseler yok ama koyu sohbetler sabahtan akşama var. Çaybaşı’nın yaşlı çınarlarının koyu gölgesi, Dumanlı dağdan gelen suyun sesi, adım başı köprüler, Hacı Yahya Camisi, çeşmesi, Attar Hoca’nın kırma çatılı camisi, hamamı, Sinanbey Medresesi, yerli yerinde dururken: Kültür, sanat, ekonomi, eğitim, kalkınma, gelişme, yerinde sayarken, zaman 21.yüzyıl olmuş. Arkamdan birer nefes çekişler daha da artmıştır, aynı yerde yıllar önce sarma tütün içtikleri şimdi filtreli sigaralarından.
Sigara dumanının sarmalında ki muhabbetler de değişmemiştir. Neden derseniz, o zamanda günü kurtarıyorduk.
Şöyle bir düşündüm. Yetmişe dayanmış bir Manisa’lı olarak ne değişti Manisa’da? Hiç bir şey. Yetmiş yılda bir sanatçı mı yetişti, bir ilim adamı mı yetişti, bir fabrikatör mü çıktı, burnumuzun dibinde OSB’de fabrikatör Manisa’lı mı var? Toprak ağaları yıllarca ekip biçtikleri sulayıp yetiştirdikleri Gediz’in verimli topraklarında tarım ürünü üretip ihracatçı mı oldular? Bir araya gelip hayvancılığı mı koordine ettiler et kombinası mı kurdular?
Üyesi ve memleketi için çalışan herhangi bir oda moda, STK, müteşebbis bulup veya teşvik edip önüne düştü de yol mu gösterdi? Ürettikleri mala pazar mı buldu? Bırakın müteşebbisi küçük sanayici, esnaf, çırak bulamıyoruz yetişmiyor diye ağlaşıyor. Mendil verip günü kurtarıyoruz. Bir çalışma, bu işle ilgili ilerisi için bir plan program yapan var mı? (Sanayiyi taşıyalım rantiyeye meydan açalım.) Noldu çıraklık okulları? Meslek edindirme kursları?
Kendimi bildiğim bileli ne değişmiş Manisa’da biliyor musunuz? Evlerimiz, hem de dört beş defa. Manisa’mın yakılıp yıkılmasına yapılan mezalimine elbette üzülürüm. O yıllarda yeniden bir Manisa yapılmış 1922. Ondan sonra:
1-Yer evlerinden iki katlı konak ve gösterişli evler, sonra,
2-50’li 60’lı yıllarda üç katlı yapmışız. Sonra,
3-Beş yedi sekiz. En son,
4-Dönüşüm saçmalığı ile fabrikasyon ev imalatına gelmişiz karton kaplamalı evler yapmışız yapmaya devam ediyoruz.
İkinci değiştirdiğimiz şey arabalarımız. Herkesde olmayan ilk amerikan arabalarından sonra reno ile hacı muratların yerini Japon arabaları aldı sonra Avrupa ve daha sonra, şimdi Avrupa’nın lüks markaları. Habire de değiştirmeye devam ediyoruz. Üçüncüsü ben söylemeyeyim, fıtratımızda var.
Paramızı eve ve arabaya yatırıyoruz. Ama laf salatasına gelince en önemli yatırım insana yapılan yatırımdır diyoruz.
Bu anlattıklarımdan 70 yıl sonra yuvarlak halka toplantısını görünce Millet Kıraathanesinin en önemli proje olduğunun farkına vardım. Hatta uygulanması için Manisa hem de merkezde yer bile gösterebilirim.
Şubat’ın son günlerinden biri 26 Şubat, sabahın dördü önce acil servis, ameliyathane, yoğun bakım bir ay hastane macerası acısı tatlısı ve eve dönüş mutluluğu.
