Jeoparklar Birliğinin 35.Toplantısı için geçen hafta Paris’teydik. Toplantıdan boş kalan az bir zamanımızda yarım gün gibi Paris’i gezdik.
Paris’ten bu vesile ile biraz bahsetmek istiyorum.
UNESCO binasının toplantı salonunda yapıldı toplantı. UNESCO binasının kaldırımlarında tamirat vardı tali kapıyı bulmak için dört tarafını dolandık nihayet içeriye girebildik sıra vardı önemli değil çok küçük bir giriş holü ve xray cihazından geçtik sergi salonuna doğru yürürken bir salon daha geçtik burada dünya genelinde halkları için çalışmış dünyanın takip ettiği haberlere olaylara adı karışmış kimselerin fotoğrafları ve el yazma sözleri vardı. Sergi salonunda biz de katakaumune Kula Jeoparkın bannerini germek için bir yer bulduk her delagasyon bir telaş ama sakince bannerlerini açıyorlardı Karşısına geçip oldu mu diye bakarken bir kaç fotoğrafla Paris’e gezmeye gelmediğimizi tescilledik.
UNESCO binası; ilk gördüğüm edindiğim intiba basit, yıllar öncenin eskiliği üzerinde duruyor yer kaplamaları plastik, koltuklar çok basit fiskos sehpasına iliştirilmiş koltuk havasındalar, masalar mikrofonlu ancak her yer kablo duvarlar lambriyle kaplı. Sergi salonu kırık parça travertenler palladien olarak döşenmiş. Bize verecekler bu salonu neler döktürürüz ne paralar harcarız. Jeopark temsilcileri bile sade kıyafetli evlerinden çıkıp gelmişler. Biz dahil kravatlı sayılacak kadardı. Herkes çok samimi olmasa da birbirlerine isimleri ile hitap ediyorlardı. Öğle yemek arası verildi. Açık büfe self servis, tadını anlamadığım yemekleri tepsimi kaydırarak bir bir geçerken bankoda, pilavın önünde durdum, birazda salata masalara geçerken parasını kasaya ödedim. Önemli değil ancak kimse misafirperver değil kimse demeyeyim bu toplantı Paris’te oluyor bi öğle yemeği ikramında bulunulmaz mı? Ayıplanır biz de. Neyse, onun için zengin olmuşlar herhalde.
Akşamları gezebildik gündüz toplantıda olduğumuzdan. Son günü erken bitince Paris’i dolaşma gezme fırsatımız oldu. Motosikletlere ilgim olduğundan merakla izledim arabaların sağından solundan bazen bisiklet yolundan toplu ulaşım güzergahından geçiyorlar kiralık bisikletler bir hayli çok her köşe başında desem yeridir, bi o kadar da kullanan araçlar ayrı. Metro bazen yerin altına giriyor bazen de yer üstünde ortada ki genişçe refüje çelik ayakları sokmuşlar havadan gidiyor. Kısacası metro, otobüs, bisiklet, motor, araba, bi o kadar otopark imkanı her taraf trafik ve araç yoğunluğu.
Yok birbirimizden farkımız ama burası Paris: ortasında Zafer anıtı’nın bulunduğu Charles de Gaulle Meydanı 12 caddenin bu meydanda toplandığı veya 12 caddeye taksim olduğu çok geniş bir meydan araçlar yumak yığını halinde ama trafikte ki saygı kazayı, çarpışmaları önlüyor. Her araç birbirine saygılı sağdan gelip solda ki caddeye bodoslama gitmek isteyen araçlara dahi kimse korna çalmadığı gibi yolda veriyor. Bu meydan 1806 yılında yapılmaya başlanmış araya savaşlar girmiş ve 1836 yılında da bitirilmiş. Bu meydanın açıldığı veya bu meydana bağlanan en önemli caddelerden biri de Şanzelize Bulvarı 100 metre genişliğinde 2 kilometre uzunluğunda. 1670’lü yıllarda ham haldeyken yani tarlayken 1710 yılından sonra bulvar haline getirilmiş önemli ve marka mağazalarından dolayı bulvarın kalitesinden ve pahalılığından bahsedilebilir hatta bizim ülkemizin de meydana yakın bir bölgesinde ikinci katta bir ofisi dahi var bayrağımız dalgalanıyor.
1700, 1800 seneleri oluşmuş Paris 200-250 senelik bir şehir ama meydanın büyüklüğüne bulvarın genişliğine sadece bu bulvar bu meydan değil eski Paris’in geneli bu planlama çerçevesinde. Trafik yoğunluğunu ekonomik kalkınmasını sağlamış ülkeler ile aynı olmakla beraber fark burada, planlamada. 1900 yılında metro yapabilmek için daha sonra ilavelerle 200 kilometreyi geçmiş, bize metro değil ama hafif raylı sistem yapalım diyoruz 18 metrelik İzmir Caddesiyle 20 metrelik Doğu Caddesine projede rayları koyduk koymasına da üzerinden raybüslerin haricinde her şey geçecek.
Dünya Paris değil bizim gibi kentlerde yok değil ama Paris gibi olanlar da var. Bizim gibi; sıkışık, yanaşık, ardışık, bitişik, büzüşük, daracık, maracık düzeni olanlar kentsel yenileme yapıyor yani şehirlerini modern çağa uygun bütün planlayıp parça parça yıkıp yeniliyorlar.
Darısı başımıza diyelim bu düzen içerisinde nasıl olacaksa.
“Bize de bir gün kader güler, güler inşallah.” Şarkı da olsa kulağa hoş geliyor.
Bir turist bin turist demektir.
Tanıtım, reklam, duyuru, ağırlama, hizmet, memnun etmek, yerli olsun yabancı olsun turistleri ağırlamak misafir etmek önemli unsurlardandır. Misafirperver milletiz ağırlamayı dünyada bizim kadar yapan ülke yok desem yeridir. Bu bize ata mirasıdır.
