İçeriğe geç

HARÛT MARÛT

Bakara suresinin 102. Ayetinde Harut ile Marut isimli meleklerden bahis vardır. Bu iki melek bazı rivayetlerde şöyle anlatılır: 

Ahmed İbni Hanbel (Müsned) ve İbni Hibban (es-Sahih)’in Ibni Ömer’den rivayet ettiğine göre, Peygamber’imiz (s.a.v) buyuruyor ki: Adem (A.S.) yeryüzüne indirilince melekler, «Yâ Rabb’i! Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ederken sen yeryüzüne fesat çıkarıp kan döken birini mi yaratacaksın?» derler. Allah ‘Ben, sizin bilmediğinizi bilirim’ diye buyurunca melekler yine «Ey Rabbimiz, biz sana ademoğlundan daha çok bağlıyız.’ derler. Bunun üzerine Allâh ‘iki melek getirin, bakalım nasıl davranacaklar’ diye buyurur. Melekler «Ey Rabbimiz, Harut ile Marut’u seçiyoruz» derler. Allah, ikisine ‘Yeryüzüne ininiz’ diye buyurur. Onlar da inerler. Çiçeklerden biri güzel kadın kılığına sokularak karşılarına çıkarılır, hemen yanına sokularak onunla yatmayı teklif ederler. Kadın onlara «Şirk ifade eden şu cümleyi dilinizden duymadıkça hayır» diye cevap verir. Onlar da «Hayır, bizler hiç bir zaman Allah’a şirk koşmayız» diye karşılık verirler. Bu cevapları üzerine kadın yanlarından ayrılır. Sonra onunla yeniden karşılaşırlar. Yanında bir bebek taşımaktadır. Hârut ile Mârut yine kadından kendilerine teslim olmasını isterler. Kadın «Bu bebeği öldürmedikçe olmaz» diye cevap verir. Onlar da «Hayır, Allah adına yemin ederek söylüyoruz ki, biz hiç bir zaman onu öldüremeyiz» diye cevap verirler. Bunun üzerine kadın yine gözlerden kaybolur. Az sonra elinde bir kadeh içki ile geri döner. Yine ondan kendilerine teslim olmasını isterler. Kadın «Şu kadehteki içkiyi içmedikçe olmaz» der. İçkiyi içerler. Sarhoş olunca hem kadının ırzına geçerler, hem de çocuğu öldürürler. Ayılınca, kadın onlara «Allah’a yemin ederim ki, sarhoş olunca daha önce reddettiğiniz günahların her ikisini de işlediniz» der. Bunun üzerine Allah tarafından ya dünyada ya âhirette yaptıklarının cezasını çekmeyi tercih etmeye çağırılırlar ve dünya cezasını tercih ederler.”

Özellikle tefsir kitapları Hârût ve Mârût’un kişiliklerine dair İsrâiliyat’a dayanan pek çok rivayet aktarır. Ancak müfessirlerin (Kur’an’ı tefsir eden) çoğu bu rivayetlerin asılsız olduğunu kabul etmektedir. Muhaddisler de ( (Hadisleri derleyen) Hârût ve Mârût’la ilgili hadisleri tahlil edip aynı sonuca ulaşmışlar ve bu rivayetlerin asılsız olduğunu kabul etmişlerdir. 

İşin bu tarafını ilahiyatçılara bırakalım. Ama etrafımızda ki tezvir, müzevir, miskin, müptezel, edepsiz kimselere örnek olsa gerek.

Dünyada edinilen değerli kazanımlar edebe aittir. İslam alimleri, ulemalar, hak dostları “Edep ya hu” sözü üzerinde çok durmuşlar, tasavvufî ilim ve mertebe kat ederlerken bu sözü düstur edinmişlerdir. Halk arasında da bir çok yerde, dergâh, dernek, işyerlerinde, hat yazı örneklerinin en güzelleri ile yazdırılıp duvarlara asılmıştır.

Edep, bir toplumda örf, adet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılan bir terimdir. Terbiye; fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek, güzel ahlak, usluluk, haya, ahlak kurallarına uygun hareket etmek demektir. 

Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde. 

Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde. 

Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul. 

Yalan raiç, hiyanet mültezem, her yerde hak meçhul. M.Akif Ersoy

Bu sözlere bakınca edepsiz tamir terbiye ve iflah olmaz. Edepsiz doğuştandır. Terbiyesiz sonradan olunur. Terbiyesiz ile farkı buradadır. Terbiyesiz ıslah ve iflah olur. 

“Edepsizden terbiye beklemek gereksizdir, geçme katırın önünden teper, zira onun aslı eşektir!”

İnsanla hayvan arasındaki fark edeptir. MEVL NA Celâleddin-i Rûmî (K.S.)

Terbiyesizin tarifinde görgüsüzlük vardır, kabadır, okum derken bokum der farkına vardığında utanır bozarır özür diler. Ama er veya geç kendini düzeltir edepsiz böyle değildir. Utanmaz sıkılmaz.

“Utancı giden kimsenin kalbi ölür.” Hz. Ömer

Varoluşu edepsizlik üzerinedir. Edepsiz her konuşmasında her anlatımında ahlaksızlığını ortaya koyar. Edepsizin dünya umurunda değildir. Bencil, arsız, yüzsüzdür. İftira, dedikodu, itham, yalan, riya, bazılarının hoşuna giden şeyler onu kamçılar, azdırır. Kuduz köpek gibidir salyaları akar, İftira ve ithamda bulundukları sessiz kaldıkları müddetçe, edepsiz saldırdıkça saldırır.

