İçeriğe geç

SABİHA GÖKÇEN’DE SON ÇAĞRI

Borajet’e son binen yolcuydum. O telaşla güvenlikten geçerken, Ahmet antikacıdan almış olduğu Çanakkale Savaşı madalyalarını o gün bana vermişti. Çantam tarama cihazında kontrol edilirken çantada bunların ne olduğunu anlamayan güvenlikçi madalyaları göğsüme taktırdı. Senin mi? Çalıntı mı? Testinden geçtim. Cihaz yine sinyal verdi senin USB dir dedim. Masaya koydum geçtim. Ötecek bir şey değil ama öttü, kedidir kedi dediler. Yetişmek için koşmaya başladım kapıya. Soruyorum, kimine dayı kimine amca oldum.
Kemeri bağlayacak zaman yok belime dolayacağıma elime doladım bi taraftan pantolonları topluyorum öte taraftan kemer dolandığı yerden çözülmüş koşarken yerlerde sürüklüyormuşum üstüne basıyor uçak bekleyen vicdansızlar, telaşıma alay. 315 dediler en son kapıymış Sabiha’yı tanımam ama tanıştırdılar nefes nefese ter içindeydim. Heyecanıma ver diyemedim.
Zorla bulduğum kapı duvar, Kapıyı değiştirmişler. Bu alanı kamera şakası yapan ekip stüdyo olarak kullanıyor dememe kalmadı ilahi bir ses Borajet yolcuları 311 no’lu kapıya… Allah’tan komşu kapı, kontrol kız “Bizde sizi bekliyorduk” deyince nereden tanıyacak bu Sabiha’nın arkadaşı olmalı dedim. Kimlik yüzüme, bilet elime, geçtim, nihayet geldim kendime. 
Uçağa götürecek otobüse bindim ama içim rahat değil bunca aksilikten, emin olmak için kafamı kapıdan uzattım. “Borajet’e gider değil mi?” “Her yol” 
Telaşın yorgunluğundan uçakta dalmışım: Bulutların içinde senin USB yi arıyorum görüyorum ulaşamıyorum bulutlarda kayboluyor. Tam gördüğüm esnada aşağı düşmeye başladı, görüyorum ama yetişemiyorum. Biri omzuma değdi, rüyama girsin istediğim hostesti bu. “Ne oluyor?” Der gibi bakınca “İndik” dedi tatlı bir sesle. Sesi de kendi gibi güzelmiş. Bu kadar rahat bir iniş alkışlanırdı benim bildiğim alkışlasalar uyanırdım çünkü. Ama alkışı dahi duymamışım uçuşun rahatlığından.
Teşekkür ederim Ömer bileti öne aldırdın telaşla USB ni kaybettim ama bu yaşımda sakin bir hayatım varken Survivor’ı yaşattın. Eve geldiğimde benim uçağın kalkmasına üç saat vardı, elemeden geçtim Survivor’a adaydım artık.

08.01.2016

BEYAZ DÜNYA

 

 

Hayal Pastanesi’ne girdim yılbaşı akşamına sipariş vermişlerdi. Bembeyazdı her yer. Vitrine yaklaştım içindekilere bakarak, “Hoşgeldiniz” dedi vitrinin arkasından bir ses sanki yabancı değilmiş gibi. Belki bana öyle geldi. Vitrindekilerden alıp mutluluğa götürecektim. Masalar sandalyeler beyaz tavan, avize kristal, yerler daha beyazdı. “Oturayım siz hazırlayıncaya kadar” dedim. Çikolatalısından siparişimi verdim.

 

Şöyle bir ohhh çekerek otururken koltuğa

Kollarımı bağladım dayandım masaya.

 

O an başka bir alem oldu yuvarlak masa.

Ölüm yok dediler yaşlanmakta yok oysa.

 

Beyazların içinde bir dünya, gülen mutlu insanlar.

Beyaza bizim dünyamızda ki gibi beyaz demiyorlar.

 

Başka renk yok renkleri bilmiyorlar.

Burada uçarak yürüyorlar ve hep gülüyorlar.

