İçeriğe geç

ZEUS’UN ÇOCUKLARI…

İlk tanıştığımda 5-6 yaşlarındaydım. Unutamam nasıl unutabilirim. Kasım ayları ayaz mı ayaz olurdu o zamanlar, kırağı düşmeden toplanmaz derlerdi, ne kırağı donuyordu ortalık. Onun sevgisi, lezzeti, aşkı dahi ısıtmıyordu ellerimi. Küçücük ellerim buz kesmiş parmaklarım kavuşmuyor taneleri yerden alamıyordum.

Bozköy deresinin çakıllarını kürekle yükledikleri traktör kasaları dereyi oyuk oyuk yapmış kışın akan selli sularla dere sık sık yatak değiştiriyor ve her değiştirdiği yıl bizim zeytinlikten bir kaç ağacı götürüyordu.

Son kalan ağaçlara yetişmişti yaşım hep babamın dizinden ayrılmayan ben soğuğa rağmen yine babamla beraberdim, zeytin toplamaya gitmiştik.

Zeytinin kıymetini eski adamlar daha iyi bilirlerdi. Bakkal çakkalda pek satılmaz satılsa da memur alırdı. Esnaf ve Manisa yerlisinin mutlaka bir kaç ağaç da olsa zeytini var salamurasını yapar hatta yemeklik yağını çıkarırdı.

Geçen pazar günü adrenalin aşkına Batuhan’ın 4×4 ile uzaktan çizili gibi gözüken dağlarda ki orman yollarına tırmandık ne tırmanma bir teker askıda üç teker gittiğimiz yollar oldu. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yıkık dökük iki katlı foça taşından yapılmış harabe tipik bir Rum Evi gördük. Beden duvarları ile pencere söveleri duruyordu. Evin içerisinde bir canlıya rastladık, Çitlembik Ağacı.

 
Hüznün eskilere taşıdığı zamanlar gözlerimin önüne geldi. Uzaktan şöyle bir taradım burada bu ev terkedilmişlik neden diye. Çok yaşlı belki ev ile yaşıt beş altı zeytin ağacı gördüm. Bakımsız budamasız yaşlı kıvrımlı buruşuk görünümlü gövdesi ile kuru kalın dallarının yanında gençliğine özenmiş ince körpe dallar. Foça körfezini seyreden bu yaşlı zeytinlerin yanına biz çam fidanı dikmişiz. Makilik ve çalılığın içinde zorla seçiliyorlar. Büyüyüp de Çam Ağacı olduğunda kereste olmaz, eğri büğrü büyüyen bedenleri ile odun veya sunta olacaklar.

Zeytin denizi seyre daldı mı lezzetli olur derler. Dalgaları yalayıp gelen rüzgarlı bayırın tepelerinde zeytin ağaçlarını bir oraya bir buraya savuran Hermes dalgalı saçlarıyla zeytinleri okşarken denizler tanrısı Poseidon, bereket tanrıçası Kybele ve zeytin tanrıçası Athena ile ile bu zeytinli bayırlarda aşk yaşamışlar. Harabe evin Rum sahipleri anlattıydı.

Hermes’in darma dağın olmuş saçları ile uğultusu harabe evin duvarlarında gezinirken, Poseidon Athena’sını kaybetmiş Athena’nın mızrağı zeytine dönüşmez olmuş, kara sevdalara düşmüş, azgın dalgalarla köpürerek denizi dövüyordu.

 
Bir kaç köpek havlaması zamana döndürdü hayallerimden beri. Yaklaşınca Harabe Rum evine koyun sürüsü ve çoban köpeklerini gördük, selam verirken Zeus’un çocuklarından habersiz çobana.

BİZİM CAMİ

Yıllar oldu beraberliğimiz yıllar oldu demeyeyim tarih vereyim 65 yıl. O yüksek minaresi heybetli kubbesiyle bizim tek katlı evimizle komşuydu. Bir duvarı bizim evin kerpiç duvarıydı. O ne kadar haşmetli ise bizim ev o kadar mütevaziydi benzer taraflarımız çoktu onun da çatısında alaturka kiremit vardı bizim evin çatısında da, ikimizinki de yosun tutmuş kahve siyah koyu kırmızı renkleriyle tablo gibiydi çatılarımız. Onun bahçe duvarı da kerpiçten bizim duvarlarda kerpiçti. Atriyumlu ev planında olan evimizin bahçesinde yaz günleri biz akşam yemeğini bahçenin orta yerinde yemek yerken minareye çıkan Arif Hoca akşam ezanını okurken bize tepeden bakardı. Biz de Arif Hoca kısa kesti yine diyerek lafını yapardık. Bazı akşam ezanı minareye çıkarken vakit geçer çıktığında da Allahü ekber Allahü ekber La ilahe illallah der inerdi. Selahı felahı okumaz namaz vakti geçmesin isterdi.

Çocukluğum avlusunda geçti dersem yalan olur o zaman sokaklar bizim, araç mı var arsalar top ve oyun alanı caminin bahçesinde oynamazdık Kur’an Kursu’na gittiğimiz günlerin haricinde. 

