Kimileri tarım derken sanayi diyenler çoğunlukta.
Bazıları tarih derken başkaları maden diyor.
Başkaları turizm derken kimileri enerji diyor.
Konuşmaların çok, icraatların az, lafın küfün çok, işin gücün az.
Geleceğe umutla bakacağımıza günümüze seyirci kalmak.
Günü geleceğe tercih, geleceği tecrit etmek.
Böyle gelmiş böyle gider demek.
Böyle eğitilir, böyle yaşar, böylesine alışırsak; yapacak bir şey var, zaten yapıyoruz. Havanda su dövmek.
Kalû belâ’dan bu yana:
Başımıza buyruk, hür masum mazbut mahzun mesut, fakir, fakih, hayatımızı dinimizin kuralları ile düzene soktuğumuz, paranın yerine takasla alış veriş yaptığımız, sözümüzün eri, ailemizin neferi, büyüklerimizin göz bebeği oluğumuz zamanlarımızdan sonra:
Vatan dediğimiz toprağımız, kutsal saydığımız bayrağımız uğruna, işgal güçleri düşmanlarımızla baş ettiğimiz, canımızla başımızla gazi şehit halkımızla savaştığımız, zamanlarımızdan sonra:
Çiftçilikle geçinir karasabanla toprağı eştiğimiz, iki çift öküzü sermaye edindiğimiz, yıllık nafakamızdan tohumluk ayırdığımız, kerpiçten evimiz çamurdan sıvamız topraktan damımız, bir lokma bir hırka ile aza kanaat getirdiğimiz zamanlarımızdan sonra:
Esnaf, zanaatkar becerimizle, yaptığımızla övünüp elimiz hamur karnımız aç kaldığında dövündüğümüz, geçimi kanaat, seçimi çare gördüğümüz zamanlarımızdan sonra:
Tarihimizi bilmez, evimizi sokağımızı hanımızı hamamızı tanımaz olduğumuz, harabeye çevirmeyi becerdiğimiz, ellerde varken bakmadığımız, bakıp da başka şeyleri gördüğümüz, kadir kıymet bilmez geçmişimizi kararttığımız zamanlarımızdan sonra:
Hal böyle olunca turizmi bilmez, turistin gelmez olduğunda, gelenleri de kazıkladığımız, atalarımızın “yurdumuzun taşı toprağı altın” deyip de tarihi eserlerimizi yıkıp temellerinde, mezarlarında, defineci nesiller yetiştirdiğimiz bulduklarımız para etmese de satın alanların yıkılsın yok olsun diye goygoylayıp kendi kendimize tarihi eserimize harakiri yaptığımız turizm dediğimiz zamanlarımızdan sonra:
Bunca demir yığını tezgahlarımız, eklesen dünyayı 40 defa dolanacak konveyör bantlarımız, teknoloji fukarası fabrikalarımız, üret üret boşa kürek salladıklarımız, sanayi hamlesi deyip şimdi AB denenlerin eskilerini dünya paraya satın aldığımız, başımıza bela, ayağımıza kazık, dilimize pelesenk, kafamıza sokma akıl, kuruntumuza fabrikatör edasıyla adına sanayi dediğimiz zamanlarımızdan sonra:
Tarımımızı organik inorganik asortik sosyetik gibi sıfatlar taktığımız da, teknoloji hani on ton buğdaya bir telefon, beş dönüm bağa bir megafon değeri verdiğimiz teknoloji dediğimiz zamanlarımızdan sonra:
Dedesinin adının lamba, babasının adına elektrik, çocuklarına enerji dediğimiz; önce satın, sonra baraj krallığı dönemi ve derelerin çağlamaz olduğu hidro elektrik santraller, yağmursuz susuz kıtlık döneminden sonra nükleer, patlatırız diye korktuğumuzda termik santral diye yerin altını üstüne getirdiğimiz enerji çağı dediğimiz zamanlarımızdan sonra:
Sonrasını ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
Beraber olmak, arkadaşlıklar mahallede başlar sokakta. Okulda devam eder üniversite bitinceye kadar arkadaşların aynı olmasa da ‘beraberlik’ ana fikir aynıdır. Askerlik arkadaşlıkları en unutulmayan beraberliklerdir ömür boyu sürer; gurbet, ana baba sevgisi hasreti paylaşılır, aynı karavanaya kaşık sallanırken, talimde nöbette, koğuşta bazen cephede berabersinizdir. kısa dönem bedelli olunca biraz yozlaştı. Ama bizim toplumda otobüs yolculuğunda dahi dostluklar arkadaşlıklar kurulur hacca gitmedim ama gidenlerden biliyorum: “Bu akşam hacı arkadaşlarımıza gideceğiz”, “geçen sene termalde beraberdik” bunlar daha çok termal kaplıca, dini ziyaretgahlar, ile devam ettirilir. Her arkadaşlık: olunma şekline, mekanına göre, havasına kafaya göre farklı olur: Treking, bisiklet, tatil köyü, hafta sonları, aslan sütlü masalar… Böyle olunca anlaşmalar olur o anlarınızı daha verimli neşeli sevimli mutlu geçirirsiniz. Yaşlar ilerleyince seçicilik baş rollerde olduğu için kolay ısınmalar, dost olmalar, içe açılmalar, aile içi paylaşımlar zorlaşır. Doğrusu da budur zaten. Yıllarını verdiğiniz dostlarınızın bir farkının olması gerekir.
