İçeriğe geç

MANİSA: DAĞLARINDAN YAĞ AKIYOR,OVALARINDAN BAL AKIYOR, MÜSTAHSİLİ GÖBEK ATIYOR

Kuru üzüm bugün borsaya indi ve borsada açık arttırma ile satıldı Ticaret Borsası tarafından alındı, hem de 120 tl ye ne para, harca harca bitmez. Rüya gibiydi.
Müstahsil her yıl bu rüyayı görüyor. İlk istiareye yatan yani kuru üzümü üreten rüyasında kendini ambarda ki tavuk misali değil, borsa salonunda açık arttırmada görüyor. Üstelik, müşteri kravatlı kazıklanmak yok, tüccar itimada layık, çarpılma çırpılma yok, para garanti yani.

Düğünler yapılıyor: Oğlanın sünneti, kızın düğünü, konu komşu akraba taallukat düğündeler. Bi düğünden diğerine bi oynuyor bi oynuyor ki göbek ata ata yorgunluktan uykusunda, yorganı altına yatağı üstüne almış bi ağırlık üstünde, sabah olmuş güneş tepede zorla uyanıyor daha doğrusu uyanmak istemiyor. Bir uyanıyor ki baş fiyat tespit edilmiş. 120 lira değil krş yani tonu 1200 tl. 10 dönüm bağ 8 ton ortalama 9600.00 tl. onbin lira bile değil.

Sünnette ki fazlalık yerinde, düğünde ki kız evinde.

Kuru üzüm borsası açılırken rekolte tahmini yapılıyor ama baş fiyat tespiti yapılamıyor. Tüccar purosunu tüttürürken ortalık dumanlı. Bu işin yağmuru çamuru var, çuvallaması var, hele bi sergiden kalksın pazara gelsin şöyle bi avuçlayalım kaç numara bi bakalım 8’i var, 9’u 10 numarası var. Borcu harcı olan var, boynu bükük, pabucu yırtık, gömleği sökük olanı var. Baş değil alt fiyattan bi başlayalım bi sabrı ölçelim. Kimse Eyüp Peygamber değil hepsi Allah’ın kulu.Tevekkül.” Allah bereket versin ne yapalım geçen senede bu kadardı idare ettik. Düğünü seneye yaparız.”

Bitmiyor; evde ki dırdırın önüne geçmek, kızın suratını çekmek, halıları yere sermek, kadına laf anlatmak, huzuru sağlamak, evi badana yapmak, koltuk takımı salona, perdeler düğün diye bekledim yetti canıma. Bu senede kendime bi üst baş alamadım ya…

Borca borç eklenirken geceleri uykular kaçar. Sabah namazdan sonra selameti, soluğu kahvede alır. Bu memlekette neden kahve çok. Soluklanma yeridir. Burnundan solurken Kahveci İlyas’ın çayı ilaç gibi gelir. Bi tane daha içince sinirler gevşer. Bu memlekette neden çok çay içilir.

İlaç niyetinedir. Teskin ve tedavi edicidir.

YATIRIM PLANLAMASI.

 

Eski ayları kırpıp yıldız yaparlarmış. Eski arabaları servis aracı yapıyorlar. Sabah yedide başlayıp akşam onikiye kadar yirmi metrelik yoldan tek şerid halinde yüksek motor sesi kebapçı bacası gibi egzoz dumanı, çürümüş kaportası, boya tutuyor her yanını, uçan tabutlar resmi geçitteler her sabah. Konvoy değil bedava kömür taşıyan tren katarı mübarekler. Yirmi metrelik yolda tek sıra halinde seyr-ü seferde. Gürültü kirliliğinden vazgeçtik hava kirliliği karbon salınımı soba borusu kalınlığında egzoz borularından çıkan kara dumanlar kaplarken her yanı…



Öğrenciler, esnaf, işçi, memur, kağıt toplayan çöp karıştırıcılar, yemek arayan hemşerilerimiz köpekler ile cami avluları geniş kaldırım ve meydanlarda beslenen kediler. Henüz mahmurlukları patlamamış asık surat sakal selamsız bandoları yollarda. Kimi arabalar ile dur kalkta, kimi yaya bir kaldırıma bir yola omuz atmacalar ile yolda, kimi motor car car sesler ile araç aralarında, kimi elinden tutmuş büyüğünün sırtta çanta, kiminin kulağında uzun kordonlu ses cihazları, kiminde tık tık tık el telefonu, bir akındır gidiyor insanlar duman dumana gar gar gar sesleri arasında çalışmaya.

Her yer en küçük delik bile araba dolu yolun iki yanı, kaldırımların bazıları yürümek ne mümkün bu bir alınyazı! İlk hevesle başlıyor yöneticiler uygulamaya kuralları, sonra adam sendecilik sarıyor her yanı, devam edene de üst düzey politikacı karışıyor sıkma insanları.

Robot dahi arada bir sıkılmak ister vidaları. Bu insanlar robottan da önde uzaylı. Sabah bismillah sokağa ilk adım atıldığında; gergin ifadeli asık suratlar, aşağı kıvrılmış dudaklar, sakal zaten var traşın vakti uykuya, dünyaya geldiğine pişmanlıklar, pişmanlıklar.

Asgari ücret, geçim endeksi, standart hayatlarda hayat endişesi.

