İçeriğe geç

BİZE NELER OLUYOR?

Muratgermen okulu ilkokul çağlarım. Fuat Özyürek öğretmenimiz. Okula tüm kitaplarımızı getiriyoruz. Babam Rahmetli Marangoz Hayri amcaya tahtadan bir çanta yaptırmıştı beş sene taşıdım okula gelip giderken. Fuat öğretmen’in beş yıl içerisinde resim müzik beden eğitimi yaptırdığını hatırlamıyorum yaptıysak da hatırlanmayacak kadar demek ki. Ama Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya derslerini sabah akşam yaptık, o zaman çift tedrisat yapılıyordu okullarda. Bu derslerin haricinde malımızı korumayı, sahiplenmeyi, öğretti yerli malımızı kullanmayı, Manisa’nın üzümünü, pamuğunu, tarımı öğretti. Gece okula çağırdı gökyüzüne kafamızı kaldırdık astronomiyi öğretti. Diş fırçalamadan üst baş temizliğine kadar, yalancılığın edepsizliğin namusun ne olduğunu öğretti. Arkadaşlığın yardımlaşmanın sevginin saygının değerini öğretti. O devirde öğrendik ama bu devirde içtimai ve beşeri münasebetlere dayalı ne kadar çok faydalı şeyler öğrendiğimizi aklımız erdiğinde büyüdüğümüzde fark ettik, öğretilenleri hatırladık. Gözümüzün önüne Fuat Öğretmen geldi yanlışlara karşı frene bastık. Yalancıları namussuz ve çalıp çırpanları tanımada hiç tereddüt etmedik. Doğru söylemenin asaletini yalancının sefaletini gördükçe hatırladık öğrendiklerimizin ne kadar önemli şeyler olduğunu Allah Rahmet Eylesin. Yaş dilimine baktığımda 1/13 zaman da 13/13 ünü öğrenmişim, öğretmiş. Hatta namaz kılmayı dahi tatbikat yaptırarak öğretmişti. Okul tatillerinde çıraklığa gider öğrendiklerimizi teorik olarak uygulardık iş yerinde ki saygıyı çalışkanlığı, ustalarımızın dürüstlüğü ile bunlarda mı Fuat hocanın talebesiydi diye kıyaslardık.

İlkokulda babamın ayakkabıcı dükkanında ki; babamın arkadaşlarına karşı davranışları, konuşmaları, müşterilerine dostlarına karşı hal ve hareketleri çocuk aklımla kafama yerleşiyormuş meğer. Orta okul çıkışında dükkana uğrayıp Tercüman Gazetesi’nin köşe yazılarını haberlerini okurdum, babam saya keser model çizerken kalfalar diğer çıraklarda dinlerdi okuduklarımı.

İşinin ustalığını, gece gündüz çalışkanlığını, sabah öğle akşam yemeklerinin saatinde hazırlanıp yenmesini, annemin yemeklere kattığı lezzeti, açtığı börekleri, yaptığı tatlıların ne kadar önemli ve bugünlerin lüksleri olduğunu öğrendim. Akşam yemekten sonra kısa sohbet ve babamın nasihatlerinin, çocukluk yaramazlık ve başkaldırmalarımızın hesaba çekilmesinden, günlük yaptıklarımız ve okulda öğrendiklerimizin hesabını verdikten sonra dersimizin başına otururduk. Çocukluğumdan çok sonraları İstanbul’da okurken; Fuat Öğretmen’in, babamın, annemin, abilerimin, arkadaş, ve komşularımızın, herkesin işini eğitim ve öğretimini layığıyla insani ilişkiler içerisinde özverili yaptıklarını öğrettiklerini örnek olduklarının farkına vardım.

Böyle yetiştirilirdi insanlar eve geldiğimizde annelerimiz evvela derslerimizi ödevlerimizi tamamlatır başımıza gestapo subayı gibi dikilir abilerime kontrol ettirir ondan sonra yatardık. Sabah erken kalkar kahvaltıdan sonra kapıdan çıkarken az olan trafiğe rağmen annem tembihlerdi bağırarak ama her sabah (şimdi de oku üfle diyor anacım) “sağa sola bak”. Okulda da “önce sola sonra sağa bakacaksınız” derlerdi o zaman ki refüjsüz yollarda ki trafikte. Herkes dürüst olunca; yamuk, yanlış, üç kağıtçı pek olmazdı aramızda, yanımızda, konu komşularımızda. Onlar dahi terbiye eder bi kabahat yaparız da babamıza anamıza söylerler diye korkar terbiye sınırlarında yetişmemize vesile olurlardı.

Evlerde: Bir kaçının haricinde var mıydı ama istisna olsun diye söylüyorum. Yer sofralarında yemek yenir yer yatakları musandralardan çıkarılıp serilir yerde yatılırdı. Dört bacaklı kalınca tahta sehpanın yanında masa lüks, mangalın bölgesel ısıtmasının yanında sobanın oda sıcaklığı lüks, çeşmelerin bahçe yerine mutfakta banyo tuvalette olmaları lükstü. Evinde çeşmesi olmayanlara sokak çeşmeleri lükstü. Daha ne lüksler vardı da anlatsam o zamanlarda çok garibanlıklar varmış bu kadar da olmaz deyip abartıyorsun denmesin diye söylemiyorum.

Ama bir şeyler de şimdiye göre lükstü: O zaman öğretilenler; şimdi ki saygı sevgi, şimdi ki ahlak, şimdi ki insani münasebet ve yardımlaşmalar, edep, adap… şimdiye göre çok lükstü.

