Halı, evlerin önemli eşyalarından çeyiz hazırlığı önce halıdan başlar. Gelin olacak kız evde ki tezgahda halı dokumayı öğrendiğinde kendi desenlerini de oluşturmaya başlar. Her desenin bir anlamı vardır aşkının; hasretini, gurbetlerini, köyünün yeşilliklerini, manzarasını, deresini konuşturur dokuduğu halılarda.
Çok enteresandır desenler dilsiz alfabesi gibidir öğrenmek lazım, herkes okuyamaz. Ama çeyizine dokuyacağı halıya başladığında sevdiğinin günlük hallerini, buluşmalarını, bakışmalarını, haberleşmelerini, gülüşünü, sözlerini, kırılıp içine atmaları, barıştığında ki heyecanı, askerliğinde ki uykusuz gecelerini, yansıtır desenlere. Bu halıları çeyizine kaldırır. İşte evlenme niyeti, çeyiz hazırlığı buradan başlar, halıdan.
Köyün delikanlıları her biri şehre çalışmaya gitti. Giden oralara yerleşti, göçtü kaldı. Arada bi analarını babalarını görmeye geldiler, kahveye çıksalar da arkadaşları tanıdıkları kalmadı ihtiyarlardan başka. Her geçen gün Köye yabancı olmaya başladılar, gelmeleri iyice seyreldi. Şehirden nişanlandı çalıştığı fabrikadan bulmuş, bi hafta sonu köye getirdiydi anasına göstermeye. Böyle böyle erkekler gittikçe kızlar köyde kaldı halı dokuma zaten para etmiyor diye çoktan terkedilmişti. Tezgah odun olmuş yünler duvarlarda asılı kalmıştı. Bazı evlerden çok seyrek dokuma sesi geliyordu.
Evin ihtiyarı kahvede, görür görmez gözleriyle televizyonda eski türk filimlerini seyrederken kahveci “günde üç dört çayla ne olur?” Diye söyleniyor, o da kapatıp gitmeyi düşünüyordu. Evin babası tarlada son umutlarını da biçmekle meşguldü. Anası, geçen gün komşusunun duvarından sarkmışta “oğlanlar gitti, bizim ne işimiz kaldı burda” derken “ineği de satarız ama şu ihtiyarı bekliyoruz” diye konuşuyordu. Komşusu da “kızların yaşı geçiyo biz de gitsek iyi olcek her gün başımın tüyünü yiyo kızla” deyip kızları bahane edip anaları da şehre inmeyi çoktan aklına koymuştu.
Bir bir eksilip susmuştu kara isli bacalar, dumansız kalıyordu köy, ocaksızdı evler. Çok önceden gidenlerin çatısı çökmüş, birbirine bağlı çözülmüş kiremitler rüzgarla savrulurken yağmur kimsesiz evi mesken tutmuş son duvarını da yıkmıştı. Kahveci kapamış, camları kırılmış şimdiden o da çalışmaya gitmiş şehre, o yaşında garsonluktan başka bir şey gelmezdi ki elinden. İhtiyarlar evde oturur olmuş ağızlarını bıçak açmıyordu. Damda ne inekten ne keçiden ses vardı. Onlarda çoktan kasabın yolunu tutmuştu. Geçen sokakta konuşuyorlardı; “ucuza sattım ama kurtulduk napcen anası kızla tutturdu gidelim de gidelim.”
Gidenler son bir bakış son bir el sallayış ile binerken dolmuşa
Eşyaları oğlan gelip almıştı arkadaşının arabasıyla.
Hüzün deli dalgalar gibi sarmalarken meydanı,
Ulu çınar rüzgara bırakıyordu son yaprağını,
Hakkını helal et derken sarılışmalar,
Dinmiyordu her bir komşuya veda ederken yaşlar.
Kimi vırık vıccık eşyasını komşusuna bırakırken,
Kapıya sürüyordu yüzünü evinden ayrılırken.
Adam sözde metanetli kasketini iyice indirmişti yüzüne,
Başını kaldıramıyordu son bir defa bakamadı köyüne.
Aha şuracıkta koşmuş buracıkta oynamıştı.
Çocuklukları kaybolmuş ailesi dağılmıştı.
Ülen hatçe senin aklına uydum geçinip gidiyoduk işte,
Çoluk çocuk komşula Bize ne giden gittiyse.
Ama onun da gücü kalmadı ne yapsın bir şey gelmez elden
Baba ocağı, ana kucağı, çoluk çomak, kim kaldı ki evden, köyden.
Manisa, Saruhan, Magnesia; tarihde Manisa bu isimlerle anılmıştır. Magnesia isminin 4000 yıl öncesinden geldiği söylenir Frig Medeniyeti, Lidya, Yunan mitoloji tanrılarının yaşadığı ülke, helenistik çağ, Bizans, Roma dönemlerinde medeniyetlere beşiklik yapmıştır. Antik dönemlerden kalma çok yerleşimleri vardır. Cumhuriyet tarihimizden önce beylikler döneminde Saruhan Beyliğinin başkenti olmuş daha sonra Osmanlı imparatorluğu döneminde de Osmanlıya sultanlar padişahlar yetiştiren şehzadeler yaşamış yetişmiştir. Bir çok osmanlı eserine sahip olmuştur. Cumhuriyetimizin kurulmasından dört sene sonra imar planı yapılmış bu plan ile yanıp yıkılan şehir yeniden planlandığı gibi korumacılık esasına dayalı olarak yapılan plan ile Manisa da ki eski eserler koruma altına alınmıştır.
