Mahmut Bey (Salihli Belediyesi Başkan Yardımcısı) ile sözleştiğimiz gibi Salihli girişinde buluştuk. “Önce yeni yaptığımız kent müzemizi gezelim mi?” Kent müzesi merakımızı biliyorlar, oraya yönlendik. Arnavut taşı kaplı genişçe bir avlu etrafında eski tescilli yapıları bulunan küçük sempatik cana yakın insancıl bir komplex. Bu tür yapılarda avlunun ortasında küçük bir süs havuzu bulunur onun yerinde portakal ağaçı varmış bozmamışlar gelen misafirlere meyvesi olduğunda ikram ediyorlarmış. Evlerden birinin alt katını kafemsi çay evi yapmışlar şirin güzel bir köşe olmuş. Kitap okunası yazılası sakin bir yer.
Hemen yanında ulu çınarları olan tren istasyonu var, bu alanda korumaya alınmış. Nostalji değil 50 sene öncesi sanki. İstasyon fotoğraflarında ki yolcuları hayal edin sizin de fötr şapkalı veya kurüvaze takım elbiseli haliniz canlanır gözlerinizde.
Belediye önünde Harun Hocam, meslektaşım Selcen Hanım ile buluştuk.
Harun Hocam,
-Halı ve Kültür müzemizi de gezelim mi?
-Biz de olmayanları gösterip kıskandırıyorsunuz.
Sardes Kentinin yer mozaği motiflerinden kırlentler, kaneviçeler, çocuk resim yarışmalarında derece alan resimlerin model olarak kullanıldığı kök boyalı halılar, kilimler, baskı iplik tekniğiyle dokunmuş ipek görünümlü halılar.
(Bakakaldım, kalakaldım. Koca Manisa da yer bulamadık, hep lafta kaldık, yerimizde saydık, saymaya devam. Ne kent ne kültür sanatları müzemiz oldu. Salihli; parayı bulan kültürlü sartlılardan bu yana aynı anlayış kültür devam ediyor. Bizim Magnesia’lılar kültürsüz müydü acaba? Hiç sanmam.)
Menzil-i maksudumuz Kemer Köyü’ne gitmek iken, Harun Hocam bir parmak bal çaldı kestirmeden.
Salihli/Kemer Köyü: Adının Kemer olduğunu pek tahmin etmiyorum. Ahşap işleme tavanlı konakları, ustaların hünerlerini gösterdikleri büyük evleri, pederşahi yaşantıların toplaştığı kayrak taşı kaplı avluları, sarnıç kuyularını birbirlerine bağlayarak yağmur sularının, dertlerini tasalarını sevinç ve mutluluklarını paylaştıkları gibi paylaşıldığı, Nardis Antik Kenti’nin devşirme malzemelerinin duvarlarda, avlu taş kaplamalarında kullanıldığı, arnavut taşı kaplı dar sokaklarına sıralanan evlerin arazinin eğimli yapısına uyarak yerleştirildirildiği, arkasına tepeyi alarak sert esen rüzgarlardan korunduğu, ovaya ve karşı dağlara bakan muhkem yerleşimi olan bu köyün adı Kemer olamaz.
Çatılar yosunlu kiremit taş tozu, duvarlar taş, sokaklarda, taş gibi bir köy.
Tuğla örgüsü olan minaresinin camisinin iç mekanında el yazması ayetler, süslemeler, tavan göbeği, sermafili ayrı bir sanat. 1796 yılını tarihlemişler o günden bu güne çok ellenmiş ama özelliği taşınagelmiş denilebilir.
Suyu olmayan köyde bir de değirmen var. Unu, elektrik üreten motoru ile öğütüyormuş. Unu ürettiği yetmezmiş gibi köyün çarşısının sokaklarını aydınlatmak için elektrik de veriyormuş. Motorunu görmeye değer. Değirmen tam bir müze.
Köyün ufak dükkancıklarından oluşan çarşısı hatta palamut almaya gelen tüccarların konaklayacağı şimdi kullanılmayan oteli bile var. Köy Palamut ticaretiyle zenginlemiş.
-Ne işe yaramış bu palamut ticareti yapılacak kadar dediğimde. Halıda iplik boyası olarak kullanılırmış. Boya için palamuttan zengin olan köy, halı dokuyan köyleri düşünemedim.
Bizse halının nasıl dokunduğunu unuttuk köy kahvelerinde laf üretmekten. Üç beş teyze sokağın gölgelik bir köşesinde oturmuşlar, selam verdik hoşgeldinizden sonra kendimizi tanıtınca “Bu yollada yürünmüyo daş döşevingari buralarıda” dediler. Halıcılık bitmiş köy zaten yeni yapılan tuğla evlerle yola çıkmış gidiyor bir de arnavut kaplı taşların yerine beton parke döşeyivedik mi tam gaz.
