İçeriğe geç

ELLER AYA…

 

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler, kâşâneler gördüm

Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm.

Müslüman olmayan ülkeleri gezdim, şehirler, gösterişli yapılar gördüm,

İslâm ülkelerini dolaştım, hep harabeler gördüm.

…………

Ziya değmez humarı keyfe meyhane-i dehrin

Bu işretgâh’ta ben çok durmadım ammâ neler gördüm.

Ziya, bu dünya denilen meyhanenin sarhoşluğunun başağrısı verdiği keyfe değmez.

Bu meyhanede ben çok durmadım ama neler gördüm.

Diye biter, yıl 1825-1880 bu yıllarda söylemiş yazmış Ziya Paşa.

Savaşlar, engizisyon, mahkemeler, siyasi hareketlilik, hristiyanlık, misyonerlik, sömürü. Tüm bunlar olup biterken köyler kentler yerli yerinde durmuş taştan yollar, kaleler, dereler, şatolar, çaylar, nehirler, şehirler az sayıda nüfus hareketliliği ama ne yol değişmiş ne binalar ne köy değişmiş ne şehirler. Yıkıp yapılacağına yeni yerleşimler, kentler, hastaneler, okullar, yollar yapmışlar eskinin yamacına yanına yakınına. Eskiyi onarmışlar, bozmamışlar, yıkmamışlar hiç. Yol yorgan aynı, yöntem aynı.

Rumlar bizim topraklarda belli bölgelerde köylerde kasabalarda adalarda modalarda yaşamışlar aynı düşünce aynı akıl fikir körle yatıp şaşı kalkmamışlar evlerine mahallelerine köylerine çekildiklerinde bizim yıkıp bozanlara kıs kıs gülmüşler hala da gülüyorlar onlar gülmekten katılmışlar bizimkiler yıkıp yapmaktan bıkmamışlar usanmamışlar. Hele de köyleri. Hala yıkıma devam. Gecekondu yapılırken ki sessizlik, af edilirken ki seviyesizlik, hak yenirken ki adaletsizlik.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde dünyanın en yüksek yerinde yücelerden yüce bir dağ varmış. Ardında; hayaller, mayaller, güzeller, güzellikler, bambaşka bir dünyanın insanları yaşarmış. Kaf dağına giden bir daha geri gelmezmiş. Orada başı göklerde dolaşan kocaman devlerle cüceler yaşarmış, mutluluk ağaçları, ömür uzatan salkım salkım dallarda meyveler, yer gök yeşil, yemyeşil, göğe ulaştıran ulu ağaçlar, döşekten bulutlar, ankadan kuşlar.

Bu Kaf dağının ardı herhalde diyar-ı küfrü gezen Ziya Paşa’nın anlattıkları olsa gerek.

Gidip görüyoruz hayran ve de seyran bi şekilde seyre dalıyor; geniş yollar, binlerce kilometre metrolar, uçsuz bucaksız meydanlar, tarihi şehirler, buram buram tarih kokan yapılar, her köşe başı müzeler. (4000 yıllık geçmişi olan Helen Bizans, Saruhan, Osmanlı tarihleri, geçmişimiz ile övündüğümüz Manisa da bir müzemiz yok. Özendiğimiz diyar-ı küfr 300 yıllık.) Kim akıl etti, size bu aklı kim verdi, diye sorguluyoruz, ama yıllardan beri de ettiğimizden yaptığımızdan geri kalmıyoruz. Yık yap, yap sat, sat sat.

.

Önceleri YSE müdürlüğü idi sonra Köy Hizmetleri Müdürlüğü oldu daha sonra İl Özel İdareleri oldu. Her oluşunda bir şeyler girdi çok şeylerde kaybolup gitti. YSE’nin Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn, Mühendishane-i Berr-i Hümâyûn, Hendese-i Mülkiye, Mühendislik Mekteb-i Âlîsi… mezunları bir bir kaybolup eğitimin çarklarında öğütülürken. Verilen ve alınan eğitime göre tasnifledik dünyamızı. Siyasiler ülke saflarını sıklaştırınca sıkışan ezilen cemaat-i müslimin namazı bozmamak için sessiz kaldığında imam bildiğini okumaya başladı.

Ha leyli hala hula, hambur leyli hap hup, kem küm ile taa dizilere kadar geldik. Dizilerle yatıp kalkıp, işi gücü bırakıp dizikolik olduğumuzda diyar-ı küfr ufuklara pupa yelken gider olmuş.

Biz de geziyoruz diyarlarımızı:

70 senedir.

Yol: Toz içinde, çamur ve de çukurlar. ‘Asfalt Halilim.’

Su: Yağmursuyu sarnıçlarından sondajlara, su yerine çamur dolu depolara. ‘Yağdır mevlam su’ vaziyetinde. (Manisa Büyükşehir hepsini yapacak evelallah)

Elektrik: O özellikle özelde.

70 sene batının batısında yolsusuz, sususuz, susuyoruz.

Gündeliğe gidiyor günlük yaşıyoruz.

Günü kurtarmakla iş yaptık sanıyoruz.

BİR CUMA ZİYARETİ.

 

Yine Sarıgöl’deyiz yeni belediye binasında beyaz koltuklar ışık saçan oda ve mobilyalar sohbet muhabbet muhtarlar geldi namaz vakti yaklaştı dediklerinde ayrı küçük bir salona geçtik burada da samimi bir hava vardı muhtarlar her iki başkanı da çok seviyorlardı. Başkanlarda sevildiklerini bildikleri gibi konuştular. Soru cevap, namazdan sonra çarşı pazar, hayırlı kandiller nidaları ile geçtik pazardan, çarşıdan. Ceketler fazla gelmiş ter kendini göstermişti. Alınlarda eller, terler silinirken, lacilerin içinden beyaz gömlekler kendini göstermişti.

