
Manisa Belediye Başkanıydı. Selendi’ye bazı yatırımlar yapılmış yerinde incelemeye gitmiştik. Selendi belediye başkanı meclis salonunda köy muhtarlarını toplamış Cengiz Başkanı onlarla görüştürdü. Manisa Belediyesinin köylere durak, bank, çöp kontenyeri dağıttığı zamanlar. Bunların haricinde muhtarların talepleri oldu. İki köy muhtarı köprü istedi Selendi Belediye başkanı da bu köprülerin yapılmasının önemini vurguladı. Cengiz başkan bütçemiz bunları yapmaya yeterli değil büyükşehir olduğumuzda inceler gereğini yapmaya çalışırız dedi.
Bir köy yolun 20 km kısalacağından, diğer köy biz de kiraz ve turşuluk salatalık yapıyoruz köprü ile ulaşım sağlandığında işlerimiz artacak dediler.
Cengiz Başkan büyükşehir belediye başkanı oldu sözünde durdu. Köprülerden birini bitirdi diğerine başladı. O köye bu köprüyü kontrol etmeye üç defa gittim. Biri derenin az aktığı zaman traktör ile geçiliyordu, ikincisi kış ayı gürül gürül çok geniş ve deli aktığı ve de karşıdan karşıya geçilemediği zamandı. Üçüncü gidişimde köprü bittiğinde Genel Sekreterimiz Halil Memiş Bey ve Başkan danışmanımız Yaşar Coşkun Hocam da vardı.
Köyden geçip doğruca köprüye gittik. Bitmiş, üzerinden araç ile geçiliyor biz yürüyerek geçtik altına üstüne baktık yanımızda köyün muhtarına hayırlı olsun muhtar, şimdi kahveye gidip çaylarımızı keyifle içelim dedik, köye döndük. Yol üstünde ki kahveye girdik hemen yanı başında turşuluk salatalıklar tartılıyor ayıklanıyor traktörlere yükleniyordu. Onlara bereketli olsun hayırlı kazançlar dedikten sonra. Kahveci masaları birleştirirken biz de bize öylece baka kalan köylülerin tek tek masalarına gidip el sıkışıp merhaba dedik hazırlanan masamıza geldik. Kahvedekilerden biri bizimle beraber olan muhtar bir diğeri zaten masada oturuyor olan eski muhtar bir kişi daha yanımıza geldi, diğerlerinin ürkek bakışlarının, göz süzmelerin altında masaya oturduk. Kahvede 20-25 kişi vardı bir grup da kahvenin içinde hepsi cama yapışmış bize bakıyorlardı. Cüzzam bizde mi vardı onlarda mı? Kimsede olmadığını biliyordum ama varmış gibi şaşırdım.
Kahveciye çay içelim derken hoş geldiniz beş gittiniz denmeden eski muhtar sizin koordinatörden şikayetçiyim demeye kalmadı duvarın dibinde ki masada bir diğeri cigara kağıdına yazıyorlar dedi. Dayanamadım patladım.
-Yahu aşağıda derenin üstünde bir köprü var sizin ondan haberiniz var mı?
-He dediler.
-Kim yapmış acaba? Yahu bi hoş geldiniz deyin, bi teşekkür edin de sonra şikayet edersiniz. Dedim
Yarım ağızla teşekkür etti bazıları, sonra şikayeti kursağında kalmış olan eski muhtar bu sizin koordinatör bizim mezarlık yolunu yapmadı. Haa bu köyde her gün mezarlığa gidiliyor her gün cenaze olsa köyde adam kalmaz.
Halil bey cevapladı.
Kahvede ki diğerleri hala uzaktan bakıyorlar cüzzam endişesi devam ediyor yani. Sağlık ocağının bakımsızlığı ve pisliğinden bahsetti haftada bir gün doktor geliyormuş. Hayvan bağlasan durmaz dedi o iş sağlık müdürlüğünün işi dedi bizlerden biri.
-Bakınız cami yeni ve güzel. Sağlık ocağını da cami yapar gibi aranızda para toplasanız biri süpürge bir diğeri boya fırçasını eline alsa…
Köprüden başka yol yapılmış köprüyle beraber asfaltlanacak, durak var otobüs çalışıyor, suyu kanalı var, garantörü büyükşehir…
Konuşmadım sonra. Üzüntümden mi? Kızdığımdan mı? Vah benim ülkem diye düşündüğümden mi? Bilemedim. (Misafirperverliğin bitmediği adetlerimizin devam ettirildiği yerlerdi köylerimiz.)Ama bildiğim balık bilmezse halik’ın bildiğiydi.
Oysa kiraz ve turşuluk salatalığı ile övünen köy de tütüncülük de yapıyorlar. Kiraz kasalarının üzerine köprünün resmini bastırırdım, salatalık çuvallarının üzerine köprünün resmini yapıştırırdım. Tütün balyalarında ki köprü resmi ile bu köyün tütünü olduğunu tanıtırdım. Ambalaj kağıtlarına köprünün renkli, azgın derenin akarken ki resmini bastırır bu kağıtlarla ambalajlardım kasaları.
Bu köprü bu köyün bir prestiji, medeniyetin geldiğinin göstergesi, diğer köylerden ayrıcalık ifadesi, gelişmenin önderi, civar köylerde ekonominin lideri, olmak demektir.