Bu köye 22 Mayıs da köy pazarı kuracak Salihli Belediyesi. Hem köyü şehirliye tanıtmak, kültürünü yaşatmak, köylerinin kıymetini anlatmak için palamut almaya gelmesekte lezzetli zeytin yağından almak için gelmeye görmeye hatta köyü gezip beğendiğiniz her hangi bir evde dibek kahvesi içmeye değer.
O kadar misafirperverler ki burada geleneğimiz göreneğimiz kültürümüz hala yaşıyor. Ne demiş Şeyh Edebali “İnsanı yaşat ki (devlet yaşasın) köylerimiz yaşasın, şehre göç dursun, köylerimiz kalkınsın.
Hz. Nuh, İdris aleyhisselamın göğe çıkarılmasından sonra, azan insanlara peygamber olarak gönderildi. Insanlar putlara tapmaya başladı. Cenab-ı Hak bunun için Nuh aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi. O zaman 50 yaşında idi. Yıllarca insanları dine davet etti, putlara tapınmaktan sakındırdı ve Allah-ü Tealaya ibadet etmelerini söyledi. Ama Nuh aleyhisselama kendi oğlu Yam yani Ken’an bile iman etmedi, hatta alaya alıp işkence ettiler: “Andolsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim ! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum” (A’raf, 59) .
Nuh aleyhisselam insanların davetine icabet etmedikleri için onlara beddua etti:« (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını arttır » (Nuh, 24). Allahü Teala da bundan sonra Nuh aleyhisselama gemi yapmasını emretti: « Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme ! Onlar mutlaka boğulacaklardır ! » (Hud, 37) .
Gemi bitince tufan oldu (denizler taştı ve her taraf su oldu). Nuh aleyhisselam sayısı 80 kişi kadar olan mü’minler ile 3 katlı olan gemiye bindi. Nuh aleyhisselam gemiye her hayvandan birer çift aldı. Oğlu Ken’an’ı da gemiye almak istedi, ama o “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi, gemiye binmedi.
Nuh Peygamber’in oğlu Ken’an en yüksek dağa çıkar, sular yükselir dağın zirvesinde ki Ken’an’ın ayaklarının altına kadar su gelir bir karış toprak parçası kalmaz, parmak uçlarında yükselir ama akibetten kaçamaz.
Gediz Ovası eskilere dayandırıldığında Gediz Grabeni diyorlar yani Gediz nehrinin yıllarca aktığı çökeltiden oluşan ova. Bereketli topraklar, mümbit araziler, adam dik adam olur dedikleri cinsten. Adam dikilse olacak da fidan bulunamıyor.
Sular yükselip de Ken’an’ın ayaklarına geldiğinde bir karışlık toprak parçası kalmamıştı. İşte tufan, bir karış toprak parçasının kıymeti. Kıyamet tarif edilirken yerin altı üstüne gelecek derler. Biz başladık yerin altını üstüne getirmeye, elektrik enerjisinde kullanılmak maksadıyla yerin 3-4 bin metre altından sondajlanan sıcak suların yer yüzüne çıkarılması için AB destek veriyormuş, biz batarsak onlar kalacaklarını sanıyorlar. Onların topraklarının altında sodalı sular var. Hangi Avrupa ülkesine gitseniz sömürdükleri ülkelerin meyve ve sebzelerini yiyorlar.
Şeyh Edebali’nin; beylikleri toplayıp, toprak sahibi olup, Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi’ye verdiği öğütte “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” der.
Topraksız insan da olmaz, devlet de.
Bir haber, bir kaç yazı, konuşmalar, bir kaç gün sıcaklık, geçtikten sonra soğuyan taraflarından ortasına doğru ufuneti suhuneti bittiğinde kapanıp gidecek. Herkes eskisi gibi bir şey konuşulmamış gibi rutin işler alışılagelmiş gidişler. Hoş gidişler ola.
Unutmak ihanet olur. Bu önemli, artık pamukçu tütüncü yok. Mısırcının kazandığı anca kendine o da günü kurtarma çabasında. Mısır; güldür güldür su, gürül gürül yeşillik, körelen toprak. Bir avuç tohumun karşılığı değil bir ton mısır. Mısırı alan tohumu satan. Ambalajlanmış tohum çuvallanmış mısır. Çuvallanan mısır mı, çiftçi mi? Yazı mı tura mı para havaya fırlatıldı henüz yere düşmedi. Yazı gelip kaybedeceğimiz kesin iki tarafı da yazı çünkü. Fır döndü de deneyelim şansımızı onun da her tarafında hep bana yazıyor.