Bunca medeniyetin gelip geçtiği, kavimlerin yaşadığı kentte ne olması lazım Müze. Zengin tarihi eserlerinin sergilendiği müze: Neyimiz var? Hırsıza açık vatandaşa ve ziyaretçilere kapalı Muradiye Külliyesinin (1583) eki olan medrese odalarından müteşekkil, kapısından saygıyla eğilerek girilen, üç insanın dönemeyeceği kadarcık mekanları olan, caminin, medresenin bahçesine üst üste konulmuş sağa sola atılmış eserlerin biriktirildiği depo, 432 yıldır yapılamayan, Müze=Depo.
Bunca yıllık tarihi; mitolojik ve antik çağ tarihleri, en önemli ve yakını Osmanlı tarihi, devlet arşivi, ile cumhuriyet tarihi yazma eserlerinin arşivi, kütüphanesi; 1965 yılında öğrendim kitapsarayı, daha eski zamanlarını hatırlamıyorum bu tarihlere yakın zamanda yapılmıştı zaten. 1965 ten başlayalım 50 sene geçmiş kitapsaray aynı, hiç mi okur yazar, çocuklarımız, gençlerimiz artmadı? Kitap yazan olmadı? Hiç mi kitap bulunup raflara konmadı? Tozlu raflar, kalın kapaklı kitaplar, küf kokan arşivler.
Kütüphane bir şehrin tarihidir, geçmişidir, buralarda öğrenilir okunur kent buralarda tanınır, dedesi atası kente hizmeti geçenler buralarda yaşatılır. Eski devirlerde taşlara kitabelere yazmışlar derilere yazmışlar. 50 yıldır yapılamayan, Kütüphane=Kitapsaray (sarayda kitap? Ne alaka)
Müze ve kütüphanemiz olacak ki kent müzesi, kent kütüphanemiz de olsun. İnsanlarımızda ne kadar çok doküman, saklanan eşya var her geçen gün kayıp. Kolleksiyoncular bir bir toplayıp gidiyor. Kütüphane, müze yapalım diye gayret var mı gayret? Evet.
Her sene yapıldı. Memleketimizin akil insanları toplandı Saruhan Oteli mutad toplanılan yer oldu. Masa uzun, protokol kalabalık olduğu için masa uzadı da uzadı. İnsanları, her yıl arttı katılım sayısı. Uzun masada oturanlar değişmedi, bir önce ki yıldan deneyimli oldukları için aynı isimler aynı aşina yüzler. Yemekler yendi konuşuldu ama ortak akıl toplantısı olmasına rağmen yemekte oturanlardan kendi aralarında konuşan çok oldu. Ne mi konuşuyorlardı günlük iş güç naber gibi soruların cevaplarını tartışıyorlardı. Bir kaç yıl geçti netice yok eskiler havanda su dövüldü derler. Adı ortak akıl toplantısı idi. Bitti galiba bi daha yapılmadı.
Çareler tükenmez çıkmayan canda ümit vardır denizciler bunu çok iyi bilir bir platform kuruldu yani düz bir zeminde toplantı yapıldı diye anladım, fikirler ortaya atıldı ama toplantıdan sonra salonu süpüren görevliler ortaya atılan fikirleri de süpürdüler sonrasının ne olduğu merak konusu. Bir daha toplanılmadı her seferinde görevliler süpürüp gidiyorlardı bir başka usul düşünülüyor olabilir…
Yabancılar aksine hiç konuşmaz. Yalan olmasın konuşurlar da yaptıklarını konuşurlar, bitmiş işleri anlatırlar, başardıklarını ve bu başarıda nasıl çalıştıklarını, kimlerin neler yaptığını anlatırlar geriden gelenlere örnek olsun diye. Ödülleri alkıştır, alkışı alırlar birbirlerine sarılırlar sen ben yoktur çünkü birlikte başarmışlardır.
(Rönesans) Fransa; peynirleri çok meşhurdur çok çeşidi vardır 200’ün üzerinde hatta bazı kentlerde kasabalarda peynir pazarları kurarlar ama hiç bir kimse hiç bir ülke lafla peynir gemisi yürüttüklerini görmemiştir.
Horozköy; sulu sokakta ki bağımız daha doğrusu Altın Çukuru Mevkii’ndeydi, Horozköy’e yakın alt tarafta, biraz yürüyünce dar araba yoluna paralel, Horozköy’e oradan Muradiye’ye giden yola ulaşılırdı. Demiryoluna paralel sebze bahçeleri vardı. domates patlıcan almaya oraya giderdim. Çocuktum ama ovalar bağlar konu komşu dolu olduğu için endişe edilecek bir durum yok diyerek beni gönderirdi annem, zaten benden başka da kimse yoktu bağda. Abilerim babamla beraber Manisa’ya sabah gider akşam üstü gelirlerdi.
