İçeriğe geç

UNUTULMAYANLAR

Gönülleri yıkayan, nefisleri bağlayan, arzuları dizginleyen, yardımlaşmadan hem zevk hem feyiz aldıran, fakirin hatırlandığı, zenginin elinin bolardığı, çocukların dine yaşayarak biraz daha yakınlaştırıldığı, kavgalara ara verildiği, seslerin sükûnet bulduğu, manevi hazların doruğa ulaştığı, yardımların meydan bulduğu, zengin fakir her insanın duygu düşünce birlik beraberlik insani vasıfların bir olduğu, Ramazan. Hazırlıklar yapılır: Camiler temizlenir, zaten temizdir de evimiz gibi, misafir geleceği zaman dip bucak temizlenir ya onun kabilinden. İki minaresi olan camilere mahyaların asılma hazırlıkları yapılır. Minarelerin şerefeleri ışıklandırılır. Ses sistemleri avluya da sesin gideceği şekilde tekrar elden geçirilir. İmam ve müezzinlerin hazırlığı daha bir başkadır. Teravih’de okunacak ayetler sureler hazırlanır. Müezzin mahfiline gelecek misafir müezzinler için mahfil düzenlenir.

Camiler böylede evler nasıl? Onlarda da hummalı bir hazırlık vardır. Aylar öncesinden yiyecek hazırlıkları yapılır. Sahur iftar zamanları yeneceklerin, çorbaların çeşitleri belirlenir her gün yenenden farklı ağız tatları hazırlanır.

Eski Manisa evlerinin her birinde bahçe var, her bahçede mutlaka ocak da vardı. Kastra denen kızgın saç altında tepside pişirilen yemekler, börekler, ekmekler, güveç yemekleri, dibekte dövülen kahvenin kavrulması hepsi bahçede ki ocakta bağlarımızdan toplanan çırpı ateşinde pişirilirdi. Evlerde Ramazan hazırlığının yapılması tam bir kutlama, karşılama havasında düğüne hazırlanır gibi olurdu.

Çarşı pazardan şeker, çay, tuzdan başka pek bir şey alınmaz yiyeceklerin çoğu evlerde hazırlanırdı. Ramazan’dan aylar önce konu komşu toplanır yufkalar açılır, açılan yufkalar saç da kızartılır herkes evinde mutfağında istiflenmiş yufkaların üzerini örter, Ramazan geldiğinde bu yufkalardan çeşitli börekler yapılırdı en önemlisi de bizim Manisa’mızın bir geleneği olan kırma tatlısı yapılırdı. Kırma tatlısının lezzetini tadını şimdilerde pek bilen kalmamıştır, anam çok güzel yapardı tadı hala damağımdadır.

Manisalılıktan, gelenekten, örften adetten, çok bahsederim yaşatılması için gayret sarfederim. Çocuk eğitiminden terbiyeden, büyüklere saygıdan, sevgiden hep dem vururum.

Kırma tatlısından bahsettiğim bir yazıda yine geleneklerimizden dem vurmuştum. Halil Pekcan; Manisa’lı, çarşı esnafından, eşraftandır. Çocukluğumuz aynı çarşıda geçmişti. O dükkanda ben belediyede hala aynı çarşıda beraberiz. O zamanlarda ki Ramazanlarda evde yapılan pişirilenlerden komşuya verilirdi. Komşusu da tabağı boş göndermez o da bir şeyler koyar gönderirdi.

Halil Pekcan kardeşim de kırma tatlısı yaptırmış bana getirdi. “Biz eskileri yaşatıyoruz, kırma tatlısını hala yaparız” dedi. Kırma tatlısına mı sevineyim (hem tatlı hem de kırma)? Çok da lezzetli yapılmış. Eski adetlerden birini yaşattığına mı sevineyim? Allah evinin bereketini arttırsın.

Ramazan’dayız ama, işte şimdi Eski Ramazan’ı yaşadım.

 

 

 

MİLLİYETÇİ HAREKETLER…

Sokak sakin sessizlik her köşede, köşe başından bakınca sakinliğin sokak boyunca gittiği görülüyor. Cılız loş ışıklar sessizlikle kol kola gezerken pencerelerde ki perdeli aydınlıklar hayat belirtisini gösterirken, bazı karanlık katlar, içlerinde olan bitenleri, aile mahremiyetlerini saklar. Bazen kahkahalar duyulurken bazen de ahlar vahlar. Hayatın kendisini, her kat yaşıyor bir bir yenisini…

Sessizliğin içinden bir anda çayırtı kopuyor, bağırışlar, tek kelime olduğu için anlaşılıyor. Gooooolllllllll. Sokağın duvarlarında yankılanıyor sakin ışıklı pencerelerin perdeleri merakla aralanıyor. Anlaşılıyor bağrışmanın sebebi biri birine gol atmış. Oysa koca gün gündelik hayatta ne goller yiyorlar farkında değiller. Kimine boyun eğmiş, kimine sessiz kalmış, öfkelenmiş kimine, kimine söylenmiş, küfürün bini bi para olmuş. Neticede her günkü gollerden yemiş, akşam ki maçta takımının attığı golü gündüz yediği gole tutuyor.