Yani mısırcıdan okul beklemek hayal. O zaman iş başa düşüyor. Madem ki büyükşehire yaptırılmıyor. Büyükşehir verin iki ayda başlayayım demişti. İki ayda başlayacak babayiğit lazım. Okul paşası yapmak kaydıyla.
Büyükşehrin projesinde Uluparka bakan cadde tarafında bahçe kotundan çıkan yedi tane dükkan vardı. Kiralar okul aile birliğinin geliri, yetmedi otoparktan pay: Folklor ekibinin gideri, okul basket, voleybol, futbol takımlarının sponsoru. Okul başarılı, folklor dereceli, takımlar becerili. Şampiyonluklar, sevinçler, heyecan; okulu sevmek, benimsemek, başarılı öğrenci olmak. Örnek bir öğretim yuvası herkesin imrendiği.
Bizim okulu da Büyükşehir Belediyesi yapsın. Hem spor, kötü alışkanlık yok, hem eğitim, devlete faydalı insan, hem sporcu, ileri ki yıllarda Türk sporuna sporcu verilsin. Avrupa, Amerika hep böyle.
(Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile yeni bir protokol imzaladı.
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalanan protokolle gelecek ders yılı başından itibaren 5’inci sınıf öğrencilerinin tümünün spor alanında yetenek taramasından geçirileceğini bildirdi.)
Selçuki Osmanlı karışımı ile sekiz adım gidilir onun için okullarımız üniversitelerimiz çoğalıyor ama yetişen insan sayımız azalıyor. Büyükşehir belediyesi büyük bir işletme, büyük bir üretim merkezi, büyük bir fabrika, sanılıyor olmalı ki kapıda binlerce CV elinde insanlar. Maaşa talim düşüncesi hakim. Karı koca çalıştık mı, bir lokma bir hırka geçinip gideriz. Kim üretecek? Herkes tüketecek, bitirinceye kadar ama biten geleceğimiz olacak. Gelecek bir gün kapımıza dayandığında aklımız başımıza gelecek amma velakin iş işten geçecek.
İnna Lillâhi Ve İnnâ İleyhi Raciûn.
Tarım, sanayi, teknoloji, enerji, üretimleri safha safha ülkelerin ekonomik yönden kalkınmalarını sağlarken ekonomik ve sosyal yönden seyahat özgürlüğünün rahatlığı ile önce yakın çevrelerden daha sonra biraz daha uzak çevrelere yapılan seyahatler suda ki halkalar gibi genişleyerek çok daha uzaklara seyahat etme imkanları ve kolaylıkları giderek artarken bunu da ekonomiye kazandırmak için turizm sektörü doğdu ve gelişti. Dünya ülkeleri yabancılara gösterilecek ellerinde ne varsa onları sunma gayreti içerisine girdiler. Bu dediklerim 1900’lerden sonra başlar.
Turizm firmaları kullandığımız elektronik aletler mobil telefon tabletler sayesinde cebimize girdiler. Yaptıkları reklamlar ile rüyalarımıza dahi girer oldular.
Turizmin doğuşu yukarıda saydığım tarımdan teknolojiye geçiş sürelerine benzer, önceleri sanat galerilerinde müzelerde ünlü ressamların tabloları, heykelleri, sergileniyordu. Louvre Müzesinde Mona Lisa tablosunun bulunduğu odaya giren turist sayısı yılda 15 milyonu buluyordu. Daha sonra ülkeler şehirler gezilmeye başlandı. Deniz ve güneş turizmi, ardından Antik yerleşimler revaçta olmaya başladı. Ancak antik kentlerde ki tiyatro, agora, Artemis Tapınak’ı, yollar, duvarlar, kaleler, birbirinin devamı Roma Dönemi, Bizans Dönemi eserler, kırık kollu, kopuk başlı heykeller giderek cazibesini yitirmeye başladı. Çok eskilere dayanan ilk medeniyetler, bulunanların yanında acaba daha öncesi var mı? Merakı heyecanı yerini almaya başladı. (Göbekli tepe de yapılan kazılar gibi.)