Bir kilo asma yaprağı için sönen hayatlar, para etmeyen ekilip biçilen tarlalar, ak köpeğin pamuk pazarına zararı var lafı kaldı yadigar, pamuk yok ak köpek hala manidar, üzüme bağlanan umutlar, dün yağmur yağdı çıktı kapkara bulutlar, zaten kışın soğuk vurduydu kayboldu kazançlar, kalana bağlandı bakım isteyen ev halkı çocuklar, acın halinden anlamaz tok karınlar.

Bindik bir alamete gidemiyoruz trafik sıkışık, her yanımız karma karışık bir şekilde söz de selamete.

10 metrelik yol bir yanı park etmiş arabalar diğer yanında market önlerinde servis yapan araçlar, yumurta tavuk getiren deterjan kağıt indiren arka kapakları ardına kadar açık umursamaz tavırlı taşıyıcılar, elde koli arabaları. Dur. Yol açılınca yürü ama 10 metre ötede kırmızı ışık. Dur. Yeşil yandı ama yaya kırmızıda geçiyor. Dur. Toplu ulaşım diyoruz minare merdivenli araç perona sığmamış yolcu indiriyor. Dur. O önde giderken yolda arabanın camına dayanmış şoförle muhabbet ediyor. Dur. Kornalar avazeyi naralar pis bakışlar. Dur. Kavga bitene kadar bekle. Yürü artık be Allahın kulu. Yükleme peronları kalktı her yer yükleme peronu oldu. Motorlar arabalardan fazla yer buldular, sandalye tabure sehpa tavla masaları yoldalar. Kaldırım işgali had safhada ama boş kapalı otoparklar. Girmek isteyene de müsaade etmiyorlar otopark giriş cebine parketmiş araçlar, otoparktan çıkış rampalarına kadar da olur mu be insafsızlar.

Kapalı otoparklar yapıldı, yapılıyor, yapılacak. Ne değişiyor? Toplu ulaşıma çare aranıyor. Ne değişecek? OSB büyümeye devam ediyor, imar planı için kıllar kıpırdamıyor, kiralar ev fiyatları almış başını gidiyor. Herkes; emekli olsam da köy de yaşasam diyor.

Bence köylere yatırım yapalım oraları da şehre benzemeden tedbir alalım.

 

SON YEMEK…


Bizim Arif ile karşılaştım geçen gün Manisa’ya inmiş biraz borç harç onları toparlamak, ödemek için gelmiş.

-Hayrola Arif dedim gömümü buldun, üzümleri mi sattın? Üzümleri çok önceden bedavaya sattığını biliyordum.

-İkisi de değil. Tarlayı sattım da bir kaç yere sözüm vardı onları ödemeye geldim, ödedim de. Gel arta kalan parayla da şurada karnımızı doyuralım sana yemek ısmarlayayım. Dedi.

 

Son kalan parayla yemek yemek. O esnada talebeliğimde ki bir gün geldi aklıma Okula gidiyorum cebimde 10 kuruş var. Elimi cebime attım 10 kuruşu cebimden çıkardım yere attım beş kuruşsuz parasız gezeyim dedim. Öyle de yok, böyle de, bari param yok dediğimde yalan söylememiş olurum dedim. Arif’i de böyle, son kalan parayla yemek yedirmek istiyor. Cömertlikten mi? Kahırdan mı? Diye düşünmeden cevabı içimden kendi kendime verdim, kahırdan. O da olmasın sürünmeye yokluk çekmeye devam, al canımı kurtar bu yokluktan der gibiydi Arif.

 

Dünya değil, Türkiye ekonomisi şöyle dursun ekonomist değilim ama Manisa ekonomisi geçimini bilirim. Tarımdır (daha doğrusu topraktır.) Manisa Organize Sanayi Bölgesinde ki fabrikalar sayesinde; her ne kadar ihracat, katma değer artışı, gayri safi milli hasıla, Türkiye ekonomisinin lokomotifi diye anılsa da Türkiye genelinde bu söylemler doğrudur eğridir onu bilemem. Ben Manisa’lı olarak esnafın vatandaşın cebine girene, köylünün üreticinin eline değene, müstahsilin evine gelene bakarım. Bi başına kalan çiftçi; gübre, mazot, ilaç, işçi ile boğuşurken soğuk vurdu, sel oldu, kurak geçti, tüccara kaptırdı, baş fiyat, sonu gelmeyen vaadlerle her yıl üretim zamanı okunan hikayeler söylenen nakaratlar ile el elde baş başta kalıyordu. Dünyaca verimliliği açısından ün salan, Gediz Ovasının müstahsil portföyü buydu.

 

Geçiniyor, çocuğunu okutuyor, kızını istediği gibi ceyiz hazırlıyor, oğluna iş sahası açabiliyor, başını sokacak bir ev alıp kiradan kurtarabiliyor mu? Ben bunlara bakarım. Arif gibi son kalanı da kahreder gibi bitirmesine çok üzülürüm.

 

Arif’le son yemeğimizmiş bir daha görmedim. Bi daha Manisa’ya gelmedi herhalde dedim. Nedense bi zaman sonra aklıma düştü. İyi niyetli mert bir çocuktu Arif. Dürüst ve çalışkandı. Babasından kalma arazileri vardı. Onları eker biçer az da olsa bağa ailecek bakarlardı. Çocuklar büyümüş evlendirmiş onların kıt kanaat geçinmelerine üzülüyordu. Oğlan sanayide asgari ücretli çalışıyor, kızı torunu damadıyla beraber köyde çiftçilik yapıyordu. Onların da sonu belliydi borçtan başlarını kaldıramıyorlardı.

