Üzümünü ye bağını sorma. Denizine gir kıyısını sorma.
İşler iyi iken söylenmiş olmalı. Her şey gani her yer sebil. Bolluk zamanı zekatın nafakanın hayırın bol, eldekinin para etmediği zamanlar. Dağıt sebet sebet üzümleri.
Sahillerde tesis yok dilediğin koy kıyı sahil deniz senin hafta sonu kamyon kasalarına mahallecek doluş git denize. Biri mangal yakarken sahilde, diğeri şamyel şişirsin nefesiyle. Nar gibi kızar akşama yatacak yer ara, elleyene bağır sırtını, ellemeyene anlat hafta sonunu.
Üç yıldızdan başladı otel serüvenlerimiz beş oldu kesmedi, HD oldu yine kesmedi, Arap dedik Rus dedik bunlar yıldızı sever dedik yedi yıldızlı yaptık. Sahil kasaba esnafına hiç destek vermedik. Otellerin kapısından kafalarını çıkartmadılar. Yerli turiste pek yüz vermedik şamyel neyine yetmiyor. Otelin bich klabının yanında taşlık deniz kıyısı senin, yat taşlara altın üstün ciğer gibi kızarsın. Önemsenmedi yerliler, orta gelirli tatilciler.
Ruslarda anam geldiler mi sahillerde sere serpe sırt sırta. Sarışınından fidan boylusuna kumralından fotoroman oyuncusuna kadar var. Denizimize doyamayıp ülkemizde gelin olup kalanlar bile oldu.
Turizmden önce ihracat, yaş meyve sebze ihracatımız bilhassa ağır darbe aldı. Havamızdan bir şey kaybetmedik. Başka pazarlar aradık her pazar dolu. Perşembe pazarı mı bu, pazarın hemen yanı başında köylü pazarı deyip tezgah açacağız, tabii olmadı. Garibin yüzü güldü, akşam pazarı gibi pazarın kalanını yemeyeceğiz dedi. Ne gezer ihraç edilemeyip kalanlar denize döküldü fiyatlar değişmedi. Üreticinin kimyası değişti ihracatcının da, ama havası değişmedi.
Deve tellal pire berber oldu. İhraç malı yiyemeyen, beş yıldızlı sahilde denize giremeyen yerliler, ihracat ve turizm için umut oldu.
Fiyat düşmesin diye denize dökülen meyve ve sebzeler karaya vurdu. Oteller kapılarına kilit vurdu. Biz de körükledik sahil kasabaları boş, oteller kapalı, esnaf kan ağlıyor. Yerli turistte canlı heyecanlı yurt dışı seyahatlerine en kısa yoldan yunan adalarına gitti. Onca suriyeli Ege’yi geçerken biz mi geçemeyeceğiz!
Şimdi, bayram tatili 9 gün olsun. Hıh sana mı yarayacak zannediyorsun? Suriyelilerin botuna lastikciden alınan şamyele bindik mi ver elini adalar. Senin yıldızların bir bir düşerken apoletlerini sökmediklerine dua et.
Geçti Bor’un pazarı, Antalya’nın denizi.
(Masmavi durgun engin deniz, mavi ufuklar dahi.
Tertemiz kum sahilde şemsiye, şezlong, insanlar hani.
Oteller her yıl artarken bağlandı ümitler geleceye.
Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye.
Aldık yedik pazardan, seçtirmediler çürüğü çarığı
Akşam olsun bekledik ucuzlar diye pazarı.
Bir ümit bağlandı ihracattan, yiyeceğiz iyisini diye
Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye.
İçim yanıyor, yazık oluyor ülkemize ama kızdığımdan yazıyorum. Bir tek Rus’a Alman’a veya başkalarına güvenerek bunca yatırım mı yapılır biri olmazsa başka biri diye bir planınız yok mu? Ayıdan post … olmaz derler. Türk’ün Türk’ten başka dostu mu var?
Üzümcü de aynı her yıl pazar ara. Üzüm asmada bağcı pazarda böyle alış veriş mi olur. Çözüm: Okullara üzüm dağıtılacak. Oldu olacak üzüm dağıttığımız okullarıda bol yıldızlı otellere götürelim.)




Evlerde temizlik var Ramazan geliyor sokaklarda bir telaş komşular sözleşiyor.
-Yarın yufkanı yaparız ertesi seninle devam ederiz. Ocaklar kuruldu, unlar, oklava, yufka tahtası…
-Fadimeyi çağırdınız mı? Çok güzel yufka açıyor tül gibi, burdan bak arkasını görürsün
-Aişeyi de aldı gel. Eline çabuk ki üç kişinin işini yapaa.
-Hatçeyi unutma acık çenede lazım laf edivesin, ne laf var emme niden de buluyo anam, çağı çağı, accık dedikodu da ilazım.
-Senin adam da ne huysuz anam bu telaşın içinde kavurma istiyor ha bu akşamda bulduğunu yesin sen bana yolla bakem ben yuvasını yapem o huysuzun. İramazana ne kaldı şunun şursunda. Hadi hadi sallanman bakem.