Zaman geçmiyor ki; bir kavga, bir bıçaklama, bir ölüm, tecavüz, kaçırma, katletme, kirletme, hiddet, şiddet… haberleri olmadan geçsin.
Belki ekonomik yönden kalkınmış ülkelerle kıyaslanamayız ama dünya ülkelerinde olmayan hasletlerimiz var.

Bize neler oluyor?

TİFTİK, YIRTIK, PIRTIK…

Kot pantolonun tarihçesini bilmem ama ilk giydiğim tarihi bilirim.

Altmışı geçince ya çenen düşer ya pantolonun. Ne anlatacaksın? Elbette eskileri “gel evlat gel” dediğinde kimsenin gelmek istemediği zamanlar daha erken ama bu gidişle o günlerde çabuk gelecek gibi. “Gel evlat gel” demeye neden kimse gelmek istemez? Ya nasihat vardır ucunda ya da “ahh gençlik, neydi o günler?” Deyip palavralar, olmasa da “ben gençken” deyip başlayan övünmeler vardır. Bizim gençliğimizde böyle yaşlıları dinliyorduk. Oyalanacak pek bir şey yoktu. Maç, top bu bile yoktu. Babalarımızın para kazanma ev geçindirme telaşından bu takım işlere zaman mı ayrılıyordu. Biz ise futbolcuları sakızdan çıkan ufak oyun kağıtlarından tanırdık Lefter’i Metin Oktay’ı, Can Bartu’yu… Sarı siyah formanın İstanbulspor olduğunu bilirdik.

Lafımız futbol değil ama nereden geldik? Dedik ya, ya dil düşüyor ya pantolon ikisi de farklı şeyler ama yaşlanınca boy kısalır derler, pantolon boyunu ayarlatmazsan boy kısalınca paçalar yere değer bu da pantolonun düşmüş görüntüsü verdiğinden söyleniyor olsa gerek.

Her neyse pantolon düşse de, çabuk buruşsa da adam gibi kumaştandı. Dedemin bir fotoğrafı var siyah beyaz tabii. İki kardeş çekilmişler yaşlılıklarında. Helal olsun o devirde fotoğrafçıya gitmişler. Dedem ayakta abisi oturur vaziyette, dikkat çeken her ikisinde de kalın kaşmir kilot pantolonlu olmaları ama şapka ceket pantolon takım, her ikisinde de aynı kumaştan.

Gel zaman git zaman hangi tarihte Türkiye’ye geldi bilmiyorum ithaldi çünkü: Amerikan Pazarları vardı yabancı malların satıldığı yerlere deniyordu 1969 yılı talebeyiz, Karaköy Salı Pazarı’nda iş merkezi gibi tamamı dükkan Amerikan Pazarı neler var neler. Ütü istemez, bir ay yıkamasan da olur, eskimez, aşınmaz, buruşmaz, kolay kolay yırtılmaz, kirden pastan tahta gibi olur kirlendiğini göstermez, kokar mıydı hatırlamıyorum. Gençlik hevesi, kimselerde yok, havası var, İstanbul harici yani taşra da hiç yok. Amerikan Pazarı denilen bu yerden alırdık genciz de yakıştığı gibi kim yıkayıp ütüleyecek pantolonu. Bekarlık. Biraz eskidi mi Manisa’ya geldiğimizde yakınlarımıza verirdik, yenisini alır tekrar giyerdik. Arka cebin birinde kırmızı etiketinde Lewis yazardı. En havalısı da buydu. Lewis yazması. Kaç yılına kadar kot pantolon giydim hatırlamıyorum. Öyle ya bir zaman sonra bırakmak lazım hem iş, hem makam, mevki, hem de yaş icabı. Bıraktım da zaten. Öyle güzel kumaşlar çıktı ki kotla çapaya mı gideceğiz? Yoksa amerikan kovboyları gibi sürü mü güdeceğiz?

Biz bıraktık başkaları aldı hem de ne almak her bedendekiler; 36-46-56-66, 106 var mı? Yoksa da giyilince öyle gözüküyor. Kadın, erkek, yaşlı, müdür, amir, memur, iş adamı, fakir makir, artiz martiz, herkes benim talebeliğimde ki gibi tahta olmuş hala giyiyorlar.

Konuşmacı çıkıyor kürsüye üstte ceket altta kot, şarkıcı çıkıyor sahneye üstte faniladan bozma tişört altta kot, müdür makam koltuğundan masanın arkasından kalkıyor anaaa kot, kabzımal küfesi gibi olmuş kot, ödül töreni her ne konusu olursa olsun adı okunuyor sahneye çağrılıyor en gururlu anı salondakileri takmaz tavrı andıran akordeon gibi olmuş kot.

Bizi bu kotlar bozdu.

Biz ceket iliklemeyi, pantolon ütüsünü, takım elbiseyi, tiril tiril giyinmeyi, giyilecek yerleri bilerek büyüdük. Şimdilerde saygı tartışılıyor; giyim kuşam, kot mot, sigara migara, oturup kalkma, çak çak sakız çiğneme, bunlarla saygı mı olurmuş? Olan olmuş artık.

Şimdikiler saygısız mı? Ben öyle bir şey mi dedim?

Bari yırtığından olmasın.

BİR HASIRLIK YER AMA ASIRLARA SERİLİYOR.

