Hisarlarda dalgalanan bayraklar adına,
Aşkına ulaşamayıp atlayanların canına,
Serhat oldun, serdar oldun.
Gece nöbetlerinde ki korkunun heyecanına,
Fatih’in topçusu Urban’ın toplarına,
Gedik oldun, geçid oldun.
Kahramanlık taslayıp ardına sığınan düşmana,
Duvarlarına gücüne güvenen şaşkına.
Kalkan oldun, mezar oldun.
Hisarlardan söylendi serhat türküleri
Hisarlarda beklendi gurbet nöbetleri.
Sınır oldun, kapı oldun.
Sonunda ıssız sessiz tepelerde yalnız kaldın.
Türküler sessiz, burçlar nefessiz yıkıldın kaldın.
Gece zifiri karanlık, gece ıssız, sessiz, bitmek üzere. Sobanın sıcaklığı geçmiş, baş yana düşmüş, omza değiyor. Sandalye sesleri, yıkanan çay bardakları gucurtusu, bozuyor kahvede ki susmuşluğu. Sabah buradan gidecek sürüsünü yaymağa, Hüsen. Seğirtmesini aradı bacaklarının arasında, düşmüş, eğilerek aldı ayaklarının altından.
Köy meydanına gelmişti kimi çıngıraklı, kimi koca çanlı keçiler. Bir ıslık Çoban Hüsen’den “fıy fıyyy”. Takıldı peşine günboyu yoldaşı olan sürüdekiler.
Çıktılar hemen köyden kaç sokaktı sanki.
Uzak sayılır gidecekleri yer, zaten nerede yayılacaklar ki.
Heybesinden çıkardı kuru ekmeğini.
Kat kat gazete kağıdına sarılmış keçi peynirini.
Yürürken dişliyordu kahvaltı diye yediğini,
Arada bir ihmal etmiyordu sopa ile keçileri dürtmeyi.
Gün ağarmış kızıllaşmıştı karşı tepeler
Günler aylar değil geçmişti seneler.
Köyün çobanı Hüsen’e dededen kalmıştı çobanlık
Her gün sabah gider dönerdi akşam, karanlık.
Yaşı geçmiş kimse vermemişti kızını,
Bulamamıştı o da çekebilecek nazını.
Ama gönül bu kırmızı yemenisini unutamamıştı Zeyneb’in
Kara saçları, kara kaşlar, zeytin gibi gözlerin.
Genç yaşda yürümüştü Zeybep hakka,
Hüsen’in yaşı geçse de hep gelirdi Zeyneb’i akla.
Aha bunlar şimdi Zeynep, sürünün herbiri,
Yürü be kuzum yürü be Zeynebib gideliberi.
Gelmişti sürü, gelmişti keçiler, otlak yerine,
Dayandı her zaman ki gibi ağacın birine.
Kavalın nağmesi fıyladı bayır aşağı sesi,
Zeynep geldi gözlerine alacalı yeldirmesi.
Yaş ne kadar oldu, hala mı Zeynep? Dedi Hüsen.
Yoktu ki dünyada hiçbir şeyi, aklında ki Zeynep’ten.
Ses sustu, sustu kaval, keçiler, sustu çıngıraklar.
Durdu dünya, her şey durdu, sessiz kaldı uzaklar.
Akşamı yaptı güneş, rüzgar suspus, sürü sessiz.
Hüsen bu garip, geçmedi hayatı bir an Zeynepsiz.
Öylece kalakalmıştı Çoban Hüsen.
Hala ses yoktu Zeyneplerim dediği sürüden.
Akşam olmuş, sürüden dönmüştü bir kaçı köye.
Bir çoğu öylece kala kalmış Garip Hüsen’le.
Gelmeyen sürüyü merak eden köylüler buldular Hüsen’i.
Başı düşmüş, susmuş elinde kavalı, bitmiş nefesi.
Dayandığı ağaca yazmıştı yıllar önce Zeynep diye.
Kavuştu şimdi, yıllarca hasret kaldığı Kınalı Zeynebine.
Dünyanın hali der beklemezdi bir şey hayattan.
Fakirdi, garipti zaten hem anadan hem babadan.
Döndüler köye ikindi de kılındı cenaze namazı.
Yoktu kimseye diyeceği ama Hakka vardı niyazı.
Mezarlığa kadar taşındı Hüsen bir bir omuzlarda.
Bir oldu Hüsen Zeynebiyle aynı mezarlık, aynı toprakda.
########
Gariplik böyle bir şey, Allah ile baş başasın da dünyada işin zor.
Polis şehit, üç kız çocuğu yetim.
Şöyle garip bencileyin…
MR çektirmen gerekli demişlerdi, küçük kız çocuğu yürüyemiyordu çünkü. Oraya git buraya gitten sonra, son çare 17.08.2015 tarihinde 1400 km geldiği hastanede MR için gün veriyorlar: 2017 yılına, kız çocuğu üç yaşında.
Şöyle garip bencileyin…
Şehit olup giderlerken hakkın huzuruna, arkada kalanlar üzüntünün sessizliğinde feryat figana. Gün geçmiyor bu tür haberler almadan, yıllar geçti acılar durulmadan.