Bu gibi durumlarda Yunus Emre şöyle demiştir. 

“Edebim el vermez edepsizlik edene.

Susmak en güzel cevaptır edebi elden gidene…” 

MANİSA DEĞİŞMEYE DEVAM EDİYOR

“Manisa değişiyor.” Manisa Belediyesi: Eskiler unutuluyor eski yapılanlarda unutuluyor dönüp arkamıza bakmıyoruz nereden nereye geldik demiyoruz önümüze de bakmıyoruz günü kurtarmakla meşgulüz. Sabah dükkanı açıp siftah yapıp akşama bir ekmek bir çorba parası ile dönmek isteyen esnaf gibiyiz. Ama esnaf dükkanı çalıştırmıyoruz.Oysa modern çağda daha fazlasını hedeflemek daha fazlasını yapmak planlamak ve o anlamda çok çalışmak gerek. Bir lokma bir hırka devri çoktan geldi de geçti bile. Az zamanda çok büyük işler bitirmenin hem de dünya genelinde geçerli işler başarmanın zamanı. İş yerimizden, evimizden, semtimizden, kentimizden, çağa uyum sağlamamız için çalışmanın gelecek nesillere iyi bir yaşam alanı, eğitim değişimi, çevre gelişimi, sosyal mekan alan imkan, yaratmanın zamanındayız. Zamanın akışına hızına uymak ondan öne geçmek için gayret etmenin zamanındayız.

İlk yapılanlar, 57 mahallenin kaldırımları yolları bulvarları kaplama asfalt ve aydınlatmaları yolların ağaçlandırılmaları yeşillendirmeleri parkları Bedesten, Cumhuriyet, meydan düzenlemeleri mevcut yeşil alanların bakım ve genişletilmeleri yeni yeşil alanların parkların eklenmesi değişen Manisa’nın göstergeleriydi.

Büyükşehirle bu hamle, değişim ilçelere sıçrarken merkezde çağdaş bir Manisa görünümü hız kazandı. 170 bin metrekare ile Atatürk Kentparkı, 400 araçlık yeraltı otoparkı ve modern, Avrupa standartlarında tam otomatik elektronik 600 araçlık otoparklar ile modern bir kent olma yolunda atılan büyük adımlardı.

Şehzadeler şehri Manisa, Osmanlıya padişahlar yetiştirmiş imparatorluğun cihan padişahları. Çağ açıp kapatan Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme devri cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman, dünyaya hükmeder. Akdenizi Osmanlı gölü haline getirirken ki haşmeti, azameti, adaleti, saygınlığı, hayranlığı, eğitimde ve sanatında ki ihtişamıyla Osmanlıya padişahlık yaparken Manisa’da ki şehzadelik zamanında aldığı eğitim talim terbiye ve manevi değerleri, sosyal yaşantıları, sanata ve sanatçıya verilen değerler sayesinde sağlamışlardı.

İşte Manisa tarihinde ki bu ihtişama manevi değerlere, kültür varlıklarına, sanat ve sanatçıya gösterilen saygı ve değer ile eski günlerine dönüyor.

Kent arşivi ile geçmişin hafızasını, tarihi mirasımızın zamanımıza kazandırılması ile eski eserlerin restorasyonu, geçmişte yaşanmış hayatlarda ki tecrübe ve taşınır kültür varlıklarımız yaşantı, örf ve adetlerimiz ile geleceğe örnek teşkil etmesini, her türlü el sanatı hat, ahşap oyma, sedef kakma, ebru, esnaf lonca teşkilatının sanatkarane meslekleri, ahi adabı, ata sporlarımızdan binicilik, ok atma, cirit, güreş, ve çağdaş sporlar ile dünya şampiyonları yetiştirmek, çağdaş muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak gayretiyle kültür ve sanat kenti olarak yeniden yenilenen Manisa’yı hak ettiği yerlere Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde Manisa’lılar olarak hep birlikte getireceğiz.. 

KULA JEOPARKI TORQUAY’DA

Vizeydi pasaporttu derken son dakikada yola çıktık. Ertelenen uçak biletleri bekletilen oteller hepsi bizimle beraber harekete geçti. Havayolu karayolu demiryolu binmediğimiz ulaşım araçı kalmadı. En son 350 km yolu hızlı sayılabilir tren ile Londra’dan Newton Abbot’a vardık.

63 adet jeopark ve 800 cıvarında katılımcı ile bu yıl İngiltere’nin Torquay bölgesinde toplandı. EGN GGN yani hem Avrupa hem Dünya Global jeoparkları. Aşağı yukarı her ülke ile 2013 yılından bu yana ahbap olmuştuk. Darbeden dolayı “Geçmiş olsun.” Terör canlı bombalarından dolayı “Sizleri çok merak ettik” demeleri, bazılarının bizim gibi şehit haberlerini takip etmeleri bize yakınlıklarını gösteriyordu. Jeoparkımızın böyle bir üyeliği sayesinde ülkemizin ayrı bir özelliği ve ağırlığı olduğu gibi UNESCO belgesi sahibi olmamız toplantıya katılan belgesiz üyelerin yanında hatırı sayılır bir ağırlığımız ve saygınlığımızın olduğunu görebiliyorduk.