Bahçe kenarında kanalda akan bahçeyi sebzeleri sulayan su tertemiz berrak çakıl taşları sayılıyor renkli renkli, tavuklar damın etrafında dolanıyor, ağaca bağlı köpek beni görünce oyun için zincirini asılıyor koşup koşup zincirin payı bitince dönüyor tekrar koşuyordu. Seslendiğimde yaşlı teyze başında yaşmağı ayağında koca donu ile damın direğine tutunarak güneşten elini gözlerine siper yapıp kim bu diye bakmaya çalıştı. “Patlıcan ile domates almaya geldim.” Topla oğlum topla bu yankiler dün toplandı bu taraftan topla der, sepete doldurur, el terazisinde beraber tartardık. Çocuk aklımla para hesabı bilmezdim ama şimdinin parasıyla üç kuruş verir geldiğim yoldan dönerdim.
Altın çukuru; bağlık, bağ olmayan çok az yer ekin tarlası olan, zeytin ağaçları, badem, çitlembik, incir ağaçları çoktu. Yol kenarı, bağ sınırları, bu ağaçlar ile doluydu. Kuş seslerinden Altın Çukuru cıvıl cıvıl kuş sesleri ile çınlardı. Ne kadar çoktular ve ne kadar çeşitliymişler şimdi kumru ve kargadan başka kuş görmeyince anlıyorum çeşitliliği.
Önce bağlar bozuldu, ağaçlar kesildi, kuşların sesleri de. Kırmızı renkli kutular tuğlalar, tek dingilli kamyonlar, kum çakıl tepeleri, üzerlerinde torba içinde çimentolar geldi giden yeşilliklerin yerine. Ağaçların yerine evler dikildi, kuşlar gitti, sesleri de. İmarsız mimari ve zamanımıza kadar da imara bağlanmış mimari geldi. Bir tek ağaç yeşil kalmayıncaya kadar.
Horozköy uzun zamandır içinden geçmemiştim. Demiryolu istasyonu duruyor çocukluğumun domates bahçelerinin komşusu hala burada boş, kimseler yok trene binen trenden inen ama bekliyor mahzun. Eski evler yıkılmış, arsalar, belli ki yeni apartmanlar yapılacak bekliyor. Yeni yapılan, inşaat halinde olanları da gördüm, saydım. Beş kat.
Horozköy’e beş kat yakışır! dedim. Onca sene ne çekti tek katlı kerpiç evlerden hele biraz daha eskilere gidince Rum evlerinden. Hakkıdır niye yedi, dokuz değil de beş kat dedim kendi kendime. Bu yükseklik nereden aklımıza geliyor ki. İki var, üç var, dört var. Müteahhit payı tayin ediyor, beş kata bir, bir buçuk, iki. Oran bu onun için beş kat. Gelecek için? Önemli değil bugün önemli. Benden sonra tufan.
Çocukluğumuzda tufan da yememiştik, turfanda da. Babalarımız tufan yemeye müsaade etmedikleri gibi turfanda hormonlu domates patlıcan yememize de müsaade etmemişlerdi.
Mutlu huzurlu bir şehirde demir yığınlarının saklandığı, kornaların sustuğu, gölgeli, çicekli yolarında ki sakin rahatça yürürken yanımdan geçenlerin gülümseyerek selam verenlerin sıcaklığı, yakınlığı, asırlık çınar ağaçlarının güneşi süzdüğü, havuzda ki durgun suyun gençliğimin görüntülerini yansıttığı, kuşların ötüştüğü, torunlarımın koşuşurken ki oynayışlarının yankılandığı, sokaklarının ıhlamur koktuğu mevsimden yağmurlu günlerin dinginliğinin duyulduğu oluk seslerinin, kiremitlerin parlaklığında melodileştiğinde, nağmelere kapıldım:
Zamanların kayıp gittiğinin tatlı rüyalarında ki tembel gerinmelerin sarmalandığı göz kapaklarında ağırlaştığı mahmurlukların masumluğunda, kaybolan dünyalarımızda aranmışlıkların nostaljilerinde, eş dost konu komşu akraba topluluklarında, komşuluklarında, dost meclislerindeki bağdaş kurup kesilen ahkamların, iddialı tartışmaların, şakalaşma, takılma yarenliklerinde ki dibek kahvesinin ağıza gelen iri tanelerinin dişler arasında kırılmasının tadı, kahve köpüğünün methinde ki ince esprilerinde geçen uzun kış geceleri, laf dinleyeceğiz diye büyüklerin aralarına serpiştiğimizde yediğimiz azarla sinsi ve kurnazca gülüşlerimizle duyduklarımız bize yeter edalarında ki hallerimizle yatağa gidişlerimizde, büyüklerin yanlarında çocukların susturulduğu bi o kadar yaramazlıktan geri kalınmadığı, okulda dayağı, öğretmenin sopasını bilsek de itileşme kavgalarımızın çocuk masumiyetindeki göz yaşlarımızda, çelik çomağın kapılmasında ceketlerimizi ters giyip söküklerin dikilirken ki annelerimizin azarlarına karşılık sarılıp baş yaslamalarında, yazlık sinemalardaki gazoz keyfi, koltuk altında getirdiğimiz sandalye minderlerinin yumuşaklığında, elimize yapışı kalıveren çekirdekle uykumuzun gelmesine karşılık uyumayın taşıyamam cazlarına rağmen sandalyeden düşer numaraları ile anamızın dizine kıvrılıvermelerimizden.