Şöyle garip bencileyin…
Üç gün önce Bosnadaydık, 20 yıl önce ki savaşın kurşun izleri hala silinmemiş delik deşik duvarlar, evler yıkık, gönüller kırık, hala tedirgin burada yaşayanlar. Görünmez kırmızı çizgili sokaklar.
Haberlerde gördüğümüz ülkemizin doğusunda ki evlerde aynı manzaralar. Ülkemin her yanında şehit evleri acılı feryat figan analar, yetim çocuklar.
Bu topraklarda yaşamanın bedelini ödüyormuşuz. Bu vatan toprağının bedeli yıllar önce milletçe ninelerimiz, dedelerimiz ödedi. Ne satın alınacak ne de satacak bir karış toprağımız yok bizim, hiç kimseye de bedel falan ödemiyoruz, üç beş soysuza meydanı boş bırakmışlar terör belasına kırılıyoruz.
Dul, yetim, garip kalanlar, acılı yokluğa dövünürken.
……Kimseler garip olmasın
Hasret oduna yanmasın
Hocam kimseler duymasın
Şöyle garip bencileyin…..
Sabah erken yola koyulduğumuzda Prijedor’dan saat 6 da çıkmıştık. Kaç kilometre gittik bilmiyorum vadinin derinliğinde giden bir yola girdik yılankavi hareketle virajlı yolda giden otobüsümüz fazla sürat yapamıyordu.
Kıvrılarak virajlara uyum sağlamaya çalışan otobüsümüz ile bazen zorlandığında fren yaparak bazen gaza basarak gidiyoruz. Yeşilliğin koyuluğunda sabahın henüz patlamamış mahmurluğunda gözlerimiz istemeyerek kapansa da sert bir dönüşle koltuğun yanına yapıştığımızda yarım kapalı göz ucuyla yola bakıyor dayanılmaz manzaraya bakma arzusu, mahmurluk, faça façaya kavga ediyordu.
Dik ve yüksek kenarları olan vadinin dibinde her dönüşte bir sürprizle karşılaşılan yolda bazen Neretva nehrini önümüze alıyor bazende yan yana gidiyorduk. Köpüren yerlerinde rafting, durgun yerlerinde balık yetiştiriciliği, çok geniş gölümsü bölgelerinde de enerji sağlayan bir nehirdi. Tabiatın güzelliği, yeşilin koyuluğu, ağaçların alçak bodur yeşillerin kardeşliği ile oluşan renk cümbüşünde yol alıyorduk. Yer yer içinden geçtiğimiz küçük yerleşim alanlarında ki kırmızı kiremitli dik çatılarıyla beyaz ev kümeleri tabiatla baş başılığın özenini kamçılıyordu. Koyu renklerin güneş almayan derinliğinde ki bu vadide tüm özentiye rağmen muhalefet gösteren ürküntü bazen hayallerin güzelliğini zorluyordu.
Yağmur ormanlarını hatırlatıyor dememize kalmadı yağmur başladığında benzetmeden ziyade yaşamaya başladık. Hava güneşsiz rengiyle, puslu haliyle, yamaçlarda ki ormanın dumanıyla, nehrin durgunluğu, yükseklerden gelen yağmur damlalarının yorgunluğu, araçın silgecinin camda ki sesi ve yoldan gelen lastik hışırtısı. Vadinin huzurunu bozmaya yetiyordu. Yol boyunca taş düşmesini ikaz eden trafik levhalarını; yer yer rastladığımız yolda ki taşlar ikaz levhalarını doğruluyordu. Her ne kadar kazıntı yapılmış yamaça çelik file giydirilsede taşlar bir yolunu bulup düşmüşlerdi.
Nehre dik burnunu uzatmış gibi giren kaya; yolu kapatmak ister gibi boylu boyunca yola uzanıp yatmış olsada tünelle koltuk altından geçer gibi yolumuza devam ediyorduk.
İçinden geçtiğimiz her köyün uzaktan göze çarpan minaresi, yaklaşınca camisi, yanından geçerken ki mezarlığı, mezarlığında ki beyaz mermerlerinin arasında koyu renkli yosun tutmuş mezar taşları, Osmanlı izlerini yansıtıyordu. Biz de yol boyunca nehir ile yol kıyısına yerleşmiş köylerde ki cami mezar diyerek Osmanlının ayak izlerine basa basa Mostar’a yaklaşıyorduk.