Hafta sonunu iple çekmek gündüz gol yemenin neticesidir. Ne kadar futbol merakı o kadar günlük gollerden yeme iştahı. Trilyonları kazananlar maçı kaybediyor ama yine de keyifli.. Oysa maçı seyredenleri uykusuz geceler bekliyor. Kaybeden üzüntü sahibi, ağzını bıçak açmıyor, gerekirse takımı için kavga ediyor. Oynayıp kaybedenler bir başka transferde milyonları kaldırıyor. Neden niçin nasıl oluyorda milyonlar kendilerini bu kadar kaptırıyor.

Futbol gerginliği, lig heyecanı, bitti. Şampiyon olan takım primleri ziyadesiyle ceplerine indirirken uykusuz geceleri yaşayanlar umarım artık rahat uyuyorlardır.

Takım tutar gibi parti tutmayın derler. Aksine:

Takım, futbol, maç derdinden seçim, koalisyon, iktidar derdi telaşına düştük. Boşlukta boş hayallerle koalisyon hesapları yaparak uykusuzluk alışkanlığını sürdürme çabaları. Ortaklığı bozulanlar, oyundan atılanlar, mızıkçılık yaparken kendilerinin olmadığı koltuğu ikram ederlerken bulgurdan oluvermek.

Meclis başkanı seçilirken CHP’nin evde ki hesabı tutmadı. Ülkenin Cumhurbaşkanını seçerken ortak hareket edenlerin mecliste niye beraber olmadıklarını sorgulamaları gerekirken… CHP kendi adayının seçilmesinde gördüğü kerametin kendinden menkul olmasını, Davutoğlu’nun devir teslimde birden ayağa kalkmasına yormak gerekir. Yakışık almayan ama yerinde yapılan bu hareketin iplerin koptuğunun bir göstergesi olarak yorumlamak lazım gelir.

Önce iktidar ortağı MHP, sonra vatandaş için verilen sözler; emekli, asgari ücret, mazot ve diğerleri, (muhalefet desteklemek zorunda onlarında vatandaşa sözleri var) sonra. Sonrası, rahatlayınca yapılması gereken, Milliyetçi Hareketler.

“NEW YORK’A GELMEYİ DÜŞÜNÜYORUZ.”

Bizim köyün sakinleri babam dahil her sabah namazdan sonra kahveye gelirler hem günlük gazeteleri okur hem de kendi aralarında konuşur işi gücü tartışırlardı.
-Bu yıl kış erken geldi, yeşilliğin bereketi olmadı silaj hazırlığımızı yapmışız Allahtan, meteoroloji uyarmıştı kışın erken geleceğini.

-Avrupa da da sütün bu sene para edeceğinden bahsediyorlar yabancı firmaların yazdan bağlantı yapmalarından belliydi.

-Hayırlı bereketli olsun inşallah.

-Ehh ben artık gideyim sağım bitmek üzeredir.

Gazeteyi elimden bırakmamla kahveden daha adımımı atmadan, korna sesi geldi.

Nitekim süt tankeri kapıya gelmiş.

-Oğlum, söyle şoföre son inek sağılıyor, beş dakka beklesin bi çay içene kadar. Sağılan sütleri sağımdan direkt krom tankerde biriktiriyoruz, kamyon uzattığı hortumu ile tankerden kamyona aktarıyor sütleri, bu sistem iyi olmuştu zahmetsiz.

###. ###. ###

Evet bu sabah kahvaltıyı geç yapmıştık. Akşamdan kalan tezgahta ki halının son ilmeği atılıp kesilecek, taranıp yıkanacaktı kahvaltıdan önce yapalım yeni ipleri tezgaha bağlarız sonra kahvaltıya otururuz demiştik. Bu arada oğlan aradı Helsinki’den firma yetkilileri toplantı yapmışlar bize bu yıl ki maliyeti belirleyin diyorlarmış. Değişen bir şey yok dedim; kargo uçaklarına devlet bu yılda yakıt desteği veriyor, maliyetler mazot ve yem dengeli olduğu için geçen yıla nazaran değişen bir şey olmadı. Firma memnun olmuş bu yıl bağlantıyı arttıracaklarını söylemişler. Sadece ovacılar (ova köyleri silajı onlardan alıyoruz) gübreden şikayetçiler belki onlar silaj maliyetini biraz arttıracaklarını söylüyorlardı. Onlarla bu sene süt takası ile anlaştık artık onlara da para yerine süt vereceğiz süt firması onlarla da bağlantıya geçmiş böyle iyi oldu. Haa halı toplamaya devam edin diyorlarmış yakında eksper yollayacaklarını söylemişler kırmızı rengin hakim olduğu ve kırık çubuk desenli olanlardan yüklememizi söylemişler. İlk postayı böyle gönderin demişler.

Çiftlik çalışanlarının çocukları kızları bu yaz sıkı çalıştılar ip yetiştiremedik. Paranın yüzü tatlı. Tezgah sayısını arttırdılar büyük kız evlenecek ona da ev yaptıracaklarmış belediyeden proje ve kredi talebinde bulunmuşlar. Belediyenin inşaat firması inşaata başlayacakmış. Belediyenin şirketleri bu işi çok güzel götürüyor. Rekabet olunca fiyatlar da artmıyor. Tampon görevi görüyor kimse fiyatlarla kafasına göre oynayamıyor.

