Girdik yine sokağın birine ev bakacağız, sahibi anahtar almaya gitti. Duvarına dayandım yorgunluktan dokundum konuştu benimle:
Vay vay vay neler gelmiş göçmüş gitmiş ne kahkahalar, ne hüzünlü aylar, günler, sevinçli yıllar. Neye üzülür ağlarız? Neden sevinir güleriz? Hepsi bir duygudur insanda. Dört mevsim değil yüzkırkdört mevsimiz:
Renk renk gülücükler, solmuş yüzde onca çiçekler, yara olmuş gönülde, çizgi olmuş alında yüzde. Bir kanadı kırık kalpler; sevdaların taştığı, duvarlara yazıldığı, ağaçlara kazındığı aşklar. Kapılarda motif olmuş ejderhalar, kıvrım kıvrım tavanlar, oyuk oyuk göz göz dolaplar, kapaksız sahanlıklar, hasret motifli halılar yerde, düz beyaz uçları saçak saçak işli oyalı perde. Pencereler alçacık oymalı korkuluklu, tavanlar nar göbekli kahve renkli, her oda da bir ocak, ocakta ahşap geçmeli oymalı havadanlık, hayat denilen yer açık güneşli aydınlık mı aydınlık.
Tahta sehpa, bakır tepsi, ortasında toprak güveç. Güveç kenarına yemeği sıyırırken, bakır tepsiye bırakırken ses veren tahta kaşıklar; bir bir eksildi sesler, kesildi sustu nefesler. Duvarlara yapıştı boya oldu, perdelere esinti oldu dalga dalgalandı, daracık sokaklara havalandı perdeler, bahçelerde nar, narlarda evin timsali oldu bereketler. Ahşap kapılar aralandı umut oldu. Gelecek diye beklendi gelecekler.
Gel zaman git zaman Eski Cami’den selâ ile yankılandı komşunun direği, bahçenin orta yerinde boylu boyunca bembeyaz kefeni; evlere değdi kapıları araladı, kapı halkaları ses verdi, mandal ipi sallandı, sokak dar değdi her bir eve, kimi açık aralık tahta kapılardan, pencerelerde ki oymalı korkuluklara tutundu girdi.
Evin direği gidince;
Direğin destekleri payandaları da çıktı çivilerinden,
Kiremitler ayrıldı her biri birbirinden,
Oluklar koptu sarktı yerli yerlerinden,
Tavanlar göçtü odaların orta yerinden.
Eşyalar duruyor hala üst üste, yığınla, takım elbiseler bile,
Kırık ayaklı dolaplar, sararmış fotoğraflar camsız çerçevelerde.
Örümcekler sallanıyor toz tutmuş köşelerde ağlarından
Anılar, gezindikçe tozlarla dökülüyor tavan aralarından
Çürümüş yatak yorgan, küflenmiş sandığın menteşeleri,
Gıcırdayan kapılarda hüznün melodileri.
Bir benim beklerken dayandığım duvar kaldı.
O da bana bunları, bunca hayatı bir bir anlattı.
Dokunmasam hissetmeyeceğim o da susacaktı,
Duvar da yıkıldı yıkılacak, gider ayak beni de ağlattı.
Susmuş sesler kesilmiş nefesler yankılanıyor sözler
Gitti artık ne kadar onarsak da evleri dönmeyecekler
Hayal benimkisi yaşatalım bu evleri düşüncesi
Kimler gelmiş, kimler yaşamış, göçmüş gitmiş nicesi.
Gel vazgeç her bir ev yıkılsın kaybolsun silinsin hatıraları
Kuru duvar, boyalı tahta, işli kapı anlatabilir mi yaşananları?
Hüzün dalga dalga, sevinç içerlere kadar kararmış düşünceler
Her bir anı her bir hayal sinmiş her biri şimdi kimbilir nerdeler.
Kaldırımlarda yürüyemiyoruz; artık söylemiyorum, dinlemiyorum bile konuşmuyorum susuyorum, cevap dahi vermiyorum. Bakmıyorum görmüyorum.
Çimler sulanmıyor, ağaçlar kurudu; duymuyorum yolumu değiştiriyor güzele güzelliklere bakmak için yol sokak cadde mekan değiştiriyorum. Bulabilirsem.
Bağrışmalara itişip kakışmalara kulak vermiyor merak da etmiyorum.
Ona buna söylenen, onun bunun aleyhinde konuşanlara tenkit edip ahkam kesenlere gülüp geçiyorum. Oturuyorsam kalkıp gidiyorum. Kalkıp gittiysem geri dönmüyorum.
Trafikte; küfür yerine geçen kornalara, arabalarının içerisinde aslan kesilenlere, el frenini çekip arabanın kapısını açamayanlara, kırmızı da geçenlere, yeşilde sallananlara, sarı da yürü lan diye korna çalanlara, yaya olsun sürücü olsun magandalara şaşırmıyorum.