Gençlik ateşinin baş döndürdüğü günlerde Beatles hayranlığını Elvis’in aldığında, kan ve gül’ün ezberlerinde Tanju Okan’ın romantik nağmelerinin sindiği kanepelere yazılan aşklarımızdan, bıyıklarımızı burabildiğimiz sakalları geciktirdiğimiz zamanların yorgunluğunda, aydınger gerilmiş masaları yastık yapıp sabahlamanın erdemindeki kasılmaların bol çizgili gecelerin güneşli sabahından aşktan yana çizili hayallerin gün saydığından yeşil renkli şafak sayımı gurbetlere, çocuk şamatasından torun cıvıldaşmalarına gelen ömrün, yılların alıp götüremediği umutlardan gizli ümitlerden, bir ömür denilen göz açıp kapanacak kadar kısa ama say say bitmeyen; aylar, günler, saatler, dakikalar, kadar up uzun dünyalar.
Oysa,
İki kapılı han dedikleri dünya; bir kulbundan açıp, diğerinden kapatılan bir kapıymış.
“Hey gidi Ramazanlar hey” bunu belki 85-90 yaşındakiler söylese daha bi içten daha bi inandırıcı olacak ama her şey yenilendiği için bunun da yaşı yenilendi 65-70 likler söylüyor ama sigaradan karılmış kartlamış ses olmayınca cılız çıkıyor.
Evet: O zamanlar kış tabii, yazında Ramazanı yaşadım diyen bizim kuşaklar var ama ha hı da desek asıl kışını yaşadık Ramazanın, asıl şimdi de yazını yaşamaya çalışıyoruz.
Babamın dükkanı; kavaflar çarşısında Taşçılar Mescidine yakın. Ramazana gerek yok vakit ezanı okunduğunda sabah namazı dahil çarşı esnafı mescide giderdi. Ramazanda daha bi hoş olurdu. Oruçsuz olduğunu belli etmek bi suçluluk duygusuydu. Çıraklar, kalfalar, seyyar satıcıların bazıları, bıçkın pala, sigara tiryakileri köşe bucak arasalar dahi mahcubiyetleri yüzlerinin al al olmasından okunurdu. “Sorma akşam kalkamadık”, “hastayım be usta”, “bir kaç gündür keyfim yok” bahaneleri fırtına öncesi sığınılacak limanlardı.
Lokantalar tadilat tamirat boya badana yapacaklarsa ramazanı beklerler hazır kapalıyken bu işlerini görürlerdi. Manisa’ya misafir, ziyaretçi, tüccar geldiğinde seferi olup da oruç tutmadığı hallerde aç kalmasın diye bir kaç nöbetçi lokanta açık olurdu. Onlarda vitrinlerini camlarını benek benek beyaz boyarlar yarı şeffaflık sağlarlardı ki ele güne esnafa ayıp olmasın diye. Sokakta en kolay içilecek olan sigara dahi içilmezdi. Seyyar satıcılar bağırmadan dolaşır adeta başları önde satış yaparlardı. Bizim kuşaktan çok önce ‘hey gidi ramazanlar’ diyenler rahmetli oldu ama biz dinlerdik. O zamanlar Rum’u Yahudi’si bir arada yaşarlarmış mahallede. Onlarda ramazanda yemez içmez gözükürler çocuklarını dahi elinde yiyecekle sokağa salmazlarmış, yani bizlerin ramazanına saygı gösterirlermiş. Onun için çok eskiler “hey gidi” dediklerinde köşeden duyulurdu.
Evlerde ramazan gelmeden aylar önce konu komşu bir olup hep birlikte; kimi eli düzgün olan becerikli kabiliyetli ev hanımları yufka tahtalarında tül gibi yufkaları açarlar, biri saçta kavurur, diğeri hamuru yoğurur… bu şekilde görev taksimi yaparak kavrulmuş yufkaları örtülere sararak bir kenara koyarlardı. Bundan, ramazan geldiğinde bu kavrulmuş çıtır çıtır yufkalar hafifçe su serpilerek ıslatılır çeşitli börekler yapıldığı gibi içi bademli kırma tatlısı da yapılırdı. Bayrama yakın, baklavalık yufkalar ayrı açılırdı. Onun da yufkayı açanı, badem veya ceviz içini dökeni ayrı, pişireni ayrı olurdu. Hatta baklava tepsisini dilim dilim kesen ayrı olur o her evi dolaşırdı. En son şurubu atılacağı zaman kapı önü muhabbetlerinde “artık şuruplayalım”, “aa ben şurupladım bile” diye konuşulurdu. Bulgur, pirinç unu, hoşaflık üzüm, baklavalık badem ceviz hazır edilirdi. Bunların hiç biri çarşıdan alınmaz her ev kendi ürününü değerlendirirdi. Buğdaylar çaybaşı değirmenlerinde öğütülürdü. Bir tek şekere tuza çaya para verilirdi. Değirmenci bile emeğinin karşılığını öğüttü undan hakkını alırdı. Evde kendi imkanları ile zengini fakiri ne kadar yiyecek üretirse o kadar tasarruflu tutumlu kadın diye namı yürürdü. Tabii pasaklı ve müsrifi de yok değildi.
