İçeriğe geç

ESKİLERE DAİR

Günaydın herkese,
Bugünün konusu geçmiş;
Geçmiş üzerine binlerce söz söylenmiştir.
Hemen aklınıza gelen,
Geçmiş zaman olur ki,hayali cihan değer,
Kimler gelmiş,kimler geçmiş,
Dün geçmiş,yarın bilmece,bu gün hediye,
en azından bu yazıyı okuyabiliyorsanız.
Cem Karaca’nın dediği gibi,
“Aldırma be kalender bu da geçer,geçer ama deler de geçer.”
Ancak dün duyduğum Murathan Mungan’ın geçmiş ile ilgili sözüne
zaman olsa oturup bir roman yazılır.
“ACI VERİYORSA GEÇMİŞ,DEMEK Kİ GEÇMEMİŞ”
İşte bütün mesele bu,
Güzel geçmişse nostalji,kötü geçmişse geçmemiş.
Bu derin sözü başka bir ileti konusuna bırakalım.
Ekteki sunumda yitirdiğimiz bazı ünlüler var,
Bazıları çoktan unutulmuş,demek ki iyi iz bırakmamış.
Bazıları da unutulmamış,hala gönüllerde yaşıyor.
Ayrıca aşağıdaki satırlarda unutamadığımız geçmiş zaman hatıraları var.
Çoğunu hatırlıyorsanız,yaşlanmaya başlamışsınız demektir.
Benim yaşımda olup da eğer hatırlamıyorsanız o zaman durum daha ciddi demektir:):)
Sevgi ve saygılarımla.
Erkan Atik
O ZAMANLAR ÇOK GÜZELDİ

BİR ZAMANLAR…
(Bakalım aşağıdakilerden hangileri sizin de hatıralarınızda yer etmiş)

Çocuklar doğduğunda telefon başvurusu yapılırdı. ( Telefon sırası 8-10 yılda gelirdi)- 1970-80
Telefonun ve radyonun üzerine dantel örtü konurdu. – 1960 Gazocağı ve tel dolabımız vardı. Annem, tıkanan gazocağını,
ucunda tel olan bir aletle açmaya çalışırken habire söylenirdi.- 1955 Banyoda tuhaf bir soba vardı ve tuhaf bir yakacakla ısıtılırdı.
1950- 60 Banyomuz kurnalıydı, hamam tasımız vardı. – 1950 Plastikleri çıkmadan önce tuvalette takunya bulunur ve herkesin ayağına olması için
en büyük numara seçilirdi. -1950- 70 Okul kapısında ayva, şam tatlısı macun şeker, susamlı şeker, pamuk helva, kestane satılırdı.
5 kuruşa ince bir dilim şam tatlısı alırdık. – 1950-55 İlkokulda ABD yardımı sandviçler ve balıkyağı hapları dağıtılırdı.
Renkli patiskadan dikilme beli lastikli külotlarımız vardı. Artık yünlerden örülen fanilalara, nazardan korunmamız için muska takarlardı!
– 1945- 50-55 Okul açılacağı zaman Sümerbank ayakkabıları alınır, çok sevdiğim modeller için de bayram beklemem söylenirdi.
– 1950- 60 Bayramlarda kıyafetlerimiz ve yeni ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Bazılarımız koynuna alır, yatardı.
– 1955 Uyduruk oyuncaklarımız vardı. Hatırlı bir kişiden çok güzel bir oyuncak araba veya bebek geldiği zaman, bozulmaması için kaldırılır,
bize verilmezdi! Biz ona, o bize bakardı. – 1950- 60 İlkokulda sepet kadar kurdele takardık. Ne kadar kabarık ve büyük olursa o kadar makbuldü.
2 kafa gezerdik. – 1945-50-55 (Tafta kurdela; jan janlıydı…) Babalarımızın gömlek yakaları, bizim okul yakalarımız, Pazar akşamları kolalanırdı.
Balina korduk dik durması için. – 1950-60 Genellikle herkes Pazar günleri yıkanırdı! Banyo merasimle yanar, çamaşır değiştirilirdi!
– 1955 Ecnebi filmlere aydın aileler, Türk filmlerine de fakirler ve eğitimsizler giderdi. – 1950-60 Akşam 18.00 seansı tercih edilirdi.
– 1955- 65 Filmler, sokak sokak dolaşan arabalardan bağırarak duyurulur, reklamı yapılırdı.
– 1955 Sokaklardan, yoğurtçu, yorgancı, kalaycı, dondurmacı, eskici, bileyci, sülükçü(!) geçerdi.
– 1940-50-60 Bozacı, lehimci, baltacı Bekçimiz, postacımız, ayvaz, vs 25 kuruşa bisiklet kiralar
“Şans, kader, kısmet, talih, niyet 5 kuruş” diye bağıran ve yuvarlak delikleri kazıtarak ilkel piyango çektiren çocukların peşine
Fareli Köyün Kavalcısı gibi takılırdık. – 1955 Her evin en güzel ve en büyük odası misafir odası olarak ayrılır, kapısı kapatılırdı.
Sonra da tüm aile küçük bir odaya tıkılır, hayat geçirilirdi. – 1950-60 Radyo en kıymetli eğlencemizdi. Orhan Boran ve Yuki kaçırılmazdı.
Uğurlugil ailesindeki Arap Bacı’ya herkes hayrandı. – 1960-65 Radyo tiyatrosu sayesinde tüm klasikler ezberimize girmişti.
Haluk Kurdoğlu, Semih Sergen ve Işık Yenersu’nun sesine âşıktım. Genellikle Kerim Afşar, Tomris Oğuzalp esas oğlan ve esas kız olurdu.
– 1960 Türk Sanat Müziğini kentliler, Türk Halk Müziğini de köylüler dinlerdi. – 1950-75 İlkokulda okuma bayramı, kurdele bilmezdik.
Herkes okurdu, kimse de bayram etmezdi. – 1950-70 Aşı olunacağı zaman tek iğne ile neredeyse koca sınıf bitirilirdi.
Aids henüz çıkmamıştı, eşcinsellik duyulmamıştı. – 1950-60-65-70 İsveçli sarışın güzeller güzeli May Britt ile
çirkinler kralı zenci Sammy Davis Jr evlendiğinde yer yerinden oynamıştı.
Okulda Kürt, Türk, Ermeni, Yahudi, köylü, şehirli bilmezdik. Kimse kimseye böyle garip soru sormaz, merak dahi edilmezdi.
– Yarım yüzyıl öncesi Herhangi bir sebeple götürülen hediye paketini açmak, geleneklerimize aykırıydı, ayıptı. Misafir gidince ilk iş onu açmak olurdu.
– Yarım yüzyıl Misafirlikte ne kadar aç olursanız olun, ikram tabağındakileri bitirmek de ayıptı.
Görgülüler bir lokma mutlaka bırakır, görgüsüzler hepsini yerdi. – 1950-60 Dondurma mayıs sonunda çıkar annem temmuza kadar izin vermezdi.
– 1945-55-65 Sokakta oynarken en sevdiğimiz yiyecek, bir dilim taze ekmek üzerine sana yağı ve toz şekerdi.
– 1960-70 Kaçık çoraplar, çektirilmek için tuhafiyeciye götürülür, ertesi günü alınırdı.
– 1955-60-65 Külotlu çoraptan önce tüm kadınlar jartiyer kullanır, yaşlılar baldırlarına lastik takardı.
– 1950 60’lı yıllarda evlenen her genç kızın çeyizinde mutlaka 1 adet baby doll bulunurdu. Fotoğraflarda gülmek laubalilikti.
Pek çok kişinin düğün resimleri cenaze törenlerini andırırdı. Ağır, vakur ve ciddi olmak önemliydi.
Anneler, vapurda, trende, otobüste rahatlıkla bebek emzirirlerdi. Yazlık sinemalara battaniye ve minderlerle gidilir, çekirdek çitlenirdi.
Arad frigo buz satılırdı. Pahalı olduğu için babam almazdı. – Doğrudur! Çarşıda, pazarda anne babamızdan bir şey istemek ayıptı.
Ancak sorulursa yanıtlardık. Canımız istediği halde çoğunlukla da red ederdik. Evet… Her gencin en kıymetli eşyası Dual pikaptı.
Plak almak için harçlık biriktirirdik. Bazısı… Defter kitap kaplama kâğıtları ya kırmızı ya da mavi olurdu.
Gazete kâğıtlarından kese kâğıdı yapar, undan yapılmış tutkalla yapıştırırdık.
Evet… “Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek” bir teklif değil, bir kararın iletilmesi gibiydi.
Bu soruya ‘hayır’ demek mümkün değildi, adetlerimize göre ayıptı.
Önemli bir program varsa (bilet, başka ziyaret vs) derhal iptal edilir, aile telaş yumağına dönerdi.
Ne güzelmiş değil mi?
Güzeldi!…

ŞAKRANLI MUSA

Musa

15 yaşında…

Çok başarılı öğrenciydi Musa.
Öğretmen olmak istiyordu.
Sabahtan okuluna gidiyor…
Öğleden sonra çobanlık yapıyordu.