Yukarıda saymadığımız birlikte yapılan çalışmalara dayalı gönüllü arkadaşlıklar da oluşur. Bu çalışmaların neticesinde taraflara bakıldığında bir beklentinin olduğu ortaya çıkar, hemen olmasa da zamanla belli olur. Gönüllülük esasına dayalı birliktelikler demiştik bunlarda sizinle beraber olması gerekenler aranızda yoksa bahaneleri vardır. İşi, hastalığı, ziyaretleri, seyahatleri, komisyon çalışmaları, hep bahaneleridir. Bu gönüllülerde delikanlılık içinizde değil ceketinizin cebindedir mobil telefon gibi arada bir çıkarıp bakarsınız şimdi delikanlılığın zamanı değil deyip cebinize sokar bahanelerle meşgule alırsınız. “Ayıp olmasın” deyip icabet ettiğinizde olmamanız daha hayırlıdır. İşe konsantreniz bozulur. Çizginiz yamulur, sözler kırılır, anlatımınızın odağı kaçar şaşı bakarsınız.
Ya candan olacaksınız ya da candan.
Şimdi o günler geliyor izlemek için takibe gerek yok onlar takip ettirirler. Daha doğrusu takip konusu olmaları menfaatleri icabıdır. Vazife gibi yapanlarından laf olsun diye yapanlarına kadar. Yapacakları işi olmayanlarından iş edinenlerine kadar. Çocuğuna istikbal, eşine dostuna akrabasına kıyak, zamanında “biz de vardık ya” demelere kadar. Çek kulağını uzasın…
Güvenme dayına ekmek al yanına ekmeği dayı vermez babalar verir ama tamlama olsun diye söylenmiş olsa gerek. Ekmek olmadığı zaman ne yapacaksın dayını mı arayacaksın? Aç kalacaksın, ölmezsin ya!
Minnet ile kokma gülü al eline süseni
Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni.
(Yavuz Sultan Selim dahi söyledikten sonra…)
Bunu yapabiliyorsan çık yola. Ama delikanlılar boş durmuyor ki: hendekler açılıyor, çukurlar kazılıyor, engeller konuyor yürüme imkanın yok. Güven saflığına saldırı başlamıştır, farkına vardığınızda veya dikkate aldığınız halde insafsızca olduğunu hiç aklınıza getirmediğinizde başlar yolda ki dikenler. İş işten geçmiş iki kat efor sarf etmeniz gerektiği etaba gelmişinizdir. Geçme imkanınız, takatiniz kalmadığında neticeye katlanmak zorunda kalırsınız ki karşı köyde davulların çalındığı zamandır bu zaman. Düğün başlamıştır.
İnsan bu, yapımızda var, nasip, hayırlısı olsun… Hepsine tamam da; bi de düğünde oynamıyorlar mı? İşte buna üzülüyor insan.
-Yıllar ne kadar çabuk geçti?
-Sorma, hiç anlamadık.
Neyi anlayacaktık ki anlasak durdurur muyduk dünyayı? İner miydik ilk durakta son durağa varmadan? Ne fark ederdi ki durakların yerini bilen mi var? İndiğimiz durağın son durak olduğunu biliyoruz ama işte o durakta durmak istemesek de iş işten geçiyor. İnsan oğlu bu garaja kadar gitmek ister.
-Dede bu garaja gidiyor.
-Olsun be oğlum garaj benim eve yakın.
Dünyayı aldatabilir misiniz?
Kokpit ağzıyla dünyaya tekerlek koyduğumuzda; dişsiz, saçsız, pembe beyazdık. Kalkışta kapanan tekerlerin yolcuları yine aynı görünümdeydi. Bir tek pembe beyazlar yılların izini almış; bazısı derin, bazısı ince, bir hayli kalınca bazıları.
Önemi yok kimse okumuyor çizgileri.
Saymıyor günleri.
Gözlerimizin önünden film şeridi gibi geçen diye anlatılan oynadığımız rolleri.
