İçeriğe geç

TURİZMDE KULA 3. Bölüm

Jeopark alanları sadece yerkürenin deprem veya volkanik hareketlerinden ortaya çıkan ve farklılaşan zemin yapısından ibaret değil. Çok geniş alanları kapladığından bu alan içerisinde kalan her türlü tarih, kültür, antik yerleşim, bitki örtüsü, flora yapısı, geleneksel yaşam, eski kent dokusu, geleneksel kültürel festivalleriyle ve jeopark alanı içerisinde ki köylerin kırsal kalkınmalarına destek veren şehirlerin turizm açısından tanınırlığını ve ekonomilerini de ilgilendirmektedir.
Bu açıdan bakıldığında Kula jeoparkıyla yalnız değildir.

Kula Eski Evleri ve Eski Kent Dokusuyla, mimarlık tarihi.

El sanatlarından oluşan geleneğin hala yaşandığı esnaf ve teşkilatıyla. Osmanlı ahilik teşkilatını.

Yöresel yemekleriyle. Kula mutfağını.

Yunusemre türbesi ve yaşantısıyla, tasavvuf ilmini.

Emre, Gölde, Gökeyüp gibi köyleriyle. Kırsal yerleşim ve köy dokusunu.

Emir Kaplıcalarıyla, jeotermal yapısını.

Kollida Antik Yerleşimi ve kral kaya mezarlarıyla, antik çağları.

Halıcılık kilim sanatının kök boyalı yün iplikle dokunan ve kendine has desenli halılarıyla. Kula yöresel el sanatlarını.

Yaşatan çok zengin bir kültür ve yapısal yerleşim yumağından oluşmaktadır.

 

İlçe merkezinin ve Jeopark alanı içerisinde kalan köylerin kalkınması jeopark sayesinde gelişecektir. Jeoparkı tek başına ele aldığımızda onu besleyen damarlar da bu saydıklarımızdan ibarettir.

 

Birbirlerini etki ve tepkiyle harekete geçirecek olan bu tarih, kültür, turizm varlıkları Kula için kalkınma ve gelişmede öncü olacaktır.

 

Yapılan çalışmalar bu yönde olup Eski Kula Evlerinin restorasyonu, sokakların yenilenmesi, Yunusemre Türbesi Meydan Düzenlemesi, Jeopark ve Kent ve Halı Müzesi, Kütüphane, Kültür salonları; jeopark turizmini tetikleyen unsurlardır.

SON

 

21.YÜZYILIN PARADİGMASI 2. Bölüm

Tarım, sanayi, teknoloji, enerji, üretimleri safha safha ülkelerin ekonomik yönden kalkınmalarını sağlarken ekonomik ve sosyal yönden seyahat özgürlüğünün rahatlığı ile önce yakın çevrelerden daha sonra biraz daha uzak çevrelere yapılan seyahatler suda ki halkalar gibi genişleyerek çok daha uzaklara seyahat etme imkanları ve kolaylıkları giderek artarken bunu da ekonomiye kazandırmak için turizm sektörü doğdu ve gelişti. Dünya ülkeleri yabancılara gösterilecek ellerinde ne varsa onları sunma gayreti içerisine girdiler. Bu dediklerim 1900’lerden sonra başlar.
Turizm firmaları kullandığımız elektronik aletler mobil telefon tabletler sayesinde cebimize girdiler. Yaptıkları reklamlar ile rüyalarımıza dahi girer oldular.

 

Turizmin doğuşu yukarıda saydığım tarımdan teknolojiye geçiş sürelerine benzer, önceleri sanat galerilerinde müzelerde ünlü ressamların tabloları, heykelleri, sergileniyordu. Louvre Müzesinde Mona Lisa tablosunun bulunduğu odaya giren turist sayısı yılda 15 milyonu buluyordu. Daha sonra ülkeler şehirler gezilmeye başlandı. Deniz ve güneş turizmi, ardından Antik yerleşimler revaçta olmaya başladı. Ancak antik kentlerde ki tiyatro, agora, Artemis Tapınak’ı, yollar, duvarlar, kaleler, birbirinin devamı Roma Dönemi, Bizans Dönemi eserler, kırık kollu, kopuk başlı heykeller giderek cazibesini yitirmeye başladı. Çok eskilere dayanan ilk medeniyetler, bulunanların yanında acaba daha öncesi var mı? Merakı heyecanı yerini almaya başladı. (Göbekli tepe de yapılan kazılar gibi.)

 

Bu dahi insanları tatmin etmeyerek dünyanın oluşumu yaşı, yaşını gösteren neler var, buzul çağı, daha eskisi, dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda ne gibi oluşumlar, depremler, volkanik patlamalar, yer kabuğunun hareketleri, bu esnada yerin altından arzın merkezinden yer üstüne çıkan oluşumlar. İşte Tüm bunlar 21.yüzyılımızın turizmin yeni paradigması oldu.

(Paradigma, bir disipline belli bir süre hakim olan model veya kurumsal çerçeve olarak tanımlanabilir. Başka bir ifadeyle paradigma, bir grup bilim insanı tarafından ortaklaşa kabul edilen görüşlerdir.

