İçeriğe geç

AİGAİ’DE KIRK DERECEDE YEMEK…

Kartalların uçtuğu, şahinlerin süzüldüğü, rüzgarların taksim olduğu güneşin batarken kızıla boyadığı, sabah gerinerek uyandığında tepesi arşa değen, bulutların konuşlandığı başı dumanlı, vadilerinde pınarları, pınarlarında kuş cıvıltıları, kayacıklardan akseden su şırıltıları.. hayır hayır böyle değil.
Taşın taş üstüne konduğu, deresinin tepesinin taş olduğu, ağaççıklarının Palamutun, Meşenin, Çitlembiğin, çalının çırpının evrim değiştirerek taşlardan çıktığı, insanların saksağan misali taşlardan sekerek yürüdüğü, kuş seslerinin kentle birlikte tarih olduğu, ağustos böceklerinin beyni tırmalayan her telden sazı cır cır çaldığı (onlar bile taşın üstünde) bir tepe. Ne özelliği var çok mu aradınız bu Allahın dağını, kuş uçmaz kervan geçmez diyarını? Kırk derecelik bir tepe hem de burada rakımın önemi yok ne altimetre ne barometre değil termometre geçerli. O da kırk kırk elliyi bulursun diyor.

 

Aigai’ye vardığımda öğle saati idi Yusuf hocamla telefonla konuşmuştuk yola çıkmadan, kazı alanındaydı doğruca oraya gittim. Öğle yemeğinde güveç var demişti. Tesadüf, ama kaynanam hakikaten severdi. Kalabalıktık, elli kişilermiş, bereketli oluyor kalabalık olunca, yetiyor yani. İki kuzu doğramışlar koca tencerenin içine yemeklerden pek bahsetmek istemem yazılarımda ama bu bir hayrat yemeğiymiş. Köylümüzün gönül zenginliğinden bahsetmek için yazıyorum öğle yemeğini. Köseler köyünden Ahmet (Ahmet Mehmet çoktur ama bu Ahmet gönlü zengin Ahmet) demiş ki; Manisa Büyükşehir Aigai Antik Kenti Kazısına sponsor olursa bizlere altı ay iş imkanı olacak, burada çalışacağız o zaman kurban keseceğim demiş sözünü yerine getirmiş.

Onun yemeğiydi. Allah Kabul Etsin.

Kazı çalışmaları devam ediyor. Geçenlerde Aigai’ye gittiğimizde tiyatro kazısını merak eden misafirlerimiz vardı.Tiyatroyu kazmaya başladılar bilginiz olsun.

 

Yemeğimizi kazı alanında yedik (aslında kazı evinde yeniliyormuş ancak yemek özel olarak kazı alanında yapıldı) size biraz tarif edeyim; kazı yaptığınız yerden arkanıza dönüyorsunuz yemek yiyorsunuz elinizde ki ıspatulayı bırakıp kaşığı alıyorsunuz, önlüğünüzü çıkarıp önünüze tabildot tepsisini koyuyorsunuz. Bodur Çitlembik ve Palamut ağaçlarının seyrek sepelet yaprakların arasında aldatıcı yarım yamalak gölgede bir kaç bank var diğerleri ağaca yaslanıp yiyor. Kimler? İşçiler, arkeoloji talebeleri, hocalar. Ses yok, şikayet yok. Hep derim arkeologlar çok sabırlı insanlar diye. “İğne ile kuyu kazmak” onların meslek terimi, terziler için de söylerler ama gelin görün, böyle kazı yapan insanda sabır olmaz mı?

 

Gölge aradığım için ağaçlara şöyle bi bakındım daha önce geldiğimde aklıma gelmemişti. Hiç büyük, yaşlı, iri gövdeli hani beş altı insan kollarıyla sarsa kabillinden hiç ağaç yok. Sarılmaya gerek yok tek kolunu dolandırsan elin burnuna değer.

 

Böyle antik kentlerde varsayımlar önemlidir. Varsayım kuvvetli olursa olmuş gibi yaşanmış gibi anlatılır. Aigai keçi demek keçilerin diyarı. Çok keçi beslendiği varsayımı kuvvetli, işte bu varsayımı kuvvetlendiren bir konu, büyük ağaçların olmaması. Tabii her taraf taş, hiç mi toprak alan ağaç dikilecek alan yok? Var, ama dikilen ağaçlara keçilerden rahat yok. zamanımıza kadar yaşayıp büyüyüp gelememiş. 2000 yıllık kent, ağaçların en kabadayısı 100 yıllık. Gerisi gölge bile vermiyor.

 

Yanlış hatırlamıyorsam. Yunt dağları ormanlık bir alan değil ama keçi beslemek yasak herhalde Aigaililer zamanında keçilerden çok çekmişler belki de ondan! Gelelim Spil’e burası ormanlık burada keçi beslemek serbest. Bazen ters işler yaparız girilmez yola girer sonra da yol vermeyenle kavga ederiz.

 

Yusuf hocam ile kazı alanlarını dolaştık. Niye bu tür kazıların devlet olarak önemsenmediğini anladım. Nereden mi çıkarıyorum? Kazalım desem Manisa köstebek yuvasına döner, o kadar çok antik yerleşim var ki.

 

Bir kaç yönlendirme levhası yaptık ziyaretçi sayısı arttı diyor Yusuf Hoca. Trakingciler, motocrossçular, dağ bisikletçileri bu tür sporcular sıkça gelir olmuş.