Yemekten sonra:

Sırasıyla Tınazlar, Çanakçı ve en son Çavuşlar’da bizi bekleyen hatta Eşme Yolu kavşağında üç hilalli bayraklarla bizleri karşılayan gençlerle beraber köye geldik. Büyükçe köy meydanı ve etrafında ki çay bahçeleri çok güzeldi, sadece meydan değil Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün ve Sarıgöl Belediye Başkanımız Necati Selçuk’ ve ekibe köyün kadınlarının da toplandığı meydanda yer hazırlamışlardı. Çavuşlar’ın kadınlarının tamamı buradaydı. Nasıl olmasın Kadın muhtar Alime Kocabıyık bıyıkları yoktu ama erkek muhtar adaylarının arasından seçimi kazandığına göre erkekten fazlaydı.

Sık sık alkışlarla kesilen konuşmalar arasında çok güzel sohbetler oldu. Sayın Cengiz Ergün ilçeye bağlantı yolunun çalışmalarının başlamış olduğunu kısa zamanda asfaltlanacağını, Sarıgöl’e bağlı bu yıl beş köye alt yapı kanalizasyon sistemi yapılacağını, ve dört yıl içerisinde bu sistemi her köyde yapacaklarını, il genelinde tüm köylerin çamur dolu depolarının temizleneceğini, paslı boru ve vanaların değiştirileceğini söyledi. Alime muhtar köylülerini Çavuşlar da tutabilmek için karşı tepeye Tümülüs var diyorlar onun biraz altına kafeterya istedi. Anıtlar kurulunca araştıralım dedik.

Sarıgöl yaş üzümü ile ihracatta bir hayli önde. Geçen yıl da yaş üzümün rekoltesi çok yüksekti. Satmakta pazar bulmakta zorlandılar hatta o tarihlerde ki bir başka yazımda Manisa Organize Sanayi Bölgesinde ki fabrikalar alsın işçilerine dağıtsın demiştim. Olmadı.

Bu yıl bundan 20 gün önce bir gecede soğuk vurdu bağlara. Sadece Sarıgöl değil bağı olan her ilçeye, köye. Burada da konuştuğumuz oturduğumuz köylülerde üzüm yetiştiricilerinde çok şikayet var, hepsi üzülüyorlar.

Biz de çok üzüldük o günlerde tabii biz de babadan bağcıyız. Anam öyle der “ev satan yılda deli, bağ satan her gün deli” diye. Sıkılmayın geçen sene fazlaydı asmada kaldı, bu sene bereketi bol olur, kazancı tatlı olur. Her şeyin hayırlısı inşallah.

Başkanların millet vekili adaylarının bu ziyareti Çavuşlar’ı çok memnun etmişti. hepsi sıcak coşkuyla karşılamışlardı aynı şekilde uğurladılar.

Sağlıcakla kalsınlar. hayırlı mahsuller alsınlar.

TRAFİK Mİ? GİRİFT Mİ?

Geçen gün Mehmet Çelikel kardeşim trafikten (tarla zihniyeti) şikayet etmiş. Biri yapar biri bozarsa olacağı budur. 

 

Geçen yaz motor sezonu yani motorlar havalar ısınınca bala üşüşen sinekler gibi piyasaya akın ettiğinde bilen bilmeyen herkes motorcu kesilip avucunun içerisinde olan gücü biraz kıvırmayla bükmeyle gölgelerin gücü adına yolların kartalı olup şahin bakışlarla uçtuğunuzda sizin avucunuzla kıvırdığınız onunsa direksiyonla hakimiyeti ele aldığı bir anda önce ön teker arkadan arka teker takip edince ayakları yeredestek yapmanın kıymeti harbiyesi kalmadığında rodeo başlar iki sendeleme bir kayma ile motor bi tarafa sürücü bir kaç parendeden sonra bir başka tarafa savrulunca sıra kafaya gelmiştir. Parende ayak ve sırt üstü pozisyonunda kafanın bir yerlere çarpacağı kaçınılmazdır. Çaresiz düşünceler bir anda akıldan geçen film şeridi kafayı yere vuruncaya kadar geçen zamanda koruyucu kask akla gelir. Olaydı şimdi…

 

Cezalar hizaya sokar. Dayak cennetten çıkma derler ceza cehennemden yolda arabayla gidiyorsunuz trafik canavarı kuzu postunda kurt kuzu kuzu gidiyor bir başka canavar dinazor vaziyetten atalarını hatırlatan bukalemun olmuş rengi gibi kendi de değişmiş o da sefam olsun vaziyette yolda, belli ki radar var ileride. 300 den başlıyor cehennem sıcağı gibi ateş basıyor kulaklarına kadar kızarıyor insan trafiğin durdurduğunda makbuza uzanırken yanınızdan uzayan sinsi gülüşlü seyrü seferine devam eden yolda ki sürücünün sinsi gülüşünün yanında arabada ki müzik bas bas paraları Leyla’ya bi daha mı gelecen buralara. Ver kurtul bas git…

 

Kırmızı ani duruş biraz fren sesi oysa sarıyı görmüştün az önce bas geçersin olmadı gaza değil frene basınca duyuluyor bu ses. Ciyyyk. Gözler sana doğrulmuş bazıları ters bakarken sıra bana da gelecek diye hince karşılık verirken yeşil sana yanmıştır yayalarda tınlayan yok aaa beklesin ayol acelesi ne? Polis hanım hanım deyinceye kadar ışığa bakacağına arabada ki yakışıklıdan gözlerini alamayan genç karşı kaldırıma geçmiştir bile. Sen de dalarsan bu bakışlara arkandakiler dat dat seslerinde senin sesin araya gider, el kol başlamıştır. Yeşil kırmızıya karışmış kahverengi olurken sarı en masumudur ama cezaya hazırlayan da budur….