Tanrı misafiri düsturu ile yabancı, yolda kalmış, her kim olursa olsun yedirir içirir karnını doyurur hatta geç olduysa yatırır göndeririz.(Çok eskiden cebine para bie koyarlardı.)
Eczacı Arkadaşımın yanında çalışan kalfasının oğlu askere gitmiş. Askere gittiği yerde tesadüfen Manisa’da trafik amirliği benim de yakından tanıdığım memur arkadaşla tanışmışlar. “Manisa’dan oğlumu askere getirdim” dediğinde onları tanımasa da Manisa’da müşterek tanıdığımız olduğu için evine götürmüş. Yedirmiş içirmiş karınlarını doyurmuş ve oğlunu askere beraber teslim etmişler. Bu arkadaş Manisa’ya döndüğünde bunları anlatınca çok memnun oldum yemin merasimine giderken haberim olsun ben de karşılığını vermek isterim dedim.
İşte biz böyle bir milletiz ama. İşin amasına gelince bu ağırlama işini ticarete döndürünce fırıldaklarda dönmeye başlıyor. Turisti ülkemize yöremize çekelim onlara yöremizi gezdirelim ve para bırakmalarını sağlayalım deyince işin şekli değişiyor. (Değişmemesi için son yıllarda biraz daha akılcı davranır olduk.)
Turizm sektörü belli yatırımlardan sonra kendini döndüren ve belli bir dönemden sonra yatırım gerektirmeyen bir sektör.
Bölgemizde tarihi özelliği olan antik kent, yöre mimarisi, ilginç alanlar, yerler, yaşantılar, örf adet gelenek, taşınır, taşınmaz kültür varlıklarımız var, hem de bu yönden çok zenginiz. Bunları gün yüzüne çıkarıncaya kadar gelen turistleri yatak (otel, konaklama) sağlayıncaya kadar mutlaka bir yatırım yapılması gerekiyor en önemlisi de o bölgede yaşayan esnaf, sanatkar, yeme içme mekanları, taksiciler, halk, okuru, yazarı, çizeri, yerel yönetim, idareler, çocuklar, kısaca hizmet sektörüne çok önemli görevler düşüyor. Onların yatırım yapmalarına gerek kalmıyor yerel idareler ve bu işle ilgili taraflar yatırımlarını yapıyor, bu saydığım kişileri eğitiyor zaten. Yani dükkanı bi güzel donattıktan sonra müşteri bekliyoruz. Yukarıda saydığım bölge halkının sadece güler yüzü ve bizlere atadan kalma dediğimiz misafirperverliğimizi göstermesi yetiyor.
Her şey oluşurken yani turizm yatırımı yapıyoruz dediğimizde, bir ucundan başladığımızda birlik beraberlik kopmaya başlıyor. Ben yapcam sen karışma veya yürüyen işe taş koyup frenleyip bundan sonra ben yürüteceğim edaları, herkesin bilinçsizce el atmaları, programsız plansız acelecilik ve telaşla yapılmak istenenler, bu işe heveslenmişlerin iştahını kestiği gibi heves ve şevklerini de kırıyor.
Bu yatırımda yani turizm sektöründe yatak kapasitesi çok önemli böyle bir kapasiteniz yoksa turist günü birlik gelir güzelliklerinizi bedava seyreder bir kuruş dahi harcamadan çeker gider.
Onları ağırlamanız, akşama yatırmanız ertesi gün ve günlerde de kalmalarını sağlamanız para harcatmanız demektir turizm sektörü. Yoksa sırtınızı sıvazlarlar “good good” deyip yarım türkçeleriyle “turkiyeyi sevıyorz” derler, çeker giderler.
Manisa Büyükşehir Başkanımızın Cengiz Ergün; turizme katkı sağlanması, zengin kültürü olan merkez dahil ilçelere yatırım yapılması, tarihi eserlerin koruma altına alınması, onları gün yüzüne çıkarmak için restore edilmesi, eski evleri konaklama amaçlı (hem eski evleri günümüze kazandırmak, hem turizm metaı haline getirmek, hem de yatak kapasitesi olarak kullanmak) çalışmalar başlattı ve bunlara da ciddi ekonomik kaynak sağlıyor. Tabii bunlar önemli yatırımlar para ve zaman gerektiren yatırımlar sonrası misafirperverlik. Bu yatırımları yapmakla kalmıyor tanıtım reklam yöre halkını esnafını eğitmeye kadar bir çok destinasyonları da harekete geçirmek gerekiyor.
Ama; bir plan, bir program, ferdi olmadan, birlikte hareketle, bunların yapılması, harcamaları ve zamanı ekonomik kullanma açısından çok önemli. Yapılması gereken işlerin, yatırımların bir zincirin halkaları olduğunu düşünürsek birlikte hareket edilmesi gerektiğini unutmamak lazım gelir.
Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür.
Safran Çayı: Küçük sanayi sitesinin organize bölgeye sınır çizgisi. Safran Çayı ile çok komşuluk yaptım. Tabii bütün çaylar dereler dağlardan çıkar gelirler. Adres olarak bilinen yerden başlar hikayemiz. Turizm Meslek Lisesinin hemen alt tarafında bir hayli derin bir yataktan akar. Manisa’ya İzmir tarafından girişinde ilk köprünün altından Küçük sanayi ile organize bölgenin arasına girer. Sanayinin planlamasında bu bölgeye sanayi esnafından keresteci imalatçıları yerleştirilmişti hatta çayın kenarında bırakılan yeşil alana keresteciler tomruklarını depoluyorlardı.
Sanayi alanına ilk girişinde genişçe bir yeşil alan bırakılmıştı. Manisa ve küçük sanayinin alt yapısını yapan firmanın şantiyesi bu alanı işgal ettiğinden, hatta beton üretim tesisinin duvarları uzun müddet burada kaldı. Bu yeşil alan daha sonra Elginkan Vakfı’nın meslek edindirme kurslarının ücretsiz verildiği ve çok da hayırlı bir işin yapıldığı okula tahsis edildi.