Bir bir geçmiyor aklımdan unuttum geçenleri. Bir daha gelmek ister misin diyorlar dünyaya? Kim isterse gelsin tadı mı var, tuzu mu? Zengini aynı teranede, fakiri her gece meyhanede, garipler kuytu köşelerde, her şeyi de olsa nasipsizler, geçimsizler topu bi yerde.

Nesine kanıyoruz? Nesine dönüyor fırdolayı geceler gündüze, gündüzler geceye? Taze başlangıçmış her sabah, gün yeniden doğuyormuş. Sen külahıma anlat bunları boş laf geceden kalanlar gündüz ağarınca gözüküyor. Bir öncekiler şimdi önüne geliyor. Hiçbir şeyin yeniden doğduğu, taze başlangıçlar yaptığı felan yok. Çocukluğun safiymiş günahsızmış. Senden öncekiler unutulmamış, defter diyorlar yazmışlar iyi de sana okutturuyorlar. Uygulamayı sana yaptırıyorlar hani safilik. Dünyadan bi haberken öyle yazılar yazmışlar ki oku bakalım A, oku bakayım… öğretiyorlar hem de 29 harften fazlasını.
Bizden sonrakileri düşünerek bakmak lâzım dünyaya, benden sonra ki tufan olmaz, öbür tarafta da tufan var.

Ne ektiysen onu biçtiriyorlar, hem sana hem senden sonrakilere.

Arada bi parmak bal, sarkık dudaklar taban simidi olsa da çok geçmeden sümüğünü çekersin. Göz görür gönül katlanamaz anı geldiğinde; gözler ağlamak içindir, hem de iki tane çaybaşı deresi gibi çağıldasın diye. Hadi ağlamadın diyelim içine akıtırsın gömleğinin içine değil taaa derinlere içine, ayak tabanlarından çıksın diye beklersin içerde kalır birikir birikir bi yerleri çürütür gam olur, tasa olur, yasa boğulur, kaygı, kuşku olur, dert olur… olur da olur.
Hastalık ustalık ilaç doktor kâr etmez merhem olmaya, ‘binayı nem insanı gam çürütür’. Teselliler bu zamanlar için duygularımızın literatürüne girmiştir. Çok geçmez yalnızlığın başbaşalığında afakanlar basar.

Her şeye rağmen gülen tarafı da vardır dünyanın, akılda kalanlar üzüntülerden azdır.

Sevinçler kısa sürer, büyüsün sürsün gitsin diye paylaşılsın derler. Düğünler, doğum günleri, ve benzeri, onun için kalabalık olur. Görüntüler kaydedilir, fotoğraflanır boy boy pozlar feyslere yüklenir, tivit atılır, yeni yoğunlaşmaya başlandı instagrama gönderilir. Sosyal sitelerde ki paylaş butonu budur paylaş ki namın yürüsün. Sosyal medya diyorlar sen paylaşıyorsun onlar semiriyorlar büyüyen onların banka hesapları bizimse namımız!

Sevinçleri paylaşan siteler giderek artıyor yenileri de eklenecek gibi gözüküyor, üzüntüleri paylaşan olmaz. Bazıları sırtını sıvazlar süslü laflar eder. “Dünyanın sonu mu canım? Adammm sen de” “Kavanoz dipli dünya”. Bunlar biz bizeyken söylenir paylaştığınızda bu da literatürümüze dedikodu diye girmiştir. Zaten senden sonra ki köşede paylaşılır ilk karşılaşılanla.
Kimisi üzülür gibi yapsa da “eeeee çok olmuştu” “neydi afralar tafralar havalar? Senden büyük…” Bu laflar paylaşılır ama sosyal medyaya düşmez.

Evet üç günlük ömürde insan oğlu doğar, yaşar, ölür.
Üç günlük dünyada dünyanın her lezzetini tadımlık bir şekilde tadar insanoğlu. Her ne herze yerse onun tadı damakta kalır.
Acıyı da tatlıyı da içinizde hissedersiniz; acının adresi belli değildir. Sormaz. Bi yerlere yuvalanır buna tıp literatüründe virüs diyorlar. Tatlı kalbimizdedir. Uykularınız kaçmaz, sabah zinde kalkarsınız. Sıkıntılar olsa da teğet geçer. Dünyayı hafife alır assoliste bağlarsınız. Dünya size değil ama siz dünyaya kalbinizi açarsınız, bu literatürde değil gönüllerdedir.

BU DA HOŞGÖRÜDÜR.

DÜNYA SALTANATI

Bir fasl-ı baharın sonumu bu, nedir bu toz duman
Görmek için cihanı bilmek için insanı ol zerre-i umman
Olmak bilmek yetmez mi bu ne menem işdir pek yaman
Gülen eyyam, giden eyyam, geçen fasl-ı zaman.

Ölçemez mecid mecid bezleri endamına serse
Bir pakin endazeyi Gül-ü ruhsarına verse
Bir Gül icin bülbül figan-ı ahüzar eylese
Gonca-ı şeb-i nem kurur ateş-i püryan gelse.

Geçti nevbahar-ı ömrün, son demleridir bu.
Gülistan-ı ruhsarın sonu hazan-ı ruhsattır bu.
Bir şem-i, dem-i, mutlak-i ömrün hüsranıdır bu.
Dünya saltanatı, meth-ü senanın sonudur bu.