Kaldığımız otel 150 yaşındaymış. Dört yıldızlı. Odalarda banyonun bir tek beyaz fayansları değişmiş ucuz seramik kaplamışlar. Musluğundan, küvetine aynasına oda kapılarına kadar eski, yıllarca değişmemiş, mobilyalar dahi eski model. İki kapaklı dar menteşeli çerçeve baskılı beyaz yağlı boyalı elbise dolaplarının tutamakları yuvarlak, bilye gibi. Bakımsız kesinlikle değil ama bizim otellerimiz gibi fuzuli para harcamamışlar.

Gelelim şehre: Torquay’a bir tek yüksek bina yok her yapı sanki ağaç boyunu geçmeyecek şekilde ölçülendirilmiş. Büyük ve çok yüksek kestane ceviz ağaçları var hatta kestane ağacı bol olan bir caddeye Kestane caddesi adını vermişler. Yollar geniş olmadığı gibi bu ağaçların arasında sanki çok eski kadostral yani tarla halinde ki yol neyse biraz genişletilerek yapılmış kıvrım kıvrım gidiyor her yol. Havanın devamlı yağmurlu olması her tarafı yemyeşil tutmaya yetiyor. Sararmış veya sarı renkte ne bir ot ne bir ağaç gördük, ingiliz kadınlarının sarı saçlarından başka.

Dar sokaklardan otelimize giderken yolun iki yanında ki tek katlı dik çatılı mütevazi evlerin duvarları 200 yıllık sanki, kararmışlar üzerleri sıvama yosun tutmuş. Mezarlıklarını görmedim ama Drakula buranın mezarlığında olabilir.

Bu yörede lüks yok. Binalar gibi insanları da eski pardon yaşlı. Sokak kafelerinde ki masalarda, parklarda ki oturaklarda, mağazalarda, yollarda yaşlı insanlar çoğunlukta. Gördüğümüz bir kaç genç vardı sonradan tanıdık onlarda Jeopark üyeleriydi.

İngiltere’nin Riviera’ sı yani yazlık bölgesi temiz havası ve sakinliğinden dolayı yaşlıların tercih ettiği bir bölge burası.

Gider, gezer, gelir, beğendiklerimizi anlatırız sonunda “Memleketimiz Cennet” deriz. Bu şu anlama da gelir. Kırmızıda geç laf eden yok, çift sıra park diyen yok, kaçak çatıya bir çatı daha ilave paşa paşa otur, sabah yakalan sorgulan öğleden sonra aynı suçu işle, boş bir alan bul akşam yap sabah otur bu tür evleri çoğalt mahalle yap adını devlet büyüklerinden birinin adını koy ertesi gün resmileşsin, muhtar seç.

Memleketimiz Cennet tabii. Gezip görüp anlattıklarımızda zebaninin sopası sırtında, ora da Cehennem.

DERS ZİLİ ÜLKEMİN MİLİ

Yeni öğretim yılı açılışlarında sembol olarak çalınıyor artık. En son çalan da Rahmetli Adile Naşit’ti. O, müdür ve talebelerinin bir çoğu rahmetli olunca en son Damat Ferit’ti (Tarık Akan)…….. Artık sallanarak çalınan çan zil ne derseniz deyin çalınmaz oldu. Her halde milli eğitimde de reform bundan sonra başladı. 

Reform paketinden taşımacılık diye bir şey çıktı onca öğretmenlik eğitimi almış hevesli istekli ateşli idealist gençler formasyon alamadığı için memleketinin pazarında domates biber maydanoz satarken öğretmen yok diye otobüse, traktör kasasına doldurulan kendilerine de meşakkat yüklenen tazecikler, yakın gibi sayılan iki üç kilometrelik mesafelere karda kışta kıyamette yaya giden öğrenciler oldu.

Tek katlı sevecen iki üç bazıları tek derslikli geniş bahçe içerisinde ki köy okulları bir bir kapandı öyle kapandı ki bahçesi ottan okul binası harabe olmaktan kurtarılamadı. Bir başka amaçla muhtarlık ve okuma odası, köy konağı, biçki dikiş kursu, okuma yazma bilmeyenlere okuma kursu gibi amaçla dahi kullanılmadı yıkıldı gitti. 

Bu yıl da milli eğitim tedrisatı başladı, başlar başlamaz uzun tatilin rehaveti atılamamış ki problemlerde okulların açılmasıyla başladı ve pandoranın kutusu açıldı. Taşımalı eğitim. Okul isteriz, servis yok, büyükşehir belediyesi otobüsleri taşıma yapsın, hareket saatleri ayarlansın, Manisa’nın yerel gazetelerinde üç tekerlekli motosiklete doldurulmuş üst üste çocuk fotoğrafları dahi basıldı. Ayrıca muhtar köy meydanında ki parkta, büyüklerin dahi cesaret edemediği kavşaktan geçip okula gitmeleri planlandığı için kavşağı geçemeyen ilkokula yeni başlayan çocuklara bir öğretmen edasıyla ilk gün ders bile yaptı. 

Geçenlerde bir tanıdığım Helsinki’de yeni ders yılının başladığında okul müdürünün konuşmasını anlattı. Derslerden hiç bahsetmeyen müdür: Topluma karşı sorumluluk, çevreyi korumak, insan olmak, herkese saygılı olunacağı gibi karşı taraftan da aynı saygıyı beklemek, ahlaklı nesil yetiştirmek, zorluklarla başa çıkabilme gibi konuları uzun uzun anlatmış. 

Benim ilkokula gittiğim zamanlarda da bunlar anlatılıyordu. Hatta beş yıl taşıdığım tahta çantamı kalemle çizen arkadaşımla bana öğretmenimiz Fuat Bey birer tokat atmıştı. Niye arkadaşının malına zarar veriyorsun sen de niye malını korumuyorsun diye. Şimdi Fuat beyler yok, kağıt kalem çanta çok, tokat at yolda önüne geçsinler, nasihat ver karnımız tok desinler.