Gene öyle bir sabah, çıktı ağıldan bozma, tek göz oda evinden kör karanlıkta, yürüye yürüye, 2 kilometre, sırtında çantası, şehirlerarası asfalta geldi. İzmir Aliağa’ya bağlı Kapıkaya köyünde yaşıyordu. Köyde okul yok. Okul Yenişakran’da… Türkiye’nin en batı ucunda, bütün yatırımlar oraya yapılıyor denilen coğrafyada, Türkiye’nin en doğusundaki yaşıtlarıyla aynı kaderi paylaşıyordu; taşımalı eğitim… Servis bekliyordu. Yakaladı yakaladı… Kaçırırsa okuluna gitmesi imkânsızdı. O nedenle, gün doğmadan kalkıyor, en az 2 saat yolu hesap ederek, saat 6 gibi asfaltta oluyordu.
Aha göründü servis minibüsü… Manisa’nın Karaahmetli köyünden başlıyor, çocukları toplaya toplaya, en son Musa’yı alıyor, Yenişakran’a varıyordu. İçeride, biri şoför, biri engelli çocuğuna refakat eden anne, toplam 27 çocuk. Musa 30’uncu… Durdu önünde her sabahki gibi, bindi Musa, hareket ettiler. Ama bir acayiplik vardı. Şoför döndü Musa’ya öfkeyle “bak seni almak için durduk, fren patladı, niye rampada duruyorsun, 100 metre yürüyüp düzlükte dursana!” diye bağırdı. Yer kalmadığı için ayakta dikilen Musa, büktü boynunu. Ne desin. Zaten bütün çocuklar ona suçlu gibi bakarken ne diyebilirdi ki? Bir ara göz göze geldi en sevdiği sınıf arkadaşı Hidayet’le… Gülümsedi Hidayet, şöyle bir salladı elini havada “boşver” manasında, “boş ver, üzülme…”
Dandik asfaltta haldır haldır gitmeye başladılar. 1 kilometre, 2 kilometre, 3 kilometre… Yenişakran’a 4 kilometre kala, olanlar oldu. Trafolar bölgesinde dik yokuşun sonundaki sert viraja daldı minibüs… “Fren boşaldı” diye bağırdı şoför, savruldular, korkuluk korkuluk yok tabii, uçtular Tütünlü Deresi’ne… Önce çığlıklar, 3 takla, 5 takla, darmadağın oldu, zaten darmadağın haldeki minibüs…
Sonra trajik sessizlik.
İsmail oracıkta öldü. 9 yaşındaydı. Recep öldü, Murat öldü. 15’indeydiler. Ve, gülümseyerek kan kardeşine moral vermeye gayret eden Hidayet… Ambulanslar geldiğinde hâlâ nefes alıp veriyordu. Hastane, ameliyat, olmadı… Hidayet de gitti.
Ya Musa?
Kafası yarılmıştı, sağ el bileği ezik… Hatta, o feci kazanın haberini yapan gazeteler, Musa’nın bandajlı fotoğrafını koymuşlardı, “açılan kapıdan fırladı, kurtuldu” diye.
Kurtulmuştu Musa. Sağ çıkmıştı o tabut minibüsten. Ama kâbuslardan kurtulamadı. Hidayet her gece rüyasına giriyor, gene gülümseyerek “boş ver, üzülme” diyordu ama, şoförün “bak seni almak için durduk!” diye bağırması kulaklarından gitmiyordu, çın çın… Bıraktı okulu. Gitmedi bi daha.
Bir sene sonra… Bilirkişi, en fazla 12 yaşında olması gereken servis minibüsünün, daha eski, 15 yaşında olduğunu, frenlerin kazadan çok önce patlak olduğunu tespit etti. Balatalar erimişti. Aslında servis minibüsü bile değildi, öyle olsaydı, “S” plaka taşımalıydı, taşımıyordu. Buna rağmen, hiç kimse şikâyetçi olmadı. Savcı hariç… Kamu adına dava açtı, bilirkişi raporunu koydu hâkimin önüne, hâkim de, hiç tereddüt etmeden 10 sene hapis verdi şoföre… Giden gitmişti ama, hiç olmazsa suç cezasız kalmamıştı.

Ve, önceki gün yıldönümüydü. Kapıkaya köyünün kabristanında anma töreni yapıldı. İsmail, Recep, Murat ve Hidayet’in ardından dualar edildi. Musa da oradaydı. Gene kenarda, gene boynu bükük. Ve gene, bir senedir her gördüğüne söylediği gibi, “benim yüzümden, keşke düzlükte dursaydım, benim yüzümden” diye ağlıyordu. Ne büyükleri teselli edebiliyordu onu, ne mahkemenin verdiği adil karar rahatlatabilmişti vicdanını, ne de rüyasında “boşver” diye gülümseyen Hidayet.

Bitti tören, gitti evine.
Astı kendini Musa.
Bir sene dayanabilmişti buna.
*
4 sene evvel, 2009’da yazmıştım bu yazıyı… Sorumlusu oldukları felaketlerin suçunu başkalarına yükleyen sorumsuz siyasetçiler için yazmıştım.
Harakiri yapmanızı beklemiyoruz ama, Musa’nın yüreğinden utanın, sorumlusu olduğunuz felaketler nedeniyle bari bi özür dileyin demiştim.

Evet günler önce Sarıgöl’de ki üzümcülerin zor durumundan bahisle yardıma gelinsin destek olunsun diye 03.11.2014 tarihinde bir yazı yazmıştım. Hiç kimse kılını kıpırdatmamıştı bir tek tanıdığım dostum albaydan başka.

Yardım dediğim sorumluluk duygusundan kaynaklanmalıydı. Bu ülke hepimizin dar ve zor günümüzde birbirimize destek olmamızın gerektiğini anlatmak istemiştim. Destek, canla malla değil parayla ilgiliydi. 1 kilo üzüm 0.50 krş, 1000 kilosu 500 lira 10.000 kilosu yani 10 tonu 5000 lira. Sarıgöl Belediye Başkanına telefon edilip “Başkanım ben bir kamyon yani 10 ton üzüm almak istiyorum banka hesabınızı bildirirseniz bu gün yatırıyorum üzümler ne zaman gelir… Teşekkür ederim.” İşte bu, bu kadar. Onlar kiloluk torbalara yerleştirecekler fabrika önüne gelecek olan kamyonun önüne kurulan küçük bir tezgahın önünden geçen işçiler kiloluk üzüm torbalarını alıp evlerine götürecekler.

Aksi takdirde bu üzümler sirke olacak hem satanın, hem içenin, yüzü buruşacak.

Sorumluluk küçük Musa kadar da olabilir, cesaret ister. Sorumluluk kendini karşı tarafın yerine koymakla olur, hoşgörü ister. Hiçbir şey hissetmezseniz, işte orasını Allah bilir.

Ağzında küçük bir damla su taşıyan karıncaya bir başka karınca sorar
-Nereye gidiyorsun?
-Görmüyor musun koca ateşi Kral Nemrut Hz.İbrahim’i ateşe atacak ateşe su götürüyorum.
-Senin bir küçük damla suyun o koca ateşi söndürebilir mi?
-Söndüremez ama safımı belli olmuş olurum. Der.

*

4 sene sonra, dün… Bi mektup geldi.