İşte ramazan öncesi yapılan hazırlıkların ramazan ve sonrası için daha çok hikayeler var da anlatmanın anlamı yok. Şimdi imkanlar var el emeğinin azaldığı makineleşmenin okumuşların yanında işlerin rahatladığı bir devirde “hey gidi ramazanlar hey” demek hamamda şarkı söylemeye benziyor.
Uzun yıllar oldu yenisine 15.000 yıl önce, eskisine 1 milyon yıl önce diyorlar. Dünyanın yaşı da milyar yıl dersek yalan olmaz, zamana pırasa gibi doğranan yıllar. Bunca yıl ve donup kalmış fotoğraf karelerinde ki görüntüler. Hızlı değil ama korkutucunun yavaşlığında, havada kül bulutu, yerde kıpkızıl rengiyle dumanlı dere. Uğultunun hakimiyetinde önce sarsılıp sonra devrilirken çatırdayan ağaçlar, su birikintileri, ufak derecikler, kızıla boyanırken, toprağın yer yer yeşilliğinin bir daha görülemeyecek şekilde örtüldüğü, sürüngenlerin; kendileri gibi sürünerek yaklaşan bu kırmızı siyah ne olduğu bilinmeyen dünyaya yabancı yakıcılığında fosilleşen hayatları. Önünden kaçan insanların hayvanların bir başka istikametten gelen aynı görüntüde ki kızılların bir başka uzantısının çaresizliğin sıkışmışlığında haykırışlar, bağırışlar. Kayboluşlar.
Kovalamacanın bittiği nokta belli ne kadar acımasızda olsa durmuş dibinde toprak yeşile boyanmış, çiçekler renkli, karıncalar yuvalarında olan bitenden habersiz her yıl zamanı gelince meydan okurcasına dibinde, yanında, hatta üstünde, yeşeren çalılar, açan çiçeklere konan kelebekler. Ama tüm haşmetiyle duruyor; parçaların yalnızlığında, bambaşka bir dünyada korkunun sarılmışlığında, birbirlerine yapıştığı kara, kapkara taşlar, kara taşlar divlitler.
Düz alanda huni görünümlü sivri sivri korkunun yandaşı tepecikler, tepesi yontulmuş korkunçluğun kalmışları tepeler.
Jeopark deniyor şimdi adına aslında geopark genetiği bozulmuş zemin yapısı altının üste çıktığı ezilenin altta kaldığı bir dünya.
Bir ürperti sardı karalıkların içinde yürürken yol yok iz yok yakınında duruyor sivri sivri tepeler açıp bakası tırmanıp çıkası geliyor insanın bir ses bir nefes bir canlılık var mı diyesi geliyor.
11.04.1992 yılı 92-93 dönemi mimarlar odası manisa temsilciliği başkanı olduğum yıllar yönetim kurulunda ki arkadaşlar ile Aigai Kalesi’ni gezmeye gittik Koca tepe yalnız, Yunt dağların tepelerinin yalnızlığından farkı yok tek farkı asırlar önce Aioillerin yaşadığı 12 kentten biri olan Aigai o devirlerde tepelerin hakimiyetini elinde bulunduruyordu. Pergamon krallığından sonra önemi daha da arttı.
1850 yıl sonra:
Kurtuluş savaşımız yıllarında müttefikimiz Almanların bir kısmı bizlerle cephelerde beraberken bir kısmı da antik buluntular ve Anadolu’nun eski eserleri, antika eşyaları, tabloları, heykelleri, antik paraları ile ilgilendiler. Bazı eski yerleşimlerde bulunanların bir çoğu yabancıların şimdi turist çeken müzelerinde sergilenmektedir. Yabancıların bu yerleri antik kentleri ziyaretleri müzede sergilenen bu eserlerin bulunduğu yerleri görme merakından kaynaklanmaktadır.