Neretva Nehri ve kahverenkli levha ile yönümüzü doğrularken Mostar’a girdik. İçler acısı binaların yıkık duvarlarında ki mezalimin kurşun izleri burnumuzu sızlattı. Boşnak, Sırp, Hırvatların; kimine göre savaş, kimine göre çatışma, kimine göre düşmanlık, ama bana göre kardeş kardeşin kavgası ve birbirlerini katletmeleri düne kadar yan yana oturur dertleşir teselliler ile avunanlar ne oldu da kan akıtmaya başladılar? Azınlık olan Müslüman Boşnaklar katledilen canlarla daha da azınlığa düşerken aralarına görünmeyen kırmızı hattı çizen Sırpların öfkesi hala dinmemiş. Mostar Köprüsü’ne uzaktan baktığımda yıkılan köprünün yenisi yanda ki gri beyaz yer yer kara çizgileri olan kulelerin yapılarının yanında çok yabancı duruyordu. Sırpların hakim tepeden yaptıkları top atışları ile parçalayarak yıktıkları köprünün her bir taşı suya düşerken kırmızıya boyuyordu Neretva nehri. Kızıla boyanmış halde akan nehir mezalimin şahidi oluyordu.
Onca yolu Mostar Köprüsü’nü görmek için geldiğimizden her yönden fotoğraf çekmeme rağmen Osmanlı Camisinin minaresine çıkarak da çektim sadece köprü değil bütün Mostar’ı.
Caminin duvarları, minarenin gövdesi, şerefesi, köprünün ayaklarına payanda olan kuleler, aynı renkte ki evlerin çatılarında ki kayrak taşların rengi yıllara meydan okuyarak beyaz rengini hala korur ve Mostar’a bir uyum sağlarlarken bu birlikteliği, deseni, dokuyu, rengi, sağlayan insanlar kendi aralarında ki uyumu sağlayamamışlardı.
Yolda başlayan yağmur burada da bizimle beraberdi. Korunmak için tedbirli değildik. Kimimiz yağmurluk bazılarımız şemsiye satın aldık. Lacivert, haki yeşili yağmurluklarla kışın gösterimde olup reytingi yüksek olan yabancı dizi Walking Dead kahramanları gibiydik. Yağmurdan yüzümüzü gizlemek için yere bakarken dizide ki kahramanlar gibi daha inandırıcı olmuştuk.
Arada bir yağmur şiddetini arttırırken hediyelik eşya alamayan hanımlar biz mi Mostar’ı gördük Mostar mı bizi gördü? Diye yakınmalarına rağmen Manisa Büyükşehir Başkanımız ve meclis üyeleri ve bizler heyecanlanmış Osmanlı’nın izini değil kendini gördüğümüzden hem mutlu olmuş hem de gururlanmıştık.
Efendim, organize sanayi bölge planlaması ve uygulaması 1960-65’li yıllara rastlar. Manisa nüfusu 45-50.000 cıvarında tarımla geçimini sağlayan göç almamış geçim telaşı, memur maaşı olmayan bir şehirdi.
Okullarda tek tedrisat yapılır bizler okula sabah gider akşam gelirdik. Orta okul lise binaları yeterli olup sınıflar 25-35 kişilikti. Üniversitemiz yoktu ama Üç büyük şehirdekiler yetiyordu.
Şehir içerisinde ki yollar caddeler ulaşım için çok rahat olmasına rağmen Manisa’lı aracı ve toplu ulaşım otobüsleri pek tercih etmez yaya olarak bisiklet ve az da olsa motosikletle işe, gezmeye, çarşı pazara, sağa sola giderlerdi.
Evler cadde üzerindekiler hariç diğer sokaklarda ki evler yer evi ve iki katlılardı zaten genel olarak evler en fazla yığma üç katlıydı. Bahçeleri var yaz aylarında hayat bahçede geçerdi.
Park alanları öyle peyzaj planlı değil, gür ağaçlıklıydı, babannemin bahçesinde ki güllerin aynısı parklarda da vardı. Parkın bir köşesinde ki gazinonun tahta sandalyelerine oturulur, lüks içecek olan beyaz gazoz içerdik. Evler bahçeli ve herkesin bağı olduğundan parklara pek çıkılmaz, çıkıldığı devirler geldiğinde müşteri çekmek için her parkın Ulupark, Fatih Parkı Çocuk parklarında orkestralar olurdu.
Kütüphanemiz kitapsaray ve bir iki çocuk kütüphanelerinden ibaretti ama her kütüphaneye gidilir okul ödevleri yapılır, ödünç kitaplar alınırdı.
Müzemiz Muradiye Camisinin külliyesinden bozma olmasına rağmen Manisa’lı pek rağbet etmez çünkü her yanımız tarihi eser; yıkık binalar, dar çıkmaz sokak dokuları, bahçeli hayatlı evlerimiz, biz kendimiz tarihi eserdik.
Ağaçlarımız; boş arsalarda Kokar ağaçları, caddelerde Kobalaklar, Sultan Parkı Dutluk, Fatih Parkı Çamlıktı.
Üç tane hastanemiz vardı. Hastanelerimiz bakımlıydı, hastane mikrobu, virüs mirüs bulaşmazdı girene çıkana yatana kalkana. Devlet Hastanesi, Doğumevi, Moris Şinası Çocuk Hastanesi, ağaçların yeşilliklerin arasındaydı. Doktorları Manisa’lıyı tanır, hastalarına isimle hitap eder aile doktoru gibiydiler. Bir çok yaşlıyı konuşarak, moral vererek tedavi eder reçeteye bir iki ilaç da sararak evine gönderirdi. Hasta olduğunuzda doktorun muayenehanesine gider doktor “siz araba alın gelin bende çantamı hazırlayayım” der taksilerin olmadığı zamanlarda fayton tutulur kapının önüne gelinir doktorla beraber hastaya gidilirdi. Kinin her hastalığa iyi gelen bir ilaç olmasına rağmen aspirin gripin mutlaka reçetenin altında yerini alırdı. Zaten o zamanlar bu kadar da hastalık yoktu.
