Herkes elini attı az çok demedi kimse, inşaatında çalışanından, bir tuğlanız da sizin bir kürek de betonunuz olsun deyip kendine iş edinen ve bu kimsenin olduğunu duyanlardan benim adımı vermeyin şu işi ben üstleniyorum diyenine kadar, emekli maaşından, aşından, dişinden arttırıp verenine, seramiğinden, mermerine, mescidi benim olsun diyenine, evinde hasta bakımı yapılanın hayır duasına… kadar herkes üstlendi yapımını.
Dünyada yapılan her türlü güzel işin, iyi niyetin, kalbi gözle bakışın, el sıkmanın, sırt sıvazlamanın, gönüle girmenin, gönül almanın, hesabını bilenler el attı yapımına.
Müezzin namaza başlatmadan önce gülbank’ında: “Resul-i Ekrem ve nebiyy-i muhterem sallallahü tealâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin azîz, pâk, münevver, mutahhar ruh-i şerîflerine salavat-ı şerîfe getirenlerin âhir ve âkıbetleri hayr ola. l-i ezvâc-ı tâhirât, evlâd-ı rasül, eshab-ı güzin efendilerimizin ve sair enbiya-i ‘izam ve rusûl-i fihan hazeratının ervah-ı şeriflerine, pîrimiz Bilâl-i Habeşi (ra) efendimizin ve ‘ale’l-husus bu camiin bânisi ve bugüne kadar bu camiden güzerân etmiş, imam, müezzin, cemaat, kayyumların ve kâffe-i ehl-i imanın ervahı içün, Allah rızası içün, el-fâtiha!” der. Yıllar boyu dünya ve mekan durduğu müddetçe söylenecek.
Çeşme yaptırırsınız taşında; içeni bol olsun, şifa bulsun, hayır dua da bulunsun yazar. Cami yaptıranlarda kitabesinde cemaati bol olsun diye yazdırır.
Diyanet Eğitim Merkezi’nin değerli hocalarından Malezya da yapılan 44 ülkenin katıldığı Dünya Kur’an Olimpiyatlarında 2. olan ve çeşitli ülkelerde Balkan ülkelerinde, Suudi Arabistan da yapılan Kur’an okuma yarışmalarında dereceler alan şimdi de Haseki Eğitim Merkezine atanan Osman Hocamız Manisamızdan tayin oldu ama gönlümüzde yeri sabit.
Bir başka Kıymet Hüseyin Hoca: Her Cuma namazı kıldırıp hutbede gönülleri mest eden, zahirî ve batınî ilmin ışığında bizleri aydınlatan, haram ve helallerden ticaret hayatına uzanan kurallar, emir ve yasaklardan içtimai hayatımıza, çocuk eğitiminden komşuluk haklarına beşeri ilişkilerde ki, yardımlaşma, saygı,sevgi ve güleryüzle, kırıcı değil yapıcı hal tavır düşünce ve davranışlarımıza kadar.
Diğer tarafta ise insanın iç dünyasını, gönlünü, akleden ve hisseden bir varlık olarak duruşunu bakışını sevgisini ilmî, ulvî, uhrevî, samîmî, sahabî, marufî, marifî, arifî, insanî, kalbî hislerimizi her Cuma hutbede gönüllere nakşeden Hüseyin Hoca.
Her Cuma bir ders, her ders bir Cuma oluyor, Cuma’nın faziletine burada erişiliyor. Sabır ve şükrün, kazançta ki bereketin, vücudumuzda ki sağlığın, düşüncelerimizde ki aydınlığın, gönlümüzde ki saflığın, gözümüzde ki parlaklığın, ışığı burada yakılıyor.
Mescid namaz çıkışı: Bu manevi havayı hazzı biraz daha teneffüs edip içimize sindirmeliyiz, ışığın aydınlığını parlaklığını hemen kaybetmeyip hatta meşaleye çevirip etrafımızı aydınlatmalıyız.
Manisamızın bu güzide mekanında bulunan, eğitim veren değerli hocalarımızdan, buradan ilim alıp dağıtan hafızlarımızdan, yapılmasında emeği geçenlerden, cemaati bol kılan Hüseyin Hoca’dan.
Allah hepsinden razı olsun.
Aralık ayı meclisinde konuşulmuştu Gördes, büyükşehir hizmetlerinin incelenmesi ve kanunen büyükşehire devredileceklerin konuşulduğu meclis, ufak bir noktanın aydınlığa kavuşması için “yerinde bakalım” dedi Cengiz Başkan “hem sizi ziyaret etmiş de oluruz”. Gördes başkanı “Memnuniyetle, tüm başkanlar hep birlikte gelin sizleri ağırlayayım” dediğinde meclisten “Başkan ağır olur” seslerine rağmen misafirperver Anadolu insanı “Başımın üstünde tüm meclisin yeri var” dedi.
Gün kararlaştırıldı akşam yemeğe gelecek diğer ilçe başkanlarından önce, gündüz Büyükşehir teşkilatı tüm daire başkanları siyah arabaların konvoyu Gördes’in yollarında yılan kavi hareketler ile kıvrıla kıvrıla çam ormanların arasından Gördes’e doğru tırmanıyordu.