Aigai Antik Kenti yerleşimi de bu yerlerden biridir. 150 yıl önce Alman Arkeolog kazılardan çıkardığı eserleri develerle şakran’a, dekovillerle Dikili limanına oradan da yurt dışına taşımıştır. Aradan 100-150 yıl geçmiş. Kültür ve Turizm Bakanlığı Köseler Köyünden birini bekçi tayin etmiş. Onun bekçiliği zamanında Aigai’yi ziyarete gelenler kentin tarihini Bekçi Ahmet Dayıdan dinlemişlerdir. (Ersin Doğer hocam Ahmet Dayı için, Aigaililer Ahmet Dayıyı burada bırakıp gitmişler der. Allah’tan Bekçi Ahmet kavi çıkmış da Aigai’nin sanat tarihçiden fazla ilgisini bilgisini taşımış gelene gidene anlatmış.) 1992 yılında bize de Ahmet Dayı anlattı buraları, hatta hatıra defterine not düşmüştük: 11.04.1992 tarihinde 92-93 dönemi yönetim kurulu Aigai Kentini gezdik. Ahmet Dayıdan bilgi aldık bir dahaki sefere meslektaşlar olarak gezi tertiplemeyi planladık. Gerekli izin alınabildiği takdirde agoranın önünde ki odeonun kazısını yaptırıp (ucu biraz gözüküyordu) meydana çıkarmak için çalışmalar yapmak istiyoruz. Diye. Defteri de saklamış biz ziyaret tarihimizi onun hatıra defterinden öğrendik.
O tarihten buyana bir şey yapılmamış il özel idaresi zamanında da olan biten hiç bir şey yok. 92 yılında odamızın imkansızlıklarına rağmen (odamızın kirasını dahi veremiyor eleman dahi çalıştıramıyorduk) ilgi duymuşuz, 2000’li yıllarda Kültür Bakanlığının izniyle İsmail Akçura sponsorluğunda kazı çalışmaları başlamış devam ediyor, Manisa İl Özel İdaresi zamanında Aigai’nin girişinde ki güvenlik noktasına İzmir Büyükşehir Belediyesi üç adet çöp kovası koymuştu.
İl özel idaresi kapandı, Manisa, Büyükşehir Belediyesi oldu. Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün kazı ekip başkanı Ersin Doğer hocayla 500.000.-TL’ye yakın maddi destek sağlayacağına dair protokol yaptılar.
Yerel ve ulusal gazetelerde haberler çıktığından beri Aigai altın oldu. Daha önce ki senelerde gelen sayısına bu yıl üç ayda ulaşılmış falan. Kapanın elinde kalır gibi bir hali var.
Manisa Büyükşehir Belediyesinin böyle bir derdi yok reklam amaçlı değil Aigai’nin tanıtımı ve turizme kazandırılmasına yönelik çalışmaları ve farklı projeleri var bunlar da zamanla hayata geçirilecek.
Kazı evini biraz daha büyütüp çalışan öğrenci sayısını arttırarak yatakhaneye ilaveler yapmak, kazıdan çıkarılanları sergilemek açısından sergi salonu, gelen turistleri ağırlamak yedirip içirmek için kafeterya yapmak, hediyelik eşya satış reyonları yapıp hem Köseler Köyü’ne kırsal kalkınmaya katkı sağlamak hem de Yuntdağ yöresinin halıcılık gibi el sanatlarını değerlendirmek, Bergama tarafından ulaşımı kolaylaştırıp Pergamon Antik Kentinden de turist gelişini sağlamak, Şakran girişinden itibaren yön levhalarını dikmek, hatta Aliağa Şakran merkezine bilbordlara Aigai’yi tanıtım reklamı yapmak. Bunların her biri bu bölgenin ilgisini çekmek ve gelecek turist sayısını arttırmak açısından önemli projeler. Zamanla bunlarda Manisa Büyükşehir Belediyemiz tarafından Aigai’ye kazandırılacaktır.
Aiolliler kurmuş, Pergamon Krallığı yaşatmış, Manisa Büyükşehir Belediyesi 2000 yıl sonra hayata kazandıracak.
Kültür ve Turizm Bakanlığına, Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün Bey’e, uzun yıllar sponsorluk yapmış ve yapmaya devam eden İsmail Akçura Bey’e, Kazı Başkanı Ersin Doğer hocama, yine kazı ikinci başkanı Yusuf Sezgin hocama, ayrıca Ahmet Dayıya da, kazıda çalışan ekibe ve emeği geçenlere çok teşekkür ederim, Manisa’ya turizm açısından önemli bir değeri kazandırdıkları için.
Huzurevi yöneticisiyim zaman zaman geziler düzenleriz yaşlıları gezdirelim hayatla bağlarını koparmayalım dört duvardan uzak, uzaklara kadar gidelim dedik. Bir hafta sonu İstanbul gezisi düzenledik. Otobüs, arabalı vapur derken İstanbul’a geldik nerelere gitmedik ki unutamadığım bir seyahat olmuştu. Rahmi Koç Müzesi’nden Sabancı Atlı Köşk Müzesi’ne, boğaz turundan Çamlıca’ya, Kız Kulesi’nden, Galata Kulesi’ne, Haliç’ten Boğaz’a kadar. Son günü serbest dedik dileyen dilediği gibi gezsin. Ben Büyükada’ya giden gruba takıldım sevdiklerim buradaydı ayrıca Büyükada’yı da severdim. Sanatçıların ressam, heykeltraş romancı şair yazar ilham perilerinin meleklerinin dünyaya taksim edildiği bir yerdi sakin mekandı sessiz bir köşeydi, küçük bir adaydı.