Hiç hatırlamadığım kocaman bir ay, ağaçlar yapraklanmıştı hastane bahçesinde, yol boyunca cadde kenarlarında, evimizin önünde ki ıhlamurlar. Güneş yakıyor, bahar kendini gösteriyor ağaç yapraklarının aralarından şapkamın altından beni tanıyan güneş ışığıyla gözümü kamaştırıyor, dünyam bana gülümsüyordu. Ben hamd edici gözlerle sağıma soluma bakıyor, dünyaya yeniden gelişimin inanılmazlığının hayreti içerisinde biraz da mahcupluğum ile Batuhan’ın “Baba kaldır şu şapkanın siperliğini” demesi, arka koltukta oturan İnci’nin göz yaşlarının şakaklarından ağzına aktığını konuşmasından anladığım “Allahım binlerce şükür” duaları ile renkli, ışıltılı aydınlık bir bahar gününde öğle vakti eve geldim.
Kafatası çatlağı ile ameliyata alınışım saçlarımın traş edilmesi, mutlu ev dönüşümden epeyi bir zaman sonra berbere gittim. Hatta bisikletime binerek gittim. Hem kendimi normal hayatıma dönüşümü test etmek hem de özlem gidermek açısından. Yolda giderken maşallah maşallah seslerini arkamdan duyuyordum.
Berberin önündeki ağaca dayamama yardım etti berber.
-Kilitleme bir şey olmaz dedi.
Berber koltuğuna oturduğumda:
-Aman dedim ameliyat yarama neşter izine dikkat et acıtma, canımın tadından değil bi sakatlık yapmayalımdan dedim bunu.
-Gördüm, ama saçlar yara izini kapatmış yeni saçlar da çıkıyor dedi berber.
-Ne renkteler tamamen beyaz mı? Güçlü mü? Kıl gibi mi? Boşluk çıkmayan yer çok mu? Diye merakla sıraladım soruları.
Berber,
-Hiç sıkıntı yapma az sonra önüne dökülecek.
Alperen ile Azmican’dan başka iki torunum daha var. Kerem ile Zeynepsu. Kerem ve Zeynepsu gurbetteler. bayramları paylaştık Ramazan’da biz Antalya’ya, Kurban Bayramı’nda onlar Manisa’ya. Benim vücudumda aldığım yaralar ameliyatlar neşter izleri haricinde vaziyet bu.
Hepimizin işi gücü dünya gailesi ufaklıkların okulları var. Yaz tatili Antalya cayır; klimalar harıl harıl, özlem kadar sıcak her yan. Telefon görüntülüsünden avutmacasından olmasına rağmen kesmiyor sarılmaları kucaklamaları ufaklıkları elinden tutup gezdirmeleri.
Bu bayramı da iple çektik. Allah herkese önce sağlık versin, son zamanda kıymetini benim kadar bilen olmamıştır. Allah’tan ipi çekecek gücüm var da yola koyulduk.
Antalya yolunu ikiye bölerim aklımca kısalsın diye iki saat Denizli İki saat sonra Antalya. Arada dinlenmeler. Turgutlu Salihli, Denizli trafiğini ilave edersek beş, yemek molası altı saat Esra’mın ilk gurbete çıktığı Antalya Akdeniz Üniversitesi’nde ki eğitim yıllarında genciz dört saati sekmezdi radarı pas geçtiğimizde. Altı saat diyorsak yaşlanmışız demek ki.
Ama gençleştiren bir iki nokta oldu. İlki Turgutlu 1.6 km uzunluğunda ki tünelimsi battı çıktı. Turgutlu girişinde ilk ışıklardan sonra bir giriyorsunuz Turgutlu üstte kalıyor çıktığınızda son kavşak son ışık yola devam.
Bu alt geçidin açılışını yapalım dedi Cengiz Başkan bayram üzeri altı bitti hiç olmazsa transit trafiği rahatlatalım dedi. Yaya yürüdük geçidde bir Cuma namazından sonra, halk peşimizde, yarı yolda kurdeleyi kestik. Araçlara bindik çıkışta ki kavşaktan geri dönüp dönüş şeridine girdiğimizde bizim arkamızdan trafiğe açılan şeritte kamyonlar, tırlar, küçük araçlar, bizi mi bekliyordunuz? Tam gaz, bizim dönüş şeridimizde Cengiz Başkan kendi arabasında direksiyonda yanında Turgutlu Belediye Başkanı Turgay Şirin. Cengiz başkan karşı şeritten gelen araçlara el sallıyor. Dokuz ay yolun ezasını cefasını çeken bu yolu defalarca kullanmış olan tır şoförleri klaksonlara dibine kadar basıp selam veriyor teşekkür ediyorlar Manisa Büyükşehir Belediyesi Cengiz Ergün Başkanı’mıza.