DOLMABAHÇE CAMİSİ…


Talebeliğimde 1970’li yıllar Nişantaşı Valide Çeşme’de talebe evimiz. Olayların patladığı zamanlar bir gün eğitim, bir ay taş sopa tatbikatı. Manisa’ya dönsen ya açılırsa, dönmesen cepten ye iç. Öğretimin pratik,eğitimin teorik günleri. 1965-70 arası İstanbul’un şimdiye göre nostalji halinin son demleri. Fotoğraflara bakıyorum da ne günlermiş demeden edemiyorum.

O devirde talebelik garibanlık İstanbul da öyle. 55-56 model Chevrolet, 7 kişilik yuvarlak çamurluklu Fordlar, Taksim’in taksim olduğu Ford taksi değnekçilerinin beş dakkada Beştaş, Eminönüeminönü diye çığırdığı meydandan (şimdi kupkuru bir alan oldu, başıboş gezen insanlar; bir araya geldiklerinde gezi Parkı dağıldıklarında biber gazı meydanı oldu). Boynuzlu troleybüsler ile Fatih’de hukukta okuyan arkadaşlarımı ziyarete gittiğim de dönerken yürüyerek (şimdi çivisi mi çıktı her gün yeni yeni projeler çiziliyor) Beyazıt Meydanı’ndan, mimarlık dergilerini taramak için sahaflara, kapalı çarşıya biraz daha uzayınca Mısır Çarşısı, Galata Köprüsü’nden Karaköy’de ki Kalem Kırtasiye’ye mutlaka uğrar Crand’ache kalemlerine bakar param varsa koleksiyonu tamamlamaya çalışırdım.


Yürüyerek Dolmabahçe’ye gidiyorum, o zamanın sloganıydı “sokaklar yürümekle aşınmaz” o anlamda yürümezdim tabii, 25 krş otobüs parasını kar sayardım. Kabataş İskelesi’nden sonra Dolmabahçe Meydanı’nda mola verirdim.


Dolmabahçe Meydan’ı otopark olarak kullanılırdı. Kabataş set üstünün altında İnönü stadına yakın gazhane yokuşunun başlangıcında motosikletliler takımının sık sık toplandığı bizim de gençlik hevesimiz olan motorcuları model model motorları tarihi niteliği olan kafede onları seyrederken dinlenir bazı Cuma günleri Dolmabahçe Camisi’ne Cuma Namazına gittiğimde namaz vaktini burada beklerdim.


Dolmabahçe Camisi: Gümüşsuyu, Taksim, Beyoğlu, Harbiye gibi iş merkezlerine yakın olduğu için Cuma namazında caminin cemaati çok kalabalık olurdu. Asıl kalabalık olmasının sebebi, caminin boğaza karşı olması, iş merkezlerine yakın olması değil hocanın Cuma hutbesiydi. Cuma hutbesinde hocanın kağıttan okumayıp irticalen anlattıklarıydı. Güncel konulara değinir insanî ilişkilerde ki davranış ve düzeni islâmî açıdan anlatmasıydı.
Kağıttan okumayı merkezi yayın olarak adlandırılıyorduk o zamanlar. Cuma günleri hocalarımızın ellerinde bazen A4 kağıdı büyüklüğünde bazılarında dörtte bir büyüklüğünde kağıtlar gırgırgır okunurdu. Bu okunanlar bir kaçının haricinde tüm camilerimizde aynıydı. Sene 1969, 45-50 sene geçmiş zamanımıza kadar.


19 yaşında delikanlı fakülteyi bitirdi, mimar oldu hem de 41 yıldan beri mimarlık yapıyor, iki çocuk dört torun sahibi. Bir çok yakını arkadaşı bu dünyadan göçtü gitti. Manisa 45.000 nüfustan 400.000 nüfusa ulaştı. İstanbul 1.5 milyondan 15 milyon oldu. Anlattığım 70’li yıllarda ki delikanlı Manisa’da ki ailesiyle konuşmak için postaneden telefonu sabahtan yazdırınca öğleden sonra konuşabiliyordu.
O delikanlı 65 yaşında cebinde 25 yıldan beri cep telefonu var şimdi internetten torunları ile görüntülü konuşuyor. Aydınger kağıdına graphos kalemi ve Te cetveli ile çizdiği projelerini bilgisayarda bilgisayar programı Autocad kullanarak çiziyor. Kısacası; yani hem dünya hem ülkemiz nereden nereye geldi. Onlar gelmedi insanlar yaşayarak, zamana uyarak getirdi. Milenyum Çağı diyorlar. Dünya değişti. Hocaların elinden şu kağıt düşmedi. Kağıt aynı A4. Okunanlar aynı, hutbeler aynı. müslümanlığın ilk yıllarına ait hikayeler bile aynı…


Anlatıyor Hüseyin Hoca, başlıklar:
-Bize neler oluyor ki?
-Eleştirirken genelleme yapmayalım.
-Kişiyi değil yanlışı düzeltelim.
-Eğitim mi eğilmek mi?
-Çocuğun bir yanlışını görüp bu çocuktan adam olmaz demenin yanlışlığını anlatıyor.
-O kadar iyi hallerini söyledikten sonra “ama” dememeyi anlatıyor.
Anlatıyor da anlatıyor, o anlattıkça her Cuma 1969 Dolmabahçe Camisi gibi 2015 mescidi dolup taşıyor.

Beşeri, içtimai hayata, edep ve davranışlara dair anlatılacak o kadar çok konu var ki, anlatıyor da anlatıyor. A4’lere sığmaz.