Kaldırıma park etmiş ama tamamı ama iki tekeri, geçecek yer kalmamış, iğne deliğinden geçiyorum. Bebek arabalıyı, engelliyi düşünmüyorum.
Kaldırımda değil araç park yerinde, caddede tavla oynayanlara ve onları seyredenlere şansınız bol olsun demeden geçmiyorum.
Anasının yanında henüz fidan olan ağacı tutup sallayan çocuğa, ufacık gölgesinde oturmuşlar ama dipleri kurumuş yeni fidanların daha sonra kuruduğunda bir bardak suda mı dökemediniz demiyorum artık. Benim iş yerimin önünü kapatıyor bu ağacı buradan kaldırın diyen esnafa da hayırlı işler diliyorum.
Kuyrukta; açık göz saygısızlara, kendini bu yolda uyanık sananlara, insanlıktan nasip almamış, almaya da niyeti olmayanlara, uyanık geçinenlere, insanların ayaklarına basıp omuzlarından uzananlara yer veriyorum, yüzleri kızardı mı acaba diye bakmıyorum.
Kentlerden şehirlere, köylerden sözde mahallelere, mahallelerden caddelere sokaklara; eğitim öğretim, idare yönetim, kanun kitap, hak hukuk, imar mimar, çarpık çurpuk, yamuk yılık, eğri bürü, olanları, yıllardır yaşanmışlıklara karşılık bunlarında insanca yaşamak hakları dedim demiyorum.
Araç parklarında çıkan kavgalara, konu komşu bıçaklamalara, levyeyle adam dövmelere, bolca küfür, efelenmelere, yiyin birbirinizi demiyorum ama içimden geçiriyorum.
Daha neler aklıma gelmiyor ki neler neler? Bin seneler lazım, milyon günler geçmesi gerek. Ömür dediğin üç günmüş. Biri geçmiş, diğeri gelecek, gün bugün yaşadığın. Ona da yaşamak mı? Demiyorum.
Miyorum, mıyorum, diyorum ama şişiyorum şişiyor.
Yollar süpürülmüş, pırıl değil ama kabası gitmiş, yine de süpürüldüğü belli oluyor. Antik bir kentte yollar süpürülmüş. Bizim sokakta sünnet düğünü var bi silinip süpürülse bi de ricam olacak belediyeden sulasak malum yaz sıcağı. Sanki böyle bir hava vardı, antik yolda. Protokol; kimi makosen kravatlı, kimi adidas yarı spor. Önce ceketler atıldı az yürüdükten sonra terler. Temiz kazı yapılmış, gezdik tüm kenti döndük geldik başladığımız yere, pabuçlar toz olsa ya bir kere.
Agora, evler, dükkanlar, deri imalathanesi! Meclis yapısı, kent kapısı, ticaret merkezi, hamam natamam, tiyatroya kadar geldik üst üste iki kemer, tünelmiş burası meğer. Halk tiyatroya buradan geliyormuş. Manisa Büyükşehir Belediyemiz maddi destek verirken önce tiyatroyu kazalım dedi. Cengiz Başkanın kazı ekibine müdahalesi değildi bu temenni mahiyetindeydi. Büyükşehir Belediye Başkanımız hesap adamıdır acaba bi bildiği var altın maltın mı çıkaracak diye merak eden gezi heyetindekiler tiyatroyu soruyorlar habire. Üzeri toprakla örtülü yamaç bir yer hiçbir iz yok topraktan burnunu çıkarmış bir kaç taş var basamakmış bunlar. O kadar çok sordular ki Ersin Hoca’ya herkes tiyatroyu ezberledi; orası son basamak, burası sahne, şurası kazıldığında çok şahane.
Aigai’ye Kent diyorlar burayı biraz açayım: Manisa, gençliğimde şehirdi herkesi tanır bilir tanımadığım yüzler aşina gelir. Selam verir herkes birbirine, araç maraç olmaz taban tepilir habire…Buna şehir denir. Çocuktum ufacıktım, top oynadım açıktım, buldum yerde bir erik, onu da kaptı alageyik şiirleriyle büyüdük tabii öyle erikle felan doyulmuyor iş güç ekmek kavgası, alageyik yok ama canavarlar var hem de dik alası, böyle büyüye büyüye kent olduk. Bugün gezdiğimiz Aigai’ye de antik kent diyorlar. Hepi topu 10-15000 kişi yaşıyormuş Aigai’de. Koca dağın tepesinde, dönüverince geldik başladığımız yere. Ama adı kent sizi korkutmasın. Ersin Hoca diyor ki 200 kişilik asil aile gerisi köle, işçi, amele, avam tabakası. Sizin anlayacağınız kent şimdi anladığımız gibi değil zaten hepsi bu kadar, hem de en alası.