Eline çabuk Ayşe, diline açık Hatçeba evin adamına laf edecek Emeti nineler mi kaldı? Kuru duvarlar, aşınmış tahtalar, duvarlara sinmiş nefesler, tavan arasına girmiş sesler mi duyuluyor, nerde? Hayatlar var da bahçeye açık yerlerin adı şimdi. Narlar var da çay olmuş bir içimlik demleri. Boya kokan kepenkler, el izi olmayan trabzanlar, ayak izsiz merdivenlerden çıkılıyor, karşılayanı yok, buyur eden sıcak yüzler yok. Ocaklar issiz, kapılar gıcırtısız, taban döşemeleri tozsuz kalmış. Başınızı uzattığınız pencere kafeslerinin arkaları boş. Sokaklarda çocuklar, saçaklarda damlalıklar, duvarların rengi, kapıların dengi, kapı kolları halkaları paslanmış, mandal ipleri çürümüş, açılmaz olmuş herbiri.
###
Emeti nine Hatçeba yok ama evler yine heyecan veriyor, Beylerevi’ni restore ederken titizlik itina aslını bozmayalım yaşayana yapana yaşatana saygısızlık olmasın geceleri dahi uykuna girer onarımlar. Heyecan. Kabusla uyanır ter içindesindir.
Takiptesindir hem de kimler kimler tarafından. Ele yüze bulaştırdıktan sonra kimseye bakamadığın gibi başka eve de bakamazsın, yapamazsın. Kula, Kulayla her ilgilenenin arkasından söylediği gibi biz demiştik laflarını duyarsınız ki taa Menye yoluna kadar.
İşte yapılanı herkesin görmesi zamanıdır. Kuruldan onayı aldığınız gibi Manisa Büyükşehir Başkanı Cengiz Ergün evleri turizme katacak, Kula Kula olacak dediklerinde ikincisi sırada, üçüncüsüde peşi sıra geliyor, dördüncü, beşinci derken Eski Kula Evleri geri dönüyor.
Her yeri yenilenmiş bu ramazan, bayram temizliği değil müze olmuş evler, yenilenmiş içleri. Otel olmuş bekliyor misafirleri. İçlerinde nefes olmayınca tanıtmak anlatmak için nefesler tüketilirken, eskiye benzetilen onarımlar heyecan verirken.
Eski Kula geri gelirken:
Tanıdık bir el tutacak kapı ipini, bastıracak mandalını, aşina ellere açılacak kapılar, güler yüzlere takılacak tebessümler. Gamsız hayatlar, tasasız günler, manili ramazanlar, baklavalı bayramlar, sıcak sohbetler.
Bu defa da mutlu hayatlar yaşanacak ve anlatılacak.
Geçen hafta yerel gazetelerden biri farklı bir başlık atmış Manisa için. “KÖYLÜYÜZ”
Köylüymüşüz kimin umurunda. Köylüymüşüz, köylü olmayan mı var? Köylüymüşüz, ne farkeder? Evet ne farkeder altımızda araba umurumuzda mı dünya? Daha dün üç kişiye mezar yapmıştı işyerini, yolun kenarında oracıkta biçmişti üç günahsızı.
Yol kenarında çalışma var insanlar gelip geçenlere renkli, konforlu bir yol için uğraş veriyorlar. Biri gelip üç hayatı söndürüyor. Köylüyüz, hayır değil cahili cühelayız hem de sapına kadar, yolda araç sürmeyi dahi bilmiyoruz. İnsanlar orada yavaşlayayım, araba altımda en fazla beş dakika kaybederim zamanımdan, bir kilometre geri kalırım yolumdan. Hep acelemiz vardır.
Yaptığımız da bir iş olsa, birine yarar bir iş olsa, yaptığımızın değeri ne ki? Anca tüketiriz. Ürettiğimiz kaç para eder ki? Aceleyle gideceğimiz yerde kaç paralık değerimiz var ki? Bizi bekliyorlarda ne oluyor sanki? Saygı mı var, sevgi mi? Sevmek değil saymak zorumuzmuş. Sevmezsen nasıl sayacan? Korkudan mı? Faydadan mı? Ummaktan mı? Her gün ama her gün kaza. Acelen ne?
Manisa, sosyo-ekonomik gelişmişlik endeksi açısından 23. sıradaymış diğer şehirlerden. Onun için “Köylüyüz” diye başlık atmış. Diğerleri bizden önde de kriter düşük olduktan sonra onlardan altta olmanın da bi hesaba gelir tarafı yok.
Deve boynun eğri hesabı düzelmez artık, kaydı bir defa şakulümüz. Üç nesil geçecek köylüyüm köylüyüz köylüler dememek için. O da bugün başlarsak, uzarsa dört nesile varır, daha da uzarsa kıyamet kopacak uğraşmaya gerek yok.
Biz de kader, adamlarda akıl var.
Sosyo, selam vermekle başlar. En basitinden sosyonun başlangıçıdır bu, bir engelliye yol göstermek, otobüste yer vermek trafikte saygılı olmak. Ağlarken teselli, gülerken temenni etmektir sosyo.