Mesela Ağustos başında Alman ve Fransız kazı heyetleri geleceklermiş. Levhaların kerametine bakın.

ATATÜRK BULVARI. 

Bulvar: Fransızca da Boulevard’dan türetilmiştir. “Şehirlerde ki ağaçlıklı caddeler” demek. Manisa’mızın da ilk bulvarı istasyondan hükümet konağına çıkan yoldur. Mustafa Kemal Atatürk Manisa’mızı yedi defa ziyarette bulunmuştur. ilk 1923 yılında, ikinci 1925’te, 1926’da üçüncü gelişlerinde o zamanın belediye başkanı Rahmetli Bahri Sarıtepe her gelişinde yanında ki heyetle birlikte karşılamış trenden inip manisa içerlerine girdiğinde belediye binasına, akşam konaklayacağı vali konağına, öğle yemeğini yediği hükümet konağına ziyaretlerde bulunmuş, kâh yürüdüğü kâh otomobil ile geçtiği yol bu bulvardı. Yani Atatürk Bulvarı.
Çocukluğum ve ortaokul lise çağlarında hatırladığım bu yol ortasında ki refüjde ki çam ağaçları ile yolun iki tarafında kaldırımlarında ki palmiye ağaçlarıydı.

 

Manisa’nın bir çok yolu tozlu hatta bakımsız haldeyken büyük çam ağaçları bilhassa Dut, Kobalak ve Kokar ağacından başka ağacı olmayan Manisa’mızda fantastik görünümlü Palmiye Ağaçları, asfalt kaplamasıyla her Manisa’lının yürüyerek gezdiği ve parklarında sıcak yaz akşamlarında vakit geçirdiği Fatih Parkı, Çocuk Parkı bu bulvar üzerinde idi. Hatta bu yol üzerinde Hükümet Konağı’nın hemen altında Gençlik Parkı, halk evi, şimdi ki Konak İşhanı’nın olduğu yerde yazlık Şen Sineması, nikah salonunun altında Fatih Heykeli’nin bulunduğu yerde de yazlık Şehir Sineması vardı. Bilhassa yaz akşamları çok hareketli olur bulvar insan kaynardı. Atatürk Bulvarı çok revaçta ve gezinti alanlarından biriydi. Atamız Manisa’ya ziyaret ettiğinde bu bulvar Manisa’lılar ile dolup taşar, akşamları fener halayı düzenlenir ve Manisa’lılar o zaman ki deyimle cuş-u huruş içerisinde olurlardı.

 

Şimdiye geldiğimizde bu bulvar hala eski havasını yaşamakta her ne kadar ağaçlarının ululuğu kalmamış olsa da kalan çamlar iri gövdeli palmiye Ağaçları, orta refüjünde ki göm gök yeşillikler ve bu bulvar üzerinde ki parklar, Cumhuriyet Meydanı Manisa ne kadar büyüse de bulvarları çoğalsa da Atatürk Bulvarı eski şaşalı zamanından bir şey kaybetmemiş hala Manisa’nın en güzel bulvarlarından birisidir.

 

Belediyeci olduğumuz zamanlarda da bu bulvara gereken ihtimamı gösterdik Hatuniye Camisi’nden istasyona kadar düzenlemesini yaptık orta refüjde ki yeşilliğini hiç bozmayıp daha da çoğaltıp göm gök yeşil olmasını sağladık. Bozköy’de oturduğum zamanlarda belediyeye gelip gederken bu bulvarı tercih ettim, bu güzergahı kullandım.

 

Hala da kullanıyorum ama gök yeşile sarılar yer yer kahverengiler karışmaya başladı. Çimleri yer yer kuruyup alev yeşillerinin kırmızılıkları parlak canlı yağlanmış gibi gözüken yaprakları boyunlarını bükmeye başladı.

 

Tenkit için değil dikkat edilmesi için yazıyorum.  

 

PASTA TADINDA HAYALLER, 

Sokağa bakan yüzünde küçük çerçeveler arasına yerleştirilmiş camların yer aldığı beyaz bir vitrini var. Meraklanıyor insan o kadar temiz saf sade ki girmeden yapamıyorsunuz. Kapıyı ardına kadar açmadan aralayınca bir zil çalıyor kulağı tırmalayan cinsten değil kibar, içeriden birileri mutlaka dönüp bakıyor bir anda mahcubiyet hissi uyanıyor önünüze bakıyorsunuz ayağım bir şeylere takılmasın kabilinden bir bakışın ardından gözleriniz tezgaha yöneliyor o da bembeyaz ince ahşap çıtalardan oluşan camekanlı bir vitrin, içi rengarenk. Adına tezgah demek onu biraz basitleştirmek sayılır o kadar sıcak cana yakın ki hemen ona doğru yöneliyorsunuz. Gözlerini alamadığınız bir anda biri yumuşak bir tonda sesleniyor. “Buyurunuz, hoş geldiniz.” Sizin cevabınızın ardından oturacak mısınız, sipariş mi vereceksiniz? Oturacak mısınız dediğinde gözlerinizle içeriyi tarıyorsunuz cam kenarına yakın bir masa boş, beyaz örtülü ortasında ki vazoda rengarenk çiçekler beyaz sandalyeler zaten içerisi tamamen beyaz ışıl ışıl dinlendiriyor ilk bakışta insanı.
“Oturayım” deyip gözünüze kestirdiğiniz masaya bakıyorsunuz. Aynı yumuşak ses, “buyurun ben gelip siparişinizi alırım.” Seçtiğiniz masaya yönelip giderken göz göze geldiğiniz yaz günü olmasına rağmen şık giyimli müşteriler gülümsüyor adeta hoş geldiniz der gibi ne kadar sevecen sıcak candan bu insanlar seçerek mi buraya alınmış demekten kendinizi alamıyorsunuz siz de seçilmişlerin arasında masanıza oturuyor ve oturduğunuz seviyeden tekrar kimler var acaba var der gibi etrafa kolacan gözlerle baktığınızda aynı gülümseyen yüzler sıcak bakışlar göz göze geldiğiniz de selam verir gibi tebessümün biraz daha yüzde sürüp gittiği bazılarında hafif bir baş eğiş.