Ben de bayram arefesi Antalya’ya gurbet, özlediklerimize gidiyoruz. Yirmi dakika burdan, ileri de Salihli viyadüğü bittiğinde bi yirmi dakika da ordan kırk. Ahmetli, Alaşehir alt geçidleri orası burası altmış dakika Antalya Manisa altı saat süre yerine, beş saat.
Uzakları yakın eden Başkan, teşekkürler.
Sokak çeşmelerimiz vardı. Her köşe başında olmasa da çoğu yerde bilhassa İzmir Caddesi üst tarafında ki mahallelerde vardı. Köşe ve dört yol ağızlarına konmuş dağdan gelen yayla suyunu herkes kullanıyordu. Yaz akşamlarında eve soğuk su götürmek için akşam yemeği vaktine yakın gelinirdi bu çeşmelerin başına, şimdi ki Ramazan’da sıcak pide alabilmek için iftar vaktine yakın pide kuyruğuna girildiği gibi.
Bu mahalle çeşmelerinden kaplarımızı doldururduk kiminde testinin küçüğü, kiminde çifte sürahi, kiminde ibrik, kime yetecek ama soğuk olsun diye doldururduk ne kadar? Kabın alacağı kadar fazlası kabın ağzından akıp giderdi lafa dalıp da kaba bakmadığında.
Zaman-ı evvelinde var olan sokak çeşmeleri yok artık. Çeşme başı muhabbetleri de yok, mahallenin güzel kızlarıyla birbirimizin kabını doldururken çeşmenin basma kolunu tutmalarda yok. Mahalle arkadaşlığının sabah yarım kalan oyunun çekişmelerinin devamı da yok. Terli halimizle serinlemek gailesi ile dizimizle basma koluna basıp avucumuza doldurduğumuz suyu yüzümüze çırpışlarımız, hatta birbirimizi ıslatışlarımız da yok. Yoklar o kadar çok ki yok oğlu yok. Çocukluğumun mutluluğu sevinçleri, huzuru, önceden kulak çekilmiş olmasına rağmen çeşme başında sen doldur ben doldur derken testi kırmalarımız, arkadaş kavgalarından sonra barışmalarımız yok işte.
Zamanımızda sokak çeşmelerinin yerini su satıcıları aldı iki tüp arka sepetliğe beş litrelik su damacanası kucağında, kask kafada vızır vızır motorlu kuryeler. Köşe çeşmeleri yerine köşe büfelerde 250 cc, 500 cc plastik şişede sular, yürüyüş yapıyorlar, sokakta gezintideler elde plastik şişe salınarak yürümeler. 250,500 cc derken tamı tamına doldurulmuş plastikler fabrika ayarları sayesinde dizi dizi şişeler dolan sırasını savıyor. Taşıyor mu? Yooo… Kapasite ayarı.
Her şeyin bir istiap haddi var. Taşıma kapasitesi. İnsanlarda sabır deniyor. Şehirlerde nüfus, kamyonlarda tonaj, dolmuşlarda arkayı dörtle.
Nüfus yani had sayı, şehrin planlamasında kullanılır. 100 bin nüfuslu bir yerleşime 200 bin nüfus sığdırmayı planlarsak alt yapı, su kanal, yol yetmez, sosyal mekan, park bahçe yetmez, yetmezler sıraya girer yaşanmaz şehirler, mutsuz halk, huzursuz yaşam, kavga gürültü kaza bela sonunda hastane de yetmez.
Diyorlar ki geniş yollar yapılsa, tramvay, metro, otoparklar yapılsa. Kapasite kardeşim, hesap kapasite, had sayı. Üzüm çuvalının içine girmiş çiğner durur bastırırsan dara parasını ucuza getirmek için, hamallar bir gün gelir isyan eder kaldıramayınca 50 kiloluk çuval yerine 80 kiloluk çuvalı. Tıpkı 40-60-80 binlik Manisa’yı 400 bin yaparsan hamal gibi halk isyan eder.