Ekonomo eğitime kadar uzanır da, o kadar ekonomo bilgimiz yok. Üretmediğimiz için tüketirken ezbereyizdir. Ne verirlerse yer, ne iş olursa yaparız. Pratik akıllıyızdır dakikasında çözer ama sonrasını bok ettiğimizi düşünmeyiz. Günü kurtardık mı yevmiye, gemiyi kurtardık mı kaptanlıktır hakkımız! Bir lokma bir hırka dersen o kadar eğitimimiz var demektir. O kadardan da ulema olunacak değil a. O da sosyal-ekonomik yapı= eğitimdir kapı.
Ehliyet bakkaldan arabalar sokaktan alınıyor. Kırmızı laf olsun diye, yeşil yanana da durana da geç diye. Kader deriz bizde bilinir, başka diyarda yok zannedersiniz. Plan program, hesap kitap, örf adet, sevgi saygı ne gezer her iş ezbere her yer mezbele.
Şehirlerarası yol; kavşak, kırmızı ışık, safra atma yeri, pet şişe, naylon torba, alt bezi bile var. Piknik alanları, dönmeye arkanı ne yediysen orada. Bu görüntüler bizde olduğu gibi bizden üst sıralarda olanlarda da var. Demek ki 23’den yükselmenin bir anlamı yok her yer aynı. Birinci olanda yükselmeli yirmiüçüncü olanda. Sosya-ekonomi fakültesi olsa öğreneceğiz yükselmeyi. Vardı da biz mi gitmedik adam sen de?
Ört de öleyim, bari görmeyeyim.
Bahar yağmuru derler, bölge bölge yağar, birden bastırır, ızgaralar oluklar taşımaz, yollarda sel olur akar. Böyle bir bahar yağmuruna yakalanmıştım, sığınacak saçak aramıyor ıslandıkça ıslanmak istiyordum. İçime, donuma kadar. Böyle sağanağa yıllar sonra yakalanmıştım. Herkes sığındıkları saçak altında, evlerinin pencerelerinden bana gülerken, arabalarının içlerinden buhar tutmuş camlarını silerken, “Deli mi ne?” dediklerini duyar gibiydim bisikletimin üstünde.
Forumlarda, yorumlarda, haberlerde, seferlerde, ama her yerde, bisiklet yağıyor. Torunum iki bisikletli görünce “Dede arkadaşların geçiyor.” Diyor.
Meğer en son benmişim,
Herkeste varken benim bisiklete binişim.
…
1960 yılları. Boyumdan yüksek ayaklarım yere parmak ucumda basıyor. Abimin bir eli gidonda diğeri selede hem dengeyi sağlıyor hem gidişime yardımcı oluyor hem de arada bir kendime bıraksa da yanı başımda koşuyor. Bir iki kendi başıma bıraktıktan sonra yanımda koşmamaya başlamıştı alıştım diyerek. Düşmelerim göz yaşımın musluklarını açtığında gülerek yanıma gelen ağabeyim “Hadi kalk bu iş bitiyor, alışıyorsun, öğreniyorsun.” Diye diye alıştım bisiklete binmeyi.
Abimlerin kullandığı yeşil renkte Philips marka bisiklet bana kalmıştı. O kadar hevesle biniyormuşum ki bir zaman sonra derslerimi astığımdan babam da bisikletimi tavana asmıştı. Yalvar yakar derslerle beraber yürüttüğüm bisikletime tekrar kavuştum. 1970’e gelmiştik. Bisiklet ne oldu bilmiyorum (ben mimar olmuştum) o yaşlarda başka sevdalara kapıldık. Yanlış anlaşılmasın yanlış anlaşılacak mevzuda var ama araba sevdası sarmaya başlamıştı hülyalarımı. Ben de değil dünyada da bu böyleydi 50’li yıllarda başlayan akım 70’lerde alım gücüne kavuşıunca yollar caddeler arabalarına kavuşmuş oldu. Giderek her yer araba doldu. Balkon altlarına koyabilmek için verilen mücadelelerin neticesi, bazen mahkemelik çoğu zaman hastanelik oldu. Bisikletler benim bisikletimin ne olduğunu unuttuğum gibi unutulmuştu. Arada bi bisiklete binen görülsede yadırgandı küçümsendi fakirlik edebiyatına malzeme oldu.
Bu araba sevdası Avrupa’dan bize bulaştığında onlar bisikleti yollara çıkarmaya başlamışlardı. Başta Danimarka. Hollanda, İsveç, Finlandiya, Almanya, Belçika, Slovenya, Macaristan ve Avusturya başı çekiyordu.
“Daha çok insanın ulaşım için bisikleti tercih etmesini istiyoruz çünkü bisiklet en verimli ulaşım aracı. Kapladığı alan bakımından optimal. Sürdürülebilir bir ulaşım aracı çünkü çevreyi kirletmiyor. Şehirde A’dan B’ye gitmenin en hızlı yolu. Ayrıca bisiklet sosyalleşmek için harika bir araç. Bisikletle hareket ederken insanlarla göz teması kuruyorsunuz. Etrafınızdaki kişilerle etkileşim içindesiniz. Metal bir kutunun içinde izole bir şekilde oturmuyorsunuz. Bisiklet güvenli bir şehre sahip olmanın yöntemlerinden birisi. Birbirileri ile etkileşim içinde olan insanlar birbirlerine zarar vermezler. Dışarıdasın, etkileşim içindesin, hızlısın. etrafının farkındasın ve tadını çıkarıyorsun. En mutlu insanlar mıyız bilmiyorum ama hayatımızdan memnun olduğumuz doğru.” Diyordu Kopenhag Teknik ve Çevreden sorumlu Belediye Başkanı Morten Kabell.