 

Kaska ceza kesiliyordu kafası(nda) olmayanlara.

Radar cezası kesiliyordu yolları (formül bulamayıp) formula sananlara.

Kırmızı da geçen yayalar eltimgillere gidiyorum dese de eltisine de ceza kesiliyordu.

 

Biri yapar biri bozara sıra geldi. 

 

-Kask kafada vatandaş at gözlüğü takmış kimseyi görmüyor hele beni hiç görmüyor sıkma kardeşim. Bırak anası hem başını sıksın, hem yasına ağlasın.

-Vatandaş haklı kardeşim mezbahaya bok saraya kelle yetiştiriyor. Laylom gidip pişmiş kelle gibi sırıtarak yol mu biter?

-Kadıncağız her gün mü eltisine gidiyor belli ki yemek ocakta eltisi uzakta anca yetişecek.

 

Her kabahate bir mazeret bulmak, her mazerete siyaset sokmak her siyaseti alet etmek. 

Biri yapıp diğeri bozunca böyle oluyor demek.

 

Vatandaşa kıyak derken ceremeyi yine vatandaş çekiyor.

HIDIRELLEZ

 Günlerden Pazar, akşamdan hazırlanan kumanya yaprak sarması, ıspanaklı kol böreği, çeşitli kurabiyeler. Konu komşu bir gün öncesinden kimin ne yapacağını konuşurlar anlaşırlar, ertesi günün akşamı tatlı bir telaş vardır komşularda evlerde. Evlerin bahçelerine biz çocukluğumuz ile ufak kırık kiremitlerden duvarlar örüp üzerlerine çırpıdan çomaktan çatı yapıp üzerlerini örterdik önümüzde ki yıl evimiz olsun diye yapılan bu dilek evi çocukluk işte duyduğumuzu oyun olsun diye yapıyoruz. Bizim evin önünde bir arsamız vardı ben oraya yeni güzel bir ev yapılsın istiyorum. Paraya ihtiyaç yok olsa ne alacaksın ihtiyaca göre her şey var, lükse göre yok lüks de zaten. Ayrıca alınacak pek fazla bir şey de yok, her aile tasarruflu yaşıyor. 

 

 

Yani araba, ev, mobilya, alınacak gibi değil zaten ihtiyaç da olmadığı için merak da edilmezdi. üst baş giyim kuşam alınmaz alınması için bir gayret gösterilmez fazlası israf ve haramdı. Bi özel günlerde bayram seyran giyilen elbise vardı dolabın en dip köşesinde duran bunun adına adamlık denirdi. Bağ bahçe merakı vardı, nasıl şimdi yazlık evimiz olsun diyorsak o zaman da bağımız olsun diyorduk. Yazları erken gidilir okullar kapandığında üç ay Eylüle okullar açılıncaya kadar oturulurdu. Bağlar o kadar revaçtaydı ki “bağım yok” diyenlere Manisa’nın yerlileri “sen o zaman memursun” diye kehanette bulunurlardı. Anamdan yeni öğrendim. “Evi satan yılda deli, bağını satan hergün deli.” O kadar yani.

 

Hıdırellezde bizimkiler bağımızın yolu üzeri diye mi, yoksa farklı bir alışkanlık, adet mi, onu bilemiyorum. Belki de hıdırellezde değil dilek için gidiliyor da olabilir, Karaca Ahmet Dede’ye giderdik. Horozköyün alt taraflarında koca çınarın altı insanlarla dolar taşardı çok kimse burada da dileklerinin maketini yaparlardı.

 

Herkes dilekte bulunur, akşama kadar kazanlar kaynatılır, yufkalar açılır, ocaklar yakılır, yenilir içilirdi.

 

Eski Manisa’lı adetiymiş. Birinden duydum anneme de teyit ettirdim söylenirmiş. Hıdırellez de süpürge ellenmez evi pire basarmış. Sabun ellenmez bahçede solucan olurmuş. Kırk yıl eski eşya kullanır da yenilemezsen elbette pire olur. Ayrıca bahçe sık sık çapalanmazsa solucanla dolar.. Hıdırellezin ne suçu var. Neyse…

 

Akşam dilekler yazılıp bahçede ki gül dallarına asılan kağıtlar sabah erkenden gün ağarmadan Gediz kenarına gidilir Gediz’in suyuna  bırakılırdı. Kağıdın yüzüşü seyredilirken; yüzlerde ki tebessümler, mutluluk ifadeleri, dudaklarda ki kıpırdamalar, gözlerde ki pırıltılar hala gözümün önünde. 

 

Bunlar masum adetler insanların çare aramaları, o zaman ki hayatların bu kadarcık dilekleri, elden fazla bir şey gelmeyişin masum yakarışları, senden bi fazla olsun değil hepimizde olsun komşulukları, sağlık, çoluk çocuk yalvarışları, hep birlikte yapılır, herkes herkesin dileğini bilir kendilerine dilekte bulunurlarken birbirlerine de dilerlerdi. Bu kadar masum içten safiyane yapılan dilekleri de mutlaka bir duyan yerine getiren olurdu. O yüzden hıdırellez sürüp gelmiştir.