Bu dahi insanları tatmin etmeyerek dünyanın oluşumu yaşı, yaşını gösteren neler var, buzul çağı, daha eskisi, dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda ne gibi oluşumlar, depremler, volkanik patlamalar, yer kabuğunun hareketleri, bu esnada yerin altından arzın merkezinden yer üstüne çıkan oluşumlar. İşte Tüm bunlar 21.yüzyılımızın turizm yeni paradigması oldu. (Paradigma, bir disipline belli bir süre hakim olan model veya kurumsal çerçeve olarak tanımlanabilir. Başka bir ifadeyle paradigma, bir grup bilim insanı tarafından ortaklaşa kabul edilen görüşlerdir.
Yeni bir görüşün yeni bir paradigma olabilmesi için hem kendi alanında ortaya çıkmış sorun veya sorulara uygun çözüm bulabilme potansiyeline hem de çağını aşarak ileriye dönük yeni açılımlar yapma özelliğine sahip olması gerekir. Ortaya konan paradigma, alanındaki yeni sorulara veya sorunlara çözüm getiremediği takdirde yeni arayışlara gidilir. Bu durumda, var olan paradigmanın çözüm bulamadığı sorunlara çözüm bulma potansiyeline sahip daha kapsamlı görüşler ortaya konur. Bu görüşler, alanındaki sorunları çözdükçe her geçen gün daha fazla güç kazanır. Alanındaki otoriteler tarafından da kabul görür ve yeni bir paradigmaya dönüşür.)
Tüm bunların cevabını veren insanların merakını gideren dünya oluşumunun bilgi zenginliğin adı: JEOPARK.
Jeopark Turizmi ilk 2000 yıllarında başladı. Her yıl çeşitli ülkelerden yenileri eklenerek yeni keşifler, oryantasyonlar bulunarak dünya genelinde 111 Avrupa’da 64 jeopark var. (Kula Jeoparkı UNESCO sertifikası aldığında Avrupa’da 58. sıradaydı.) Türkiye’de ise ilk ve tek Kula Jeoparkı.
Bakanlar kurulu kararıyla onaylanan Jeopark Belediyeler Birliği (Manisa, Kula, Salihli) Tüzüğü resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Manisa Büyükşehir Belediyesi ve Kula, Salihli Belediyelerin üyeliği ile çalışmalarına başlamak için ilk toplantısını, Manisa BŞ Belediyesinde Büyükşehir Başkanı Cengiz Ergün başkanlığında yaptı.
Boyumdan yüksek ayaklarım yere parmak ucumda basıyor. Abimin bir eli didonda diğeri sepetlikte hem dengeyi sağlıyor hem gidişime yardımcı oluyor hem de arada bir kendime bıraksa da yanı başımda koşuyor. Bir iki kendi başıma bıraktıktan sonra yanımda koşmamaya başlamıştı alıştım diyerek. Düşmelerim göz yaşımın musluklarını açtığında gülerek yanıma gelen ağabeyim hadi kalk bu iş bitiyor alışıyorsun öğreniyorsun diye diye alıştım bisiklete binmeyi.
Lastik bot patlayıp da ölen ilk mültecilerin görüntüsü akşam haberlerinde derin üzüntüye boğmuştu izleyenleri. İkinci üçüncü bot patlayıp da ölenlerin haberleri “Hay Allah yine mi?” Sonrakiler “Ya nereden geliyor bunlar, olacağı bu, yetkililer görmüyor mu?” Daha sonra boğulan mülteciler kabahatli oldu alıştık görüntülere üzülmüyor gelmesinler diye kızıyoruz.
Bu alışkanlıkla bir akşam yine haber bülteninde ölen mülteci çocuğun sahile vurmuş görüntüleri, çok üzülüyoruz Aylan bebeğe. Bir iki hatta dört çocuğun sahile vurmuş cesetleri Aylan bebek gibi etkilemiyor bizleri hay Allah’tan sonra işimize dönüyoruz.
İnsanın fıtratı bu olsa gerek her şeye üzülse dövünse 60-70-90’nı göremez. Doğu bölgelerimizde ki çatışma haberleri terör olayları da buna benziyor.
Kurşunlardan kevgire dönmüş duvarlar, roket atarlardan yıkılmış evler, sopaların ucunda ki beyaz bezli ürkek insanlar, göç eden yalnızlıklar, korkunun ne olduğunu bilmese de sinmiş çocuklar, yuvayı dişi kuş yaparmış bitmiş analar, baba eve bakarmış bi topan ekmeğe muhtaç aileler, boş sokaklar, mahalleler, kazılmış hendeklenmiş yollar, feryatlar, figanlar.
Bir üç beş görüntü haber “Hay Allah ne zaman bitecek bu bela yazık değil mi bu insanlara” alıştıktan sonra meraktan bakılan görüntüler çok sonra içimiz daraldı “kapat şu televizyonu” oysa daha kaybedilen polis, asker şehit haberleri verilmemişti.