*

“Sayın Yılmaz Özdil, bu yazıyı yazmak benim için çok zor ama size bilgi vermem gerektiğini düşündüm. Musa’nın davasına bakan Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin heyetinde hâkim olarak bulunmuştum.
Yargılama boyunca titiz çalışma yürüttük. Suçu ve suçluyu ortaya çıkardık. Sanığın, kullandığı servis aracının bakımlarını yaptırmadığını, fren sistemlerinin tamamen bitmiş olmasına ve bu durumu bilmesine rağmen, aracı kullanmaya devam ettiğini ortaya koyduk. Aracın sürücüsüne ‘bilinçli taksirle ölüme neden olmak’ suçundan emsal davalarda çok rastlanmayan miktarda (10 yıl) hapis cezası verdik. Verilen ceza Yargıtay incelemesinden de geçerek onaylandı ve kesinleşti.
Gayet iyi iş çıkardığımızı düşünmüştüm. Ancak, Musa’yı fark edemedik. Onun, bu suçtan duyduğu pişmanlığı, acıyı göremedik ve onun için yapılması gerekenleri yapmadık. Sonunda Musa, kendi mesajını ve kendisi gibi suç mağduru olanların görülmesi gerektiği mesajını canını önümüze atarak verdi.
2005 yılından beri çocuk adalet sistemine ilişkin çalışıyorum. Bir dönem Adana Çocuk Mahkemesi hâkimliği yaptım. Yargı sisteminin, suç işleyen veya suçun mağduru olan çocuklar bakımından iyileştirilmesi için pek çok çaba gösterdim. Bunları şunun için söylüyorum: Benim gibi, adalet sistemi içindeki çocuklara duyarlılığı yüksek olan, onları fark ettiğini düşünen, çocukların korunması için çaba sarf eden bir hâkim bile Musa’yı göremedi. Korunması gerektiğini, psikolojik yardım için önlem alınmasını akıl edemedi.
Meslek hayatımın en acı deneyimini hiçbir zaman unutmayacağım.
Musa’nın sorumluluğunu sırtımda hep taşıyacağım.
Size bildirmek istediğim şeye gelince; Musa’yı geri getirmeyecek ama, onun gibi başka çocukların da olmaması, fark edilmesi için, çocuk adalet sisteminin iyileştirilmesine ilişkin çalışmalara katılmaya devam ediyorum.
Bu kapsamda; Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Adalet Akademisi ve UNICEF tarafından bir eğitim çalışması yapılıyor.
Çocuk adalet sisteminde çalışan 850 hâkim, cumhuriyet savcısı ve sosyal çalışmacı eğitime tabi tutulacak. Bu eğitim, 70 hâkim, cumhuriyet savcısı ve sosyal çalışmacı tarafından verilecek. Bu 70 kişinin yetiştirilmesine ilişkin eğitim çalışmalarını içlerinde bulunmaktan gurur duyduğum bir ekip yürütüyor. Yetiştirilen eğiticiler tüm Türkiye’de eğitimler verecek ve yargı sistemine giren çocukların ihtiyaçlarının fark edilmesi için duyarlılık yaratacaklar.
Eğitimcilerin eğitimi için yapılan çalışmanın birinci aşaması 26 Haziran-4 Temmuz arasında Eskişehir’de yapıldı. Eğitimin bir oturumunu Musa’ya ayırdık. Bu oturumda ‘Musa’ başlıklı yazınızı okuyup, çocukların korunmasında çocuğun fark edilmesinin temel ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyoruz. Görevimizi gereği gibi yapmadığımız takdirde ortaya çıkan acı sonucu görüp, her defasında tekrar sarsılıyoruz.
Böylesi bir okuma ve tartışma benim için çok ağır olsa da, adalet sistemine giren çocukların fark edilmesini sağlamak bakımından son derece öğretici bir örnek olduğu için çalışmanın içinde tutmaya devam ediyoruz.
Vicdani sorumluluğumu kaldırmaya yetmeyecek ama, Musa için hiç olmazsa bunu yapabildiğim için bir parça rahatlıyorum. Sizinle paylaşmak istedim.
Murat Aydın
Hâkim, İzmir, Karşıyaka Adliyesi”

*

Pazar pazar canınızı sıkmak istemezdim ama…
Çocuklarımızın, Ethem’lerin Abdullah’ların Ali’lerin, canlarını önümüze atarak mesajlarını verdikleri şu günlerde… Vicdan sahibi hukukçuların var olduğunu bilmenizi istedim.

MEYHANEDE KALDIK BU GECE

‘Meyhânede kaldık bu gece ah mestiz efendim’ HINÇAL ULUÇ YAZMIŞ.

Üstad Radi Dikici’nin Müzeyyen Senar’dan naklettiği anı çok ilgi gördü.. O zaman işte size bir tane daha..
İstanbul gazinoları o yıllarda Eylül ayında çalışmazlar, zamanın ünlü sanatçıları İzmir’e Fuar’a giderlerdi. İzmir Müzeyyen Senar’ı hasretle bekler, o da Çamlık Senar Gazinosu’nda program yapardı. Diğer gazinoların da yıldızları Hamiyet Yüceses, zaman zaman da Perihan Altındağ Sözeri idi. Ama arkadan bir yıldız daha geliyordu, Zeki Müren.
O yıl Müzeyyen Senar’ın programı yirmi günlüktü. Birkaç yıl önce açılan Büyük Efes Oteline yerleşmişti. Feraye de onunla birlikte idi.
Normal olarak öğleden sonra önce saz arkadaşları geliyor, birlikte prova yapıyorlardı. Çünkü o bir gece söylediği şarkıları ertesi gece tekrar etmiyordu. Her gece farklı bir program yaptığı için de belki aynı dinleyicilerin bir kısmı ertesi gece de geliyordu.
Daha sonra her zamanki gibi, önce otelin berber salonuna iniyor ve saçlarını yaptırıyordu. Çok hafif bir yemek yedikten sonra o gece giyeceği kıyafeti alıp Çamlık Senar Gazinosu’na gidiyordu.
Ancak, bazen öyle olaylar olurdu ki, o akşam için ne program hazırlarsa hazırlasın, prova yapmış bile olsa bambaşka bir makam ve şarkıyla programa başlıyordu. Saz arkadaşları bu sürprizlere alışıktılar.
O gün de onlardan biriydi.
Saz arkadaşlarını göndermiş ve berber salonuna inmişti. Biraz ileride saçlarını yaptırmakta olan ve orta yaşlarda olduğunu tahmin ettiği bir hanımın sandalyesinden kalkarak yanına geldiğini gördü.
Gerisini Müzeyyen Senar’dan dinleyelim:
Hanımefendi bana, “Müsaade ederseniz efendim, size bir konuyu anlatmak istiyorum,” dedi.
“Estağfurullah, buyurun sizi dinliyorum.”
“Bilemezsiniz Müzeyyen Hanım, sizi ne kadar çok aradım ama ulaşmak nasip olmadı. Bu otelde olduğunuzu öğrenince neredeyse her gün kız kardeşimle sizin yolunuzu gözledik. Neyse kısmet bugüne imiş. Babam ölmeden önce biz iki kardeşi çağırarak bir vasiyette bulundu: ‘Benim için iki şey yapacaksınız. Öldükten sonra ne yapıp yapıp mezarımdaki toprağın arasına bir Müzeyyen Senar plağı ve bir de küçük şişe rakı koyacaksınız. İkincisi, Müzeyyen Senar’ı bulacak onu ne kadar sevdiğimi söyleyip bu fotoğrafımı ona vereceksiniz. Geçen yıl vefat ettiğinde ben vasiyetini yerine getirmeye cesaret edemedim. Ama küçük kız kardeşim ertesi gün mezarına bunları gömerek vasiyetinin ilk kısmını yerine getirdi. Bugün de ben size bunu söylemek şansını buldum. Böylece vasiyeti tamamlandı. O yüzden çok mutluyum,” dedi ve çantasından orta yaşlı ama çok yakışıklı bir erkek fotoğrafı çıkarıp bana verdi. O kadar değişik olaylar yaşıyordum ki, bu bana hiç ters gelmedi. Teşekkür ettim. Hanımefendi ile öpüşüp veda ederken göz yaşlarının yanağımı ıslattığını hatırlıyorum.
Yine de olayın etkisinde kalmıştım. Halbuki o gece programa bayati araban makamı ile başlayacaktım. Sahneye çıkınca olayı kısaca anlatıp, fotoğrafı elimde salladım ve dedim ki, ‘Bu gece o beyefendi için okuyacağım.’ Elimle yukarıyı işaret ederek, ‘Biliyorum şimdi o bizi dinliyor, kim bilir belki önünde kevser şarabı da vardır,’ ve başladım:

‘Meyhânede kaldık bu gece ah mestiz efendim
Bir şeyle mukayyet değiliz serbestiz efendim
Tan etme bizi sofu gibi gel hoş gör efendim
Bir şeyle mukayyet değiliz serbestiz efendim.

Sadi Hoşses’in nikriz şarkısıydı. Ve devam ettim. “Ver ey saki tazelendi derdim bu gece/ Bir tek daha ver, sorma gelen kim bu gece”…

SÜMERBANK

SATIYORUM, SAT-TIM !

1. Bölüm

Eskiden bir Sümerbank vardı ! Türk Askerin, yoksulunu giydiren, vatandaşına ilmek ilmek kumaş dokuyan, Manisalı işsize ekmek kapısı açan bir Sümerbank…. Ne oldu da hiç oldu… Gelin hep birlikte öğrenelim.Sebep-sonuç ilişkisi ile. Pamuklu Mensucatta yılan hikayesine dönen bu silsileyi konuyu en iyi bilene sordum. Ali Suat Ertosun’a.Mensucat hikayesinin hukuki sürecini gelin Ali Suat Ertosun’un ağzından ve belgeleri ile irdeleyelim.

Nurgül YILMAZ araştırdı…

O şirket şimdi Magnesia’yı açıyor…

İşte Manisa Pamuklu Mensucat’ı almak için adım atan, ama engellenen o Hollandalı şirket Redevco, Pamuklu Mensucat alanında yapamadığı yatırımı Laleli Saruhan Otel yanında Magnesia ismiyle yaptı. Magnesia’nın açılışı 28 Haziran Perşembe günü.. Nereden nereye… Pamuklu Mensucat alanı olmadı, şehrin merkezindeki Laleli Saruhan otel yanı oldu.
Pamuklu Mensucat davasında son durum
Ağır Cezadaki ihalenin feshi, ihaleye fesat karıştırma, sahtecilik, görevi kötüye kullanma davaları da, Redevco’ya yapılan satışın iptali davası da devam ediyor. Ankara 3. Ticaret Mahkemesi’nde açılan bir dava daha var, oda devam ediyor. Pamuklu Mensucatla ilgili Şu anda yürüyen 4 dava var.