 

Dalmışım. Bu benim çocukluğum dedim sessizce, içimden gizlice. Allah Allah beyaz ayakkabılarım çoraplarım her giydiğimde annem kirletme derdi. hiç kirlenmemiş elbiselerim. Kir yok ki. Çirkinlik laf küf toz duman yok ki. Neden dermiş acaba. Şimdi ben diyorum torunlarıma. Onlarda bembeyazlar ama dünyalarını biz boyuyorduk gri fonda karalara.

 

“Siparişiniz hazır” dedi bildik ses döndüğümde,

Beyazlıklar beyazlıklar alabildiğince.

 

Bayağı çok yeni yıl yaşamışım.

Ne yalan söyleyeyim. Kırkından sonra renklerle tanışmışım.

 

Sizlerinde saymayı unutacağınız kadar nice pırıl pırıl beyaz yıllar dilerim.

KASA KASA BULUNANLAR

Dedim ki o bina tescilli bu bina mescilli kamu yapısı kıymeti bilinmeli. Bir yanda Spil, öte yanda Gediz, Doğu yanda hurda, mermer, mezarlık, evler derme çatma, batıkanda Kenan Evren aman yaklaşma. Orta yeri sinema herkes bir rol kesiyor sorma. Sık parselleri diş macunu gibi üstten fışkırsın misali üç, beş, yedi, on iki.

 
Kamuya ait yapılar okullar, camiler, hanlar hamamlar, Cumhuriyet yapıları Osmanlı eserleri Manisa nüfusu 40 bin çalışan 20, tescilli kamu yapıları yeterli nüfus, 240 bin çalışan 540 yapılar atarlı sığılmıyor ilaveler eklentiler kamu diye kurumları da hiç ellememişler.
Kimi mermer merdiveni dökme mozaikten, kimi korkulukları da yapalım elimiz değmişken, kimi çatıyı kaldırıp araya arşivi koyalım diyerekten, bazısı boyayı kapıyı kasayı değiştirerekten, sanat tarihçi bile kestiremiyor. Hangi devir çağ? Kim yapmış bunları yavv.?

 
Nüfus cüzdanlarımızda ki çocukluk resmi gibi henüz ter-ü taze iken yapıştırılmış resim 70’şine gelmiş Allah ömür versin sakal bıyık kel kafa buruş buruş yanaklar ayaklar giderken kabire, yapıların şeklide böyle ekle çıkar yık yap tescil hak getire, kamu yapıları zoraki ayakta kamuya ayıp olmasın diye. Yoksa yıkacaklarda bu kurullarda niye.

 
Gel zaman git zaman pire berber deve tellal ortalık tilki çakal, antik kent sahibi olanlar bile var. Vakıf; herkes vâkıf. Dedesi paşa babası maşa o zamanlar bol ya, padişah dağıtmış kese kese altın bitmiş sıra tescillilere gelmiş. Onlarda bitmiş bağ bahçe tarla takke miras ihtiras o dahi yetmez, 101 misali harca harca bitmez.

 
Hazıra dağ dayanmaz şekil şemal gitmiş, kaymış yüzler, atmış benizler. Şehirler değiştikçe zenginleştikçe (yürüyüşleri) gelişmeleri değişmiş. Marka kent olma sevdasında yeni yeni kararlar kente bir kat daha verilmiş zararlar.

 

Marka ya kumaşındadır, modelin tutulmasındadır, herkesin kullandığı giydiği için aranmasındadır. Bazısı pahalı, çoğu ucuzlukta kuyruk olur insanlar, hele markaysa önceden alır telefonla arananlar. Şehirlerin markasına oldum olası aklım almaz kuyruk olunur da uçaklar mı almaz? Ya güneşi denizi ormanı vardır tercih edilir, ya da tarihi eseri müzesi vardır görüp gezilir. Bizimkisi züğürt tesellisi marka kent olacağız diye her yöneticinin hevesi. Var mı saydıklarımızın bi tanesi?

Şimdi başladık artık güzergah rota tayin ettik. Yerlerine gidip gördük inceledik derecelendirdik. Her adımda bir eser her eserde bir kazı ortaya çıkarma hevesi var. Böyle olmalı elbette ama, ilk önce her gezilen görülen gidilen kentlerin müzesi var. Kaz kaz nereye kadar.