Yeni bir görüşün yeni bir paradigma olabilmesi için hem kendi alanında ortaya çıkmış sorun veya sorulara uygun çözüm bulabilme potansiyeline hem de çağını aşarak ileriye dönük yeni açılımlar yapma özelliğine sahip olması gerekir. Ortaya konan paradigma, alanındaki yeni sorulara veya sorunlara çözüm getiremediği takdirde yeni arayışlara gidilir. Bu durumda, var olan paradigmanın çözüm bulamadığı sorunlara çözüm bulma potansiyeline sahip daha kapsamlı görüşler ortaya konur. Bu görüşler, alanındaki sorunları çözdükçe her geçen gün daha fazla güç kazanır. Alanındaki otoriteler tarafından da kabul görür ve yeni bir paradigmaya dönüşür.)

 

Tüm bunların cevabını veren insanların merakını gideren dünya oluşumunun bilgi zenginliğin adı: JEOPARK.

 

Jeopark Turizmi ilk 2000 yıllarında başladı. Her yıl çeşitli ülkelerden yenileri eklenerek yeni keşifler, oryantasyonlar bulunarak dünya genelinde 111 Avrupa’da 64 jeopark var. (Kula Jeoparkı UNESCO sertifikası aldığında Avrupa’da 58. sıradaydı.) Türkiye’de ise ilk ve tek Kula Jeoparkı.

Son iki yıldan bu yana UNESCO jeoparkları kendi bünyesine almak için çalışmalar yapmakta bu konu ile ilgili Avrupa-Asya Jeoparklar birlikleri ile toplantılar yapmaktadır.

 

Finlandiya/Oulu’da yapılan toplantıda dünyanın çeşitli ülkelerinden 10 yeni jeopark tanıtımı ve başvurusu yapılırken, 18 mevcut jeoparkında sertifika yenilemeleri yapıldı. Sertifikalarda dört yıllık süreleri dolanlar; yaptıkları gelişim çalışmaları, sosyal faaliyetleri, kırsal kalkınma için yaptıkları proje ve uygulamaları, ziyaretçi sayısında ki artışları ayrıca jeoparkın gelişimi, destekçisi ve bu sayede ziyaretçi sayısının artması için alan içerisinde ki farklı turizm destinasyonlarının kazandırılması denetlenerek belgeleri ya iptal ediliyor ya da yenileniyor…

ROKUA / OULU / HELSİNKİ / FİNLANDİYA(I. Bölüm)

Öğleye yakın yola çıkmıştık üç uçak değiştirdikten sonra İskandinav ülkelerinden biri olan Finlandiya’ya vardık Daha doğrusu Helsinki’ye bir saatlik aktarma zamanımız vardı havaalanında beklerken Oulu ya gidecek kapıya geldiğimizde ki uçağa biniş kapısının yanında ki ekranda saatlerimiz ülkemizle dakikası dakikasına aynı olmasına rağmen hemen altında 15 dereceyi gösteriyordu. Peronda bekleyenlere gözümü gezdirdim en kalın giyimli bendim. Kısa kollu elbiseler, tişört, gömlek, parmak arası, babet ayakkabılar bir kaçı ceketliydi. Demek ki 15 derece Eylülün birinde yaz gibiydi onlar için. Sabah Manisa’da hazırlanırken sıcaktan döktüğüm terler burada kurumuştu.

 

Klimalar susmuş hatta inceden sıcak bile üflüyordu uçağa bindiğimizde. Biz o uçak senin bu havaalanı benim deyinceye kadar akşam oldu. Oulu’ya indiğimizde saat 21.30’du hani gün batıyor ama hava kararmıyordu vallahi bizim oralardan daha karanlıktı desem yeridir. (Kimseyi yalanlamayayım biz mevsimi kaçırmıştık. Beyaz geceleri göremedik.)

 

Hava alnından sonra 70 kilometre kadar daha araçla gittik, ıssız, orman içerisinde,sessizliğin duyulduğu, otelimize geldik. Sabah gün ağarınca farkettim, otelimizin etrafına kalemler dikmişler gibiydi ağaçların hepsi aynı boyda, aynı ende, aynı cins çamdı. Ağaç dediğin Kesildikten sonra tornaya gider bunlar dikilmeden tornaya gitmişler gibiydi.

 

Her taraf yem yeşil arada dar asfalt yol gri, gökyüzü de mavi-gri, başka renk yok. İki renk.

 

Otelimiz temiz daha çok kışın ziyaretçisinin kalabalık olduğu kayak otellerinden biri olsa gerek. Toplantımız otelin alt katında ki fitness salonundaydı salona sıradan olmayan sandalye ve masalar yerleştirilmiş gayet de güzeldi. Biz de fitness ayrı, toplantı salonu, düğün salonu, seminer salonu, hepsi ayrı yapılır dünya para harcanır. Biz de lüksün adı ayrı ayrı salonlar. Yabancıların neden zengin oldukları belli bir salon beş etkinlik bizde çok maksatlı salon diyorlar ama maksadını aşıyor.