Eskiden bir Sümerbank vardı !
Türk Askerini, yoksulunu giydiren, vatandaşına ilmek ilmek kumaş dokuyan, Manisalı işsize ekmek kapısı açan bir Sümerbank…. Ne oldu da hiç oldu… Gelin hep birlikte öğrenelim. Hem de ta başından itibaren…Sebep-sonuç ilişkisi ile. Pamuklu Mensucatta yılan hikayesine dönen bu silsileyi konuyu en iyi bilene sordum. Ali Suat Ertosun’u telefonla arayarak Manisa’ya davet ettim. Kırmadı ve geçtiğimiz haftanın son gününde bir araya geldik. Manisa Pamuklu Mensucat bilmecesinin tamamını ben sordum, Ali Suat Ertosun belgeleri ile birlikte bir bir anlattı. Mensucat hikayesinin hukuki sürecini gelin Ali Suat Ertosun’un ağzından ve belgeleri ile irdeleyelim.
***
Sümerbank Pamuklu Mensucat…
Manisa da ki sömürü mevzuatının yakın tarihi…
Özelleştirme. Özellikle batının uyguladığı bir sistem. Güçlü devletlerin, gelişmeye yeni başlamış olan Türkiye gibi çevre ülkelere dayattığı bir buyruk. Türkiye’ye ‘Neyiniz var, neyiniz yok özelleştireceksiniz’ denildi. Türkiye’de ak mı- kara mı diye araştırmadan, ne denildiyse yaptı. İşin özü Türkiye düşmanını masasına çağırdı ve elinde ne var ne yok, düşmana sattı.
Türk’ün malına hep göz diktiler
Türkiye’nin ekonomisini ayakta tutan, milyonlarca işçiye ekmek kapısı olan ata yadigarı o kadar çok kuruluş özelleştirildi ki, tarihteki özelleştirilen firmaların listesine ve ürettikleri ürünlere bakıldığında Türk’ün malında ne kadar çok ülkenin ve şahsın gözü olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz. Türk’ün elindeki en değerli üretim silahları bir biri sökülüp alındı. Amaç güçsüzleştirmek, otoritesizleştirmekti. Bu malları satın alan firmalar bu devasa gücün farkına çoktan vararak almaya talip olmuşlardı, ancak mallarımızı yabancıya satan, hatta peşkeş çeken Türkiye hükümetleri satarken bu malların Türkiye için değerini ve kaybettiklerinde yabancıya nasıl el-pençe divan durmak zorunda kalabileceğini hesap edemedi.
Neleri sattık?

TAKSAN, GERKONSAN, SEKA Afyon İşletmesi , SEKA Balıkesir İşletmesi, SEKA Çaycuma İşletmesi, SEKA Kastamonu İşletmesi, SEKA Aksu İşletmesi, SEKA Taşucu Tersane Alanı, SEKA’ya ait 4 taşınmaz, TZD Sakarya İşletmesi, THY USAŞ, TDİ Trabzon Limanı, TDİ Dikili Limanı, TDİ Kuşadası Limanı, Sümer Holding’e Ait Merinos Halı Fabrikası, Sümer Holding’e ait Eryağ, Sümer Holding’e ait Adıyaman İşletmesi, Sümer Holding’e ait 117 adet taşınmaz, KBİ’ye ait 103 arsa, 89 lojman, EBÜAŞ-MEYBUZ, EBÜAŞ’a ait 54 taşınmaz, TEKEL Kaya Tuz, TEKEL’e ait 30 taşınmaz, ESGAZ, Bursagaz, Eti Bakır, Eti Gümüş, Eti Krom, Eti Elektrometalurji A.Ş, Çayeli Bakır İşletmeleri A.Ş, KBİ Samsun İşletmesi, KBİ 65 adet taşınmaz, DİV-HAN A.Ş, Amasya Şeker Fabrikası, Kütahya Şeker Fabrikası, Sümer Holding’e ait TÜMOSAN, Sümer Holding Malatya İşletmesi, Sümer Holding Bakırköy İşletmesi, Sümer Holding Diyarbakır İşletmesi, Sümer Holding Çanakkale Deri İşletmesi, Sümer Holding’e Ait 108 Adet Taşınmaz, Sümer Holding Ortadoğu Teknopark A.Ş, SEKA Karacasu İşletmesi, SEKA Ankara Alım Satım Binası Müdürlüğü, SEKA Ardanuç İşletmesi Varlıkları, TÜGSAŞ, TÜGSAŞ Gemlik Gübre San. TAŞ, TÜGSAŞ-İGSAŞ hisseleri % 100, TÜGSAŞ Urfa Depoları arazisi, TÜGSAŞ’a ait 23 taşınmaz, İGSAŞ Kütahya Gübre Varlıkları , TEKEL Alkolü İçkiler San. A.Ş, TEKEL’e ait 60 adet taşınmaz, TEKEL İnegöl Kibrit Fabrikası T.A.Ş, TEKEL Gemlik Sun.İp.Mües. T.A.Ş, TEKEL Tuzluca Tuzlası, TEKEL Sekili Tuzlası, EBÜAŞ Samsun Soğuk Hava Deposu, EBÜAŞ Manisa Kombinası, ( Et Balık Ürünleri A.Ş.), EBÜAŞ Manisa Arsası ( Et Balık Ürünleri A.Ş.), EBÜAŞ’a ait 101 adet Taşınmaz, TDİ Ankara Feribotu, TDİ Samsun Feribotu, PETKİM 2 adet taşınmaz, TEDAŞ 1 arsa, 1 adet trafo binası, TEDAŞ 1 adet taşınmaz, Ataköy Turizm A:Ş, Ataköy Otelcilik A:Ş, Ataköy Marina Ve Yat İşletmesi, Sümer Holding Beykoz İşletmesi, Sümer Holding İstanbul İmar LTD.ŞTİ, Sümer Holding 2 adet Taşınmaz, TDİ Karadeniz Gemisi, TEKEL Kristal Tuz Rafinerisi, TEKEL Kağızman Tuzlası, TEKEL’e ait 49 adet taşınmaz, TÜPRAŞ 2 adet taşınmaz, TDİ 1 adet Taşınmaz, SEKA 5 adet taşınmaz, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü (Tasfiye Edildi), SSK Hastaneleri (Tasfiye Edildi), SSK Eczaneleri (Tasfiye Edildi), SEKA Kocaeli Fabrikası ve arsası, Sümer Holding Sarıkamış İşletmesi, Sümer Holding Sivas Dokuma Fabrikası, Sümer Holding Manisa Pamuklu Mensucat A:Ş, Sümer Holding Makine Ve Teçhizat, Sümer Holding 32 Adet Taşınmaz, TÜGSAŞ Samsun Gübre Sanayi A.Ş, Tekel 5 Adet Taşınmaz, Araç Muayene İstasyonları 1. Bölge, DSİ Erciyes Sosyal Tesisi, Bayındırlık Ve İskan Bakanlığı ERCİYES Sosyal Tesisi, Karayolları ERCİYES Sosyal Tesisi, TEKEL Sigara Fabrikaları, Sümer Holding Bergama Pamuk İpliği Fabrikası, TEKEL Sigara Fabrikalarına Ait Taşınmazlar,TEKEL Puro Fabrikaları, TEKEL Alkol İşletmelerine Ait Taşınmazlar, Tercan Ayakkabı İşletmesi, TCDD Mersin Limanı, Adapazarı Şeker Fabrikası, Ereğli Demir Çelik Fabrikası, İskenderun Demir Çelik Fabrikası, Ereğli Limanı, İskenderun Limanı, Yarımca Limanı, Yarımca Porselen Fabrikası, Romanya’daki Silisli Sac Fabrikası, Divriği Demir Madeni, Hekimhan Demir Madeni, Kırıkkale Çelik Çekme Boru Fabrikası, BORÇELİK, TÜPRAŞ, PETKİM, Türk TELEKOM, Kıbrıs Türk Hava Yolları, TÜGSAŞ Toros Gübre Fabrikası, TÜGSAŞ Tekirdağ, Tarsus, Fatsa Depoları, Seydişehir Eti Alüminyum A.Ş, Oymapınar Barajı, ETİ Alüminyum’a ait Madenler, Emekli Sandığı Ankara Emek İşhanı ve Emekli Sandığı İstanbul Hilton Oteli. Bunlar benim bilebildiklerim. İhtimal ki bilmediğim daha bir çok kamu malımız var çatır çatır özelleştirilerek satılan. Ne kaldı geriye? Benim bildiğim bir tek Türkiye’nin yol ağı. Bu liste daha ne kadar uzayıp gidecek, yaşayıp göreceğiz.