Yıllık yakıtı almak için muhtara miktar bildirdim. Köyde herkes de bildirmiş Hasan’ların haricinde. Onlarda bildireceklermiş de iki düğün yaptılar biraz iktisatlı gideceklermiş. Bir de ilave dam yaptılar masrafları fazla. İnek müracaatında bulunmuşlar belediye Urfa’dan getirteceği ineklerin yaşında anlaşamamış, bekliyorlar.

Köyün güneş panelleri bu sene yenilenmeye başlayacak bi yirmi yıl daha gider derdimiz olmaz. onun için herkesten enerji harcamasının ortalamasına göre para toplayacaklarmış. Hasan o yönden de sıkıntılı ama kredi kullanmayı düşünüyorlar. Belediye kredi karşılığında ödemesini kolaylaştırmak için sütün belli bir kısmını almayı taahhüde bağlayacak o zaman krediyi ödemesi rahat olur.

Komşu köydeki arkadaşlarla da görüşüyoruz onlar dokudukları halıları Japonya’ya gönderiyorlardı ya, bize sizin halılardan da numune gönderelim diyorlar. Bu pazarımızı ve gençlerimize yeni imkan sağlar iyi de olur. bakalım hayırlısı olsun.

Geçen hafta muhtar köye bir otobüs daha aldı, nüfus her geçen gün artıyor onu bunu derken köye çalışmaya gelen sayısında gün geçtikçe artış oluyor, ihtiyaçlar bitmiyor okul dahi yetmez oldu köy konağı alanında kurs sınıflarına ilaveler yapıldı. Muhtar liseye hazırlık kursu için belediye eğitim başkanlığına müracaatta bulunmuş kurslar başlamadan iki öğretmen atayacaklarmış. Sağolsun belediyemiz çok yardımcı oluyor. Ama, zamanında köyün girişte ki alanına spor tesisi yapalım dediğimde sizin işiniz süt demişlerdi, bak şimdi belediyespora iki topçu verdik her maçta golleri var. Çok iyi oynuyorlar.

Mektubuma son verirken derslerinde başarılar dilerim bahara doğru yanına New York’a gelmeyi düşünüyoruz annenle beraber. Lisansını bitirmeden gelelim ki oraları da senin bahanenle görelim. Allaha emanet ol. Sağlıcakla kal.

DESEN HALIDA, DEMESEN KÖYDE

Halı, evlerin önemli eşyalarından çeyiz hazırlığı önce halıdan başlar. Gelin olacak kız evde ki tezgahda halı dokumayı öğrendiğinde kendi desenlerini de oluşturmaya başlar. Her desenin bir anlamı vardır aşkının; hasretini, gurbetlerini, köyünün yeşilliklerini, manzarasını, deresini konuşturur dokuduğu halılarda.

Çok enteresandır desenler dilsiz alfabesi gibidir öğrenmek lazım, herkes okuyamaz. Ama çeyizine dokuyacağı halıya başladığında sevdiğinin günlük hallerini, buluşmalarını, bakışmalarını, haberleşmelerini, gülüşünü, sözlerini, kırılıp içine atmaları, barıştığında ki heyecanı, askerliğinde ki uykusuz gecelerini, yansıtır desenlere. Bu halıları çeyizine kaldırır. İşte evlenme niyeti, çeyiz hazırlığı buradan başlar, halıdan.

Köyün delikanlıları her biri şehre çalışmaya gitti. Giden oralara yerleşti, göçtü kaldı. Arada bi analarını babalarını görmeye geldiler, kahveye çıksalar da arkadaşları tanıdıkları kalmadı ihtiyarlardan başka. Her geçen gün Köye yabancı olmaya başladılar, gelmeleri iyice seyreldi. Şehirden nişanlandı çalıştığı fabrikadan bulmuş, bi hafta sonu köye getirdiydi anasına göstermeye. Böyle böyle erkekler gittikçe kızlar köyde kaldı halı dokuma zaten para etmiyor diye çoktan terkedilmişti. Tezgah odun olmuş yünler duvarlarda asılı kalmıştı. Bazı evlerden çok seyrek dokuma sesi geliyordu.

Evin ihtiyarı kahvede, görür görmez gözleriyle televizyonda eski türk filimlerini seyrederken kahveci “günde üç dört çayla ne olur?” Diye söyleniyor, o da kapatıp gitmeyi düşünüyordu. Evin babası tarlada son umutlarını da biçmekle meşguldü. Anası, geçen gün komşusunun duvarından sarkmışta “oğlanlar gitti, bizim ne işimiz kaldı burda” derken “ineği de satarız ama şu ihtiyarı bekliyoruz” diye konuşuyordu. Komşusu da “kızların yaşı geçiyo biz de gitsek iyi olcek her gün başımın tüyünü yiyo kızla” deyip kızları bahane edip anaları da şehre inmeyi çoktan aklına koymuştu.

Bir bir eksilip susmuştu kara isli bacalar, dumansız kalıyordu köy, ocaksızdı evler. Çok önceden gidenlerin çatısı çökmüş, birbirine bağlı çözülmüş kiremitler rüzgarla savrulurken yağmur kimsesiz evi mesken tutmuş son duvarını da yıkmıştı. Kahveci kapamış, camları kırılmış şimdiden o da çalışmaya gitmiş şehre, o yaşında garsonluktan başka bir şey gelmezdi ki elinden. İhtiyarlar evde oturur olmuş ağızlarını bıçak açmıyordu. Damda ne inekten ne keçiden ses vardı. Onlarda çoktan kasabın yolunu tutmuştu. Geçen sokakta konuşuyorlardı; “ucuza sattım ama kurtulduk napcen anası kızla tutturdu gidelim de gidelim.”