Avlusunun orta yerinde şadırvanı var rahmetli Saim Abi’nin yaptığı zarif ince ayaklı sütunları ve delikli tuğla kemerleri mermer altlığının üstünde bükme demirden kafesli şadırvanının suyu şırıl şırıl şırıldardı. Oyundan terleyip de susadığımızda çeşmelerinden içerdik. Taş kaplı avlusunun iki yanında yeşil otlu bahçesinde güllerinin yanında bir kaç tane de yan yatmış şekilde duran mezar taşları mevcuttu, avluyu düzenliyoruz diye kaybolup gitmişlerdi.

Alt köşesinde Entekkeliler dediğimiz Rifâi Tekkesi müridlerinden Fevzi Amca’ların motif işlemeli tek katlı ama yoldan beş altı basamak yüksekçe bir evleri vardı. Onun yanında caminin avlu kapısına yapışık duvarı olan tek katlı kerpiç bir ev daha vardı ki onun arkasında caminin avlusuna bakan imamın evi de tek katlı ama yeni yapılmıştı. 
Bazen sabah namazlarında imam uyuya kalır cemaatten uyandırırlardı. 
Hala duruyor doğu tarafında iki kabir, etrafları demirli kim olduğu tevatür. Kimi, biri camiyi yaptıran Veliyyüddün Efendi diyor diğeri de camiyi yapan İbrahim Çelebi ustaymış.
Mezarlıkları istediğiniz kadar şehre yakın yapın sık sık ziyaret edin deyin insan oğlu atasına sahip çıksa o muydu bu muydu demez kimin nerede yattığını bilirdi. 

Sonra: Belediye eskiden de vardı da çöp ile su işlerine bakardı yer yer yollara taş döşer asfalt var mıydı o zamanlar pek hatırlamıyorum çünkü bütün yollar parke taş dediğimiz granit taştı nereden bulup döşemişler o taşları bilemiyorum şimdi bulamıyoruz çünkü. İşte belediye kendini belli ettiği zamanlar bu Fevzi Amca’nın eviyle yanında ki evi yıktı zaten evde de kimseler kalmamıştı. Caminin bahçe duvarlar taş yapıldı. Bahçe kapıları da oldu. 

Daha sonra: Mikrofon ses takımı (amplifikatör) yapılınca bir zaman sonra minarelere çıkmak unutuldu. Mikrofondan minare kapısının ağzından okumaya başladılar ezanı. Onu da mikrofonu kapan okuyor, bazen merkezi yayından okunduğu oluyor ezanın güzel sesli müezzinlerce. Neden merkezi her camiden ezanı güzel okumuyorlarda ondan. Halbuki ecdadımız imam, müezzin seçerken şart koymuş başta sesi güzel olacak diye. 

Neyse gel zaman git zaman her şey gibi tüfek icadı derken CD’ler icad edildi CD’den okutanı bile varmış. Bazen karışıp ezan yerine müzik yayını dinleyen mahalleli de olmuştu. Şimdi artık internet nasıl 4,5 G olup da hızlanıyorsa ezanlarda hoparlörden amplifikatörler sayesinde bir şiddetli çıkıyor ki yerinden fırlatıp camiye götürür cinsinden. Her yan apartman yüz, iki yüz metrede bir cami var duyulmayacak diye bir endişe olamaz apartman aralarında dar sokaklarda öyle bir yankılanıyor ki sesin hangi camiden geldiğini kestiremezsiniz.

Daha çok hatıralarım var da, onları da hoparlör sesleri normale döndüğünde anlatırım.

DÖRT TANE ON SENE,

   
    
    
   
Moralim bozuldu bize turist gelmez diye: Klakson sesi yok, kırmızıda geçtin yok, dalgınlıkla geçsen de bağırıp çağıran yok, trafikte yanlış yapmak yok, ola ki yaptın levyeyi beyzbol sopasını kapıp arabanın üstüne yürüyen yok. Yerime parkettin kavgası yok çünkü 70-80 yaşında apartmanların (aslında her biri bir sanat eseri) altlarında otoparklar var.

Görüntü kirliliği var mı? Diyorsunuz. Yeni bir terim mi? İnternette oyun adı mı? Diyorlar. Yok yaa göze hoş gözükmeyen hiç bir şey yok, aradım hususi, yok yok: Bizim apartmanlarda mutlaka imar harici bi ilave var. Zaten planlarımız baştan bozuk. Şimdi yeni çıktı giydirme cephe (evvelce mozaik tarak sıva bir sanattı cephede) yapmak; kompozit levha, alüminyum kapama, cam cama, haydaya gelir misin, yaptın mı sıva, boya, işçilik kirliliği bozukluğu kapatılıyor, ayıp örtülüyor. Hani kentsel dönüşüm için diyorlar ya ‘deprem analiz raporu alacaksın’ diye sonra ‘ekonomik ömrü dolmuş yık yenisini yap’ diyorlar. Bir 30-40 yıl sonra şimdi yaptığımız kompozit levha giydirilmiş cephelerin arasına giren ve gözükmeyen yağmur suları ile oluşan rutubetler çürütecek binaları, bir başka iktidar bu defa mentsel dönüşüm. Atalarımız demiş ama anlayan kim “Binayı nem insanı gam çürütür” diye.