 

Akşam Merili denilen köye gittik burada eski otantik, siyah beyaz nostalji fotoğrafların ve de büyük kuyruklu piyanonun olduğu ev ve restoran karışımı bir yere geldik. Karnımız aç kapıda Rokua Belediye Başkanı konuşma yaptı. Saunayı anlattı, sauna bizim dedi 250 yıllık geçmişi var dedi biraz esprili biri ben şaka yapıyor dedim bi saat sauna anlatılır mı? Sonra yaşlıca iki kadın aldı mikrofonu biri bornozlu o da saunayı anlattı bir diğeri efsanelerin okunduğu Kalevela isimli kitaptan paragraflar okudu. İçeriye almayacaklar sandım üşüdük de. İçeriye girdiğimizde yemekler bize uygundu, Allahtan soman balığı varda aç kalmıyoruz.

 

Sabah erken 07.30 da Oulu’ya hareket ettik. Konferansımız Oulu Üniversitesindeydi. Koridorlar genç kaynıyor. Kayıtlar var olsa gerek öğrenciler standlar açmışlar, ayrıca bir başka etkinlik daha vardı anlayamadım, bizim delegasyon zaten 400 kişi. Üniversite oldu beyoğlu, sürtünerek yürünüyor. Ayrıca sınıfları da Her ülke Jeoparkını sunmak için işgal ettik. Öğle yemeğini de birkaç kafesinden büyük ve geniş olanında yedik.

 

Ama duvarların ayrı ayrı renklerinden grafik tasarımlı kapı levha ve yönlendirmelerinden ve de yeşillin ağaçların arasında olmasına kadar gençliğime talebeliğime dönmek istedim. Dışarısı bisiklet kaynıyor her öğrencide bisiklet var.

 

Akşamına tekrar 70 km Rokua’ya dönerken yol üzerinde yemek için farklı bir yere geldik. Burası çok seyrek olan hayvancılıkla geçinen köylerin merkezi gibi hafta sonu odaları, sauna, küçük gölcükten oluşan havuz, yemek ve eğlence salonu olan restorandan ibaret bir yer, göl kenarında, zaten her yer göl ve kenarı.

 

Burada geleneksel “Buz kırma gecesi” tertiplemiş cıvarda ki köylüler. Bizim bildiğimiz tas kebabı (her taraf büyükbaş besi çiftliği, sakınca yok dana eti dediler) ve tavada kavrulmuş havuç yemeği yapmışlar kocaman tepsilerde. Ufak yuvarlak ekmeği ikiye bölmüşler içini çıkarmışlar kase gibi olmuş içine tas kebabı ve kavrulmuş havucu koydular. Hizmet edenlerin tamamı köylülerden oluşuyordu kapıda hoş geldin diyeninde oturmak ve etrafı gezdirmek isteyenine ve de yemekleri dağıtanına kadar.

 

İşte jeoparkların kırsal kalkınmada ki önemi. Rokua çevresinde ki bu köyler jeoparkı gezmeye gelen yerli yabancı turistler sayesinde yaptıkları ve geçindikleri hayvancılığın yanında turizm geliri olarak jeoparktan faydalanıyorlar. İyi de kazanıyorlar ki gelenleri velinimet gözüyle bakıp ağırlıyorlar. Bazı restoranlar, gezdirdikleri 80-100 yıllık eski çiftlik evleri, yolda konakladığımızda zaruri ihtiyaç ve çay, kahve molası verdiğimiz yerler Rokua Jeoparkından sertifikalı. Yani jeoparkın denetiminde, gelen turistlere iyi hizmet verebilmeleri için.

TARİHİ ÇEŞMELER ONARILMAYI BEKLİYOR

Gürbüz Battal’ın “Tarihi Çeşmeler Kurtarılmayı Bekliyor” başlıklı yazısında bahsi geçen 1.Grup yapı olarak tescil edilmiş merkez ilçede bulunan 5 tarihi çeşmenin restorasyon işiyle ilgili olarak: 

Manisa Belediyesi Başkan yardımcısı olduğum dönemin sonuna doğru: Yıllardır harabe halinde bırakılmış olan sokak çeşmelerinin restore edilerek tarihi geçmişinin yaşatılması, yayla suları tekrar bağlanarak suları akıtılarak tekrar kullanılması amaçlanarak restorasyon çalışmalarına başlatılması için İzmir II no’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na 28.11.2013 tarihinde ilk müracaatımızı yapmıştık. Birer anıt değerinde ustalıkla özenle yapılmış olan bu çeşmelerin yapıldığı zamanlarda ki önemi çok büyüktür.

 

28.11.2013 yılı sonuna rastlayan bu çalışmadan bir kaç ay yani 31.Mart.2014 seçimlerinin araya girmesi Manisa Büyük Şehir Belediyesi olarak yapılanmasından dolayı çalışmalara kaldığı yerden yani projelerin tasdiki kurul kararlarının uygulanması ve ihale sürecini de içine alan zamandan sonra, 17.11.2014 tarihinde çeşmelerin ihalesi yapılarak 19.12.2014 tarihinde yer teslimi yapılmıştır.

 

09.01.2015 raspa, derz açma, temizlik çalışmalarının ardından revize projelerinin hazırlanıp tekrar kurula iletilmesi zarfında restorasyon işine ara verilmiştir.