Gidenler son bir bakış son bir el sallayış ile binerken dolmuşa

Eşyaları oğlan gelip almıştı arkadaşının arabasıyla.

 Hüzün deli dalgalar gibi sarmalarken meydanı,

Ulu çınar rüzgara bırakıyordu son yaprağını,

 Hakkını helal et derken sarılışmalar,

Dinmiyordu her bir komşuya veda ederken yaşlar.

 Kimi vırık vıccık eşyasını komşusuna bırakırken,

Kapıya sürüyordu yüzünü evinden ayrılırken.

 Adam sözde metanetli kasketini iyice indirmişti yüzüne,

Başını kaldıramıyordu son bir defa bakamadı köyüne.

 Aha şuracıkta koşmuş buracıkta oynamıştı.

Çocuklukları kaybolmuş ailesi dağılmıştı.

Ülen hatçe senin aklına uydum geçinip gidiyoduk işte,

Çoluk çocuk komşula Bize ne giden gittiyse.

 Ama onun da gücü kalmadı ne yapsın bir şey gelmez elden

Baba ocağı, ana kucağı, çoluk çomak, kim kaldı ki evden, köyden.

PEYNİR GEMİSİ

Manisa, Saruhan, Magnesia; tarihde Manisa bu isimlerle anılmıştır. Magnesia isminin 4000 yıl öncesinden geldiği söylenir Frig Medeniyeti, Lidya, Yunan mitoloji tanrılarının yaşadığı ülke, helenistik çağ, Bizans, Roma dönemlerinde medeniyetlere beşiklik yapmıştır. Antik dönemlerden kalma çok yerleşimleri vardır. Cumhuriyet tarihimizden önce beylikler döneminde Saruhan Beyliğinin başkenti olmuş daha sonra Osmanlı imparatorluğu döneminde de Osmanlıya sultanlar padişahlar yetiştiren şehzadeler yaşamış yetişmiştir. Bir çok osmanlı eserine sahip olmuştur. Cumhuriyetimizin kurulmasından dört sene sonra imar planı yapılmış bu plan ile yanıp yıkılan şehir yeniden planlandığı gibi korumacılık esasına dayalı olarak yapılan plan ile Manisa da ki eski eserler koruma altına alınmıştır.
Bunca medeniyetin gelip geçtiği, kavimlerin yaşadığı kentte ne olması lazım Müze. Zengin tarihi eserlerinin sergilendiği müze: Neyimiz var? Hırsıza açık vatandaşa ve ziyaretçilere kapalı Muradiye Külliyesinin (1583) eki olan medrese odalarından müteşekkil, kapısından saygıyla eğilerek girilen, üç insanın dönemeyeceği kadarcık mekanları olan, caminin, medresenin bahçesine üst üste konulmuş sağa sola atılmış eserlerin biriktirildiği depo, 432 yıldır yapılamayan, Müze=Depo.

Bunca yıllık tarihi; mitolojik ve antik çağ tarihleri, en önemli ve yakını Osmanlı tarihi, devlet arşivi, ile cumhuriyet tarihi yazma eserlerinin arşivi, kütüphanesi; 1965 yılında öğrendim kitapsarayı, daha eski zamanlarını hatırlamıyorum bu tarihlere yakın zamanda yapılmıştı zaten. 1965 ten başlayalım 50 sene geçmiş kitapsaray aynı, hiç mi okur yazar, çocuklarımız, gençlerimiz artmadı? Kitap yazan olmadı? Hiç mi kitap bulunup raflara konmadı? Tozlu raflar, kalın kapaklı kitaplar, küf kokan arşivler.

Kütüphane bir şehrin tarihidir, geçmişidir, buralarda öğrenilir okunur kent buralarda tanınır, dedesi atası kente hizmeti geçenler buralarda yaşatılır. Eski devirlerde taşlara kitabelere yazmışlar derilere yazmışlar. 50 yıldır yapılamayan, Kütüphane=Kitapsaray (sarayda kitap? Ne alaka)

Müze ve kütüphanemiz olacak ki kent müzesi, kent kütüphanemiz de olsun. İnsanlarımızda ne kadar çok doküman, saklanan eşya var her geçen gün kayıp. Kolleksiyoncular bir bir toplayıp gidiyor. Kütüphane, müze yapalım diye gayret var mı gayret? Evet.

Her sene yapıldı. Memleketimizin akil insanları toplandı Saruhan Oteli mutad toplanılan yer oldu. Masa uzun, protokol kalabalık olduğu için masa uzadı da uzadı. İnsanları, her yıl arttı katılım sayısı. Uzun masada oturanlar değişmedi, bir önce ki yıldan deneyimli oldukları için aynı isimler aynı aşina yüzler. Yemekler yendi konuşuldu ama ortak akıl toplantısı olmasına rağmen yemekte oturanlardan kendi aralarında konuşan çok oldu. Ne mi konuşuyorlardı günlük iş güç naber gibi soruların cevaplarını tartışıyorlardı. Bir kaç yıl geçti netice yok eskiler havanda su dövüldü derler. Adı ortak akıl toplantısı idi. Bitti galiba bi daha yapılmadı.