Memurlar hiç bir mesaiyi aksatmaz saatinde gelir, müdürler de hemen ardından gelirlerdi. Okumuş insan oldukları için alau vala ile işe başlarlar el pençe divan yanlarına yaklaşırken onlar burnunun ucunda ki gözlüğün tepesinden şöyle bir bakınca düzen intizam asayiş sağlanmış olurdu.
Eczacıların çok eskileri bankosunun arkasında ki perdenin arkasında ilaç yaparlar, çok ihtiyar bu tür ilaçları sipariş verirlerken kendilerinin doktoruydular “eczacı bey benim hastalığı biliyor yaptırıver benim şu ilacı” derlerdi.
Kırtasiye kitapçılar, raflarda ki tüm kitapları okumuş olurlar ve size tavsiye ederlerken ön sözü okumuş gibi olurdunuz. Dolmakalem kartuşlu değil, mürekkep şişeleri biriktirilir, sulu boya resim yaparken kullanırdık. Tükenmezler henüz arzı endam etmemiş kurşun kalemler revaçta olup babalarımız kalemtıraşı yasak etmişlerdi.
Çok mu garipmişiz? Hayır çok mutluyduk. Hatta o zaman anlamamışız ama şimdiye göre musmutluymuşuz. Bu kadar hasta olmaz kimse de bizi hasta etmezdi. Meğer masal ülkesinde, Avatar diyarında yaşıyormuşuz.
Evet efendim günler aylara aylar yıllara eklendi,
OSB: 65, 75, 85, 95, 2005 göç dalga dalga geldi. Bir fabrika 100 işçi: 100 ev, 200 çocuk. Bir çok fabrika: 10.000 işçi 10.000 ev, 40.000 nüfus, 20.000 çocuk. Şimdi 40.000 işçi var. 60.000 olacak.
Okul, kütüphane, müze, sanat kültür konser salonları, hastane, barınmak için ev, ulaşım için yol, yollar araç deryası otopark, nefes almak için park… var mı???
Çok mu mutluyuz? Hayır, çok garibiz çok.
Yıl 2015, Altıncı Kısım için OSB planlama yapıyor. Biz ne yapıyoruz?
Dilim varmıyor da, garip garip bakıyoruz.
Kalabalık mı? Değil. Çok araç var hiç gözü bozmuyor, çok kafe var oturan yok, kilise çanları öyle bir tane değil otelin yanında ki kilisede birden fazla çalıyor. Gideyim de şu çan çun bitsin cinsten, nerde o eski zangoçlar! Dükkanlar, alış veriş alanları, alıcı yok, satıcının da bekler vaziyeti yok. Binalar az katlı, çok katlıları sayılacak kadar. Hava sıcak onlarda şaşıyorlar, Sana nehri var, temiz herhalde yeşil akıyor, sanki Çeşme Ilıca kumsalı iki yanı, insan kalabalığı kimi güneşleniyor kimi sığ nehirde uzanmış yatıyor ama hepsi mutluluk saçıyor. Ne yapıyorlar gün boyu, neyle geçiniyorlar ömür boyu, yüzlerinden mi okunuyo diye baktım. Gülen yok mutsuz da değiller sanki, ciddiler mi çözemedim inan ki.
Bir sahil kasabası gibi giyimleri, sokaklarda pek gözükmüyor gençleri, evler sempatik yüzlerinin her biri, bulvar gibi caddeleri yolları, her bir cadde yeşil, iri gövdeli ağaçlar, gölgelik her yanı seyrek binalar, yok denecek kadar araçlar.
İnsan eli değmemiş medeniyet girmemiş şımarmamış bir toplum, bakir her yanım sağım solum. Ya yapamıyorlar, ya yaptırmıyorlar, ya koruyorlar, ya da gerek yok diyorlar. Orman içinde köyler bizim mahalle dediklerimiz, gelip de bi görmelisiniz, yazlıklarımız bile böyle değiller asıl bunlara mahalle demeliler. Yeşilin içinde evler, köyler, şehirler. Bir kaç fotoğraf ekledim bizimkiler görmeliler.
Prijedor burası kardeş şehrimiz. Büyükşehirbelediye başkanımız meclis üyelerimiz kimimiz eşli dostluk ve kardeşlik ziyaretine gittik. 2008 den bu yana aralıksız aksatmadan gelen kardeş şehrimizin heyeti karşıladı bizleri. Biz de her davete icabet etmişiz biraz Osmanlı toprağı diye birazda göçmenlik Boşnak Arnavut, Makedon Balkanlılık var diye.