 

Sipil dağı yamacında ki Hacet Dede’ye gidilir gelin olmak isteyen genç kızlar nasipleri açılsın dileklerinde bulunurlardı. Hala devam ediyor olsa gerek. Şimdi erkeklerinde gitmesini tavsiye ederim. O zaman her dilek sahibi mutluluğu arardı mutlu olacak bir yuva kurmak isterdi. Şimdi mutluluğun adı değişti. Ev, araba, gezip tozma, eve arada bi uğramak oldu. 

 

Hacet Dede ne yapsın? 

Bulanık akan kara Gediz suyunda kağıtları kim okusun?

 

KARMAŞIK. HAYATIN NERESİ ANLAŞILIR Kİ?

Bir varmış bir yokmuş pire berber deve tellal iken başlayan masallarımızdan çok önce, babamın beşiğini salladığım zamanlardan bile önce: 

 

Yılların peşine takılmış giden hayatlar, kaç yıl oldu saymadım denilen laflar, ama bazen hüzün keder sevinç mutluluk hepsinin okunduğu suratlar. Çizgiler çizgiler. Havalara bağlı günlere takılı, yıllara mevsimlere asılı duygular.

 

Bir an deniliyor nefes kadar kısa, ses kadar duyulası, gülücük kadar mutluluk, kederin hüzünlerin belli olduğu gizlenmek istenen yaşların şakaklardan yol bulduğu dudaklarda ki tuzu, gözlerde ki buğusu, kulaklarda ki uğultusu, neşenin haykırışın sevincin tüm bedenimizi sardığı her bir uzvumuzun çocukluğunu yaşadığı sevinçler. Sınavlar sınavlar, irkilip uyanışlar, el ele tutuşlar, utanımsı gülücükler, mahcup öpücükler. Sözler izler gidip gidip yiten ömürler geri dönüşler parmak ucu dokunuşlarda hayata tutunuşlar, ilk ve son buluşmalar. 

 

İlki ile sonunun bilinmediği merak dahi edilmediği ama yaşamak için çok güç sarfedilip hayata boyun eğildiği kader denilen çizginin üzerinde yüründüğü takatsizliğimizde, bu çizgiler yumağına büründüğü yalnızlığımız başbaşalığımızın ümitsizliğimizin sırt dokunuşlarının sarılmalarının tesellisi, hayatımızın en mutlu en huzurlu en sessiz zamanlarında ki sarılmaların sıcaklığı, hepsi ama hepsi ömür denen sözcüğe sığdığı ama asırlardır yaşandığı, sırat köprülerinin keskinliği inceliğinin heyecanlarında ki hayatlar. Yüzyıllardır süregelen ama duyguların değişmediği korkuların sevinçlerin yerini aldığında ümizsizliğin tükendiğinde kararan dünyamızda umut dediğimiz sihirli tutuşun tekrar başladığı yere bıraktığı yaşamlar. 

 

Unutulmuşların karanlığında, hatırlanmak istenmeyen duyguların karamsarlığında, dizlerin büküldüğü, seslerin nefessiz kaldığında sisli hayatlardan bembeyaz ufuklara, berraklaşan umutlara gidişlerde prangaların kırıldığı zincirlerin koptuğu dünyalar. 

 

Gün gelip hatırlandığında şöyle dalıp çok gerilere gittiğinde her şeye rağmen iyi ki varım dediğinde, “Dede gel oynayalım” ile tekrar hayata davet edildiğinde hayat oyununda ki tecrüben ile oyuncaklara dokunuşunun ufacık yüreğe verdiği sıcaklığın mutluluğu küçüçük gülümsemelerinde ki ışığın verdiği, hayat denilen uzun bir yolda ki aydınlığa gidişidir onun, oyunun daha yeni başlamasıdır. 

 

“Perde” denildiğinde kapanmasını beklemek yerine rolleri sergilemek, boyun eğmenin, itaat etmenin, dizginleri vermenin, adıdır hayat.

EMREKÖY’DE İKİNDİ…

Bundan 25 yıl önce belki daha fazla olmuştur. Kulaya eski evlerini görmeye geldik bir grup mimar arkadaşla meslektaşlarla beraber sadece bir evin girişinde gölgelikli bir yerinde duvar kenarına oturmuştum Kula’nın o anını hatırlıyorum o da fotoğraf çekilmişiz arada elime geçince gördüğümden hatırlıyor olabilirim. Kula sokaklarıyla evleriyle hatırlanacak gibi değil. Kaybolmak hiçten değilken.

Belediye başkanlığı seçimlerinden önce Emre köyüne geldim Yunusemre, Tapdukemre türbesini ziyaret ettim. Köyü de gezdim taş evler taştan sokaklar yere serildiği yetmezmiş gibi duvarlara da örülmüş. Dağın tepenin cıvarın bütün taşlarını taşısan köyü inşa etmeye yetmez gibi gözüküyor. Evler, büyük bahçeler, avlular, birbirine bakan cepheler, kapılar, eyvanlar, kaşaneler, her biri yıkık dökük gezdim sokaklarını viraneler gördüm, üzüldüm. Nereye gittiniz neden terkettiniz? Dedim, soracak kimse bulamadım, yok. Evler sokaklar bomboş. Yıkık duvardayken hükümlü yükümlü biçimli şimdi yerde yuvarlanan süklüm büklüm hükümsüz biçimsiz yalnız kalmış kimi bi duvarda diğeri karşı duvarda kimi kopmuş birbirlerinden kimi oynamış yerlerinden biri gidince diğerlerine de gitmek yıkılmak düşmüş.