Unutmak değil katlanmanın adı alışmak. Çok yakınımız rahmet-i rahmana kavuşuyor, Teselli: Ölenle ölünmüyor. Üç gün sonra mal paylaşımında kavga gürültü patlıyor. Paylaşıldığında yokluğuna alışılıyor.
“İnsanoğlu çiğ süt emmiş.” İnsanın başka bir yönünü tariflemek için söylenir ama sanki katlanma alışkanlığına da çuk oturuyor.
(Selendi Toplu Açılışlarından Çampınar Köprüsü)
100 m. 9.8 dünya rekoru. Ayağın başlangıç çizgisine bastığında gözüne kestirdiğin bitiş çizgisini 9.8 saniye sonra görüyorsun. İnanılmaz.
116 m. Başlangıcı belli de bitişi gözükmüyor. 60 yıl yani 1 892 160 000 saniye geçmiş. Zaman zaman daha doğrusu beş yılda bir yapılan seçimlerde gelip bitiş çizgisini işaret edenler olmuş. “Ben gidip spor ayakkabılarımı alayım” deyip gitmişler, gidiş o gidiş. Koşmak için yürek, yenmek için bilek, başlamak için cesaret gerek.
Bir adam yine beş yıllık zaman diliminde “Ben ayakkabılarımla geldim bu mesafeyi koşacağım” dedi ve başlangıç çizgisine geldi. Seyirciler (köylüler) arkalarını dönüp gittiler koşacağına inanmıyorlardı çünkü. Koşmaya başladı. Her sabah koşan adamı evlerinin penceresinden seyrettiler. Çizgiyi geçmiş bitişe yaklaşıyordu. O akşam uyku tutmadı onları, gece dahi ay ışığında bakmak istediler inanmak istemiyorlardı o kadar inandırmışlardı olmayacağına. Sabah erkenden uyandılar. Koşu bitmişti. Koşan adam bitiş çizgisini geçmişti.
Koşudan önce dere kenarına suyun yanına aylar önce umutsuzca kurulmuş olan masalar bu defa köprünün üstüne kurulmuştu. Köprü insan dolu, köprü heyecan dolu, köprü hayret dolu, köprü bayram yeri. Köprünün altından dere, üstünden sevinç göz yaşları akıyordu… Mehter bir yanda Çırpınırdı Karadeniz’i çalıyor diğer yanda köylüler, çoluk çocuk, kadın erkek bayram yapıyorlardı.
“Ayrı düştüm dost elinden
Yıllar var ki çarpar sinem
Vefalı Türk geldi yine
Selam Türk’ün bayrağına”
9.8 saniye rekoru kırılamamıştı ama 1.892.160.000 saniyenin (60 yıl) sonu gelmişti, zaman durmuştu Çampınar Köprüsü’nde. Geçip geçip geliyorlar, dönüp dönüp geçiyorlardı.
Kış günü “Çampınardan geçiş var mı?” Diye soran uzaktakiler, “Geçiş yok dere çoşkun” lafını duyunca 25 km öteden dolaşıp 116 metre karşıda ki yakına gidiyorlardı. Türkiye’nin batısı ama Manisa’nın doğusuydu burası.
Başlangıçtan Çampınar’dan bakınca bitişte ki Dereköy gözüküyordu artık. Uzaktan yakından, protokoldan halktan, oturup kalkandan, gülüp oynayanından, herkes köprünün korkuluğuna çıktı altlarında akan suya, el salladılar.
“Artık bundan böyle sen alttan akıp, biz üstten geçip gideriz. Sen suyuna biz yoluna. Yollarımız açık olsun. Hayatımızda aldığımız bize verilen en büyük armağan sağol koşan adam.”
“Senin de yolun açık olsun.”
-Sizin ev kentsel dönüşüme girmiyor mu ayol? İki satır dilekçeye bakar yazdırıver oğlana. Hemen geliyorlar bi şeyler yapıyorlar, ölçümmüş. Zaten evin her tarafında mum yanıyor. Mutfak olsun, banyo olsun, Pakizeler yaptırmışlar çok da güzel olmuş, biz de ondan sonra başladık. Gel bak gezdireyim aman neydi o beyaz fayans duvarlar, çarşı hamamı gibi banyo demeğe bin şahit ilazım. Mozaik mutfak tezgahı evin her yanı kara kara çirkin karolar nasıl örteceğimi bilemiyordum.