Herşey tabii bozulmamış hiçbir yeri.
Çok önceden kardeş olup görmeliymişiz tabiilikleri.
İklimden olmuş dedik yağmurdan yeşillikleri
Biz zaten bi bahane buluruz yeşilin yerine beton dökeli beri.
Kuru üzüm bugün borsaya indi ve borsada açık arttırma ile satıldı Ticaret Borsası tarafından alındı, hem de 120 tl ye ne para, harca harca bitmez. Rüya gibiydi.
Müstahsil her yıl bu rüyayı görüyor. İlk istiareye yatan yani kuru üzümü üreten rüyasında kendini ambarda ki tavuk misali değil, borsa salonunda açık arttırmada görüyor. Üstelik, müşteri kravatlı kazıklanmak yok, tüccar itimada layık, çarpılma çırpılma yok, para garanti yani.
Düğünler yapılıyor: Oğlanın sünneti, kızın düğünü, konu komşu akraba taallukat düğündeler. Bi düğünden diğerine bi oynuyor bi oynuyor ki göbek ata ata yorgunluktan uykusunda, yorganı altına yatağı üstüne almış bi ağırlık üstünde, sabah olmuş güneş tepede zorla uyanıyor daha doğrusu uyanmak istemiyor. Bir uyanıyor ki baş fiyat tespit edilmiş. 120 lira değil krş yani tonu 1200 tl. 10 dönüm bağ 8 ton ortalama 9600.00 tl. onbin lira bile değil.
Sünnette ki fazlalık yerinde, düğünde ki kız evinde.
Kuru üzüm borsası açılırken rekolte tahmini yapılıyor ama baş fiyat tespiti yapılamıyor. Tüccar purosunu tüttürürken ortalık dumanlı. Bu işin yağmuru çamuru var, çuvallaması var, hele bi sergiden kalksın pazara gelsin şöyle bi avuçlayalım kaç numara bi bakalım 8’i var, 9’u 10 numarası var. Borcu harcı olan var, boynu bükük, pabucu yırtık, gömleği sökük olanı var. Baş değil alt fiyattan bi başlayalım bi sabrı ölçelim. Kimse Eyüp Peygamber değil hepsi Allah’ın kulu.Tevekkül.” Allah bereket versin ne yapalım geçen senede bu kadardı idare ettik. Düğünü seneye yaparız.”
Bitmiyor; evde ki dırdırın önüne geçmek, kızın suratını çekmek, halıları yere sermek, kadına laf anlatmak, huzuru sağlamak, evi badana yapmak, koltuk takımı salona, perdeler düğün diye bekledim yetti canıma. Bu senede kendime bi üst baş alamadım ya…
Borca borç eklenirken geceleri uykular kaçar. Sabah namazdan sonra selameti, soluğu kahvede alır. Bu memlekette neden kahve çok. Soluklanma yeridir. Burnundan solurken Kahveci İlyas’ın çayı ilaç gibi gelir. Bi tane daha içince sinirler gevşer. Bu memlekette neden çok çay içilir.
İlaç niyetinedir. Teskin ve tedavi edicidir.
Eski ayları kırpıp yıldız yaparlarmış. Eski arabaları servis aracı yapıyorlar. Sabah yedide başlayıp akşam onikiye kadar yirmi metrelik yoldan tek şerid halinde yüksek motor sesi kebapçı bacası gibi egzoz dumanı, çürümüş kaportası, boya tutuyor her yanını, uçan tabutlar resmi geçitteler her sabah. Konvoy değil bedava kömür taşıyan tren katarı mübarekler. Yirmi metrelik yolda tek sıra halinde seyr-ü seferde. Gürültü kirliliğinden vazgeçtik hava kirliliği karbon salınımı soba borusu kalınlığında egzoz borularından çıkan kara dumanlar kaplarken her yanı…
Öğrenciler, esnaf, işçi, memur, kağıt toplayan çöp karıştırıcılar, yemek arayan hemşerilerimiz köpekler ile cami avluları geniş kaldırım ve meydanlarda beslenen kediler. Henüz mahmurlukları patlamamış asık surat sakal selamsız bandoları yollarda. Kimi arabalar ile dur kalkta, kimi yaya bir kaldırıma bir yola omuz atmacalar ile yolda, kimi motor car car sesler ile araç aralarında, kimi elinden tutmuş büyüğünün sırtta çanta, kiminin kulağında uzun kordonlu ses cihazları, kiminde tık tık tık el telefonu, bir akındır gidiyor insanlar duman dumana gar gar gar sesleri arasında çalışmaya.
Her yer en küçük delik bile araba dolu yolun iki yanı, kaldırımların bazıları yürümek ne mümkün bu bir alınyazı! İlk hevesle başlıyor yöneticiler uygulamaya kuralları, sonra adam sendecilik sarıyor her yanı, devam edene de üst düzey politikacı karışıyor sıkma insanları.
Robot dahi arada bir sıkılmak ister vidaları. Bu insanlar robottan da önde uzaylı. Sabah bismillah sokağa ilk adım atıldığında; gergin ifadeli asık suratlar, aşağı kıvrılmış dudaklar, sakal zaten var traşın vakti uykuya, dünyaya geldiğine pişmanlıklar, pişmanlıklar.