Bu köprü ile Uşak’a 40 km mesafenin ulaşım kolaylığı idi. Manisa’ya 240 km uzakta olan bu köprü Manisa Büyükşehir Başkanının Türkiye’de ki büyükşehirler kategorisinde yatırımda üçüncü olmasının göstergesiydi.
Ama en gerçeği en gözükeni bu köy köprüyü kahveden kalkıp görmemişti.
Tarımın önde geldiği bölgelerde bağı bahçesi tarlası olanlar önceleri ailecek eker biçer keserler hatta sererlerdi. Tarım ürünleri dededen kalma yöntemlerle yapılıp teknoloji kullanılmayınca üretilen ürün aynı, paralar aynı, geçim sıkıntısı baş gösterdiğinde gençler başka işlere yönelip başka şehirlere göçünce aile ziraatı denilen birliktelik bozuldu. Birlikte kazanılıp, birlikte yenilip, birlikte paylaşılan geçim modeli değişti. Tarlada bağda bahçede işçi çalıştırılmak zorunda kalındığında yakın çevrelerden gelenler olurdu.
Üzümler kesilmeğe başlamıştı Alaşehir’de altın sarısı üzümler kehribar sarısı taneler salkım salkım kelterlere dolduruluyordu. İşçi yetmedi takviye yapalım bugün bitsin yağmur haberleri geliyordu bir an evvel sergiye atalım kaldıralım yağmura yakalanmadan dediler. Haber gönderildi köye, bir dolmuş işçi yola çıktı öğleden sonra yarım gündeliğe yetişmeye çalışıyorlar, acele ediyorlardı.
Kimi ocakta yemeğini, kimi mutfakta bulaşığını bıraktı, kimi kahvaltı tepsisini kaldıramadan, genç olanı uykuda çocuğunu emanet etti komşusuna. Yeldirmeler havada uçuşuyor şalvarlar bacaklarına dolanıyordu koşuşturmacadan. Aceleyle bindiler dolmuşa. Yemeğin altını kapat demeyi unutmuştu annesi kızına söylemeyi, aklına gelir inşallah diye düşündü. Bu kadar kısa zamanda aceleyle hazırlanmalarına gülüyorlardı. Biri “kapıya takıldım düşüyordum dolmuşa yapıştım,” derken bir diğeri gülerek “ay sorma benimde ayağımdan terliğimin biri çıktı savrulmuş bulamadım, bir ara terliksiz gelmeyi bile düşündüm.” Diğerleri hep bir ağızdan güldüler. Bir tanesi donuktu farkında değildi diğerleri. Yarı yol olmuş ağzını bıçak açmıyordu, hala farkında değillerdi.
Gülüşmeler bitti. Dolmuş frene bastığında neden yavaşladığını demiryoluna geldiklerini biliyorlardı. Yaşmağını düzeltti suskun olan başını kaldırdı kararan gözlerinin önünde kulaklarını sağır edercesine gümbürtü kopmuştu.
Bir ara yanındakini camdan fırlarken gördü, tutmak istedi, uzanamadı, o da diğerleri gibi başka dünyalarda uçuşuyorlardı. Yaşmaklar dalga dalga olmuş bulutları sararken, allı güllü giysiler beyaza boyanmış, bulut olmuş bedenler tüy gibiydiler, savruluyor savluyorlardı, her birinin yüzünde gülücük kalmıştı dünyadan bir tek.
Yalnızlık akıllarında değil uzaklar çok yakınlarındaydı. Bir müddet daha bulutlarda gezindiler bir ara elleri birbirlerine değmişti. Sonra kayboldular siste kaybolurlar gibi beyazlarda.
1957’yi biliyorum, o zaman tanıdım, hatta tanımadım da duydum babamdan. O devirde ilkokula giderken İki tip çanta var biri tahta durolit karışımı diğeri bu karışıma ince yaldızlı çikolata kağıdı gibi renkli teneke kaplanmışı, bir tane daha vardı da o bizden önce ki devirden gelen bir alışkanlıktı ama bizim okulda yoktu bez torba çanta.
Çanta seçmek üst baş almak çarşı pazar ne gezer evin büyüklerinden artan giysi pantolon ceket uydurulur biraz paçasından, biraz kalçasından, az biraz belinden, giymem derdik ne çekerdik annemizden. Okula gittiğimde benden farkı yoktu diğerlerinin, ürkek bakışlarla süzerken sınıftakilerin.
Okul eve yakın zaten 50 metre ana cadde sözde İzmir Caddesi araba geçse bel bel bakar herkes, motor ve bisikletten başka, ama anam tembihlerdi “sağa sola bak” diye, anam yetmezmiş gibi okulda öğretirlerdi önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bak gelen giden araç yoksa geç. Trafik eğitimimiz bu, kırmızıda dur sarıda hazırlan ne gezer evde ki ile sokakta direktekinden başka lamba yok.