Domat, biber, patlıcan gibi kasalara mı istiflenir bulunanlar?

KATAKEKAUMENE

Bir kaç gündür bilboard, raket denilen ilan reklam panolarında yabancı ve telaffuzu zor bir isim görüyoruz. Ne demek olduğunu da yazmıyor afişlerde.
Sordum bilen yok. Kocaman harflerle yazılı olanını okuyorum gelip geçerken. Hep öyleyizdir ya. Ana başlığı büyük puntolu olanı okur hüküm yürütürüz. Bu başlığa hüküm yürüten de yok. Hayır birine bu ne demek diye soracağım.

 

-Ay neydi? Kata mı? Kaka mı? Ay onun gibi bir şey ne demek bu? Dediklerim,

-Katayı bilmem ama kakayı herkes bilir sen ne öğrenmek istiyorsun? Diyorlar.

-Ya hani ilan panolarında var onların da adı değişmiş. Raket mi neymiş?

-Şu teniste topa vurulan file gibi kepçe gibi o mu?

-Sen benimle dalga mı geçiyorsun. Onu bende biliyorum.

-Eeeee?

-Yahu sen okumadın mı?

-Okudum okudum da ben de anlamadım. Kata keka ohh gel keyfim gel mi demek?
Katakekaumene: Antik çağların tarihçisi, coğrafyacı, filozof Strabon bizim Evliya Çelebi’den önce yaşamış o da bizim Çelebi gibi Anadolu’yu dolaşmış. O devirlerde dünya küçük Anadolu antik kentlerin yerleşimi. Bu, Anadolu da çok dolaşmış sık sık da Kula’ya uğrarmış. Ben de bilmiyorum sevdiği mi var? Karısının memleketi mi? Onun için mi sık geliyormuş? Hanım sülalesini sevmediğinden de olabilir sevdiğini vermediklerinden de, adını Katakekaumene demiş kızaraktan.
Gel zaman git zaman tabii Strabon toprak olmuş. Bizim Çelebi’nin yolu buralara düşmüş. Tarihte okumuş olmalı o da merak etmiş ne demek bu Katakekaumene diye buralara gelmiş. Haaa demiş bunlar yanar dağ lavları her taraf kapkara kaya ve taş parçaları bu tepelerde birer koni buralardan yanarak çıkan erimiş taşların akıntıları olsa gerek deyip adını Yanık Ülke koymuş. Yani Katakekaumene “Yanık ülke” demek.
Gel zaman git zaman Kula’lılar bu kara taşların diyarına dedelerimiz gelip yerleşmişler onlar yanmış bari biz yanmayalım deyip ne Katakekaumene ne yanık ülke demişler. Divlit deyivemişler. En son da Jeopark diyorlar. Ama bunu dünya da diyor.
İlana Yanık Ülke desek yanlış anlaşılacak memleketin her yanı yandığı için. Divlit desek yine soracaklar divit mi kalem mi diye soracaklar ama soramasınlar küçük yazıları da okusunlar diye Katakekaumene altına küçük yazılara da “Fotoğraf Yarışması” dedik. Bu kadar Katakekaumene demem de ki sebep de on defa okuyunca unutulmaz ve telaffuzu kolaylaşıyor diye.
Strabon’un bahsettiği bu yer ne Katakekaumene, ne yanık ülke, ne de divlit, jeopark.. Jeopark ne demek onu da Jeoparkı gezip gördükten sonra fotoğraflarını çekip yarışmaya katıldıktan sonra öğrenebilirsiniz.
Hem de tekmilini birden.

SABRIMIZ TAŞIYOR

Ne çektiysek cehaletten çektik.

Yıllarca hastalıklarla aşılarla geldik

 
Yokluk her evde her köşede her köyde

Yokluğa katlatmak yetişme terbiyemiz ailede

 
Açlığı çekmek yokluğa katlanmak sabır taşımız

Savaşlar kırdı geçirdi milletimizi gençi yaşlımız

 
O cepheden o cepheye yalınayak omuzda mavzer

Dünya bir olmuş cesaret bizde bin her birimiz vatanperver

 
Geldi geçti her şey dertler biter mi? Bitti artık.