Bu kentlerde binalar el işçiliğinin nakış gibi işlenmişi çok ince ve ustalıklar var binaların cephelerinde. Her bir usta diğeri ile yarışmış. Sanat eseri her biri. Çatıları adam gibi her hangi bir ilave çirkin görüntü kat kazanayım uyanıklığı yok. Bunları hepimiz biliyoruz da görgü, bilgi, bu. Bir de ne var? Parseller büyük bizim parseller gibi 8 metre 10 metre cepheli arsa yok, tabii proje de, cephe de güzel olduğu gibi bodrum kata otoparkta yapılabiliyor. 

Mimarın biri Gaudi 60 yıl önce öyle fantastik projeler çizmiş, ki Barcelona bu mimarla anılıyor. Barcelona’ya Gaudi’nin şehri diyorlar. Üç yapısını gezdik, her birinin önü AVM gibi. “Bunların içinde sinema mı var?” Dedim. Bi kalabalık bi kalabalık. Bilet kuyruğu var üşenir hadi girmeyelim dersiniz ama buraya kadar geldik görmemek olmaz merakı kuyruğa sokuyor sizi. Kenti gezerken bol bol fotoğraf çektik her şey o kadar güzel ki önünde durduk çekildik yanında durduk çıkıldık şırkıldık yani. Bir zaman sonra fotoğraf çekmeye de para alır bunlar para basıyorlar vesselam.

Gün içerisinde arada bi yağmur yağıyor ince ince şemsiye açmaya üşenirsiniz cinsinden. Hani biz kapı önlerimizi sularız tozumasın sonra süpürürütemiz gözüksün diye ya, işte burada böyle yağmur suluyor. Çamur, su birikintisi, çer çöp birikmesi yok. Pırıl pırıl oluyor yollar kaldırımlar. Bu işe kıskandım doğrusu sabah akşam dua, bi de gör yani.

Ana arter harbiden bulvar dediğimiz, üç ana aksı var. Ne ararsan var bu bulvarlarda: İki geniş kaldırım, bisiklet yolu, yaya yolu, iki trafik yolu, ortada refüj var bizim caddeler genişliğinde ağaçları, oturma banklarını, (oturma banklarını ikili üçlü yapmışlar salon koltuk takımı gibi yerleştirmişler bu refüje) satış büfelerini, dekoratif aydınlatma direklerini ,yön ve reklam levhalarını, hepsini buraya koymuşlar. Öğrenciler bile gruplar halinde her saat buradalar bir iki görsem kaytarmış diyeceğim.

Bu genişlik ferahlık yetmezmiş gibi bir de yapı adalarının köşelerini kırkbeş derece kesmişler kavşağın dört köşesinde ki adalar böyle. Geniş bir alan kavşak oluşmuş kent bunlar sayesinde de hava alıyor. Araçlar rahat döndüğü gibi insanlarda burun buruna gelmiyor. 
Bizim Manolya Meydanına bakan Garanti Bankası’nın olduğu yerde kaldırıma ATM koydukları yerde yayalar kırmızıda bekliyor, caddeye ordan burdan atlamasınlar diye demir korkuluk engel var, insanlar o noktada yumak oluyor. Çarpılıp kaşını patlatan bile oldu. Bir de elde cep tel cık cık cık.

Her şeyleri turizm üzerine kurulmuş. Bir çoğu da mizansen. Neredeyse her yerde turistlerin ziyaret ettikleri her bölgede öğrenciler var. La Rambla Bulvarı’nda her yaştan, kaleye gittik orada da, Park Güell, Gaudi’nin Sagrada Familia’sında, Müzelerde.
Kent her noktada kalabalıkmış gibi gözüküyor insan kaynıyor. Hani üç beş kişi bir araya gelip bir yere baktıklarında elli kişi toplanır aynı yere bakar ya, aslında görülecek bir şey de yoktur. Meraklandırıyorlar insanları.

Müze çok da bir tanesi yolumuzun üstündeydi. Biz bir tane yapamazken. Museu Nacional D’art de Catalunya müzesine girdik. Her bir tablonun önünde öğrenciler, hocaları saatlerce anlatıyor o anlattığı tabloyu ressam anlatımdan daha kısa bir sürede tamamlamıştır mutlaka! Bir heykel, halka olmuş öğrenciler heykeltraş hocaları anlatıyorda anlatıyor eline keskiyi alıp yontmadığı kalıyor. Ama niye, turistler geziyor ya müze her saat hınça hınç dolu. Bunların her biri mizansen. Bu çocuklar nasıl eğitim görüyor turizme alet edilir mi? Evet alet edilmez ama eğitim sistemini araştırma, pratik üzerine kurarsanız böyle yapılır.

Bu tür kentlere gittiğinizde iki gün yetmez, en az dört günde ancak gezersiniz diyorlar. Biz iki günü nasıl doldurabiliriz diye düşünüyoruz.

Evet; iki günü doldurmak için dört tane on sene yeter mi acaba?

ŞARKI GİBİ GELİRSE TÜRK’Ü GİBİ GİDER.