Bir kış çok şiddetli yağmurların olduğu bir günde Safran Çayı yatağına sığmadı taştı. Çay kenarında alanı bol bulup Safran Çayı’nın dibine kadar depo olarak kullanan kerestecilerin tomruklarını taşkından dolayı önüne kattığı gibi alt tarafta ki Mehmet Akif Ersoy Caddesinde ki köprüye dayamıştı. Koca tomruklar yığılıvermişti köprüye, üzerinden aşacakmış gibi.
Mehmet Akif Bulvarından sonra üzeri kapatıldı ta ki üzeri açık olan Kentparkın başlangıcına kadar. Dere üzeri açık olunca içine her türlü pislik moloz inşaat hafriyat artığı atılır adettendir. Safran Çayı da insanların doğayı katletme, çevreyi kirletme, gibi düşüncesizliklerine yataklık yapmıştır.
Buraya proje hazırlayalım dediğimiz zamanlarda Magnesia AVM inşaatının temel ve bodrum kazılarından çıkan toprağı önde ki peyzaj alanına depolamışlar bu alanı da yaparlarken hafriyatı atacak yer arıyorlardı Safran Çayı’nın başlangıcı olan bölgeye yola yakın olduğu için depolanmasına belediye olarak müsaade ettik, dolguda kullanırız hatta bahçe toprağı bile olabilir demiştik.
DSİ izinleri, kapasite testi ve derenin kesiti için 500 yıllık debi çalışmaları bir hayli zaman aldı daha sonra projeye başladık; Safran Çayı çok şanslıydı. Adres olarak bilinen bölgeye yani Turizm Meslek Lisesinin alt tarafında ki yere çökertme havuzu yapıldı DSİ tarafından. En alt yani Menemen yolunun altında ki bölgede de yine DSİ tarafından taş pere duvarlar yapılarak çayın yatağı düzenlendi.
İşin zor ve zaman alacak kısmı bize kalmıştı. Çok güzel bir peyzaj projesi hazırlandı. Peyzaj mimarisinde yeni trendler ile farklı uygulamaların, farklı proje anlayışlarının yeni başladığı bir döneme rastlamıştı. Dolayısıyla eski anlayışların yıkıldığı yeni peyzaj anlayışının yeni yeni uygulandığı projenin uygulamasına başladık. Tamamlanması zaman almasına rağmen biraz bahar başlangıcına tabiatın neşvünema bulduğu, Manisa lalelerinin renkleneceği bir zamanda açalım dedi Manisa Büyükşehir Başkanı Cengiz Ergün. Bir bildiği varmış aslında; belediye sporumuzun güzide iki takımı kız voleybol ve futbol takımlarımız şampiyon oldular. Bunların coşkusu açılışa ayrı bir renk katkı.
Atatürk Kent Parkı’nı anlatmayacağım yaşamak lazım hem de doyasıya. Güzeli sevmenin ne olduğunu onunla yaşamadıktan sonra ne kadar anlatılsa boştur. Giriş kapılarında kontrollü girişi sağlamak için turnikeler ve güvenlik noktaları var. Bisikletinize binip gelebilir veya kiralayabilir (henüz faaliyete geçmedi) sarı boyalı bisiklet yollarında gezebilirsiniz, sabah yürüyüşü veya koşu yapmak için tartan pistte spor yapabilirsiniz. Çocuklarınızı torunlarınızı gezdirebilir siz de gezebilir bu esnada Manisa’lı şair ve edebiyat sanatçılarının hayat hikayelerini sanat sokağında okuyabilirsiniz. Yorulduğunuzda yeşil çimlerde yuvarlanıp çocukluğunuza geri dönebilirsiniz. Açlığınız aklınıza geldiğinde veya susadığınızda iki adet modern kafeteryada bu ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. 5-8, 8-15, 15-25 yaş gruplarına göre dizayn edilmiş aktivitelerden faydalanabilir, yürüyüş yollarında salınarak, sohbet ederek sevdikleriniz ve arkadaşlarınızla beraber yürüyebilir yorulduğunuzda yol kenarında ki banklarda sohbete devam edebilirsiniz. 170.000 m2 alanın her santimini doya doya yaşayabilirsiniz.
Ama suyun dansını izlemeden dönmeyin. Muhteşem.
Ayvalıktaydım. Koca gece esti mübarek ama ne esmek esmekte değil fırtına, deniz kıyısına bir hayli uzak park etmeme rağmen sabah bütün camlar denizin tuzlu suyu ile sıvanmıştı, rüzgarın kaldırdığı deniz suyunun dalga uçları içerilere kadar ulaşmış. Otelin kapısını bir elimde çantam diğeriyle açmakta zorlanırken rüzgarla boğuşuyordum. Manisa’ya dönmeden sabah kahvaltıdan sonra Cunda’ya da uğrayacaktım.
Daha önceleri tekneyle geçiliyormuş adaya şimdi yol yapmışlar, yapmışlar mı? Deniz mi çekilmiş? Her neyse Cunda içlerine kadar girdim arabayla. Müzenin önüne park ettim. Rahmi Koç’un restore ettirdiği Tiryakoris Müzesi açıksa gezerim dedim, bir ihtimal ama hesap tutmadı, soğuktan camı yarım aralayan güvenlikçi “bugün kapalıyız” diyebildi. Şöyle etrafa bir göz atmak için bahçesinde dolandım. Restorasyonun da yenisi bana sıcak gelmiyor biraz eskitmek veya eskimesi lazım. Açılışa hazır papanın gelmesini bekler gibi görünüyordu. Kullanılmayan ön kapısının girişine eski at arabasının çakmasını koymuşlar yeni, boyalı moyalı. İşte bu olmamış, küratör koymamıştır da burada at arabası yapanda yoktur reklam olsun diye koymuş desem.