 

Kurul üyeleriyle tekrar yerinde yapılan inceleme ve projelerin onaylanması aşamasından sonra 15.07.2015 tarihinde çalışmaların tekrar başlatılması kararı alınmıştır.

 

        ###### #####

 

Eski Manisa’nın yerleşim alanı olan Manisa Dağının eteklerinde bulunan bu çeşmelerin yanında tarihi değeri olmayan ancak suyunun kullanılması yönünde çok önemi olan daha bir çok sokak çeşmesi vardır.

 

O devirde ki eski mahallelerimizin evlerinde su yoktu sokaklarda içmesuyu boruları döşenmemiş ve evlere su verilememişti. Her ev kullanma ve içme suyu ihtiyaçlarını bu sokak çeşmelerinden sağlarlardı.

 

Çeşme başlarında; sohbetler, mahalle dedikoduları yapılır, kınalar yıkanır, asker uğurlanır, aşıklar buluşur, türküler yakılırdı. Her çeşme yapılırken yanı başına milli ağacımız olan çınar ağacı mutlaka dikilirdi. Özellikle meydanlar ve köşe başlarına yapılan meydan ve sokak çeşmelerinden kova, teneke ve değişik kaplar ile evlere su taşınırdı. Sıcak yaz akşamlarında akşam yemeği yeneceği zamana yakın soğuk su içmek için evin küçük kızı oğlu testi ile soğuk su getirirdi. Bu saatlerde her çocuk çeşme başında toplanır biraz oyuna dalar birazda sıra kapmak için iteleşirlerken testiler arada kalır istenmese de çarpıştırılır çatlar kırılırdı. O yüzden testi kırılmazdan önce kulaklar çekilmez ama “oyalanma çabuk dön” diye tembihlenirdiler.

 

O devirlerde hastalık az olmasına rağmen çünkü gıdalar tabii idi organik diye bir kelime yoktu, hasta eden de yoktu, stres kelimesi de yoktu, kavga gürültü patırtı da yoktu. Hastalığın, ağrının, geçimin, parasızlığın, yiyecek içecek yokluğunun adı genel olarak sıkıntı kelimesiyle anlatılırdı. “Allah sıkıntı vermesin” diye dua edildiğinde sıkıntı çok şey ifade ettiğinden dualar fazla uzun olmazdı.

 

Şimdi unutulmuş olan bir dua daha vardı. Analar kızlarına kaynanalar gelinlerine “Allah suyu olan evlerde oturtmak nasip etsin” dua ederlerdi.

 

Sokak çeşmeleri önemliydi. Hem kullanım hem de yokluğa çare olduğu için sevabı çok büyüktü. Evlere su verilemediği devirde sokağa çeşme yapmak dağdan suyunu depolayıp metrelerce toprak künkler döşeyip su getirmek bir hayli masraflı ve meşakkatliydi. Bir de içeni kullananı bol olsun diye suyunun temiz, devamlı ve soğuk akıtılması çeşmenin yapısının değerli ve gösterişli yapılması da önemliydi.

 

İşte: Unutulmuş, terkedilmiş, suyu akmaz, kullanılmaz olmuş, zamanımıza kadar ayakta kalabilmiş, mevcut tarihi sokak çeşmelerimizi zamanımıza kazandırmak, ve kullanma modası olan damacana suyuna alternatif olması amacıyla başlatmıştık restorasyon işini.

MANİSA MANİSALIYA KALSIN.

Ağustos bitmiş Eylül’ün ilk günleri henüz bağdan taşınmadık. İlkokulu bitirdiğim yaşlardayım. O yıl üzümler bir hayli bereketliydi. Babam akşam gün batmadan bağa geldiğinde sergiyi şöyle bi dolaşır kuruyup kurumadığına kontrol eder, kehribar rengiyle dokuz numarayı bulacağını söylerdi. Her yıl sergiyi baştan yapardık komşular düzeltilen sergi alanını çamurla sıvayıp üzümü toprak üstüne sermelerine rağmen babam çimento torbalarını yayar üzümleri çimento kağıtları üstünde kurutur hem rengi sarı olur hem toz toprak bulaşmazdı hem de kağıtta üzüm toprak olmadığı için Tariş, kilosuna bir kaç kuruş ilave ederdi.
Akşamdan tembihlemişti rahmetli babam; nüfusumu, ilkokul diplomamı hazırlamış yarın orta okula kaydını yaptırmak için sabah beraber Manisa’ya gideceğiz fotoğraf da lazımmış dedi. Yeni bir okul yeni arkadaşlar. Beş yıl beraber okuduklarımızın bazıları başka okula, bazısı çıraklığa esnaf olmaya, bazılarımızda benimle beraber yeni okula gidecektik.

 

Lise ile orta okul binaları aynı bahçedeydi. Orta okul binası şimdi ki milli eğitim müdürlüğünün arkasında doğu batı istikametinde uzunca bir binaydı lise binasına da bir ucundan bağlanıyordu. Ağabeyim lisede okuyor diye güvencem de vardı. Hatta okul zamanı kalem silgi kaybettiğim de ağabeyime gider isterdim.