Yeraltı otoparklarının üstlerine, parklara, meydanlara, toplu ulaşımın duraklarına, istasyona, oto terminale kiralık bisiklet istasyonları kuralım. Bu başlangıç olsun Avrupa bisiklete binmeyi 100 yılda öğrenmiş. Biz de başalayalım biri gidondan diğeri sepetlikten seleden tutsun biri pedala basarken diğeride sepetliğe arkaya otursun. Şehrimizi, yollarımızı, parklarımızı, esnafımızı, mahallemizi, komşumuzu, bakkalımızı yeniden tanıyalım. Tanışalım.
Unuttuğumuz hasletlerimizi yeniden kazanalım. Dostumuzla sohbet için direğe ağaça yaslarken, sehpaya alırken bisikletimizi, hızla akıp giden zamanı durduralım. Bir nefes alırken, soluklanırken; şehrimizi koklayalım, motorsuz sesini dinleyelim, yeniden sahiplenelim; taşını, toprağını, ağacını, çiçeğini, sokağını.
Sevelim mahallemizin Fahriye ablasını, tutalım göçüp giden yaşlılarımızın yasını, duvarın boyasından karşı evin çatısına, sokağın taşından, yeni yapılacak binasına, karışalım.
Gelin şu araba sevdalılarının alınlarını karışlayalım.
Her yıl binlerce araç trafiğe çıkarken otopark yeri ayırmakta bulmakta zorlanan kentler farklı planlamalar ile araç trafiğine çözüm arayışına girmek, yaya araç ilişkisine çare bulmak zorundadırlar. Bunun da tek çözümü şehir merkezlerini yayalaştırmaktan geçmektedir.
Mağaza ve alışveriş mekanlarının, yayaların kullanımına ayrılması gereken alanların araç trafiğinden arındırılması gerekmektedir. Şimdi olmasa da kısa bir zaman sonra şehir merkezine araçların girmesinin yasaklanmasından başka bir çözüm bulunamayacaktır.
Bununla ilgili olarak merkezde 400 ve 600 araçlık otopark yapılmıştır. Eski Garaj’da yeni yapılacak Büyükşehir Belediye Hizmet Binası’nda 2000 araçlık otopark daha yapılacaktır. Eski Garaj çarşı (merkez) arası yaya olarak on dakikalık bir mesafedir. Dolayısıyla araçları depolayacak otoparklarımız olacaktır.
Çarşı esnafına; caddeleri genişletip araç dediğimiz demir teneke yığınlarını vitrinlerin önüne istiflemenin ne faydası olacağını sormak lazım gelir. Otoparka girip çıkmakta zorlanacak şekilde otoparkın burnunun dibine parketmiş araçların kaldırılmasını isteyip alış verişe gelenlere konforlu bir alan sağlamaları gerekirken.
Göreve geldiğimiz günden bu yana cadde ve sokak düzenlemelerinde bu ana fikirden hareketle planlamalar yapıyoruz. Yayalara ağırlık vererek yollar daraltılıp kaldırımlar genişletilmekte, yürüyüş ve gezintinin özendirilmesi için yeşil bantlara ağaç ve çiçeklendirmeğe önem verilmektedir. Bu şekilde merkezde ki mağaza ve dükkanların vitrinlerinin izlenmesi giderek alışverişin canlanmasına arttırılmasına imkan sağlanmaktadır.
Yaya gezintilerinde; insanların birbirleriyle olan ilişki ve davranışları, göz temasları, selamlaşmaları ayak üstü sohbetleri, hal hatır sormaları sayesinde şehir halkını daha da birbirlerine yakınlaştıracak birbirlerini tanımalarına birbirleri ile dost olmalarına çevresini şehrini sahiplenmelerine, korumalarına, benimsemelerine yardımcı olacaktır.
Giderek daha yaşanılabilir bir hayat, daha paylaşılabilir bir gelecek, daha yardımsever bir toplum, saygı ve sevginin hüküm sürdüğü, insanî duygu ve davranışların tekrar insan hayatında ki yerini aldığı, genç ve çocuklarımızın bu görgü, duygu ve saygı ile büyüdüğü bir anlayış yerini alacaktır.
Tüm bunları düşünerek hareket edildiğinde caddelerin, sokakların, kaldırımların planlamalarının değiştirilerek bir takım düzenlemeler yapılarak ağaçlandırılması, aydınlatılması, çiçek ve yeşillendirilmesinin israf masraf ve müsriflik olarak değerlendirilmesi çok büyük bir aymazlıktır.
Eğitime bunca yatırım yapılması çocuklarımıza eğitim için türlü imkanlar aranması harcamalar yapılması en iyi okul ve eğitimcilerden faydanılması için harcadığımız emek ve gayretlerimizi nasıl yadsıyamazsak bu çevre düzenlemelerinin bizlere kazanımlarını da yadsıyamayız.