Buralara gelip yerlerine koymayı duvarları örmeyi gidenleri döndürmeyi arzu ettim. Her biri bir konak her biri bir tarih hatta efsane. Bu evler yapıldığı tarihte neden yapmışlar nasıl geçinmişler ne varmış da bu kaşeneleri yapmışlar. Mutlaka bir hikayesi vardır.

Camisi hamamı çeşmesi de var köyün. Carullah Bin Süleyman Külliyesi (1547): Cami duruyor her yerde olduğu gibi. Çeşmelerde duruyor. Hamamlar yıkık çok yerde olduğu gibi. Cami ibadethane korunmasının anlaşılır ve makul sebepleri var. Çeşme; köylü kullanıyor, sürüler sulanıyor, onun da akmasının geçerli sebepleri var. Hamam; o devirde de evlerde yıkanılacak bölümler vardı yöre halkı hamamı ara sıra kullanırdı. Neden yıkık. Köyün geleceği, tarihi burada gizli. Köye gelen yabancılar, çalışmaya gelen işçiler, alış verişe gelen tüccarlar, Tapduk Emre ve Yunus Emre Türbesini ziyarete gelenler köyde bir kaç gün belki hafta kaldıklarında bu zaman zarfında köylüler misafir ediyorlar, yediriyor içiriyor, ağırlıyorlar. Yıkanmak; evlerde ki bu mahrem bölümü kullanmak adap ve edep açısından mahzurlu olduğu için köyde kalanlar yıkanma ihtiyaçlarını hamamda sağlıyorlardı. Sonraları köye gelenler olmayınca işçi, tüccar, ziyaretçiler. Önce hamamcı terk etmiş hamamı, tellaklar daha önceden, sonra kubbesi, duvarında ki taşı, pirinç kurnaları, kurnalarında ki su, göbek taşında ki mermerler, gitmişler birer birer.

Türbeyi ziyaretten sonra yaşlıca bir köylü’ye  sordum götürdü beni Carullah Camisine, ikindi ezanı okunuyordu biz yoldayken. Namaza yetişmek için koşarak girdiğim camiye şöyle bi göz gezdirdim. Namaza durduğumda bu caminin hatırına terkeder mi insan buraları? Dedim. Namazdan sonra 1800 yılında yapılmış olan duvarlarda ki resimleri bir bir izledim imam 200 senelik dedi. Hayret Avrupa da 200 yıllık şehirler var yabancılar gezmeye görmeye gidiyor biz dahil. Şehir yerli yerinde duruyor her şeyiyle. Biz üç haneli köyü koruyamamışız bahane kolaycılık tarafı; geçim diyorlar sorunca, çiftçilik toprak para etmeyince önce biri sonra diğerleri iş için terketmişler köyü. Az ötede Gökçeören diyorlar apartmanlı bir büyükçe köy var oraya gitmişler.

Namazda çok üzülmüş olmalıyım ki Allah buralarda vazife verdi.

Hizmet etmeyi de nasip eder inşallah.



BAHAR GELDİ TABİAT UYANIYOR…

 

Bir araç için 30 m2 yer lazım 30x700TL:21000 TL maliyet, araç kaç para ortalaması tabii. Bu para. Yaptık, arkadakileri ne yaptık? Kaldırıma parkettik. İşte Kaldırım ve otopark ilişkisi birlikteliği burada başlıyor.

Alçak yapalım; ihtiyarı sakatı engellisi çocuğu var 20 cm kaldırım yüksekliği mi olur 10 ceme yeter insani ölçülerde olur, olursa iki teker hakkından gelir. Baktın olmuyor baktım olmuyor bakmayacaksın, dört teker kaldırıma gelen geçen çarpmasın hem de rahat geçsinler. Yayalar, yolcu vatandaşlar, onlar mı? Yola çıksınlar orada yürüsünler oradan da hakka yürürler, kolay yoldan. İkili ilişkiye üçüncüsü takıldı insan mefhumu. Araçlar üretilirken düşünülüyordu ya, her insana bir araç, her araca bir insan.

Ayıralım bu üçlüyü birken iki ikiyken üç oldu. Otopark yapalım evsiz barksızlar varken. Çatı bel vermiş, sahibi el açmış, kapısı rüzgara kanat germiş, duvarlar yan gelmiş, evler barakaken betonarme otoparklar; yerler epoksi, tavanlar yangın tesisatlı, girişler kontrollü, çıkışlar bandrollü, her arabaya eşit paylı çizgiler, duvarlarda sarı siyah şeritler, beyaz çizgili giriş çıkışlı yerler.

Ne kadar kıymetli bu meymenetler.

Oysa: İmarsız kentler, gecekondu semtler, yolsuz susuz naylon gerili pencereler, adına barınak denilen üst üste evler, bir iki üç derken oluşan mahalleler. Köşede bakkal defterinde veresiyeler yazılı, yollar hep ama hep kazılı, kara bahtlı insanlar kalın kara alın yazılı, kahve denen yer derme çatma teneke çatılı, su tulumbadan emme basmalı, bulanık akıyor başka şeyler karışmış olmalı, para kıt kanaat bu evlerde herkes çalışmalı, arada birini okutmalı hepsi ona bakmalı, sofralar bereketli de olsa geçim geçim çok zor oysa. İş; sanayi tarım deyip teselliler, istihdam denen heveslenmeler, asgari ücretle geçinmeler, zor anam zor.