 

Orta okul binasının girişinde babamı kapı önünde beklerken benim gibi yenilerde kapı önünde bi yerlere oturmuşlar bekleşiyorlardı. Kaydım olmuş babamın elinden tutarak sevinçle dükkana dönmüştüm…

 

Üç yıl burada orta okulu bitirdim. Liseye kaydı kendim yaptırmıştım. Ortaokul binam çoktan yıkılmıştı. Şimdi lise binasına sıra gelmiş. Niye yıkarız niye aynı yere yenisini yaparız bir başka yere yapalım bu binaları da onarıp kullanalım. Bu yüzden Manisa’nın içine etmedik mi? Hala mı öğrenemedik? Bir binayı yıkmaktansa yenisini yapalım iki binamız olsun.

 

Okul diye kıvranıyoruz.

 

Avrupa da sorarlar: Ne yapalım? Nasıl yapalım? Yıkalım mı? Yaşatalım mı? Onaralım mı? Hatta yardımlaşarak onarırlar. Onun için oralarda 200-300 yıllık binalar var. Kime sorarlar önce okulda eğitim görmüşlere, eğitmenlere, mahalleliye, sivil toplum kuruluşlarına, eşrafa, esnafa…

 

Biz de bunların yıkılıp yapılmasına kim karar veriyor. Memurlar. Tayinle Manisa’ya gelenler. Sonra yine tayinle gidenler. Manisa veya tayinle gittikleri bir başka şehir baştan sona yıkılsa ne gam.

 

Hayattan rengi alırsan geriye ne kalır ki? Evet.

 

Memurdan imzayı alırsan geriye ne kalır ki?

 

MANİSA.

 

 

GÖL PINARLARLA BESLENİR.

Mutlaka gitmem gereken bir ziyaretti. Eskiye dayalı hukukumuz dost meclislerinde beraberliğimiz daha da önemlisi onun sahibi olduğu bir iş de de az da olsa ortaklaşa çalışmalarımız vardı.

 

Gitmem gereken meclis Bir hayli kalabalıktı ama farkedilmeyecek gibi değildi, bilhassa gelen giden göz ucuyla taranıyor akla not ediliyordu. Davetliler kuyruk olmuş ev sahibini selamlamak için. Davetlilerde de kendini göstermek çabası var ev sahipleri kadar onlarda aynı kaygıyı taşıyorlar.

 

Seremoni bittikten sonra herkes rahatlamıştı ayrılan yere geçerken eş dost tanıdık kimselerle selamlaşıyor tokalaşıyor hal hatır sorarken bir diğeri gülümserken o tarafa yöneliyor ona doğru giderken bir başkası önüne geçiyor ona hatır soruyor ama bekleyene doğru tekrar bir hamle yapıyorsunuz nihayet tokalaştığınızda hatır sormadan bir diğeri söze giriyor.

 

Bu, bu şekilde bir hayli devam ettikten sonra yakın bir tanıdığınızla sohbete başladığınızda normale dönüyorsunuz.

 

Geçelim dedik ve ayrılan yere yürümeye başladığınızda yol verenler geride kalmak isteyenler lütfen deyip yol gösterenlerden bir başka seremoni mi derken onca kalabalıkta yerimize geçtik.

 

Bu tür meclislerde ne kadar çok kimseye selam verip el sıkışırsan o kadar çok hava hesabı yapılır. Ertesi gün acaba basında benden bahsediliyor mu diye gazete ele alınır telaşla dünkü haber aranır. Fotoğraf yoksa da acaba ismi geçmiş mi diye göz satırları tarar. Yok. Bir daha, yok. Sitem zamanı gelmiştir. Nasıl olmaz? Nasıl yazmazlar?

 

Senin hukukunu bilen mi var? Ortaklaşa çalışmanızı kaale alan mı var? Haberi bir vazife gibi görenler ile sıra savanlar bir olmuşlar haberin içine etmişler. Yok.

 

Doğrusu aradım haberde ismimin geçmesini. Bir emek vererek, hiç bir mecburiyetim olmamasına rağmen kendime vazife adderek hazırladım ve aksatmadan işimi yapmaya çalıştım. Marifet iltifata tabidir derler. Yokmuş gibi davranılıyorsa, sıradanmış gibi görülüyorsa, benim ne başımın zoru yapsam nolur yapmasam nolur.

 

Ayaklarınız göl başınız pınar olsun.

 

 

MOSB, KSS, MURADİYE SANAYİ ALANI

Organize sanayi bölge planlaması ve uygulamaya geçilmesi 1965-70 yılları arasına rastlar. Bu esnada birinci kısım arsa satışları tarım şehri olan Manisa’lıdan rağbet görmedi uzun bir zaman parseller boş kaldı, OSB’de yatırım yapacak sanayi kuruluşlarının şartları biraz yumuşatıldı. Manisa’lı ve Manisa dışından atölye tipinde, esnaf hüviyetinde olan kimseler OSB’den arsa satın alıp yatırım yapmaya başladılar.