Kısa pantalon, kirli tişort üniforması olurken çocukluğumuzun banyolarında sabun köpüğü kaçarken gözlerimize çok kirlendiğimizden analarımızın öfke izlerini taşırdı. Çamaşır gibi sıkılan saçlarımız, tellak gibi kazınan sırtlarımız, ağarmayan ayaklarımız…
Sıkılacak saç kalmamış, ovulacak sırtlar kemik torbası olmuş, ne kirli ayakları ağartmaya uğraşan analarımız; kızıyor mu seviyor mu hallerinden, kurularken ki tebessümlerinden, geceleri yarım yamalak uykularında; baş koyacağımız yastıklarımıza ayaklarımızı koyduğumuz çocuksu derin deli uykularımızda örten, babalarımızın kabahatlerimizin “çocuk bunlar” hoşgörüsüyle affa uğradıklarımızdan hiçbiri kalmadı şimdi.
Belediyeciliğim zamanında benden hep bank isterdi imam efendiler, ben de gönderirdim, haklıymış, işte bak şimdi oturuyoruz, o banklar bu banklar olmasa da. Oturduğumuz yerden, selam verenlere başımızı arkaya yaslar şekilde geriye doğru kaldırarak şişe dibi görünümlü gözlüklerden tanımaya çalıştığımız kimseye tanıyamasak da “Aleykümselam” deyişlerimiz ezana karışır pek duyulmaz dediğimiz.
Sokağa çıkarken almayı ihmal etmediğimiz, elimize yapışmış uzuvlarımızdan bir olmuş; umutsuzluğumuzun, yalnızlığımızın, bizimle olduğu zamanlarda oturduğumuz yerden tık tık yere vurup pişmanlıklarımızı gömmek isterken kullandığımız, mutluluğumuzun çoluk çocuk kalabalık bayram sabahlarımızın, kimlerin olduğunu gözlerimizin önüne getirmeye çalıştığımız düğünlerinin, mutluluğuyla kucağımıza aldığımız, tutunacaklarımızın bizi yalnız bırakmalarında dayanırız ona; Baston…
En yakın dostumuza dayanmadık böyle, kıvrık sapına tutunuruz hayata tutunmadık öyle. Baston dediğiniz bele kadar bir çomak. Yere olanca gücünle batırır gibi bastırsan da, kıracakmış gibi dayansan da, arada bir kedi köpek kovalasan da, hiç sesi çıkmaz. Eve girerken kapının sapına astığında dışarda kaldığına aldırmaz. Evden çıkarken yine oradadır böyle sadık dost bulunmaz.
İhtiyarlık işte;
Kimsesizlikten, göçüp giden dostlardan yalnız kaldığımızda düşünürüz bunları. Çomaktan, bastondan dost olur mu? Seni teselli eder, sana yoldaş dert ortağın olur, ilacını, hastalığını paylaşır mı? Paylaşır mı çocuklarının hayırsızlıklarını arayıp sormadıklarını? Hatıraları, eskileri anlatıp da iç geçirmelerini duyar mısın? Duyar mısın elinin, nefesinin sıcaklığını? Torunların aklına geldiğinde göz yaşlarını beraber akıttığınız da “onlarda aramaz oldular” dediğinde yalnızlığının ortağı olur mu? Doğum günlerinde, özel günlerde, birlikte yediğiniz yemeklerde, arkasından içtiğiniz kahvelerde, sohbeti uzatıp birer çay da içelim mi dediğinde “hadi içelim” der mi?
“Hey gidi günler hey” dediğinde, “aman ya sende ne günlerinden bahsediyorsun” deyip gerçekleri hatırlatır, savurmalarına, övünmelerine gem vurur mu?
Şuradan ekmek alacağım sana da alayım mı?
Der mi?
91-93 yılları arası Manisa Mimarlar Odası yönetim kurulu başkanlığım dönemim. Celal Bayar Üniversitesi yeni kurulmuş Sinanbey Medresesi’nde ‘Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması’ ile ilgili panel yapılıyor. İki yıl üst üste yapıldı ikisinde de konuşmacı olarak katılmıştım oda başkanı sıfatıyla. İlk kez burada dile getirmiştim. Henüz ter-ü taze Manisa Celal Bayar Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi’nde, ilk etapta fazla fakülte yoktu zaten, tarih kürsüsü açılıp Manisa da ki tarihi değerlerin ortaya çıkarılıp korunması yaşatılması ile ilgili teklifte bulunmuştuk. Tarih, eser, kalıntı, buluntu yerinde durmuyor ki; zaten yorgun olan bu eserler bakılmayınca yıkıldı, harabe oldu, olamayanlar kıymet bilmezler tarafından harabatı kullanıldı. daha da ileri gittik yık yap, yap sata, yüzyılımızın hastalığı ranta kurban verdik.
Kalanları koruyan ortaya çıkaranlardan Allah Razı Olsun.
Yıllar sonra arkeoloji bölümü açıldı, 2014. Yusuf Hoca Aigai de kazı yapan ekipte…… Aigai Kazı Başkanı Ege Üniversitesi Dekanı Prof. Dr. Ersin Doğer hocamızın asistanı. “On yıldan beri kazıyoruz emeklilik zamanım geldi bundan sonra ki çalışmaları Yusuf Hoca Başkanlığında CBÜ yürütecek, çünkü bir tarih antik şehirler iğne ucu ile kazılıyor koca bir şehir günyüzüne çıkarmak için 100 yıllar gerekli ömür falan yetmez arkadan gelenler olması lazım” diyor Ersin Hoca.