Fabrika inkilap kalkınma okuma yazma tekrar vatana sarıldık

 
Kalkındık milletçe devlet gibi devletle

Kısa zamanda çok işler başardık Gazi Atatürk’le

 
Hesaplar görüldü, elimiz bileğimiz güçlendi

Demir ağlar fabrikalar yerli malı kullanıldı.

 
Ne badireler, ne kötü günler, ne kötü düşünenler

Bitti artık yolumuz uzun ama inançlı tunç yürekler

 
Düşman yılmıyor kardeş tek başımayız hepimiz milletçe

Mert değiller hain pusu, sinsice, çarpışıyorlar kalleşçe

 
Belli ki sarılmış içimiz dışımız üstümüz astımız

Devriliyor genççecik bedenler gidiyor aslanlarımız

 
Bunun bir sonu olmalı Allahım inancımız sana

Tükenmiyor umutlar ama sabrımız taşıyor her vurulanla.

“BUGÜN YİNE GÖNLÜMÜN BAHÇESİNDE GEZİNDİM”

Divlite gittik Zafer Okulu’ndan, Ankara’dan İzmir’e gittik paralelinden aman düzelteyim yan yoldan (bu da yanlış yan yollara girmiş gibi.) Onca yol yürü yürü, dedim ki, “Benim belediye otobüslerine serbest (bedava) biniş kartım var.” Dinlemedi güldü geçti genç başkan halden anlamadı dedim yürüdüm. 

Divlite gidinceye kadar sağda solda ki evlerin gözlerimizle fotoğrafını çektik. Yolda ki vatandaşlara selam verdik hepsinin yüzü gülüyor anladılar ki başkan buradan geçiyorsa başkaları da geçecek. Yol boyunca selam verdiğimiz gruplar vardı kara kasaların içinde sarı turuncu renkte mandalinalar kasalar üst iste kabuklar bir yanda mandalinalar ötede kadınlar çoğunlukta hem muhabbet hem iş ha gayret. Bu yörede soyan ordusu tırtıl gibi şöyle çevirince mandalinayı tüm çıplaklığı ile soyulanların kasasına giriyordu. Kabukları atılıyormuş bu da değerlendirilebilir ama soymaktan saymaya zaman yok.

Yolun sonu dediğimizde divlit sizin anlayacağınız jeopark alanına dayandık. Buraya girişi yapalım araçlar burada parketsin, güvenlik tesis gibi bir şeyler yapalım, yürüyelim yürütelim. Onlar yürüsünler yer görsünler bizde turist görelim. Onları son derece rahat etmeleri konforlu bir gezinti yapmaları için her imkanı düşündük yerinde planladık. Divlit’e kadar giden yol sürpriz olsun söylemeyeyim yapılıncaya kadar.

Buradan döndük Orhan Acar binasına. Kendi yok ama adı kaldı yadigar. Seçim zamanlarında bir kozdu bu jokerdi siyasiler için. Bu binayı yıkacağım deyip seçim kazananlar varmış ne kadar zaman, kırk yıldan beri. Ne Cengiz Başkan ne de Hüseyin Başkan yıkacağız diye seçim malzemesi yapmadılar ama yıktılar bu binayı. Yapacağım edeceğim devri geçti yap kardeşim elinden tutan mı var? 

Ekonomik ömrü çoktan dolmuştu, yapının sahipleri ile anlaştılar. Cengiz Başkan kamulaştırma ekibini gönderdiğinde ben de Kula’daydım zaten hiç ayrı kalmadım ki. Pazarlıklar yapılırken Hüseyin Başkan da geldi her şey bitti hesap numaraları verildi imzalar atıldı fotoğraf çektirdiler bana abi sende gel dediler de bu sizin işiniz deyip tevazu gösterdim bilseydim bu imzaların önemini tarihe geçmek isterdim!
İşte bu yan yoldan Mevlana Caddesine kadar yürüyeceğimiz yolun startıydı Orhan Acar binasının yeri. Yıkılmış temizlenmiş düzenleme yapılacak. Hüseyin Başkan aklında ki projeyi anlatıyor.