İşte kentsel dönüşümün muradı, ev dönüşüyor da, kent patinaj çekiyor. Kaldırım aynı, sokak aynı, araba park kavgası ağız dalaşı aynı. Yan sokakta ki tükürük kadar park aynı, oyuncaklar aynı. Bakkal Rüstem aynı. Mahallemizde ki okul aynı. Yani yapılanın adı Evsel dönüşüm.
Okul demişken: Adakale mahallesinde ki Murat Germen İlkokulu 1936 yılında yapılmış. Alirıza Çevik İlkokulu 1945 yılında. Elli defa boyanmış, 112 defa çatısı aktarılmış, 16 kere kapıları değiştirilmiş, camların değişim sayısı bilinmiyor. Bahçesinin müsaitliği ölçüsünde sıkışık düzende olsa 1961 ve 1982 yıllarında ek binalar yapılmış. O tarihte pamuk borsasından toplanan kuruşlar ile yapılan ek binaya Pamukçular Okulu denmiş. Bir başka mahallede Tütüncüler Okulu da var şimdi pamuk tütün kalmadığı için Gediz Ovası’nda Mısır mahsulü ekilip biçildiğinden Mısırcılar Okulu sırada demektir.
Kent adı altında evler dönüşüyor da kent gibi okullar da dönüşemiyor. Çift daireli beş katlı bir apartmanda yani 10 dairede 50 kişi yaşasın. Hastası yaşlısı genci var. Bir okulda çiftli tedrisat deniliyor 1500 ila 2000 arasında tazecik beyinler ufacık melaikeler eğitim görüyor, ana okulları dahil. Evsel dönüşüm neden? Tepemize depreme dayanıklı olmayan evler yıkılmasın ölüm olmasın dolayısıyla sağlamlaştıralım gayesiyle yenileniyor. Okullar 1936-1945-1961-1982… bunların neresinden tutalım.
Alirıza Çevik İlkokulu: Eski mi eski. Manisa’nın merkezinde Mimarsinan Mahallesi’nde. Çarşı, ticaret merkezine yakın tedrisat müfredat eğitim yönünden sayılı okullardan biri hatta folklorda uzun yıllar kazanılmış ödülleri var. Eskisi, devrin valisi öncü olmuş vatandaşın maddi desteği ile devlete bir kuruş harcatmadan yapılmış, yıl 1945. Yıl 2016 Manisa Büyükşehir: Belediyesi: Modern derslikleri (24 ilkokul, 31 ortaokul) ve 450 araçlık otoparkı olan, bilgisayar laboratuvarı, toplantı salonu, projeksiyon odası, kütüphane, çok maksatlı salon, müzik, resim atölyeleri bulunan hem ilkokul hem ortaokul yapmak için proje hazırladı gereken yerlere önce Manisa Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğüne sonra (MEB) müracaatını yaptı. Ankara’dan gelen yazı, proje uygun değilmiş.
Neresi? Uygun olmayan yer düzeltilsin???
Benim torunum Alirıza Çevik İlkokulu’nun 2. sınıfında okuyor. Bu okuldan mezun olması için altı senesi daha var.
Sağlık sıhhat diler, kaza beladan korunması için her gün dua ederken, bundan sonra burada ki gencecik yavruların başlarına bir afet gelmesin diye de dua edeceğim.
ALİRIZA ÇEVİK İLKOKULU
-Sizin ev kentsel dönüşüme girmiyor mu ayol? İki satır dilekçeye bakar yazdırıver oğlana. Hemen geliyorlar bi şeyler yapıyorlar, ölçümmüş. Zaten evin her tarafında mum yanıyor. Mutfak olsun, banyo olsun, Pakizeler yaptırmışlar çok da güzel olmuş, biz de ondan sonra başladık. Gel bak gezdireyim aman neydi o beyaz fayans duvarlar, çarşı hamamı gibi banyo demeğe bin şahit ilazım. Mozaik mutfak tezgahı evin her yanı kara kara çirkin karolar nasıl örteceğimi bilemiyordum.
İşte kentsel dönüşümün muradı, ev dönüşüyor da, kent patinaj çekiyor. Kaldırım aynı, sokak aynı, araba park kavgası ağız dalaşı aynı. Yan sokakta ki tükürük kadar park aynı, oyuncaklar aynı. Bakkal Rüstem aynı. Mahallemizde ki okul aynı. Yani yapılanın adı Evsel dönüşüm.