Sığ düşünce, kıt akıl, sabit fikir ve at gözlüğü ile ufuklar gözlenemez. İnsanî yaşayış, insanî davranış, insanî ve sosyal hasletlerimizin toplumumuza kazandırılması bu duygularımızın çocuklarımıza gençlerimize örnek olması sayesinde geleceğe ümitle bakar yarınlarımızdan endişe duymayız.
İşte bu ana fikirden hareketle yapılan planlama ve düzenlemelerin tek amacı budur. Manisa’yı tekrar yaşanabilir sokakta dolaşılabilir halkın birbirlerini tanımalarını sağlayabilir bir şehir yapmaktır.
Not: MAGİDER dernek başkanı Ayberk Aloğlu ve arkadaşları müteşebbis gençler, şehri ve esnafı için gayret gösteren planlamalar yapan bir kardeşimiz, oğlumuz. “AVM’leri biz yapalım” derken Manisa için güzel bir proje olduğunu anlatacağım.
Merdivenlerden çıkarken ne diyeceğini ezberler gibi içinden tekrar ediyordu. “Ecale etme tane tane, tek tek anlat tenbihledikleri gibi, zaten sen de biliyon.”
Özel odada beklemeye başladı sekreter hanım “Ne içersiniz? diye sormuş, “İçmeyeyim taze içtim” deyivermişti.
-Tamam beyefendi sizi bekliyor buyrun deyince ayakları dolaşarak içeri odaya girdi elinde tuttuğu kasketi yamulmuş sıkıyor da sıkıyor bir elinden öbürüne dolandırıp duruyordu.
Oturdu ama aslında koltuğun kenarına ilişti. Beyefendi yumuşatmak için hal hatırdan sonra,
-Çoluk çocuk nasıllar okula giden var mı?
Yav şimdi onların sırası değil ben kahvede tenbihlenenleri anlatacağım.
-Eyilerdir ama ben bizim köyde ki bu sene ki mahsul için gelmiştim. Yaş üzüm yapıyoz efendim tabii her sene…
-Evet biliyorum her sene sıkıntı yaşıyorsunuz. Pazarlamada sıkıntı var. Tüccar bu sene soğuk vurduğu için ürünün az olacağından ve para yapacağından bahsediyor. Öyle olacak gibi de gözüküyor.
-Efendim tüccar hep öyle diyo da almaya gelince kırk dereden su getiriyo. Biz ilaçımızı attık bir ay sonra sıcaklar basmadan üzümler yanmadan örtmeyede başlığcez. Koca ova bembeyaz oluvecek, kahvede konuşuyoduk naylonlar bu sene bi kat daha artıvemiş buna da dur deyen yok mecburuz ya, onlarda biliyo, kafalarına göre satıyolar.
Açılmış konuşuyordu hem anlatıyor hem de bunları ben mi söylüyorum diye içinden geçiriyordu.
-İlgileneceğiz siz merak etmeyin.
Odadan çıktı binanın dış merdivenlerine kadar gidebildi yığılırcasına basamağa oturdu.
-Of be ne zormuş emme bir bir anlatıvedim o da hak vedi.
Bir sigara yaktı söylemeyi unuttuğum bir şey var mıydı diye düşündü. “Tüh be Halime’nin düğüne davet etcedim. Geri dönülmez gari ayıp olur hem ne bu samimiyet demezle mi. Eh o köye gelince söölerim.”
Bağlara soğuk vurdu haberleri ile üzümcüler hatırlatıldı. Hep unutuluyora. Yapraklar pazara çıktı kaza bela olmadan toplanır inşallah yine bağcılar haberlerde.
Koca Sarıgöl ovası gök yeşili beyaz gelinliğini giyipte beyaza bürünmeden pazarı ederi bulunur da, asmalarda akıp da sirkelik olmaz kehribar sarısı üzümler inşallah. Rusya, ilaç bahane edilmeden geçen yıldan pazar bulunmuş anlaşmalar yapılmış fiyatlar belirlenmiştir inşallah.
Gediz ovasında pamuk geri geleceğe benziyor. Selendi de tütün ekimi başlamış. Üzüm zaten göz bebeğimiz. Bu üçlü Gediz ovasının ayrılmazı, olmazsa olmazı. Ova, boş kalınca ya davulcuya ya zurnacıya misali ya mısıra ya kısıra kaldı.
Üzümü; dünyada tek geçiyor, pamuğu; lifinden parasüt ipi yap, tütünü; tüttür tüttür üfür her dumanı keyf. Adamlık fidanlar seralarda, yaşı lezzet, kurusu kışın kahvaltılarda. Adam dik adam çıksın hüdai nabit aynıyle sabit. Gediz nazlı ak rengin yüzüne geldi salkım söğütlerin gerdanlık, kuşlara yuvalık, kök dibi sazan, diz kapakta levrek, geri geldi enginlerden balıkların. Ovasının her karışı altın sarısı, bereket her damlası, yıllara meydan okuyor, uzun yoldan Murat dağı felan değil tarihlerden akıyor.
Hak verir, kul kıymet bilmez imiş.
Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân.