Hava yazdan kalma bir gün değil ama bahar mı bahardı. Gördes meğer hiç yabancı değilmiş bize; güler yüzleri, el sıkmaları, sarılmaları, el sıkmak sarılmak için sıraya girmeleri, 40 yıllık Gördesliymişiz meğer. İbrahim Emre Başkan, Emin Keçeci Hocam eski Gördes’i tarif ediyor anlatıyorlardı. Burada cambazları seyrederdik, şurada koştururduk, şu köşede bakkal Ahmet amcanın dükkanı vardı diye.
Annesi anne tarafının Gördes’li olduğu Kemal Çamlıoğlu “annemde buralı” dedi. Ben biliyordum Rahmetli Fethiye Yenge’nin Gördes’li olduğunu. Gerçekten bu sıcak bahar havası, Gördes’lilerin sıcaklıkları hepimizi Gördes’li yapmıştı.
Kalktık, incelenecek alanları görmek için. Kemal Hocam “Azmi başkan Eski Gördes’e gidelim mi?” Tereddütsüz “hadi” dediğimde yolunu öğrenmiştik bile. Onlar yeni biz Eski Gördes’te her cepheden saldırıyorduk hizmet için.
Yolu tarif ederlerken mezarlığın önünden devam edin diyenleri hatırladık mezarlığın yanından geçerken. Eski bir çeşme ne tası ne yalağı kalmış baş ucunda ki ağaç hala kadim dostunu bekliyor. Az daha gidince metruk bir evin kapısına çıktı Süleyman, ondan tarif aldık Kemal ben şunlardanım deyince. “Gelin ben size evi göstereyim. Aha işte şu yıkık minare var ya, o caminin yanındaydı annanenlerin evi” deyip o tarafa doğru seğirttik minare kısmen yıkılmış olmasına rağmen dimdik ayaktaydı.
Şaşkınlığın hayranlığa, kimsesizliğin garipliğe, yıkılmışlığın terkedilmişliğe, masaldan romana, gerçekten hayale, geçmişten günümüze, örf adet kültürü yaşatanların Osmanlı mezarlığında saklandığı, metruk, mahzun, mazbut, meftun,
duygularımızın tetiklediği yayından çıkmış ok gibi her harabeye, yıkıntıya, kalıntıya giriyor mobil telefonlarımız ipadlerimiz ile onu da bunu da kimler gelmiş kimler geçmişi canlandırmak ister gibi, saldırır gibi, deliler gibi, fotoğraflarken, gözleri nemlenen Kemal Çamlıoğlu Hocanın fotoğrafları hep buğulu çıkıyordu.
Kuş uçmaz kervan geçmez yer dersin.
Gelmişler keskin rüzgarlara sırt vermişler daha yaslanarak.
Güneye ovaya yön vermişler kademeli evler yaparak.
Tarlanın taşı tarlanın kuşu hikayesi burada anlatılmış olmalı dağın peynir dilimi kesilmiş gibi oluşmuş katmanları evlerin taşı olmuş.
Orman (şimdi çıplak kalmış tepeler) tavanı çatısı olmuş ağaçlar.
Böylesine ictimai yaşantı, kültür, sanatsız olmaz, Sanatkarları da vardı. Zengin bir kültür ve ticaret merkeziydi Gördes. Dokunan halılar, atılan ilmikler, yetmemiş günümüze bağlanmaya. Efsane olmuş Gördes ilmeği, düğümü. Büyük İskender de buralı olmalı.
Evlerin büyüklüğü temellerinden anlaşılıyor. Çeşmesi, hamamı olan Pazaryeri Camisi’nin yakınında kilise de vardı diye yazıyor sanat tarihçiler. Rumlar Türkler Anadoluluk yıllarca iç içe yaşamış düne kadar burada.
Orasıda, burasıda, acabalarla gezerken güneşin aydınlattığı Eskittiğimiz Gördes’te
“Yuh be; bu güzellik, bu kültür, bu tarih, bu coğrafya silinir mi?” Deyip arada bir söyleniyorduk eskilere.
Hem geziyor, hem söyleniyor, hem söylüyordum.
Meyhânede kaldık bu gece ah mestiz efendim.
Bir şeyle mukâyyet değiliz serbestiz efendim.
Tânetme bizi sofu gibi gel hoşgör efendim.
Bir şeyle mukâyyet değiliz serbestiz efendim. SADİ HOŞSES
Manisa 1958-60’lı yılların Manisa’sı o zamanda şehir içinden İzmir’e bağlanan tek yol olmasından dolayı İzmir caddesiydi adı şimdiki İzmir Caddesinin. Murat Germen İlkokulunun az ötesinde yıkık kerpiç duvarı olan boş bir arsanın bahçe duvarına iki oğlan çocuğu oturmuş bir oyun oynuyorlar. Sağdan gelen arabalar senin soldan gelenler benim, kimin tarafından bir araba gelirse o diğerinin avucuna bir tokat atacak. Bekle bekle her iki taraftan da hiçbir araba araç gelmez bu oyuna bisikletleri de dahil edelim derler.
İşte böyledir İzmir Caddesi o yıllar, baharda mor kokulu çiçekler açardı kaldırımlarda ki iri gövdeli Kobalak ağaçlarında. Bir çok boş arsa, tek katlı sevecen insancıl evlerin kaldırım kenarlarına dizildiği bu cadde Karaköy ile Çarşıyı birbirine bağlayan ana yoldu.