Müze cıvarında ki sokakları dolaştım. Rüzgarın soğuğu kovaladığı arnavut kaldırımlı dar ıssız sokakta sevgilim olan havanın ayazı ile beraberim. Ellerim cepte o da koluma girmiş koynuma sokulmuş yakalarımın arasından üfürüyor. “Hani sevgilinin sıcaklığı” o eskidendi der gibi nispet yaparcasına dondurdu beni. Omuzlarımın arasına sıkıştırdığım kaldıramadığım başımla yere bakıyorum, arnavut taşlarına yosunumsu çimler yapışmış, Rum evleri’nin mavi, mor, beyaz, sarı, kahve renkli demir, ahşap kepenkleri mıhlanmış vaziyette kapanmış belli ki sokak sakinleri yazlık kullanıyorlar buraları.
Bu bir kaç sokak dahi Cunda’nın havasını değiştiriyor; yola döşenmiş yosunlanmış taşlar, evlerin girişlerinde ki keskinlikleri alınmış yekpare taş basamaklar, demircilerin hünerlerini sergilediği kıvrım kıvrım kıvrımlı demir kapılar. Taş sövelerle çerçevelenmiş pencereden sarkarken; göğsünü perde ile örten, komşularına yarım yamalak türkçesiyle “kuzum bu akşam Dimitri’nin kazinosunda kızım Maria şarkı söyleyecek” diyen Rum kadınının kulağa hoş gelen şivesiyle, işveli sesini duyar gibi dönüp arkasına bakıyor insan.
Kasılmış ellerimi sürterek gevşetmeye çalışırken fotoğraf çekmek için bir de pozlandırmaya çalışmaz mıyım? Rüzgar buralarda da sessizliği bozuyor. Ayaz mı ayaz ne sokak, ne deniz ilgimi çekmiyor. Yılın ilk soğuğu yıldırmıştı beni. Deniz kıyısında sığınacak liman arar gibi kapalı bi mekana, tabelasını uzaktan gördüğüm Taş Kahve’ye girdim. Hiç beklemediğim bir kalabalık içeride kapıyı açınca beni bekliyorlarmış sanki bütün gözler bana yöneldi. Filim mi çevriliyor? Kapının ardına kadar dolu, bu ayazı yiyen sadece ben değilmişim, kapıdan gelenleri gözlüyorlar zoraki sığındıkları bu mekanda. “Kahve” dedim, üç beş çeşidini saydı garson meğer kahvenin de mertliği bozulmuş, nasıl bozulmasın içerisi entel dantel İstanbul. Klasik dedim okkalı tarafından bozma keyfimi.
Tahta sandalye kıçımı acıtırken buraya Taş Kahve’ye böylesi yakışır dedim meğer bizim de tarihi eser mertliğimiz sandalyeden yana bozulmuş.
Dışarıda ki rüzgarın uğultusunu arattı içeride ki uğultu. İnsanın verdiği rahatsızlığı insan çekemiyor dışarı çıktım. Ne Cunda cazip ne de Ayvalık. Arabaya bindiğimde kaloriferi yola koyulmamı işaret ediyordu.
Cunda’dan yavaşça ayrılırken arabanın içerisinden yol kenarında gördüğüm restoranlarda ki balıklar “yazın gel” der gibiydiler…
Hoca köye kızmış, tepeye perdeyi germiş köyün rüzgarını kesmiş köylüler harman savuracak rüzgar yok. Hocaya gele gide bi türlü ikna edememişler sonunda hoca dayanamamış perdeyi kaldırmış o esnada rüzgarın da çıkacağı varmış, rüzgar köye ulaşmış. Hocanın perdesinde keramet var diyen köylüler perdeyi unutamamışlar.
Yeni bir uygulama başladı perdeli balkonlar. Balkonun tavanına korniş çakılıyor kornişe perde geçiriliyor yere kadar (saray perdesinin çakması) sarkıtılıyor uçmasın diye uçlarından balkon demirlerine bağlanıyor. Uçmuyor ama yelken gibi şişiyor bina uçacak.
İşte şimdi balkonlara gerilen perde bu perde, hocanın perdesi. Kerameti var. Balkonda arkasında oturuyorlar ama sokağı seyrediyorlar nasıl demeyin perdeyi kullananlara sorun. “Karşı komşular yaptırdılar çok da güzel oldu ay nolursun biz de yaptıralım; eğri oturuyoruz, doğru oturuyoruz, bağırıyoruz, çığırıyoruz, duyanda kavga ediyorlar sanacak böyle olunca kimse duymaz görmez.” Yazın balkon sefası böyle yapılıyor Manisa’da.
Bahar geldiğinde Nevruz’da; evlerde bahar temizliği yapılır ya, perdesi olan balkonlularda çaybaşına gidiyorlar hem hıdırellez yapılıyor hem de bu kocaman balkon perdeleri çayda yıkanıyor. Öyle renkli görüntülere sahne oluyor ki bu iş, festival düzenlense Manisa’nın ekonomisine katkı sağlar!
Anlayamadığım kışın da perde gerilmiş vaziyette balkonda kimse olmamasına rağmen, meğer yağmurla camlar kirlenmesinmiş balkon tozlanmasınmış. Niye uğraşıyorsunuz balkonsuz evler ne güne duruyor?
Bi zaman kendi de Anadolu’da ama Anadolu’yu bilmez fakat her şeyi çok bilen Ankara dedi ki; balkon bundan sonra yapılmayacak, sonra kıvırdılar komşu da balkon varsa (pişer size de düşer) yapabilirsiniz. Çok yakın zamanda bir başka akil yine “ne olursa olsun balkon yapamazsınız.” Bunlar bu ülkede yaşamıyorlar aydan gelmişler nereden bilecekler balkonun ne olduğunu ne işe yaradığını ayda balkon mu var? Manisa’da da olmasın. Belli ki balkon özleminin ezikliği ile büyümüş.