Bu ay ki meclis toplantısının birinci oturumunda Kula’nın Emre Köyü’nde Yunusemre Türbesi Meydan Düzenlemesi Projesi’nin yapılabilmesi için kamulaştırılması gereken bir parselin satın alınması gündeme geldi. Ucuzdu pahalıydı tartışmalarından dolayı ikinci oturumda görüşülmek üzere komisyona havale edildi. Komisyon kamulaştırma bedelinin uygun olduğuna dair karar alıp mazbatayı meclise getirdi. Meclisde akp’li meclis üyelerinin çekimser oy vermeleri sonucu meclisin oy çokluğu ile bahsi geçen parselin kamulaştırılmasına karar verildi.

Yapılmak istenen bir türbe düzenlemesi değil Anadolu’da her ilin ilçenin Yunusemre’yi sahiplenmek istediği ve bir çok yerinde de türbesinin var olarak kabul edildiği bir Anadolu Erenleri. Mevlâna Hazretleri “Ben maneviyatın hangi kapısından girdimse, Koca Yunus’un ayak izlerine rastladım” Dediği bir evliya, Hak dostu.

Emre Köyü’nde Piri sultanı Tapdukemre ile birlikte yattığı bir türbe. Her Ramazan ayında Kadir Gecesi’nde binlerce insanın ziyaret edip, kazanlar kaynatılıp iftar yemeklerinin yapıldığı, Teravih Namazı kıldığı, sahura kadar ibadet ettiği ve bu ziyaretin gelenek haline geldiği bir alan. Normal zamanlarda da sıkça ziyaret edilen türbe.

Buranın meydan, çevre düzenleme projesi; bahsi geçen parsel kamulaştırılıp daha düzenli ve topluca ibadete uygun bir hale getirilerek sadece Ramazan Ayında değil diğer günlerde de ziyaretçi çekebilmek ve bölgemize değerli bir ziyaretgah kazandırmak için yapılacak projeye olsada olur olmasada diyerek çekimser kalmak. 

Bu meclis akşamının yapıldığı günün bir gün öncesi Ankara’da terör örgütü tarafından yapılan bombalı patlamada hayatlarını kaybeden vatandaşlarımız ve yaralı insanlarımız. 
Manisa da yerel gazetelerde Haberler: 

-Festival Buruk Geçecek.

-Tıp Bayramı Kutlamaları İptal Edildi.

-Okumaya gitti cenazesi geldi.

-Terörü şiddetle kınıyoruz.

-CBÜ öğrencileri terörü kınadı.

-MTSO terör açıklaması.

-Türk Eğitim Sen. Terörü kınadı.

Bunlar yerel haberlerden bir kaçı. 
Büyüklerimizden “Birlik olma zamanı.” 
Yunus da öyle demiş en derin, en veciz, en toplayıcı ve en güncel bir şekilde: “Gelin tanış (bir) olalım işi kolay kılalım. Sevelim sevilelim…” 

Gazeteler bas bas yazıyor, erenler evliyalar söylüyor, hayat gözümüze sokuyor, her gün bir şehit cenazesi kaldırılıyor.

Yunus’un kapısında çekimser kalıyoruz girelim mi girmeyelim mi?

 

BİRİKMİŞ DERTLERE PLANLANMIŞ ÇÖZÜMLER

Toprak kayması, araba çarpması, kaya düşmesi, gelecek endişesi, fay hattı, hızlı tren güzergahı, okulu, sınıfı, otoparkı, ticaret, maharet, insaniyet, iş güç, varlık, yokluk…

Yaşam seviyesi, hayat felsefesi, insanlarımızın nefesi, Manisanın efesi…

Gelip geçen, göçüp giden, kaçıp gelen, yaşayıp gören, görüp dövünen, üzülüp sevinen…

Yeni doğacaklara, doğmuşlara, büyümüşlere; ilim irfan, mektep medrese. Hastalık, ustalık ne eksik ne muhtaç doktor, hemşire. Hastane postane pastane. Tarım memleketi meteoroloji, su havzaları metalurji, ekilip biçilen arazi…

Tüm bu ve benzerlerinden hiç kimsenin şikayet etmeye hakkı yok. Bunların hepsinin ilacı, çaresi, çözümü, kurtuluşu, eğitimin, ekonominin, yaşantının, kentin dinamiğinin, estetiğinin olmazsa olmazı: Kent planlaması.

Turgut Özal mahalle muhtarı mahallesinde ki toprak kaymasından şikayet ediyor. Çöpe çareyi buldu mahallesi bir seneye kalmaz bu şikayetten kurtulacak. Ama ihtiyaç ve sıkıntılar bitmiyor toprak kayması sebebiyle dağın yamacında ki ve yamacına yakın evler tehlike arzediyor. 2010 yılından beri yetkililere ilettim dediği geçen dönem ki Manisa Belediyesi.

Tam da o tarihlerde Manisa Belediyesi de imar plan çalışmalarına meclis kararı alarak başlamıştı. Akmescid mahallesi sırtlarından Mutlu, Adakale, İshakçelebi, Bayındırlık, Gediz, Kocatepe (Kocatepe Mahallesi de buna benzer kaya düşmesi hadisesiyle karşı karşıya kalmış o bölgede ki evleri o dönem boşalttırmıştık.) mahallelerinden Turgut özal’a kadar tehlike arzeden zemin yapılarını inceletmiş Manisanın deprem ve riskli alanlar haritasını çıkartarak imar planına altlık hazırlamıştık. 