Yolumuzun sonu Mevlana caddesine geldiğimizde yan yolun projesini şekillendirmiştik. Kimlerle? O gün başkan vekili olan Faik Hocam, Manisa Büyükşehir Belediyesi peyzaj mimarı Esra Hanım, vekalet bırakmış ama yine görevde olan Kula Belediye Başkanımız Hüseyin Tosun, Koordinatör Önder Baştürk.

Gruptan ayrıldığımda arabaya binerken oflayıp poflamaktan yorulduğumu anladım. Kula da günü daha bitirmemiştik. Jeopark koordinatörü Erdal Hocam ile hibe projeler kurdu Kula Belediyesinden Sait kardeşimi görmeden ayrılmadım. Biri sabah akşam yatıp kalktığı jeoparktan bahsederken Cumartesi Pazar jeoparka gelecekleri anlattı, Sait de elime yine bir proje daha tutuşturdu.

Postacı kapıyı iki kere çalar ama şans bi defa yüze güler. Bu gençler başkan dahil Kula için bir şans, ayrıca yüzleri de hep gülüyor.

MAHŞERÎ

.
Bu akşam çok deli yatmışım yorgan bir taraf yastık bitaraf olmuş çarşafa dolanmış ayaklarım zaten onun prangalarıyla uyandım. 

Çekiyorum, zincir sesleri geliyor bileklerimin acısıyla. Neden diyorum kendi kendime neden neydi günahım? Dayanılmaz acıların yalnızlığında zindanlardayım isli karanlıklarla. Ayaklarım mı paslanmış demire yapışmış isli karalar mı? 

Düşünürken bunları bir ışık boşlukta, aydınlatmıyor zifiri. Loş oldu sanki kapkaranlıklar, kara baklalı paslı zincirlerin duvarda ki kocaman halkası zindan kadar. Hüzme vururken yüzüme gözlerimin kısıklığında bakıyor gibiyim. İnsan dolu daracık yer, onlarda benim gibiler halkanın içindekiler, kenarlarına tutunanlar sabit, tutunamayanlar oraya buraya yuvarlanırken çarpılıyorlar. Kenardakiler hem halkayı hem insanları bırakmıyor tutunsunlar diye.

Gözlerim alıştı karanlığa burası dünya yusyuvarlak, ben dahil insanlar bu yuvarlağın üstündeler halkaya tutunmak isteyenler düşmekten korktuklarındanmış meğer. Prangalara bağlı kalmak düşmekten yeğ mi? Kurtulmak demek düşmekse uçmaksa sonsuzluğa, kim istemez ki alemleri gezmeyi.

“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi

Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” Nesimi

Kara kara baklaların sesleri bağırış çığırışlar insanların vaveylalıları mahşer beşer, düşen uçan tutunmak faydasız dünya döndükçe savruluyor açılıyor prangalar kopuyor zincirleri, bir zifiri zindandan karanlıkların sonsuzluğuna. Mahşeri.

Alıştı gözlerim görebiliyorum her yeri, beyaz bulutlar dalıp dalıp çıkıyor mavilikleri. Uçmak istiyorum kanat olmuş kollarım, oysa ağır mı ağır bırakmıyor ayaklarım.
Uyandım: Ağrıdan mı? Ağırlıktan mı?

Ayağım uyuşmuş hissetmiyor hiçbir şeyi, meğer karyolanın ayak ucu demirine girmiş neredeyse moraracak. Şişmiş. 

Onca insan savrulurken karanlıklara, beni bu demir kurtarmış.

YİNE Mİ PLAN? PLANSIZ OLMUYOR İNAN.