Türkiye’nin dijital güvenliği de yabancının elinde
Özelleştirmede işin en korkunç tarafı ise; Türkiye’nin dijital güvenliği yabancıların kontrolü altında. Bu kontrolün İsrail’de olduğuna dair bir kaç belge okudum. Akıllara zarar…Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur deriz, ama kamu malları dahil Türkiye’nin tüm haberleşme ve dijital güvenliğini de yabancıların eline niye teslim ederiz anlaşılır değil. Ben Manisa bilgisayarımda veya telefonumda ne yapıyorsa, elin gavuru hepsinin çeteresini kendi server’ında arşivleyebiliyor. Aklı olan bir hükümet bunu nasıl kabul edebilir ki? Soruyoruz cevap yok…
HANGİ KURUM KİME SATILDI?
Atatürk döneminden itibaren güçlüklerle yaratılan karlı kamu kuruluşların kimlere satıldığını da araştırdım. İşte o yürek sızlatan tablo. Türk Telekom Araplar’a, Telsim İngilizler’e, Kuşadası Limanı İsrailliler’e, İzmir Limanı Hong Konglulara, Araç muayene işi Almanlar’a, Başak Sigorta Fransızlar’a, Adabank Kuveytliler’e, Avea Lübnanlılar’a, Petkim Azeriler’e, Tekel’in içkisi Amerikalılar’a, Tekel’in sigarası ABD ve İngilizler’e, Finansbank Yunanlılar’a, Oyakbank Hollandalılar’a, Denizbank Belçikalılar’a, Türkiye Finans Kuveytliler’e, TEB Fransızlar’a, Cbank İsrailliler’e, MNG Bank Yunanlılar’a, Dışbank Hollandalılar’a, Şekerbank Kazaklar’a, Yapı Kredi’nin yarısı İtalyanlar’a, Turkcell’in yarısı Finliler ve Ruslar’a, Beymen’in yarısı ABD’lilere, Enerjisan’ın yarısı Avusturyalılar’a, Garanti’nin yarısı Amerikalılar’a, Eczacıbaşı İlaç Çekler’e, İzocam Fransızlar’a, Demir Döküm Almanlar’a, Döktaş Fransızlar’a, POAŞ Avusturyalılar’a satıldı.

Bankalar da satıldı
Türkiye’de bankacılık sektöründe, son olarak OYAK Bank’ın satılmasıyla, yabancı payı P′ye tırmandı. Diğer ülkelerde bankacılık sektöründeki yabancı payı ise; Almanya’da %5, İtalya’da %8, İspanya’da % 10,Hollanda’da % 11, Danimarka’da % 17, Fransa’da % 19, Yunanistan’da ise % 20. Bankacılık sektörünün yanı sıra sigortacılık sektöründeki 10 büyük şirketin 7’sinde yabancılar hakim. Türkiye’ye son 5 yılda 10 Bin 527 yabancı şirket geldi. Türkiye borsasının p-80 kadar payı da yabancılar elinde.
Bankaların akıbeti ise şöyle;Türk Ekonomi Bankası, Fransız BNP Paribas ile ortak oldu, Dışbank, Fortis’e satıldı, sonra TEB ile birleşti. Denizbank, Dexia’ya satıldı, Finansbank, Yunan Milli Bankası NBG’ye satıldı, Garanti Bankası’nın yüzde 25,5 payı GE’ye satıldı, Yapı Kredi Bankası, Koç-UniCredito’ya satıldı, C Bank, İsrail bankası Hapoalim’e satıldı, Şekerbank, Kazakistan bankası Turan’a satıldı, Tekfenbank, Yunan bankası EFG’ye satıldı MNG Bank, Lübnanlı Hariri ailesine satıldı, Adabank, Kuveyt Bankası The İnternational Investor’a satıldı, Ordu ve Yardımlaşma Kurumu’nun Bankası Hollandalı INC’ye satıldı. Atatürk’ün Konya’da açtığı “uçak fabrikası”nın “gazoz fabrikasına” çevrilmesi gibi pek çok işletme de önce başka sektörlere kaydırılıyor, sonra da kapatılıyor… Tıpkı TZD Manisa Kükürt İşletmesi faaliyetlerine son verilmesi gibi.

Milli değerler bir bir satılıyor
Yavaş yavaş değil hızla satılan bu Milli değerlerin sonu hüsran ve işsizlikle bitiyor. Ancak satılmalar bitmiyor, devam ediyor. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda ve sonrasında kurulan tüm milli değerler ve işletilen fabrikalar bir bir satılıyor veya yabancıya peşkeş çekiliyor.
Satılanlardan biride Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş.
Satılarak listesi uzayıp giden bu fabrikalardan biri de Manisa’nın göz bebeği, 1954 yılında Başbakan Adnan Menderes’in Manisa’da ilk yatırımı olan ve açılışını kendisinin yaptığı Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş. idi. Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş. devlet yatırımlarına halkı da ortak etme anlayışıyla, müteşebbislerin sermayeleriyle kurdurduğu üç Sümerbank fabrikasından biriydi.

Zamanın birinde bir Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş. varmış !
Yıl 1954. Başbakan Adnan Menderes. Yer Manisa. 1200 sevgi dolu ve ülkesinin malına sahip çıkmaya kararlı Manisalı; dişinden tırnağından arttırdığı tasarruflarını, yastık altındaki parasını-altınını, hayvanını, evini, arabasını, tarlasını, Markını-dolarını kısacası elinde avucunda ne varsa satarak, Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş.’ye ortak oldu. Böylece Pamuklu Başbakan Mensucat Adnan Menderes’in emriyle “Türk sanayisinin gelişmesine katkı sağlamak” amacıyla kurulmuş, hisseli bir işletme vasfına sahip olmuştu. Kısa zamanda Manisalı tarafından alınan hisselerle, fabrikanın yarı hissesine Manisalılar sahip olmuştu.
Ne amaçla kurulmuştu ?

Manisa Pamuklu Mensucat Anonim Şirketi, Ülke sanayisinin temellerini atan ve âdeta sanayi mektebi vazifesi gören, demir-çelik, iplik-dokuma, deri-kundura, selüloz-kağıt ve çimento fabrikalarını kuran Sümer Holding Anonim Şirketine(Sümerbank) bağlı olarak, 1954 yılında “Devlet-Halk” ortaklığı şeklinde kurulmuştu. Uzun yıllar giyecek giysisi ve ayakkabısı olmayan, giysilerine yama üstüne yama yapan, çocuklarını okula nalınlarla gönderen ve lâstik ayakkabılar çıktığında bayram eden bir toplum için bu tür fabrikaların ne kadar önemli olduğu izah edilemez bile. 1960 yılında iplik ve dokuma üretimine başlayan ve 1600 işçisi olan tesis, ekonomik ve sosyal hayata getirdiği yenilikler yanında; özellikle, kentli nüfusun ve kent kültürünün oluşumunda da önemli roller oynadı.

26 yıl dokuma ve konfeksiyon üretti
Başlangıçta iyi üretim yapan ve ürettiğini kolayca satabilen Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş. yıllarca büyük bölümü Silahlı Kuvvetler’e ve diğer resmi kuruluşlara satılmak üzere dokuma ve konfeksiyon üretti. Öyle ki Türkiye piyasasının dokuma ve konfeksiyon sektörünü elinde tutabilmeyi başarmıştı. Ancak bu yıllarda da hisse sahibi vatandaşlara tek kuruş kar payı veremiyordu. Buna rağmen hisse sahipleri yine iyi niyetli davranıp yeter ki fabrika ayakta kalabilsin, kapanmasın, işsiz gençlerin buldukları bu iş kapısı yok olmasın diye, alamadıklarını kar paylarını önemsemediler. Hep paralarını alabilecekleri gün gelecek umuduyla beklediler, beklediler. Hissedarlar tam 20 yıl kar paylarını beklediler. Aradan 58 yıl geçti, şimdiki hissedarlar hala bekliyorlar…

Mensucat’ın çöküşü 80’li yıllarda başladı
1980’li yıllara gelindiğinde fabrikanın teknolojisini yenilemesi gerekti. Fakat Mensucat bu yeniliği kaldıracak ekonomik güce sahip değildi. Mensucat’ın çöküşü işte 80’li yıllarda başladı. Teknolojisini yenileyemeyen Manisa Pamuklu Mensucat her geçen yıl zarar etmeye başladı. 20 yıl boyunca hissedarına kar payı dağıtamadığı gibi, üretimde yavaşlamıştı. Kuruluşunda “Devlet-Halk” işbirliğine örnek gösterilen ve gerçek şahıs hissesi yüksek olan Manisa Pamuklu Mensucat Anonim Şirketi, kötü yönetimler ve bazı siyasî nedenlerle devamlı zarar ettiğinden ve ortaklarına kâr dağıtamadığından, gerçekleştirilen sermaye artırımları sonucu kamu hissesi % 99.99’a yükselirken, halk hissesi 1/10.000’e kadar gerilemiş; sonunda kimi siyasetçiler her zaman yaptıkları gibi yine en kolayını yaparak, geçmişi kötülemişler ve çareyi özelleştirmekte bulmuşlardı. Bu anlayışın sonucu olarak, sosyal devletin en önemli çekirdeklerinden olan Sümerbank İşletmeleri, 1987 yılında özelleştirme kapsamına alınarak, tahrip edilmeye başlandı.
2004’de üretim durdu