O zamanlar böyle düşünmüştüm meğer bu akil dediğim kimse harbiden akilmiş hem de müneccim, balkonlarda ki karagöz perdelerini ve görüntü kirliliğini şehir de yaşamanın ne olduğunu bilmeyenleri görmüş.
Balkon sizin de kent de bizim. Evin önü kaldırım yol park bahçe sizinde yürüyüp geçen park da bahçede oturup kalkan da biziz. Ben asarım keserim yerine kentte yaşamanın kentli olmanın kenti düzenlemenin vatandaş memnuniyetinin kamu yararının önde olduğunu bilmek lazım gelir.
Benim sokağım güzel temiz diye, bir zamanlar da güzel balkon yarışmaları düzenlenmişti bu mu mükafatı?
Unutmayalım ki: İnsan kenti, kent insanı yaratır ve yaşatır.
Gazetelerde geçen hafta bir haber vardı; Barbaros da Yunusemre Belediyesi bi dönem önce Manisa Belediyesinin yaptığı yeşil kuşak dediğimiz kaldırım kenarında ki yeşil bantı kaldırıyor.
O bantın yapılmasını çok iyi hatırlıyorum. Cengiz Başkanımızla Barbaros Mahallesini ziyarete gitmiştik kaldırımın genişlemesi için bahçe duvarlarını kaldıralım yeşil bant yapalım aydınlatma lambası, ağaç, çiçek bu yeşil banta dikelim demişti. Vatandaşlar da rıza göstermiş bahçe duvarlarını yıkmışlardı. Yeşil bant; merkezde yapılanların aynısı kaldırım kenarlarında bulunan ağaçların, aydınlatma direklerinin, telekomun, tedaşın panolarını bu bantın içine koyup ağaçlı, gölgeli, yeşil, çiçekli bir yol yapıp insanları yayalaştırmaya özendirmekten kaynaklanmaktadır.
Yunusemre Belediyesi yaraya çare olmak adına koşarak gelmiş ağaçları kesip aydınlatma lambalarını sökmüş. Neden? İki araç park ettiğinde üçüncüsü geçemiyor birbirlerini bekliyor ve kavgalar oluyormuş, Barbaros Muhtarının dediği.
Yeşil bant gitti kavga bitti.
Otopark, demir yığınlarını koyacak yer bulamama sıkıntısı. Barbaros gibi bir mahallede otopark sıkıntısı? Peki bu 4407 sokağı yeşil bantı alelacele kaldırmakla hallettik. Diğer sokaklar güllük gülistanlık mı? Aynı sıkıntılar orada da var hatta o sokaklarda ki kaldırımlar yürünemeyecek darlıkta olmasına rağmen bir araç park ettiğinde ikinci aracın geçmesi ustalık gerektirir geçemez bile.
Barbaros’a otopark: İşte zurnanın zırt dediği yer. Dar sokaklar üç bazıları dört katlı yapılar artan nüfus ve nüfusa paralel olarak artan araç sayısı. Az önce demiştim bu demir yığınlarımız çok kıymetli çocuklara oyun alanı, mahallenin rahat nefes alabilmesi için yeşil alan park, spor alanları ve otopark yapılabilmesi için yeni planlama yapmak lazım. çünkü bu saydıklarımızın başka türlü çözülmesi imkansız. Ama istenmiyor. Bu istemezük nidaları sadece Barbaros da değil, tüm imar ıslah planı yapılmış mahallelerde olduğu gibi sözde planlı gelişmiş merkezde de aynı.
Yolu daralt kaldırımı genişlet, yolu genişlet arabalara park yeri olsun. İndir, bindir, kaldır, oynadığımız yer neresi bir metrelik bir ölçüde bir alanda. Değişen bir şey var mı? Yok. Bu araba, otopark, yürüme yolu, araç yolu, ile ilgili yaptıklarımız. Çocuklar nerede oynuyor? Parklar nerede yapılıyor? Balkonlara çıkıp oturabiliyor muyuz? Bakın balkonlara şimdi yaz da geliyor her birinde karagöz perdesi gibi bezler, balkonun tavanından yere kadar ne o balkona çıkıyoruz, kentin estetiği yok zaten bir de görüntü kirliliği.
Bu işin politikası, benim dediğim olacak tutturması olmaz, bilhassa; seçimler yaklaşıyor oy derdi hiç olmaz. Memlekette seçim bitmiyor ki bir sene önce belediye başkanlığı seçimleri vardı, şimdi genel seçim, her şey normal giderse bi dört sene sonra yine seçim. Biz bugün otursak planın başına dört yılda ancak yaparız zaten. Hop dört yıl sonra yine seçimler geldi.
Bu plan muhabbetlerini tantanalarını bitirelim de, ekonomi, eğitim, iş imkanlarını çoğaltalım. Ticarette sınıf atlayalım herkesin bir işi olsun. Okul alanları yapalım sınıflarda 40-50 talebe devri dünyada geri kalmış ülkelerde var biz bunlara layık mıyız? Kavgadan gürültüden uzak huzurlu yaşamak bizlerin hakkı. Bizi bizden başka kimse düşünmez.
Gelin bir olalım işi kolay kılalım. Huzurlu mutlu yaşayalım.
Nasıl olacak demeyelim bir ucundan başlayalım.
Hocaya sormuşlar, “hocam dünyanın merkezi neresidir?” “Eşeğimin bastığı yerdir” diye cevap vermiş. “Hoca amma da attın ha” denilince “inanmayan varsa ölçsün.”
Manisa da dünyanın merkezi sayılır, sayılır diyorum hoca kadar iddialı olmadığımdan. Neden dünyanın merkezi? Şehzadeler şehri yani Osmanlı padişahlarının çocukken yetiştiği okuduğu hendese medrese ata binmek, ok atmak gibi savaş sanatlarını öğrendikleri yer, yani Manisa cihan padişahlarının yetiştirildiği çağ kapatıp çağ açan Fatih sultan mehmetin, Akdenizin Osmanlı Gölü olduğu bir devirde bu büyüklükte ki imparatorluk topraklarını yöneten Kanuni’nin yetiştiği bir şehir Manisa, bu padişahlara mekteplik yapmış. Dünyanın merkezi Manisa, hala tereddüdü olan varsa hendese medrese tahsili gerekir.