Büyük heveslerle başladığımız okulda çanta bir talebelik göstergesiydi. Babam arkadaşı marangoz ustasına daha doğrusu sağdıcına yaptırmıştı çantamı ağabeyimlerde okullu olduğu için miras kalmamıştı yani. Kenarları tahta altı üstü durolit bayağı sağlam bir çantaydı babamın sağdıcı Hayri Usta’nın yaptığı. Sonradan tanıdım ustayı beş yıl ilkokul boyunca taşıdım çantayı. Babamın marangoz Hayri dediği Hayri Amca, ortaokul, lise arkadaşım Abdullah Koçlular’ın babası; iki tahta olsun kesilip biçilecek doğru Hayri Amca’ya kesmez, “sonra gel” yav ne ters adam kes şunu işte okul ödevimiz var öğleden sonra gidersin kesilmiş kenarda duruyor. Beni memnun etmediğinin farkına varmış olmalı ki bu “sonra gel” demeleri izah etti.
“Oğlum bu bıçkı makinesi hızar, ufak tefek işler için çalıştırılmaz hem cereyan yakar hem aç kapa arıza yapar, bir kaç iş veya dükkanın işi yapılacağı zaman böyle ufak tefekleri araya sıkıştırırım” dedi. Çocuk aklı uyar mı? İki tahta işi oldu mu, Hayri Amca yine “sonra gel” diyecek diye aklımda hep ters adam olarak kaldı. Arada bi babamın ayakkabıcı dükkanında rast gelirdim esprili konuşması, babama konuşma arasında ikide bir “şişt şişt İslam” demesi beni güldürürdü. Galiba babam da onun bu konuşma tarzına hem anlattıklarına gülerdi. Uzun boyuyla bacak bacak üstüne attı mı ayağı karşı duvara değecek gibiydi sanki. Ters adam imajı ne zamana kadar kaldı? Ta ki Üniversiteye başlayana kadar.
Lise bitmiş Yıldız Akademi mimarlık bölümüne gideceğim. Yıl 1968. İstanbul’a gittik kimler vardı kimler bi anamız babamız yoktu. Bunu da sonra yazarım. İlk üç beş aydan sonra proje derslerimiz başlayacak ikinci dönem masa lazım. Manisa’ya ara tatilde döndüğümde babam Hayri ustaya yaptırırız dedi. Rahmetlinin emekliliği yaklaşmış Bağ-kur’dan emekli olacak ama benim okul masrafları için biraz daha ayakkabıcılığa devam ediyor eski ihtişam kalfalar çıraklar yok ısmarlama yaptığı dostlarının bir çoğu rahmetli olmuş. Hayri Amca da babam gibi o da, dükkan var ama eski adam bunlar bırakamıyorlar ki dükkanlarını mesleklerini,q çıraklar hala geliyor yaptıkları işi danışmaya sormaya öğrenmeye.
Mimarlık talebesi ilkokulda ki heves gibi çizim masasının çizimini yaptım. Biraz da karışık; sökülüp takılabilen, aşağı yukarı ayarlanabilen, kelebek vidalı, söktün mü bir torbaya sığan bir şey. Çizimleri Rahmetli Hayri Amca’ya götürdüm tarif de ettim şöyle olacak böyle olacak bu buraya takılacak bu şurdan sökülecek diye. O sonra gel diyen Hayri Amca “ülen bu nasıl masa uğraştıracan beni.” “Bunu gürgenden yapmak lazım başka ağaç döner. Öğleden sonra gel ben de gürgen alayım.” Öğleden sonra akşama kadar uğraştı Allah Rahmet Eylesin. Onda da çırak kalfa yok. Dört sene İstanbul’da kullandım diploma projemi bu masada yaptım, hatta büro açtıktan sonra da antika olarak büromda kullandım.
Beş yıl ilkokul eğitime başlangıç son dört yıl mesleği kazanış. İnsan hayatında rastlanması zor dokunuşlar. Allah hepsine gani gani Rahmet Eylesin, mekânları Cennet olsun.
Şimdi dost bildiklerimiz böyle değil, kaldı ki çocuklarının hayatlarına dokunuşlar yapalım.

Onlar makro organizmalar; bizleri içine alıp yaşatan, bizlerle beslenen, bizleri yaratan, bizlere hizmet veren, bir kentin aktarma organıdırlar. Her an canlı ve aktiftirler o kadar çok aktiftirler ki dinlenmezler, duraklamazlar. Hizmette biz kentliler için doğumdan ölüme, askerlikten evlenmeye, ilkokuldan üniversiteye gönderen, bizimle birlikte olan, bizim hayatımıza yön veren, bizleri mutlu etmek için çalışan, bizleri hayata ve kentimize bağlayan, sokağımızı semtimizi evimizi sevdiren, sporda dünyaya kazandıran, edebiyatta hikayeler romanlar yazdıran, yönetici eğitimci, tüccar esnaf yapan, bizimle birlikte olmasına rağmen hiç de hissetmediğimiz farkına varmadığımız bir sihirli eldir.
Onlar bizim uğrayıp da içimizi dökeceğimiz mesafede olmalılar, onlar bizim ayaklarımızın yönlendirdiği mesafede bizlerle olmalılar, bir çay bir kahve içimi sohbetlerde derdimizi dökeceğimiz mesafede olmalılar, çarşı pazar derken yorgunluğumuzu atacağımız dinlenme mesafemizde olmalılar, istemeden olsa ayaklarımızın bizi sürüklediği özlemimizi gidereceğimiz samimi bir dost meclisidirler. Kapıları açık güler yüzlü samimi sevecen ne içersiniz denilen sıcak eskimeyen dostumuzdur. Babadan atadan dededen miras bırakılan değer yargılarımızdır. Kentimize dair bildiğimiz istediğimiz olması gerekenleri anlatacağımız içimizi dökeceğimiz marko paşadır.