 

Arif onlarında borcunu kapatmıştı tarlayı sattığında. Dur bi arayayım dedim. Arif’in telefonunda kadın sesi.

 

-Ben Arif’le görüşcektim.

Ağlamaklı bir ses.

-Siz kimsiniz?

-Arkadaşıyım, Manisa da oturuyorum, dedim.

-Arif rahmetli oldu. Tarlayı satıp ben Manisa’ya gidiyorum deyip sabah erkenden evden çıktı, ama o gün cenazesi dönmüştü. Arabasıyla yoldan çıkmış. Boş bi tarlaya yuvarlanmış arabasının altında kalmış. Görenler anlattıydı.

Sesim kısılmış Arif’in yemekte ki üzgün yüzü gözümün önüne gelmişti.

 

-Özür dilerim duymamışım. Allah Rahmet Eylesin, bi ihtiyacınız var mı? diyebildim.

 

PARMAK DEĞİL AVUÇLA BAL

Yıl 2013 Balo açılışı (Batı Anadolu Lojistik) TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a, eski vekilimiz Bülent Arınç beylere Büyükşehir belediyesi başkan adayı Hüseyin Tanrıverdi’ye kadar kimler kimler yok. Bir hayli de yüksek rütbeden protokol sıraları dolu.
“……..Manisa son 10 yılda elde ettiği güven ve siyasi istikrar sayesinde önemli ölçüde yol aldı. Milli gelirini 3’e katladı. Bu gelişmede en büyük farkı Manisa yaptı. Manisa Türkiye’nin ekonomisine, istihdamına, ihracatına önemli katkıyı sağlayan şehrimiz. Bu yıl Ege bölgesinde ilk 5 ayda yapılan ihracat, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12 artmış görünüyor. Rakamsal olarak 7 milyar 364 dolar. Manisa ise Ege Bölgesi’nin üzerinde Türkiye ortalamasının çok daha üzerinde artışı gerçekleştiren bir ilimiz. Manisa, yüzde 22’lik bu yılın ilk 5 ayında ihracatında artış sağlamış. Rakam 2 milyar dolara yaklaşmış. Son 10 yılda Manisa’nın farkını görüyoruz. Manisa ihracatının % 1632 oranında Türkiye’de ihracatta rekortmen bir ilimizdir…”

 

Manisa’nın rekortmen olduğu felan yok, ihracatı, yukarıda bahsi geçenleri ekonomi sayfalarında görmüşlüğü vardır belki. Bu olan biten Organize Sanayi Bölgesinde cereyan etmiştir. Manisanın bi suçu, günahı, sevabı, bir dahli, bir kazancı yoktur.

 

Yıl 2015 Temmuz ayı yaprak toplamaya giden araç tankerle çarpıştı 15 işçi kadın ve şoför kazada öldü. Üzümü para etmiyor ki yaprağı etsin. Umut ve kazanç kapısı uğruna.

Tarla takke der köylü övünmez tarlam var diye, gavur mangrı ile beş para etmez çünkü, atadan babadan kalmıştır satsan alan yok satılmaz atsan atılmaz oyalanılıyor. Köyün kahvesine çıkınca kasketi masaya koyarken “üle İbram bi çay geti” derken tarladan gelmenin sözde çalışmanın cakası satılacak. “Tüccarla gelecek hanım dolmadan yapı vede öğlen hep beraba yeriz gari.” Tütüncü tüccarın yamağını ağırlıyor misafirperver. Pamuk yerine “Darılada bu yıl emme uzadı be” ama sömekle boş, sömekleee, bırak sömekleri emekler boş, emeklerrr. Pamuk, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Dünyanın renk olarak en beyazı lif olarak en uzunu Gediz ovasında yetişir. Üç ürün, bir bas beş kazan, ağalar beyler, koca koca çiftlikler, komşuluk, imece, pata pata pancar motor sesleri, karıktan karığa “suyun önünü kapayı ve gari” seslenişleri kalmadı artık.

İŞTE MANİSA BUDUR.

 

Şimdi:

 

Yıl 2015 Ağustos ayı “MANİSA YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜSSÜ OLACAK” Manisa’nın Türkiye’nin en önemli şehirlerinden biri olduğunu belirterek, TARIM noktasında olduğu kadar sanayide de iddialı bir şehir haline geldiğini söyledi. Manisa 12 yılda 12 milyar lira bir kamu yatırımı aldı…..12 yılda Manisa ihracatında 10 kattan fazla artmış durumda. Manisa’yı yüksek teknolojide bir merkez olarak görme arzumuz var…”

İzmir tüneli bitmedi bitse ne fayda, bitmezde. 750-650-450’ye inen yataklı bölge hastanesi duruyor. Turgutlu Manisa karayolu duruyor. Gediz nehrinin temizlenmesi yıllarca arıtma tesislerine ödenek ayrılmamasından dolayı duruyor. Katı atık depolama da aynı sebepten duruyor. (MBŞBelediyesince

başlanacak) Milli eğitim yatırımları duruyor. Tarımla ilgili yapılması gereken her şey duruyor. Gediz Kavşağı/nda hem araçlar hem kendi duruyor…