Yollardan gelip geçenler birbirlerine selam verir bazıları durur karşılıklı konuşur hal hatır sorarlardı. Kadınlara pek rastlanmaz ama çocuklar hep sokaklarda kokar ağaçlı ısırgan otlu domuz dikenleri ile dolu olan boş arsalarda oynardı. Terzi, ayakkabı tamircisi. bakkal, manav, bisiklet tamircisi, kömürcü, kasap gibi esnafın aralıklı yerleştiği dükkanlardan oluşan bir esnaf yapısı vardı cadde boyunca.
Bazı geniş büyük arsalarda kağıttan yumak yapılmış dağılmasın diye iple sarılarak bağlanmış kağıttan topla maç yapılırdı, maça girmek için sırada bekleyenler ben gireyim diye diye maç biter oyuna alınmazdı. Takıma adam seçilirken iki kaptan karşı karşıya geçerler ayakları ayakkabının burnuna değerek birbirlerine yaklaşırlar kimin ayağı boşta kalırsa o birinciliği kaybeder ve önce adamını takım arkadaşını o seçerdi. Çelik çomak oynarken hava da uçan çubuğu kolay yakalamak için ceketler ters giyilirdi. Top oynamamız büyüklerimiz tarafından ayakkabılarımız çabuk eskimesin diye yasaklanırdı.
Bu arsalara önce diğer komşuları gibi tek veya iki katlı evler yapıldı unutmadan bu kadar boş arsa 1915 Yunan işgalinde Yunanlılar Manisa’dan kaçarlarken Manisa’yı yakıp yıkmalarından kaynaklandı. Daha sonra yığma inşaat tekniğiyle üç kat yapılar yapılmağa başlandı herkes imkanı nispetinde tek iki veya üç kat yapabiliyorlardı.
Tarihini söylemekten bıktığım hatta utandığım yılda yapılan imar planı ile katlar üçten beşe çıktı top oynadığımız koştuğumuz çelik çomak oynadığımız sokaklar aynı genişlikte, iki tarafına yapılan binalar eski evlerin bahçe duvarları yerine yerleştiriliyor bir başka türlü yüksek duvar ve duvarlar oluşuyordu.
Daraltılan kaldırımlarda ki Kobalak ağaçları kesildi İzmir Caddesi’nden araçlar için cadde genişletildi. Artık insanlar değildi, makbul olan araçlardı, zenginlik alameti! saygınlık asaleti! araçlar. Gelip geçenler azaldı araçlar çoğaldı bisikletler dahi utanılacak meta olmuştu motorlar orta hallilerin ve heveslilerin aracı olmuştu. Gelip geçen insanlardan durup karşılıklı konuşmalar hal hatır sormalar kısa bir selamlaşmaya dönüşmüştü vazife kabilinden.
Caddenin iki yanındaki ucubelerin boyları bir müddet sonra biraz daha yükseltildi beşten yediye çıkarılmıştı katlar, cadde yine aynı genişlikte kobalak ağaçlarının yerini büyüme çabası gösteren ama bir türlü büyüyemeyen Oya ağaçları almıştı. Cılız bedenleri kel yaprakları arada bir açan çiçekleri ile yeşili gitmiş yeşilimsi Manisa olmuştu.
Çelik çomak, telden araba, killi çamurdan humba, bazen harçlıklardan biriktirilerek alınan cambaliklerden oynanan oyunlar unutuldu. İbrahim Çelebi Camisi’nin müezzini Arif Hoca rahmetli oldu.Yıkık kerpiç duvarda oynayan çocuklar büyüdü.
İzmir Caddesi’nde karşıdan karşıya geçmeler zorlaştı, yolun orta yerine iki beton taşı birbirine yapıştırarak refüj yapıldı. Karşıdan karşıya geçecekler araçların geçmesini beklemek için refüje tüneyerek bu betonların üzerinde tay tay duruyorlardı.
###
Çocukluğumun sokakları, arsalarında ki kısa pantolanlı bacaklarımıza dalan ısırgan otlarının acısı, çamurlu yolları, hangi evden suyun yola akıp çamur yaptığı, hangi evin basamaklı kapı girişi, söveli pencereleri, kirpi saçakları, bahçe duvarları üzerinde ki hanımelleri, mor salkımları, duvar üzerine sıralanmış saksılarda ki sakız sardunyalar, kapı üstlerinde ki yapılış tarihleri, ufak dar pencerelerinde ki dantel işli perdeleri, demir kapılar, panjurlu demir kepenkler, çiftçi olan ailelerin evlerinin çift kanatlı tahta kapıları, asmalı bahçelerinin arka tarafına yaslanmış sakız planlı evler, rabıta kaplı odalar, yatak ve yorganların sabahları yerden kaldırılıp musandralara yerleştirilen yer yataklarının bulunduğu yatak odaları, ortada hayat yanlarda mutfak, banyo tuvalet soba yakıldığında her yeri ısıtmaya uygun plan, dökme mozaikli mutfak tezgahı, rahmetli Rahim Amca’nın daha sonra oğlu Mustafa Çapra’nın şimdi adına karosiman dediğimizin daha güzeli renkli, desenli karoların kapladığı salonlar, ufak ama her zaman hayatın öykülendiği bahçeler.