Mahmut Bey (Salihli Belediyesi Başkan Yardımcısı) ile sözleştiğimiz gibi Salihli girişinde buluştuk. “Önce yeni yaptığımız kent müzemizi gezelim mi?” Kent müzesi merakımızı biliyorlar, oraya yönlendik. Arnavut taşı kaplı genişçe bir avlu etrafında eski tescilli yapıları bulunan küçük sempatik cana yakın insancıl bir komplex. Bu tür yapılarda avlunun ortasında küçük bir süs havuzu bulunur onun yerinde portakal ağaçı varmış bozmamışlar gelen misafirlere meyvesi olduğunda ikram ediyorlarmış. Evlerden birinin alt katını kafemsi çay evi yapmışlar şirin güzel bir köşe olmuş. Kitap okunası yazılası sakin bir yer.
Hemen yanında ulu çınarları olan tren istasyonu var, bu alanda korumaya alınmış. Nostalji değil 50 sene öncesi sanki. İstasyon fotoğraflarında ki yolcuları hayal edin sizin de fötr şapkalı veya kurüvaze takım elbiseli haliniz canlanır gözlerinizde.
Belediye önünde Harun Hocam, meslektaşım Selcen Hanım ile buluştuk.
Harun Hocam,
-Halı ve Kültür müzemizi de gezelim mi?
-Biz de olmayanları gösterip kıskandırıyorsunuz.
Sardes Kentinin yer mozaği motiflerinden kırlentler, kaneviçeler, çocuk resim yarışmalarında derece alan resimlerin model olarak kullanıldığı kök boyalı halılar, kilimler, baskı iplik tekniğiyle dokunmuş ipek görünümlü halılar.
(Bakakaldım, kalakaldım. Koca Manisa da yer bulamadık, hep lafta kaldık, yerimizde saydık, saymaya devam. Ne kent ne kültür sanatları müzemiz oldu. Salihli; parayı bulan kültürlü sartlılardan bu yana aynı anlayış kültür devam ediyor. Bizim Magnesia’lılar kültürsüz müydü acaba? Hiç sanmam.)
Menzil-i maksudumuz Kemer Köyü’ne gitmek iken, Harun Hocam bir parmak bal çaldı kestirmeden.
Salihli/Kemer Köyü: Adının Kemer olduğunu pek tahmin etmiyorum. Ahşap işleme tavanlı konakları, ustaların hünerlerini gösterdikleri büyük evleri, pederşahi yaşantıların toplaştığı kayrak taşı kaplı avluları, sarnıç kuyularını birbirlerine bağlayarak yağmur sularının, dertlerini tasalarını sevinç ve mutluluklarını paylaştıkları gibi paylaşıldığı, Nardis Antik Kenti’nin devşirme malzemelerinin duvarlarda, avlu taş kaplamalarında kullanıldığı, arnavut taşı kaplı dar sokaklarına sıralanan evlerin arazinin eğimli yapısına uyarak yerleştirildirildiği, arkasına tepeyi alarak sert esen rüzgarlardan korunduğu, ovaya ve karşı dağlara bakan muhkem yerleşimi olan bu köyün adı Kemer olamaz.
Çatılar yosunlu kiremit taş tozu, duvarlar taş, sokaklarda, taş gibi bir köy.
Tuğla örgüsü olan minaresinin camisinin iç mekanında el yazması ayetler, süslemeler, tavan göbeği, sermafili ayrı bir sanat. 1796 yılını tarihlemişler o günden bu güne çok ellenmiş ama özelliği taşınagelmiş denilebilir.
Suyu olmayan köyde bir de değirmen var. Unu, elektrik üreten motoru ile öğütüyormuş. Unu ürettiği yetmezmiş gibi köyün çarşısının sokaklarını aydınlatmak için elektrik de veriyormuş. Motorunu görmeye değer. Değirmen tam bir müze.
Köyün ufak dükkancıklarından oluşan çarşısı hatta palamut almaya gelen tüccarların konaklayacağı şimdi kullanılmayan oteli bile var. Köy Palamut ticaretiyle zenginlemiş.
-Ne işe yaramış bu palamut ticareti yapılacak kadar dediğimde. Halıda iplik boyası olarak kullanılırmış. Boya için palamuttan zengin olan köy, halı dokuyan köyleri düşünemedim.
Bizse halının nasıl dokunduğunu unuttuk köy kahvelerinde laf üretmekten. Üç beş teyze sokağın gölgelik bir köşesinde oturmuşlar, selam verdik hoşgeldinizden sonra kendimizi tanıtınca “Bu yollada yürünmüyo daş döşevingari buralarıda” dediler. Halıcılık bitmiş köy zaten yeni yapılan tuğla evlerle yola çıkmış gidiyor bir de arnavut kaplı taşların yerine beton parke döşeyivedik mi tam gaz.
Bu köye 22 Mayıs da köy pazarı kuracak Salihli Belediyesi. Hem köyü şehirliye tanıtmak, kültürünü yaşatmak, köylerinin kıymetini anlatmak için palamut almaya gelmesekte lezzetli zeytin yağından almak için gelmeye görmeye hatta köyü gezip beğendiğiniz her hangi bir evde dibek kahvesi içmeye değer.
O kadar misafirperverler ki burada geleneğimiz göreneğimiz kültürümüz hala yaşıyor. Ne demiş Şeyh Edebali “İnsanı yaşat ki (devlet yaşasın) köylerimiz yaşasın, şehre göç dursun, köylerimiz kalkınsın.