 

Gediz Ovasının adı Gediz Grabeni oldu. Bu demektir ki Gediz ova olmaktan çıktı yıllar önce faylar ve çökmeler ile oluşan Gediz nehri havzası ovasının adı “Graben” olunca teknoloji devleri ovada boy göstermeye başladılar hem de Gulliver misali büyük adımlar atarak. “Yerin üstünden ne hayır geldi ki? Tarımmış kim kaybetti de bulalım. Yeraltı hazine.” Büyük burgular küçük elektronik bilgisayarlar adı bile konmamış aletler ile 3000-4000 metreye in sıcak suyu toprağın ciğerini söker gibi o derinlikten suyu al çıkar elektrik üret. Bu laf yıllar öncesinden dilimize yerleşmişti ama şimdi gerçekleşti. “Yandı Kerim’in arpa tarlası.”

 

Yıl 2020 yine bir açılış da: “…..Manisa’da Türkiye enerjisinin %20 si üretiliyor, Manisa’da yakında yeni yapılacak enerji yatırımlarıyla %50’ye çıkarılacak.” Denecek.

 

Yine Manisa’nın bi suçu, bi günahı, bi dahli, bi kazancı, bu güne kadar olmadığı gibi olmayacak. Tüm olaylar Gediz Grabeninde gerçekleşecektir.

 

Kazananların halayı çekilirken, davulun askısı Manisalıların boynunda tokmak başkaların elinde olacaktır.

 

 

ASAYİŞ TESKİN, MESAİ KESKİN. 

Adı sanı unutulmuş yeri bilinmez bi ihtimal kaf dağının ardında bir ülkede padişah sabahları kalkar kalmaz habercisini çağırır dünden olan bitenleri akşamdan sabaha yapılanları öğrenirmiş. Haberci her defasında lafına başlarken “Asayiş teskin, mesai keskin” diyerek başlarmış padişah onun bu lafına alışmış bu ne demek diye sormazmış bi sabah padişahın eşi de yanlarındayken sultan merak etmiş bunu sormuş asayiş teskin mesai keskin ne demek, demiş. Haberci şaşırmış ne cevap vereceğini bilememiş o haberin girizgahıymış. Bocalamış duraklamış padişah sen devam et demiş. Baştan anlatırken yine asayiş teskin mesai keskin diye başlayınca padişah dayanamamış. “Mesaiyi teskin, başını keskin” şekilde becerin diye emretmiş.
Padişah, gel zaman git zaman bu işleri insanlardan alıp hayvancıklara vermiş.

 

Habercinin görevini hayvancıklar iş başındayken kargaya vermiş karga karga gak demiş çık şu daldan bak demiş olan biteni oradan görürsün deyip o da haberciliği hafife almış, layığıyla yapamamış. Leylekler bebek, turnalar yardan haber getirirken, horoz günaydın, böcek müjde, güvercin başına sıçıp şans dilerken, köpek bekçilik, kumru uyku, bülbül duygu yüklerken Bremen Mızıkacıları tüm bunlara karşılık goy goyculuk yapıyor diye. Devenin tellal pirenin berber sineğin hamallık işlerini de yapamayacak duruma geldikleri için bakmış olmuyor pire berberlik sinek hamallık hele deve ağzının köpüğünden tellallık yapamadığı için padişah işleri tekrar insanlara yüklemiş.

 

İnsanlarda:

 

Olan bitenler, hastalar ustalar, doğurup büyütenler, yiyip içenler, gezip tozanlar, kırıp dökenler, paylaşıp taylaşanlar, sosyal medyada artık gizli saklı meraklı meraksız bir şey kalmayacak şekilde akşam yatarken son bir defa tık “İyi geceler” sabah ilk tık “Günaydın” hele cumaları “Hayırlı cumalar” 500 beğen 100 yorum ile haberleşir olmuşlar.

-Dünkü fotoğrafımı görmedin galiba beğenmemişsin.

-Aaaa üç gündür internet gitti açamıyorum. Çocuklardan rahat mı var onların 3G si var ama dünya para tık tık tık sabah akşam elde, bu kaçıncı telefon yeni çıkmış tutturdu ondan diye…

 

Devir, haber, günler böyle sürüp gitmekteyken padişah düşünmeye başlamış çare arar olmuş haber için. Bulmuş bulmasına da haber gergin, mesai miskin olacağı için kimseye görev verememişşşşş.

AİGAİ’DE KIRK DERECEDE YEMEK…

Kartalların uçtuğu, şahinlerin süzüldüğü, rüzgarların taksim olduğu güneşin batarken kızıla boyadığı, sabah gerinerek uyandığında tepesi arşa değen, bulutların konuşlandığı başı dumanlı, vadilerinde pınarları, pınarlarında kuş cıvıltıları, kayacıklardan akseden su şırıltıları.. hayır hayır böyle değil.
Taşın taş üstüne konduğu, deresinin tepesinin taş olduğu, ağaççıklarının Palamutun, Meşenin, Çitlembiğin, çalının çırpının evrim değiştirerek taşlardan çıktığı, insanların saksağan misali taşlardan sekerek yürüdüğü, kuş seslerinin kentle birlikte tarih olduğu, ağustos böceklerinin beyni tırmalayan her telden sazı cır cır çaldığı (onlar bile taşın üstünde) bir tepe. Ne özelliği var çok mu aradınız bu Allahın dağını, kuş uçmaz kervan geçmez diyarını? Kırk derecelik bir tepe hem de burada rakımın önemi yok ne altimetre ne barometre değil termometre geçerli. O da kırk kırk elliyi bulursun diyor.