 

Dekoru inceleme bahanesiyle mahcubiyetinizi tavanlara avizelere duvarlarda ki beyaz çerçeveli siyah beyaz resimlere gezdiriyorsunuz. Avizelerde ki kıvrımlı beyazlar referans yapanları, balerin kızların hareketlerini andıran eğrilip bükülen beyaz çubuklar ne kadar zarif uyumlu gözünüz tavana kaydığında aynı zariflik ve bir ritim içerisinde yerleştirilmiş aynalar sizi tavanda gösterirken banko arkasında ki hanımın yumuşak sesi sizi kendinize getiriyor.

-Buyrun beyefendi, tekrar hoş geldiniz.

-Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar hoş bir yer burası, bu güne kadar hiç farkına varmamışım.

-Haklısınız farkına varmamakta yeni açıldık sayılır.

-Ben aslında torunumun yaş günü için pasta siparişi verecektim. Oturmayı düşünmüyordum. Hayranlığımın, başımın dönmüşlüğünü oturarak hafifleteyim istedim. Siz siparişimi hazırlayıncaya kadar bir orta kahve içeyim.

-İltifatlarınıza çok teşekkür ederim, siz gibi değerli müşterilerimize hizmet etmek onlara saygının sevginin hem hayatın hem damak tadının en güzellerini sunmak bizlerin kaçınılmaz görevi efendim: Unutulmuş bu hasletlerimizi canlandıralım, sadece biz değil müşterilerimiz de unutulmuş dostlukların, gülümsemelerin, hatır sormaların yanında yitip giden arkadaşlarımızın gelecekmiş gibi umutların yeşerdiği beklentilerin kaygıdan ziyade umuda dönüştüğü, yaşandığı, sessizliğin yanında yüzlerin konuştuğu, alçak tonda ki seslenişlerin kulaklarda nağmelendiği, eski yaşanmışlıkların hayallendiği, saygılı sevdaların, hülyalı bakışların hatırlandığı, unutulmayan renklerin, el ele temaslarda ki sıcaklığın, birleştirilen genç hayatların, siyah beyaz iki kenarı delikli şeritlerin kopmuş bölümlerini ışığa tutup bakıp tekrar yaşadığınız bir yerdir burası.

 

Doğum gününde sevdikleriniz ile beraber pastamızı yerken torununuz doğum günü mumlarını üflerken bizleri de yanınızda hissedin, zaten pastamızın tadı bizleri size hatırlatacak beraber olmamızı sağlayacaktır.

 

Hayat, yaşananlar, yaşadıklarımıza rağmen yüzlerimizde ki tebessüm hiç eksik olmasın.

KOALİSYON

 Yabancı kelimelerin karşılığını bulamadığımız, hatta bulmadığımız için türkçe kelime zenginliğimiz lugatımızda ki kelime sayılarımız yerinde duruyor ve yabancıların kelime zenginliğinin yanında giderek zayıflamaktadır.
Koalisyonun Türkçe karşılığı beraber büyümeymiş alakasız bir tercüme. Evlilikte bir koalisyon mu yani?

### ### ###

Müneccimlik nasıl bir şey bilmem ama onlar biliyorlar ki rağbet görüp danışıyorlar, soruyorlar, aldıkları neticeye göre bazen seviniyor bazen üzülüyorlar. Hemen olması beklendiğinden sevinçleri kısa sürüyordur. Olmayınca: Üzüntülü haber bekler dururlar olmaması onlar için piyango ikramiyesi gibidir. Derin bir nefes aldıklarında üzüntü insan hayatında kaçınılmazdır. Üzüntülü bir anımızda hah işte falcı demişti deyip kehanet sahibini onere ederiz. Artık ona gitmemiz ona danışmamız eksik olmaz gaipten haber almak için kapısını aşındırır dururuz. Hatta tavsiyelerde bulunur eşimize dostumuza salık veririz şöyle derin şöyle engin hoca diye.

Bunlar öyle insanların hayatına renk verir. “Fala inanma falsız kalma” diye bir söz türetmişlerdir yandaşlarını arttırmak için.

Bir de kararsız anlar vardır tam falcıya gidilecek zamandır. Ama fala inanmadığınız için gitmezsiniz. Nasıl karar vereceksiniz? Danışarak, istişare ederek, başvurarak, bilenlerle, başından böyle olaylar geçenlerle, konuşarak. Ne yapmam lazım?

Danışma veya istişareyi kendine yediremezsiniz benden başka kim bilebilir ki? Ne diye ona buna soracağım benim aklım yok mu? O aklını kendine saklasın. Benim aklım olmasaydı buralara kadar gelebilir miydim? En iyisi kendi işini kendin hallet.