Hz. Nuh, İdris aleyhisselamın göğe çıkarılmasından sonra, azan insanlara peygamber olarak gönderildi. Insanlar putlara tapmaya başladı. Cenab-ı Hak bunun için Nuh aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. O zaman 50 yaşında idi. Yıllarca insanları dine davet etti, putlara tapınmaktan sakındırdı ve Allah-ü Tealaya ibadet etmelerini söyledi. Ama Nuh aleyhisselama kendi oğlu Yam yani Ken’an bile iman etmedi, hatta alaya alıp işkence ettiler: “Andolsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim ! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum” (A’raf, 59) .
Nuh aleyhisselam insanların davetine icabet etmedikleri için onlara beddua etti:« (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını arttır » (Nuh, 24). Allahü Teala da bundan sonra Nuh aleyhisselama gemi yapmasını emretti: « Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme ! Onlar mutlaka boğulacaklardır ! » (Hud, 37) .
Gemi bitince tufan oldu (denizler taştı ve her taraf su oldu). Nuh aleyhisselam sayısı 80 kişi kadar olan mü’minler ile 3 katlı olan gemiye bindi. Nuh aleyhisselam gemiye her hayvandan birer çift aldı. Oğlu Ken’an’ı da gemiye almak istedi, ama o “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi, gemiye binmedi.
Nuh Peygamber’in oğlu Ken’an en yüksek dağa çıkar, sular yükselir dağın zirvesinde ki Ken’an’ın ayaklarının altına kadar su gelir bir karış toprak parçası kalmaz, parmak uçlarında yükselir ama akibetten kaçamaz.
Gediz Ovası eskilere dayandırıldığında Gediz Grabeni diyorlar yani Gediz nehrinin yıllarca aktığı çökeltiden oluşan ova. Bereketli topraklar, mümbit araziler, adam dik adam olur dedikleri cinsten. Adam dikilse olacak da fidan bulunamıyor.
Sular yükselip de Ken’an’ın ayaklarına geldiğinde bir karışlık toprak parçası kalmamıştı. İşte tufan, bir karış toprak parçasının kıymeti. Kıyamet tarif edilirken yerin altı üstüne gelecek derler. Biz başladık yerin altını üstüne getirmeye, elektrik enerjisinde kullanılmak maksadıyla yerin 3-4 bin metre altından sondajlanan sıcak suların yer yüzüne çıkarılması için AB destek veriyormuş, biz batarsak onlar kalacaklarını sanıyorlar. Onların topraklarının altında sodalı sular var. Hangi Avrupa ülkesine gitseniz sömürdükleri ülkelerin meyve ve sebzelerini yiyorlar.
Şeyh Edebali’nin; beylikleri toplayıp, toprak sahibi olup, Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi’ye verdiği öğütte “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” der.
Topraksız insan da olmaz, devlet de.
Bir haber, bir kaç yazı, konuşmalar, bir kaç gün sıcaklık, geçtikten sonra soğuyan taraflarından ortasına doğru ufuneti suhuneti bittiğinde kapanıp gidecek. Herkes eskisi gibi bir şey konuşulmamış gibi rutin işler alışılagelmiş gidişler. Hoş gidişler ola.
Unutmak ihanet olur. Bu önemli, artık pamukçu tütüncü yok. Mısırcının kazandığı anca kendine o da günü kurtarma çabasında. Mısır; güldür güldür su, gürül gürül yeşillik, körelen toprak. Bir avuç tohumun karşılığı değil bir ton mısır. Mısırı alan tohumu satan. Ambalajlanmış tohum çuvallanmış mısır. Çuvallanan mısır mı, çiftçi mi? Yazı mı tura mı para havaya fırlatıldı henüz yere düşmedi. Yazı gelip kaybedeceğimiz kesin iki tarafı da yazı çünkü. Fır döndü de deneyelim şansımızı onun da her tarafında hep bana yazıyor.
Yani mısırcıdan okul beklemek hayal. O zaman iş başa düşüyor. Madem ki büyükşehire yaptırılmıyor. Büyükşehir verin iki ayda başlayayım demişti. İki ayda başlayacak babayiğit lazım. Okul paşası yapmak kaydıyla.
Büyükşehrin projesinde Uluparka bakan cadde tarafında bahçe kotundan çıkan yedi tane dükkan vardı. Kiralar okul aile birliğinin geliri, yetmedi otoparktan pay: Folklor ekibinin gideri, okul basket, voleybol, futbol takımlarının sponsoru. Okul başarılı, folklor dereceli, takımlar becerili. Şampiyonluklar, sevinçler, heyecan; okulu sevmek, benimsemek, başarılı öğrenci olmak. Örnek bir öğretim yuvası herkesin imrendiği.
Bizim okulu da Büyükşehir Belediyesi yapsın. Hem spor, kötü alışkanlık yok, hem eğitim, devlete faydalı insan, hem sporcu, ileri ki yıllarda Türk sporuna sporcu verilsin. Avrupa, Amerika hep böyle.
(Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile yeni bir protokol imzaladı.
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalanan protokolle gelecek ders yılı başından itibaren 5’inci sınıf öğrencilerinin tümünün spor alanında yetenek taramasından geçirileceğini bildirdi.)