Nerede kalmıştık evet oda başkanlığımız zamanında mimar meslektaşlar ile buraya bir hafta sonu gelmiştik kalabalık değildik biz de adet böyledir ya denize ya denize hafta sonları.
Köyden Aigai antik yerleşimin bekçisini aldık bize anlatsın diye rehber, o devirde yaşamış dedeleri babaları buralıymış onlardan dinlemişte bize aktarıyor gibiydi şaştım kaldım.
Andaç defterine bir kaç satır karalamıştık; geldik, gördük, gezdik, diye.
Bir daha gidemedim Ersin Hocam çok çağırdı. Nasip, Büyükşehir Belediyesi Cengiz başkanımızla gittik. On yıldan beri kazı desteği veren İsmail Akçura abimizde oradaydı. Hocamın anlatıklarından çok etkilendik hep böyle derler ilk karşılan bir yere gidip de birileri bir şeyler anlatınca tabii etkileniriz burnumuzun dibinde bilmiyoruz. Bu işin şakası ama hakikaten (meslek icabı taş işçiliklerine bakıyorum) o ne duvarlar nereden öğrendin hangi teknik üniversiteyi bitirdin mektep medrese hendese hangi ilmi aldın be birader. Bu antik şehirlerin kuruluş yapılış tarihini bilemez kestiremezseniz M.Ö – M.S. diye tarih konulur milattan önce dediğinizde de yüz yıllarında deyip yuvarlarız bir insan ömrü 100 yıl bile değil yuvarladığımız zaman dilimi bu. O zamandan bu zamana dimdik ayakta duran bir duvarı var artık simge olmuş gidip görmeniz lazım anlatamam bu duvarı görmek işçiliğine şaşırmak için buraya gelinir bırakın hocamın yunt dağının tepesinde su yok yol yok arayan soran hal hatır soran yok buralarda kazı yaptığını, (bu arkeoloji mesleği akıllı işi değil laf aramızda bir küçük süpürge bir küçük keski, spatula tık tık tık şehri ortaya çıkaracaklar sabır küpü olmalılar, evleneceklere tavsiye arkeolog kız veya erkekle evlensinler evde dır dır olmaz sabırlılar çünkü).
Cengiz Başkanım ve ekibimiz, İsmail Akçura hep birlikte Ersin Hocamın esprili anlatımları ile şehri gezdik hava kararmaya yüz tutmuş yuntdağ tepelerine karaltı gelmişti. Hocam akşam yemeği de hazırlamış kazı evinde ama bi daha ki sefere vakitli geliriz dediğimizde Ersin Hocam tandırdan bahsettiydi galiba…
Gel zaman git zaman deve tellal, sinek berber falan değil masal değil gerçek: “Büyükşehir olarak kazıya destek verelim” dedi Cengiz Başkan. Başkanımızın adetidir bi yere gittiğimizde müjdeli haber vermeden dönmez. İsmail Akçura’ya hürmeten “İsmail abi de uygun görürse” dediğinde burası bir kültür mirası bu miraslar ülkemizde yaşayanlara miras kalmıştır (bazıları mirasyedi gibi yaşasa da) herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini söyledi Akçura. (Burada da o kadar taş var ki bir tanesinin altına da ben elimi koydum çaktırmadan). Ersin Hocam “bu sezon sizin desteğinizle başlayalım o zaman” dediğin de Cengiz Başkan “protokolu hemen yapalım ne gerekiyorsa size yardımcı oluruz” demesinin ardından üç gün geçmedi protokolu hazırladık önce büyükşehir meclisinden kararı geçirdik, Kültür bakanlığına gönderdik, bakanlık onayı geldiğinde Ersin Hocam Yusuf Hocam başkanın yanıdaydı.(İsmail Akçura da olacaktı ancak saat değişince olamadı).
Mesir çayları içilirken hocam Aigai’den, kazılardan, bahsederken (hocamdan samimiyetle bahsediyorum hemşeriyiz de); kalemler çekildi, kağıtlar serildi, pozisyon alındı, Hocamın protokola bir imza atışı var nikahında böyle imza atmamıştır. Her iki taraf da heyecanlıydı. Başkanımız Cengiz Ergün Manisa Belediye tarihinde bir ilke imza atıyordu. Bu tarihi anı fotoğraflarla sabitledik. Gazeteci arkadaşlar soruyor. Başkanım bu destek bu birliktelik seneye de devam edecek mi Ersin Hocam atıldı “Bu işe bir defa girdin mi çıkamazsın, bir şehir 100 yılda ancak ortaya çıkarılır”. Kimsenin bu işten çıkacağı yok.