Cumhuriyet tarihimizi tam bilemezken Osmanlıyı bilhassa Manisa da yaşamış şehzadelerimizi hiç tanımazken M.Ö. diye telaffuz edilen yani 2000 yıl öncesi. Düşünün zaman mefhumunu koca ABD 300 yıllık öncesi meçhul. Bizim gezdiğimiz kent 2000 öncesinin kalıntıları onun altında yanında bi o kadar daha eskileri var kent tarihi oluyor 4000 yıllık. Kitaplar yazılmış inanmasak olur mu hem de cilt cilt kazıldıkça yeni hikayeler anlatılıyor. 65 yaşındayım neler gördüm neler en son torun torba, bu kadar kolay mı 1000 yıllardan bahsetmek. Adam sende sayan mı var demeyeceğim tabii. Ama biz kocadağı dönünceye kadar 2000 yıl geçti dünya bunca yıl hızla dönüyorsa milyonlarca yıl geçmesi normal.
Eski coğrafyacı var belki de Evliya Çelebi bu soydan geliyor o da antik çağlarda yaşamış,dolaşmış, anlatmış. Strabon. Buraya da gelmiş. Antik çağdan bahsederken isimlerin akılda tutulması çok zor okunması bile zor ben kolayını buldum sonuna us veya os eklediniz mi bi de rakamların başına MÖ koyduğunuzda şöyle bi arkanıza yaslanıp Strabon’a göre dediğinizde… O kadar da değil tabii ama ne yapalım? Bu kadar okuduk okuduğumuzdan fazla çizdik ama gel gör ki herkes mimar. İki taş, bir kolsuz heykel, antik otantik pratik çözüm.
Herkesi bilhassa emeği geçen herkesin haklarını teslim edelim. Tiyatroyu öyle bir yere koymuşlar ki sahne arkası uçurum Strabon’a göre benim gibi çakma tarihçilere oradan manzara seyrettiriyorlarmış. Eskiden tabii.
Şimdi tarihi olanı biteni bilmek öğrenmek kolay, akşamına feysler tivitler atılmaya başladı gidemeyip merak edenler bilgi sahibi oldu ama Kazı evinin gölgesinde yediğimiz börek, ekler pasta, çilek… lezzetlerini hiçbir sosyal medyada paylaşamazsınız. Bilhassa Ersin Hocamızın esprili anlatımı (Yusuf Hocamızın hocaya saygısı, pek açılamıyor.) Her şey bi tık değil yani.
Aigai hem ege hem keçi demekmiş ikisini bağdaştırmaya çalıştım bulamadım. Aigai Ege’yi çağrıştırıyor. Kocadağın tepesine onca taşı taşıyıp kırıp döküp, kesip döşeyip kent yapanlar çok akıllı olmalarının yanında keçi gibi inatçıymışlar. İn koca dereye su iç çık koca tepeye çalış, insanlarının bi tek keçi gibi sakalı, kıvrım kıvrım boynuzlarının çıkmadığı kalmıştır herhalde.
Benim ki bir günlük hikaye ama kütüphaneleri dolduracak araştırmaları yapan önce Ersin Doğer hocama, Yusuf Sezgin hocama tanıyamadığım kazı ekibinde ki arkadaşlarımıza destek veren herkese, tarih hep yazmakla olmuyor arada bi yazdırmakta lazım; Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’e teşekkür ederim.
Hocam laf aramızda tiyatroyu bende merak ediyorum, hakkaten bi şeyler çıkacak gibi duruyor. Sessiz, sakin, mütecessis.
1970 senesi Vişnezade’de ki talebe evimizdeyiz kapı çalındı, okullar olaylardan dolayı kapalı aylak gezen talebe arkadaşlardan biridir düşüncesiyle kapıyı açtım. O da ne? Kapıda bir başcavuş ve kalabalık bir asker müfrezesi arama yapacağız deyip paldır küldür eve girdiler. Talebe evi olduğumuz için bu baskın. Kimliklerimiz istendi ev arandı kimlikler tarandı. Kimliklerimiz didik didik edildi desem yeridir. Biz bir daha geleceğiz dediler ve gittiler.Kimlik bu gibi hallerde çok önemli yoksa yandı Kerim’in arpa tarlası o kadar yani. Gençlik yılları o zamanlar çok kimlik sordular. Araç kullanırken sorulan ehliyetler hariç.
Bu kimlik denen tanıtıcı belge sadece insanlara mahsus değil canlı cansız her yerde geçerli. Şimdi yeni bir akım çıktı marka kent hoppala markayı biz insanların kullandığı eşyada alet edevat gibi araç ve gereçlerde bilirdik.
Kentlerimiz yozlaşa yozlaşa inşaat malzeme firmalarının ürettikleri malzemeleri her yerde her kentte kullana kullana kent dediğimiz sözde şehirler birbirlerine benzer oldularrr. Zaten her kentte en geniş cadde 25 metre en büyük park 5000 metre daracık sokaklar yürünmez kaldırımlar yol kenarında ki kaldırım üstünde ki demir yığını araçlar her yerde aynı. Parklarımızın bir köşesinde çocuk oyuncakları bir iki firmanın malı aynı, mutlaka her parkta bir kafe kafenin önü arkası sağı solu sigara yasağı malzemelerinden naylon kaplama. Aç sigara iç, kapa meşrubat iç. Açılır kapanır tavanlı, buralarda meşrubat biraz daha pahalı. Her yer aynı velhasılı.