Değişen Türkiye’de değişmeyen; Cuma’da ki hutbeler, hutbelerde ki hikayeler, merkezi yayından A4’kiler…

 

MÜZEYYEN’İN ARDINDAN…

Abi be, gidiyor bir bir eskiler.
Yenilere dair yok bi haber.
Nostalji diyorlar buna ama
Yeniler maalesef bi haber.

Geçiyor günler geceler boşuna
Ne candan ne canandan var bi haber.
Felek alacak elbet bir gün bu canı
Kalanlar olsun be abi olmasınlar bizden bi haber.

Ahh çekince içime dünyalarım sığıyor,
Yaşanmışların yanında yaşananlar bi haber.
Geç bunları geç dünyaymış hıh…
Dünya buysa yaşayanlar o zaman bi haber

“ALLAH KAVUŞTURSUN.”

Allah Allah ne kadar da çabuk geçti zaman. Günleri tesbih tanesi gibi birbirine ekleyince imamesine çabuk varılıyor. Vuslat ile hasret aynı mekan olunca zaman geçmemiş gibiydi. Mekan aynı oyuncular aynı roller farklıydı. Mizansende göz yaşı var, heyecan var, sarılıp sarılıp kucaklamalar var, valizlere çantalara kadar her obje aynı. Bir farklılık vardı birinin kapısında gelen yolcu diğerinde giden yolcu yazıyordu.

Gelen yolcu kapısı; ne kadar çok özlenmişliğin uzaktan görünce burdayız deyip sevinç ve heyecanla el kaldırması ile yerini belli etmeler, kendini gösterme çabası, karşındakilerin de sana doğru yönelmeleri, karşılıklı koşturmalar ve bir noktada çarpışırsacasına kucaklamalar. Çantayı mı alayım, valizi mi? Ufaklık zaten çoktan kucakta.
Dedik ya zaman ne kadar çabuk geçiyor. Yaşlanınca daha mı hızlanıyor bu zaman ne. Karşılama seremonisi kısa bitti evde uzatırız diye.

Giden yolcu kapısı; hasretliğin özlemin başlangıcı, sarılırken bırakıp bir daha sarılmalar istemeden kucaktan indirmeler. Yere bırakırken elinde ki valizi kucağında ki ufaklığı paçanda ki de dahil ayrılık öpücüklerine göz yaşları karışıyordu onların eve dönüş sevincine… Anlayan anlıyor bir daha ne zaman kavuşuruzun hesabını yapıyorduk. Yine el kalktı bu defa sallanıyordu nazlı, sakin, istemsiz. “Ölüm kaderde var ayrılık olmasaydı”.

Gurbete giden döner mi bilmem? Dönse de kalan görür mü bilmem? Özlem diner mi? Göz yaşı durur mu? Arada bir hatırlamalarda yeniden başlar mı? Hepsinin cevabı var da cevaplaması zor…

Şimdi ki gurbetlerde çakma: Uçak tekerlerini piste koyunca ayaklar yere basar basmaz “geldik” telefonu. Uğurlarken çekilen fotoğraflar facebook da daha arkanı dönmeden. Videolar ekstrası. Şöyle doyasıya bir özlem duyamadan normal hayata dönüş…

Oysa:
Günleri gecelere ekleyip süren yolculuklarda kara tren, hasret kavuşturan; tekerlerin raydan her atlayışında ki sesle mesafelerin uzadığı, kara bacasının kapkara dumanıyla kara düşüncelere karabasan gibi bastığı, hasret başlangıcıyla gurbet yaşlarını gizlemek isterken dolu gözlerle pencereden bakış, yol boyunca ağlayış. Üç gün sonra vardığını yazılan mektupla bir ay sonra okuyunca öğrenmek. Gurbet bu olsa gerek. Gelmek gitmekten zor. Gitmek daha zor, onbeş gün öncesinden hazırlık başlar, hediyelikler; evde yapılmış kırma zeytin, tarhana, domates suyu, çöpü ayıklanmış kuru üzüm, bir kaç örülmüş atkı kazak, nafakadan arttırılmış parayla çarşıdan alınmış basma. Komşularla vedalaşıp selam alıp götürmelere istasyondan konu komşu hısım akraba dahil davul zurnasız uğurlamalara kadar. Gurbete yolculuk böyle yapılırdı. Ağlasan da sızlasan da değerdi her bir iç geçirmelere, göz yaşı dökmelere, vardı mı acaba? Meraklanmalarını dönünce öğrenmelere kadar. Mesafelerin uzun, zamanların upuzun olduğu, haber alamamaların, adıydı hasret.

Git git bitmeyen yollardı gurbet.

O zaman öyleydi gurbet şimdi böyle mi yani? Araya mesafeler girdi mi gurbet gurbettir. Özlemenin adı hasrettir.
Yolculuk kısa, zaman az da olsa. Arkadan söylenen teselli edici dua o zamanda vardı şimdi de.

“Allah Kavuştursun.”

 

REİSDERE-2

Çocukluğumun yaz tatillerinde ata biner gibi bacak aramıza aldığımız tütün kargılarını at yaptığımız tozlu sokaklarında koşuşturduğumuz köy.

Yer gök taş, evler taş, yollar taş tozu, sokakların iki yanı bahçe duvarları kilometrelerce taş, bazıları tek çoğu iki katlı büyük evler. Alt katları tütünlerin deniz kıyısında ki tarlalardan kırılarak eşekler ile getirildiği, çoluk çocuk yaşlı her aile ferdinin şişlere dizdikleri kireç sıvalı duvarlarına tütün kokusu sinmiş, rabıta kaplı tabanları, ahşap kirişli ahşap tavanları, kapıları iki kanatlı tek mekanlı büyük hanaylar.