Yolda trafikten, bankada fırında kuyruktan, yozlaşmaktan, otobüste ayakta durmaktan, birbirimizle kavgadan, kamu malına zarar vermekten… hiç şikayet etmeyelim. Hele de geleceğimizden.

 

Şimdi okula gönderdiğimiz çocuklarımız, ülkemizin geleceğidir.

SONBAHAR ESİNTİLERİ

Çeşitli duyguların harman olduğu bazılarının aralardan tavan yaptığı hüzün keder sevinç tasa, mutluluğun doruk olduğunda nazarların şimşekleri yıldırıma dönüşüp fırtınaların koptuğunda okunmuşlukların limanına sığınıp uzamasını istediğimiz mutluluk. Ne kadar uğraşılsa da kısa süren heyecanımız. Paylaştığımızda büyümesini istediğimiz ama bi o kadar da kıskançlıkların her bakışta sezildiği arkasından nazar denilen bedbaht anların tespih tanesi gibi dizildiği hiç beklemediğimiz tökezlenmeler.

Hüzün, üzüntü, keder: Tesellilerin göz yaşlarını dindirdiği, unutulanların, tatlı anıların, anlatılarak yeniden hayata döndürdüğü, yalnızlığın paylaşımının biten zamanlarında ki başbaşılığın boşluğunda; pencerelere takılıp atılıvermeler, ilaç dolap kapaklarının umut olup bitirilmişliklerin hayallerinde, atlayıp havadayken vazgeçmenin son pişmanlık olduğu, silah sesinin yankılanmasının duyulmadığı patlamalarında ki bitişin son noktası.

Hangi duyguyu yaşarken unutuvermeyelim yaşadıklarımızı. Yanıbaşımızdakiler, uzaktakiler, canımızdan çok sevdiklerimiz dahi hesaba girmez boş verilmişliklerde.

Ruh hali, mevsimsel duyguların halleri, bir yaprağın düşüşü, rengi değişen çınar yapraklarının sarı kahve tonları, pata pata seslerin çizdiği durgun denizler, ürperten rüzgar ile serin havanın hırkaları zorladığı üşünmüşlükler, bu yıl kış erken geldi teranelerinin elleri oğuşturmacalarında unutulan gölge mekanlar, tahta masaların bir ayakları hep kısa sandalyelerin içine sinmiş sohbetlerin sigara kokuları. Dumanının üflenirken sigaraların yandaş çaylarının dökülürcesine karıştırılan kaşık sesleri zamandan öç alınır gibi sanki. 

Ne günler geldi geçti derken değişen zamanı hiç dikkate almaz hep eskileri anar, geçenleri anlatırız. Anlatacak çok şeyi olan 60’lık delikanlılar yenilere üzülür “Bunlar ne anlatacaklar yav, ne çocukluklarını yaşadılar ne gençliğin romantik aşklarını” der dururlar. Çamura bulanmış topaç, çözülmüş sargı ipinin ayağa dolandığı kağıttan top, çingene kiremitlerinden dokuz taş, tozun içinde havaya atılan beş taş, telden araba, tahtadan makara, bezden bebek, kıtıktan döşek. Anlata anlata bitirilemeyenlere hayıflanırız.

Oysa kan kardeşizdir dayak yerken de atarken de beraberizdir. Zeytinyağlı salçalı ekmeği paylaşırken, kuru üzümlü kırık leblebiyi ceplerimizden çıkarır ortaya koyardık. Sevdiğimiz kızın anlata anlata bitiremediğimiz üstümüze alındığımız bakışına gaz veren arkadaşlıklarımız.

Balıkçılar, çiftçiler, en çok “Bu yılda böyle geçti, seneye ya nasip” derlerken; kimi boşa çekilen ağlardan, kimi de para etmeyen mahsulden, çoğumuzda aradığımızı bulamadığımız, boşa geçen zamandan dolayı deriz. Ama en çok da geçen ömre, ağaran saçlara, umutsuzluklara, tükenmeyen ümitlere, yitirdiklerimize, geri gelmeyen beklediklerimize, özlediklerimize, “Seneye” deriz. 

Beş duyunun yanında saymakla bitmeyen duygularımız bizi dile getirir: Kalem olur şiir yazar, ciltler olur roman yapar, amansız olur götürür gider, nağme olur bestelenir, kulak olur dinlenir, dile gelir seslenir… 

Ne olursa olsun gönlümüzde, içimizde beslenir, aklımızda büyür, aklımızda ölür. 

Ölür müü? Kalır mıı? Sonbahar yaprakları gibi bir oraya bir buraya savrulur, sonunda kaybolup gider.

………….

Sessizliğin içinde son kürek sesi de kesildiğinde

Eller açılır Allah’a dualar dudaklarda alabildiğince

Son bir el daha düzeltir taşı, boşaltır suyu testiden

Gidenler dönüp bakarlar son bir kere daha sessizce.

TEKERİNE TAŞ DEĞMESİN.

Bir hikaye vardır. Kızıldereliyi NewYork’a gezmeye getirirler. Gökdelenler arasında başından tüyü düşecek şekilde tepelere bakınırken bir kuş sesi duyar yanındakilere “Duyuyor musunuz? der bizim orada buna Andolip kuşu derler güzel ötüşünün yanında özgürlüğü simgeler” der. Yanında ki New York’lu refakatçiler ne sesi ne kuşu bu gürültüde derler.