İlk olarak büyümesi gereken bir zamana gelindiğinde yanlış bir yer seçimi yapılmıştı.Bizden uzağa bizim bu dost bu samimi bu dert dinleyen yapıyı kimsesiz bir köşeye koymak istemişlerdi. Ama bazı noksan ve hatalardan dolayı uygulanamaz oldu. Ve o kimsesizliğin içinden sıyrılıp yine bizimle iç içe olacak bir yere getirildi.
Her yapılan güzel şeyleri sahiplendiğimiz, bozulup kırıldığında ki malımız, ekilip dikildiğinde ki bahçemiz, boyanıp temizlendiğinde ki evimiz, suyunda ki ekonomimiz, fırınında ki sıcak yiyeceğimiz, otobüste yer gösterenimiz, önerip yön verdiğimiz, akıl verip danıştığımız, nazımızı çeken niyazımızı dinleyen ocağımızdır.
Dün akşam bu kıymetli dert ortağımızın, marko paşamızın, bizi doğumdan ölüme kucaklayan dostumuzun, doğum günü idi. Bizlere ultrasondan gösterildi kalp atışlarını dinledik, gelişimini oluşumunu izledik, bize nasıl hizmet edeceğini öğrendik, bize bugünümüze bizden sonra ki nesillerimize neler vereceğini gördük. Kentimizin bu büyük yapısıyla kentimizin modern yüzünün aynasına baktık. Esnafımıza, tüccarımıza, gelip geçen yolcumuza, gelişen büyüyen Manisa’mıza nasıl kol kanat gereceğinin gücünü hissettik.
Yarınlarımıza ışık olacak, bununla gurur duyacağımız, bize modern çağdaş bir kent yapmakta öncü olacak kültür ve sanatta söz sahibi olacağımız bir zemine kırmızı halıyı serecek olan bu yapı ESKİ GARAJ projesini biz Manisalılara kazandıran Manisa Büyükşehir Başkanımız CENGİZ ERGÜN’e şükranlarımızı sunarız. Manisamıza hayırlı uğurlu olsun.
Ekmek vesikada, buğday olsa ekmek olacak bir lokmanın paylaşıldığı açlığa alışıldığı sütlerin kesildiği bebelerin açlıktan uyku tutmayıp ağlamaktan kırıldığı günler. Komşuda yok ki sende olsun çarşıda yok ki mecidiyen geçsin, olan saklıyor nerden buldun diyecekler diye? Olmayanın patatesi ekmek soğanı katık yaptığı günler.
Bir gün el altından bulunan unla bayram yapılıyor o akşam evde ekmek var yakın akrabalar, komşular yemeğe çağırılıyor. Alay-ı vala ile fırında yapılan ekmek kesiliyor herkes gözlerini tepsi büyüklüğünde ekmeğe dikmiş mis gibi kokusundan geçmiş vaziyette kendilerine düşecek payı bekliyorlar. O akşam ekmekle yenen yemeğin ardından mangal ateşinde pişen dibek kahvesinin sohbetinde uzunca oturuyorlar her ağızdan bir laf çıktığından gürültü sokaktan duyuluyor. Bu evde bir şeylerin olduğunu kapı önünden geçenler merakla birbirlerine soruyorlardı. Yatsı ezanıyla dağılıyorlar gürültülü evden.
Elde ki gemici fenerinin cılız ışığı sokağın karanlığını aydınlatmaya yetmiyor, ezbere bilinen sokak taşları aşina ayaklara takılmıyor, her biri tahta kapıların paslı menteşe gıcırtılarında kayboluyorlardı.
Uykuları ağırlaşmış sabah ezanı duyulmamış neredeyse öğle vaktini bulmuş uyanmaları. Kalkanın başı hala dönüyor. Sendeleyenler birbirlerine bakıyor sebebini araştırır gözlerle. Uzun zaman ekmek yemediğimizden diyorlar kendi kendilerine. Biri yan komşuya geçip hallerini soruyor onlarda henüz uyanmışlar aynı şikayet onlarda da var. Akrabalardan biri geliyor. Bize bi haller oldu. Sizin durumunuz nasıl? Başım dönüyor zorla geldim buraya kadar diyor. En son el altından unu bulana gidiliyor. O da şaşkın sonunda anlaşılıyor biri bizi buğday unu yerine arpa unu satarak kazıklamış lar, arpa unundan ekmek yapmışız o da bizi sarhoş etti. Evet teşhis doğru herkes arpadan sarhoş olmuştu.
Başkalarına söylemeyin diye aralarında kavilleştiler utançlarından. Yıllar geçmesine rağmen arpanın husumeti, satanın musibeti anlatılmadı. Onun için “nerde o eski günler” de diyemiyorlar.
Eski günlerde; savaşlar vardı cepheden cepheye koşan kocalar, kardeşler, oğullar, genç yaşta çocuklar, dedeler, mermi taşıyan demiryolu tamir eden nineler, bacılar vardı.
Hedeflerinde, akıllarında vatanı kurtaracağız diye umutlar, gelecek için ufuklar ve bize bahşedilen şimdi ki günler vardı.