Bir ucunda dizilen şişlerin kargılara geçirildiği istif bölümü, bir ucu mutfak, zifirli eller ile yapılmış yemeklerin zifirli eller ile yenilerek tadına varamadığınız ama bahçede yetiştirilmiş elbette doğal sebzelerden yapılmış domates salatası ve taze fasulyenin, zeytinyağının leziz tadını biz de çocuk halimizle anlamadığımız yemekleri yerken bir taraftan da tütün dizen usta yaşlı eller, yorgun yüzler ama gülümseyen hatta her an gülen neşeli yüzler, çakır gözlü güzel yengelerim, halam ve yeğenlerimin, oyunlarımın dünyası.

Arnavutluktan mübadele ile buraya yerleşmişlerdi dedemin kardeşleri, Reisdere Köyü tamamen akraba. Her yaz bizde Manisa’dan tatile gelirdik, bize tatil babama amca çocuklarını ziyaretti aslında. Onlar sabahın alaca karanlığında şimdi villa dolu o zaman ki tütün tarlalarına giderler öğle güneşi tepeye varmadan köye dönerlerdi. Basık tepenin bir ucu deniz arka ucu köydü.

Öğleyin yemekten sonra biraz dinlenilir kahve çay ve sohbetten sonra ikindi vaktine yakın yine tepe aşılır. Denizin hafif çalkandığı beyaz köpüklü hali sırttan mavi üstünde beyaz çizgiler gibi gözükür, denizin esintisini hissederdiniz tepeden aşağı inerken. Bizler ufacık bebeler eşeklerin semerine bağlanmış iki yanında ki boş tütün küfelerinin içinde sallana sallana elde çomaklar ile eşeğe vuracağımıza birbirimize vurmak ister korunmak için küfenin içine çökerdik. Tütün tarlasında ki hasırdan çardaklara malzemeler bırakılırdı. Bizde büyüklerin yardımı ile küfelerden indirilir, soluğu denizde alır, don gömlek girerdik denize. Güneş denize değmeden dönüş başlar yorgun bizler dolu küfelerin yerine eşeklerin semerine diğerimizde kıçına biner tıngır mıngır köyün yolunu tutardık.

Gündüz dizilmiş tütünler kargılara geçirilmiş evde kalan ihtiyarlar tarafından güneşe sergiye çıkarılmış bile. Akşam yemeğinde yorgunluktan uyuya kalan bebeler uykuda, eşek sırtında ki sallanmadan semerin belimize vurup acıyan kemiklerimizin sızısını duymazdık.

Eski bir Rum Köyü idi Reisdere Sakız’a gidenler burada yaşamış. Her bahçe duvarı her evi beyaz kireç boyalı hatta avlularının tabanları, merdiven basamakları dahi bembeyaz temiz bir köydü. Sanki planlı dar gölgeli sokakları bakımlı evlerinin, ufak ama domates salatasına sıkılan koruk asmasının mutlaka olduğu avluları bazılarının sebze yetiştirildiği geniş bahçeleri vardı. Kuyusu olan da vardı ama suyu kıttı köyün belli yerlerde ki köy kuyularından çekilirdi su. Kilisesi yıkık olmasına rağmen ayakta kalan duvarları vardı hala.

Üst kata bahçesinde ki taş basamaklı merdivenden çıkılır son basamağın sahanlığı geniş kare planlı bir taraça olurdu. Akşam içeriye yatmağa girmeden burada denizden gelen tatlı serin esinti ile bir sigara daha içilir, daha sonra konuşmalar seyrelir, yorgunluk çöker, gözlerin kapandığı akşamın karanlığında zor seçilir, iyi akşamlar diyen orta yeri sofa dört büyük odalı üst katın oda kapıları bir bir kapanırdı.

Tütüncülük bitti tütün tarlaları villa arsası oldu. Meşakkatli olan tütüncülüğü yapan yaşlılar bir bir göçtü kalan gençler arsadan kazandıklarıyla da İzmir’e göçüp iş güç sahibi oldular.Terk edilen köy boş sokaklar tozunu rüzgara bırakırken beyazlar dökülen sıvalarla kararmaya başladı. Önce çatı ahşapları söküldü yağmur evlere buradan ağırlanıyor girdiği evin duvarlarından çıkıyordu. Ne Rum ne Türk izler bir bir siliniyor hatta kazınıyordu.
Güzellik gitmiş harabe bir hal almıştı köy; Her ölüm haberi ile cenazeye gidişlerimde yıkılan evlerin yerine yeni zamaneler gelmiş sırıtarak bakıyorlardı hayallerimin derinliklerine. Çocukluğumun koşuşturmalarının tozunu içime enfiye gibi çekmek isterken kilit parke beton kaplamalar mani oluyordu heveslerime.
Son büyüğümüzü de hem köyden hem dünyadan uğurlarken bir daha yaşayamayacağım hayallerimi de gömdüm köyün mezarlığına. Amcalarımın halalarımın mezar taşlarına dokunurken tütün kokusunu duyar gibiydim yaşlı gözlerimi silerken.
Çocukluğumun zamanlarında yemeklerin tadını alamazken bu zamanımda da tadını alamıyordum dünyanın. Muhabbetin vesilesi tütün, tütünün kokusu, zifti, taraçaların esintisi. Heyhat ne köy kaldı ne köylü. Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde ıssız şarkımı.
Köye olanlar yeni yapılanlar yetmezmiş gibi Toki konutları geliyormuş köyün girişine karşı çıkıyor bazı çevreler.
Toki gelse nolur?
Gelmese de hatırım kalmaz, gelse de hatıram olmaz.