Asgari ücret, geçim endeksi, standart hayatlarda hayat endişesi.
Bir kilo asma yaprağı için sönen hayatlar, para etmeyen ekilip biçilen tarlalar, ak köpeğin pamuk pazarına zararı var lafı kaldı yadigar, pamuk yok ak köpek hala manidar, üzüme bağlanan umutlar, dün yağmur yağdı çıktı kapkara bulutlar, zaten kışın soğuk vurduydu kayboldu kazançlar, kalana bağlandı bakım isteyen ev halkı çocuklar, acın halinden anlamaz tok karınlar.
Bindik bir alamete gidemiyoruz trafik sıkışık, her yanımız karma karışık bir şekilde söz de selamete.
10 metrelik yol bir yanı park etmiş arabalar diğer yanında market önlerinde servis yapan araçlar, yumurta tavuk getiren deterjan kağıt indiren arka kapakları ardına kadar açık umursamaz tavırlı taşıyıcılar, elde koli arabaları. Dur. Yol açılınca yürü ama 10 metre ötede kırmızı ışık. Dur. Yeşil yandı ama yaya kırmızıda geçiyor. Dur. Toplu ulaşım diyoruz minare merdivenli araç perona sığmamış yolcu indiriyor. Dur. O önde giderken yolda arabanın camına dayanmış şoförle muhabbet ediyor. Dur. Kornalar avazeyi naralar pis bakışlar. Dur. Kavga bitene kadar bekle. Yürü artık be Allahın kulu. Yükleme peronları kalktı her yer yükleme peronu oldu. Motorlar arabalardan fazla yer buldular, sandalye tabure sehpa tavla masaları yoldalar. Kaldırım işgali had safhada ama boş kapalı otoparklar. Girmek isteyene de müsaade etmiyorlar otopark giriş cebine parketmiş araçlar, otoparktan çıkış rampalarına kadar da olur mu be insafsızlar.
Kapalı otoparklar yapıldı, yapılıyor, yapılacak. Ne değişiyor? Toplu ulaşıma çare aranıyor. Ne değişecek? OSB büyümeye devam ediyor, imar planı için kıllar kıpırdamıyor, kiralar ev fiyatları almış başını gidiyor. Herkes; emekli olsam da köy de yaşasam diyor.
Bence köylere yatırım yapalım oraları da şehre benzemeden tedbir alalım.
Bizim Arif ile karşılaştım geçen gün Manisa’ya inmiş biraz borç harç onları toparlamak, ödemek için gelmiş.
-Hayrola Arif dedim gömümü buldun, üzümleri mi sattın? Üzümleri çok önceden bedavaya sattığını biliyordum.
-İkisi de değil. Tarlayı sattım da bir kaç yere sözüm vardı onları ödemeye geldim, ödedim de. Gel arta kalan parayla da şurada karnımızı doyuralım sana yemek ısmarlayayım. Dedi.
Son kalan parayla yemek yemek. O esnada talebeliğimde ki bir gün geldi aklıma Okula gidiyorum cebimde 10 kuruş var. Elimi cebime attım 10 kuruşu cebimden çıkardım yere attım beş kuruşsuz parasız gezeyim dedim. Öyle de yok, böyle de, bari param yok dediğimde yalan söylememiş olurum dedim. Arif’i de böyle, son kalan parayla yemek yedirmek istiyor. Cömertlikten mi? Kahırdan mı? Diye düşünmeden cevabı içimden kendi kendime verdim, kahırdan. O da olmasın sürünmeye yokluk çekmeye devam, al canımı kurtar bu yokluktan der gibiydi Arif.
Dünya değil, Türkiye ekonomisi şöyle dursun ekonomist değilim ama Manisa ekonomisi geçimini bilirim. Tarımdır (daha doğrusu topraktır.) Manisa Organize Sanayi Bölgesinde ki fabrikalar sayesinde; her ne kadar ihracat, katma değer artışı, gayri safi milli hasıla, Türkiye ekonomisinin lokomotifi diye anılsa da Türkiye genelinde bu söylemler doğrudur eğridir onu bilemem. Ben Manisa’lı olarak esnafın vatandaşın cebine girene, köylünün üreticinin eline değene, müstahsilin evine gelene bakarım. Bi başına kalan çiftçi; gübre, mazot, ilaç, işçi ile boğuşurken soğuk vurdu, sel oldu, kurak geçti, tüccara kaptırdı, baş fiyat, sonu gelmeyen vaadlerle her yıl üretim zamanı okunan hikayeler söylenen nakaratlar ile el elde baş başta kalıyordu. Dünyaca verimliliği açısından ün salan, Gediz Ovasının müstahsil portföyü buydu.
Geçiniyor, çocuğunu okutuyor, kızını istediği gibi ceyiz hazırlıyor, oğluna iş sahası açabiliyor, başını sokacak bir ev alıp kiradan kurtarabiliyor mu? Ben bunlara bakarım. Arif gibi son kalanı da kahreder gibi bitirmesine çok üzülürüm.