İmzalardan sonra Ersin Hocam; fabrikasyon, kalıp işi olmadığı, elde yapıldığını söylediği küçük ebatta bir keçi heykelciği hediye etti Cengiz Başkana. Bu Aigai’nin simgesiymiş. Yalanda değil böyle inatçı bir kavim yuntdağlarının kuş uçmaz kervan geçmez bir tepesinde böyle bir şehir inşa edebilirler.
Onlar inatsa biz de inatız onların şehrini ortaya çıkarmak için bu işe girdik mi çıkmayız, inatla çalışırız.
Hava güzel Ocağın 22’si, Kula’ya yaklaştığımızda yol boyunca 15 gün önce ki karlar yer yer güneşin giremediği kuytu köşelerde buz kesmiş sessiz, duruyor. Belediyeye girdiğimizde arabada ki terimizi soğutmadan Başkan sordu. Bazılarımız çay derken kahveyi de ihmal etmeyen tiryakilerin yol yorgunluğundan sonra uygulama yapılacak, proje çizilecek, düzenlenecek, seçilecek, arsalara alanlara bakalım mı? Dedi Hüseyin Başkan.
Zaten onun için gelmiştik; ulaşımdan, etüd projeden, kamulaştırmadan, imar şehircilikten, daire başkanları dahil, müdürler, şehir plancıları, mimarlar, kalabalık girdik teknik çalışma yapacağımız alanlara. 5000’lik planı taradık, müze yapılacak yer aradık, Terminal alanı, Ankara asfaltına paralel yan yollar, kamulaştırma yapılması gereken yerler, toplu konut sahası, çevre yolu güzergahı, Kula mezbahası… Yeni tamamlanmış olan henüz adı konmamış Kula Meydanına açılan iki cadde adlarına hürmeten yakışanı yapmak lazım dedik. Taptuk emre, Yunus emre caddeleri.
Sabah ki programı tamamlamış öğle yemeği için Kula Konuk Evinde mola vermiştik. Restorasyonu yapılmış Eski Kula Evinin güneye açık güneşe bakan hayatında iki adet yer sofrasının etrafında bağdaş kurarak halka olduk. Gökyakup çömleklerinin methini duymuştum da kuzu güvecinin böyle güzel bu kadar lezzetli olduğunu çömlekten mi ustadan mı olduğunu anlayamadım. Sofranın orta yerinde ki derin koca güvecin içinden etleri almak için dizlerimizin üzerinde ayağa kalkıyorduk, bazen öyle dikiliyorduk ki güvecin içine pike yapacağız sanırdınız. Güneşe karşı mayışmış vaziyette durup çaylarımızı içtiğimizde saat durmuyordu.
Ekiptekiler merak ediyorlardı. Kula’ya gelip de Jeopark merakını gidermemek olur mu? Başkan kırmadı arkadaşlarımızı gidelim dediğinde Zafer Okuluna kadar Eski Kula sokaklarında yürüdüğümüz güzergahın devamını araçlarla geçtik. Jeopark Koordinatörü Erdal Hoca heyecanlanmıştı. “Buradan sonra yaya gideceğiz”. Ayak basar basmaz divlitlere, Erdal hoca anlatmaya başlamıştı bile. Yıllar öncesinden yeraltından yeryüzüne çıkarken kayalar taşlar yumak olmuş, yalnızlıklarından mı ne çıktıkları yeraltından bilmedikleri dünyada birbirlerine sarılmışlardı. “Dokunun sürtünün” diyordu Erdal Hoca büyüyü atmak gelmesin aklınıza elektriği boşaltıyorduk sadece.
Bunca kaya yıllardır buradalar, kara bahtlarının kapladığı karalıklar arasında floralar. Kırmızıya dönüşen çiçek görünümlü yaprakları ile aşk merdiveninin atası, yeraltından gelmiş sanki zambağın babası. İhtiyarlıktan mı ne beyazlamış kayaların üstüne yapışırcasına yosunlar deryası. Baharı karşılıyorlar anlaşılası…
Geri dönerken yorulduğumuzu anladık arabanın koltukları ana kucağı gibiydi. Öğleden sonranın son etabını tamamlarken güneş batmış belediyeye geldiğimizde arabalar kısa hüzmeli farlarını yakmıştı.
Yorgunluk kahvelerimizi içerken günün özetini yaptık. “Hüseyin Başkan “Geç oldu bu akşam kalın” dediğinde, gözlerimiz saate gitti, geç olmuştu hakikaten. “Kalkalım” dedik. Başkan memnundu. Cengiz Başkana çok çok selam söyleyin demesinden anlaşılıyordu bu. Hüseyin başkan kapıdan uğurlarken akşam karanlığı iyice çökmüştü.
Dönüş yolu kısa olur derler, ehh avuntu da olsa çabuk geldik sayılır.
Büyükşehir: Büyük düşünme, büyük proje, büyük yatırım. Uzun zaman, uzun yol, uzun soluklu çalışma.