Ufak ama sevecen bahçelerden komşu duvarlarına kapılar açılır komşu evlerin bahçelerine bu kapılardan geçilirdi.Yoğurdu tabakla eve götürürken kaymağını yediğimiz veresiye defterli mahalle bakkallarından bazen unutulup alınmayan veya bittiğinin farkına varılmayıp unutulan ekmek, tuz gibi mutfak malzemeleri buralardan komşuya geçilerek temin edilirdi.
Dağın yamaçlarında ki Adakale, Lalapaşa, Narlıca… mahallelerinde her biri tek katlı birbirine yaslanmış duvarları ile çevrelenmiş evlerin dar eğrilip bükülen bazen çıkmaz olan bazen genişleyen yerlerinde kovaların testilerin doldurduğu döküm kollu antika çeşmeleri olan sokaklar.
Her zaman süpürülmüş temiz ve konu komşunun titiz hanımların birbirleri ile kıyaslandığı, bazıları toprak bazıları arnavut taş kaplı sokaklar.
Akşam üzerleri işini aşını yapmış komşuların birer birer kapının önüne çıkıp laflayacağı, oturup dinleneceği, hoşbeş edip dedikodu yapacakları, kapı önleri gölgeli, akşam üzeri serinliğinde gülüşmelerin mutluluğunda bildik tanıdık insancıl sokaklar.
Gün oldu devran döndü.
Çocukluklar hayallerde kaldı.
Anlatanlar gitti.
Anlatılanlar bitti.
Lourve Müzesi’nde Mona Lisa mı? Mauritshuis’te İnci Küpeli Kız mı? Picasso’nun Guernica’sı, Michelangelo’nun ‘Yaratılış’ freski. Bunca sanat eserini yapanlarından ziyade tabloları öne çıkmakta, giderek müzeler eserlerinde önüne geçecek. Bu eserler ile kolleksiyonlar oluşturuldu, müzeler kuruldu, bu eserler ile müzeler dolduruldu. Ermitaj Müzesi’nde ki eserleri seyretmek için gezilebilir alan uzunluğu 25 kilometre. Burdan taa İshak Çelebi’ye kadar.
Müzeler ziyaretçi akınına uğradıkça sergiledikleri tabloların önüne geçerken ziyaretçileri sayesinde turizmde de öne çıktılar, biz kazalım tarihi eserleri ortaya çıkaralım diye tırmalarken. Her bir müze Mesir saçılırken ki Sultan Meydanı gibi. Tabloları seyretmek için ayak parmaklarınızın ucunda yükselmezseniz müzeye giriş paranızı iade ediyorlar. Bir yılda 15 milyon kişi geziyor Louvre müzesini, bu gezenler sadece müzeye para bırakmıyor Paris’te yiyip içiyor, yatıp kalkıyor, Paris ne üretiyor ki? Bütün avrupa ülkeleri desek yeridir turizmden kazanıyorlar, müzeler yıllardan beri bir turizm metaıdır.
Mesir’de bir milyon turistin gelmesinden bahsediyordu komiteden bir arkadaşımız. Lafla olmuyor ne yapıldı da kehanette bulunuyorsunuz. Geldiğini varsayalım hayal ya, bir gün bile kalmıyor gelen, öğleye doğru geliyorlar, mesir saçıldıktan sonra geldikleri gibi gidiyorlar. Para bırakıyorlar mı? Manisa’da bir başka yere gidiyorlar mı? Hoş gidecekleri bir başka yerimiz de yok. Müzemiz dahi yok, Mimar Sinan Muradiye Külliyesi’ni yapmış biz de müze diye kullanıyoruz. O da yıllardır kapalı, tesadüfen bulunan eserler Akhisar Müzesine götürülüyor sergilendiği meçhul, üst üste konuluyor gün gelirde sergileriz diye. Gün ne zaman gelecek? Artık taşların, kolu kırık, başı kopuk, heykellerin seyredildiği merak uyandırdığı heykeller demode oldu.
Manisa, köylerimiz, ilçelerimizde ki Osmanlı yerleşimlerinden günümüze çok az hiç denecek kadar ev sokak mektep medrese kalmış. Yıkıp yeni yapmışız eskiyi onaralım koruyalım diye bir görgümüz kültürümüz olmamış. Yunt Dağında onca taş olmasına rağmen eski taş evleri yıkmış terketmiş yerine tuğladan sıvalı boyalı evler yapmışız. Gelenek görenek örf adet, ecdadımızın yaşam tarzlarını mekanlarını bir kenara bırakmışız.
Alaşehir, Sean Jean Kilisesi övünüyoruz İncil’de ki yedi kiliseden biri biz de diye gidin bakın burnunun dibine kadar ucube evleri sokmuşuz kilise olduğunu ispatlamak için papayı çağırmak lazım.
Ayvalık yakınlarında Çanakkale yolu üzerinde Küçükkuyu İlçesi’nin iki kilometre yukarısında bir tepede bulunan Adatepe Köyüne gittim. Yuntdağına turizm ile bir şeyler yapabilir miyiz diye? Türk ve Rum ailelerinin birlikte yaşadığı köy, mübadele ile Rumların köyden ayrılmasıyla Türkler yaşamağa devam etmiş. Ancak yıllar sonra köyü terk eden köylüler aşağıya Çanakkale yolu kenarına Küçükkuyu denilen mevkiye yerleşmişler. Hergün binlerce araçın geçtiği toz ve egzos kokularının yoğun olduğu kahvelerde evlerde dükkanlarda oturuyorlar. Güzelim tabiatı, temiz havayı, sağlıklı taş evleri, terketmişler. 1989 yılında köy yerleşik dokusu tescillenmiş yıkıp yeni yapılmıyor eski evleri satın alan yabancılar restore edip oturuyorlar.