Deveye sormuşlar neden boynun eğri. Nerem doğru ki demiş.
Plana programa millet olarak hazırlanmayız hazırlık yapmayız tevekkel olduğumuz için karar verir sonra işlerimizi Allah’a bırakırız. Plansızlıkla yanlış veya doğru karar verdiğimizi bilmediğimizden Allah’a olması için dua ederiz. Yanlış kararımızın ardından gelen olumsuzluklara katlanır, kader deriz.
Geçen günlerde yerel gazetenin birinde özel haber vardı. Konvoy olmuş araçların fotoğrafının üstünde “Nasıl çözülecek bu sorun?” diye.
Her Manisa’lı sorunu bilmesine rağmen vatandaşlar arasında sıkça konuşulmasına rağmen sorunun çözümü hep karşı taraftan beklenir. Trafik sorunu sadece park etme olarak algılanır. Oysa seyr-ü seferde iken kırmızıda beklemeler, konvoyda öfkelenmeler, sokak ve caddelerin çoğu çift şeritli olmasına karşılık tek şeritten gitmeler, saygılı davranmayıp yol vermeyenler, kurallara uymayıp yanlış araba kullanmaktan yanlış park etmelere kadar hepsi trafikte olan hadiseler.
Tilkinin bildiği kırk şarkının kırkıda kümes üstüneymiş. Evet bizimde şarkımızın kırkıda imar planı üstüne hem kent planlaması hem gelecek planlaması üstüne, günü kurtarma planları üstüne asla değil elbette.
Bu ay ki Büyükşehir meclisinde konuşmalardan biri de şuydu. Hafsasultan Mahallesi’nde Büyükşehir Belediyesi tarafından yeni bir imar planı yapılacak çok eskiden yapıldı da ancak…; bu planlamaya göre inşa edilecek konutların bodrum katlarına o bölgede yaşayacak olan vatandaşların araçlarını park etmelerini sağlayacak sayıda bodrum katlarına otoparklar planlandı. Diyorlar ki: “Binaların altına yapılacak otoparklar maliyeti arttıracak sokaklara yeşil alan kenarlarına park etsinler.” Demek ki Manisamızda park etme gibi bir trafik sorunu yok veya alışmışız sorun olarak görmüyoruz! Yeni bir kent planlamasında zihniyet buysa ve bu da yöneticiler tarafından söyleniyorsa. Karalar bağlayıp ağıtlar yakmamız lazım.
Merkezde ticaret ve insanların yoğun olduğu bölgelerde yapılan otoparklar araçların bu alana sıkça gelmelerinden kaynaklanan park ihtiyacını karşılamak için yapılmakta. Konut bölgelerinde böyle bir otopark alanı olmadığı için okulların veya bahçelerinin altlarının değerlendirilmesi düşünülüyor tabii imkan ölçüsünde bu da kısmî çözüm getiriyor.

Şehrimiz binalarının çoğu ekonomik ömrünü tamamladı deprem endişesi açısından yenilemek gerekir merkezde yapılacak yeni imar planlarında ada veya bir kaç adanın bir araya getirildiği adalar bazında plan yapmak vazgeçilmezlerimizdendir. Bu adalar planlanırken bodrum katlarına otopark planlayıp yol genişliklerini de parsellerden terk ederek genişletip yeşil bahçeler içinde bloklar yapmak ve ada aralarında kalan yolları yeşil alan olarak planlayarak şehrin nefes almasını sağlamak Manisa’nın sıcağını hava sirkülasyonları ile dağıtmak, ufak da olsa spor sahaları yapma imkanı sağlayıp çocuklarımız buralarda oynayıp spor yapıp desarj olma imkanlarını sağlamak gibi sosyal ihtiyaçlarda karşılanmış olur. Eğitimimiz, sosyal yaşantımız, ekonomimiz, komşuluk ilişkilerimiz, dünya görüşümüz değişir.
Avrupa ülkelerinin iklimi bizden soğuk ve yağışlı olmasına, hatta toplu ulaşım alışkanlığı ve kilometrelerce metroları olmasına rağmen bisiklet ve motosiklet kullanımı çok yaygın. O kadar ki kışın karlı havalarda çivili bisiklet lastiği kullananlar dahi var, Finlandiya. Yağmurluğunu giyip sabahın köründe (ayazında) yağmurlu havada ilkokula giden çocuklar var, Hollanda.
Şehrimizin merkezi iki ilçeden oluşuyor. Bu ilçeler Şehzadeler değil ama Yunusemre ilçesinin kendi ticari alanını planlaması şehrin batıya doğru yapılaşması için bir atlama tahtası oluşturması gerekir. (Gerçi Büyükşehir Belediyesi bunu planlamaya başladı.) Zaman kısalıyor günü kurtarmak çözüm değil.
Organize sanayi bölgesi hem idareci ve yöneticiler ile bir araya gelmek hem de bu bölgede ki işletme, fabrika sahiplerine kentin derdinin onlarında derdi olduğunu kentin sorunlarının çözülmesinde birlikte hareket edilmesi gerektiğini anlatmak gerekir.
Celal Bayar Üniversitesinin kente kazandırılmasından bahsederiz. Ancak biz Spil’den onlar Yunt dağından karşılıklı “Sana bir tepeden baktım Manisa” der dururuz. Oysa üniversitesi olan kentler ekonomik durumlarını ve sosyal yaşantılarını bu sayede düzelttiklerini göz ardı ederiz.