Marka kent; Turizmi var marka, tarımı var marka, sanayisi o da marka. Müze, kent arşivi, kütüphanesi, tiyatro, operası var mı yok. Benim torunda bebekliğinden kalma bir alışkanlığı var etiket hani yakalarda kenarlarda olur ya onları tutup uyuma alışkanlığı. Bu marka kent merakı olanlara bu etiketi tavsiye ederim. Tut bir ucundan o kadar rahat uyunuyor ki top atılsa duymazsın.
Manisa: 4000 yıllık tarihi var müzesi yok. El yazma kitapları var yüz üçyüz yıllık, şehzadelere ait Osmanlı arşivleri var kütüphanesi yok. Üzüm, bağbozumu, yılları var bir belgeseli yok. Tarih diyoruz camiden hamamdan iki handan başkası yok. Eski bir kent; kültürü, örfü, adeti, var kent arşivi (müzesi) yok.
Bir şehrin kimliği kültürüyle ölçülür, şehir planının dokusuyla tarihi yapılarıyla, kimlik kazanır, yeşil olmasıyla, gölleriyle, antik şehir yerleşimleriyle, köyleriyle köylerinde ki gelenekleriyle marka değil kimlik kazanır. Bu zenginlikleri ile anılır tanınır yaşanır. Yaşamaya, görmeye, gezmeye, anlatmaya, anlamaya, romanlara konu, filimlere senaryo, olmalı.
Bir adettir gidiyor ortak akıl. Manisa platformu, sevdalı sevdasız herkes Manisa için diyor yemekten kalkıncaya kadar. Hani adamın karısı ölmüş mezarlığın kapısından çıkarken şapkasını düzeltiyormuş.
Bir etnografya ve arkeoloji müzesi, kent müzesi, kongre merkezi; toplantı seminer salonları, büyük konferans salonu, kent kütüphanesi, tiyatro, konser salonu, resim heykel sanat galerisine sahip olmakla kimlik kazanılır, şehrin görgüsü, kültürü, sanata olan bağlılığı, tarihi eser ve yapılara, kente sahiplenmekle kent bilgisi, kültürü oluşur.
Giderek eğitim, sosyal yaşantı, ekonomi yönüyle de kentimiz kalkınır.
Ovanın uçsuz bucaksız yeşilinde, tozlu yollarda giden bir at arabası. Üzümler henüz korukta yeşillikler, yapraklar, asmalar, taze yeşil, açık yeşile yakın berrak yeşil. Büyük badem ağaçlarının yanında, incirler, çitlembikler.
Asmalar; kısa bodur belleri bükülmüş gibi duran yaşlı yer bağları, aralarında sınırları belirleyen bu badem ve incir ağaçları, heybetiyle bağların koruyucusu gibiler. Yalanda değil sınırları bekliyorlar. Ayrıca tozlu yol boyunca da aynı ağaçlar sırayla yol boyunca dizilmişler. Tekerleklerin iz yaptığı yer toprak, ortası kısa bodur otların yeşermeye çalıştığı tümsek çukurda giden yolda atın lak lak sesine arabanın dingil sesleri karışıyor.
At arabasının arkasında küçük bir çocuk elinde irice kısa tüylü bir köpek onunla beraber arada bir koşup oynarlarken arabayı takip ederek yürüyorlar. Dinlenmek için incirlerin bademlerin gölgelediği dar yolda duruyorlar araba yoluna devam etse de. Küçük çocuğun ayaklarının arasına oturmuş köpeği küçücük elleriyle sırtını sıvazlarken. Arada bi konuşuyor onunla “aslanım benim Kocagudom, dinlendik, hadi gidelim” der demez Kocagudo yola koyuluyor. Araba yüklü tepeleme, kalınca bir branda türü bezle örtülmüş gözükmüyor ne taşıdığı. Ağır ağır dönen tekerleklerin dingil sesi yola devam ettiğini gösteriyor.
Kısa bir yürüyüşten sonra arabaya yetişmişlerdi. Akmescid Deresi’nin kışın aktığı yazın yol olduğu dere yatağıydı yol dedikleri. Horozköye yaklaşırlarken sola saptı araba, dere yatağı yoluna devam ediyor o da tozlu olan Horozköy yolunun yanından giden demiryolunun altından Gediz’e ulaşıyordu.