Selçuki Osmanlı karışımı ile sekiz adım gidilir onun için okullarımız üniversitelerimiz çoğalıyor ama yetişen insan sayımız azalıyor. Büyükşehir belediyesi büyük bir işletme, büyük bir üretim merkezi, büyük bir fabrika, sanılıyor olmalı ki kapıda binlerce CV elinde insanlar. Maaşa talim düşüncesi hakim. Karı koca çalıştık mı, bir lokma bir hırka geçinip gideriz. Kim üretecek? Herkes tüketecek, bitirinceye kadar ama biten geleceğimiz olacak. Gelecek bir gün kapımıza dayandığında aklımız başımıza gelecek amma velakin iş işten geçecek.
İnna Lillâhi Ve İnnâ İleyhi Raciûn.
Tarım, sanayi, teknoloji, enerji, üretimleri safha safha ülkelerin ekonomik yönden kalkınmalarını sağlarken ekonomik ve sosyal yönden seyahat özgürlüğünün rahatlığı ile önce yakın çevrelerden daha sonra biraz daha uzak çevrelere yapılan seyahatler suda ki halkalar gibi genişleyerek çok daha uzaklara seyahat etme imkanları ve kolaylıkları giderek artarken bunu da ekonomiye kazandırmak için turizm sektörü doğdu ve gelişti. Dünya ülkeleri yabancılara gösterilecek ellerinde ne varsa onları sunma gayreti içerisine girdiler. Bu dediklerim 1900’lerden sonra başlar.
Turizm firmaları kullandığımız elektronik aletler mobil telefon tabletler sayesinde cebimize girdiler. Yaptıkları reklamlar ile rüyalarımıza dahi girer oldular.
Turizmin doğuşu yukarıda saydığım tarımdan teknolojiye geçiş sürelerine benzer, önceleri sanat galerilerinde müzelerde ünlü ressamların tabloları, heykelleri, sergileniyordu. Louvre Müzesinde Mona Lisa tablosunun bulunduğu odaya giren turist sayısı yılda 15 milyonu buluyordu. Daha sonra ülkeler şehirler gezilmeye başlandı. Deniz ve güneş turizmi, ardından Antik yerleşimler revaçta olmaya başladı. Ancak antik kentlerde ki tiyatro, agora, Artemis Tapınak’ı, yollar, duvarlar, kaleler, birbirinin devamı Roma Dönemi, Bizans Dönemi eserler, kırık kollu, kopuk başlı heykeller giderek cazibesini yitirmeye başladı. Çok eskilere dayanan ilk medeniyetler, bulunanların yanında acaba daha öncesi var mı? Merakı heyecanı yerini almaya başladı. (Göbekli tepe de yapılan kazılar gibi.)
Bu dahi insanları tatmin etmeyerek dünyanın oluşumu yaşı, yaşını gösteren neler var, buzul çağı, daha eskisi, dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda ne gibi oluşumlar, depremler, volkanik patlamalar, yer kabuğunun hareketleri, bu esnada yerin altından arzın merkezinden yer üstüne çıkan oluşumlar. İşte Tüm bunlar 21.yüzyılımızın turizm yeni paradigması oldu. (Paradigma, bir disipline belli bir süre hakim olan model veya kurumsal çerçeve olarak tanımlanabilir. Başka bir ifadeyle paradigma, bir grup bilim insanı tarafından ortaklaşa kabul edilen görüşlerdir.
Yeni bir görüşün yeni bir paradigma olabilmesi için hem kendi alanında ortaya çıkmış sorun veya sorulara uygun çözüm bulabilme potansiyeline hem de çağını aşarak ileriye dönük yeni açılımlar yapma özelliğine sahip olması gerekir. Ortaya konan paradigma, alanındaki yeni sorulara veya sorunlara çözüm getiremediği takdirde yeni arayışlara gidilir. Bu durumda, var olan paradigmanın çözüm bulamadığı sorunlara çözüm bulma potansiyeline sahip daha kapsamlı görüşler ortaya konur. Bu görüşler, alanındaki sorunları çözdükçe her geçen gün daha fazla güç kazanır. Alanındaki otoriteler tarafından da kabul görür ve yeni bir paradigmaya dönüşür.)
Tüm bunların cevabını veren insanların merakını gideren dünya oluşumunun bilgi zenginliğin adı: JEOPARK.
Jeopark Turizmi ilk 2000 yıllarında başladı. Her yıl çeşitli ülkelerden yenileri eklenerek yeni keşifler, oryantasyonlar bulunarak dünya genelinde 111 Avrupa’da 64 jeopark var. (Kula Jeoparkı UNESCO sertifikası aldığında Avrupa’da 58. sıradaydı.) Türkiye’de ise ilk ve tek Kula Jeoparkı.
Bakanlar kurulu kararıyla onaylanan Jeopark Belediyeler Birliği (Manisa, Kula, Salihli) Tüzüğü resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Manisa Büyükşehir Belediyesi ve Kula, Salihli Belediyelerin üyeliği ile çalışmalarına başlamak için ilk toplantısını, Manisa BŞ Belediyesinde Büyükşehir Başkanı Cengiz Ergün başkanlığında yaptı.