Sanayi kenti üniversite şehri, arada bir şehzadeler tekerlemesi Osmanlı hatta çok önceleri turizm geliyor aklımıza, ama ne olursa olsun geçimsizlik dayanıyor kapımıza. Oysa geçimsizlikten geçinenler de yanı başımızda. Eve bir topan ekmek götürmekle turizm şehrimi olunur, Manisa sanayi ülkemize katkılarından dolayı övüncümüz oluyor, üniversitemiz var ama ilk orta öğretim gören %97 ye oranlanıyor, turizm Allahın taşı toprağı eski püskü yapılar karın doyurmuyor. Hep aynı şikayetler dertler sıkıntılar çare bulunmuyor.

Buralara plan yapsak altlarına da otopark, sokaklar temiz kaldırımlar pimpak, adına da kentsel dönüşüm deyip planlı yapsak, araç maraç otopark, adam gibi barınak.

Dönüp dolaşıp barınma ve sokakları araçlardan arındırmaya imara otoparka getiriyoruz lafı.

Bir değil her yanına imar, bakın o zaman kazandığımızın bereketi, yediğimiz yemeğin lezzeti, çocuklarımızın keyfi, yaşlı genç kadın erkek hepsi, mutlu huzurlu sağlıklı.

Sanayimiz büyüyor. İhtisas sanayimizi dünya biliyor. Avrupa da ekonomik kriz alternatif biziz. Üniversitemiz gelişiyor. Turizmimiz hayata geçiriliyor. Tarım da yeni hamleler; üzüm, sera, organik tarım, hayvancılık atılımları, teşvikler, ihracat…Termal su, jeotermal enerji…

Hava bahar, suyumuz bol, deniz 50 dakika, hava alanı 40 dakika,, İzmir 20 dakika, İstanbul 3,5 saat, ilçeler büyükşehre, büyükşehir ilçelere, hizmette kalkınmada sınır yok.

Huzurlu kent, güçlü Manisa.


 

ASIRLARA SIĞMAMIŞ İKİ SATIRA MI SIĞACAK?

Otobüslerden indiğimizde saat sabahın dokuzu idi meydanda toplandık rehber elinde ki sopaya takılı beyaz bayrağı yukarı kaldırdığında toplanın ricası yaparken ufak bir açıklama da bulundu..

“Şimdi buradan yaya olarak çarşıya gireceğiz alış veriş yapmayın sizleri toplayamam gezimizden sonra ben sizleri yine aynı çarşıya getireceğim iki saat serbest zaman vereceğim o zaman zarfında alış veriş yapacaksınız göz ucuyla bakabilirsiniz aksi takdirde sizleri kaybederim.”


Çarşıdan geçerken gözlerimiz dükkanlarda kaldı, bazılarımız takılır gibi yapmalarına rağmen hızlı yürüyen rehbere yetişmek için vazgeçtiler. Çarşının ucunda ki alana geldik büyükçe bir meydan bir ucunda Sungur Bey Hamamı diğer ucu eski evlere yönlendirecek daracık sokaklar ve Jeopark Müzesi müzenin önünde toplandık. Rehber: “Burada göreceklerimiz objelerin toplandığı ve daha çoğunu az sonra yerinde görme fırsatımız olacak ama burada izlediğimiz parçaları dikkatle izleyelim yerinde o parçanın daha büyüğünü gördüğünüzde hatırlarsınız.” Müze üç katlıydı girişte ki holden sonra merdivenlerden aşağıya indik. Muhteşem, minyatürü sayılabilecek görsel bir alemde yürüyorsunuz hem kendinizi seyrediyor hem de esrarengiz manzara karşısında heyecanlanıyorsunuz. O kadar kaptırıyorsunuz ki kendinizi şimdi dinazorlar çıkacak diye bir ürperti kaplıyor içinizi.

Üst kata çıktığınızda fuayeden bir başka salona geçiyorsunuz burada yörenin el sanatları sergileniyor, tam iki asır öncesinden kalma her biri bunca yıl değişmeden günümüze kadar gelmiş. Kullanan kalmasa da ustaları hemen yanınızda. Kullanılıyor olsa müzelik olmazdı. Rehber yine bunların kullanıldığı Eski Kula evlerinde akşam yemeğini yerken nasıl kullanıldığını göreceğiz bizlerde kullanacağız deyince merakımızı akşama kadar nasıl taşıyacağız dedik.

Halıyı sordu bir arkadaşımız “halı gözükmüyor oysa Kula halıcılık da bir zamanlar çok ünlüydü.” “Onu halı müzesini gezerken göreceğiz satın alma fırsatımızda olacak ancak halı müzesini yarın ziyaret edeceğiz” dedi rehber. Bu rehberde her isteğimizi kursağımızda bırakıyor diyemeden geçemedim.