Komşular kendileri yok ama damlarını boyamışlar bembeyaz badanadan okunuyordu yakında bağa taşınacakları. Yaklaştılar bir dönemeçten sonra Hatçebaların damı gözüktü badem incir ağaçlarının arasından o da beyaz badanalı idi, geçen hafta gelmişlerdi onlar, arabanın sesini duymuşlar merakla bekledikleri bizi karşılamak için damlarının arkasında ki yola çıkmışlardı. Selam verdiler annem arabanın üstünden uzaktan “hoş bulduk hoş bulduk” nidalarının arasından bağımızın yoluna dönmüştük. Koşmaya başladı çocuk köpeği tasmasından çıkarmış yarışır gibiydiler. sevinç çocukta vardı da köpeğe ne oluyordu. O da koca kış bahçede bağlı kalmış hürdü, bağda asmaların arasında. Kulakları arkaya savrulurken dili bir karış öndeydi, öne geçtiğinde geri dönüyor çocuğun bacaklarına dolanıyordu. Küçük çocuk damın yanında ki tulumbadan su çekti köpeğin tasını doldurdu, çocuk da içerken annesi bağırıyordu “terlisin çok içme.” …
Ayva ağacının altında damın yanında ki tulumbanın suyu yazın soğuk olurdu. Akşamları babamın bağdan seçerek kestiği iri taneli üzümleri kovada tulumba suyuyla soğutur yemekten sonra ay ışığının yıldızlara meydan okuduğu akşamlarda transistörlü radyoda ki türk müziğinin nağmeleri eşliğinde yerdik. Arada bir gecenin sessizliğini bozan komşu köpeklerinin havlamaları duyulurdu uzaktan.
Köpeğin bekçilik yapacağı akşam saatine göre küçük çocuk “Baba. Gudo’yu salayım mı?” Derken, yatmadan önce vazifesini yaparken son bir defa daha köpeğini görmek, sevmek isterdi.
Bağ: Manisa da seneler önce çok önemli bir kültürdü. Taşınması ayrı, bağ bozumu ayrı, bağlardan göç etmesi ayrı bir kültür hazinesiydi. Biz bunları yaşayan son kuşaklarız. Şimdi taşınmaz kültür varlığı olan yani dilden dile anlatılan bir geleneği örfü adeti giderek unutacağız, bu anlatılanları yaşayan az kimse, çok az da büyüklerimiz var ama bizlerden sonra şu an dahi yaşayan olmadığı gibi anlatanda kalmayacak.
Bağbozumunun belgeseli hatta belgeselleri yapılsa elde kalan bir belgemiz olur kentin arşivinin bir köşesinde bulunur.
Saygılarımla.
İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı Seferhisar ilçesinin mahallesi olan (köyler mahalle oldu ya bi anda yaşam seviyeleri yükseldi son model arabalar, otopark sıkıntıları, parklar, kültür sinema salonları, AVM’ler sayesinde hak ettiler çünkü mahalle olmayı.)İşte böyle bir yerdedir Teos. Liman kentidir şimdi her ne kadar yazlıkçıların istilasına uğramış olsa da; önce İngilizler, Fransızlar, 1966 yılından sonra sırasıyla çeşitli üniversiteler kazı yapmış en son Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Arkeoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa Kadıoğlu Başkanlığında yürütülen kazılar ve sahiplenme ile istilacı yazlıkçılardan rantiyecilerden korunmuştur. Musa Hoca ile Antik Kenti gezerken gördüm önce dört metre kalınlığında ki surları ortaya çıkarmış şimdi anlıyorum istilacılardan korumak içinmiş!
Coğrafyacı Strabon önerdi bu yeri bize önce küçük bir balıkçı köyü olan Athamas balıkçılık yapan ailesiyle buraya gelip Athamantis adını verdiği balıkçı köyünü deniz kenarına kurar. Zamanla M.Ö. 1000 yılarında iyonların güçlü ve zengin olan denizci kolonizasyonlarından Naoklas Atinalı Apoikos, Damasos ile Boiotialı Geres Milete bizim o devrin önemli mimarı olan Hermogenes ile ortağız o zamanlar, agora yolu kenarında ki işyerimize geldiler. Bizi Miletoslu Thales tavsiye etmiş Ionia bölgesinin 12 kentin merkezinde olmasından dolayı bir Ion merkez kenti oluşturulmasını istediklerini söylediler.
Şimdi ki Seferhisar’dan Teos’a giden yol üzerinde yüksek bir yerden aşağıda ki düzlüğe baktık ve kararımızı oracıkta verdik. Düz ve geniş bir alana yayılacak olan kent iki liman ile bu limanları birbirine bağlayan bir planlama ana fikrinden hareketle ızgara plan önerdik (Amerika’ da çoğu kent ızgara planlıdır biz de Amerika’yı örnek gösterdik) ve ızgara planı uyguladık. Bu planın önemli caddelerinin ve meydanlarının yanına da; Akropol, gymnasium, agora, sarnıçlar, liman ve kenarına kilise, tiyatro, kent meclisi, gibi önemli yapıları yerleştirdik. (Bilseydik bu kadar yapı planlamazdık şimdi kaz kaz bitmiyor.)