Yıl 2004. Manisa’yı Sosyal Güvenlik ile tanıştıran, kamu-vatandaş ortaklığına ilk adımı atan, Manisa’nın en büyük sanayisi Pamuklu Mensucat’ın makineleri 2004 yılında durdu. Haftalarca üretim yapılmadı. Ardında beklenen son gerçekleşti. Manisa’nın ekonomisi olan ve Manisalı için maddiyatının yanında manevi bir değerde taşıyan Mensucat fabrikasının kapılarına kilit vuruldu. 50 yıllık koca bir sanayi devi, Manisalının gönlünün sultanı Pamuklu Mensucat artık gözden çıkarılmıştı. Artık makineler çalışmıyor, dikiş sesleri gelmiyor, fabrikasının her mesai saati değişiminde öten borusu ötmüyor, işçiler fabrikanın önüne üşüşmüyordu. Pamuklu Mensucat artık kapanmıştı. Hissedarlar, çalışanlar çok üzgündü. Zira çalışanlar işlerinden olmuşlardı, hissedarlarda da kar paylarını alamamak endişesi hakimdi. Zaten öylede oldu. Bu silsile 58 yıldır devam ediyor.

Pamuklu Mensucat Gelinlik kız misali Özelleştirme taliplerini beklemeye başladı
Kapanan Pamuklu Mensucat’ın bundan sonraki dönemi ile ilgili uzun metrajlı bir film çekilir. Kavgalar, husumetler, yolsuzluklar, davalar, evrakta sahtecilik, görevi kötüye kullanma… En önemlisi de siyasetin ve menfaatçilerin kirli elinin uzantıları. Evet artık Pamuklu Mensucat Gelinlik kız misali özelleştirme taliplerini bekliyordu.
ÖİB MPM’ı değerinin tam 10’da 1’i fiyatına OGG’ye sattı
2005 yılında başlayan olaylar silsilesi; Manisa’nın ve Pamuklu Mensucat’ın şehrin orta göbeğine her gün bombaların düşmesine sebep oluyordu. Mensucat, ortaklar, davalar ve OGG her gün yerel ve yaygın medyanın gündemine malzeme oluyordu. Zira hissedarlarının minicik yatırımları ile 50 yıl Türkiye’ye ilmek ilmek kumaş dokuyan Mensucat’ı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) değerinin tam 10’da 1’i fiyatına Manisa Belediye Başkanı Bülent Kar’ın başkanlığında kurulan Manisa Ortak Girişim Grubu (MOGG) adı altındaki 47 Manisalı işadamına sattı.
Başta Manisa’nın Malı Manisa’da kalacaktı
2004’te kapatılan Manisa Pamuklu Mensucat, Özelleştirme İdaresi (ÖİB) tarafından 13 Haziran 2005’te, Manisa Ortak Girişim Grubu’na (Manisa OGG) 3 milyon 750 bin dolara (4. 5 milyon YTL) satıldı. Zira ‘Manisalının Malı Manisa’da kalsın’ sloganı ile yola çıkarak kurulan Manisa Ortak Girişim Grubu A.Ş (OGG A.Ş ) 47 işadamı ile Manisa’ya iyi şeyler yapacağız. Manisa’yı biz kalkındıracağız, Manisa’ya yatırım yapacağız diyorlardı o tarihte. O dönem Manisa Milletvekili olan Bülent Arınç’ın önderliğinde ve dönemin AKP’li Belediye Başkanı Bülent Kar’ın koordinatörlüğünde kurulan OGG sonraki yıllarda çok konuşulacak davaların bir numaralı kişileri olacaktı. OGG’nin, yüzde 5’i Manisa Ticaret ve Sanayi Odası, Ticaret Borsası, İl Özel İdare, Esnaf ve Sanatkârlar Birliği ile belediyeye, yüzde 95’i de 47 kişiye aitti. Manisa OGG, fabrika arsasının 55 bin metrekaresini, aldıktan kısa bir süre sonra 13 milyon 750 bin dolara ( l8 5 Milyon YTL) TESCO- KİPA’ya sattı ve Pamuklu Mensucat’ın özelleştirme öncesi küçük hissedarları olan 5 bin kişiye toplam 300 dolar düştüğünü açıkladı. Ama başta Manisalının olması planlanan bu mal, OGG tarafından son bir çark ile Hollandalı şirket Redevco’ya satıldı.
***

Pamuklu Mensucatta yılan hikayesine dönen bu silsileyi konuyu en iyi bilene sordum. Manisa Pamuklu Mensucat bilmecesinin tamamını ben sordum, Ali Suat Ertosun belgeleri ile birlikte bir bir anlattı. Yarın Ali Suat Ertosun açıklamaları ve araştırmanın devamı bu sayfada. Kaçırmayın !

Kaynak : Ali Suat Ertosun Arşivi

MEHMET AKİF ERSOY’UN TORUNU,

Unutulmaz Vatan Şair Mehmed Akif’in oğlunun ölüsünün bir çöplükte bulunduğunu biliyor muydunuz? İşte Yazar Çetin Altan’ın ağzından yürek burkan o hikaye

İstiklal Marşı´nın şairi Mehmed Akif Ersoy, ölmünün 72.yıldönümünde önceki gün yurt genelinde düzenlenen törenlerle anıldı. 27 Aralık 1936 yılında vatan sevgisi, güçlü millet olma ve bu yolda mücadeleyle geçen 63 yıllık ömrünü noktalayan Mehmet Akif´e, ne yazık ki Cumhuriyet tarihi boyunca devlet hak ettiği değeri veremedi.
Hak ettiği değeri vermediği gibi ölüm yıldönümlerinde düzenlenen 5-10 dakikalık kuru anma törenlerinden öteye de geçemedi. Son yıllarda AK Parti hükümeti yıllarca vebali muamelesi yapılan Mehmet Akif ve ailesine öldükten sonra devlet olarak sahip çıksa da, geçmişte yaşananların izlerini hala silemedi.
MEHMET AKİF´İN OĞLUNUN YÜREK YAKAN HİKAYESİ

Devlet; Mehmet Akif´e sahip çıkamadığı gibi onun emaneti olan oğluna da aynı şekilde sahip çıkamadı. Mehmet Akif´in oğlu, yoksulluk içinde sokaklarda hayatını geçirdi ve ölümü de aynı şekilde acı oldu. Akif´in oğlunun cesedi bir kış günü çöplükte bulundu.

MEHMET AKİF´İN OĞLU KAPIMI ÇALDI VE…

Yaşanan bu sahipsizliği ve arkasındaki dramı anlatan en acı örneği örneği ise Gazeteci-Yazar Çetin Altan, 2006 yılı başlarında SkyTürk´te bir bayram sabahı katıldığı programda açıkladı.
Altan, çıktığı programda Akif´in oğluyla ilgili hatırasını anlatırken, ekran başınaki milyonlarca kişi duydukları karşısında isyan ederek, gözyaşlarına boğuldu.
Çetin Altan, Mehmet Akif´in oğluyla ilgili yaşadığı o gözleri yaşartan anları 4 yıl önce şöyle anlatıyordu;
“İstiklal Marşı’nın şairi Mehmed Akif Ersoy’u hepimiz tanırız. Çok ünlü bir vatan şairi olarak biliriz. Çünkü İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Yarışmayı kazandığı halde, para ödülünü almayı reddetmiştir. Ama biyografi okumayı bilmediğimiz için mesela yoksulluk içinde geçen bir hayat sürdüğünü pek bilmeyiz.
Size bir anımı anlatayım. 1966 sonları, bir öğle sonrası odamdayım. ‘Sizi biri görmek istiyor’ dediler. ‘Buyursun’ dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla; ‘Bendeniz Mehmet Akif’in oğluyum’ dedi. Bir anda ne olduğumu şaşırdım. Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine; ‘Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?’ türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı; ‘Rahatsız etmeyeyim, sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim’ dedi. Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena, allak bullak oldum. Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla: ‘Siz ne münasip görürseniz’ dedi. Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ‘Durun bakalım neyimiz varmış’ gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu, elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı. ‘Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim’ dedi ve çıktı.
Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme: Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlunun ölüsü bulunmuştu! ”
Çetin Altan´ın anlattığı bu hatıranın sonundaki şu sözleri ise fazla söze gerek bırakmıyordu;
“Mehmed Akif’in oğlunun ölüsünün bir çöplükte bulunduğunu çoğu kimse bilmez! Bu bakımdan burada, kendini devletin sahibi olarak görenlerin, devleti yönetenlerin, vatanı sevenleri ne kadar sevip sevmediği konusu da çok önemlidir!”
RotaHaber

ÇOK YAZIK..BİR VATAN ŞAİRİNİN AİLESİNE ,ÇOCUKLARINA BİLE SAHİP ÇIKAMAMIŞIZ..ÇOK ACI…İstiklal marşının ödülünü bile red eden erdemli insan..elbet bir gün kıymetin bilinir..?
YORUMLAR
suat06
Hayat tarzıyla, karşısına çıkan olumsuzluklara karşı sergilediği “dik duruşuyla” imrendiğim bir insandır kendisi. Oğlunun nasıl vefat ettiğini bilmiyordum yeni öğrendim. Onlar için maddiyattan daha önemli şeyler vardı. Vazgeçmediler inandıklarından, ödün vermediler sahip olduklarından… Çetin Altan beyin anısına bakarsak, Oğlununda Mehmet Akif Ersoy’dan farklı bir kişiliğe sahip olmadığını anlamak zor olmasa gerek.
Mehmet Akif Ersoy 27 Aralık 1936 yılında vefat etmiş ve yıldönümü olması dolayısıyla yazıya dökülen bir anı sanırım. Yıldönümü olması sebebiyle tekrar Rahmetle anıyor, tekrar tekrar RAHMAN’dan özel olarak Mehmet Ersoy ve Ailesinin mekanını Cennet eylemesini, derecesini Ali eylemesini diliyoruz.