Planı yaptığımızda en çok bu mahallelerden itirazlar geldiğinde şimdi isteyenlerin meclis çoğunluğu tarafından iptal edilmişti. 

Çöpe tamamda, tabii afete sebep olacak risklere imar planını istemeyerek kendileri talip oldular.

Ama belediyecilik kendileri istiyor demek değil her ne olursa olsun vatandaşın menfaatini önde tutup hizmet etmek hatta hizmette gecikmemektir.

Turgut Özal Mahallesi Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin planladığı geniş çaplı bir düzenleme ile çok farklı bir yapılaşmaya şehirleşmeye kavuşacak. 

40 yıllık çöp işini Katı Atık Bertaraf Tesisi ile çözen Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün, 30 yıllık yukarıda saydığımız sıkıntıları da kent planlamasıyla çözecektir.

BİR GÜNLÜK TARİH

  
Dün bir çırpıda 250 kilometre yol yaptık. Önce Turgutlu, Alaşehir, Kula. Ankara istikametinde nereye gidersek gidelim ya Kula üzerinden gidiyor ya da Kula üzerinden dönüyoruz.

İlk durağımız Turgutlu: Eski Manisa yolundan girdik Turgutlu’ya. Asfalt yeni, bordür orta refüj yeni, refüjde ki dekoratif aydınlatma direkleri yeni, ağaçlandırılıyordu biz geçerken Büyükşehir Belediyesi’nin kent estetiği ekibi hummalı bir şekilde çalışıyordu. Ankara yolu üzerinde ki işletmelerdense bu yol üzerinde ki işletmelerde değer kazandı yıllarca sadece bu işletmelerin kullandığı yol şimdi herkesin tercih ettiği bir güzergah olup bu yönde de Turgutlu’ya bir değer kazandırdı.

Irlamaz çayı akarken büyükşehir diye çağıldıyordu bu çayın iki yakasına da çok güzel bir rekreasyon projesi hazırlandı sıra burada.

Tilkinin bildiği kırk şarkının kırkı da kümes üstüneymiş bizim de meramız eski eser, restorasyon. Turgutlu Eski Belediye Belediye Binası Restorasyon İnşaatı’na gittik. Çalışan firma binanın uygunsuz eklentilerini kaldırmış sıvalarını bazı yerlerde boyalarını temizlemiş bina bu haliyle dahi kendini gösteriyor. Turgutlu merkezde, kültür sanat etkinliğine hizmet edecek güzel bir binaya kavuşacak. Bu binanın restorasyonu geçen dönemde başlayıp yarım kalmıştı. Şantiyede içtiğimiz sabah kahvesinden sonra yola koyulduk.

Alaşehir’e giderken Salihli Sart Harabeleri yanından geçtik tabii, artık Sart Harabeleri diye anmamak lazım Sart Antik Kenti demek doğrusu. burası ile ilgili farklı ama antik kenti ortaya çıkaracak büyük bir proje düşüncemiz var. Bir başka yazı konusu.

Alaşehir: Git gel Konya altı saat hesabı büyükşehir olup da bu uzak ilçeler gelip gittikçe yakınlaştılar sanki. Burada Büyükşehir Belediyemizin bir başka restorasyon inşaatı Bakkal Şükrü Evi. Bu tür evleri adıyla anmak çok güzel hem sahibi yaşatılmış oluyor hem de evi.

Bu ev yağmur rüzgar derken bir ön duvarı ile bir kaç bölme duvarı kalmıştı ama bulunduğu yer çok değerli St. Jean Kilisesi’nin yakınında yani turistlerin sıkça ziyaret ettikleri bir alanda. Bu Cumhuriyet dönemi yapılarından altı odalı iki katlı bir ev. Bu yapıda hem tarihi mekanı ziyarete gelenlere dinlenme (kafeterya) hizmeti verecek hem de gençlere kadınlara kurs amaçlı kullanılacak. 

(Alaşehir bir hazinenin üzerinde oturuyor. Yer üstünde üzümünün yer altında da üzümünün renginde altınları olan İpekyolu üzerinde ki zamanının en büyük antik kentlerinden Philadelphia.)

Philadelphia’nın ortaya çıkarılması hayaliyle Kula’ya, tekrar yaşatılmayı bekleyen evlere doğru yola çıktık.

Beylerevi: Geç karşısına seyret sahibi gelse inanmaz bu kadar güzel restore edildi.Büyükşehir belediyesinin ilk restore ettiği evlerden. Başlarken dizlerimin titremesi yetmezmiş gibi heyecandan sesimde titriyordu Bismillah ile kapıyı açtığımızda. Kula da restore edilecek çok ev var, Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün “Eski Kula Evleri satın alalım her birini restore edelim Kula’nın turizmine kazandıralım.” Elimize yüzümüze bulaştırmak, mahcup olmakta var. Başta başkanımıza sonra Kula’ya. 