Eski Mısır’a kadar uzanan deniz aşırı ticareti ile gelişen ve büyüyen Teos çok güçlenir ve diğer Ion kentleriyle birlikte Milet’e karşı ayaklanırlar, isyan başlatırlar. Teos bu isyana 17 gemiyle katılır daha çok gemi gönderen diğer kolonistlere rağmen Miletliler isyanı bastırır zengin ve ekonomik gücü olan Teos bu ayaklanmadan pek zarar görmez ancak bizim Çeşme Ildır muhtarlığına yıllık altı talent vergi ödemeye mahkum edilir.
Tabiata güç dayanmaz: Zenginliğin verdiği alem hayatı, içki, kadın, kumar, kız isterken ne kadar kötü alışkanlığı olup da vermediğimiz gece hayatlarının tamamı vardır Teos da. Bu hayatı Foça da ki vikingler ile paylaştığı için Teos’a kimse ilişmez. Ama Tanrı Zeus tarafından cezalandırılırlar. Kent yok olur onarılan fakat bir türlü kendini toparlayamayan kentin planını rakibimiz, Mimar Synoikismos, Sinek İsmail’e yaptırsalar da muhalefetin çoğunluğu nedeniyle itirazlar itirazlar meclisten geçmez ve uygulanmaz. Ürkmez meclisi Teos’un kendilerine bağlanmasını ister oysa hesap başkadır Teos Pergamon Krallığına peşkeş çekilir daha sonra Attalos ölürken senatoyu toplar borç içinde olan Teos’u Roma Krallığına satar.
Roma da gece hayatı olan bir imparatorluktur kaç para kaç para Teosu’ satın alır, ancak Teos deniz aşırı ticareti çoktan bırakmış, gemileri yakmıştır.
Romalılara ha bire şair, müzisyen, tiyatrocu, şarkıcı, zamanımız şarkıcılarının antik çağ kalıntılarını yetiştirirler. Roma surlarının dibine bırakırlar romenlik buradan gelir. Roma da çeşitli sponsorluk ve menajerlik işleri bir hayli gelişir, bu sanatçıları ülkenin çeşitli kentlerine festival, açılış, temel atma törenlerinde düzenlenen konserlere gönderirler.
Bu şarkıcılar o kadar çok para alırlar ki ve her konsere aynı isimler gide gide zamanla halk rağbet göstermez. Teos’lular, bırakalım bu işleri diye Teos Kent Meclisi’ne önerge verirler.
Akıllarını başlarına toplayan Teos’lular, antik çağın önemli filozof heykel ve resim sanatçılarını yetiştirirler.
Gezerken antik kenti feylosof felan görmedim ama gelinle damadı resim çektirirken gördüm, hatta daha başka insanlar da vardı.
Hadi ben meraklıyım da, bunların ne işleri var burada dedim. Demez komaz olaydım ben Teos’u çok sevdim bi daha geleceğim, size de tavsiye ederim.
İzmir’e 60 km. çok yakın bir. Yavaş şehir Seferhisar iki. Sığacık kale içi köylü pazarı da bonusu. Bir de Musa Hoca’nın Teos’u.
Köprübaşı deyince köprünün başında bekleyen birilerini göreceğim sandım ne köprü var ne bekleyen hayır bekleyen vardı yanlış olmasın sıcak karşılandık. Cuma namazını Borlu’da kılmış esnaf gezisinden sonra buraya gelmiştik. Çilek bahçeleri olan bir ailenin bahçede ikram ettiği öğle yemeğinin lezzeti anlatılmazdı Anadolu da şehirlerimiz köylerimiz bozulmuş ama yemek kültürü hala dünden gelen lezzetiyle süregeliyor. Bir de erkeğin kalbine giden yolun mideden geçmediğini iddia edenler var. Lezzet olmazsa elbette kalbe yol değil çıkmaz sokaklar açılır.
Yemeğe giderken sohbet ediyoruz yaya yürürken. Biz çileği 1999’a kadar bilmezdik nasıl bir ağaç acaba derdik deyince bastım kahkahayı, az önce arkadaşıma aynı şeyi söyledim. Çileği tanımayan insanlar Avrupa Pazarına kafa tutuyorlar dedim o da güldü. O yılda Milliyetçi Hareket Partisi koalisyon ortağı iken Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı MHP de idi. O tarihlerde Köprübaşında yapılan toprak tahlilleri ve ortam havasının ölçümleri çilek için uygun çıktı ve buraya fidelerin gönderilmesiyle Köprübaşı’nın çilek ile ilk tanışmasıydı.