İş deneme yanılma metoduna kalmıştır. Attın. On ikiden vurdun. Yırttın. Attın. Karavana. Yandın. Bu gibi durumlarda onikiden vurma şansın zayıf. Bazı işler deneme yanılma ile olmaz. Yanıldığında geri dönüşü acıdır. Bazen seni acıtır, bazen aileni, bazen toplumu, bazen geleceği. Bu gibi kararlarda deneme olmaz. Bu gibi önemli kararlarda istişare vazgeçilmezdir. Akıl akıldan üstündür. Bazen akla gelmeyenler başkalarının aklına gelebilir. Saplandığın konuda geniş ve etraflıca düşünemeyebilirsin. Yazdığın mektubu ertesi günü bir kere daha oku derler. Sakin ve bazı etkileşimlerden arınmış bir kafa ile. Mektubu ya gönderirsin ya da yırtıp atarsın. Gönderirsen bir şey kaybetmezsin ama yırtıp atarsan çok şey kazanırsın.

Birileriyle ortak olmanın yolu istişareden geçer hem de bir çok defalar istişare…

İstişareler ile savaş kazanan Gazi Kumandan,

Mustafa Kemal Atatürk.“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.” demiştir.

ŞARKILAR DİLLERDE NAĞMEDİR.

İkinci baharımda hazan yaprakları dökülürken hatıralarda kalanlar ile anılar canlanıyor bestelerde. O kadar eskilere gidiyorduk ki melodiler sözler söylendikçe hatırlıyordum geçenleri. “Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?” derken kordon boyunun seyrine düşmüşlüğümüz, Adamo’nun bozuk ama sempatik şivesiyle “Her yerde kar var” deyip terkedilmiş aşkların sıcaklığını karla soğutmak isteyen şarkılardan, romantik aranjmanlar kalplerde ki yerini kulaklarda almıştı.

1960’larda Sezen Cumhur Önal, Fecri Ebcioğlu yabancı şarkılara aranjman adı altında çok türkçe sözler yazdılar. Bu şarkıları orijinal dilinde söyleyen yabancı şarkıcılar Türkiye’ye geldiklerinde kendi şarkılarını türkçe söyleyerek ülkemizde tanınırlıkları arttı ve bizden biri oldular Enrico Makyas, Adamo, karda değil gönüllerde iz bırakırken Dario Moreno deniz ve mehtapla Kordonda geziniyordu.

Aranjman sözlerinden sonra yeni akımla birlikte yerli sanatçılar 45 ‘liklerdeydi. Türk Pop Müziği adı altında artık aranjman yerine kendi müziklerimizi söylüyorduk.

“Tamirci çırağı”nın hayallerinin ustasının hakikati gözleri önüne sermesinde ki burukluğu yaşarken arap atlarının ufka yol alışları ile “Yakın eder ıraklar’”da Cem Karaca hep yanımızdaydı.

Yıllar önce söylediği “Vefasızlığa bakar ağlarım” derken Erol Büyükburç son gününde vefasızlığı yaşadı. “Yemin ettim dönemem” ile giden Kayahan amansız hastalıktan hakikaten dönemeyip gittiğinde göz yaşları bıraktı.

Erkin Koray’ın hatıralarını “Çöpcüler aşkını süpürdü” ğünde “Fesuphanallah” deyip başka süpürecek şey mi bulamadınız dediğimizde. “Meyhaneye gömün beni” diyen Tanju Okan’ı Urla’ya defnetmiştik.

İkinci baharımın yaprakları bir bir dökülürken Tanju Okan’dan bir yıl sonra 1996 da yeri doldurulamayan sanat güneşimiz Zeki Müren’in “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu” dediğinin üzerinden onbeş sene geçti. “Elveda gençliğim”i sıkça söyler olduğum yıllarda Yıldırım Gürses de gitmişti.

Müzeyyen Senar “Akşam oldu hüzünlendim ben yine” yi söylediğinde kim hüzünlenmez, efkar basıp kim sigarasının dumanını off der gibi üflemez ki, hasret kalınan gözlerin renkleri unutulur mu?

Bayram sabahlarının telaşında Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın çocuklar”dediğinde harçlık hevesiyle erkenden kalkan çocukları öksüz bırakıp “Ölüm Allah’ın Emri’” şarkısında emre uyarak gitti aramızdan.

“Oh Lady Mary” artık yabancılar aranjman yapıyordu bizim şarkılarımızı “Samanyolu” Teoman Alpay’ın sözlerini yazdığı şarkı, Hollanda’lı sanatçı tarafından Avrupa’da dillerde dolaşıyordu. Patricia Carli ile Samanyolu gökyüzünden dünyaya yol bulmuştu. “Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek” dedi sürdü “yıllarca dillerden düşmedi.”

“Kan ve Gül” ile Manisamızın sanatçısı İskender Doğan 45’liklerden kasetlere, kasetlerden CD’lere oradan USB’ lere kadar her devirde hala söylüyor hala seviliyor.

Esmeray her ne kadar “Unutma beni” dese de unutulmuşların arasına yazdırdı adını. Daha bi samimi daha bi aşkla daha bi şevkle söylerlerken şarkılarını dinleyenlerine daha bi yakın olmak arzusundaydılar hepsi. Unutma beni unutamam seni, unutulmaz hiç biri de.

Bizim kuşaklardan sonrasına kefil değilim tabii, tangara tungaralar baskın gelir mi bilmem. Ama memleket sevdası aşkı her zaman baskındır. Ayten Alpman “Bir başkadır benim memleketim” derken, kimin gözleri dolmaz ki?