Hoca gökyüzünde kaç yıldız var dediklerinde yine eşeğimin kılları kadar demiş. Hoca çok nüktedan hazır cevap ama eşekten başka bildiği de yok! Ters binmiş, yüz inmiş, kulaklarına tutunup yeri dinlemiş, semerine bakıp çulu yenilemiş, ama illa eşeğim demiş. Eşeği binek olarak kullandığından olsa gerek. Çok kıymetliymiş.
İşte Şehzadeler Şehri Manisa sokaklarında caddelerinde çok yerde kaldırımlarında tespih tanesi gibi dizilmiş arabaların geçid vermediği yollar. Gözümüz gibi baktığımız inci tanesi gibi yollara gerdanlık yaptığımız araçlar da bizim çok kıymetlilerimiz.
Kimsenin işgal edemediği (Allah da göstermesin) Manisa’mızı demir yığını araçlar işgal etti. Esiri olduk illa gözümüzün önünde, kendisi balkonda, anahtarı cebimizde olsun istediğimiz arabalarımız.
Bizim torun bi torba dolusu oyuncak arabayla geliyor bize, beraber oynuyoruz uyuyup kalıp da evine götürdüklerinde sabah gözlerini açtığında arabalarını arıyormuş. Çocuk gibi olduk yani. Size de hak vermiyor değilim ben arabalarla oynadığım için hevesimi alıyorum size de tavsiye ederim.
Gelelim “arabaları cebimize mi koyalım” nakaratına.Her yer için geçerli değil ama boşaltılan garaj için söyleyeyim; Garaj alanı 50 bin metrekare, araçların park edebileceği alan 30 bin m2 yani 1200 araç alabilir. Bu alanda 50 araç dahi yok. Bülent Koşmaz Parkı’nın (Emekliler Parkı adı yeni verildiği için bilmiyor olabilirsiniz) altında ki otopark 400 araçlık, günde ortalama 150 -200 araçlık boş alan var ama otopark giriş ve çıkışının ağızlarında araçlar yola parketmiş vaziyette. Kullanılsa çarşı rahatlayacağı gibi esnafın dükkanının önü de açılacak.
Karaköy otoparkı da aynı. Demek bu memlekete otopark dahi kar etmiyor. İlla balkona. Ona bir çiçek gibi bakacağız Ne de olsa kendimize bakmadığımız kadar aracımıza bakıyoruz. Ali Rıza Çevik Okulunu yenileyip bodrumuna 432 araçlık otopark yapalım diyoruz. Herkesin şikayet ettiği otopark sorununa çözüm buluyoruz ama düşünüyoruz.
Hatta daha ileri gidip merkezde kentsel yenileme yapıp konut adalarının yapısını değiştirelim, yolları genişletelim, altlarına otoparklar yapalım, mahallelerin nefes alması için aralara yeşil alanlar serpiştirelim diyoruz ama düşünüyoruz.
Dünyada bir çok kent yaşlandığında (Kahire yeni yapılmaya başlıyor) yapıları bozulduğunda tarihi kimliği ve özelliğini kaybetmeden aksine korumacılığın hakim olduğu anlayışla güncellenerek kentsel yenileme yapılmaya başlandı.
Darısı Manisamızın başına.
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Dün böyle bir tepeden Ulucami’den ben de baktım Manisa’ma. Benden ne kadar Yahya Kemal olursa Manisa’dan da İstanbul o kadar olur dedim ama içime söyleyemedim gönlüme anlatamadım neden böyle dediğimi? Ulucami: İshak Çelebi yaptırmış Saruhan Beylerinden Türbesi de burada. Bizans kalesi, Topkale, duvarları dayanamamış Saruhan Beylerin amacına. Bizans mizans kalmayınca yapıvermiş camiyi İshak Çelebi Sipil’in yamacına. Koca kapının caminin cümle kapısının eşiğine çıkıp da Manisa’ya baktın mı taa yunt dağlarına kadar gözüküyor boylu boyunca gediz. Daha sonra Osmanlı gelmiş Manisa’nın sokaklarına meydanlarına bir bir saplamış minareleri birer karış arayla hamamları da yanlarında. Külliye cami derken Şehzadeler Şehri olmuş Manisa. Sadrazam, Sultan, Padişah, Paşa, Veziriazam, her biri yaptırmış han hamam cami medrese, muazzam mı muazzam. Eski siyah beyazlarda kalmış, durmuş zaman.
Yanmış yakılmış anladım da sonra ne olmuş. Yananların yerine yenileri yapılmış o yapılanlarda şimdi korumaya alınacak cinsten yapılardı. Çocukluğumun Manisa’sının çoğu evleri hala gözümün önünde. Onları da yıkmışız. Yangından sonra bir yangın alayı da geçmiş Manisa’mızdan.
Akşama yemekte tartışıyorduk yıkılıp yerine bu apartmanlar yapılmasaydı nüfusu nereye sığdıracaklardı diye, şimdi cebimize mi koyduk kurşun askerleri, oyuncak plastikleri.
Ulucami’yi restore edeceğiz, restorasyon projesi için İzmir II numaralı koruma kurulu ile birlikte röleve projesini yerinde incelemeye gittik. Kalabalık bir ekip; mimar, sanat tarihçi, arkeolog, şehir planlamacı, raportörler, yapı taşlarını sayarcasına, fotoğrafını çekercesine inceledik, sütun başlıklarından kaidelerinin detayına, pencerelerinden kapı sövelerine kadar, didik didik ettiler. Manisa’nın önemli eserlerinden biri dediler.