Çareler tükenmez çıkmayan canda ümit vardır denizciler bunu çok iyi bilir bir platform kuruldu yani düz bir zeminde toplantı yapıldı diye anladım, fikirler ortaya atıldı ama toplantıdan sonra salonu süpüren görevliler ortaya atılan fikirleri de süpürdüler sonrasının ne olduğu merak konusu. Bir daha toplanılmadı her seferinde görevliler süpürüp gidiyorlardı bir başka usul düşünülüyor olabilir…

Yabancılar aksine hiç konuşmaz. Yalan olmasın konuşurlar da yaptıklarını konuşurlar, bitmiş işleri anlatırlar, başardıklarını ve bu başarıda nasıl çalıştıklarını, kimlerin neler yaptığını anlatırlar geriden gelenlere örnek olsun diye. Ödülleri alkıştır, alkışı alırlar birbirlerine sarılırlar sen ben yoktur çünkü birlikte başarmışlardır.

(Rönesans) Fransa; peynirleri çok meşhurdur çok çeşidi vardır 200’ün üzerinde hatta bazı kentlerde kasabalarda peynir pazarları kurarlar ama hiç bir kimse hiç bir ülke lafla peynir gemisi yürüttüklerini görmemiştir.

TURFANDA DİYE BİR ŞEY İCAD EDİLDİ.

Horozköy; sulu sokakta ki bağımız daha doğrusu Altın Çukuru Mevkii’ndeydi, Horozköy’e yakın alt tarafta, biraz yürüyünce dar araba yoluna paralel, Horozköy’e oradan Muradiye’ye giden yola ulaşılırdı. Demiryoluna paralel sebze bahçeleri vardı. domates patlıcan almaya oraya giderdim. Çocuktum ama ovalar bağlar konu komşu dolu olduğu için endişe edilecek bir durum yok diyerek beni gönderirdi annem, zaten benden başka da kimse yoktu bağda. Abilerim babamla beraber Manisa’ya sabah gider akşam üstü gelirlerdi.
Bahçe kenarında kanalda akan bahçeyi sebzeleri sulayan su tertemiz berrak çakıl taşları sayılıyor renkli renkli, tavuklar damın etrafında dolanıyor, ağaca bağlı köpek beni görünce oyun için zincirini asılıyor koşup koşup zincirin payı bitince dönüyor tekrar koşuyordu. Seslendiğimde yaşlı teyze başında yaşmağı ayağında koca donu ile damın direğine tutunarak güneşten elini gözlerine siper yapıp kim bu diye bakmaya çalıştı. “Patlıcan ile domates almaya geldim.” Topla oğlum topla bu yankiler dün toplandı bu taraftan topla der, sepete doldurur, el terazisinde beraber tartardık. Çocuk aklımla para hesabı bilmezdim ama şimdinin parasıyla üç kuruş verir geldiğim yoldan dönerdim.

Altın çukuru; bağlık, bağ olmayan çok az yer ekin tarlası olan, zeytin ağaçları, badem, çitlembik, incir ağaçları çoktu. Yol kenarı, bağ sınırları, bu ağaçlar ile doluydu. Kuş seslerinden Altın Çukuru cıvıl cıvıl kuş sesleri ile çınlardı. Ne kadar çoktular ve ne kadar çeşitliymişler şimdi kumru ve kargadan başka kuş görmeyince anlıyorum çeşitliliği.

Önce bağlar bozuldu, ağaçlar kesildi, kuşların sesleri de. Kırmızı renkli kutular tuğlalar, tek dingilli kamyonlar, kum çakıl tepeleri, üzerlerinde torba içinde çimentolar geldi giden yeşilliklerin yerine. Ağaçların yerine evler dikildi, kuşlar gitti, sesleri de. İmarsız mimari ve zamanımıza kadar da imara bağlanmış mimari geldi. Bir tek ağaç yeşil kalmayıncaya kadar.

Horozköy uzun zamandır içinden geçmemiştim. Demiryolu istasyonu duruyor çocukluğumun domates bahçelerinin komşusu hala burada boş, kimseler yok trene binen trenden inen ama bekliyor mahzun. Eski evler yıkılmış, arsalar, belli ki yeni apartmanlar yapılacak bekliyor. Yeni yapılan, inşaat halinde olanları da gördüm, saydım. Beş kat.

Horozköy’e beş kat yakışır! dedim. Onca sene ne çekti tek katlı kerpiç evlerden hele biraz daha eskilere gidince Rum evlerinden. Hakkıdır niye yedi, dokuz değil de beş kat dedim kendi kendime. Bu yükseklik nereden aklımıza geliyor ki. İki var, üç var, dört var. Müteahhit payı tayin ediyor, beş kata bir, bir buçuk, iki. Oran bu onun için beş kat. Gelecek için? Önemli değil bugün önemli. Benden sonra tufan.

Çocukluğumuzda tufan da yememiştik, turfanda da. Babalarımız tufan yemeye müsaade etmedikleri gibi turfanda hormonlu domates patlıcan yememize de müsaade etmemişlerdi.