SÜSLENMİŞ BEŞİK

 

Hadi şehirlerin içine ettik

Köylerden ne istedik.

Ulaşımı zor yıkması bile zor evlerden

Hani dedelerimizin eseri isimlerden

Üç kuruş gördük zenginiz dedik,

Konu komşuya hava verdik.

Ne istediniz Cunda’dan Gökçeada’dan,

Dağın tepesinde ki köyden, kasabadan.

Buralara kayıkla develerle gidilirdi.

Yıkıp yapmak için bu kadar zahmete değer miydi?

Ne tarih ne geçmiş kaldı hak ile yeksan

Şimdi oturup dövünme zamanıdır ağlasam ağlasan.

Tarihimizi öğreniyoruz kitaplarda o da çarpıtılmış

Kahramanlık hikayeleri ile damarımıza basılmış.

Cambaza bak edasıyla tarihimizi göçürmüşler.

Be insafsızlar gemilerle trenlerle götürmüşler.

Taş yerinde ağırdır deyip bakmışız

Kültür varlıklarımız taşınırken bakakalmışız

Bize kalsaydı onlarında hakkından gelirdik

Kızıyoruz ama biz onları duvar ederdik.

Gidip bakıyoruz şimdi bel bel diyar-ı gurbette

Müze diyorlar adına biz de yok var her yerde

Kalanların telaşındayız onları da yapıyoruz maymun maskara

El elde baş başta biz hep düşünelim nasıl yapacağız diye kara kara.

Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye

Yıllar önce atı alan Üsküdar’ı geçti bile.

Cambaza bak diyenlerin çayırtısı şimdi var her yerde

Bir enerjidir tutturdular dünyayı aydınlatacağız neredeyse.

Ne çok maden varmış kazıyoruz her yer delik deşik

Sallıyorlar, tıngır mıngır uyuyoruz süslenmiş beşik.

NELER GİTMİŞ NE DEĞERLER,

 

Bir yaş daha büyüdük sadece biz mi hepimiz. Doğum gününün kaydı; kiraz zamanı, üzüm zamanıydı üzümler kesilmiş sergideydi, seni hastaneye zor yetiştirmiştik, Elif ebe bilirdi bizim mahallede doğum yaptırdığı için tarihi. Tarihlere pek dikkat edilmez Nüfus dairesinin resmiyetine alışık olmayan dedelerimiz bir hafta bazen bir ay geç giderlerdi nüfus memuruna sizin anlayacağınız çoğumuzun doğum günü nüfusa müracaat tarihidir. El yazısının kesik uçlu kalemle hattat edasıyla yazılan nüfuslarımızda memurun bildiği türkçe kadardır. İsmini ebenin koyduğu dedemizin kulağımıza üflediği nüfus memuruna kadar üç çeşide döner ama nüfus memuru isim babası olur çıkardı.

Okuma yazması olmayan veya kıt olan macır dedelerimiz memur yanlış yazsa da düzeltemezdi eve geldiğinde iş işten geçmişti olsun canım ha “t” olmuş ha “d”. Pederşahi aile düzenimiz olduğu için iki isimli olurduk. Dedelerin adı konurdu diğer ismin önüne çocuğumuzu dedesi çok sevsin belki ileride ki paylaşımdan aslan payını alır diye düşünürdü bazı büyüklerimiz.

Bu iki isimler şimdilerde de uygulansa da sadece ananın babanın beğendiği isimle çağırılır çocuklar, ikincisi rahmetle anacağımız büyüklerimizi isimle analım diye konulmuştur. Alışkanlık haline gelen bu tek isimle hitaplar daha sonra farklı yerlerde başımıza iş açar nüfusta iki isim beyanda tek isim olunca nerelerden dönmeyiz ki. Uçağa bile binemeyip sevdiğimiz dedemize rahmet okumuşluğumuz çok olmuştur.

“Kökü mazide olan atiyim” diyen Yahya Kemal; böyle isimle geçmişimize bağlanacağımıza öz benlik, yaşantı, örf adet, saygı, tarih, coğrafya, edebiyat, türkçe’mizle bağlansaydık, dedelerimizin ninelerimizin hatıraları olan eve; eşyayla, duvarlarında ki kokularıyla, fotoğraflarıyla, dolaplarında ki kitapları, günlük kullandıklarıyla, komşularıyla, bağlansaydık. Evlerimizle sokaklarımızla mimarimizle, yıkmasaydık kat karşılığına kurban etmeseydik dedemizin evini annanelerimizin sardunya saksılı hanımeli duvarlı arnavut taşı kaplı sokaklarını.

Her şey olup bitmiş bizler 40’lı 50’li dönemlerin doğum tarihini taşıyanlar, daha doğrusu televizyonla dünyayı, uçakla seyahat etmenin, turlarla gezmenin, turizmin ne olduğunun farkına vardığımızda; çünkü bu farkına varışa kadar bizler yerli malımızı kullanma telaşında derdindeydik “yerli malı her Türk kullanmalı” diye vatandaşı özentiden uzaklaştırma çabasındayken çarpık aklımız ile yıktık eski evlerimizi tamir edeceğimize. Yıkılan her evin yanında ki de yıkıldı bir zaman sonra özenti, güç gösterisi, zenginlik alametine dönüştü bu yıkmalarımız. Güzelim evlerimiz bir bir dedelerimizin hatıralarıyla beraber gömüldü kökü olan mazimize.

Evlerin barındığı kardeş olup birbirine dayandığı sokaklarımızda da ninelerimizin annelerimizin “huu” deyişleri kaldı yankılanan.

Mübadele ile bedavaya ev sahibi olduğumuzda da gavur evinde oturmam deyip, parasını saymadığımızdan kıymetini bilmediğimiz miras yedi edasıyla yıkıp yıkıp yeni uyduruk; pencerelerinden rüzgarın,  çatısından yağmurun, duvarlarında küf kokulu rutubetin, bizleri hasta eden ucubeleri, eçüş büçüş evleri yaptık.

Kat karşılığı denilen salgın hastalık sardığımızda her yanımızı tedavisi zor bir illet; verem, veba gibi sıtmaya tutulan şehirlerimizin hepsine bulaştı, karantinaya dahi alamadık kalanları.

Yıl 2015 olmuş 2025 olmuş ne fark eder doğum tarihimiz  müracaat tarihine ayarlanmış, geçmiş tarihimiz uykulu gözlerle dinlediğimiz masallara uyarlanmış, Türkçemiz 700.000 kelime iken 100.000’ne yuvarlanmış, yılbaşı kutlanırmış kutlanmazmış, siz neyin telaşındasınız?

Gitti gidiyoru açın bir bakın neler gidiyor neler.

PİŞMANLIĞIMIN RÜYASI

Yağmur toprağı bakırcı çivisi gibi dövüyordu ustaca,
Birikintilerde oluşan kurbağa gözü kabarcıklar haylice.

Yağışın şiddetinin artacağına işaret ediyordu bunlar
Yağmurun cilaladığı yassılmış kayaların arasında ki yollar,

Derecik olmuş çamur deryası vıcık vıcık yürünmüyor
Kısılmış gözlerden etraf sis bulanık sığınacak yer görünmüyor

Kovuğu andıran ama salyangoz kıvrımı ile girdim bir deliğe
Bu kovukta yalnız olmadığımı bir müddet sonra fark ettiğimde.

Kaşıntı tuttu ıslak bedenimi haşur huşur
Kalsam öleceğim kaşınmaktan, dışarısı yağmur.

Geçti zaman aldırmıyorum artık yağmura
Kaşıntı tatlılaştı alıştık o bana ben ona

Dineceği yok yağmurun ben de kaldım yolumdan
Çıkayım mı diye düşünüyorum salyangoz kabuğumdan?