Sirkeciden bindik vapura.
Kimler yoktu ki: Saffet Amcam Mutaf, Abdürrahim Abi Ot, Suphi Dayı Egemen, hakikaten yok oldular hakka kavuştular gönül kuşları uçtu gitti. Son yolculuğumuz seyahatimiz beraberliğimiz olacakmış, sonra ki yıllar hastalıklar unutkanlıklar alzhemier yataktan kalkamalar dönemine girildi onlar beni unuttular belki gözlerinin ışıltılarında kalmıştım ziyaret ettiğim zamanlarda farkeder gibi oluyordum. İnsan, Allah öyle bir yaratmış ki sadece ağız dil konuşmuyor işte gözlere, parmaklara kadar dil vermiş Allah.
Ada vapuru yandan çarklı değil keşke olsaydı ben değil ama yanımdakiler tanırlardı onu. Çarkı yoktu ama 1969 yılında tanıdığım rüzgar fırtına boğaz suyunun karalıklarında binmekten korkmadığım onlarında kendine güvenleriyle çok geçtim karşıya Beşiktaş’tan Üsküdar’a Kadıköy’e bazen onlar değil ama kaptanlar çekindiğinde yanlarında ki balıkçı motorlarına biner geçerdim. Kısa da olsa yolculuk zamanla dostluklar sohbetler kuranlar vardı. Kimi kolunun altında ki kat kat olmuş gazeteyi açarken kimi yanda ki koridorda rüzgara bırakırdı saçlarını kısık gözlerle. Baş tarafı hep dolu olurdu yaz kış, paltoların yakaları arasından çıkardı sigaraların dumanı. “çayınız geldi” diye bağıranından, kalem satan yanında da yol boyunca saya saya bitiremediği eşantiyonları eklerdi on parmağının arasına.
Tahta merdivenlerden yukarı çıkarken korkuluğu elimi sıktı tanıdı herhal dedim. Geniş salona çıktığımda yürüdüm baş tarafa doğru, hava güzel, boğaz, martılar, bunlar onların çocukları torunları olsa gerek. Vapur yabancı değil aynı yerime mi oturdum hatırlamıyorum ama 19 yaşımda özendiğim yaşlı kalantor insanlarla şimdi arkadaştım yanımdaydılar. İskeleye yanaştığında bekledim tahta köprünün konmasını oysa o yaşımda çımacının henüz atmadığı halattan önce ben atlardım iskeleye.
Biraz yürüdük at arabacılara kadar, dönüşü geciktirmeyelim diye. Hesap tutmuştu iki arabayı doldurduk lak lak lak sesleri, o ev bu konak şimdi Reşat Nuri el sallayacak derken ada turunu bitirmiş iskeleye vapur saatinde dönmüştük.
Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir
Gönlümün kıyısına vurur
Aşınan kayalar gibi ruhum
Suskun, yorgun öylece durur.
Cansın Erol.
Gözlerimden ada kaybolurken, ruhum oracıkta vapurun sıralı kanepelerinde kala kalmıştı.
İnsanların hatıralarıyla göçüp gitmelerini anlıyorum da hatıraları anıları hatırlatacakların silinip kaybolmasını hala kabul edemiyorum.
70’lerde tanıdığım vapurlar; Ortaköy vapur iskelesi projemden başlayan sevgimle Beşiktaş iskelesinden seyre daldığım, boğazın mavi sularında tankerlerin destroyerlerin yanında tekne gibi kalan oysa sevdiğim İstanbulumun parçasından biri olan bazen tankerlerin arkasında kaybolurken ne zaman gözükecek diye meraklanırken, şimdi kaybolup gittiler.
Evin direği gidince;Direğin destekleri payandaları da çıktı çivilerinden,
Kiremitler ayrıldı her biri birbirinden,
Oluklar koptu sarktı yerli yerlerinden,
Tavanlar göçtü odaların orta yerinden.
Eşyalar duruyor hala üst üste, yığınla, takım elbiseler bile,
Kırık ayaklı dolaplar, sararmış fotoğraflar camsız çerçevelerde.
Örümcekler sallanıyor toz tutmuş köşelerde ağlarından
Anılar, gezindikçe tozlarla dökülüyor tavan aralarından
Çürümüş yatak yorgan, küflenmiş sandığın menteşeleri,
Gıcırdayan kapılarda hüznün melodileri.
Bir benim beklerken dayandığım duvar kaldı.
O da bana bunları, bunca hayatı bir bir anlattı.
Dokunmasam hissetmeyeceğim o da susacaktı,
Duvar da yıkıldı yıkılacak, gider ayak beni de ağlattı.
Susmuş sesler kesilmiş nefesler yankılanıyor sözler
Gitti artık ne kadar onarsak da evleri dönmeyecekler
Hayal benimkisi yaşatalım bu evleri düşüncesi
Kimler gelmiş, kimler yaşamış, göçmüş gitmiş nicesi.
Gel vazgeç her bir ev yıkılsın kaybolsun silinsin hatıraları
Kuru duvar, boyalı tahta, işli kapı anlatabilir mi yaşananları?