Memleket şarkıları, hasret türküleri dillerde nağmedir.

MİMARLARLA YOLA ÇIKILMAZ…

imageBi vesile ile gelmiştik havaalanından sonra iki siyah plakalı arabayla. İki saate yakın sürdü yolculuk. Sohbet güzeldi ilk geliyorlardı. Evleri daha önce biri görmüştü ama yıllar önce, unutmuş bile. Yol üzerindeydi akşama kalacağımız otel villa Estet. Konum olarak İtalyanın şaraplık bağlarını andırıyordu konaklayacağımız binada benzeseydi Toscana bölgesindeydik kısaca.
Yoldan içeriye doğru şaraplık bağların arasında ki beton parke döşeli yoldan kıvrılarak yukarı doğru çıkıyorduk. Tepeye ulaştığımızda bir kaç binadan oluşan butik otelimize gelmiştik. Bizi bekliyorlardı önceden tembihlenmiştiler. Odalara şarap isimleri konmuştu. Ben hatırlamıyorum içmediğimden, lobide ki kıza hala kaç numaralı oda diye soruyordum. Eşya dediler, sırt çantalarımız vardı. Torunum da omzuna asınca çok hoşuma gidiyordu özeniyorum ama bir türlü cesaret edip sırtıma asamadım kravattan son altı senedir kurtulamadım ki. Sırt çantası olanlar bırakmadılar. Ben mi el çantamı bırakacağım? Ben de arabada bıraktım. Anlayacağınız geldiğimiz gibi çıktık otelden. Akşam yemeğini burada mı yiyeceksiniz? Diye sordu otelci kız. Evet ama ne ikram edeceksiniz? Bonfile. Uyar dedik, yanında da… evet dedi kız.

Çıktık otelden indik çıktığımız yoldan. Park ettik ve çantalar sırtımızda, fotoğraf makineleri elimizde, deklanşörler parmağımızın altında. Benim ayfonum vardı çok işlevli. Tek mahzuru pozu yakaladığımda çalan zil sesine alo demek zorunda kalmamdı.

Sokaklara daldık renkli evler, dar sokaklar, geniş birbirine değen saçaklar, kapalı kapılar, taş duvarlar, yıkık evlerin bazıları, her köşeden, her duvardan, saçaktan, oyma tahtalardan, tavanlardan, hayatlı odalardan, aldık pozları.

Hayranlıklarını gizleyemiyorlar, her noktada köşede de durulur mu?Duruyorlar. Dar dolambaçlı sokaklar, dağınık gidiyor kayboluyoruz. Geri dönüp “bu sokaktayız” dediğimde öbür sokakta yine aynı şey başımıza geliyor. Gün sıcak sokaklar gölgeli serin. O sokak bu ev derken şaka da şuka da deklanşörün sesini melodiye bağlamıştık.

Hava akşam üzeri serinliğine kavuştuğunda araçlara bindik dört çarpı kamyonet dediler, dörtle çarpacak bir yol yoktu mevsimden dolayı ama biz şoförlerle beraber dört çarpı iki idik. Jeopark alanına girmiştik, evlerin sıcaklığı sokakların darlığı insancıl iken kara lavların akıp gittiği uçsuz bucaksız kocaa alan. Kraterlerin arasında yürürken ha patladı ha patlayacak şekilde duran sivri tepeler canlılığını koruyor, bizi korkutup ürpertiyordu. Bu insancıl değil ürkütücüydü.

Bi hayli yürüdük araç sürdük değişik tabiat, yağmurla güneşin oynaştığı peribacalarının yanında volkanların yerin altını üste çıkarmalarına kadar. Tabiat; yıllar, bin çoğu, milyon yıl önce bambaşka bir aleme dalmıştı bizim şimdi daldığımız hayran kaldığımız gibi. Rotamızda ki Çakırca köyünün eski okulunu dinlenme ve gezginlere açıklama yapabilmek amaçlı yenilenmişti.

Araçlara bindiğimizde işaret parmağı deklanşörde olanlar diğerlerinden baskın çıktı. “Hava parlament mavisi oldu.” Oysa bana göre romantik takılıyordu.

Bir köye daha geldik. Araçlardan inen köye daldı. Güneşle parlayan yağmurla yıkanıp daha bi beyazlayan kırık beyaz mermerlerle kaplıydı sokakları, palladyen. Üstü mermer altı su kanalları kanalların kenarlarında yürüme yolları olan antik devirden kalma Gölde Köyü. Pozlar aldık hafıza kartlarına. İki kanatlı tahta kapıların önünde ihtiyar babannenin yanında renkli giysili boy boy torunlarıyla olanından, sırma gibi dizilmiş taşların duvarlarına kadar.

Tepede ki otelimize döndüğümüzde parlament mavisi gökyüzü, lacivert bezde kırmızı sarı çizgilerle formaya dönmüştü.

Araya girmek istemedim şimdi otele döndük anlatayım.

Hala gülüyorduk: Kula evlerinin sokaklarında gezerken eski yıkık bir kiliseyi gösterdim alamadık henüz pazarlık yapıyoruz dediğimde “biz alalım” dediler beş kişiyiz bi beş daha onar bin verir yüze alırız. Neden olmasın Senede iki kolokyum, üç seminer, bir sergi. Hem Kula’ya gelir gider hemde gelenlere Kula’yı tanıtırdık. Gülenlerimizin arasından “kilise sahibi olacağız ha.” “Çok maksadlı salon yaparız.” “Evet tamamdır bu iş.” Ramazan ayında kilise satın almak. Tekrar gülüşmeler. Bizim kilisede…

Onun için diyorum. Mimarlarla yola çıkılmaz diye.