Ömürler çok kısa, çok çalışmak gerekiyor oysa.
Bizden önceydi yani 2009’dan önce. Henüz çalışma aşamasında olan bu dört mahalleyi tekrar ele aldık. 2007-2015 sekiz senedir bu planlara çalışıyoruz. Vatandaş anketi mi kalmadı, muhtar rızası mı dinlenmedi, kahve toplantıları mı yapılmadı, seçim malzemesi mi yapılmadı. Neler olmadı ki.
Cengiz Başkanın birinci döneminde, CHP grubu ile birleşen AKP grubu planı altına bakalım pişti mi? Çevirelim yanmasın, daha pişmedi, altı kızarmadı, gibi sudan bahanelerle Manisa Belediyesi Meclisinde bir türlü pişirilemeyen bu mahalleler; kahvelerde çaylar içilip sohbetler yapılırken, okey pişti oynanırken, masaların, masalların, hikayelerin, ahbap meclislerinin konu komşu ev gezmelerinin mevzusu oldu. Yenileme olsun diyenin demeyenden fazla olmasına rağmen; her vatandaş gibi günü kurtarma hesabı yapan bizler, günlük nafaka teminini çıkarmak için uğraş veren vatandaşlar, sabah vardiya akşam mesaisi hafta sonu çalışması telaşında mahalleliler. Aslolan ev bark meselesine zaman ayıramazken, çözüm arayamazken, oy verdikleri partilerinin niye bu işi bitirmiyorsunuz diyemezken, mahallelerin çözümsüz hali uzayıp gidiyor.
Ya yapılsın, ya yapılmasın.
İmar komisyonunda ki AKP’li komisyon üyeleri;
“…ilgili dairesince bilgilendirilmediklerinden konunun gündemden kaldırılması…” kararı alınmasına rağmen konuyla ilgili madde Ocak meclisinde görüşülürken,
“…konunun komisyonda görüşülmesinin devamına…” diye komisyon kararı mecliste ayaküstü değiştirilmiştir.
150 gün sonra yine seçim var bu imar değişikliği ile kim puan toplar hesabı yapılmaz ise ki, Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün hiçbir zaman böyle hesap yapmadı her şey nasip diye seçimlere girdi.
Vatandaşın lehine iyiliğine sağlıklı konutlarda yaşamasına olanak sağlayacak bu planlama, partilere; yapılmasın diye el kaldırana mı puan kazandırır? Yapılsın diyene mi puan kazandırır? Onu vatandaş takdir eder, bu konunun seçim malzemesi yapılması doğru değil. Doğru bir tane o da bu mahallelerin yenilenmesi kentin merkezinde olan bu evlerde oturanların bu imkandan faydalanması iş imkanı iyice kısıtlanmış olan müteahhit firmaların buraya balıklama atlayacakları ve rekabet içinde arsa paylarını inşaat kalitesini yükselteceklerini de düşünürsek burada yer evleri ve gecekondudan dönüşmüş kaçak katlarla deprem riskini arttırmış olan vatandaşlarımıza gün doğacak, piyango vuracaktır.
Bu kaçınılmaz bir yenilemedir. Bugün olmazsa yarın mutlaka olacaktır.
Daha sonra yapılacak ki o çalışmalarda yürüyor, yeni imar planları ile oluşacak ve çoğalacak arsalar ile bu mahallelerin arsa payı bugünkü gibi olmayacaktır. İkramiye yerine teselli ikramiyesi ile yetineceklerdir.
Bu rantı kaçırmayın derim.
Kara düşüncelerin karabasan gibi çöktüğü, karaların kapkarasında çarelerin biçare kaldığı, umutların karalar içinde kaybolduğu, ümidin kesilip kara kara aktığı, ellerin çaresiz, bacakların dermansız kalıp dizlerin bağının çözüldüğü, dilin susup ağızın kilit olduğu, gözlerin kısık mı kısık bakmağa zorlandığı, aklın gelip gittiği karamsar düşüncelerin beyinde fink attığı, düşüncesizliklerin ring yaptığı, yanlış kararların alındığında; sakinleşip aklı selim ile karar verilmesinin zamanda acele edilmemesinin gerektiği gündü. DÜN
Herkes susmuş çıt yok, sinek vızıltısı ama o da uçmuyor sehpada ki şekerlerin üzerinde, kalemin kağıt üzerinde ki gezinti sesi. O esnada herkes susmuş sessizlik suspustu.Tedirgin yüzlerin gerginliğini çatık kaşların gözlerin üzerinde düz bir hat alır gibi yayıldığı sevinçlerin, şaşkınlık, korku, umut, hayretlerin ifade olup okunduğu yüzler. Kararların kararsızlıkla pekiştiği, ben bilirlerin kesiştiği, kararsızlıkların dünyası; kimi yazıyor kimi siliyor, kimi yapıyor diğeri yıkıyor, giden kimilerinin yerini gelenler alıyor. Bir şeyler oluyor gibi gözüksede tümden bakıldığında bütüne dair hiçbir şeylerin kayda değer olmadığı bir düzen. BUGÜN.