Gibi bir hikaye ama işin özü herkes merak ettiği ve duymak öğrenmek kullanmak istediği şeye odaklanır. Alışkanlığı neyse onunla haşır neşir olur.

Bisiklet, çocukluğumuzun karne hediyesi sünnet hediyesi olarak alındığı ve üstünden inmediğimiz (zaten binecek başka bir şey de yoktu ya. Ne babamızın arabası, ne de motosikleti.) İşte yine bisiklete mum olduğumuz günler geldi. O zaman yollar sokaklar trafikten azade idi, boştu. Şimdi trafikten gidilemez olunca bisiklet ulaşım aracı olarak yine kıymete binmeye başladı, bindi de.

Araba sevdası veya şatafat aracı olmaktan çıktığında zaten kerkeste var artık kimin kimseye hava atacağı bir meta değil. Bisiklete binmek utanılası bir şey değil aslında. (Küçük sanayi sitesi yapılıyor 1980’ler 74 model kablumbağa vosvosum var. Karaköy’den sanayi sitesi inşaatına bununla gidiyorum. Kooperatifin muhasebecisi Yunus abiyle beraber gidip geliyoruz. Bir zaman sonra spor olsun diye yaya gelip gitmeye başladık. Yolda bizi gören, arabayla geçen tanıdıklar, “Benzin paranız yok mu?” Diye takılmaya başladılar. Nasreddin Hoca hesabı ertesi günü tekrar vosvosa bindik.)

Bize de böyle takılmalar olabilir ama bir zaman sonra herkes bisiklete binecek. Ben şimdilik hem spor hem de alışkanlık olsun diye ufak ufak biniyorum ama hafta sonları belli bir güzergahta 30 km yol yapıyorum.

Bisiklete binmek eğlenceli olsun diye bir sürü aksesuarları olduğu gibi telefonlarda; sürüş hızınızı ölçen, kalp ritmini gösteren, yaktığınız kaloriyi yazan, daha bir sürü yolla bedenle ilgili bilgileri veren durduğunuz yerde fotoğraf çektiğinizde yerini güzergahta gösteren programlar var. İnternette forumlar, yutupda videolar, bisiklet gezginlerinin hikayeleri, dünya da bisiklet ile seyahat edenlerin maceraları, daha bir sürü merak edilen hikayeler, Rio 2016 da ki yarışlar hep takip edilir, okunur, dinlenir sohbet edilir oldu. Gruplar kuruluyor, hafta sonları yeni dostluklar arkadaşlıklar ediniliyor mail,mesaj, vatsap, çoluk çocuk soysop bir bisiklet tutkunluğudur gidiyor.

İşine bisiklet ile gidenlerin yol hikayeleri, daha zinde ve moralli çalıştıkları, kısacası bisiklet kullanmak bir ayrıcalık olmaya başladı.

İzmir büyükşehir belediyesi kentin muhtelif yerlerine bisiklet otoparkları yapıyor, yollar yapıyor yaptıklarını çoğaltıyor. Bursa’da başı çeken büyükşehir belediyelerden.

Belediyelerimiz önce kiralık bisiklet merkezleri kurmakla başlamalı. Parklarda, bisiklet ile rahat gezilebilecek semtlerde, çarşı merkezi gibi bölgelerde kiralık bisiklet noktaları oluşturulabilir. 
Bisiklet yolları yapılabilir (hiç bir belediyede imkansızlıktan dört dörtlük değil buna rağmen yapılmaya çalışılıyor)

Öğrencilere kask hediye edilebilir.

Gençlere belediye amblemli mayo veya bisiklet ayakkabısı verilebilir.

Orta yaştakilere kilometre sayacı, yaşlılara saç bıyık boyası…

Manisa Büyükşehir Belediyesi otoparklar yaptı hem de tam otomatiğinden ama “Hanaylar yaptırdım döşedemedim” misali boş. Zaten vatandaşın derdi otopark değil lafı ile muhalefet yapmakmış. Onun için eğitim şart dediğimiz gibi bisiklet şart. 

Trafik düzenlemeleri ve trafikde öncelik verilmekle teşvik edilip kullanıcı sayısı arttırılmalıdır.

Bunları bisikletçi dükkanı açacağım diye yazmıyorum. Bisikletin kentlilik bilincinde ki yerinden bahsediyorum.

“Sağlıkla pedallamanız dileğiyle.”

KONUK DEĞİL BAŞ AKTÖR…

İzmir enternasyol fuarının inovasyon konusunda 2016 yılının konuk ili Manisa. 

Artık fuarcılığın sıkça ve daha çok noktalarda yapılır olduğu ayrıca televizyon, işetişim ve görsel medya, sosyal ağların çok kullanılır olmasından dolayı fuarlar cazibesini kaybetti. Tüm bu saydıklarımızın olmadığı devirlerde İzmir Fuarı’nın açılması dört gözle beklenirdi. Her konuda her noktasında, köşesinde bir eğlence dinlenme yiyip içme gezme mekanlarının bulunduğu bir alandı. Manolya Bahçesi, Mogambo, Göl Gazinosu ünlü sanatçıların dinlendiği sene de bir defa yapılan açık hava konserlerinin mekanlarıydı. Göl Gazinosunun ön masalarında Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Gönül Yazar gibi ses sanatçılarını dinlemek bir ayrıcalıktı.

Kırsalda bağda üzüm kesmekte, tarlada domates toplamakta, pamuk hasadında yorgun düşen işçiler aile efradı çocuklar gençleri hafta sonu fuara götüreceğim diyen babaların evin reislerinin bir gazıydı teşvikiydi fuar.