Yeni bir trend başladı Bisiklet.
Obeziteye karşı bisiklet, trafik için bisiklet, sağlıklı yaşama bisiklet, her yönden bisiklet.
Alınıyor, dağıtılıyor, kullandırtılıyor, çocuklara.
Saldım çayıra mevlam kayıra.
Araç sürücüleri bi haber.
Vatandaş, bisiklet ne ki arabası pek muteber.
Yollar trafik canavarında, caddeler vergisini ödeyenlerde, halk iki arada bi derede.
Bisikletli ne yapsın?
Dağıtılan bisikletler orta okul çağı: Eğitim veriliyor mu? Bisiklet kullanma eğitimi. Trafikte kullanma eğitimi veriliyor mu? Canavardan korunma eğitimi. Canavara bu iki tekerlekleri yeme midene oturur eğitimi veriliyor mu? Maalesef.
Mevlam kayıra.
Özendiğimiz ülkelerde bisikletlinin trafikte yayalardan önceliği var. Onlara ait trafik lambaları, özel butonları var, kavşak ve geçid düzenlemeleri var. Oralarda mevlam kayırmıyor bisikletliyi trafik kuralları ve cezalar kolluyor. Eğitim, bisiklete binmeyi öğrendiğinde veriliyor.
Ben de çocukluğumda ağabeyimden bisiklete binmeyi öğrendiğimde kural öğretmediler ama altmış sene önceydi. Hala öğretmiyorlar. O tarihlerde bunlar daha yeni kalkınıyor, arabaları yok, paraları yok, üstte başta yok, ben kayırırım diyordu.
Kayıran yok ayıran var: Ne işin var yolumun üstünde? Sıkıştırda bak bakalım bi daha çıkıyor mu yola? Ne o kıvırtarak? Şuna bak züppe havasından da geçilmiyor.
Çatır çutur tekerleklerin tel sesi, güp diye arabanın üstüne oturan bisikletli, çata pata kavga sesi. Seslerin yanında bağırışlar ayırmacalar. Bisiklet parça parça, bisikletli yaka paça, tut tutulacak tarafı kalmışsa? Bisikleti sürükleyerek ağrıyan sızlayan yerlerine rağmen kaldırım kenarından. Öteki kol camdan dışarıda “Haa hava atarsın hee alırlar havanı böyle işte, adam ol.” Diyerekten geçer. Salla işte o zaman arkasından elinde kalmış yamuk tekeri, kırık pedalı.
Noldu birader düştün mü?
Vah vah kamyon mu çarptı? Ne bu hal?
Kırılmış çenenle yamulmuş suratınla bi de meram anlat.
Bu hal başımıza gelmesin diye kıyı köşe bucak; hem alışkanlığı hatırlamak, hem bisikletin üstünde durabilmek, kalabalıklarda araç aralarında kıvrak olabilmek için antremanına biniyorum tenhalarda. Birazda şöyle bi kabarıyorum gevşekliğimi alıyorum omuz pazu kol kuvvet yumruk yapıyorum ama. Bi de acaba bıyıkları saçları biraz daha mı beyazlatsam diyorum kendi kendime.
Dizlik dirseklik kafaya kask zırhını kuşan. Önce bismillah, salavat, tüm dualar, hatim indirdikten sonra yola çık.
Eşeği sağlam kazığa bağla sonra tevekkel Allah.
Ne o bisiklete bineceğiz.
Bu gidişle ya ilahiyattan mezun olurum ya da tıbbiyattan.
Onbeş yıldan bu yana her Ramazan Ayı Kadir Gecesi’nde Tapdukemre ve Yunusemre Türbesi’nin bulunduğu Emre Köy’ünde iftar yemeği geleneği yapılır, aşağı yukarı onbin kişiye yakın ziyaretçi gelir iftarlar açılır, sahura kadar çeşitli dini etkinlikler yapılır, dualar edilir, sahurdan sonra sabah namazı kılınır ve ziyaretçiler dönerler.
Her Kadir gecesinde Yunusemre’nin Tapdukemre ile berzah aleminde buluştuğu söylenir yani Vuslat gecesidir.
##########
Konakları hanaylı hayatlı taş evleri, çok eskilere dayalı geçmişi, kervan yolu izleri, yaşamış Germiyanoğlu hizmetlileri. Yaşar olmuş çiftçi köylüleri tahıl ambarı her yeri, antik çağa uzanır tarihi. Carullah Camisi kalmış hamamı çeşmesi yıkık. Taşlar duvardan düşmüş yığın olmuş, çökmüş evleri, insanlar işsiz kalmış göçer olmuş her biri.
Bir zaman bir garip Hacı Bektaş kapısına gelmiş, girmiş içeri,
Buğday diler imiş ana yurduna. Himmet demiş Hacı Bektaş Veli.
Israr etmiş Yunus köyüm aç, ver ekini.
Yola koyulmuş sırtında çuval elinde değneği…
Bir ağaç gölgesinde eylenirken aklı gelmiş başına,
Vurmuş ekini sırtına dönmüş Veli kapısına.
Himmet demiş bir eder her yeri, açlık öğretir sabırı.
Dönmüş geri himmetle değiştirmek için bir çuval ekini.
Hacı Bektaş Veli işaret etmiş Tapduk Emre’yi
Ekini komuş köyüne, dönmüş Tapduk yurduna bulmuş Emre’yi.