Fabrika ve organize sanayinin amacına uygun ilk yatırımlardan biri ECA oldu. Daha sonra Serel, Raks, Döktaş, Mayteks… gibi firmalar daha doğrusu sanayi kuruluşları üretime geçti. Bu zaman zarfında aradan 20 yıl geçti. 1990 senesinde 2. kısım 2000 de 3. kısım 2008 de de 4. ve 5. kısım yatırımlarıyla Manisa Organize Sanayi Bölgesi 200 den fazla sanayi kuruluşu ile 10 milyon metrekareye ulaşarak temizliği, planlaması, yönetim, işletme düzeni ve Türkiye ekonomisine ihracat ve katma değer oranları ile ülkemizin ilk üç OSB’sinden biri oldu.

 

Organize sanayiye alt eleman iş gücü ve teknik destek sağlamak, yan sanayi kuruluşları ile iç içe olmak düşüncesiyle Küçük Sanayi Sitesinin 800 bin metrekare büyüklüğünde ki alanına imar planı MOSB’nin sınırında yapıldı, arada Safran Çayı vardı.

 

KSS 1979 yılında ihale edilen 2.kısım inşaatlarından sonra 1990 yılına kadar gelişimini tamamladı. Küçük sanayi Sitesi çalışmaya başladığı yıllarda her sanayi esnafı küçük sanayi siteleri genel müdürlüğü tarafından tasnif edilerek; tamirciler, marangozlar, demirciler, zirai alet üreticileri… olarak gruplandırıldı. Bu gruplandırma daha sonra ki yıllarda bozularak işyerlerine ilaveler yapılarak düzensiz hale dönüştü.

 

İşte bu büyük ve küçük sanayi kuruluşları belli bir planlama ile gelişip büyürken. Manisa Organize sanayi Bölgesinde ki arsa fiyatları, küçük sanayi sitesi kooperatifinde yer bulunamaması sebebiyle ganimeti fırsat bilen Muradiye Belediyesi 2000 yılında sanayi bölgesi adı altında şimdi ki mevcut bölgeyi planladı. Ucuz arsa ve yapılaşma şartlarının esnek olmasından dolayı hemen üretime geçmek isteyen firmalar tarafından kabul gören bu alan alt yapısı olmadan elektrik, su, kanalizasyon, hatta yolu dahi açılmadan Muradiye Belediyesinden ruhsat alarak inşaatlara başladılar. Yuntdağın’a enerji nakleden hattan trafolar kurup enerjilerini, foseptik yapıp atıksuyu, sondaj yapıp içme suyu işlerini çözdüler. Hala alt yapısı olmadığından asfaltlanamayan yolları olan sanayi alanının her geçen gün artan işletmeler nedeniyle Yuntdağı’nın besleyici hattının gücü yetmemekte ve sık sık elektrik kesintileri yaşanmaktadır.

 

Bazı tesislerde üretilen elektronik aletlerin, hassas parçaların; tesisin yolunun asfalt olmamasından dolayı sarsıntıdan ayarlarının bozulduğundan şikayet eden imalatçı firmalar var.

 

Hal böyle iken bu sanayi alanının çeşitli kurum ve kuruluşlarca ele alınması sanayi dönüşüm planı ile ıslah edildikten sonra mevcut MOSB’ye bağlanması sağlanmalıdır.

HİSARLAR

Hisarlarda dalgalanan bayraklar adına,

Aşkına ulaşamayıp atlayanların canına,
Serhat oldun, serdar oldun.
Gece nöbetlerinde ki korkunun heyecanına,

Fatih’in topçusu Urban’ın toplarına,
Gedik oldun, geçid oldun.

 

Kahramanlık taslayıp ardına sığınan düşmana,

Duvarlarına gücüne güvenen şaşkına.
Kalkan oldun, mezar oldun.
Hisarlardan söylendi serhat türküleri

Hisarlarda beklendi gurbet nöbetleri.
Sınır oldun, kapı oldun.
Sonunda ıssız sessiz tepelerde yalnız kaldın.

Türküler sessiz, burçlar nefessiz yıkıldın kaldın.

GARİP/HÜSEN…

Gece zifiri karanlık, gece ıssız, sessiz, bitmek üzere. Sobanın sıcaklığı geçmiş, baş yana düşmüş, omza değiyor. Sandalye sesleri, yıkanan çay bardakları gucurtusu, bozuyor kahvede ki susmuşluğu. Sabah buradan gidecek sürüsünü yaymağa, Hüsen. Seğirtmesini aradı bacaklarının arasında, düşmüş, eğilerek aldı ayaklarının altından.
Köy meydanına gelmişti kimi çıngıraklı, kimi koca çanlı keçiler. Bir ıslık Çoban Hüsen’den “fıy fıyyy”. Takıldı peşine günboyu yoldaşı olan sürüdekiler.
Çıktılar hemen köyden kaç sokaktı sanki.

Uzak sayılır gidecekleri yer, zaten nerede yayılacaklar ki.
Heybesinden çıkardı kuru ekmeğini.