Üçbine yakın eski ev, bin tane tescillenmiş ev var, koruma imar planı yapılıyor daha da artacak. Bu ev bitmek üzere Allah’ın izniyle yüzümüzün akıyla çıktık. Bir eve daha başladık Ali Kutlu Evi. Bir tanesinin ihalesi yapılacak, bir diğerinin projesi bitti, bir diğeri ihaleye hazırlanıyor. Daha sırada satın alınan başka evler var. Bu gidişle Büyükşehir Belediyesi Kula’yı mesken tutacak.

Dönerken keyiften şöyle bir tüttürmek istedim ama bırakması zor.   

MANİSA DA İHRACAT ARTMIŞ SEVİNELİM Mİ?

  
İki yanlış bir doğruyu götürür mü? Götürmez, yanlışların nerede olduğuna bağlı. Haber: Şubat ayı ihracat rakamları incelendiğinde en fazla ihracat yapan 10 ilin verilerine göre on ili saymışlar Manisa %8 büyüme göstermiş. Haber başlığının altında bir fotoğraf gemi yükünü limandan alıyor. 

Bu bir ihracat haberi ve fotoğrafı, Manisanın bi şey ihraç ettiği falan yok Manisa bir şey üretmiyor ki. Manisa’nın merkez, ilçe ve köylerinde yaşayan Manisalı: Eylül aylarında üzümü, domatesi, kırmızı biberi, turşuluk salatası, çeyizlik kadar pamuk, kahvaltı için zeytini (bunda da bizim altıda birimiz kadar Yunanistanı dahi geçemeyiz) üretir. Bu ürettiklerimiz de gemilere falan değil kamyonet veya traktör kasasına yükletilir en fazla borsaya kadar götürülür ihraç edilmez, çünkü dikene, ekene, yetiştirene yetmez. İşte biraz üzüm o da soğuk vurmaz, hastalık olmaz, dalın da kurumazsa biraz yüz güldürür o da düğüne derneğe gider ele değmez, koca kış “Gelecek sene” diye kahve sohbetlerine mevzu olur. 

Bi defa Manisa da deniz yok gemiler limana yanaşsın da deniz aşırı ülkelere gemiler ile ihracat yapalım. Haber ile Manisa nerede bağdaşıyor anlamış değilim.

Organize sanayi bölgesinin yaptığı ihracatın Manisa ile her hangi bir ilgisi yok. Firmaları dolayısıyla Türkiye ekonomisini ilgilendiriyordur mutlaka ancak o ekonomiden de Manisa’ya düşen pay yok gibi. Bir bölge hastanesi inşaatına başlandı o da duracak diyorlar. Gediz Köprüsü kavşağımız var bir türlü başlanamıyor. Milli Eğitim yeni okul yapacağına eskiyi yıkıp yeniyi yapıyor sağdan say 15 tane, yık yap soldan say 15 tane artan bir şey yok. 

Yani milli gelirden de pek bir şey göremiyoruz. Allah’tan şimdilik bağımız bahçemiz övündüğümüz Gediz ovamız var da (o da santral mantral işgal edilmez ise) karnımızı doyuruyoruz. 

HAYIRLI CUMALAR KARTPOSTALLARINA SIĞAN ŞEHRİM MANİSA.

  

Manolya Meydanı’ndan Sultan Camisi’ne çıkan yol, özelliği olan yapıların alçak katlı durumlarına karşılık şehrin nirengi noktalarını işaretleyen camiler. İlk bakışta tanınıp yanında ki okulu evinizi görmeseniz de tahayyül ettiğiniz, nokta, nokta şehrinizi tanıdığınız, komşularınızın yanında sokağınızda ki her gün geçtiğiniz yolda ki çarşıda ki hatta tanıdıklarınızın uzak evleri. 

Ezanda ki sesinden müezzini andığınız minareler, namaz kıldırışında ki adabından imamı lakapladığınız camiler. 

Mahalle bakkalının tahta raflarında ki renkli akide şekeri kaseler, karamelalar, tahta kutusundan tazeliği bozulmasın diye çıkarılmamış tozun içinden alıp da ağzınıza attığınızda toz dumanı çıkarılan lokumlar. Yağı mukavva kutusuna çıkmış bulaşmış Kula marka mumların kokusunun sindiği bisküviler. O bisküvilerin: İkindilerde ikiye kırıp bardağa iki parmağımızın ucundan tutarak sokup çayda ıslatıp bazısının oyalandığımızda yumuşayıp bardağın dibine indiğinde çay kaşığının imdadımıza yetiştiği lüks kahvaltılarımız. Leblebi, külahının beş kuruş kırığının delikli ikibuçuk kuruş olduğu ve iki derin kısa pantolon cebimizden birini kırık leblebi ile doldurduğumuz atıştırmalıklarımızdı.

Sayfaları kırışmış köşeleri katlanmış veresiye defterine kulağının arkasına taktığı boyu iyice kısalmış kurşun kalemin yazmaya hazır hali ile mahalle bakkalı Ahmet amcanın güler yüzü. 

Adına has ekmek dediğimiz beyaz çarşı ekmeğine imrensek de odunun isinden, bacanın güdüğünden, dumanının baca yerine kapıdan çıktığı, nimiyet denilen tahta teknenin bölümlerine yerleştirilmiş hamurların kepek unundan ekmeğinin doyurucu lezzetinin pişirildiği, çaybaşı furunu. Ekmek unu yine çaybaşında ki değirmende öğütülürken böreklik yufkalık unun kepeği konu komşu birlikte elenirdi. Börek her yemekte yenir tarhana çorbası kahvaltı yerine içilir, içinde nohut mutlaka olurdu.