BİR KAPI İKİ KULP,

Mutlu huzurlu bir şehirde demir yığınlarının saklandığı, kornaların sustuğu, gölgeli, çicekli yolarında ki sakin rahatça yürürken yanımdan geçenlerin gülümseyerek selam verenlerin sıcaklığı, yakınlığı, asırlık çınar ağaçlarının güneşi süzdüğü, havuzda ki durgun suyun gençliğimin görüntülerini yansıttığı, kuşların ötüştüğü, torunlarımın koşuşurken ki oynayışlarının yankılandığı, sokaklarının ıhlamur koktuğu mevsimden yağmurlu günlerin dinginliğinin duyulduğu oluk seslerinin, kiremitlerin parlaklığında melodileştiğinde, nağmelere kapıldım:

Zamanların kayıp gittiğinin tatlı rüyalarında ki tembel gerinmelerin sarmalandığı göz kapaklarında ağırlaştığı mahmurlukların masumluğunda, kaybolan dünyalarımızda aranmışlıkların nostaljilerinde, eş dost konu komşu akraba topluluklarında, komşuluklarında, dost meclislerindeki bağdaş kurup kesilen ahkamların, iddialı tartışmaların, şakalaşma, takılma yarenliklerinde ki dibek kahvesinin ağıza gelen iri tanelerinin dişler arasında kırılmasının tadı, kahve köpüğünün methinde ki ince esprilerinde geçen uzun kış geceleri, laf dinleyeceğiz diye büyüklerin aralarına serpiştiğimizde yediğimiz azarla sinsi ve kurnazca gülüşlerimizle duyduklarımız bize yeter edalarında ki hallerimizle yatağa gidişlerimizde, büyüklerin yanlarında çocukların susturulduğu bi o kadar yaramazlıktan geri kalınmadığı, okulda dayağı, öğretmenin sopasını bilsek de itileşme kavgalarımızın çocuk masumiyetindeki göz yaşlarımızda, çelik çomağın kapılmasında ceketlerimizi ters giyip söküklerin dikilirken ki annelerimizin azarlarına karşılık sarılıp baş yaslamalarında, yazlık sinemalardaki gazoz keyfi, koltuk altında getirdiğimiz sandalye minderlerinin yumuşaklığında, elimize yapışı kalıveren çekirdekle uykumuzun gelmesine karşılık uyumayın taşıyamam cazlarına rağmen sandalyeden düşer numaraları ile anamızın dizine kıvrılıvermelerimizden.

Gençlik ateşinin baş döndürdüğü günlerde Beatles hayranlığını Elvis’in aldığında, kan ve gül’ün ezberlerinde Tanju Okan’ın romantik nağmelerinin sindiği kanepelere yazılan aşklarımızdan, bıyıklarımızı burabildiğimiz sakalları geciktirdiğimiz zamanların yorgunluğunda, aydınger gerilmiş masaları yastık yapıp sabahlamanın erdemindeki kasılmaların bol çizgili gecelerin güneşli sabahından aşktan yana çizili hayallerin gün saydığından yeşil renkli şafak sayımı gurbetlere, çocuk şamatasından torun cıvıldaşmalarına gelen ömrün, yılların alıp götüremediği umutlardan gizli ümitlerden, bir ömür denilen göz açıp kapanacak kadar kısa ama say say bitmeyen; aylar, günler, saatler, dakikalar, kadar up uzun dünyalar.

Oysa,

İki kapılı han dedikleri dünya; bir kulbundan açıp, diğerinden kapatılan bir kapıymış.

 

ESKİMİŞ RAMAZANLAR, 

“Hey gidi Ramazanlar hey” bunu belki 85-90 yaşındakiler söylese daha bi içten daha bi inandırıcı olacak ama her şey yenilendiği için bunun da yaşı yenilendi 65-70 likler söylüyor ama sigaradan karılmış kartlamış ses olmayınca cılız çıkıyor.

Evet: O zamanlar kış tabii, yazında Ramazanı yaşadım diyen bizim kuşaklar var ama ha hı da desek asıl kışını yaşadık Ramazanın, asıl şimdi de yazını yaşamaya çalışıyoruz.

Babamın dükkanı; kavaflar çarşısında Taşçılar Mescidine yakın. Ramazana gerek yok vakit ezanı okunduğunda sabah namazı dahil çarşı esnafı mescide giderdi. Ramazanda daha bi hoş olurdu. Oruçsuz olduğunu belli etmek bi suçluluk duygusuydu. Çıraklar, kalfalar, seyyar satıcıların bazıları, bıçkın pala, sigara tiryakileri köşe bucak arasalar dahi mahcubiyetleri yüzlerinin al al olmasından okunurdu. “Sorma akşam kalkamadık”, “hastayım be usta”, “bir kaç gündür keyfim yok” bahaneleri fırtına öncesi sığınılacak limanlardı.

Lokantalar tadilat tamirat boya badana yapacaklarsa ramazanı beklerler hazır kapalıyken bu işlerini görürlerdi. Manisa’ya misafir, ziyaretçi, tüccar geldiğinde seferi olup da oruç tutmadığı hallerde aç kalmasın diye bir kaç nöbetçi lokanta açık olurdu. Onlarda vitrinlerini camlarını benek benek beyaz boyarlar yarı şeffaflık sağlarlardı ki ele güne esnafa ayıp olmasın diye. Sokakta en kolay içilecek olan sigara dahi içilmezdi. Seyyar satıcılar bağırmadan dolaşır adeta başları önde satış yaparlardı. Bizim kuşaktan çok önce ‘hey gidi ramazanlar’ diyenler rahmetli oldu ama biz dinlerdik. O zamanlar Rum’u Yahudi’si bir arada yaşarlarmış mahallede. Onlarda ramazanda yemez içmez gözükürler çocuklarını dahi elinde yiyecekle sokağa salmazlarmış, yani bizlerin ramazanına saygı gösterirlermiş. Onun için çok eskiler “hey gidi” dediklerinde köşeden duyulurdu.