…

Vakit geçiyor, halk bekliyor, geleceğimiz her geçen gün bizden biraz daha uzaklaşıyor.
Ama karar verelim artık tutamıyoruz zamanı.

ELMA DERSEM YAP, ARMUT DERSEM YAPMA. 

Elma dersem çık armut dersem çıkma. Kanunmuş kanunsuzluğun adı. Eski eve deprem performans raporu neticesinde kentsel dönüşüm uygulanacak. Önce ruhsat
 

-Eski mevcut evi yıktınız mı?

-Ruhsatı bi alalım yıkarız.

-Olmaz efendim önce yıkın sonra ruhsat

-Eee ruhsatta bi aksilik olurda alamazsak evsiz kalmak da var.

-Ne demek bize güvenmiyor musun?

-Tamam o zaman.

 

Beş katlı eski ev yıkılır. Ruhsat alacağız ya yıkım firması; makinenin üstünde Allah korusun yazıyor yani çok önceden tedbirini almış. “Ya Allah Bismillah” yıkar, makineyi enkazın üstüne koyar, temel kazacak çünkü, daha o arsada işi bitmedi getir götür mü yapacak? Ruhsat uzar baştan “ruhsatta bi şey olursa” dedi ya, memurda “bize güvenin yok mu” deyip bozuldu ya bekle bakalım. Git gel Konya altı saat. Makine enkazın üstünde koca kepçe (ekskavatör) park vaziyetinde. Kaldırıma, engelli rampasına park eden araçlara alıştık da buna daha alışamadık. Bazı arsalarda kamyon bile var park eden makinenin bonusu.

 

Kanunmuş kanunsuzluğun adı ruhsat alınır.

-Eeeeee bunun balkonu yok komşuda var karşımızdakindede var. Ellere var da bize yok mu?

-Yok kardeşim kanun bu. Bundan sonra hiç kimseye yok.

-İki ay önce komşu aldı o balkonlu ya.

-Kanun yeni değişti.

-Ne değişti de değişti?

-Belki kanun yine değişir bu sefer balkon verirler biz projeyi.

-Yok kardeşim balkon yok ki projeyi niye balkonlu onaylıyayım.

– Biz gösterelim siz kırmızıyla çizin.

-Çocuk oyuncağı mı bu?

 

Bi var bi yok bu çocuk oyuncağı değil mi?

 

Zaten parsel derinliği malum arkaya bahçe var yok gibi bina derinliği on metre daire minnacık. Manisa da parseller çok küçük bari balkonla biraz büyütüp oturulacak bir daire olsun. Kanunu çıkaran kaşanede oturuyorsa yokluktan anlamaz, fakirhanede oturuyorsa hasedinden vermez.

 

Neden balkon verilmiyor? Kaldırım kamuya ait sen balkon yapmakla kamu malına tecavüz ediyorsun. Suç. ” Allahtan sağlık, devletten aylık ” “Ekmek elden, su gölden, balkon imardan, geçti artık. Nerde bu yoğurdun bolluğu?”

 

Pantolon alırsın dar gelir, yanlardan açalım. Gömlek rengi açmadı başka renk verelim. Bu imar pantolon değil gömlek hiç değil. Binayı yaptın mı değiştiremezsin ki.