Ulucami’nin bir kere daha cümle kapısının haşmetiyle irkildim. Koca koca taşlardan yapılmış yüksek basamakları çıkarken dizlerimden destek aldım. Eşiğin önünde şöyle bir yüzümü döndüm Manisa’ya, gözlerimi kapadım da baktım: Gel zaman git zaman aradan yıllar geçti çok zaman. Gediz kıvrım kıvrım akarken çok yatak değiştirdi. Manisa kendini değiştirdikçe de çok tarih yazdı. Değişmeyen Ulucaminin taş yapısı ile cümle kapısı bir de çınarları ki Ulucamiyle aynı yaşta sanki.
Hadi gidiyoruz dediklerinde açtım gözlerimi önüme bakıyordum. Utandığımdan mı? Basamaklardan yuvarlanmayayım diye mi? Ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
Eçiş büçüş çatılar, kimi delikleri pencere yapmış, kimi kapıları çatıya açmış, bazıları göğe merdiven dayamış, kimileri kiremit yerine şıngıl döşemiş. Kahve krem mavi renkli hepsi yapış yapış renkler.
Dörtken beş, beşken altı olmuş üç kat yerine.
İmar, mimar hak getire
İskanlar, ruhsatlar su götüre.
Muradiye Camisi ara ki görüne.
Osmanlının Minareleri gözükmez, müezzinlerin avazeleri duyulmaz olduğunda Ulucami 1366’dan beri yerinde duruyor orada, Manisa’mız yerinde durmamakta haklı galiba, kimler gelmiş kimler geçmiş bu arada.
1915 Manisa’nın işgali 1922 işgalden kurtuluşu, yokluklar işsizlik savaşlarda erkek nüfusu kırılmış üretim olmadığı gibi üretecek insan yok. Yokluklar yokluklar, tüm bunlara rağmen savaş sonrası Atatürk’ün kalkınma hamlesi inkılaplar Cumhuriyet ilanı. 1945 ikinci dünya savaşının sonu, sıkıntılar. Babamın yaşadığı yıllar ile bizim kuşağın yaşadığı seneler, bir dönem biterken bir başka dönemin başladığı yıllar. Bunca yokluktan sonra eski, yıkık, basık, yer evlerinden sonra yeni yeni evlerin yapıldığı ki onlarda kerpiçten kısa bir zaman sonra yığma tuğladan yapıldığı bahçede ki mutfakların içerde olduğu, bahçelerde ki tuvaletlerin evlerin içine alındığı, eskinin lüksü evler.
Komşuların birbirlerinden gece lambaları için gaz istedikleri. Gecelerin karanlıkların aydınlatıldığı yakmadan önce isinin silindiği gece lambaları, mahalle bakkallarında gazın yanında gece lambasının şişesi de satılırdı. Aspirinden erkek çorabına kadın çorabına kadar kıt kanaat olan temel ihtiyaçların yanında henüz çok kullanılacak şeylerin ihtiyaç olmadığı, bilinmediği, şeylerde satılırdı. Makara ipliği, dikiş iğnesi, cızlavat lastik ayakkabı, şaşula ile tabaklara konulan kilo ile alınan yoğurt, mabel sakız, markasız bisküvit, kırık leblebi, karamela şekerinin yanında pahalısından akide şekeri, zeytinyağı yapımı sabun. Kısacası insanların o da lazım bu da lazım dedikçe üretilen, bazen yerli daha sonra yabancı alınıp satılan mallar bakkal dükkanlarında raflarda yerlerini bulurdu. Dükkandan alınanlar sayfaları kırışmış, uçları kıvrılmış veresiye defterine yazılır, ele para geçtikçe hesaplar kapatılırdı.
Deterjan yerine fırınlardan bedava alınan odun külü kullanılırken, badanalar kireç suyundan, sokak duvarlarına yapılan mavi kuşaklar çivitten, kalemler divittendi. Gaz lamba devri kapanmış evlerde mangalla ısınmalar devam etmekteydi. Kuzineler ısınmanın yanında yemek için kullanılır yakacaktan tasarruflar yapılırdı. Zaman tasarruf zamanıydı. Çalışmak zor, kazanmak zor, temel ihtiyaca tasarruf zor, geçinmek zor mu zor. Bunları gören bizlerin yanında, telefonu televizyonu buzdolabını büyüklerimiz de gördü.
Yokluklardan bolluklara:
Çarşıda satılan buzdan buzdolabına, deterjan diye kullanılan odun külünden çamaşır makinesine, kuzineden elektrikli fırına, lambalı radyodan transistörlüsüne, Almanya’dan teypler getirdi almancılar köylüsüne. Nereden nereye… 80-90-95 yaşında olanlar cep telefonu bile kullandılar.
Ufaktı şehirler bir uçtan bir uca yürüyüş mesafesi, bisikletler ithaldi Philips, Rale, Yale marka. İki markadan başkası olmayan motorsikletler de ithal.
Babalar ve çocukları yokluktan darlığı beraber yaşadılar, yol aldılar. O zamanın çocukları şimdinin babaları çocukları ile darlıktan varlığı yaşıyorlar. Çocuklarımızın çocukları torunlarımız varlık devrinde doğdular. Bolluğu yaşıyorlar.
Yokluğu darlığı bilmiyorlar ki varlığın ne olduğunu bilsinler, hele bolluğun nasıl bol olduğunu hiç bilmezler. Eskiler yokluğa seferberlik zamanı derlerdi. Siperlerden, seferlerden, Seferberlikten Siber’e. Mektuptan maile. Nereden nereye?
Çocukluğumuzda yaşlılar derdi böyle. Şimdi biz diyoruz yaşlandık mı ne?