Hüzün dalga dalga, sevinç içerlere kadar kararmış düşünceler
Her bir anı her bir hayal sinmiş her biri şimdi kimbilir nerdeler.
Koca tepe, zaten yunt dağlarına çıkınca tepelerden ufku göremez güneşin battığını anlayamazsınız. Bir tepeden güneş batarken diğer tepenin ardından tekrar gözükür. Koca tepe’de gün değil ama koca bir tarih batmış gitmiş. Yok, batmış ama gitmemiş.
Yunt dağın da yer gök taş. Ova, düzlük diye pek bir şey göremezsiniz. Burada yani Aigai’de ki taşlar farklı yontulmuş adam edilmiş yani, adı pembemsi andezit taşlar bu yörelerde hatta Menemen de dahi bu renkte taşlar var. Bizde Karakılınç taşı derler bu köyde çıkarıldığı için.
Koca tepeye M.Ö. yılını yazmayayım her kafadan başka bir tarih çıkıyor. Kimileri Herodot’a kimileri de Strabon’a dayandırıyor. Ama anlayacağınız çok eski bir kent. Pirelerin berber develerin tellallığından bile önce. Bir kavim gelmiş buraya lokumu sevdikleri taş döşemelerinden belli, kutuda ki lokumlar gibi dizmişler duvarlara taşları. O duvarların bir çoğu yıkılmış gitmiş ayakta kalanlar arada bi palamut ağaçlarının, çalıların arasından gözüküyor. Taşı duvara koyduktan sonra sıcaktan yumuşamışta yerine oturmuş birbirlerine yapışmış gibi lokum görünümünde içinde bir tek fıstığı yok. O devirde de fıstıklar vardı tabii.
İşte bu taşları döşeyen insanlardan onların kimler olduğunu bilmiyorum, bir zaman sonra bir başkaları buraya gelmiş Aioller diyorlar sözde Yunanistan’dan gelmiş illa mistik bir mitolojiye dayandıracaklar yoksa bu yunan nasıl Avrupanın şımarık çocuğu olacak. Eskilerden burayı terketmeyenler de varmış tabii bu yeni gelenler biraz daha mektep medrese görmüşler. Ellerinde keski çekiç taşlara şekil vermişler. ancak mayalarında da var herhal. Karakılınç taşı demiş bu köyde ki taş fabrikasından bahsetmiştim. Gidip görün koca koca taş bloklar, ayda bir bıçkı makinalarının bıçaklarını değiştiriyorlar, suyun da yardımıyla kesiyorlar koca taş blokları dilim dilim. Hatta bazıları da kırılıyor adına paledyen diyoruz kırık taşları yollara döşüyorlar şimdi zayiat yok yani.
O ikinci gelen keskili çekiçli insanlar hiç paledyen denilen kırık taşları yollara döşememişler sanatkar adamlar titiz insanlar, bozuk kırık dökük bir şey göremezsiniz Aigai’de. Kırılan taşları dolguda kullanmışlar yamaca yaptıkları duvarların arkalarını doldurmuşlar. Ama ne taş döşemişler bu döşeme ve duvar örme şekli tarihçi değilim arkeolog hiç değilim fazla savurmayayım ama hiç bir antik kentte göremezsiniz. Ben görmedim!
Akıllı bebeklere analarından doğarlarken diplomalı doğmuşlar derler ya, bu insanlarda buraya taş üniversitesinden diploma alıp gelmişler. Kapıya bir kontrol noktası yapmışlar Yusuf Hocam buraya deri atölyelerinin olduğu sanayi dükkanları bölgesi diyor. Ersin Hocam o daha eski tarihçi tecrübeli, o da ticaret için gelenlerin hoşça vakit geçirdikleri yer diyor. Ben de ahkam kesen biri olarak taş diploması olanların imtihan edilip yatılı aldıkları ilk karşılama noktası diyorum. Bir müddet ustalığı ahlakı ve sicil onayından sonra kente yerleştirdikleri insanların ilk kabul yeri diyorum. Bunu en iyi Strabon bilir de, ben de Strabon’un nerede olduğunu bilmiyorum.
Evet burası Aigai Antik Kentinin yerleşiminin olduğu tepe. Kimi adına Ege diyor kimi keçilerin diyarı diyor, çok keçi varmış iyi de bunlar nerede beslenmişler, otlatmışlar, nerede barındırmışlar. Aşağıda köyde deseniz yağmacılık var kalenin dışına otlasın diye gönderilir ama akşam kaleye alınması gerekir nerede damları? Kent asilzade kenti öyle çalı çırpıdan ağıl felan yok o devirdekiler çok görgülü ve medeniler. Ben iddia ediyorum. Bu insanların diplomalarında amblem olarak keçi resmi varmış bu kadar inatla taşı işleyen ancak keçi gibi inatçı olur da ondan. Keçilerin diyarı denmiş.
Oralar tepe mepe serin olur bu yaz bir tığ, bir fırça, bir de ince spatüla çıraklıktan başlarım. Olmazsa kazıdan çıkarılanların resmini yaparım.