Bırak 50 binlik Manisa, Aydın, Konya, Sivas, Erzurum… dursa da yanına yeni şehirler yapsak fabrika kapasite ayarlarına uygun nüfusuna göre planlasak. Eski yerleşime müze şehir desek, yeniye de modern kent. Bir tarafta fayton, bisiklet, taş kaplama yollar, cumbalı evler… varken. Diğer tarafta bulvarlar, elektrikli otobüsler, havuzlu parklar, ışıltılı sokaklar olsa. Sabır taşı çatlamasa, istiap haddini aşmasa.
Olmaz, iş işten geçti eldekiyle yetinmeye çalışıyoruz. Neye aklım almıyor biliyor musunuz? Bu dediğim müze şehirler ben doğduğumdan önce Avrupa da varmış hala da var sanki daha bi müze olmuşlar. Bizi yönetenler komşu kapısı yapmışlar Avrupa’yı ama müze ne şehir ne bilememişler bilmek istememişler şehirleri üst üste kurup kent yapmışlar.
Artık kim haddini aşmış varın siz karar verin.
Yıllar önce üç aile Bodrum Mazıköy’e gitmiştik. Bakir bir yerdi. Yerleşim konaklama otel motel yok. Koyu çok beğendik kalacağız küçük bir pansiyonu olan köylü ile bahçesinde ağaçlardan gölgelikli bir yerde oturduk yatacak yer ayarlıyoruz. Hanımlara yer bulduk peki biz nerde yatacağız? Üstünde oturduğunuz halıda dedi pansiyon sahibi “Nası yani” Biz bu halıları dokuduktan sonra güneş altına serer rengini soldururuz eski kirli değil yeni dokuduk dedi. Hava güzel yaz akşamı köy bakir, koy bakire, yattık. Sabah kahvaltıdan sonra denize girdik arkadaşlarımdan biri parmağında ki alyansını denize düşürmüş önce yüzeyden bakıyor derince de, denize dalıp dalıp çıkıyor. “Noluyor” dedim son bi defa daha daldığında yüzüğünü bulmuştu. O kadar temiz bir deniz. Şimdi mavi bayrak asıyorlar o zaman bayrak matrak yok.
İki gün sonra ayrılırken el yapımı iplik, kök boyalı, el halılarından ikisiyle pazarlık yaptım. Birinin rengi güneşte solmuş diğeri güneş görmemiş iki halıyı satın aldım.
O zaman çocuklarımız küçük şimdi torunlar o yaştalar, torunlardan biri yedi yaşında bu yıl okula başladı. Küçük çelimsiz ama adı gibi Can, hala oyuncak araba merakı var. Seçtiği güzel oyuncak arabaları ayrı bir torbada durur bizim eve getirir Mazıköy’ün halısının üzerinde oynar. Meğer bizim halının yol gibi çerçeveli desenleri var onun için bizim halıyı tercih edermiş. Arabaları o yollara yerleştirir konvoylar yapar bazen beni de çağırır oynamaya, yatarız halının üstüne vın vınn yarıştırırız. Yani yolları iyi tanırım. Taş kaplamasından asfaltına betonuna hatta ray döşeyerek demiryoluna kadar (havayolu hariç!) yolların yapımında bulundum halıda çerçevelerin yolunu da torunum Can’dan öğrendim.
Çocukluğum aklıma geldi biz halıda malıda oynamazdık oyuncak arabamız yoktu çünkü. Telden yaptığımız arabayı sokakta gezdirir, çember çevirir, rulmanlı tahta üzerinde yokuştan aşağı kayardık. Şimdi inşaatlarda kullanılan demir saç el arabalarının atası sayılan ahşaptan yapılan el arabalarında birbirimizi taşırdık, devirir düşürür tozun toprağın içinde katılıncaya kadar gülerdik.