Açık hava tiyatrosunda bir kaç konser haricinde uzun zamandır fuara gitmemiştim. 400.000 metrekare büyüklüğünde İzmir’in göbeğinde yem yeşil bir alan. Biraz ellemek sağını solunu düzenlemekle kentin nefes alacağı bir yeşil alan, vaha.

İşte bu vahadaydı Manisa.

Çölde aç susuz insanların su ve yiyecek hayali kurduğu misali Manisa standı denilemez 2 bin metrekareye yakın alanı bu insanlarla doldu taştı. 

İzmir’in 25 km ötesinde ki Manisa. Bu kadar yakın olmasına rağmen görmedikleri veya uzun zaman gelmedikleri komşu şehir. Mesir’den başka bir şeyi yok dedikleri, turizm deyince Mesir ve Sultan Camii bile değil “mesir saçılan cami” akla gelen Manisa.
17 ilçesinin turizm değerleri, turizm odakları, destinasyonları ve inovasyonu.

Alana girişin hemen yanında:

21.yüzyılın turizm paradigması UNESCO belgeli Kula Jeoparkı. 

2015 yılında kazı için Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin 500 bin TL’ye yakın maddi destek sağlayarak sponsor olduğu Aigai Antik Kenti. 
Dünyada ilk altın paranın basıldığı yapıldığı eşsiz Lidya Krallığı’nın başkenti Sardia (Sardes), 
Roma imparatorluğu’nun yedi büyük kentinden ve zamanının en fazla nüfusuna sahip Philadelphia Antik Kenti (Alaşehir) ve İncil’de ki yedi kilisenin üçünün Manisa ilinde bunlardan birinin de Alaşehir’de bulunduğu Sean Jean Kilisesi.
Türkiye ‘de iddia ile söylüyorum hiç bir ilde ilçede hatta dünyada, 200 yıl öncesinin 3000 evinin karınca yolu gibi sokaklara dip dibe dizildiği, kollarını açsan sokağın iki tarafında duvarlara değeceği insanlar sokaktan sokağa yürürken çatıyı aktaran bir ustanın da çatıdan çatıya 3000 evi gezebileceği, rumların ve türklerin bu kadar yakın iç içe yaşadığı ve tüm bunlara rağmen her bir halkın farklı kültür ve geleneklerini yaşattığı, dini ibadet ve inançlarını yaşatırken saygı gösterildiği bir ilçe: Tarihi Evleri ile Kula ve ahşabın dantel gibi işlendiği Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin yeni restore ettiği Beylerevi: Dibek kahvesinin içildiği, Kula’nın meşhur lezzetli kavrulmuş sıcacık leblebisinin yenildiği, geleneksel Yaren ekibinin çaldıkları söyledikleri türküler eşliğinde divanlarda oturup dinlendikten sonra Demirci’nin Akıncılar yolundan, ağlayan kaya’nın eteklerinden Akhisar’ın zeytin ağaçlarının arasından Sarıgöl’ün asmaları ve üzümünü yerken buz gibi üzüm şırası içerek serinledikten sonra diğer ilçelerin standlarını da gezebilirsiniz.

İnovasyon devamlılık ister. İnşallah bu taşınır taşınmaz kültür değerlerimize gereken önemi verir gelecek nesillere bırakabiliriz.

HER YOL ANKARA

Vurdumduymaz köyü yakınlarında orman yangını çıkar. Köylüler tepeden baktıklarında yangının köylerine uzak olduğunu görürler. Muhtar ve bazı tecrübeli köylüler işaret parmaklarını gırtlaklarına kadar ağızlarına sokar havaya kaldırırlar rüzgar köylerinden yangına doğrudur bize gelmez deyip köylerine dönerler.

Daha sonra rüzgar yön değiştirerek yangın köye yaklaşmaya başlar. Aksine rüzgar şiddetini arttırmış kısa zamanda köye yaklaşmıştır. Bize gelmez deyip tedbir almayan tedarikte bulunmayan köylüleri telaş alır ama aralarında yine de şimdi terse döner korkmayın diyenler olsa da rüzgar şiddetlenir köyün kenarı bacası demez uğraşlar fayda vermez ıslak parmakla rüzgar tayini yapılan eller kollar söndürme çabalarından takatsiz kalır köy yanar.

Ankara Mavi Tren, Alaşehir seferi yapan kara tren, Balıkesir treni: Önce Nurlupınar’dan Manisa’ya girer kuzeyinde yani demiryolunun alt tarafında Ahmet Bedevi Mahallesi kalır.
 
Sonra istasyon mevkiine gelir yıllardır her yerde paşaya kelle yetiştirir bir telaşımız olmasına rağmen burada saatlerce bekleyen araç trafiğinin yoğun olduğu devlet hastanesinin bulunduğu hemzemin geçidden geçer. Kuzeyinde stadyum gıda çarşısı, hal, fuar merkezi, yeni otogar, ikinci anafartalar mahallesi kalır. 

Tren devam eder öğretmen evininin kavşağında uyduruk bir hemzemin geçidle galericiler sitesine bağlanılır. Kuzeyde Kuşlubahçe, Spil mahalleleri kalır. 

Tren 150 metre daha gider Cider Yağ Fabrikası’nın orada uzun yıllar insan doğrayan kontrolsuz hem zemin geçidin kuzeyinde Barbaros mahallesi kalır bu mahalle perşembe pazarına bu hemzemin geçidden gider gelir. 