Karınca insanlar arada aslan kesilenler, nefesi kesilenlerin yanında nefes nefese kalanlar, tarih akıp giderken, yıllar yılları koşalarken, eskilere dair hatırlananlar boşlukta, askıdaymış gibi uçanlar, koşanlar, kaçanlar. Kaçanların umut, kalanların mabut, kaybolanların mahzun, koşanların yorgun, uçanların haldun olduğunda; herkesin yerinde saydığını, durağan potansiyellerin beklendiğini, bir türlü harekete geçemeyen tembelliklerin ağaç altı gölgelere asılan hamaklara yayıldığında. Kinetiklerin sürdürebilir enerji dendiği geri dönüşümlerin yenilenebilir isminin verildiği avutmacalarında, dünyanın altını üstüne getirip servis yaptığımızda, kendi kendini yiyen kuyruğunu yutmaya çalışan aç piton gibi insanlığın yok olmaya yaklaştığı bir düzene çalışma dendiğinde, dur kelimesinin trafik tabelası olduğu dünyada: Geçlerin yeşille sembolleştiği, küfürlerin literatürü kırmızıya sevimsiz takıldığımız, sarıda ki sabırsızlığımız, renklere bağımlılığımızı kehanetlerle açığa çıkardığımız, ruh hallerimizi fallara konu yaptığımız, geleceğimizi bir fincana sığdırdığımız. YARIN.
DÜN, yapılanlar yıkıla yıkıla, yapıla yapıla, bugüne gelen ketum, meçhul dünya.
BUGÜN, bir yandan yapmaya diğer yandan yıkmaya çalıştığımız yap boz dünya.
YARIN, çok az da olsa elde kalanları taşıyacağımızı yüklendiğimiz, taşınanların yitip gideceği yorgun, yetim, dünya.
Topuna yalan dünya deyip her şeye boş verdiğimizde; şarkılar üzerine kurulmuş dünyamızı göz yaşlarımızla yıktığımız dünya.
Bugün yine bir cenazedeydim.
Sessiz bir huzurun arefesindeydim
Son yolculuğuna uğurlanıyordu kabristanlıkta
Kısada olsa taşınırken mevta, dostlarının omuzlarında
Çukura yakın bir yere koydular tabutu.
İki kişi indi çukura biri oğlu diğeri torunu.
Kenarda duranlar başları önde kimi eğik mahzun
Hoca başladı okumaya duayı uzattı bir hayli uzun
Hakkınızı helal edin dediğinde hocanın
Yüksek perdeden “Helal olsun” sesi hakkı olan olmayanın
Hoca talkın veriyor, anasının adını söyleyip üçlüyordu.
Onun için herhalde Cennet anaların ayakları altında deniyordu.
Dönerken iç geçirenler, rahmet dileyenler, dua edenler, tanıdık kabirlere
Çıktık kabristandan ayaz başlamıştı dua eden eller girdi ceplere
Buz gibi toprak, hava, su, buz gibi soğumuş vücudlar.
Paltoların yakaları kalkık, başlar kısık, gözlerde yaşlar.
Rahmetle anılan; komşular, eş, dost, tanıdık, tanımadıklarımız.
Kabristan çıkana kadar mahzunluğumuz, ahiret kaygılarımız.
Sessizlik hakim her bir dilde, yumuşamış gönüllerin sıcaklığı,
Kabirleri gördükçe mermer taşları, akla gelen dünya pişmanlığı.
Çok değil daha arabanın kontağı çevrilince bastı dünyanın kaygıları.
Bankaya gideceğim, müşteri gelecek, randevum var aldatmacıları.
Git git yol mu biter yola çıkmışa
Gurbetteyiz bu dünyada yol alacağız ağuşa
Yoldur geçilir nice köprüler dereler denizler bentler
Bahtına; dikenli, tozlu, çamurlu, gülistan neler neler
Soracak kimse yok herkes bi yol tutmuş gider
Kimi koşar adım hızlı mı hızlı, çoğu ahesteler.
Nice besteler şarkılar yapıldı yazıldı romanlara
Ömürler söylendi, nasihatler dendi yolda olanlara
Herkes bi yol tutturmuş gider dinlemiyor hiç biri
Doğrusu bu ya herkesin vardır mutlaka bir bildiği.
Neyi bilecek neyi? Hiç. asırlar geçti dönen var mı geri?
Söylese de bilseydik ama o zaman gider miydik ileri?
Dünya hali deyip geçeli beri hepimiz bir teselli tutturmuşuz.
Ama eğri doğru ama, gelip gidenler gibi biz de bir yol tutmuşuz.
Dedem derdi babamda sen doğru ol yollar selamete açılır.
Kimseye demesen bir şey hoşgör yollar selamete ulaşır.