 

ASMA YAPRAKLARI BUGÜN CENNET YEŞİLİ

Üzümün para etmediği bağlarda yeni bir geçim kaynağı başlamış, köye gelen tüccarlar, şirketler asma yaprağı alır olmuştu. İşçi olarak şirkette çalışmaya başlamışlardı. Ramazan, akşamına eve erken gelebilmek için sahurdan sonra uyumuyor erkenden işe gidiyorlardı. Bebelerini analarına teslim ettikleri, her günün akşamına yorgun geldikleri, bir de ev işi yemek temizlik ile akşam yemeğine kadar evde çalıştıkları, koca günün ardından okula giden çocuklarına harçlık yettirmek istedikleri uzun ve meşakkatli günler yaşıyorlardı..
 O sabah bi burukluk var akşamdan keyfi yoktu, güneş çarptı herhal deyip isteksizliğine yoruyordu. Sabah iştahı da yoktu bi bardak çayı zorla içmiş kamyonet kapıya geldiğinde bebesine dahi bakamamış kocasına teslim etmiş “anama bırakırken alt bezini çantasına koymayı unutma” diye tembihlemişti. Örtüsünü başına uçarcasına koyarken çocuğunun hasreti aklına geliverdi, ağlamaklı oldu. Gözleri doldu.

 Kapıyı çekerken arkasına dahi bakamadı. Kamyonetin kasasına ayağını attı ama basamağa denk gelmemiş ayağı kaymış çıkamamıştı kasaya, bi daha denedi ayağı boşa gitti.“Hay allah.” arkadaşı elinden tutup kaldırdı kamyonetin kasasına çekti. Gülüştüler. Gülmesinin bile buruk olduğunu dudaklarından farketmişti.

 Aklı bir şey unutmuş gibi meşguldü. Kamyonet hareket ettiğinde sabahın ayazı vurmasın diye iki arkadaş birbirlerine sokulmuş uyuya dalmışlardı.

 Kamyonetin sarsıntısına rağmen rüya görüyordu. Kamyonet uçak olmuş göklerde mavi bulutların arasında gidiyor. Uçağa hiç binmemiştim diye düşünüyor kanatlarına oturmuş uçuyordu. Saçları rüzgarla savrulurken önce yaşmağı başından düştü sonra kanattan aşağı kendi düştü. Başı bulutlara vurmuştu.

 Bulutlar ne kadar sert, taş gibi diye düşünürken yuvarlanmaya başladı. Yuvarlandıkça gelinliği olmuş beyaz bulutlara sarılmış bedeni mermer gibi buz kesilmişti. Oysa güneş bulutların üzerinde her zamankinden sıcak daha parlak buna rağmen bakabiliyordu güneşe.  

 Sesler, bağırışlar, ağlamalar, feryat figanları çok uzaktan duyuyor, anasının sesini seçmeye çalışıyordu. Sesler giderek uzaklaşmış duymaz olmuştu. Yalnız bir aleme dalmış ne sırdaşı, babası, onu kucaklayan anası, kucağından inmeyen bebesi, ev işinde yardım eden lüle lüle saçlı kızı, arkadaşı, kimseler yoktu.

 Sabah ki dolan gözlerinden şimdi yaşlar akarken rahmet yağıyordu dünyasına.

 

UNUTULMAYANLAR

Gönülleri yıkayan, nefisleri bağlayan, arzuları dizginleyen, yardımlaşmadan hem zevk hem feyiz aldıran, fakirin hatırlandığı, zenginin elinin bolardığı, çocukların dine yaşayarak biraz daha yakınlaştırıldığı, kavgalara ara verildiği, seslerin sükûnet bulduğu, manevi hazların doruğa ulaştığı, yardımların meydan bulduğu, zengin fakir her insanın duygu düşünce birlik beraberlik insani vasıfların bir olduğu, Ramazan. Hazırlıklar yapılır: Camiler temizlenir, zaten temizdir de evimiz gibi, misafir geleceği zaman dip bucak temizlenir ya onun kabilinden. İki minaresi olan camilere mahyaların asılma hazırlıkları yapılır. Minarelerin şerefeleri ışıklandırılır. Ses sistemleri avluya da sesin gideceği şekilde tekrar elden geçirilir. İmam ve müezzinlerin hazırlığı daha bir başkadır. Teravih’de okunacak ayetler sureler hazırlanır. Müezzin mahfiline gelecek misafir müezzinler için mahfil düzenlenir.

Camiler böylede evler nasıl? Onlarda da hummalı bir hazırlık vardır. Aylar öncesinden yiyecek hazırlıkları yapılır. Sahur iftar zamanları yeneceklerin, çorbaların çeşitleri belirlenir her gün yenenden farklı ağız tatları hazırlanır.

Eski Manisa evlerinin her birinde bahçe var, her bahçede mutlaka ocak da vardı. Kastra denen kızgın saç altında tepside pişirilen yemekler, börekler, ekmekler, güveç yemekleri, dibekte dövülen kahvenin kavrulması hepsi bahçede ki ocakta bağlarımızdan toplanan çırpı ateşinde pişirilirdi. Evlerde Ramazan hazırlığının yapılması tam bir kutlama, karşılama havasında düğüne hazırlanır gibi olurdu.