Evimizin önünde ki caddenin ilk halini hatırlarım granit kesme taş kaplıydı kesmede değildi sanki ocaktan mı öyle çıkıyordu dikdörtgen aynı ölçüdeydi kat kat asfalt kaldırılsa altından bu taşlar çıkar. Bunları döşediklerinde ara sokaklar toprak, dağın eteğinde ki mahalleler arnavut kaldırımlı sokaktı. Kimse şikayetçi değil 50-60’lı yıllar yokluk zamanlarının sonu yapılması için vatandaş sabırlı davranıyordu. İzmir’de 1963 yılında belediye başkanı Rahmetli Osman Kibar’ın seçim vaadi yolları çamurdan kurtarıp asfalt yapacağım demişti söylediği gibi de İzmir’i çamurdan kurtardı adı Asfalt Osman’a çıkmıştı.
Asfalt hem kolay hem hızlı yapılan bir yol çeşididir ama asfalt kadar da nankör malzeme yoktur. Sıcaklığını tutturamazsın, iyi sıkıştıramazsın, seremezsin, sererken soğur, kendi sıcaklığı yetmezmiş gibi hava sıcaklığı da önem taşır, hemen trafiğe açarsın ondülasyon olur, yağmur ızgara ve rögar kapak kodlarını tutturamazsın hataları hemen belli eder. Ama düzgün yapılıp beyaz yol şeritlerini çektiğinizde gelinlik giymiş gibi olur. Bizim Can’ın halının şeritli yolunda ki gibi araçlar birbirine girmeden gider.
İnşaatlar durmak bilmez kentsel dönüşümlü memlekette asfalt kazılır, su patlar tamir için kazılır, bi zaman sonra fiber kablo döşenir asfalt kazılır, borunun çapı çupu cinsi değişir asfalt kazılır. Kazılır da kazılır. Yamalı yumalı yolda asfalt, asfalt olmaktan çıkar çukurlu çakırlı yolda araçla atlaya zıplaya yeni sürülmüş tarladaymışız gibi gideriz.
Amma Manisa Büyükşehir Belediyesi çağdaş, havayı kirletmeyen karbon salınımsız, sağlıklı bi o kadar da yolculuğu rahat, ceptel şarj düğmesi olan, her türlü konforu bulunan bi tek wifisi yok galiba, elektrikli otobüs demeye dilim varmıyor uçak uçak. Kaptan koyverse uçacak. Toplu ulaşımı özendirmek için Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün Manisa’lı hemşehrilerine verdiği değerin göstergesi bu araçlar, siyah asfaltta kırmızı elmas.
Cadde üstü otoparklar tabii kalkacak, özel araç trafiği azalacak, yollar biraz rahatlayacak artık biz de bu nimetin kıymetini bilelim, bu sadece Manisa’da değil artık her vilayette Avrupa demiyorum, bir bisiklet bir toplu ulaşım aracı kullanma alışkanlığı edinmemiz lazım.
Uçaklar piste inmezden önce Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız, Yöneticilerimiz, Valimiz, Kaymakamlarımız, üst yöneticiler dahil hepimiz bisiklet ile tüm bisiklet kullanan vatandaşlar dahil bisikletlerimizle Hükümet Konağından hareketle Moris Şinasi’ye elektrikli otobüsün önünden giderek davullu zurnalı, şarkılı marşlı, coşkulu “Siyah asfaltta kırmızı elmas” bir açılış yapsak. Çağdaş, modern kent Manisa’yı dünyaya tanıtsak.
Kültür neyimize sanatı seyretmemize. Kültür boş, karın doyurmuyor sanat biçare, hasbelkader yapanlar prematüre doğmuş heykeller cıvıklaşmış renkler. İsmine resim denenler, sözde heykeller. Kültür mantar olmuş salataya doğranmış. Gelinim mutfakta, kızım sofrada, kocam okeye dönüyor, oğlum ne iş olursa yaparım diyor. Damatta adam mı gül gibi kızımın hayatını kararttı. Kültür bu olunca sanatta o oluyor.