 

Aigai’ye vardığımda öğle saati idi Yusuf hocamla telefonla konuşmuştuk yola çıkmadan, kazı alanındaydı doğruca oraya gittim. Öğle yemeğinde güveç var demişti. Tesadüf, ama kaynanam hakikaten severdi. Kalabalıktık, elli kişilermiş, bereketli oluyor kalabalık olunca, yetiyor yani. İki kuzu doğramışlar koca tencerenin içine yemeklerden pek bahsetmek istemem yazılarımda ama bu bir hayrat yemeğiymiş. Köylümüzün gönül zenginliğinden bahsetmek için yazıyorum öğle yemeğini. Köseler köyünden Ahmet (Ahmet Mehmet çoktur ama bu Ahmet gönlü zengin Ahmet) demiş ki; Manisa Büyükşehir Aigai Antik Kenti Kazısına sponsor olursa bizlere altı ay iş imkanı olacak, burada çalışacağız o zaman kurban keseceğim demiş sözünü yerine getirmiş.

Onun yemeğiydi. Allah Kabul Etsin.

Kazı çalışmaları devam ediyor. Geçenlerde Aigai’ye gittiğimizde tiyatro kazısını merak eden misafirlerimiz vardı.Tiyatroyu kazmaya başladılar bilginiz olsun.

 

Yemeğimizi kazı alanında yedik (aslında kazı evinde yeniliyormuş ancak yemek özel olarak kazı alanında yapıldı) size biraz tarif edeyim; kazı yaptığınız yerden arkanıza dönüyorsunuz yemek yiyorsunuz elinizde ki ıspatulayı bırakıp kaşığı alıyorsunuz, önlüğünüzü çıkarıp önünüze tabildot tepsisini koyuyorsunuz. Bodur Çitlembik ve Palamut ağaçlarının seyrek sepelet yaprakların arasında aldatıcı yarım yamalak gölgede bir kaç bank var diğerleri ağaca yaslanıp yiyor. Kimler? İşçiler, arkeoloji talebeleri, hocalar. Ses yok, şikayet yok. Hep derim arkeologlar çok sabırlı insanlar diye. “İğne ile kuyu kazmak” onların meslek terimi, terziler için de söylerler ama gelin görün, böyle kazı yapan insanda sabır olmaz mı?

 

Gölge aradığım için ağaçlara şöyle bi bakındım daha önce geldiğimde aklıma gelmemişti. Hiç büyük, yaşlı, iri gövdeli hani beş altı insan kollarıyla sarsa kabillinden hiç ağaç yok. Sarılmaya gerek yok tek kolunu dolandırsan elin burnuna değer.

 

Böyle antik kentlerde varsayımlar önemlidir. Varsayım kuvvetli olursa olmuş gibi yaşanmış gibi anlatılır. Aigai keçi demek keçilerin diyarı. Çok keçi beslendiği varsayımı kuvvetli, işte bu varsayımı kuvvetlendiren bir konu, büyük ağaçların olmaması. Tabii her taraf taş, hiç mi toprak alan ağaç dikilecek alan yok? Var, ama dikilen ağaçlara keçilerden rahat yok. zamanımıza kadar yaşayıp büyüyüp gelememiş. 2000 yıllık kent, ağaçların en kabadayısı 100 yıllık. Gerisi gölge bile vermiyor.

 

Yanlış hatırlamıyorsam. Yunt dağları ormanlık bir alan değil ama keçi beslemek yasak herhalde Aigaililer zamanında keçilerden çok çekmişler belki de ondan! Gelelim Spil’e burası ormanlık burada keçi beslemek serbest. Bazen ters işler yaparız girilmez yola girer sonra da yol vermeyenle kavga ederiz.

 

Yusuf hocam ile kazı alanlarını dolaştık. Niye bu tür kazıların devlet olarak önemsenmediğini anladım. Nereden mi çıkarıyorum? Kazalım desem Manisa köstebek yuvasına döner, o kadar çok antik yerleşim var ki.

 

Bir kaç yönlendirme levhası yaptık ziyaretçi sayısı arttı diyor Yusuf Hoca. Trakingciler, motocrossçular, dağ bisikletçileri bu tür sporcular sıkça gelir olmuş.

Mesela Ağustos başında Alman ve Fransız kazı heyetleri geleceklermiş. Levhaların kerametine bakın.

ATATÜRK BULVARI. 