Müzeden çıktığımızda hemen sağa dar bir sokağa giriverdik. Parmaklarımın ucunda yürür gibiydim aman yarabbim o ne sokak. Kara taş kaplamalar ev kenarlarında, söyle ileriye bakmak istediğinizde üç ev sonrasını göremiyorsunuz sokak dönüyor siz de sokakla beraber döndüğünüzde gözünüz bir başka sokağa ilişiyor ama güzergahı kaybetmemek için sadece bakabiliyorsunuz. Ahşap koca kapılar, işlemeli mandalları hatırlıyorsunuz az önce müze de sergileniyor hatta çarşıdan geçerken usta kıvırıp duruyordu bir metal parçasını, demek bu mandal ve aynasıymış yaptığı. Hayran bir şekilde yürürken bir eve girdik. Burada rehberler bir iken beş oldu hepimiz bir eve giremeyeceğimiz için beş ayrı eve girdik. “Buyrun” diyen güler yüzlü bir hanım yaşmağını başının arkasında toplamış ben ev sahibi zannettim meğer rehber hanımmış. Bahçedeki narın gölgesine başını sokup rehberi dinlemek isteyenlerimiz bazılarımızda hayatın altına girdik gölgeye, evi gezmek isteyenler ayakkabılarına galoş geçirdiler birilerimiz yukarı çıkarken bazılarımız sırasını beklerken nar suyu şerbetinden içiyorlardı. Hatta su böreğinden yiyenlerimiz evi gezip görmektense böreği kıvırmayı tercih etmişlerdi. Ahşap oymalı küpeştesinden gıcırdayan merdivenden çıktım. Geniş bir hayat eskilerin adına neden hayat dediklerini burayı görünce anladım. Ev sahiplerinin günlük hayatı burada geçiyor ve de oda kapılarının işlemeleri hayatın tavanlarında ki ahşap işlemeler ve bahçenin aydınlığı güneşin hiç eksik olmadığı bu mekan hakikaten insana hayat veriyor. Akşama bu evlerden birinde konaklayacak akşam yemeğini burada yiyecektik. Evden çıkarken karşımızda ki karataş duvarlı evi merak ettim rehber farkına varmış olacak ki. Eskiden rumlarla türkler bir arada yaşıyorlardı komşuydular. Bu ev rum evi onların ki taştan aynı zamanda odaları sokağa, bizim Türk evlerinde bahçeye bakıyor. Daha bir çok özellikleri var ama en belirgin özelliği bu dediğinde gurup sokağın başını bulmuştu diyeceğim ama sokağın başı sonu yok ki o sokak ona bu sokak öbürüne bağlanıyor labirent gibi arada bi cami olmasa minaresi, kaybolmak işten bile değil.

Diğer evlerden çıkanlarla yürümeye başlamadan önce rehber…

 

Pehlivan tefrikası gibi olacak ama Kula bu, asırlara sığmamış iki satırla bir sayfaya mı sığacak. Anlatacak o kadar çok şey var ki.



KALKINMA AMA İMARLI KALKINMA.

İmar: alakalı alakasız herkesin bildiği, hüküm yürüttüğü, birinin yaptığını diğerinin bozduğu, bozanın zafer nidaları attığı, imar. Memleket görmemiş ki hayal edilmiş, hayal üzerine kurulmuş, olsa olsa metodu ile yapılmış. 10 metre sokak yeter, tren mi geçecek? Tren 147 cm’lik yolda gidiyor halbuki. Tır mı geçecek? Tır da 2.5 m genişliğinde. Demek en uzun ve büyük ölçütümüz bu. Tren ve tır.

Tarlalar arsa olurken, arsalar parsel edilirken, parsellere tapular verilirken, altına ticaret konurken, rant diye ödünler verilirken, memnun musunuz? Sorusuna evet denilirken, işin aslı gereği insanca ve hakça paylaşımı varken vaatlere kanılırken, kazanılacak mahalleli değil oylar hesap edilirken, yalan yanlış işler yapılırken, aradan yıllar geçmesine rağmen çözüm bulunamazken, hastalığın umutsuzluğun kara düşünceleri hayatımızı sarmalarken, okul kıtlığında adına eğitim dediğimiz Türkiye’nin batısının batısında Manisa’mızda % 97’sinin ilk orta lise mezunu olduğu ve dışarıdan okul bitirdiği okumuşluğumuzun yanında, tüm bunlara rağmen her iki yılda bir deneme yanılma metodu ile değiştirilen karmaşık eğitim sistemimizle eğitimde başarı beklerken, üniversite kenti olmuş ama öğrencileri Manisa’da barındıramazken, Organize Sanayi Bölgesinin milli gelirimize katma değer sağlamasıyla, ihracat rakamlarıyla, istihdamı ile övünürken; servis trafiği keşmekeşine, kara dumanlara, katlanma eziyetini yaşarken, vardiya kenti olduğumuzu görmezden gelip, gecekondu kenti olurken, ekonomik açıdan asgari ücretle kıt kanaat geçinip kalkınmada emeklerken, eğitim, ekonomi gibi beşeri içtimai sosyal yaşantımız ile evimize, sokağımıza, mahallemize, şehrimize, kentimize yabancılaşırken, İnsanca ve hakça yaşamayı planlamak, yeni okullar, sosyal alanlar, tarım ve sanayi de yeni iş imkanları ile geçim standardını yükseltmek yerine fakirlik edebiyatı ile oy avcılığı yaparken.

Artık:

Böyle gelip böyle gitmeyeceğini çağdaş muasır medeniyetler seviyesine ulaşmamız için ülkemizin en batısında ki il olan Manisa Büyükşehrimizi yeniden planlamamız gerektiğinin zamanı geldi de geçiyor bile. Kentte yaşayanların; mutlu, huzurlu, sağlıklı yaşamı için planlama esasının temel taşlarından biri de kent planlamasıdır. Sadece Manisa’nın doğusu, kuzeyi, güneyi, batısı, dört yönü değil tamamının planlanması, yenilenmesi, biçimlenmesi ve bu sayede sosyal ve ekonomik yönden kalkınması gerekmektedir.

Manisa’mızda bunun alt yapısı hazır, Manisa; organize sanayisi, tarımı, ulaşımı, turizm değerleri, İzmir’e yakınlığı, Celal Bayar Üniversitesi, 17 ilçesi… ile imkanları olan bir şehirdir. Ayrıca büyükşehir olduktan sonra maddi yönden imkanları artmış merkez haricinde ki 15 ilçeye yapılacak yatırımlar ve üretim potansiyeli ile Manisa’mızın kısa sürede hızlı bir şekilde gelişimi bu saydıklarımızın çok iyi bir şekilde her noktasının planlanması ve bu yönde kalkınmasından geçmektedir.