100 metre sonra barbaros mahallesine bağlanan sözde kontrollu bir hemzemin geçid daha vardır. 

Tren Menemen’e doğru devam eder 250 metre sonra Horozköy istasyonuna gelir burada da sözde kontrollu hemzemin geçid vardır kuzeyinde ki Atatürk Mahallesi’ni bağlar, Fatih Mahallesi’nden geçilir.

Tren durmaz hat boyunca demir parmaklıklar arasından geçilen bir çok yırtık geçid vardır Hafsa sultan, Cumhuriyet mahallelerine geçilir.

50 metre sonra bir geçid daha vardır arabadan inilenerek kontrol edilen cinsten Fevziçakmak Mahallesi’ne geçilir. 

Tren Manisa’dan çıkmak üzeredir en son Muradiye istasyonundan geçerken, kavşak geçid karayolu karışımı bir geçidden şimdilik 16 bin sonra 66 bin olacak Muradiye ve Yuntdağ köylerine gidilir.

Şehir içi seyr-ü seferini güç bela tamamlayan tren uzun uzun sirenini çalsa da koca gövdesiyle ağır ağır yol alsa da hayat gailesi sarmış vatandaşlar dalgın halde 147 cm’lik demiryolunu geçerken uzun yıllar trenlerin altında kalmış çok canlar yanmış çok evlere ateş düşmüştür.

Bir devir gelir bu hatta hızlı tren yapılmak istenir kestirmeden tren gibi hızlı yapılması için 80 senelik güzergah iyileştirilerek hızlı tren projesi hazırlanır. 

Manisa’yı bölüyormuş, nüfusun yarısı bu hattın kuzeyinde kalıyormuş, yavaş tren hattı iki yakayı bağlayamazken hızlı tren ustura gibi Manisa’yı ortasından karpuz gibi keserken, devlet hastanesi acil servisine ambulans içinde hasta beklerken kan kaybından insanlar hastane yerine hakka giderken, her noktasında tehlike arzetmesine rağmen ölüm pahasına her yerden geçmeye çalışan insanlarımız evlerine bir an önce kavuşacağı yerde rahmeti rahmana kavuşurken…

Rüzgarı parmağıyla tayin eden insanlar; yıkım, söküm, kamulaştırma, bakanlar kurulu gibi yüksek makamdan kararı resmi gazetede okuyunca ateş bacayı sardığında; babadan kaldı, atadan mirastı, kıt kanaat aldım, başımızı sokacak bir evimiz vardı o da…, ne yapmamız lazım, sızlanmalarına karşılık. Dilekçe mi yazsak? Okunmuş pirinç mi yutsak? Belediye bakmıyor mu? Valilik mi karışıyor? Demiryolları mı arşınlıyor?

Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Üç maymunu oynayan bizler. Üç silahşörler gibi “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” desek, düşünsek, davransak, çalışsak, birlik olsak, sadece demiryolu değil.

Her yol Ankara olur.

BEŞ MASAYA ACİL TEREYAĞLI SOSLU:ARABESK

 

Muradiye muradına erdi. 12 binden 66 bine çıkıverdi. İşçi kasabası anlayışına dayalı plan. Aşırı yoğunluk, lekeler halinde ama üzerlerinde park yazılı yeşil bahçeler, nefes alınacak bir alan yok, zaten ihtiyaç da yok. Evden işe işten eve. OSB yakın, ulaşım kolay, git gel konya altı dakika. Bundan güzel yer mi olur. Vardiya kasabası. Bir de Karaali Evronos çıkmış yetmezmiş gibi Yağcılar da. Sizin gözünüze görünecek var. Pek mi meraklısınız hem OSB hem Muradiye sanayisine işçi kampı olmak için.

 

12000 nüfustan 66000’e neden nasıl çıkıldı? Beş katlı konutları yolların kenarlarına yerleştir say beşle çarp 66. Böyle bir hesap yoksa 166 bin niye olmuyor veya yeşili bol, yolları bulvar olmuş, yürüyüş, bisiklet yolları, parkları, bahçeli blokları, pırıl pırıl vitrinli işyerleri ile üniversite kenti olan bir Muradiye yapalım 36 bin  nüfus olsun.

Şu beş katı okulda mı öğrettiler her yer lebalep beş kat. Batarla altı, çatıyla yedi, kottan sekiz.

 

Karaali, Evronos’un plana dahil edilmediği iyi olmuş bence; Bu köylerde komşuluk var, konuşmuşluk var, fırında ekmek, evde bereket var, onların oralarda komşunuz aç yatmaz, sabah güneşi üzerinize doğmaz, sizin büyükçe çamlı bir parkınız, cemaati alacak kadar caminiz var… rahatınıza bakın, evlerinizi onarın, sokaklarınızı boyayın, geçin Muradiye’nin karşısına oynayın. Böyle bir planınızın olmadığına yatın kalkın şükredin.

 

Büyükşehir yasasının amacı nüfusu bir milyona yaklaşan şehirleri planlama açısından bir disipline almak hem kalkınma hem sosyal yönden metropol anlamında planlamaktır. Yani ekonomi ve eğitim yönünden planlarken çağdaş şehirler oluşturmaktır amaç. Bir yöre kalkınırken diğer bölge yoksul kalmasın, teknoloji, yeraltı kaynakları, tarım girdileri, kırsal kalkınma ile köylere hizmet götürülmek istenirken sanayi, turizm, eğitim, ticaret yönünden de paylaşımı sağlamaktır amaç.