Bulvar: Fransızca da Boulevard’dan türetilmiştir. “Şehirlerde ki ağaçlıklı caddeler” demek. Manisa’mızın da ilk bulvarı istasyondan hükümet konağına çıkan yoldur. Mustafa Kemal Atatürk Manisa’mızı yedi defa ziyarette bulunmuştur. ilk 1923 yılında, ikinci 1925’te, 1926’da üçüncü gelişlerinde o zamanın belediye başkanı Rahmetli Bahri Sarıtepe her gelişinde yanında ki heyetle birlikte karşılamış trenden inip manisa içerlerine girdiğinde belediye binasına, akşam konaklayacağı vali konağına, öğle yemeğini yediği hükümet konağına ziyaretlerde bulunmuş, kâh yürüdüğü kâh otomobil ile geçtiği yol bu bulvardı. Yani Atatürk Bulvarı.
Çocukluğum ve ortaokul lise çağlarında hatırladığım bu yol ortasında ki refüjde ki çam ağaçları ile yolun iki tarafında kaldırımlarında ki palmiye ağaçlarıydı.

 

Manisa’nın bir çok yolu tozlu hatta bakımsız haldeyken büyük çam ağaçları bilhassa Dut, Kobalak ve Kokar ağacından başka ağacı olmayan Manisa’mızda fantastik görünümlü Palmiye Ağaçları, asfalt kaplamasıyla her Manisa’lının yürüyerek gezdiği ve parklarında sıcak yaz akşamlarında vakit geçirdiği Fatih Parkı, Çocuk Parkı bu bulvar üzerinde idi. Hatta bu yol üzerinde Hükümet Konağı’nın hemen altında Gençlik Parkı, halk evi, şimdi ki Konak İşhanı’nın olduğu yerde yazlık Şen Sineması, nikah salonunun altında Fatih Heykeli’nin bulunduğu yerde de yazlık Şehir Sineması vardı. Bilhassa yaz akşamları çok hareketli olur bulvar insan kaynardı. Atatürk Bulvarı çok revaçta ve gezinti alanlarından biriydi. Atamız Manisa’ya ziyaret ettiğinde bu bulvar Manisa’lılar ile dolup taşar, akşamları fener halayı düzenlenir ve Manisa’lılar o zaman ki deyimle cuş-u huruş içerisinde olurlardı.

 

Şimdiye geldiğimizde bu bulvar hala eski havasını yaşamakta her ne kadar ağaçlarının ululuğu kalmamış olsa da kalan çamlar iri gövdeli palmiye Ağaçları, orta refüjünde ki göm gök yeşillikler ve bu bulvar üzerinde ki parklar, Cumhuriyet Meydanı Manisa ne kadar büyüse de bulvarları çoğalsa da Atatürk Bulvarı eski şaşalı zamanından bir şey kaybetmemiş hala Manisa’nın en güzel bulvarlarından birisidir.

 

Belediyeci olduğumuz zamanlarda da bu bulvara gereken ihtimamı gösterdik Hatuniye Camisi’nden istasyona kadar düzenlemesini yaptık orta refüjde ki yeşilliğini hiç bozmayıp daha da çoğaltıp göm gök yeşil olmasını sağladık. Bozköy’de oturduğum zamanlarda belediyeye gelip gederken bu bulvarı tercih ettim, bu güzergahı kullandım.

 

Hala da kullanıyorum ama gök yeşile sarılar yer yer kahverengiler karışmaya başladı. Çimleri yer yer kuruyup alev yeşillerinin kırmızılıkları parlak canlı yağlanmış gibi gözüken yaprakları boyunlarını bükmeye başladı.

 

Tenkit için değil dikkat edilmesi için yazıyorum.  

 

PASTA TADINDA HAYALLER, 

Sokağa bakan yüzünde küçük çerçeveler arasına yerleştirilmiş camların yer aldığı beyaz bir vitrini var. Meraklanıyor insan o kadar temiz saf sade ki girmeden yapamıyorsunuz. Kapıyı ardına kadar açmadan aralayınca bir zil çalıyor kulağı tırmalayan cinsten değil kibar, içeriden birileri mutlaka dönüp bakıyor bir anda mahcubiyet hissi uyanıyor önünüze bakıyorsunuz ayağım bir şeylere takılmasın kabilinden bir bakışın ardından gözleriniz tezgaha yöneliyor o da bembeyaz ince ahşap çıtalardan oluşan camekanlı bir vitrin, içi rengarenk. Adına tezgah demek onu biraz basitleştirmek sayılır o kadar sıcak cana yakın ki hemen ona doğru yöneliyorsunuz. Gözlerini alamadığınız bir anda biri yumuşak bir tonda sesleniyor. “Buyurunuz, hoş geldiniz.” Sizin cevabınızın ardından oturacak mısınız, sipariş mi vereceksiniz? Oturacak mısınız dediğinde gözlerinizle içeriyi tarıyorsunuz cam kenarına yakın bir masa boş, beyaz örtülü ortasında ki vazoda rengarenk çiçekler beyaz sandalyeler zaten içerisi tamamen beyaz ışıl ışıl dinlendiriyor ilk bakışta insanı.
“Oturayım” deyip gözünüze kestirdiğiniz masaya bakıyorsunuz. Aynı yumuşak ses, “buyurun ben gelip siparişinizi alırım.” Seçtiğiniz masaya yönelip giderken göz göze geldiğiniz yaz günü olmasına rağmen şık giyimli müşteriler gülümsüyor adeta hoş geldiniz der gibi ne kadar sevecen sıcak candan bu insanlar seçerek mi buraya alınmış demekten kendinizi alamıyorsunuz siz de seçilmişlerin arasında masanıza oturuyor ve oturduğunuz seviyeden tekrar kimler var acaba var der gibi etrafa kolacan gözlerle baktığınızda aynı gülümseyen yüzler sıcak bakışlar göz göze geldiğiniz de selam verir gibi tebessümün biraz daha yüzde sürüp gittiği bazılarında hafif bir baş eğiş.