Köyün eski sahipleri aşağıda egzos kokusu solurken yeni sahipleri ömürlerine ömür katıyorlar. Köye gelen giden yerli yabancı turistler sayesinde turistik mekanlar oluşdu turizmi ticarete dönüştürdüler.
Aşağıda gelen geçen araçları seyreden köylüler, yukarı köye çıkmak isteyen yabancılara eski köylerinin yolunu tarif ediyorlar.
Biz hep tahrif ve tahrip etmişiz. Kimse bizi tarif ve taklid etmemiş.
Ziya Gökalp, Yahya Kemal’e takılmak için der ki.
Harabîsin, harabâtî değilsin,
Gözün mâzidedir, âtî değilsin.
Yahya Kemal Beyatlı da
Ne harabiyim ne harabatiyim,
Kökü mâzide olan âtîyim.
Diye cevap verir.
##
Edirne Bursa’dan sonra İstanbul, Koca Osmanlı cihan İmparatorluğunun payitahtı. Bu payitahta imparatorluğu yöneten aslında onaltı da beş büyük padişahın yetiştiği Manisa.
Savaş sanatından biniciliğe, medrese eğitiminden tasavvuf ilmine, halifeliğe, ilmi, ulvî edebiyattan çeşitli mahlaslar altında şairlikten musikişinaslığa, yönetimden adalate, mâziden âtîye kadar dünya görüşüne sahip, şehzadelerin yetiştiği Manisa.
Yakıldı.
Yıkıldı.
Silindi.
Çok eskilere dayanan tarihimizde elde kalan üç beş satır, on onbeş cami, bir kaç han hamam. Onlarda taş yapılar olduğundan. Diğer tarihi varlıklarımızın Yunan işgal zamanında yakıldığından bahsedilir kalanları da bizim işgalciler halletmiş.
Manisa salnameleri araştırıldığında Manisa ile ilgili Osmanlı arşivinde, o da ne? Toplanan vergiler, öşürler, atların sayıları kim saydıysa, bağlandıkları ahırlar sarayın giderleri, atlara verilen yem miktarları. Eee ne olmuş on kilo arpa beş kilo küspe verdiysek verdik. Ne öğrendik eskiye Osmanlıya dair Manisa hakkında?
##
O dönemlerden sonra dedelerimiz sokaklara; Manisa’mıza hizmeti geçenler unutulmasın, gelecek kuşaklara miras kalsın, kim bunlar dediğimizde araştıralım bi yerlerden hayatını öğrenelim diye rahmetlilerin isimlerini verdiler. Bazılarına da sokağın hikayesinin ismini koydular Değirmen Boğazı, Dönertaş Yolu, Çırpıcı Sokak…
Mahalle isimleri de bu anlamda verildi: Osmanlı şehirlerinde mahallede mevcut cami, mescid, türbe, tasavvuf ehli insanların önemini vurgulamak maksadıyla bahsi geçen cami, mescit, türbelerin çevresinde oturan mahalle sakinlerinin benimsedikleri bir kültürün, beşeri ve içtimai yaşantının gelecek nesillere aktarımı olarak mahalle isimleri önem arz eder.
Bazı mahalle isimleri Saruhan Sancağı zamanından günümüze kadar gelemesede yakın tarihimize kadar geldi. XVI. yy da Yarhasanlar mahallesi bölünerek yarısı, XVII.yy.da Derviş Ali oldu. Daha sonra ki yıllarda Derviş Ali Mahallesi Peker oldu.
2014 yılına gelindiğinde Şehzadeler Belediyesi, Mahalle sakinlerinin ve Fuat İşbilir’in sözcülüğü, talebleri üzerine Peker Mahallesinin ismini önce ki ismi Derviş Ali olarak değiştirilmesi için gündeme aldı. Az önce bahsi geçen, camilerin mahalleye isim babalığı yaptığı mevzuu mahallelinin benimsediği kültürü yaşatmak adına değiştirilmiş olacak.
Bir kültürel varlığımız daha var Derviş Ali Mahallesinde, Terzi Ahmed Dede Türbesi, onu da büyükşehir restore edecek.
Pankart açanlar indirmesinler diye söylüyorum.
Yeri gelmişken elimiz değmişken; 2007 yılında Manisamız mental matematikte dünyanın bir numarası olmuş olmalı ki matematiksel rakamlar verildi sokaklara, bir anda binlerce sokağımız oldu.
5300-4742, çarpıp bölelim neticeyi bulalım.
Bu ruhsuz sokakları da eski isimlerine tekrar kavuşturalım.
Hatta bir adım daha atalım.
Verilecek isimlerin hayat hikayelerini anlatan levhaları da okunabilecek yerlere koyalım.
Tarihimize ışık olalım.