İki lüleli camisinin yüksekten şar şar dolu dolu akan demir borulu çeşmesinde sulanan hayvanlar bir hızla Arap Alanına çıkar orada yaylaya gidecek kervan düzülürdü. Tıngır Çeşme’den, Çınar ağaçlarından gözükmeyen Kaynak Deresi’nin yanından yaylaya çıkış yolculuğuna koyulan kervanlarda ki kiraz küfelerinde yolculuklarımız maceraya dönüşürdü Sivrice’nin dar yayla yollarında.

Burunlu şehir otobüslerinde ki yolcuların ahkamlı oturuşları artık yayalaşmanın binite döndüğü bisikletlilerin motorize olduğu yıllardı. Alafranga hayatlarda ampullü radyolar transistörlü olmuş kırkbeşlikler dönmeye başlamıştı. Her şarkının kırkbeşliğini koleksiyon yapıp caka satanlar longplay çıktığında havaları sönerken Longplaylerin yerini de çok geçmeden birbirine bandla bağlı araba tekerliği görünümünde makaralı pikaplar almıştı.

Adamo’nun “Her yerde kar var” aksanlı yarım Türkçeyle söylediği şarkılarını dinlerken Dario Moreno bizden oluvermişti. “Deniz ve mehtap sordular seni” derken başımızda kavak yelerinin estiği, saçlarımıza analarımızın kaçmış naylon çoraplarını geçirdiğimiz çağlardı. Allah Allah şimdi hatırladım Almancı komşular hediye diye getirirlerdi naylon çorapla yakaları balenli gömlekleri. Sonra onlarda başlarında kısa kenarlıklı tüylü fötr şapka ve omuzlarında taşıdıkları transistörlü radyo ve teyplerle marka olmuşlardı.

İşte bu kadarcık dünyamızda mutlu, huzurlu hepimize yeten avuntularımızdı bunlar. Bize ne zaman yetmedi dünyamız? Onu hatırlamıyorum, içinde bulduk kendimizi. Herhalde Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den seçilemez, yayla suları içilemez. 

Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanası badanasız kalmış, avlularda sakız sardunyaları kurumuş, sarmaşık gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış.

Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olduğunda yabancı kaldık doğduğumuz şehre.

 
Babalarımızla birlikte göçen amcalarımız, akraba komşularımız, her biri okuyup tayin olan arkadaşlarımız, birer birer gittiler. Kalanlarda yap satçılara yar ettiler evlerini, siyah beyaz kartlara resmettiler anılarını. 

Manisam da yol hazırlığı yapıyor bavulunu topluyordu.

Şimdi kimbilir hangi diyardadır, anıyorum zaman zaman.

MURADİYE

  
Gün geçmiyor ki imarsız haber olsun. Dün Salı günü yine imar haberi; Manisa Büyükşehir Genel Sekreteri Sayın Halil Memiş “Halkın iradesine saygı duyun” hangi konuda imar konusunda. Mimarlar müteahhitler arsa sahipleri gecekonducular emlakçılar… Tüm Manisa desem yeridir.

Halbuki aradan iki sene geçti akıllar başlara yeni mi geldi? Kimi dört gözle bekliyor, kimi tarlamı satayım mı diyor, kimi bu plan ne zaman gelecek diyor. İki sene önce ki sessiz çoğunluğun sesi bunlar.

-Meclise gelip konuşalım mı? 

-İmza toplayalım mı? 

-Cengiz Başkana çıkalım mı? 

-Nasıl derseniz öyle yapalım.

Geçen dönem çok dedik, çok konuştuk, kapı kapı, kahve kahve, mahalle mahalle dedik. Kahve duvarlarına imar paftaları mı asmadık? Masalara mı yatırmadık? Sokaklarda bayrak gibi mi sallamadık? 

İki cazgıra sattınız, iki arsıza sustunuz, iki yüzsüze yüz verdiniz. Ne değişti? İki senede milyon mu olduk? İki senede yerimiz mi dar geldi yenimiz mi? Hayır hiç bir şey değişmedi. Çarık ayağı sıktı ayakta nasırı acıttı. Seçim zamanı olmayacak sözler verenler utançlarından imarı ağızlarına alamıyorlar. Ama kalemi ellerine alıp kendileri çizecekler o zamanda gelecek, çok biliyorlar ya. Hadi bakalım at da sizin meydan da, düğün de sizin halayda, davulda sizde tokmak da. 

Gördük nasıl plan yapıldığını Muradiye beldesi üç mahalleydi. Kapandı tek mahalle oldu. Çarpık ki hem de nasıl, şeytan böyle çarpmaz. Beş kat bitişik nizam illetini buraya da bulaştırmışlar. 6000 nüfus 66 ya (66000) bağlanmış. Muradiye sağı solu hemencik ova ya; yeşil alan, top sahası, park bahçe kabul edilmiş! Mektep mederese yok, cami mescid yok, yol yok yöntem yok,iki duvar arası dar yollar çok. Toki Akgedik’e, Muradiye 66’ya bağlanmış. Bölgesel mevzi plan yapılmış, hani bunların sosyal donatıları adam başına düşen yeşil alan, ticaret, ibadet, eğitim, (yetmiyorsa nüfusu azaltın) otopark, çevre etkilişimleri… Yok. 