Gün geçtikçe yol gittikçe üretici artıyor herkes çilekçi oluyor. Tütün yapan da varmış. Bizim yemek yediğimiz zeytinlikti hatta her zeytin ağacının gölgesine bir masa kurulmuştu. Zeytin ağaçları henüz altı yedi yaşında olmalı. Demek ki Zeytin, Tütün, Çilek. Köprübaşı tarım zenginlerini yetiştiriyor, ne mutlu. Ama alt yapıyı; soğuk hava depoları, çilek borsası, ulaşım, bankalar, otel, ilçeye gelen tüccarlara iş adamlarına sosyal alan; Demirköprü Barajı sahilleri, tekne ile gezinti, doğa fotoğrafları, balıkçılık, avcılık… ayrıca Sindel’de ki ilk insan ayak izleri, Adala Kanyonu Jeopark güzergahı…bunların da hemen alt yapılarına başlamak lazım.
Pazara uğradık kapalı olması sıcaktan bunalmış olan ekibi rahatlatmıştı. Alışveriş yapanlar ayak üstü atıştırmalık yiyenler, gidip gidip durmalar, selam verip hayırlı pazarlar demeler, sohbetler, iyi niyet gözlerden, samimiyet sözlerden okunuyor.
Değişen zaman, değişen tarım, hastalıklar, ilaçlar, gübre, mazot, susuzluk, iklim değişiklikleri, üretim politikaları, insanların asgari ücrete bağımlı kılınması, köylerden kasabalardan göç. Tüm bunlara karşılık devlet babanın; isabetli ve kararlılık göstergesi, planlamanın önemi, çiftçiye her konuda destek, yönlendirirken önünde yürümek, arkasında durmak. İşte gülen yüzler işte geçim standardı işte dünya görüşü büyük düşünmeler.
Köprübaşı köprünün başını tutmuş geçenden de geçmeyenden de para alacak. Ama cömert mi cömert.
Zenginlikten.
Yeşil: Tabiata hakim olan renktir. İnsana huzur verir. Umudu, yeniliği, gençleştirmeyi ve yeniden canlanmayı çağrıştırır, paylaşım ve uyumun rengidir.
Statlar onun için yeşil yapılmaz çimden kaynaklanır yeşil olması. Ama umut vardır, canlanma yeniden doğma şampiyon olma vardır statlarda. Maçlar anlatılırken yeşil sahaların yıldızı diye anlatılır futbolcular. Genç yıldızlar, sporcular buralardan doğar.
Bu sahalara bakmak kolay değildir. Hatta futbol sahasını yapmak çok zordur; drenaj sistemi, borular, yağmur ve sulama suyunun göllenmemesi için tesviye ve eğimler vermek, çimi sermek, ekmek, bakmak, sulamak, hepsi başlı başına bir iş, bir beceri, bir ihtisas işidir. Çim sahanın hazırlanması ayrı bir iş olduğu gibi tribünleri yapmak çok daha farklıdır her noktadan, köşeden sahayı rahatça görebilmek, tribün oturma yerlerinin kademeleri, yağmurdan güneşten korumak, aydınlatmak, hepsi için çok farklı bedeller ödenir.
Kısaca futbol sahaları bunca masraf maliyet ve bakımına karşılık on beş günde bir maç yapılır. Diğer günler çimler ellenir okşanır korumaya alınır. Bu kadar para emek, bir de maçı kaybeder küme düşersiniz. Top yuvarlaktır derler teselli olsun diye topun yuvarlak olduğunu hep biz bilir biz söyleriz. Başka ülkelerde köşeli olduğu için maçları dünya şampiyonlarını hep onlar kazanır. Bu da ayrı bir konu.
Demek istediğim on beş günde bir maç oynanır futbolumuz desen yerlerde ayaktan ayağa top gibi yuvarlanır, ayağına gelen patlatır gol olurrrr.
Birinci Lig’e çıkan takım için stat yapmak Allah’ın emri oldu artık. Hem de seyircisi çok olacak diye en az 30-40 bin kişilik yapılır. Birinci Lig’in ilk senesi mahalli takım topallar ikinci senesi yürüyemez olur, düşer, stat yapıldığıyla kalır. Sonra seyirci bin, iki bin boş koltuklar sökülmeye müsait, kırıp kırıp yıldız değil taş yapılır rakip takımı taşlamak için sahaya fırlatılır. Sonra stat masrafları karşılanamadığı için terk edilir makus talihine boyun eğer ucube olarak literatüre geçer.
Yeşil sahaların stadyumların masraflarını amorti etmeleri için yani onca emeğin karşılığını alabilmemiz için statlarda başka etkinliklerin de yapılması gerekir. Dünya ülkelerinde festivaller, olimpiyatlar, yarışmalar, o kentin genç takımları, etkinlikler, konserler, okul etkinlikleri, gösteriler, düzenlenir ve stadın hakkı verilir yani boş tutulmaz.
Türkiye Futbol Federasyon icra kurulu üyesi, başkan vekili, profesyonel kurul başkanı Arif Koşar Manisalıda Mercedes Benz Ege Kupası, ve daha başka Avrupa Genç Milli Takım futbol karşılaşmaları senelerdir Manisa hatta ilçelerinde yapılıyor. Hem stat kullanılmış oluyor başka amaca da hizmet ediyor hem de Manisamıza ekonomik katkı sağlıyor. O kadar yani, yetmez tabii.