Arif Bakkaloğlu akrabam (akraba sayılırız 89 dan beri o çarşıdayım) geçenlerde gazete köşesinden. Azmi Abinin bisikleti başlıklı yazısında, bisikletten bahsetmiş, kullanımını yaymak teşvik etmek lazım ben aldım herkes alsın diyerek.
Ne yalan söyleyeyim benimde aklımdan geçmedi değil hatta almaya niyetlendim, alacağım da.
Nereden aklıma geldi: Kula’da gördüm bi arkadaşım almış ama sanki bisiklet değil, frenleri havalı amartisörlü ön maşası, şöyle bi kaldırayım dedim binmek için tüy gibi hafif 11 kiloymuş ben de alacağım dediğimde;
Nerede bineceğim?
Nereye koyacağım?
Gülerler mi? Soruları peşi sıra geldi aklıma. Kula jeoparkında bu arkadaşımla beraber bineriz dediğimde, Kulada kimlerin bisikleti yokmuş ki hem de protokollerde önde oturanlardan. İşte o zaman kimler gülerin cevabını buldum Kula’da bisiklete herkes biniyor, Kula yadırgamıyor kimse gülmez dedim.
İyi de bisiklete binmek için Kulaya mı gideceğim? O zaman Manisa’da böyle bir ekip, arkadaş grubu oluşturmak gerekir. Ama en önemlisi; Manisa’lının gülmemesini, bunlarda kafayı yemişler dememesini, olağanüstü değilde olağan karşılanmasını sağlamak için önce arabayı alışkanlık edinmişler bizler bineceğiz. Önce spor niyetine sonra alışkanlık olarak sonra da alıştırmak için.
Sultan Camisi’nin virajı, Uzunyol’un Göktaşlı tarafı, Kumludere’nin Boyahane Köprüsü’nden yukarısı, hafif zorlasada bisikletler 32 vites, bağla 66’ya bas pedallara. Laleli, Güzelyurt bisiklet için yapılmış semtler sanki.
Spor mu? Spor. Hem de en çok kalori tüketileninden. Bir de kafada rüzgarı yarar modelli kaskı, Manisa Büyükşehir Belediyesinin turkuaz renkli eşofmanı, kadroda su matarası, 11 kiloluk karbon bisiklet, değmeyin havamıza. Bas bas pedalları spora.
Önceleri spor ama kravat takıp da mesaiye gidilse, işyeri, lokanta, pastane, her yere. Ne trafik ne mirafik stresi, kaldır 11 kiloyu kilitle park yapılmaz direğine bak keyfine. Tiyatro, konser, sinema olmaz tabii. Biz de fazla olduk galiba.
Herkes eşit olunca gülme, gülümseme, şaşırma, şaşkınlık, hoppala moppala denmeyecek. Şehrin muhtelif yerlerinde bisiklet parkları göster toplu ulaşım kartını bas pedala.
Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak Cengiz Başkanımızın gözdesi olan Kentpark da başlıyoruz özendirmeye, havaya sokmaya, alıştırmaya, çoşku vermeye. İlk bisiklet parkımız Kentpark da olacak sabah erken, tatil günleri spor yapmak Kentpak da gezinmek için bisiket yolları da var.
Sonra parktan dışarı da çıkarız inşallah. Hep çocukluğumuzun gençliğimizin günleri özenir nostalji yapmaz mıyız?
İşte gerçek nostalji. Bir tek çağdaş 11 kiloluk karbon
araya giriyor.
Öyle değil mi canım ilk göz ağrılarımızdan eser mi kaldı?
Manisa izmir istikameti Kuva-yı milliye Anıtı’nı geçince başlıyor yolun güzelliği. Farklı bir güzergah; yeşilin içerisinde giden, yeşilin derinliklerine kıvrılarak girer gibi bir yol her iki yanı gömgök çam yeşili.
57.Tümen Komutanlığı, 1.Ordu Kurmay Başkanlığı ve askeri çeşitli kademelerde görev aldıktan sonra 1966 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı da yapan Orgeneral Cemal Tural’ın emriyle; 1968 yılında yedek subaylığını Manisa’mızda yapan Konyalı olan ziraat mühendisi denetiminde, yetkilendirilerek istediği kadar asker temin ederek bazı günler 500 askerle çalışarak her türlü araç gereç imkanlarıyla dikildi.
Bu çalışmada emeği geçen alınteri akıtan kimselerden askerlerden Allah Razı Olsun.Vatan böyle de kazanılır.

Çok seviyorum bu güzergahı memleket dediğin böyle olur yemyeşil kıpkırmızı bayrak gibi.
Nazar değdi iki yıl kadar önce kendini bilmezler yaktı güzelim ormanı taa Karakoça’dan Kayapınar sırtlarına kadar. 50 yıllık orman önce karardı kahve rengi olduğunda ormanın oduncular ekibi istila etti. Sonra terasladılar ağaç dikmek için. Bahar geldiğinde ağaçların yerlerine söndürme suyuyla beslenen çalılar otlar yeşerdi, bekleyen teraslar aradan geçen zaman zarfında yağmurlarla akan topraktan çalı çırpıdan bozuldu, onca işçinin emeği heba oldu.