Adam gece vakti yoldan geçiyor biri de zemin kat penceresine tırmanmış korkuluğunu demir testeresi ile kesiyor hırsızlık yapacak. 

Yoldan geçen. 

-Ne yapıyorsun birader?

-Keman çalıyorum der, hırsız. 

-Sesi duyulmuyor ya? 

-Sabah duyulacak.

İşte Güzel Muradiye muradına erecek ama on seneye kalmaz sesi duyulur. Manisa 20 senede ses verdi. Yol dar yen dar otopark park bahçe okul nasıl şimdi ses geliyorsa Manisa’dan, sabaha kalmaz Muradiye’den de ses gelecek. Hatta şimdiden gümbürtü kopmuş.

Gözünü dört açıp bekleyenler, biz imarı görmedik diyenler, neredesiniz? Bu memleket bir tek Muradiye mi demek? Bir tek Muradiye’ye de plan olmaz demenin yanında Muradiye’ye böyle plan yapılmaz deseniz ya.

Büyük 5000’lik plan olmayınca Muradiye bizi idare eder mi diyorsunuz? Pantolon olmadı gömlek verelim yani.

Yazık. Bu Manisa hepimizin; burada çocuklarımız büyüyecek, okuyacak, bazıları adam olup geri gelecekler, burada yaşayacaklar, onlarında çocukları burada büyüyecek, yetişecek…artık imar değil kentler planlanıyor.

Hizmet: Günü kurtarmak değil, geleceği planlamaktır. Geleceği tasarlamaktır. Gelecek nesli yaşatmaktır.

MANİSA’MA YAZIK OLUYOR.

“İmarı dört gözle bekliyoruz.” İmar geldiğinde iki gözünü kapatanlar şimdi imarı dört gözle bekliyorlar. Faltaşı gibi açsalar imar gelmez. Üç belediye var şimdi merkezde. Biri ben yaptım getirdim istemediniz derken, diğer ikisinde imar geldiğinde karşılamaya gelmeyenlerin olduğu belediye yöneticileri var.

İmarsızlık kapımıza dayandı kapımızı çalmıyor yumrukluyor açan yok içeridekilerde tıs, ses yok. Evde yok dedirtmek istiyorlar. Ama kimin geldiğini de merak edip sokak penceresinin perdesini şöyle biraz aralıyorlar.
İmar bu sefer yalnız gelmemiş; akraba taallukat mahalleli, muhtar, yetmemiş ihtiyar heyeti, yeni seçilen mimarlar odası yönetimi, leyleğin gagasında ki bebek bile var beni nereye bırakacaklar diye, bir tek gemisini yürüten kaptanlar yok kapının önünde.
İmarın şimdi işi zor. Herkes bir ucundan asılıyor. İmarlı alan olmadığı için yine mevzi, kısmî, bölgesel planlar yapmaya çalışılıyor. Kimler: OSB lazım sanayi müdürlüğü, okul lazım milli eğitim müdürlüğü, yurt lazım kredi yurtlar müdürlüğü, yeni trend yaşlı bakımevi lazım sosyal işler müdürlüğü, konut lazım toplu konut daire başkanlığı, engelsiz köyü lazım belde arsaları… Nerede ucuz arsa, boş arazi, milli emlak gayrimenkulü, kapanan belediyelerden kalan parseller tarlalar var, imar orada.

İmara kapı açılmaz perde aralanırsa imar da çat kapı yapar. Kim kapıyı açarsa oraya girer. Orada yemek, burada tatlı, ötede kahve, beride çay, imar mide fesadına uğrayacak. Hastalanacağı belli. Soda mı içer? Müsekkin mi alır? Boğazına parmak mı atar? Ne yapsa çare yok. Doktor da ilaç yazmaz.

Oysa Manisa’m anlatmakla bitmez. Karun hazinelerinin üstünde oturuyoruz da fakiriz. Yüzyıllardan gelen Gediz grabenindeyiz de hormonlu sebze meyva yiyoruz. Sanayimiz var işşiz ordumuz sefere hazırlanıyor bakaya bile topluyor. Bağış yapan hayır sahiplerimiz var okullarımızı yıkıp aynı yere yenisini yapmaya çalışıyoruz. Gecekondular imarsız yapılaşmalar var toki diye uzaklara gidiyoruz. Kentsel dönüşüm yapılacak mahalleler var tek tek yapılara laf olsun diye kentsel dönüşüm uyguluyoruz. Kaçağa göz yumuyor, şikayetlere kulak tıkıyoruz. Yaptığımızı sanıyor ama bozuyoruz.
 
Birileri yapıyor birileri bakıyor ama Manisa’lı susuyor. 

Sahipsiz imar kol geziyor. Zaman geçiyor, çarpık kentleşme diyoruz birileri çarpıp bölüyor. 

Manisa’ma yazık oluyor.