Kat kat gazete kağıdına sarılmış keçi peynirini.
Yürürken dişliyordu kahvaltı diye yediğini,

Arada bir ihmal etmiyordu sopa ile keçileri dürtmeyi.
Gün ağarmış kızıllaşmıştı karşı tepeler

Günler aylar değil geçmişti seneler.
Köyün çobanı Hüsen’e dededen kalmıştı çobanlık

Her gün sabah gider dönerdi akşam, karanlık.
Yaşı geçmiş kimse vermemişti kızını,

Bulamamıştı o da çekebilecek nazını.
Ama gönül bu kırmızı yemenisini unutamamıştı Zeyneb’in

Kara saçları, kara kaşlar, zeytin gibi gözlerin.
Genç yaşda yürümüştü Zeybep hakka,

Hüsen’in yaşı geçse de hep gelirdi Zeyneb’i akla.
Aha bunlar şimdi Zeynep, sürünün herbiri,

Yürü be kuzum yürü be Zeynebib gideliberi.
Gelmişti sürü, gelmişti keçiler, otlak yerine,

Dayandı her zaman ki gibi ağacın birine.
Kavalın nağmesi fıyladı bayır aşağı sesi,

Zeynep geldi gözlerine alacalı yeldirmesi.
Yaş ne kadar oldu, hala mı Zeynep? Dedi Hüsen.

Yoktu ki dünyada hiçbir şeyi, aklında ki Zeynep’ten.
Ses sustu, sustu kaval, keçiler, sustu çıngıraklar.

Durdu dünya, her şey durdu, sessiz kaldı uzaklar.
Akşamı yaptı güneş, rüzgar suspus, sürü sessiz.

Hüsen bu garip, geçmedi hayatı bir an Zeynepsiz.
Öylece kalakalmıştı Çoban Hüsen.

Hala ses yoktu Zeyneplerim dediği sürüden.
Akşam olmuş, sürüden dönmüştü bir kaçı köye.

Bir çoğu öylece kala kalmış Garip Hüsen’le.
Gelmeyen sürüyü merak eden köylüler buldular Hüsen’i.

Başı düşmüş, susmuş elinde kavalı, bitmiş nefesi.
Dayandığı ağaca yazmıştı yıllar önce Zeynep diye.

Kavuştu şimdi, yıllarca hasret kaldığı Kınalı Zeynebine.
Dünyanın hali der beklemezdi bir şey hayattan.

Fakirdi, garipti zaten hem anadan hem babadan.
Döndüler köye ikindi de kılındı cenaze namazı.

Yoktu kimseye diyeceği ama Hakka vardı niyazı.
Mezarlığa kadar taşındı Hüsen bir bir omuzlarda.

Bir oldu Hüsen Zeynebiyle aynı mezarlık, aynı toprakda.

 

########

 

Gariplik böyle bir şey, Allah ile baş başasın da dünyada işin zor.

Polis şehit, üç kız çocuğu yetim.

Şöyle garip bencileyin…

 

MR çektirmen gerekli demişlerdi, küçük kız çocuğu yürüyemiyordu çünkü. Oraya git buraya gitten sonra, son çare 17.08.2015 tarihinde 1400 km geldiği hastanede MR için gün veriyorlar: 2017 yılına, kız çocuğu üç yaşında.

Şöyle garip bencileyin…

 

Şehit olup giderlerken hakkın huzuruna, arkada kalanlar üzüntünün sessizliğinde feryat figana. Gün geçmiyor bu tür haberler almadan, yıllar geçti acılar durulmadan.

Şöyle garip bencileyin…

 

Üç gün önce Bosnadaydık, 20 yıl önce ki savaşın kurşun izleri hala silinmemiş delik deşik duvarlar, evler yıkık, gönüller kırık, hala tedirgin burada yaşayanlar. Görünmez kırmızı çizgili sokaklar.

Haberlerde gördüğümüz ülkemizin doğusunda ki evlerde aynı manzaralar. Ülkemin her yanında şehit evleri acılı feryat figan analar, yetim çocuklar.

 

Bu topraklarda yaşamanın bedelini ödüyormuşuz. Bu vatan toprağının bedeli yıllar önce milletçe ninelerimiz, dedelerimiz ödedi. Ne satın alınacak ne de satacak bir karış toprağımız yok bizim, hiç kimseye de bedel falan ödemiyoruz, üç beş soysuza meydanı boş bırakmışlar terör belasına kırılıyoruz.

Dul, yetim, garip kalanlar, acılı yokluğa dövünürken.

……Kimseler garip olmasın

Hasret oduna yanmasın

Hocam kimseler duymasın

Şöyle garip bencileyin…..

 

MOSTAR VE KÖPRÜSÜ.

Sabah erken yola koyulduğumuzda Prijedor’dan saat 6 da çıkmıştık. Kaç kilometre gittik bilmiyorum vadinin derinliğinde giden bir yola girdik yılankavi hareketle virajlı yolda giden otobüsümüz fazla sürat yapamıyordu.

 

Kıvrılarak virajlara uyum sağlamaya çalışan otobüsümüz ile bazen zorlandığında fren yaparak bazen gaza basarak gidiyoruz. Yeşilliğin koyuluğunda sabahın henüz patlamamış mahmurluğunda gözlerimiz istemeyerek kapansa da sert bir dönüşle koltuğun yanına yapıştığımızda yarım kapalı göz ucuyla yola bakıyor dayanılmaz manzaraya bakma arzusu, mahmurluk, faça façaya kavga ediyordu.