Bir daha ne Rahmetli Cemal Tural gelir Genelkurmaylığa ne de Konyalı ziraat mühendisi gelir askerlik yapmaya…
İzmir güzergahı boyunca ilerledikçe eski, yeni teraslar boş, orman müdürlüğü ağaç bulamamış herhalde dedim kendi kendime öyle ya eskileri dururken yeni terasların üzerinden de iki sene geçti. Sabuncubeli’ne geldim hani doldurula doldurula yükseltilen yol, istatistiklerde en çok kazanın olduğu nokta işte orası, cılız bedenleri ile Top Akasyalar, ormanda kelebek gibi duruyorlar. Çam ağaçlı ormanın ağaçsız yerlerinde Top Akasya, kimlerin diktiği belli.
Top Akasya peyzaj ağacıdır, dalları taclanmadığı için dar yol ve kaldırım ağacıdır, şimdi bulvarlarda refüjlerde de görüyoruz yine kelebek gibiler…
Bunlar İzmir yolu güzergahında bir de güzergah açılmak isteniyormuş, nerede? Manisa Özel Huzurevinin arka sırtlarında. Ağaçların sıklığından yürüyemezsiniz böyle bir yer. Zannederseniz ki 4. Havaalanı da buraya yapılıyor neden bu kadar ağaç katliamı kimse bilmiyor. Kireçle işaretlenmişler var, onlarda yakında mevta olup soyulmuş vaziyette kefenlenmeden kamyonlara yüklenip depolama alanına istife gidecekler. bazıları mikap, kereste olarak bazıları çeki, odun olarak satılacak.
(Zaten biz de ormandan bahsederken 100-200 yıllık ağaçlar denmez 50-60 yaşında ağaçlar deriz.
Ülkemizde bu rakamlar yani 50-60 rakamları; evler, işyerleri, fabrikalar, insan hayatı… olarak da kullanılan zaman dilimidir. 60 senede bir her şeyimiz yenilenir işyerleri fabrikalar batar kapanır yenileri açılır, evler yıkılır yenileri inşa edilir, bir türlü yaşlanmayız, Genç nüfus, genç orman, yeni yerleşimler, kentsel dönüşümle yenilenen şehirler…)
Özel huzurevi üstlerinde yeni kesilmeğe başlayan orman için ise, maksat bir rivayet muhtelif:
-Orman yangın yoluymuş, yerleşim alanlarının korunması içinmiş, orman yolu var zaten.
-Alternatif yol açılacakmış hangi meclis karar almış il trafik komisyonundan geçmiş mi? Hayır.
-Toki arsa üretiyormuş. El insaf.
-Bir kaç gazeteci gidip baktı. Haber yok.
Evet:
Ağaçların pırasa gibi doğrandığı, ormanın yeşile boyadığı yerlere Yırca, Kırca, Çaldağı, Çampınarına, Uncubozköy Tımarına… santral, geçid, yol, köprülerin… yapıldığı.
Yeni Türkiye.
1950’li yıllar Sümerbank Pamuklu Mensucat kurulma aşamasında Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulma gelişme hamleleri ile devam ediyor, vatandaşında kalkınmada ve sorumluluk almada “Yerli Malı Her Türk Kullanmalı” düsturu ile devletin yapacağı yatırımlara ortak olması isteniyor.
Sümerbank Pamuklu Mensucat ve Tekstil Fabrikası ülkenin her yerinde kurulurken o bölgede ki halktan da katılım isteniyor, hisse senetleri satışıyla bu yatırıma ortak oluyor Manisa’lılardan çok kimse.
Bu ilk deneyimi oluyor Manisa’lıların.
Manisa’nın 1962 yılına gelindiğinde OSB kurulması tartışılıyor ticaret ve sanayi odası genel kurulunda yönetime görev veriliyor yer seçimi yapılsın, yatırım finansmanı araştırılsın diye. Kuruluyor. Sümerbank’tan umduğunu bulamayan Manisa’lılar OSB 69-70 yılında bitmesine rağmen gerekli rağbeti göremiyor, görmüyor. Manisa’lılar temkinli yaklaşarak atölyesi olanlar yeri dar olanlar geliyor buraya; Can Mobilya, Gençtürk Sünger, Tütüncüoğlu Romörk, Başar Kazan, Akpres, Hasan Türek Salça Fabrikası, KurtoğluPlastik, Yemsan, Safir Tekstil, Mayteks, giderek ortaklaşa kurulan Mostaş, aklıma gelenler, kurulmaya ve üretime başladılar. Bu arada Veziroğlu Köyü yakınlarında Meyvit meyva suyu fabrikası kuruldu. Bu işletmelerin fabrikaların her biri aile ve yakın arkadaş birlikteliyle kurulmuştu. Babamında ortak olduğu Meyvit meyva suyu fabrikasının yıllık olağan genel kurulu olduğunda kar payı olarak bir kasa meyva suyu gönderilirdi eve. Katılım payları, paralar pul oldu fabrika borçları üstlenen birileri tarafından satın alındı sonrada battı.
Sümerbank’ta genel kurullarda ya yanlış yönetimden ya da başka sebeplerden pay diye kağıt parçaları verdi onlarda pul oldu, yatırım payları da küçüldü küçüldü gitti, battı batık haliyle özelleştirme denen miras yedi devrine kadar geldi karaya oturdu. Sonrası malum.
Mostaş, onlarda çok güzel makinalar ile üretime başladı yönetimin beceriksizliği ile gidemedi öz malımızda battı. Batanların ardı arkası kesilmedi her yıl bu tür batık haberlerine ilaveten dedikodularla batması hızlandırıldı.