Evlerde ramazan gelmeden aylar önce konu komşu bir olup hep birlikte; kimi eli düzgün olan becerikli kabiliyetli ev hanımları yufka tahtalarında tül gibi yufkaları açarlar, biri saçta kavurur, diğeri hamuru yoğurur… bu şekilde görev taksimi yaparak kavrulmuş yufkaları örtülere sararak bir kenara koyarlardı. Bundan, ramazan geldiğinde bu kavrulmuş çıtır çıtır yufkalar hafifçe su serpilerek ıslatılır çeşitli börekler yapıldığı gibi içi bademli kırma tatlısı da yapılırdı. Bayrama yakın, baklavalık yufkalar ayrı açılırdı. Onun da yufkayı açanı, badem veya ceviz içini dökeni ayrı, pişireni ayrı olurdu. Hatta baklava tepsisini dilim dilim kesen ayrı olur o her evi dolaşırdı. En son şurubu atılacağı zaman kapı önü muhabbetlerinde “artık şuruplayalım”, “aa ben şurupladım bile” diye konuşulurdu. Bulgur, pirinç unu, hoşaflık üzüm, baklavalık badem ceviz hazır edilirdi. Bunların hiç biri çarşıdan alınmaz her ev kendi ürününü değerlendirirdi. Buğdaylar çaybaşı değirmenlerinde öğütülürdü. Bir tek şekere tuza çaya para verilirdi. Değirmenci bile emeğinin karşılığını öğüttü undan hakkını alırdı. Evde kendi imkanları ile zengini fakiri ne kadar yiyecek üretirse o kadar tasarruflu tutumlu kadın diye namı yürürdü. Tabii pasaklı ve müsrifi de yok değildi.

İşte ramazan öncesi yapılan hazırlıkların ramazan ve sonrası için daha çok hikayeler var da anlatmanın anlamı yok. Şimdi imkanlar var el emeğinin azaldığı makineleşmenin okumuşların yanında işlerin rahatladığı bir devirde “hey gidi ramazanlar hey” demek hamamda şarkı söylemeye benziyor.

ÜRPERTİNİN ADI: KULA JEOPARKI

imageUzun yıllar oldu yenisine 15.000 yıl önce, eskisine 1 milyon yıl önce diyorlar. Dünyanın yaşı da milyar yıl dersek yalan olmaz, zamana pırasa gibi doğranan yıllar. Bunca yıl ve donup kalmış fotoğraf karelerinde ki görüntüler. Hızlı değil ama korkutucunun yavaşlığında, havada kül bulutu, yerde kıpkızıl rengiyle dumanlı dere. Uğultunun hakimiyetinde önce sarsılıp sonra devrilirken çatırdayan ağaçlar, su birikintileri, ufak derecikler, kızıla boyanırken, toprağın yer yer yeşilliğinin bir daha görülemeyecek şekilde örtüldüğü, sürüngenlerin; kendileri gibi sürünerek yaklaşan bu kırmızı siyah ne olduğu bilinmeyen dünyaya yabancı yakıcılığında fosilleşen hayatları. Önünden kaçan insanların hayvanların bir başka istikametten gelen aynı görüntüde ki kızılların bir başka uzantısının çaresizliğin sıkışmışlığında haykırışlar, bağırışlar. Kayboluşlar.
Kovalamacanın bittiği nokta belli ne kadar acımasızda olsa durmuş dibinde toprak yeşile boyanmış, çiçekler renkli, karıncalar yuvalarında olan bitenden habersiz her yıl zamanı gelince meydan okurcasına dibinde, yanında, hatta üstünde, yeşeren çalılar, açan çiçeklere konan kelebekler. Ama tüm haşmetiyle duruyor; parçaların yalnızlığında, bambaşka bir dünyada korkunun sarılmışlığında, birbirlerine yapıştığı kara, kapkara taşlar, kara taşlar divlitler.

Düz alanda huni görünümlü sivri sivri korkunun yandaşı tepecikler, tepesi yontulmuş korkunçluğun kalmışları tepeler.

Jeopark deniyor şimdi adına aslında geopark genetiği bozulmuş zemin yapısı altının üste çıktığı ezilenin altta kaldığı bir dünya.

Bir ürperti sardı karalıkların içinde yürürken yol yok iz yok yakınında duruyor sivri sivri tepeler açıp bakası tırmanıp çıkası geliyor insanın bir ses bir nefes bir canlılık var mı diyesi geliyor.

 

 

 

AİGAİ PAYLAŞILAMIYOR.