Bir ara durdu kaşıntı ses yok bizimkinden
Gideceğimi anladı bilmem neresinden

Hafifledi dedim yağmura bakarak, çımcık çamura
Zaten batmıştım ne diye duruyorum bu kovukta hala

Kaşıntı benden önce çıkmıştı her halde kovuktan
Böyle derken uyuya kalmışım yorgunluktan

Gözümü açtığımda iki büklüm cüssem ufacık olmuşum
Tutulmuş her yanım üstüm başım pire dolmuşum.

Köpekler girmiş anladım benden önce bu kovuğa
Zaten sucuk olmuşsun ne diye devam etmezsin yoluna

Islak vücudum şimdi pireli, çamurlu her yanım
Uyandım ama rüyaymış meğer yatağımdayım.

SULTAN MUSTAFA YAYLASI,

Torunum Can’ı eşek üstünde görünce şanslı çocuk eşeği görmeyenlerde var deyip aklıma:

Arapalan Meydanı müzayedeyi andırıyordu narin bacaklı semerlerinden küçük eşekler, doru, kula, beyaz mahşerin dörtatlısı her birinde kiraz küfeleri, önü çeken körük çizmeli kilot pantolunlu sekiz köşe kasketiyle öncü atın ipi elinde, arkada gelin alayı renkli giysileri ile yaşmaklı kadınlar kızlar, kervanın semerlerine bebekli anne kolları gibi sarmalanmış küfelerde çocuklar, kiraz mı toplanacak düğüne mi gidilecek bir çoşku bir heyecan yumağı meydanda.

Gümüş renkli kayalarının altından kaynayan cıva renkli, soğuk mu soğuk adı gibi mahzen çeşmesinin yaylasuyu, ulu çınarın dibinden gün yüzüne çıkarken kadim dostu çınarla aynı yaşı paylaşıyordu.
Meydandan çıkışta mahzen çeşmesinden son defa sulanan kervan. Dönerek yükselen yolda ağır ağır ilerliyordu.

Küçücük ellerimle küfenin kenarlarına benim olan dünyalara tutunmuş, derin küfeden gözüken başım, rasathane radarı gözlerimle güneşe biraz daha yaklaştığımız Sivrice’den ufukla gökyüzünün bir olduğu sisli mavinin altında ki Manisa’yı seyrediyorum.

Mola verilmişti.

Bu yönden Manisa; gecekonduların istila etmediği istenmeyi bekleyen kız misali. Bahçe ve sokakta ki yeşiller, bir karışlık beyaz yer evleri ile papatya tarlası Narlıca ve Göçmen Mahalleleri; yosunlu kırmızı, yeşil kahve renkli kiremitleriyle empresyonist akımın öncülerinden Monet’in bahar tablosuydu.

Haberleşme dumanlı sigaralar Sivrice Tepesi’nden yükselirken, salkın söğütlü yağmur ormanında ki Anakonda Gediz ağır sakin kıvrılarak akıyordu. Moladan sonra Sivrice’den bakınca ucu gözüken uzunca dar yol; dağın sırtında ki Sırat Köprüsü’nden sallanan küfelerin içinde ki günahsız bebeler korkusuz geçerken serinleşen hava yaylaya yaklaştığımızın ürpertisini hissettiriyordu.

Gölgelerin yeşile boyandığı ağaçların tünelimsi yoluna giren kervan tek sıra ilerlerken vakit İkindi olmuştu. Tünelin ucuna takılı meydanın ortasından akan suyun yüzünüzü yıkadığı buğusu, berraklığının masumiyeti, masalımsı fasulye ağaçı görünümlü Ulu Ceviz ağaçlarının el sıkacakmış gibi eğilmiş sizi karşılayan dalları Sultan Mustafa suyunun üstüne yıllarca kol kanad germişler.

Yılların yorgunluğunun emeği ödenmiş Sultan Mustafa demişler çeşmesine suyun. Şehzadelerin saray gülistanına hayat veren, sofralarında şifa olduğu su. O ihtişam o paye ile şarıl şarıl harıl harıl tarihi anlatıyor.

Kervan çözüldü, beyaz badanalı yıkık çarpık taş duvarının üstünden alındı sevinçlerinin yorgunluğa galip geldiği çocuklar. Küfeden kucaklanışları başlarını göğe değecek kadar havalandırılıyordu her biri.

“Sepeti ver”,”mandal askı nerede”, “haydi sallanmayın” bağırışmalarının telaşa karıştığı kaygıya karşılık bebelerin kaygısız sevinç nidalarının koşuşturmacaları.

İşte kiraz zamanı.

Yorgunluğun ağırlığı ile uyuya kalıyorum; aklımızın ermediği büyüklerimizin öykülediklerini masal edasıyla dinlediklerimi küçücük kafamda çözmeye çalışırken kiraz ağacının beni uyandırmak isteyen yaprak hışırtıları altında hasırlı minderin üstünde.

Çocukluğumun derin uykularında izlerinin toprağa karışmış renkli camlarını topluyorum eşeleyerek Sultan Mustafa’nın masal sarayını bulmak ister gibi.

/home/wpcom/public_html/wp-content/blogs.dir/510/30790085/files/2014/12/img_7886.jpg

KAMERA, MAMERA, MADARA.

image

Bir kameradır tutturduk. Güvenlik deniyor, sağlamak gerek, olayların ardı arkası kesilmiyor.

Taşçılar Mescidi Esnafı ikindi okunuyor. Doğusunda ki üç beş basamakla çıkılan merdivenin en üst basamağından okunuyor, o zamanlar minareler süngü kalemler bilmem ne değil minareler işlevine uygun, ezan şerefesinden okunuyor.
İşte bu zamanlarda ki esnaftan sandalyesini kapıya koyan namaza gidiyor.

Evlerde: Tahta kapılar mandallı çektinmi kapıyı mandal yerine oturuyor. Kulbunun üstünde yassı parmak basacak kadar mandala başparmağını bastırdınmı açılıyor kapı. Ev sahibinin gelenden haberi olması için bir çan var tepede kapının kanadıyla buluştuğunda çan çan çalıyor. Gelen “huuu” diye seslenince ev sahibesi sesten tanıyor “Buyur kızım” nidası ile cevaplıyor asılı duran çanı.

Tek katlı bahçeli içerlikli evler böyle, daha kapı zili icat edilmemiş, ya yumruk olmuş döküm tokmak var ya da geniş kapı halkasının altında saç parçası vurunca çat çat çat sesine kapı açılıyor.

Zil takıldı sokağa yabancı yeni taşınmış evlere. Tek zilin üstüne ikinci üçüncü beşinci zil ilave edildi. Komşular seyrek gelip gitmelerden sonra zillerin yanına isimler yazıldı. Sonra zillerin yanına yazılan isimler silindi işte zurnanın zart dediği yere gelmiş olduk. Zillerde ki isimler silindiğinde çarşıda da sandalyeler yerine kapılar kilitlendi .
Bunlar ne zaman oldu, tarih atalım dersek televizyonun evlere girip kanalların arttığı zamana başlangıç diyebiliriz. Sandalyeler amaçı dışında kullanılmadı, ziller isimsiz kaldı yanlış basılınca da kim o sesleri merdiven boşluğundan duyulmaya başladığı zamanlara rastlar.

Gel zaman git zaman artık tellallık yapacak deve bulunmadığı, pirelerin neden berber olduklarını düşünmeye başladığımız, çocukların annelerinin beşiğini tıngır mıngır sallamayı bırakın,annelerini babalarını dinlemedikleri çağa geldik. Zamana “zamane” dendiği günler geldi çattı.

Naylon torbada tiner, köşe başında ot, ucuzundan bonza. Çalanın çırpanla karıştığı, pala tırpanla sokakta dolaşıldığı, döner bıçakla ince kıyım yapıldığı, şişlerin kuzuya değil insanlara geçirildiği, omuz atmanın bela, belanın kol gezdiği, kolların jiletlendiği, olaylar film gibi. Bitmek bilmiyor, 24 kısım tekmili birden.

İşte bu filmlerde ki kamera makine dairesinden çıktı; sokaklarda köşe başlarına, direklerde tepelerine, kapılarda üstlerine, işyerlerinde girişlere, yerleşti.
Her gün pırasaların doğrandığı sokaklar, farelerin dadandığı kasalar, marketlerin patlatıldığı, evlerin soğana çevrildiği, filmin en heyecanlı yerleri. Kamera makine dairesinde olur. Dükkan üstünde, sokağın köşesinde, direğin tepesinde, kulağın küpesinde kamera mı olur? Memlekette polis var, güvenlik var, devlet var, var oğlu var da bekçiler yok, karakollar iki kapılı oldu. Mertliğin delikanlılığın perşembe pazarında satıldığı günlere geldik. İnsanlar çoğaldı, çokluğun boklukla anıldığı günlerde herkes serbest, ekonomi gibi.
Hürriyetin gasp, demokrasinin ast, küçüklerin üst, olduğu devirde kamera ister tak ister takma.
Ama:
Bir musibet bin nasihatten evladır.
Kendi düşen ağlamaz.
Ağlarsa anam ağlar.
Kilit dosta hırsıza değil.
Tak kamera olma madara.