………..
Beri gel barışalım,
Yad isen bilişelim.
Atımız eğerlendi,
Estik elhamdulillah.
İndik Rum’u kışladık,
Çok hayır, şer işledik.
Uş bahar geldi geri,
Göçtük elhamdulillah.
Dirildik pınar olduk,
İrkildik ırmak olduk.
Artık denize dolduk,
Taştık elhamdulillah.
Taptuk’un tapusunda,
Kul olduk kapısında.
Yunus miskin çiğ idik,
Piştik elhamdülillah.
Alır başını gider Anadolu yurduna,
Varır her seferinde gurbet diyarına.
Kendi gibi garip fakirler ile bazen bir olur,
Hak’ka niyaz eder, hak’kı bilir, hak’kı solur.
Dua eder garipler’ sofra kurulur yenir bereket ile.
Sıra kendine geldiğinde mahcup söyleyeceğini ne bile.
O da der; bu garipler şeyhi hürmetine yiyelim bereket ile,
Mükelleftir her şey, şaşar garipler Yunus’un himmetine.
O da döner şeyhi Tapduk’a.
Kavuşmuştur Tapduk Rahmet-i Rahmanına.
Aklına gelir Buğdaydan himmete bir ömür nasihate,
Gelir uzanır Tapduk’un kapı önüne eşiğe.
Biz bu dünyadan gider olduk kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun
Ecel büke belimizi söyletmeye dilimizi
Hasta iken halimizi soranlara selam olsun
Tenim ortaya açıla yakasız gömlek biçile
Bizi bir arı veçhile yuyanlara selam olsun
Azrail alır canımız kurur damarda kanımız
Yayıcağız kefenimiz saranlara selam olsun
Sözdür söylenir araya kimse döymez bu yaraya
İltip bizi makbereye koyanlara selam olsun
Aşık oldur Hak’kı seve Hak derdine kıla deva
Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun
Miskin Yunus söyler sözü kan yaş ile dolu gözü
Bilmeyen ne bilsin bizi bilenlere selam olsun.
Der gönülden, hak’ka niyaz eder.
Garip Yunus bir ahını bin eder.
O da diler hakka yürümek vaktidir,
Hakk’tan niyaz eder buluşma zamanıdır.
Vuslat Kadir Gecesi’ne rast geldi denir.
Her yıl binlerce sofraya bu gece bereket gelir.
İşte türbedarı her ikisinin de Emre köyüdür
Bir gelen bin dönenle gelir, bura Emreler köyüdür.
Gelelim fasulyenin nimetlerine: Bi defa doyurucu sonra yağına suyuna banarak bir ekmek yenilebilir. Yani bir ekmekle bir tabak fasulye katık edilir. Sonra pilav üstü az fasulye istediğinizde en azından çeyrek veya yarım ekmek daha götürülebilir. Fasulyenin yağı pirinç tanelerini yutmakta yardımcı olurken suyuda ekmeğe yardımcı olur.
Doyurucudur, gariban yemeğidir, hatta bu yüzden milli yemeğimizdir. Gaz söktürücüdür, yemeğini yapma telaşesi yoktur, akşamdan suya koy sabah güveci ateşe, akşam yemeğine kadar hazin ateşte kendi kendine adam olur. İkide bir dip tuttu, yandı, endişesi olmadığından kapı önü dedikodularına, komşuya geçivermelere imkan sağlar. Hazin ateşte piştiğinden hüzne devadır.
Yani kısacası fasulyenin nimetlerini saymakla bitiremeyiz.
Dokuz yaşında ki torunumu biraz sosyal, biraz açık, girip çıkmayı, oturup kalkmayı, konuşup derdini anlatmayı, öğrenmesi için takibimde olarak kendi başına işler becermesine alıştırmaya çalışıyorum.
İftara yakın bir vakitte fırının önünde pide kuyruğuna girdi ben sıraya gir demeden sırasını bildi. Yavaş yavaş ilerliyor ama bu arada sonradan gelenler; kuyruğun bi yan tarafına, bi öte tarafına, girme uyanıklılığını ararken, ayak parmaklarının üstünde kalkarak ön tarafa bakarak bi cinlik düşünenlerin yanında çocuğu görmezden gelip önüne geçmek isteyenler, fırının bankosuna yaklaştığında yana geçip banko uzunluğunca sıralananlara kadar şeytanlıklar dönüyor. Bizim garip de küçücük haliyle önündeki adamı kaybetmemeye çalışıyor ama önünde ki de diğer cinler gibi sıyrıldı öne doğru. Formulada ki Schumacher gibi sağdan soldan öne geçmekler çabası. Yaa şu çocuğu bi yol verin ezeceksiniz deyince aa burada çocuk mu var? Salağına yatıp yol verir gibi yaptılar.
Ramazan da maneviyatın doruk yaptığı iftara yakın bir saatte oruçlu ağızlar ile hidayete erileceği! bir anda yapılanlar.