Şeker yağ un hazır helva yapmanın hep birlikte ağız tadıyla yemenin tam zamanı, kendimizi düşünmüyorsak çocuklarımızı hatta yeni doğacak çocuklarımızı düşünmeliyiz.

Onların geleceğine şehrimizi hazırlamalıyız.

Sağlıcakla kalın.

                

KEÇİ GİBİ İNAT, TAŞ GİBİ KATI.

Koca meşe ağacı başınızı tepesine doğru kaldırdığınızda şapkanız düşer başınızdan. Boyunu ölçmek ister gibi bakarsanız başınız döner gözleriniz kararır. Sanki biz dikmişiz gibi başlarız böbürlenmeye ne ulu be, tescilli mi acaba?

İşte bize laf etmek düştü böyle bir mekanda. Koca meşelerin boş bırakmadığı alanda tek canlı bunlar, bir de ağzı olmayan cansız koca taşlar duvarlarda. Kaç duvar görmüş kim bilir? Nereden nereye, hangi saraya, kiliseye, eve? Hangi duvarın yapının hangi cephesinde arkadaşlıklar kurmuş? Hani sorarız ya onlarda sormuşlar “memleket nere hemşerim?” “içinden mi?”

İlk tanıştığı usta kestirmiş gözüne almış önüne orasına burasına vurdukça çekici şekil almaya başlamış, biraz daha yavaş vurmaya başlayınca köşeleşmiş, tahta sehpaya konulup makarayla kaldırılmış zorla yerleşirken yerine birazda yerinde dövülmüş cuk oturunca ikincisine sıra gelmiş. Üçüncü önüçüncü derken duvar yükselmeye başlamış duvarla birlikte iskele de yükselmiş.

Taş ustası belinde ki beziyle terini silerken derin bir nefes alıp dinlenir gibi oturduğunda, iskelenin tepesinden şöyle ufuklara baktı. Gözüyle süzerken uzakları gözlerini dinlendirmek ister gibiydi. Binlerce tepe; yeşil, gri, mavimsi uzakta ki yamrı, yumru, eğri, büğrü, tepeler. Kendi bulunduğu da bunlardan biri.

Yine başını öne eğerken eline yapışmış gibi duran çekici kaldırdı.

İskelenin altlarında ki pencere sövelerine öyle taşlar yerleştirmiş ki mektebinde öğrenmiş Yıldız Tekniği bitirmiş sanki. Kimi dik, bazısı yatık pencere boşluğu bırakılmış ama duvar zayıflayacağına daha bi sağlam olmuş. Kağıda çizer gibi geçmeleri, sımsıkı, araya bırakın çuvaldızı dikiş iğnesi bile girmez öyle öpüştürmüş lokum kutusunda ki Hacıbekir gibi. Sanki yılların aşıklarını sarmalamış öpüştürmüş birbirine.

Tavana gelince sıra; kalın keresteleri sokmuş iki taşın arasına yılanın başını ezer gibi, inatla asılsan çıkaramazsın kalası, bir de katran sürmüş çürümesin diye, kapkara duruyor kırılmış, ucu duvarda yerli yerinde. Dükkanmış bunlar iki katlı alttan bakınca iki, üst kattan bakınca tek kat gibi yamaç çünkü nasıl yapacak çarşıyı. Hem alttan yolu var hem üstten.

Mimarların piri olsa gerek bunu çizen. Koca tepe tırmanır gibi çıkıyorsunuz buraya, koca koca taşlar kırmızımtrak. Taşla taştan şehir çizmiş mimar, zamana meydan okuyan, zaten şehir yer gök taş yapıldığı tepe de taş ufukta gözlediği tepeler gibi. Ne deprem dinlemiş, ne güneşin yağmurun rüzgarın tepelere hakimiyetini, ne de hazine avcıları definecileri.

Hayret bi şey, kimden aldın akılı, çekiç miras mı kaldı babandan eline öyle de yakışıyor ki her bir taşı dövdükçe yerine uygun hale geliyor. Sanki her bir taş dinlemiş onu sakince sabırla gireceği yeri, örüleceği duvarı önceden öğrenmiş sonra yerine göre kırılıp kırılıp yola düzülmüş çıkmış bir yerlere girmiş duvarlarda uygun deliklere.

Bunlar dikdörtgen taşlar bir de odeon var kıvrılarak giden basamaklı oturulacak yerleri, bunlarda eğilip bükülenleri. Bunu başka usta yapmış. Hermes lir’i ile konser verecek sanki o kadar yani. Nereye çizdin de hangi taşın ne kadar büküleceğini bildin, el etek öpenlerin yerlere kadar büküldüğünü bilirdik de taş gibi taş olan kayanın büküleceğini burada gördüm. Bize kalsa Allah’ın taşı deriz. Gel de Allah’ın taşının nasıl laf dinlediğini ustanın öğrettiğini bildiğini gör. Görmeyenler için taa M.Ö. 2000 yılından beri dimdik duruyor. Sen görmediysen Allah’ın taşı Allah’ın kuluna ne desin? Demesine diyecek de usta eğilip doğrulmayı yontulup adam gibi taş olmayı duvarda oturmayı öğretmiş, bilseymiş bu güne kadar görmeyenleri düşünseymiş dil de verirmiş ama e artık insaf Allah iki göz iki kulak vermiş, duy da gel, gel de gör diye.

Gelmediysen, Allah’ın taşı ne yapsın böylesine.

Aigai Kenti burası. Keçiler diyarı, belli olmuyor mu? İnatla duruyor duvarı.