 

Dekoru inceleme bahanesiyle mahcubiyetinizi tavanlara avizelere duvarlarda ki beyaz çerçeveli siyah beyaz resimlere gezdiriyorsunuz. Avizelerde ki kıvrımlı beyazlar referans yapanları, balerin kızların hareketlerini andıran eğrilip bükülen beyaz çubuklar ne kadar zarif uyumlu gözünüz tavana kaydığında aynı zariflik ve bir ritim içerisinde yerleştirilmiş aynalar sizi tavanda gösterirken banko arkasında ki hanımın yumuşak sesi sizi kendinize getiriyor.

-Buyrun beyefendi, tekrar hoş geldiniz.

-Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar hoş bir yer burası, bu güne kadar hiç farkına varmamışım.

-Haklısınız farkına varmamakta yeni açıldık sayılır.

-Ben aslında torunumun yaş günü için pasta siparişi verecektim. Oturmayı düşünmüyordum. Hayranlığımın, başımın dönmüşlüğünü oturarak hafifleteyim istedim. Siz siparişimi hazırlayıncaya kadar bir orta kahve içeyim.

-İltifatlarınıza çok teşekkür ederim, siz gibi değerli müşterilerimize hizmet etmek onlara saygının sevginin hem hayatın hem damak tadının en güzellerini sunmak bizlerin kaçınılmaz görevi efendim: Unutulmuş bu hasletlerimizi canlandıralım, sadece biz değil müşterilerimiz de unutulmuş dostlukların, gülümsemelerin, hatır sormaların yanında yitip giden arkadaşlarımızın gelecekmiş gibi umutların yeşerdiği beklentilerin kaygıdan ziyade umuda dönüştüğü, yaşandığı, sessizliğin yanında yüzlerin konuştuğu, alçak tonda ki seslenişlerin kulaklarda nağmelendiği, eski yaşanmışlıkların hayallendiği, saygılı sevdaların, hülyalı bakışların hatırlandığı, unutulmayan renklerin, el ele temaslarda ki sıcaklığın, birleştirilen genç hayatların, siyah beyaz iki kenarı delikli şeritlerin kopmuş bölümlerini ışığa tutup bakıp tekrar yaşadığınız bir yerdir burası.

 

Doğum gününde sevdikleriniz ile beraber pastamızı yerken torununuz doğum günü mumlarını üflerken bizleri de yanınızda hissedin, zaten pastamızın tadı bizleri size hatırlatacak beraber olmamızı sağlayacaktır.

 

Hayat, yaşananlar, yaşadıklarımıza rağmen yüzlerimizde ki tebessüm hiç eksik olmasın.

KOALİSYON

 Yabancı kelimelerin karşılığını bulamadığımız, hatta bulmadığımız için türkçe kelime zenginliğimiz lugatımızda ki kelime sayılarımız yerinde duruyor ve yabancıların kelime zenginliğinin yanında giderek zayıflamaktadır.
Koalisyonun Türkçe karşılığı beraber büyümeymiş alakasız bir tercüme. Evlilikte bir koalisyon mu yani?

### ### ###

Müneccimlik nasıl bir şey bilmem ama onlar biliyorlar ki rağbet görüp danışıyorlar, soruyorlar, aldıkları neticeye göre bazen seviniyor bazen üzülüyorlar. Hemen olması beklendiğinden sevinçleri kısa sürüyordur. Olmayınca: Üzüntülü haber bekler dururlar olmaması onlar için piyango ikramiyesi gibidir. Derin bir nefes aldıklarında üzüntü insan hayatında kaçınılmazdır. Üzüntülü bir anımızda hah işte falcı demişti deyip kehanet sahibini onere ederiz. Artık ona gitmemiz ona danışmamız eksik olmaz gaipten haber almak için kapısını aşındırır dururuz. Hatta tavsiyelerde bulunur eşimize dostumuza salık veririz şöyle derin şöyle engin hoca diye.

Bunlar öyle insanların hayatına renk verir. “Fala inanma falsız kalma” diye bir söz türetmişlerdir yandaşlarını arttırmak için.

Bir de kararsız anlar vardır tam falcıya gidilecek zamandır. Ama fala inanmadığınız için gitmezsiniz. Nasıl karar vereceksiniz? Danışarak, istişare ederek, başvurarak, bilenlerle, başından böyle olaylar geçenlerle, konuşarak. Ne yapmam lazım?

Danışma veya istişareyi kendine yediremezsiniz benden başka kim bilebilir ki? Ne diye ona buna soracağım benim aklım yok mu? O aklını kendine saklasın. Benim aklım olmasaydı buralara kadar gelebilir miydim? En iyisi kendi işini kendin hallet.