1985 Küçük sanayi sitesinin birinci kısmı bitmiş 533 dükkana yerleşmeye başlamışlardı. Altı yedi yıl gibi bir zaman almıştı dükkan inşaatlarına başlanmasından tamamlanmasına kadar. Şehre uzak burada sanayi mi olur kim gelecek işimiz bozulur gibi sızlanmalardan dolayı kooperatif ortağı olmayan esnaf, yepyeni büyük (100-200-300-400 m2) dükkanları görünce ikinci kısmın yapılması ihtiyacı doğdu. 1987 yılında sanayi camisinden sonra ki alanda inşaatlar başladı. Bu alanı tarif etmesi şimdi kolay, sanayi camisinden aşağı derken Mehmet Akif Ersoy caddesi kaldırımsız bordür taşları döşenmiş toprak yoldu yolun hemen altı şimdi ki yürüyüş parkurunun olduğu park alanı ve menemen yoluna kadar ki alan zeytin, armut, badem ağaçlarından beş metre ötesi gözükmezdi o kadar sık ağaçlıktı.
Şimdi ki 75.yıl mahallesi; bu bölgede şehre uzak bir alan olduğundan boş. Bahri Sarıtepe Caddesine cephesi (bankalar caddesi; o zamanlarda ne adı var ne kendi) olan bu bölgede ilk yapılan kooperatifin projesini çizdim. Proje müellifi ben, kooperatif başkanı Rahmetli Bülent Koşmaz, inşaatları yapacak firma Çapra İnşaat, Rahmetli Mustafa Çapra. İmara ve bütçeye göre yapılan üç katlı inşaatlar yükselmeye başlayınca aidatını inşaat taksitini ödeyen ödeyemeyen kooperatif ortaklarından çatlak sesler çıkmaya başladı; mutfak ufak, salon küçük, oda yatak, banyo kuvet. Arsa belli, üye sayısı sabit, yapılacak inşaat metre karesi sınırlı. İnsanları bir araya toplayıp ev sahibi yapmak bir küçük daire sahibi olmaktan başka düşüncesi olmayan başkan Bülent Koşmaz bıraktı yöneticiliği, ortaklıktan da ayrıldı.
1992’de Celal Bayar Üniversitesi kurulma aşamasında: Vali Sami Sönmez, Belediye Başkanı Zafer Ünal, ben Mimarlar Odası Başkanı, Rahmetli Ticaret Odası Başkanı ve diğer sivil toplum kurum başkanları mütevelli heyeti oluşturduk. Kurulmasında hep birlikte çalıştık.
Bilge Dershanesi: Yaşar Coşkun, Galip Karagözler, diğerlerini hatırlamıyorum. Rahmetli arkadaşlarını toplamış eğitime ilk adımını attıktan sonra 1992 yılı Doruk Kolejini kurmuş yine birliktelik bir araya gelmişler Rahmetli Koşmaz müteşebbis, Rahmetli Çapra yapımcı, Kızıltoprak müdür, Coşkun yine var. 94 ‘te bittiğinde kızım ilk talebelerinden oldu o yıllarda öğrendiği ingilizcesi ile üniversite sonrası çalıştığı firmanın dış ticaret satın almasında çalıştı. Manisa’nın ilk koleji ve kalitesi.
Bundan sonra ki zamanlarda da bir araya geldik.Birliktelikler oluşturdu enerjinin e’si bilinmezken enerji şirketi kuralım dedi bir kaç yıl genel kurul yaptık Manisa’da tutmadı. Toplanan paralar faiziyle dağıtıldı dağıtılmasaydı devam ettirebilseydik, nafile, Manisa’da.
Aradan yıllar geçti bu arada bir çok toplantı kuruluş çalışmalarında fikir projelerinde zaman zaman bir araya geldik.
Yıl 2006 Organize Sanayi Başkanı olduğu yıllar. OSB’yi büyütmek istiyor ihtiyaç var. 4. ve 5. kısım inşaatları başlayacak iş henüz proje aşamasında. Proje ve uygulamanın teknik müşaviri olmamı istedi. Daha sonra Balo projesinde de beraberdik yine ortaklaşa. Türkiye’de bir ilk Batı Anadolu Lojistik Ortaklığı (BALO) projesini hayata geçirdi. Manisa’dan Avrupa’ya taşımacılık.
Minnetin, himmetin, duygusallığında ki hizmetin, kadirşinaslığın, vefanın, hakkın, hukukun, saygınlığında ki arkadaşlığın, sessizliğin sakinliğinde ki huzurun, vakurun, yorulmazlığın gayretinde ki sabırın, tüm bunların karşılığında ortaya çıkarılan OSB 4.5. kısmın eserin kusursuzluğunda ki damganın vurulduğu hayatımda ki iziydi Rahmetli Bülent Koşmaz.
2012 de Cengiz Başkan altını otopark yapalım dediğinde başladık Emekliler Parkına. Cami ve Vilayet Konağından dolayı tescilli alan olduğundan Koruma Kurulu belli noktalarda elle, kazma kürekle sondaj kazılarının yapılmasını istedi bulguya rastlanabilir endişesiyle. Bir şeye rastlanmadı. Projeler kurula, tasdikler, gelmeler, gitmeler, ihaleler, şikayetler bir hayli gecikmeler olmasına rağmen güzele erişmek güzeli bulmak kolay olmuyor. 2014 otopark açıldı 2015 üst peyzajı bitti.
Vilayet Konağı kapısında durunca parkın ortasından Osmanlı’ya uzanan Hatuniye Camisi’nin minaresi mihenk taşıydı fonda ki Spil’in.
Minarenin şerefesinden, Vilayet Konağının çatısında ki Şanlı Bayrağımızın çelik direğinden, Fatih Parkı’n da at üstünde ki Fatih Sultan Mehmet’ten, Gediz’e boylu boyunca uzanan lirik ince bir çizgiydi park.
Spil’den Gediz Ovası’na yazılan Manisa Tarihi’nde önemi olan meydanın parkla taçlandırıldığı değerli bir isimle tarih boyunca korunarak tescillendiği BÜLENT KOŞMAZ PARKI. Allah her kula vermez bu hakkı.