 

Dik ve yüksek kenarları olan vadinin dibinde her dönüşte bir sürprizle karşılaşılan yolda bazen Neretva nehrini önümüze alıyor bazende yan yana gidiyorduk. Köpüren yerlerinde rafting, durgun yerlerinde balık yetiştiriciliği, çok geniş gölümsü bölgelerinde de enerji sağlayan bir nehirdi. Tabiatın güzelliği, yeşilin koyuluğu, ağaçların alçak bodur yeşillerin kardeşliği ile oluşan renk cümbüşünde yol alıyorduk. Yer yer içinden geçtiğimiz küçük yerleşim alanlarında ki kırmızı kiremitli dik çatılarıyla beyaz ev kümeleri tabiatla baş başılığın özenini kamçılıyordu. Koyu renklerin güneş almayan derinliğinde ki bu vadide tüm özentiye rağmen muhalefet gösteren ürküntü bazen hayallerin güzelliğini zorluyordu.

 

Yağmur ormanlarını hatırlatıyor dememize kalmadı yağmur başladığında benzetmeden ziyade yaşamaya başladık. Hava güneşsiz rengiyle, puslu haliyle, yamaçlarda ki ormanın dumanıyla, nehrin durgunluğu, yükseklerden gelen yağmur damlalarının yorgunluğu, araçın silgecinin camda ki sesi ve yoldan gelen lastik hışırtısı. Vadinin huzurunu bozmaya yetiyordu. Yol boyunca taş düşmesini ikaz eden trafik levhalarını; yer yer rastladığımız yolda ki taşlar ikaz levhalarını doğruluyordu. Her ne kadar kazıntı yapılmış yamaça çelik file giydirilsede taşlar bir yolunu bulup düşmüşlerdi.
Nehre dik burnunu uzatmış gibi giren kaya; yolu kapatmak ister gibi boylu boyunca yola uzanıp yatmış olsada tünelle koltuk altından geçer gibi yolumuza devam ediyorduk.

 

İçinden geçtiğimiz her köyün uzaktan göze çarpan minaresi, yaklaşınca camisi, yanından geçerken ki mezarlığı, mezarlığında ki beyaz mermerlerinin arasında koyu renkli yosun tutmuş mezar taşları, Osmanlı izlerini yansıtıyordu. Biz de yol boyunca nehir ile yol kıyısına yerleşmiş köylerde ki cami mezar diyerek Osmanlının ayak izlerine basa basa Mostar’a yaklaşıyorduk.

 

Neretva Nehri ve kahverenkli levha ile yönümüzü doğrularken Mostar’a girdik. İçler acısı binaların yıkık duvarlarında ki mezalimin kurşun izleri burnumuzu sızlattı. Boşnak, Sırp, Hırvatların; kimine göre savaş, kimine göre çatışma, kimine göre düşmanlık, ama bana göre kardeş kardeşin kavgası ve birbirlerini katletmeleri düne kadar yan yana oturur dertleşir teselliler ile avunanlar ne oldu da kan akıtmaya başladılar? Azınlık olan Müslüman Boşnaklar katledilen canlarla daha da azınlığa düşerken aralarına görünmeyen kırmızı hattı çizen Sırpların öfkesi hala dinmemiş. Mostar Köprüsü’ne uzaktan baktığımda yıkılan köprünün yenisi yanda ki gri beyaz yer yer kara çizgileri olan kulelerin yapılarının yanında çok yabancı duruyordu. Sırpların hakim tepeden yaptıkları top atışları ile parçalayarak yıktıkları köprünün her bir taşı suya düşerken kırmızıya boyuyordu Neretva nehri. Kızıla boyanmış halde akan nehir mezalimin şahidi oluyordu.

 

Onca yolu Mostar Köprüsü’nü görmek için geldiğimizden her yönden fotoğraf çekmeme rağmen Osmanlı Camisinin minaresine çıkarak da çektim sadece köprü değil bütün Mostar’ı.

 

Caminin duvarları, minarenin gövdesi, şerefesi, köprünün ayaklarına payanda olan kuleler, aynı renkte ki evlerin çatılarında ki kayrak taşların rengi yıllara meydan okuyarak beyaz rengini hala korur ve Mostar’a bir uyum sağlarlarken bu birlikteliği, deseni, dokuyu, rengi, sağlayan insanlar kendi aralarında ki uyumu sağlayamamışlardı.
Yolda başlayan yağmur burada da bizimle beraberdi. Korunmak için tedbirli değildik. Kimimiz yağmurluk bazılarımız şemsiye satın aldık. Lacivert, haki yeşili yağmurluklarla kışın gösterimde olup reytingi yüksek olan yabancı dizi Walking Dead kahramanları gibiydik. Yağmurdan yüzümüzü gizlemek için yere bakarken dizide ki kahramanlar gibi daha inandırıcı olmuştuk.

 

Arada bir yağmur şiddetini arttırırken hediyelik eşya alamayan hanımlar biz mi Mostar’ı gördük Mostar mı bizi gördü? Diye yakınmalarına rağmen Manisa Büyükşehir Başkanımız ve meclis üyeleri ve bizler heyecanlanmış Osmanlı’nın izini değil kendini gördüğümüzden hem mutlu olmuş hem de gururlanmıştık.