 

Çocuk oyunu mu bu? Elma dersem yap, armut dersem yapma.

 

Elma elma elma elma…

 

 

MÜZE KENT

Tescilli bir binaydı ama çok geç tescillendiği için kimliğini kaybetmiş kalanlar ile eskiyi andırır duruşu var. Cephesi klima cihazları ile
kaplanmasına rağmen kimse önemsemiyor. Bahçesine eklenti yapılar deyim yerindeyse plansız olduklarından gecekondular yapıldıkça yapılıyor, bahçede nefes alınacak yer bırakmazken eski ve yeni haliyle iki arada bir derede kalmış bina hangi tarihe yönleneceğini hangi devri yansıtacağını bilmez vaziyette başına daha da farklı şeyler gelmesinden endişe ederek sessiz kalıyor. 

   

 
  
Herkesin sıklıkla kullanacağı bir bina değildi. Ama Manisa’da yaşayan herkesin bir defa da olsa kullandığı bir binaydı. Heyecan, mutluluk, endişe, sevinçlerin karmaşıklığında kullanılan binayı tanımak, oturup incelemek kimseye nasip olmamış işi bitenin soluğu kapıda aldığı bir binaydı.

Bunun devamı olan burada olan bitenden sonra sıklıkla gidilen bir başka bina daha var. Biri bir uçta diğeri öbür uçta onun da kaderi aynı bu binada tescilli ama bu diğeri gibi
hangi devri yansıtacağına karar vermiş bir bina. 21. yy kararlılığında tamamen devrini yansıtan zavallı yüzyılımızın yap boz, topla çıkar, hastalığına kapılmışlığı okunan bir bina.
Su çiçeği çıkarmış. Kaşınan sivilcelerin vücudda bıraktığı izler kanayan yaralar genişçe pembeleşen halkaların vücudu kapladığı bir görünümü yansıtıyor. Belki fonksiyonu açısından bu görünüş ona yabancı durmuyor. Ama bunun artık kimliği falan yok olmuş. Bunu doğuran babası, vakıf başkanı gelse tanıyamaz. Bu garibinde bahçesi eklentiler ile labirent olmuş. 

   
Büyük gibi gözüken
bahçesinin bir köşesine lojman yapılmış toki yaptığı için nasıl olsa bedava diye alel acele bu bahçede yer gösterilmiş.
Yan ve arka tarafına doğru yıllık ödeneği geri çevirmemek için yine yer tahsisi yumurta folluk hikayesinde ki gibi arandığından buracığa yapılıvermiş. Yumurtalar kırılmış tabii.
Orta yeri: (bahçenin ortası) ne siz sorun ne ben…
İstanbul’un orta yeri sinema,
Garipliğim, mahzunluğum, duyurmayın (anıtlar kuruluna) anama. (Vakıf yönetimi) El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne Sevdalım…
Boynuna vebalim. (arsasına kurbanım). (Orhan Veli)

Yani kısaca ortasıda bir kurum kuruluşunda herkes otopark diye kıvranıyor araçlar dahi. İnsanlara oturacak bekleyecek yer yok oysa çam ağaçlarının arasında Cumhuriyet döneminin önemli eserlerinden biriydi baş hekim lojmanı da bir köprüyle ana binaya bağlanırdı. Burası da kimsesizlerin kimsesizi olmuş. Hikayesi derin, mahzun, heyecanlı, enteresan.

 

Bu yapılar resmi kurumlarımıza ait ve kamuya hizmet ediyorlar. (Önce bu kurumların korumacı olması gerekir ki emsal olsunlar.) Bunlar eskiyi anımsatmaya çalışan Manisa’mızda ki Cumhuriyet dönemi tarihi yapıları. Cumhuriyet döneminde her meslekten insanın bilhassa mimarın çok az olduğu bir devirde çok nitelikli projeler ve binalar yapıldı. Sadece her iki binanın güzergahında ki eski yapıları saysak ama ne yazık ki korunamamış yok olmuşlar.

 

Korunsaydı Manisa’mız müze kent olurdu.