İftara yetişmek için trafikte atılmayan taklalar, Ramazan haricinde ki 11 aylık yaşantımızdan ödün verilmeyen davranışlar…
Bir ay frene basıp şöyle kendi dünyamızın yolculuğunda inip, sakinleyip, şöyle bir kendimizi dinlememiz gereken bir aylık zamanda azgın nefsi oruçla frenleyip istek ve arzuların asgariye hatta unutulduğu, defterlerimizi açıp yaradanla inceleyip muhasebesini yaptığımız, hesap verdiğimiz, defterleri incelettiğimiz, bir hesap kitap zamanı.
Dur birader ya bi dur. Sende dur kardeşim, Kandıralı sen de dur. Hepimiz duralım nedir bu koşuşturmaca, bu telaş. Oruçlu olmak şart değil kul ile Allah arasında, ama oruçlu gibi olmak şart. Hiç fırsat bulamadığımız, hiç arayıp soramadığımız, dünya telaşı iş gailesinden başımızı kaldıramadığımız, onbir ayda yapamadığımız kadar: Saygılı, hürmetli olmak, sevmek, değer vermek, eşi dostu arayıp sormak, insanlara saygı göstermek, hakkımıza razı olmak, yayalar siz de kırmızıda durmak, yoldan geçmek isteyenlere frene basıp geçmelerini sağlamak, bir yaşlının bir insanın gönlünü almak, bir fakirin halini sormak, bir çocuğun başını okşamak, zamanı.
Belki alışkanlık yapar diğer onbir ayda devam ettiririz bunları.
Geldi, geçti, gidiyor. Bunları yapmak için zamanımız az kaldı, ömrümüz gibi, ömür üç gün diyorlar ya, ama sonra bahanemiz yok. Fırsatımız var, sonra fıtratımız yok. Gönüle girmek için açık kapı çok, sonra açılması zor.
İşte fasulyenin nimetlerini sayarken Bir de kendini fasulye gibi nimetten sayanlar var. Sabrın ölçüldüğü ve önem kazandığı bu zamanda onlar hiç olmazsa cinlik şeytanlık peşinde olmasınlar.
Eskisi de var yenisi de. Yok birbirlerinden farkları zaten adları da aynı ikisi de sahil kasabası. İkisinin de tarihi, tarihçesi, lehçesi, kaneviçe kıyısı, iskelesine balıkçı teknelerinin istilası, her sabah balık gözleyen kedileri ile insanları da aynı. O cana yakın kuyruk sallayarak size kendini sevdirmeye alışmış köpekleri bile aynı. Biri bisikletteyken topuğumdan yakalamıştı (mafya köpeği olmalı) o ayrı.
Eski taş Rum evleri, yıkık dökük her yerleri, çatıları çökmüş, kapıları kaykılmış, beden duvarlarının kilit taşları tutuyor yaşamlarını. Biz de adettendir: Yık yap, boz yap, sat sat yap olmazsa olmazlarımızdandır.
Eski yeniye özenir yeni eskiye derken elde avuçta kalan bir kaç taş ev çok para edip antika fiyatına satılmaya başladığında akıllı yabancılar, malı milyon dolarlar ile götürürlerken, eski ve yenide yanaşık düzen oturan yerliler iki ciroz bir isparozla uğraşa dursunlar. Sabahları pata pata motor sesi, akşamları kahvede çat çat taş sesi.
Manisa ile tarih boyunca çok yakından ilişkisi olmuş Foça’nın. Yuntdağında ki Aioil kenti olan Aigai gibi Foça da Aioiller tarafından kurulmuş. Kankalar yani.13.yy da Saruhanlılar Foça’dan gelerek Bizanslı Laskarislilerden Manisa’yı almışlar daha sonra Manisa’da şehzadeyken yaşamış olan Fatih Sultan Mehmet gözüne kestirdiği Foça’yı Osmanlı topraklarına katmış. 1867 yılında Foça, Manisa eyaletine bağlanmış ancak şimdi İzmir’in ilçesi olmasına rağmen yine Manisa’lıların istilası altındadır.
Yıkık, metruk, koruma altında ki taş yapılar restore edilmeye başladığında şekil şemal değişmeye başlamış. Gözünü açan, atla Üsküdar’ı geçmiş ama balık da kavağa çıkmış. Eski adına yakışır şekilde daha da eskirken yeni de eskimeye başlamış.
Taş evler bir bir onarılırken tarihi kasaba kendine geldi; daracık sokaklar, birbirine yaslanmış taş evler, Sakız Sardunyalı bahçeler, Begonviller duvarları sararken renkleriyle taşları, kapı önlerinde rengarenk Ortancalar koca koca başları. Kimi mavi, kimi kahve rengi, kimileri beyaz, aralanmaya başladı kapıları. Bir sokağı var ki Palmiyeler uzamış da uzamış heybetli, çam ağaçları olanında insan boyu bahçe duvarları insanî, kollarını açsan duvarlara değecek kadar dar sokaklarda kapı önünde muhabette komşular, geçemezsiniz ayaklarını toplamadan o kadar darlar.
Sanki denizi yokmuş gibi, o kadar anlattık ki eski evleri, dar sokakları,
Olmaz mı hem de tertemiz ama turkuaz değil olaydı istila edilirdi buraları.