Çarşı pazardan şeker, çay, tuzdan başka pek bir şey alınmaz yiyeceklerin çoğu evlerde hazırlanırdı. Ramazan’dan aylar önce konu komşu toplanır yufkalar açılır, açılan yufkalar saç da kızartılır herkes evinde mutfağında istiflenmiş yufkaların üzerini örter, Ramazan geldiğinde bu yufkalardan çeşitli börekler yapılırdı en önemlisi de bizim Manisa’mızın bir geleneği olan kırma tatlısı yapılırdı. Kırma tatlısının lezzetini tadını şimdilerde pek bilen kalmamıştır, anam çok güzel yapardı tadı hala damağımdadır.

Manisalılıktan, gelenekten, örften adetten, çok bahsederim yaşatılması için gayret sarfederim. Çocuk eğitiminden terbiyeden, büyüklere saygıdan, sevgiden hep dem vururum.

Kırma tatlısından bahsettiğim bir yazıda yine geleneklerimizden dem vurmuştum. Halil Pekcan; Manisa’lı, çarşı esnafından, eşraftandır. Çocukluğumuz aynı çarşıda geçmişti. O dükkanda ben belediyede hala aynı çarşıda beraberiz. O zamanlarda ki Ramazanlarda evde yapılan pişirilenlerden komşuya verilirdi. Komşusu da tabağı boş göndermez o da bir şeyler koyar gönderirdi.

Halil Pekcan kardeşim de kırma tatlısı yaptırmış bana getirdi. “Biz eskileri yaşatıyoruz, kırma tatlısını hala yaparız” dedi. Kırma tatlısına mı sevineyim (hem tatlı hem de kırma)? Çok da lezzetli yapılmış. Eski adetlerden birini yaşattığına mı sevineyim? Allah evinin bereketini arttırsın.

Ramazan’dayız ama, işte şimdi Eski Ramazan’ı yaşadım.

 

 

 

MİLLİYETÇİ HAREKETLER…

Sokak sakin sessizlik her köşede, köşe başından bakınca sakinliğin sokak boyunca gittiği görülüyor. Cılız loş ışıklar sessizlikle kol kola gezerken pencerelerde ki perdeli aydınlıklar hayat belirtisini gösterirken, bazı karanlık katlar, içlerinde olan bitenleri, aile mahremiyetlerini saklar. Bazen kahkahalar duyulurken bazen de ahlar vahlar. Hayatın kendisini, her kat yaşıyor bir bir yenisini…

Sessizliğin içinden bir anda çayırtı kopuyor, bağırışlar, tek kelime olduğu için anlaşılıyor. Gooooolllllllll. Sokağın duvarlarında yankılanıyor sakin ışıklı pencerelerin perdeleri merakla aralanıyor. Anlaşılıyor bağrışmanın sebebi biri birine gol atmış. Oysa koca gün gündelik hayatta ne goller yiyorlar farkında değiller. Kimine boyun eğmiş, kimine sessiz kalmış, öfkelenmiş kimine, kimine söylenmiş, küfürün bini bi para olmuş. Neticede her günkü gollerden yemiş, akşam ki maçta takımının attığı golü gündüz yediği gole tutuyor.

Hafta sonunu iple çekmek gündüz gol yemenin neticesidir. Ne kadar futbol merakı o kadar günlük gollerden yeme iştahı. Trilyonları kazananlar maçı kaybediyor ama yine de keyifli.. Oysa maçı seyredenleri uykusuz geceler bekliyor. Kaybeden üzüntü sahibi, ağzını bıçak açmıyor, gerekirse takımı için kavga ediyor. Oynayıp kaybedenler bir başka transferde milyonları kaldırıyor. Neden niçin nasıl oluyorda milyonlar kendilerini bu kadar kaptırıyor.

Futbol gerginliği, lig heyecanı, bitti. Şampiyon olan takım primleri ziyadesiyle ceplerine indirirken uykusuz geceleri yaşayanlar umarım artık rahat uyuyorlardır.

Takım tutar gibi parti tutmayın derler. Aksine:

Takım, futbol, maç derdinden seçim, koalisyon, iktidar derdi telaşına düştük. Boşlukta boş hayallerle koalisyon hesapları yaparak uykusuzluk alışkanlığını sürdürme çabaları. Ortaklığı bozulanlar, oyundan atılanlar, mızıkçılık yaparken kendilerinin olmadığı koltuğu ikram ederlerken bulgurdan oluvermek.

Meclis başkanı seçilirken CHP’nin evde ki hesabı tutmadı. Ülkenin Cumhurbaşkanını seçerken ortak hareket edenlerin mecliste niye beraber olmadıklarını sorgulamaları gerekirken… CHP kendi adayının seçilmesinde gördüğü kerametin kendinden menkul olmasını, Davutoğlu’nun devir teslimde birden ayağa kalkmasına yormak gerekir. Yakışık almayan ama yerinde yapılan bu hareketin iplerin koptuğunun bir göstergesi olarak yorumlamak lazım gelir.

Önce iktidar ortağı MHP, sonra vatandaş için verilen sözler; emekli, asgari ücret, mazot ve diğerleri, (muhalefet desteklemek zorunda onlarında vatandaşa sözleri var) sonra. Sonrası, rahatlayınca yapılması gereken, Milliyetçi Hareketler.

“NEW YORK’A GELMEYİ DÜŞÜNÜYORUZ.”