Eski Manisa, yangından sonra ki Manisa, sergilendi Fatih Sanat Galerisi’nde. İkinci günü gidebildim. Kapıda güvenlikçiye “Nerede bu millet, Manisa’lılar. İlk günü sabaha kadar mı açıktınız? Tüm Manisa kapıda kuyrukta mıydı? Sabahladılar mı?” Yangın, hüzün deli dalgalar gibi, buram buram yürek dağlayan yanık kokusu, dumanı üzerinde evler, moloz yığınlarından geçilmez olmuş sokaklar, aç evsiz insanlar, savaştan yorgun şehir, öksüz yetim çocuklar gençlerini kaybetmiş yaşlılar…
Tarih yazmışlar okuyan yok. Fotoğraflamışlar bakan yok.
Caddelerde salınışlarımız, kafe bistrolarda kahkahalar, AVM’lerde buluşmalar. Yeşil bana mı yanıyor kırmızı sana mı? Podyumda mısınız? Hele eltimgillere gidiyorum havalarında ki salınmalarınız? Parketmek yasak levhalarının altına parketmeleriniz. Nerden geliyor bu yoğurdun bolluğu? Bu rahatlık. Tarlada mıyız?
İnsanın köpeği ısırdığı haberini hiç okumadım tıpkı yabancıların bize tarihi eser satmalarını okumadığım gibi. Niye tarihi antik şehirlerin üzerine yerleşmişiz? Temel kazısından bir şey çıkarda evi bedava yapar mıyız? Tekerleği onlar icad etmişler döndürmeyi biz. Camisinden evinin köşe taşına kadar eski eser devşirmesi. Kazma kürek masanın altında kahvede, kaçak kazı için akşam karanlığı bekleniyor, her şey sahnede.
Kültür; Geç bunları anam babam. Olsa ne yazar olmazsa kim çizer? Sanat olmamış da dünya mı batmış!
Kent müzesi var mı elin gavurunda? Yok. Kentin kendisi müze. 25-30 senelik evlerin kaçıncı yıkılıp yapılışı? Ben unuttum, anam hiç bilmiyor, rahmetli babam kendi emeğiyle yaptığı evi kalksa bulamaz. Kat kat asfaltı beşle çarp kaç yılda kaç belediye başkanı geçmiş bul. Bozmayan kalmadı ki. Gani kalfa vardı 50 yıl önce. Asıl sanat yolların altında. Elle döşenen toprak künkten, beton, asbest, pvc, plastik, koruge boruya, optiğinden fiberine kadar teknolojinin merhaleleri ne medeniyetler geçirmişiz! Yeraltı zenginliğimiz deniliyor bunlara!
Her sokakta beton mikseri, yeni çıktı Kula volkanik cürufu rüzgarla kahverengi boyanıyor her yer. Yalıtım adı altında 20 çeşit duvar bloğu, cephe kaplaması dediğimiz kartondan evler. Kimi balkon yapmış keyfinde kimi balkonsuz yerinde. Tarih okumaya gerek yok 164 defa değişen imar yasalarını oku şehirlerimizin kent belleği ortaya çıkar. Af üstüne gaf. Ruhsatlılar balkonsuz, affa girmiş kaçaklar balkonlu. Sefam olsun.
Camiler zaten gömülmüş kent profilinin içine, minareler sessiz kalmış hoparlörler bas bas, ortak yayın bi defada eriştiriyor camiye hepimizi, bir de ara nağme müezzin çalıyor düt düt düt. Bu kültürden sayılmazsa sanat icrası olabilir düt düt düt.
Ya topçu ya popçu. 20 yaşındaydım İstanbul’daydım söylendiğinde 70’e geldim Manisa’dayım hala söyleniyor. Şarkısı bile bestelendi sanat işte.
Ne hale geldik? Boş da vermedik. Geçersiz oy pusulası binde oranlarında ama boşluk verdik. Hoşumuza da gitti. Festival kültürümüz de yok ama özenti işte elin gavurunda var da biz de niye yok.
Düğün, dernek, seçim yerelinden geneline. Seçim şarkılarımız sanat, dat diri dat diri kültür.
Balkonlar da kalktı yapılmıyor artık. Nereden seyredeceğiz curcunayı pardon, kültürü?