Manisa stadyumumuzun adı 19 Mayıs Stadyumu.
Bugün de 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı: Biz gençliğimizde stadyuma gider orada ki okullar arası ve birlikte yapılan 19 Mayıs gösterilerini seyrederdik, tabii analarımız babalarımızda izlerdi. Koca stat yeşil çimlerin üzeri rengarenk öğrencilerden gözükmezdi önce boy boy türk bayrakları önde, arkada flamalar, sporcular, gençler, öğrenciler kortej geçişi yapar sonra gösteriler başlardı, bu esnada Spil Dağı’ndan dağcılar toprak getirir valiye sunarlardı. Daha sonra sahada protokolün önüne yer minderleri serilir aletli jimnastik ve yer minderi sporcuları çok güzel akrobatik hareketler yaparlardı. Manisa da bu konuda dereceler almış sporcular vardı. Üç adım, engelli, 100 metre, yüksek atlama çekiç atma, yer minderi gibi sporlarda derece alan sporcular yetişmişti. Sebep: Spora verilen önem ve 19 Mayıs’ta yapılan bu gösteriler gençlere birer teşvikti. (Şehzadeler şehri Manisa bana göre okçulukta dünya çapında söz sahibi olmalı stat kullanılsa olabilir belki de.)
Yeşil rengin anlamından yukarıda bahsetmiştim. Mavi’nin de kerametinden bahsedeyim:
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda stadyumun, yeşil sahanın yerini alan mavi, 60×100 olan yeşil sahayı 7×7 ebadlarında temsil edebiliyor. Göklerin, okyanusların, bulutların rengi olan sonsuzluk timsali mavi elli metrekare yere sığdırılmıştı. Genç nüfusumuz ve genç neslimiz ile övündüğümüz gençler elli metrekarenin bir köşesinde Manisamızın gençlerini temsil edebiliyordu. Bir avuç gencin Atatürkümüzün nutkunu duyurabilmek için gösterdikleri efor görülmeye değerdi. Milli kıyafetli akrobatik küçük çocuklarımızın sportif gösterileri, karate ve matraksiyon gösteriler; Cumhuriyet Meydanının kuzey batı köşesinde güneşe karşı kurulan 50 kişilik bir oturma grubuyla ve çok az kamu çalışanıyla, sıcak havada çekilen işkenceden başka bir şey değildi.
Kısaca bu bayramda da adet yerini buldu.
Bir grup arkadaştık hafta sonu altmış beşlikler,
Gözler kısık, temkinli yaklaşım ile hayata gülüşler.
Neresinden anlatsam siyasiler altmışsekiz kuşağı diyor.
Oysa bunlar tüfeğin icad edilmediği devirden geliyor
Teknoloji, televizyon, telefon ne ki, lambalı radyolar revaçta,
Heyecan, komedi, maç; Erkan Yolaç, Orhan Boran,Halit kıvanç en başta.
Pire berberlik, devenin tellallık yaptığı zamanlardı.
Bizden huzurlusu yoktu mutlu olunacak şeyler çok azdı.
Sevdiğimiz kıza aşık, yüz vermeyenle arkadaş olurduk.
Dobra dobraydık her şeye alınmaz kırılmazdık kolay dost bulurduk.
Bulduğumuzu unutmaz unuttuğumuzda arar sorardık.
Şimdi kanka diyorlar biz kan kardeştik, yoldaştık, arkadaştık.
Koca adamlar olduk gülüyoruz o zaman ki hayatlarımıza.
Anlatıyoruz ahh ah diyoruz yıllar sonra yaşanmışlıklarımıza.
Beş duyunun yerini altıncı almış yüzlerde ki ifadeler okunuyor bilgiççe.
Ağızdan çıkan sözleri duymasak da, gözümüz seçmese de.
Bir aradayız işte eşlerimizle, çocuklar torunlar kendi hayatlarında.
Biz kendi havamızda olsak da onlardan bahsediyoruz her laf da.
Birer birer döndüler geldikleri yerlere. “Varınca arayın meraklanmayalım.”
Bir arkadaşım var ki ayrılamadık üç gün önce yoktu yanımda, şimdi arar oldum.
“Allah kerim ya olur ya olmayız”, yıllar sonra tekrar birbirimize ne kadar da alışmıştık.
Ayrılırken sarıldığımızda birbirimize gömleklerimizin yakalarını göz yaşlarımızla ıslatmıştık.
Sallanan eller bi dahakine nerede olacak, neye sarılacak, kimler soracak bizi.
Hakiki dostmuşuz şimdi daha da anlaşılıyor arayacağız birbirimizi.
Bi daha ki buluşmaya sözleştik ama ikinci defa hiç konuşamadık.
Telefonlaşırız dedik cevap vermemiz umuduyla diye anlaştık.
Kızaran gözler yumruk olmuş eller
Ne kadarcık hayat yahu şu ömürler.