IMG_8500

image

 

11.04.1992 yılı 92-93 dönemi mimarlar odası manisa temsilciliği başkanı olduğum yıllar yönetim kurulunda ki arkadaşlar ile Aigai Kalesi’ni gezmeye gittik Koca tepe yalnız, Yunt dağların tepelerinin yalnızlığından farkı yok tek farkı asırlar önce Aioillerin yaşadığı 12 kentten biri olan Aigai o devirlerde tepelerin hakimiyetini elinde bulunduruyordu. Pergamon krallığından sonra önemi daha da arttı.
1850 yıl sonra:

Kurtuluş savaşımız yıllarında müttefikimiz Almanların bir kısmı bizlerle cephelerde beraberken bir kısmı da antik buluntular ve Anadolu’nun eski eserleri, antika eşyaları, tabloları, heykelleri, antik paraları ile ilgilendiler. Bazı eski yerleşimlerde bulunanların bir çoğu yabancıların şimdi turist çeken müzelerinde sergilenmektedir. Yabancıların bu yerleri antik kentleri ziyaretleri müzede sergilenen bu eserlerin bulunduğu yerleri görme merakından kaynaklanmaktadır.

Aigai Antik Kenti yerleşimi de bu yerlerden biridir. 150 yıl önce Alman Arkeolog kazılardan çıkardığı eserleri develerle şakran’a, dekovillerle Dikili limanına oradan da yurt dışına taşımıştır. Aradan 100-150 yıl geçmiş. Kültür ve Turizm Bakanlığı Köseler Köyünden birini bekçi tayin etmiş. Onun bekçiliği zamanında Aigai’yi ziyarete gelenler kentin tarihini Bekçi Ahmet Dayıdan dinlemişlerdir. (Ersin Doğer hocam Ahmet Dayı için, Aigaililer Ahmet Dayıyı burada bırakıp gitmişler der. Allah’tan Bekçi Ahmet kavi çıkmış da Aigai’nin sanat tarihçiden fazla ilgisini bilgisini taşımış gelene gidene anlatmış.) 1992 yılında bize de Ahmet Dayı anlattı buraları, hatta hatıra defterine not düşmüştük: 11.04.1992 tarihinde 92-93 dönemi yönetim kurulu Aigai Kentini gezdik. Ahmet Dayıdan bilgi aldık bir dahaki sefere meslektaşlar olarak gezi tertiplemeyi planladık. Gerekli izin alınabildiği takdirde agoranın önünde ki odeonun kazısını yaptırıp (ucu biraz gözüküyordu) meydana çıkarmak için çalışmalar yapmak istiyoruz. Diye. Defteri de saklamış biz ziyaret tarihimizi onun hatıra defterinden öğrendik.

O tarihten buyana bir şey yapılmamış il özel idaresi zamanında da olan biten hiç bir şey yok. 92 yılında odamızın imkansızlıklarına rağmen (odamızın kirasını dahi veremiyor eleman dahi çalıştıramıyorduk) ilgi duymuşuz, 2000’li yıllarda Kültür Bakanlığının izniyle İsmail Akçura sponsorluğunda kazı çalışmaları başlamış devam ediyor, Manisa İl Özel İdaresi zamanında Aigai’nin girişinde ki güvenlik noktasına İzmir Büyükşehir Belediyesi üç adet çöp kovası koymuştu.

İl özel idaresi kapandı, Manisa, Büyükşehir Belediyesi oldu. Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün kazı ekip başkanı Ersin Doğer hocayla 500.000.-TL’ye yakın maddi destek sağlayacağına dair protokol yaptılar.

Yerel ve ulusal gazetelerde haberler çıktığından beri Aigai altın oldu. Daha önce ki senelerde gelen sayısına bu yıl üç ayda ulaşılmış falan. Kapanın elinde kalır gibi bir hali var.

Manisa Büyükşehir Belediyesinin böyle bir derdi yok reklam amaçlı değil Aigai’nin tanıtımı ve turizme kazandırılmasına yönelik çalışmaları ve farklı projeleri var bunlar da zamanla hayata geçirilecek.

Kazı evini biraz daha büyütüp çalışan öğrenci sayısını arttırarak yatakhaneye ilaveler yapmak, kazıdan çıkarılanları sergilemek açısından sergi salonu, gelen turistleri ağırlamak yedirip içirmek için kafeterya yapmak, hediyelik eşya satış reyonları yapıp hem Köseler Köyü’ne kırsal kalkınmaya katkı sağlamak hem de Yuntdağ yöresinin halıcılık gibi el sanatlarını değerlendirmek, Bergama tarafından ulaşımı kolaylaştırıp Pergamon Antik Kentinden de turist gelişini sağlamak, Şakran girişinden itibaren yön levhalarını dikmek, hatta Aliağa Şakran merkezine bilbordlara Aigai’yi tanıtım reklamı yapmak. Bunların her biri bu bölgenin ilgisini çekmek ve gelecek turist sayısını arttırmak açısından önemli projeler. Zamanla bunlarda Manisa Büyükşehir Belediyemiz tarafından Aigai’ye kazandırılacaktır.

Aiolliler kurmuş, Pergamon Krallığı yaşatmış, Manisa Büyükşehir Belediyesi 2000 yıl sonra hayata kazandıracak.

Kültür ve Turizm Bakanlığına, Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün Bey’e, uzun yıllar sponsorluk yapmış ve yapmaya devam eden İsmail Akçura Bey’e, Kazı Başkanı Ersin Doğer hocama, yine kazı ikinci başkanı Yusuf Sezgin hocama, ayrıca Ahmet Dayıya da, kazıda çalışan ekibe ve emeği geçenlere çok teşekkür ederim, Manisa’ya turizm açısından önemli bir değeri kazandırdıkları için.