 

“ELLERE VAR DA BİZE YOH Mİ…”

Satın alıyorduk, Bulgaristan’dan hem de yıllar sürdü. Yoklukların olduğu zamanlar paramız olmadığı için kısıtlamalar yapılıyordu. Günde bir saat. Sonra barajlar krallığı çağında hem enerji hem sulama dendi o işe de taş kondu dış ülkelerce uygulatılan yanlış politikalar neticesinde ne enerji ne de sulamaya hayrı oldu GAP’ı gaptırdık. Baraj dolu su ama nesini kaptılar anlamış değilim.

Satın alma ve kısıtlama devri bitmişti ama psikolojimizi bozan ama toplum olarak dayanıklı olduğumuz için alıştığımız saat ayarlamaları, devri devam ediyor. Hatta merak ediyoruz saatler ne zaman değişecek diye, bazılarımız saatle ileri geri oynamıyorlar nasıl olsa benim saatime gelecekler diyordu.

Bu da yetmedi tasarrufa o zaman üretmek lazım öyle ya sanayi devrine geldik sanki taş devrindeydik. O zaman hidro elektrik santraller devri başladı su akıyor biz bakıyoruz devri de kapandı akan suya ama öyle ama böyle gem vurmak lazım ufaktan başladık; suyun ve enerji kalitesi yönünden manzaralı karadeniz vadilerinden yeşilin her tonuyla övündüğümüz yaylalarından başladık derecikleri dizginlemeye. Ayağa kalktı köylüler köylü kadınlarına suçu bastırmak için “işte Türk Kadını, işte Karadeniz Anası” diyerek övgüler yağdırdık onların koltukları kabarırken biz koltuk altından geçtik, ama yine bildiğimizden vazgeçmedik. Fotoğraflarına özlemle baktığımız derelerde kamyonların biri gitti bini geldi. Yayla turizmi de güme gitti.

Dereler çağıldamaz olunca dalgalarla coşan denizlerimize yöneldik artık Barbaroslar yok denizlerimize hakimiyetimiz olsun, armatörlerimizde acemi gemilerimizi Somali’de soyuyorlar, üç tarafımız denizlerle çevrili zannedersiniz ki muhasaradayız.
Balık; on numaranın yanında, pahalısını kordonda, vatandaşa kıyak çiftliklerde gördüğümüz balıkçılığı da kıvıramadık.
Güzelim tatil cenneti dediğimiz turizme yöneldiğimiz deniz kıyılarımızda sahillerimizde iki seksen yatmanın kime faydası var. Nükleer enerji hem de patlayan cinsinden. Bize sağlam şey dayanmaz korktuk patlatırız diye, başlar gibi yaptık, o devirde bitti.

Tarihten alışığız çağ açıp çağ kapatmaya.

Ne kaldı? Yenilenebilir modasına uymadık üstümüze uymasa da ama dünya giyiyor. Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde enerjinin nasıl üretileceğini. Yüksek yüksek tepelere ev kurmadık bi fırıldak da oralarda çevirdik parmağımızı ıslatıp rüzgarı ölçtüğümüz her yerde fırıl fırıl dönüyorlar şimdi yetmez tabii.

Biz de tasarruf yok bolluğa alıştırdılar “ne çekmiş dedelerimiz babalarımız ama o zaman ticaret kafası yok, gezme keyfi, yiyip içme sefası yok, yokluk var anacım”. Bankalarda para kapının ardına kadar; almayanı dövüyorlar, mobil telefonlardan mobilize olmuşlar geceleri iyi akşamlar sabahları günaydınlarla oluşan ahbaplıklarla “e hadi alalım”. “Önümüzde düğün var, arkamızda bankamız var, oturulacak ev ev değil, araba da teklemeye başladı, konu komşuya ayıp belli etmeyelim, faiz haram maram ama düştü düştü haram değil”. Üç koy beş al bul karayı al parayı bankalar atamızın, müdürler babamız bankacılar kankamız ne duruyoruz al harca paramız olmasa da havamızdan geçilmiyor. Tasarruf mu olur. Yüksek tepelerin rüzgarı da yetmez, denizlerin coşkusu da bu savurganlığa.
İnelim derinlere inelim. Hem de çivileme inelim. 4000 metre yani 4 km derine çakalım da dünyanın çivisi çıkmasın. Yayla Turizmi, Deniz Turizmi, Doğa Turizmi turist mi geliyor hem gelmesin canım turizm-ahlak… Biz tarım ülkesiyiz bak dünyaya açlıkla savaşıyor hamdolsun bolluk içerisindeyiz (Susam Sudan’dan, buğday fizandan üzüm İran’dan, pamuk yumoştan, domates, biber, patlıcan Barış Manço’dan) bize de yeter bizden sonrakilere de; üzüm üzüme baka baka kararır deyip karanlık dünyamızı aydınlatalım. Üzüm bağlarının asmaların arasında piton yılanı gibi dolaşan koyu kahve borularla, toprak üstünde yukarılara duman dumana giden krom nikel bacalarla, arzın merkezine seyahatlerle başladı serüvenimiz.