Arif’le son yemeğimizmiş bir daha görmedim. Bi daha Manisa’ya gelmedi herhalde dedim. Nedense bi zaman sonra aklıma düştü. İyi niyetli mert bir çocuktu Arif. Dürüst ve çalışkandı. Babasından kalma arazileri vardı. Onları eker biçer az da olsa bağa ailecek bakarlardı. Çocuklar büyümüş evlendirmiş onların kıt kanaat geçinmelerine üzülüyordu. Oğlan sanayide asgari ücretli çalışıyor, kızı torunu damadıyla beraber köyde çiftçilik yapıyordu. Onların da sonu belliydi borçtan başlarını kaldıramıyorlardı.
Arif onlarında borcunu kapatmıştı tarlayı sattığında. Dur bi arayayım dedim. Arif’in telefonunda kadın sesi.
-Ben Arif’le görüşcektim.
Ağlamaklı bir ses.
-Siz kimsiniz?
-Arkadaşıyım, Manisa da oturuyorum, dedim.
-Arif rahmetli oldu. Tarlayı satıp ben Manisa’ya gidiyorum deyip sabah erkenden evden çıktı, ama o gün cenazesi dönmüştü. Arabasıyla yoldan çıkmış. Boş bi tarlaya yuvarlanmış arabasının altında kalmış. Görenler anlattıydı.
Sesim kısılmış Arif’in yemekte ki üzgün yüzü gözümün önüne gelmişti.
-Özür dilerim duymamışım. Allah Rahmet Eylesin, bi ihtiyacınız var mı? diyebildim.
Yıl 2013 Balo açılışı (Batı Anadolu Lojistik) TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a, eski vekilimiz Bülent Arınç beylere Büyükşehir belediyesi başkan adayı Hüseyin Tanrıverdi’ye kadar kimler kimler yok. Bir hayli de yüksek rütbeden protokol sıraları dolu.
“……..Manisa son 10 yılda elde ettiği güven ve siyasi istikrar sayesinde önemli ölçüde yol aldı. Milli gelirini 3’e katladı. Bu gelişmede en büyük farkı Manisa yaptı. Manisa Türkiye’nin ekonomisine, istihdamına, ihracatına önemli katkıyı sağlayan şehrimiz. Bu yıl Ege bölgesinde ilk 5 ayda yapılan ihracat, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12 artmış görünüyor. Rakamsal olarak 7 milyar 364 dolar. Manisa ise Ege Bölgesi’nin üzerinde Türkiye ortalamasının çok daha üzerinde artışı gerçekleştiren bir ilimiz. Manisa, yüzde 22’lik bu yılın ilk 5 ayında ihracatında artış sağlamış. Rakam 2 milyar dolara yaklaşmış. Son 10 yılda Manisa’nın farkını görüyoruz. Manisa ihracatının % 1632 oranında Türkiye’de ihracatta rekortmen bir ilimizdir…”
Manisa’nın rekortmen olduğu felan yok, ihracatı, yukarıda bahsi geçenleri ekonomi sayfalarında görmüşlüğü vardır belki. Bu olan biten Organize Sanayi Bölgesinde cereyan etmiştir. Manisanın bi suçu, günahı, sevabı, bir dahli, bir kazancı yoktur.
Yıl 2015 Temmuz ayı yaprak toplamaya giden araç tankerle çarpıştı 15 işçi kadın ve şoför kazada öldü. Üzümü para etmiyor ki yaprağı etsin. Umut ve kazanç kapısı uğruna.
Tarla takke der köylü övünmez tarlam var diye, gavur mangrı ile beş para etmez çünkü, atadan babadan kalmıştır satsan alan yok satılmaz atsan atılmaz oyalanılıyor. Köyün kahvesine çıkınca kasketi masaya koyarken “üle İbram bi çay geti” derken tarladan gelmenin sözde çalışmanın cakası satılacak. “Tüccarla gelecek hanım dolmadan yapı vede öğlen hep beraba yeriz gari.” Tütüncü tüccarın yamağını ağırlıyor misafirperver. Pamuk yerine “Darılada bu yıl emme uzadı be” ama sömekle boş, sömekleee, bırak sömekleri emekler boş, emeklerrr. Pamuk, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Dünyanın renk olarak en beyazı lif olarak en uzunu Gediz ovasında yetişir. Üç ürün, bir bas beş kazan, ağalar beyler, koca koca çiftlikler, komşuluk, imece, pata pata pancar motor sesleri, karıktan karığa “suyun önünü kapayı ve gari” seslenişleri kalmadı artık.
İŞTE MANİSA BUDUR.