İş deneme yanılma metoduna kalmıştır. Attın. On ikiden vurdun. Yırttın. Attın. Karavana. Yandın. Bu gibi durumlarda onikiden vurma şansın zayıf. Bazı işler deneme yanılma ile olmaz. Yanıldığında geri dönüşü acıdır. Bazen seni acıtır, bazen aileni, bazen toplumu, bazen geleceği. Bu gibi kararlarda deneme olmaz. Bu gibi önemli kararlarda istişare vazgeçilmezdir. Akıl akıldan üstündür. Bazen akla gelmeyenler başkalarının aklına gelebilir. Saplandığın konuda geniş ve etraflıca düşünemeyebilirsin. Yazdığın mektubu ertesi günü bir kere daha oku derler. Sakin ve bazı etkileşimlerden arınmış bir kafa ile. Mektubu ya gönderirsin ya da yırtıp atarsın. Gönderirsen bir şey kaybetmezsin ama yırtıp atarsan çok şey kazanırsın.

Birileriyle ortak olmanın yolu istişareden geçer hem de bir çok defalar istişare…

İstişareler ile savaş kazanan Gazi Kumandan,

Mustafa Kemal Atatürk.“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.” demiştir.

ŞARKILAR DİLLERDE NAĞMEDİR.

İkinci baharımda hazan yaprakları dökülürken hatıralarda kalanlar ile anılar canlanıyor bestelerde. O kadar eskilere gidiyorduk ki melodiler sözler söylendikçe hatırlıyordum geçenleri. “Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?” derken kordon boyunun seyrine düşmüşlüğümüz, Adamo’nun bozuk ama sempatik şivesiyle “Her yerde kar var” deyip terkedilmiş aşkların sıcaklığını karla soğutmak isteyen şarkılardan, romantik aranjmanlar kalplerde ki yerini kulaklarda almıştı.

1960’larda Sezen Cumhur Önal, Fecri Ebcioğlu yabancı şarkılara aranjman adı altında çok türkçe sözler yazdılar. Bu şarkıları orijinal dilinde söyleyen yabancı şarkıcılar Türkiye’ye geldiklerinde kendi şarkılarını türkçe söyleyerek ülkemizde tanınırlıkları arttı ve bizden biri oldular Enrico Makyas, Adamo, karda değil gönüllerde iz bırakırken Dario Moreno deniz ve mehtapla Kordonda geziniyordu.

Aranjman sözlerinden sonra yeni akımla birlikte yerli sanatçılar 45 ‘liklerdeydi. Türk Pop Müziği adı altında artık aranjman yerine kendi müziklerimizi söylüyorduk.

“Tamirci çırağı”nın hayallerinin ustasının hakikati gözleri önüne sermesinde ki burukluğu yaşarken arap atlarının ufka yol alışları ile “Yakın eder ıraklar’”da Cem Karaca hep yanımızdaydı.

Yıllar önce söylediği “Vefasızlığa bakar ağlarım” derken Erol Büyükburç son gününde vefasızlığı yaşadı. “Yemin ettim dönemem” ile giden Kayahan amansız hastalıktan hakikaten dönemeyip gittiğinde göz yaşları bıraktı.

Erkin Koray’ın hatıralarını “Çöpcüler aşkını süpürdü” ğünde “Fesuphanallah” deyip başka süpürecek şey mi bulamadınız dediğimizde. “Meyhaneye gömün beni” diyen Tanju Okan’ı Urla’ya defnetmiştik.

İkinci baharımın yaprakları bir bir dökülürken Tanju Okan’dan bir yıl sonra 1996 da yeri doldurulamayan sanat güneşimiz Zeki Müren’in “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu” dediğinin üzerinden onbeş sene geçti. “Elveda gençliğim”i sıkça söyler olduğum yıllarda Yıldırım Gürses de gitmişti.

Müzeyyen Senar “Akşam oldu hüzünlendim ben yine” yi söylediğinde kim hüzünlenmez, efkar basıp kim sigarasının dumanını off der gibi üflemez ki, hasret kalınan gözlerin renkleri unutulur mu?

Bayram sabahlarının telaşında Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın çocuklar”dediğinde harçlık hevesiyle erkenden kalkan çocukları öksüz bırakıp “Ölüm Allah’ın Emri’” şarkısında emre uyarak gitti aramızdan.

“Oh Lady Mary” artık yabancılar aranjman yapıyordu bizim şarkılarımızı “Samanyolu” Teoman Alpay’ın sözlerini yazdığı şarkı, Hollanda’lı sanatçı tarafından Avrupa’da dillerde dolaşıyordu. Patricia Carli ile Samanyolu gökyüzünden dünyaya yol bulmuştu. “Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek” dedi sürdü “yıllarca dillerden düşmedi.”

“Kan ve Gül” ile Manisamızın sanatçısı İskender Doğan 45’liklerden kasetlere, kasetlerden CD’lere oradan USB’ lere kadar her devirde hala söylüyor hala seviliyor.

Esmeray her ne kadar “Unutma beni” dese de unutulmuşların arasına yazdırdı adını. Daha bi samimi daha bi aşkla daha bi şevkle söylerlerken şarkılarını dinleyenlerine daha bi yakın olmak arzusundaydılar hepsi. Unutma beni unutamam seni, unutulmaz hiç biri de.

Bizim kuşaklardan sonrasına kefil değilim tabii, tangara tungaralar baskın gelir mi bilmem. Ama memleket sevdası aşkı her zaman baskındır. Ayten Alpman “Bir başkadır benim memleketim” derken, kimin gözleri dolmaz ki?

Memleket şarkıları, hasret türküleri dillerde nağmedir.