 

Daha düne kadar Muradiye ilçe belediyesi iken Manisa ile birleşsin yanlış sanayileşme, çarpık yapılaşma, düzensiz planlama yapılıyor Manisa ile beraber planlayalım diyorduk. Toki ayrı, 6.OSB ayrı, Muradiye ayrı, MCBÜ ayrı. Bunlara arıtma tesisi yapacak yer ayıramaz, ulaşacak yol yapamaz, plan kriterlerini sağlayamaz, içecek su bulamazken… 66 bin nüfus. Bu nasıl bir anlayış? 30 sene önce ki Manisa imar planını görür gibiyim.

 

Manisa merkezde plansız, çarpık yapılaşma almış başını giderken, yeni gecekondu mahalleleri oluşuyor yakında isim koymak için meclise gelir bu yerleşimler.

 

Aklımın ermediği Plansız Manisa’ya hala plansızlık önerileri getiriliyor. Güzelim Manisam plansızlıktan ne hale gelmiş. Plan yapalım denmiyor da aradan kendi planlarımızı kaydıralım deniyor.

 

Planlar artık bölük pörçük mevzi imar planları ile günü kurtarmaktan çoktan çıktı. İmar planların adı hayatımızı, geleceğimizi, eğitim ve sosyal yaşantımızı planlamak oldu.

 

Kentin her bir noktasında, kavşağında kazalar oluyorsa %60’ı planlama hatasıdır. İntiharlar artıyorsa, insanlar mutsuz, umutsuz, yarınından endişeliyse, eğitimli sosyal geleceği olan bir kent olamadıysak planlama hatasıdır. Geleceği değil ertesi günü konuşuyorsak plansızlık var demektir. Komşusundan, sokağından, mahallesinden, muhtarından, camide ki imamından, sokakta ki adamından şikayet ediyorsak çarpık yapılaşma sarmalındayız demektir.

 

Taşınır taşınmaz kültür.

Her türlü sanat.

Örf adet, gelenek görenek, bitmiş hatta umutlar tükenmişse ne tarih yazarız, ne de kaderimizi çizeriz.

Ancak Saatli Maarif’ten tarihi, kader kısmet tahtasında ki tavşandan da kaderimizi öğreniriz.

ÖZLEMLERİN ADI KULA.

Kula rüyalarımı süsleyen, gözümü kapattığımda uzaklarda gördüğüm, hayallerimin doruğunda, ulaşımımda ki her yolumun çakıştığı, çıkmaz sokaklarında düğümlendiğim, ahşap cumbalarının altında başımın döndüğü, dar sokaklarında ki sokak perspektiflerinde ölüp ölüp dirildiğim, kara kalemlerin resim kağıtlarında dans ettiğinde saçaklarının uzadıkça uzandığı, kara talihlerinin beyaz kağıtlarda aklandığı, her köşe dönüşünde bir hikayenin yeniden başladığı, daha bitmeden bir başkasının anlatıldığı, tarihlerinin; taşlardan, kapılardan, oyuk oyuk ahşaplarından, gıcırdayıp esneyen merdivenlerinden, merdiven küpeştelerinde ki ejderha başlarından, nar toplarının işlemelerinden, perde nakışlarından, kıtıklarda ki örtü gergeflerinden, denizin rüzgarının dahi gelmediği ama yelkenleri şişmiş teknelerin sıralandığı halı motiflerinden, dokumalardan, dokunmayanlardan, kilimlerden, akşam gölgelerin uzayıpda birbirlerine yaslandığı sokak aralarında ki lezzet kokularının yemek vakitlerinde ki sohbetlerinden bildim, yaşamışım dedim, yaşanmışlıklarımı yadsıdım.

İşte bu kapı Ayşe ninenin evi, ya bu halka az mı salladım Osman amca duysun diye, peki buna ne demeli çocuk bedenimle yüklendiğim kale kapısı edasında ki bu ağır kanatlı kapıya. Ah ahhh hep açık pencerede oturan Pakize’nin göz süzüşlerine, annesinin çağırışlarına takılı kalan kulaklarım, geldi gelecek diye beklerken ki umutlu, buğulu, gözlerim. Dönüp dönüp geldiğim açılı kalan pencere altlarında sabırlarım, bekleyişlerim. Bir andan fazla dayanamadığım özleyişlere ne demeli. Mahalleden ayrılışlarında ki dönen araba tekerliğini tutuşlarım, kucağında kedisiyle arabaya binişi araba denklerinin üstünde ki allı güllü basma entarisinin renkleri hala gözlerimde, okulda, evde, kağıtlarda hep o renkleri kullanarak boyadığım tepelerin arkasında kaybolan resimlerimde ki güneş gibi batan sevdalarım.

Şimdi anımsıyorum bu sevdanın adı Pakize falan değil Kula olsa gerek. Her eski kapıyı açarken yeni canlanan eskiler geliyor önüme önüme.

Dönüp gelmiş gibiyim onca yaşanmışlıkların ardından.

Bir bir hatırlıyorum sanki hiç ayrılmamışım gibi Kula sokaklarından

İşte bu ev bu kapı aaa bu sokak renkleri duruyor aynı

Solmuş sanki boyuyorum hayallerimde renkleriyle kapılarını

Açık değiller hüznüm burada başlıyor

Aralansa çıkacakmış gibi birileri bakmaktan gözlerim dalıyor.

Özlediklerimin ardından gitmiş yitmiş hatıralarımdan

Kalanlar; bir tutam hatıra, bir yudum tat yaşanmışlıklarımdan.