Tîz-i reftâr olanın pâyine damen dolaşır derler
Erişir menzil-i maksuda aheste gidenler
Maksudumuzu sorsalar binlerce, hedef tek bence.
Bir yol var. Her bir maksuda ayrı ayrı yol gitse de
Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber, develer tellal, iken, ben dedemin beşiğini sallasam bana ayıp sallamasam dedem uyanıp kalkıp gelecek.
İşte böyleydi çocukluk masallarımız, muzırlık gözlerden okunuyor uyumamak için direniyorduk. Günler uzun mu uzun, uyu uyu gün bitmek bilmiyor. Sokak bizi bekliyor, çıkarken tembihleniyorduk geç kalmayın baban erken gelecek her sokağa çıkışta söylenirdi ama babamın erken geldiğini görmezdik. Akşam ezanı okunurken kulağımıza takılan iki parmak uzatırken kulak memesini kafayı çevirmeye imkan vermezdi eve sürükler gibi götürülmesini. Abim annemin emriyle kendine iş edinmiş şımartılan evin küçüğünü tutmuş kulağın çüçüğünü minek çıkarıyor hazır eline düşmüşken. Acıkan karnımızın gurultusunu evde anamın yüksek sesten terbiyesi bitince duyuyordum. Çok geçmeden babam gelir sofra kurulurdu. Koca gün yaramazlığın ört basını yalakalık ile geçiştirmeye şirin gözükmelerle şaklabanlık yapar, yanaşırdım sofrada babamın dizine.
Anamın şikayeti yetmezdi bize tokat attırmaya, “sen yüz veriyorsun” deyip babama sarardı. “Çocuk bunlar yapacaklar akılları havada” ha yaşa be baba, anamda yahudi kampında ki gestapo subayı gibi.
Yorgunluktan, gündüz uyuyo numarası yapmaktan, erkenden uyuyakalırdık, odamıza gitmez laf dinleyeceğiz diye oracıkta kedi gibi kıvrılırdık sobanın yanında. Taşınırken kucakta giderken yatağa naz sırası bize gelir başlardık vızıklamaya. Kucakta kim taşıyorsa evin büyüklerinden “Vızıklama zıbar artık.”
Sabah bir daha ki sabah bir daha ki… günler geçip giderken akşamları gecelere ekler, her şeyimizin ellerimizin, ayakkabılarımızın, küçücük aklımızın küçük olduğu yetmezmiş gibi başımızdan bir karış havalarda olduğu günler çoktan gelip geçmiş, sen orta büyüklükte olsan da önce evdekiler büyütürdü; “koca adam oldun hala tembellik yapıyorsun. “Bi baltaya sap olman lazım” baltaya sap olup da kimi neyi kesmeye alet olacaksak.”
Delikanlılığın bıçkın, zıpkın, çapkın daha başka bütün ‘kın’ ların sahibi olduğumuz üzerimize yakıştırdığımız günlerdi. Saçlarımızı bir yana yatırmak bazen arkaya taramak için kadın çorabı geçirilmiş kafayla yastığa baş koyduğumuz her işi ama her işi boş koyduğumuz, bir kulaktan girip öbür kulaktan çıkanlarla bir taraftan bakılınca diğer tarafı gözüken iki delikli kafamızda ki; gözlerimizin ilk göz ağrısını aradığı, kulaklarımızın dünyada ki güzel olan üç şeyden birini duymak için dikleştiği, aklımızın bir karış havada nasıl oluyorsa kartal edasıyla yükseklerden uçtuğu, ayaklarımızın yere basmadığı bu da nasılsa, sigarayı Clark Gable edasıyla içip dumanını gizlemek için ceketimizin içine üflediğimiz zamanlardı o günler.
Ucuz biryantinin kafaları parlattığının yanında, düşük belli kalın kemerli bol paçaların bacaklarımıza dolaştığı zamanlarda etekleri zil çalanların da aklımıza dolandığında uzun takipler ve laf atmalar ile takılmaların sonu konuşma fırsatını; umursamaz edalarla dinler gibi gözüken, başımızdan giden aklımızın kuaför görmemiş uzun saçlara, boyanmamış kara gözlere, alınmamış hilal kaşlara, bağlanan havai aklımızın zıpkın çapkın yapımızın ilk zaferiydi o günler.
Sinemalar, pastaneler, uzun soluklu gezilen dar sokaklar, görülme korkusuyla sokağının köşe başında bırakılan eller, mahallesinin bakkalı ile samimiyetlerin kurulduğu günlerdi. Ramazan da davulcunun peşine takılıp bahşiş toplayan çırak edasıyla sevdiğimizin kapısında maniler söylediğimiz günlerdi o günler…
Şimdi mi? Şimdikiler zamane. Geçip gidenleri masal gibi torunlarımıza anlatıyoruz tabii sansürlü taraflarını es geçerek.
“Dedeee, sen hiç aşık oldun mu?”