Termal Enerji devrialemine geldik. Soma da bundan var, Kırkağaç da Rüzgardan var, Demirci de barajdan var, Alaşehir de, Salihli de termalinden var, var oğlu var. Hamdolsun her yanımız enerji o kadar bol ki devlete satılıyor. Gedaşa, tedaşa, medaşa, kardaşa sat sat bitmiyor ama Manisamızda satılmıyor meğer ki rastgele! Yok. “Üç gündür elektrik yok”, “14 saattir yok, gelmedi”, “Ankara’ya şikayete gideceğim”, “Böyle rezillik olmaz”, “Makinalarımız yandı”, “Trafolarımız patladı”…

Bu özel kardeşim özel, bunun özelliği burada herkese var sana, bana, bize, yok. Allah öbür özellerden korusun.

YAZIN GİDELİM…

image image image image image imageAyvalıktaydım. Koca gece esti mübarek ama ne esmek esmekte değil fırtına, deniz kıyısına bir hayli uzak park etmeme rağmen sabah bütün camlar denizin tuzlu suyu ile sıvanmıştı, rüzgarın kaldırdığı deniz suyunun dalga uçları içerilere kadar ulaşmış. Otelin kapısını bir elimde çantam diğeriyle açmakta zorlanırken rüzgarla boğuşuyordum. Manisa’ya dönmeden sabah kahvaltıdan sonra Cunda’ya da uğrayacaktım.

Daha önceleri tekneyle geçiliyormuş adaya şimdi yol yapmışlar, yapmışlar mı? Deniz mi çekilmiş? Her neyse Cunda içlerine kadar girdim arabayla. Müzenin önüne park ettim. Rahmi Koç’un restore ettirdiği Tiryakoris Müzesi açıksa gezerim dedim, bir ihtimal ama hesap tutmadı, soğuktan camı yarım aralayan güvenlikçi “bugün kapalıyız” diyebildi. Şöyle etrafa bir göz atmak için bahçesinde dolandım. Restorasyonun da yenisi bana sıcak gelmiyor biraz eskitmek veya eskimesi lazım. Açılışa hazır papanın gelmesini bekler gibi görünüyordu. Kullanılmayan ön kapısının girişine eski at arabasının çakmasını koymuşlar yeni, boyalı moyalı. İşte bu olmamış, küratör koymamıştır da burada at arabası yapanda yoktur reklam olsun diye koymuş desem.

Müze cıvarında ki sokakları dolaştım. Rüzgarın soğuğu kovaladığı arnavut kaldırımlı dar ıssız sokakta sevgilim olan havanın ayazı ile beraberim. Ellerim cepte o da koluma girmiş koynuma sokulmuş yakalarımın arasından üfürüyor. “Hani sevgilinin sıcaklığı” o eskidendi der gibi nispet yaparcasına dondurdu beni. Omuzlarımın arasına sıkıştırdığım kaldıramadığım başımla yere bakıyorum, arnavut taşlarına yosunumsu çimler yapışmış, Rum evleri’nin mavi, mor, beyaz, sarı, kahve renkli demir, ahşap kepenkleri mıhlanmış vaziyette kapanmış belli ki sokak sakinleri yazlık kullanıyorlar buraları.

Bu bir kaç sokak dahi Cunda’nın havasını değiştiriyor; yola döşenmiş yosunlanmış taşlar, evlerin girişlerinde ki keskinlikleri alınmış yekpare taş basamaklar, demircilerin hünerlerini sergilediği kıvrım kıvrım kıvrımlı demir kapılar. Taş sövelerle çerçevelenmiş pencereden sarkarken; göğsünü perde ile örten, komşularına yarım yamalak türkçesiyle “kuzum bu akşam Dimitri’nin kazinosunda kızım Maria şarkı söyleyecek” diyen Rum kadınının kulağa hoş gelen şivesiyle, işveli sesini duyar gibi dönüp arkasına bakıyor insan.

Kasılmış ellerimi sürterek gevşetmeye çalışırken fotoğraf çekmek için bir de pozlandırmaya çalışmaz mıyım? Rüzgar buralarda da sessizliği bozuyor. Ayaz mı ayaz ne sokak, ne deniz ilgimi çekmiyor. Yılın ilk soğuğu yıldırmıştı beni. Deniz kıyısında sığınacak liman arar gibi kapalı bi mekana, tabelasını uzaktan gördüğüm Taş Kahve’ye girdim. Hiç beklemediğim bir kalabalık içeride kapıyı açınca beni bekliyorlarmış sanki bütün gözler bana yöneldi. Filim mi çevriliyor? Kapının ardına kadar dolu, bu ayazı yiyen sadece ben değilmişim, kapıdan gelenleri gözlüyorlar zoraki sığındıkları bu mekanda. “Kahve” dedim, üç beş çeşidini saydı garson meğer kahvenin de mertliği bozulmuş, nasıl bozulmasın içerisi entel dantel İstanbul. Klasik dedim okkalı tarafından bozma keyfimi.

Tahta sandalye kıçımı acıtırken buraya Taş Kahve’ye böylesi yakışır dedim meğer bizim de tarihi eser mertliğimiz sandalyeden yana bozulmuş.
Dışarıda ki rüzgarın uğultusunu arattı içeride ki uğultu. İnsanın verdiği rahatsızlığı insan çekemiyor dışarı çıktım. Ne Cunda cazip ne de Ayvalık. Arabaya bindiğimde kaloriferi yola koyulmamı işaret ediyordu.

Cunda’dan yavaşça ayrılırken arabanın içerisinden yol kenarında gördüğüm restoranlarda ki balıklar “yazın gel” der gibiydiler…