Şimdi:
Yıl 2015 Ağustos ayı “MANİSA YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜSSÜ OLACAK” Manisa’nın Türkiye’nin en önemli şehirlerinden biri olduğunu belirterek, TARIM noktasında olduğu kadar sanayide de iddialı bir şehir haline geldiğini söyledi. Manisa 12 yılda 12 milyar lira bir kamu yatırımı aldı…..12 yılda Manisa ihracatında 10 kattan fazla artmış durumda. Manisa’yı yüksek teknolojide bir merkez olarak görme arzumuz var…”
İzmir tüneli bitmedi bitse ne fayda, bitmezde. 750-650-450’ye inen yataklı bölge hastanesi duruyor. Turgutlu Manisa karayolu duruyor. Gediz nehrinin temizlenmesi yıllarca arıtma tesislerine ödenek ayrılmamasından dolayı duruyor. Katı atık depolama da aynı sebepten duruyor. (MBŞBelediyesince
başlanacak) Milli eğitim yatırımları duruyor. Tarımla ilgili yapılması gereken her şey duruyor. Gediz Kavşağı/nda hem araçlar hem kendi duruyor…
Gediz Ovasının adı Gediz Grabeni oldu. Bu demektir ki Gediz ova olmaktan çıktı yıllar önce faylar ve çökmeler ile oluşan Gediz nehri havzası ovasının adı “Graben” olunca teknoloji devleri ovada boy göstermeye başladılar hem de Gulliver misali büyük adımlar atarak. “Yerin üstünden ne hayır geldi ki? Tarımmış kim kaybetti de bulalım. Yeraltı hazine.” Büyük burgular küçük elektronik bilgisayarlar adı bile konmamış aletler ile 3000-4000 metreye in sıcak suyu toprağın ciğerini söker gibi o derinlikten suyu al çıkar elektrik üret. Bu laf yıllar öncesinden dilimize yerleşmişti ama şimdi gerçekleşti. “Yandı Kerim’in arpa tarlası.”
Yıl 2020 yine bir açılış da: “…..Manisa’da Türkiye enerjisinin %20 si üretiliyor, Manisa’da yakında yeni yapılacak enerji yatırımlarıyla %50’ye çıkarılacak.” Denecek.
Yine Manisa’nın bi suçu, bi günahı, bi dahli, bi kazancı, bu güne kadar olmadığı gibi olmayacak. Tüm olaylar Gediz Grabeninde gerçekleşecektir.
Kazananların halayı çekilirken, davulun askısı Manisalıların boynunda tokmak başkaların elinde olacaktır.
Adı sanı unutulmuş yeri bilinmez bi ihtimal kaf dağının ardında bir ülkede padişah sabahları kalkar kalmaz habercisini çağırır dünden olan bitenleri akşamdan sabaha yapılanları öğrenirmiş. Haberci her defasında lafına başlarken “Asayiş teskin, mesai keskin” diyerek başlarmış padişah onun bu lafına alışmış bu ne demek diye sormazmış bi sabah padişahın eşi de yanlarındayken sultan merak etmiş bunu sormuş asayiş teskin mesai keskin ne demek, demiş. Haberci şaşırmış ne cevap vereceğini bilememiş o haberin girizgahıymış. Bocalamış duraklamış padişah sen devam et demiş. Baştan anlatırken yine asayiş teskin mesai keskin diye başlayınca padişah dayanamamış. “Mesaiyi teskin, başını keskin” şekilde becerin diye emretmiş.
Padişah, gel zaman git zaman bu işleri insanlardan alıp hayvancıklara vermiş.
Habercinin görevini hayvancıklar iş başındayken kargaya vermiş karga karga gak demiş çık şu daldan bak demiş olan biteni oradan görürsün deyip o da haberciliği hafife almış, layığıyla yapamamış. Leylekler bebek, turnalar yardan haber getirirken, horoz günaydın, böcek müjde, güvercin başına sıçıp şans dilerken, köpek bekçilik, kumru uyku, bülbül duygu yüklerken Bremen Mızıkacıları tüm bunlara karşılık goy goyculuk yapıyor diye. Devenin tellal pirenin berber sineğin hamallık işlerini de yapamayacak duruma geldikleri için bakmış olmuyor pire berberlik sinek hamallık hele deve ağzının köpüğünden tellallık yapamadığı için padişah işleri tekrar insanlara yüklemiş.
İnsanlarda:
Olan bitenler, hastalar ustalar, doğurup büyütenler, yiyip içenler, gezip tozanlar, kırıp dökenler, paylaşıp taylaşanlar, sosyal medyada artık gizli saklı meraklı meraksız bir şey kalmayacak şekilde akşam yatarken son bir defa tık “İyi geceler” sabah ilk tık “Günaydın” hele cumaları “Hayırlı cumalar” 500 beğen 100 yorum ile haberleşir olmuşlar.
-Dünkü fotoğrafımı görmedin galiba beğenmemişsin.
-Aaaa üç gündür internet gitti açamıyorum. Çocuklardan rahat mı var onların 3G si var ama dünya para tık tık tık sabah akşam elde, bu kaçıncı telefon yeni çıkmış tutturdu ondan diye…
Devir, haber, günler böyle sürüp gitmekteyken padişah düşünmeye başlamış çare arar olmuş haber için. Bulmuş bulmasına da haber gergin, mesai miskin olacağı için kimseye görev verememişşşşş.