Okul demişken: Adakale mahallesinde ki Murat Germen İlkokulu 1936 yılında yapılmış. Alirıza Çevik İlkokulu 1945 yılında. Elli defa boyanmış, 112 defa çatısı aktarılmış, 16 kere kapıları değiştirilmiş, camların değişim sayısı bilinmiyor. Bahçesinin müsaitliği ölçüsünde sıkışık düzende olsa 1961 ve 1982 yıllarında ek binalar yapılmış. O tarihte pamuk borsasından toplanan kuruşlar ile yapılan ek binaya Pamukçular Okulu denmiş. Bir başka mahallede Tütüncüler Okulu da var şimdi pamuk tütün kalmadığı için Gediz Ovası’nda Mısır mahsulü ekilip biçildiğinden Mısırcılar Okulu sırada demektir.
Kent adı altında evler dönüşüyor da kent gibi okullar da dönüşemiyor. Çift daireli beş katlı bir apartmanda yani 10 dairede 50 kişi yaşasın. Hastası yaşlısı genci var. Bir okulda çiftli tedrisat deniliyor 1500 ila 2000 arasında tazecik beyinler ufacık melaikeler eğitim görüyor, ana okulları dahil. Evsel dönüşüm neden? Tepemize depreme dayanıklı olmayan evler yıkılmasın ölüm olmasın dolayısıyla sağlamlaştıralım gayesiyle yenileniyor. Okullar 1936-1945-1961-1982… bunların neresinden tutalım.
Alirıza Çevik İlkokulu: Eski mi eski. Manisa’nın merkezinde Mimarsinan Mahallesi’nde. Çarşı, ticaret merkezine yakın tedrisat müfredat eğitim yönünden sayılı okullardan biri hatta folklorda uzun yıllar kazanılmış ödülleri var. Eskisi, devrin valisi öncü olmuş vatandaşın maddi desteği ile devlete bir kuruş harcatmadan yapılmış, yıl 1945. Yıl 2016 Manisa Büyükşehir: Belediyesi: Modern derslikleri (24 ilkokul, 31 ortaokul) ve 450 araçlık otoparkı olan, bilgisayar laboratuvarı, toplantı salonu, projeksiyon odası, kütüphane, çok maksatlı salon, müzik, resim atölyeleri bulunan hem ilkokul hem ortaokul yapmak için proje hazırladı gereken yerlere önce Manisa Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğüne sonra (MEB) müracaatını yaptı. Ankara’dan gelen yazı, proje uygun değilmiş.
Neresi? Uygun olmayan yer düzeltilsin???
Benim torunum Alirıza Çevik İlkokulu’nun 2. sınıfında okuyor. Bu okuldan mezun olması için altı senesi daha var.
Sağlık sıhhat diler, kaza beladan korunması için her gün dua ederken, bundan sonra burada ki gencecik yavruların başlarına bir afet gelmesin diye de dua edeceğim.
Organik tarım; toplantılar, konferanslar, seminerler, eğitimler. Önce eşek kaybedilir sonra aranır. Bulmak kolay değildir başka bayırlarda tarlalarda meralarda otlamaya gitmiştir. Ara ki bulasın meğer ki rast gele.
Göktaşı ile kükürttü bağların ilacı. Küllemeye kükürt bulamazsanız yoldaki toprağın tozu dahi iş görürdü ne de olsa aslımız neslimiz topraktır. Göktaşı bulamacı; her türlü hastalığa iyi gelen kocakarı ilacı gibiydi, bir mavilik onca denizler, gök, mavi değil mi? Bu da şifa idi asmalara. Soğuk vurduğunda, tevekkel davranılır. Allah’tan denir, bereketinin fiyatının artması için dua edilirdi. Şimdi olduğu gibi.
Hastalığı ilaç çağırır; mide rahatsızlığın, böbreğinden şikayetin, kalbinden tık nefesliğin var mı? Ona göre ilaç yazacağım der doktor. İlacın bir tarafı şifa öte tarafı şikayettir. En azından öksürtür bulantı yapar. O arazın geçmesi için bir müddet nargileciler gibi öksürür, ne yedim acaba diye sorgulatır bulantı yaptırır.
Bağlara da hastalığı ilaçlar çağırdı, şimdi organik yapacağız diye organize olmaya çalışıyoruz. Bunca ilaç üzüm kuruduktan sonra da üzerinde kalıyor ve çoluk çocuk boncuk ama kekte pastada ama çerez niyetine her yaşta yiyormuşuz. Bu, bu sene farkedilmiş ihraç ettiğimiz ülkeler uyarmış. Her halde ilacın dozunu kaçırmışız. Döviz alacağımıza uyarı almışız, içeriden de nasihat, bilmez imiş gibiler.
Çare, tedbir: Organik tarıma geçelim ilacın bu kalıcılığını bertaraf edelim. Bu mudur çare? Değildir elbette
İlacı çarşı pazarda sattırmamaktır.