Bizim köyün sakinleri babam dahil her sabah namazdan sonra kahveye gelirler hem günlük gazeteleri okur hem de kendi aralarında konuşur işi gücü tartışırlardı.
-Bu yıl kış erken geldi, yeşilliğin bereketi olmadı silaj hazırlığımızı yapmışız Allahtan, meteoroloji uyarmıştı kışın erken geleceğini.

-Avrupa da da sütün bu sene para edeceğinden bahsediyorlar yabancı firmaların yazdan bağlantı yapmalarından belliydi.

-Hayırlı bereketli olsun inşallah.

-Ehh ben artık gideyim sağım bitmek üzeredir.

Gazeteyi elimden bırakmamla kahveden daha adımımı atmadan, korna sesi geldi.

Nitekim süt tankeri kapıya gelmiş.

-Oğlum, söyle şoföre son inek sağılıyor, beş dakka beklesin bi çay içene kadar. Sağılan sütleri sağımdan direkt krom tankerde biriktiriyoruz, kamyon uzattığı hortumu ile tankerden kamyona aktarıyor sütleri, bu sistem iyi olmuştu zahmetsiz.

###. ###. ###

Evet bu sabah kahvaltıyı geç yapmıştık. Akşamdan kalan tezgahta ki halının son ilmeği atılıp kesilecek, taranıp yıkanacaktı kahvaltıdan önce yapalım yeni ipleri tezgaha bağlarız sonra kahvaltıya otururuz demiştik. Bu arada oğlan aradı Helsinki’den firma yetkilileri toplantı yapmışlar bize bu yıl ki maliyeti belirleyin diyorlarmış. Değişen bir şey yok dedim; kargo uçaklarına devlet bu yılda yakıt desteği veriyor, maliyetler mazot ve yem dengeli olduğu için geçen yıla nazaran değişen bir şey olmadı. Firma memnun olmuş bu yıl bağlantıyı arttıracaklarını söylemişler. Sadece ovacılar (ova köyleri silajı onlardan alıyoruz) gübreden şikayetçiler belki onlar silaj maliyetini biraz arttıracaklarını söylüyorlardı. Onlarla bu sene süt takası ile anlaştık artık onlara da para yerine süt vereceğiz süt firması onlarla da bağlantıya geçmiş böyle iyi oldu. Haa halı toplamaya devam edin diyorlarmış yakında eksper yollayacaklarını söylemişler kırmızı rengin hakim olduğu ve kırık çubuk desenli olanlardan yüklememizi söylemişler. İlk postayı böyle gönderin demişler.

Çiftlik çalışanlarının çocukları kızları bu yaz sıkı çalıştılar ip yetiştiremedik. Paranın yüzü tatlı. Tezgah sayısını arttırdılar büyük kız evlenecek ona da ev yaptıracaklarmış belediyeden proje ve kredi talebinde bulunmuşlar. Belediyenin inşaat firması inşaata başlayacakmış. Belediyenin şirketleri bu işi çok güzel götürüyor. Rekabet olunca fiyatlar da artmıyor. Tampon görevi görüyor kimse fiyatlarla kafasına göre oynayamıyor.

Yıllık yakıtı almak için muhtara miktar bildirdim. Köyde herkes de bildirmiş Hasan’ların haricinde. Onlarda bildireceklermiş de iki düğün yaptılar biraz iktisatlı gideceklermiş. Bir de ilave dam yaptılar masrafları fazla. İnek müracaatında bulunmuşlar belediye Urfa’dan getirteceği ineklerin yaşında anlaşamamış, bekliyorlar.

Köyün güneş panelleri bu sene yenilenmeye başlayacak bi yirmi yıl daha gider derdimiz olmaz. onun için herkesten enerji harcamasının ortalamasına göre para toplayacaklarmış. Hasan o yönden de sıkıntılı ama kredi kullanmayı düşünüyorlar. Belediye kredi karşılığında ödemesini kolaylaştırmak için sütün belli bir kısmını almayı taahhüde bağlayacak o zaman krediyi ödemesi rahat olur.

Komşu köydeki arkadaşlarla da görüşüyoruz onlar dokudukları halıları Japonya’ya gönderiyorlardı ya, bize sizin halılardan da numune gönderelim diyorlar. Bu pazarımızı ve gençlerimize yeni imkan sağlar iyi de olur. bakalım hayırlısı olsun.

Geçen hafta muhtar köye bir otobüs daha aldı, nüfus her geçen gün artıyor onu bunu derken köye çalışmaya gelen sayısında gün geçtikçe artış oluyor, ihtiyaçlar bitmiyor okul dahi yetmez oldu köy konağı alanında kurs sınıflarına ilaveler yapıldı. Muhtar liseye hazırlık kursu için belediye eğitim başkanlığına müracaatta bulunmuş kurslar başlamadan iki öğretmen atayacaklarmış. Sağolsun belediyemiz çok yardımcı oluyor. Ama, zamanında köyün girişte ki alanına spor tesisi yapalım dediğimde sizin işiniz süt demişlerdi, bak şimdi belediyespora iki topçu verdik her maçta golleri var. Çok iyi oynuyorlar.

Mektubuma son verirken derslerinde başarılar dilerim bahara doğru yanına New York’a gelmeyi düşünüyoruz annenle beraber. Lisansını bitirmeden gelelim ki oraları da senin bahanenle görelim. Allaha emanet ol. Sağlıcakla kal.