Çok önceleri yazlık simemaydı. Tahta sandalyeli arka ve yan taraflarına alçak tuğla duvardan örülmüş ufak odacıkları olan adına loca dediğimiz bölmelerin içerisine kalabalık aile veya konu komşu olunduğunda içerisine bir güzel yerleşilirdi. Bazı localarda iki sandalyeyi bacakları altına alıp çocuk uyutanlar bile olurdu. Beyaz gazoz patlatması, çiğdem çitletme sesleri nayır nolamazlara karışır giderdi. Koltuk döşeğin olmadığı evlerde kıtıklı taş gibi minderlere alışık olan kıçlarımız kuru tahta sandalyeden rahatsız olmaz ertesi gece bir başka sinemaya gitmeye can atılırdı. Bu yazlık Şan sineması kat karşılığı yap sat yasasına kurban gitti.
Burası sinema olmazdan çok önceleri yani biraz tarihi bilgilerimizi karıştırırsak Saray-ı Amire denen şehzadelerin yaşadığı alanın bir parçasıymış. Bu Saray-ı Amire rivayete göre ne zaman yapılıp tevatüre göre de ne zaman yıkıldığı pek bilinmez, gören olmuş mu? Görende yok. Evliya Çelebi der o da ne kadar doğru der bilinmez Seyahatnamesi’nde adımlamış boyu bilmem kaç adım eni onun yarısı kadarmış diye yazar. İşte bu sarayın belagir, merkep ve katırların bağlandığı yermiş bizim Yazlık Şan Sineması ve arkası, bir kısmı da sarayın hamamıymış.
Yakın zamana kadar bura sarayın ahırı denilip saraydan sonra da han olan ve hanın atlarının bağlandığı yer addedilip adına da Yaralı Han denilip korumaya alınmış korumadan kasıt elleme demek önce çatısı göçmüş sonra duvarları daha sonra izi tuzu kalmamış şehrin göbeğinde metruk bir alan olarak kalakalmış.
Yan tarafına bu arada Rum tüccarlardan biri yine bir Rum ustaya un ve makarna fabrikası yaptırmış. Sıvasız tuğla duvarlarda konuşturmuş ustalığını, beden duvarları da sıvasız taş, yuvarlak bacalı, makarna hamur yapımında kullandığı su kuyusu dahi varmış. O da korunma kapsamında yıkılmayıp ayakta kalmış ama kaykılmış kalmış. Bu da yine şehrin göbeğinde ikinci bir içine girilmez yapı olarak uzun yıllar harabe halinde kalmışlar. Tabii sahipleri zengin olduğu için buraları yap sata sinema gibi kurban gitmemiş aile fertlerinden hiç biri ellememiş. Zaten koruma kurulu da elletmemiş.
Yakın zamanda Ercüment Giritligil; tuğla duvarlı un-makarna fabrikasını restore ettirerek bir kaç salondan oluşan yenilip içilen bir mekana çevirdi. Şehrimize bir değer kattı. Aradan kısa bir zaman sonrada katırların merkeplerin bağlandığı hanı bu sefer booking tarafından 9.5 ile değerlendirilen gayet nezih bir şehir oteli olarak Manisa turizme kazandırdı.
Her iki mekanda hem vilayet konağına yakınlığı hem kentin merkezinde olması bakımından hem de iki büyük yeraltı otoparkının yakınında olması açısından trafiği aksatmayacak şekilde park imkanı fazlasıyla olan bir mekanlar zinciri oluşturmuş oldu. Turizm belgesi alarak yabancı ve yerli turiste Avrupa standartlarında hizmet vermeye başladı.
“Başlamaz olaydım” diyor. “Yıllarca şu binayı bu arsayı değerlendir Manisa’ya yakışmıyor metruk bir alan senin adına da yakışmıyor, güzel binalar yap da şu mezbelelik kalksın ortadan dediler. Yaptım. Yapmaz olaydım. Gitmediğim merci, çalmadığım kapı, yalvarmadığım insan kalmadı. İki belediye bir valilik, yaptıramadım.
Neyi?
Biri Cumhuriyet Otoparkı diğeri Bülent Koşmaz Otoparkı bir diğeri Vakıf İşhanı Otoparkı olmasına rağmen otelin önüne parketmiş araçlardan dolayı otel müşterileri araçlarını yanaştıramıyor yolun ortasında durmak zorunda kalıyor bazen tur otobüsleri geliyor trafik aksıyor yol tıkanıyor kapanıyor. Bu yeraltı otoparkları varken bu sokağa park yasağı getirilsin dedim. Ben söyledim ben dinledim.
Şimdi: Göbeğimiz çatlıyor turist gelsin diye. Şehzade tevatür saray rivayet olmasına rağmen şehzadeler şehri demek için bir tellal bağıtmadığımız kaldı. Askerden gelen evlenecek oğluna ev yapan baba gibi her eski eseri restore ederken turiste göre hazırladık yaptık. Ne anıtları ne kanıtları ne belgeleri ne diğerleri kaldı. Hepsi tastamam.
Gelgelelim, bir sokakta beş araba tüm hayallerini, ümitlerini, heveslerini, kursağında bıraktı.
Büyükşehir restorasyon yapıyor turizme kazandırmak için. Şehzadeler Belediyesi biz tarihi ilçeyiz diyor turist getirtmek için, valilik turizm destinasyonları deyip projeler hazırlıyor.
Hiç uğraşmasınlar şu sokaktan şu beş arabayı kaldırsınlar şu Giritligil Otel ile şu Taş Fabrika şu turistleri getirir.
Otoparka turist girmez ama arabalar girer.