Kin, nefret, hiddet, şiddet, kavga, gürültü, patırtı. Sebep; yanlış parkettin, kırmızıda geçtin, yan baktın, çamura yattın, eften püften. İki el silah, bir el bıçak, üst üste darbeler, en azından yaralanma hastane, sakat kalmaca da var. Ölüm en ağırı. Ceza; kravat, sinek kaydı traş, hafif boyun bükük, merhamet nişane, masumane ifade, pişmanım masum bey. Yetim kalan çocuklar, çocuklar daha annesizlik babasızlık yokluğuna alışamadan, iyi halden beş sene. Perişan hayatlar, dağılan ocaklar, ömür boyu ezik başlar, dökülen yaşlar.
Ateş düştüğü yeri yakar. İnanmazsan dene. Laf mı bu? Niye hep düştüğü yer yansın? Elinde ateş tutan ne zaman yanacak? Kanun çıkınca. Nasıl ki ilacı çarşı pazar sattırmayacağız kalıtımsız üzüm ilaçsız çözüm olacak. Bu da okkalı ceza ile çözüm bulacak. Ömrü çürüsün eve gidip satırı alıp kavgaya kaldığı yerden başlayanın. Ocağına incir ağacı dikilsin silahını günahsız masuma çevirip efelenip ateşleyenin.
Ceza caydırıcı olsun ki suç işlenmeye görülsün.
Sonbahar, kış yakın bilhassa buralarda ekilip biçilecek yerin az, tarım sezonunun kısa olmasına rağmen sistemli çalışılıyor dar alanda paslaşmalar ile maçı çeviriyorlar. Beş on dönümlük tarlaların kenarlarında kocaman beyaz naylon rulolar var sanayi malzemesi gibi kışlık sılaj bunlar naylonlara sarılmış depolanmayı bekliyor.
Böğürtlen suyu, kırmızı erik suyu Asteriks’in ülkesi değil ama deve gücü tazı hızı şerbeti her masada. Kırmızı mor renkli cam sürahilerin yanında beyaz renkli bir içecek daha var sofraların masaların değişmezi vazgeçilmezi süt.
-Ne içersiniz? Kola, fanta, sipirayt, layk kola, ayran? Böyle bir şey sorulmuyor. Masanın orta yerinde üç renkten içecek duruyor sürahilerde doldur doldur iç, az içtin çok içtin soran yok, ödeyeceğin para fiks. Beyaz kocaman ruloların kışın tüketilmesiyle ortaya çıkan süt, kalem gibi ağaçlı ormanlık alanda tabii olarak toplanan böğürtlen, bahçelere dikilen mor kış eriği. Başka bir şey yok olmuyor yetişmiyor, bunlar var bunlar tüketiliyor.
Bir başka yerde bir başka masa manzarası: Orta boyda gövdesi kare ağız tarafı yuvarlak iki şişe masaların kenarlarında ama yeme içme mekanlarının her masasında biri lezzetli zeytinyağı diğeri keskin üzüm sirkesi salataya zeytinyağı limon istemek yok ister salataya dök ister kana kana iç. İçecek; çok az şarap aromasının bulunduğu soğuk içeceğin içerisine doğranmış meyve dilimleri. Burada da bunlar yetişiyor. Üzüm, zeytin bunlar var bunlar tüketiliyor.
Hep gündemdedir bizde üzüm zeytin. Bir yıl tavan yapar bir yıl fiyatı sürünür. Çok sık don vurur diğerine sopalar. Bağı mı köklesem? Zeytinleri mi söksem? İnekleri mi kessem? Sütü mü döksem? Yüzler gülmez. Geçim derdi bitmez.
Politikaya malzeme, siyasilere eğlence, bu işlere bakan bürokrasiye teselli etmece olur acınacak halimiz. Çözüm; süt tozu yapar fiyatı düşürmeyiz! et fiyatlarını dondururuz! üzüme sigorta, zeytine teşvik. Yük üstüne yük.
Günlük ne tüketilir: Et yerine ucuz, promosyon donmuş tavuk. Süt yerine kola, fanta. Zeytin yerine çiçeklerden bir demet. Üzüme zaten tabiat vuruyor geriye kalanlarda da ilaç kalıyor. Biz de her şey tevekkel Allah.
Allah akıl fikir vermiş, dünyada ki mükemmel tek varlık insanlardanız, dünyada ki diğer insanlar gibi. Anlamadığım elbette tevekkül edeceğiz de kendi işimizi kendimiz ne zaman göreceğiz diğer kullar gibi.