Aile şirketleri de aile büyüğünün emekli veya rahmetli olması ile onlarda batmadı ama 30-40 senede devirlerini tamamladı. Yanlış anlaşılmasın ama şahısların ticari becerilerinin, kabiliyetlerinin yansımasını Manisa geneline yaydığımızda Manisa’lıların da ticari becerisinin olduğu pek söylenemez. Kanaatkâr insanlarızdır.
İşte böyle 50 yıllık ticarette kurumlaşması pek de uzun sayılmayan bir geçmişi, tarihi, mazisi, olan Manisa’mız fazla sıcak süt içmemiş olsa da yoğurdu üfleyerek yemeğe başladı.
Suya sabuna etliye sütlüye karışmaz küçük esnafın bol olduğu ahilikten kalma çarşı adabının da giderek azaldığı bir esnaf yapısıyla kazancını temin etmekteyken; 1960 yılının asansörlü ikinci büyük binası, ikinci sineması olan, zemin katı ile Manisa’nın ilk işhanında; bodrum katında ki ilk noteri, Rahmetli Selman Canuyar’ın işlettiği ilk lokali, ustam, Manisa’nın ilk mimarlarından Rahmetli Yaşar Mercül’ün, rahmetli ortağım Hakkı İplikçi’nin, Rahmi Yenice’nin inşaat, benim mimari büromun olduğu, Faruk Ozan manifatura mağazası, ilk havuzu, kayın validem Fehmiye Mutaf’ın ilk butiği, ilk amonyaklı ozalitcisi Mithat abi, Türk Ticaret Bankası, Metin Çetin ikiz kardeşlerin tuhafiyesi, İlk mutfak tüplerinden olan Milangaz Bayisi Kuşcular, Özkan Tuhafiye, Yaymanların konfeksiyon mağazası, ilk börekçi Abdurrahman Amca’nın bulunduğu bu kadar büyük binaya, filin beyazı olmaz ama Manisa’mızın olmuştu, BEYAZFİL adını verdik.
Kendi beyaz olsa da sigorta çalışanlarının mesai giriş çıkışlarında çarşıya renk kattığı ahenkli ve köklü esnafı ile farklı işyerlerinin bulunduğu Beyazfil. Bu kadar hatırası, Manisa’ya mimarisiyle bu kadar uyumlu, Manisa’nın malı olmuş bu binayı 2010 yılında bilindiği gibi belediyemiz tarafından tescilledik. İyice sahiplenelim iyice içimize sindirelim Beyazfil yaşlansa da gençlik aşısı yapalım istedik.Tutmadı. Ama Beyazfil’in kaderi gibi rengi de değişip önce gri sonra kararmaya başlamıştı.
Satıldı.
Satılmasın istedik.
Olmadı.
Mani olalım istedik bir hafta dayandı.
O da olmadı.
Manisalılar alsın istedik.
Kimsenin kılı kıpırdamadı.
İş yaygaraya vaveylaya kalmıştı.
Akademik Odalar ile çalıştım.
İmza kampanyası başlattık.
Almaya gücü olmayanlar 10.000 imza.
Yine olmadı.
Son gün gitme der gibi (çoğu esnaf otururken) insan zinciri olduk el ele tutuştuk. Sarmaladık Beyazfilimizi.
O da olmadı. Boynu bükük bir kaç kişi kalmıştık.
Tüm olmayanlara karşılık bizlerde; her çaresizliğin sonu gibi, kaderine razı olduk.
BEYAZFİL SATILDI.
Fazla geçmedi. Önce boşaltın, sonra kira artışı, tepeden aşağıya kayar şekilde iniş başladı.
Bunca geçmiş kötü deneyimlere karşı Manisa’lı geçmişi unutup bir araya gelemedi.
İyi de;
Beyaz fil SARI İNEK oldu verildi.
Sıra diğer ineklerde.
Narlıca’da ki ıngalı iki yılımdan sonra Karaköy’e geldiğimde 1952’i yazını gösteriyordu takvimler. Muratgermen’de babamında öğretmeni olan Fuat bey beş sene zaptetti, öğretti, sevgiyi, saygıyı, yalan söylemenin namertlik olduğunu. Hulusi bey başöğretmendi her bayram sıraya sokmak için kulaklar uzardı.
Orta okul lise derken çarşı bulvarı bit pazarı geç kaldığım zamanlar kestirme yoldu. Burası da bitti sırada ki gelsin dediğimde takvimler 1967’nin güzünü gösteriyordu Yılmaz komutanla üç dersin engelini beraber aştık.
O Hava Harp Akademi’ye giderken bende Yıldız Akademi’ye gittim. Maçka Valide Çeşme’den inerken Beşiktaş pazarına oradan Barbaros’un yokuşunu çıkardım zorlansamda. Rahmetli Gemlikli arka sıra arkadaşım Abdullah’ı evden alırdım yokuşta vites değiştirmede yardımcı olurduk birbirimize. İki dönem Kumla beldesinde Anavatandan belediye başkanlığı yaptı amansız hastalık götürdü ama hep dualarımda kaldı.
Akademi olan Yıldız’dan Üniversite olduğunda yine takvim 1973 Haziranıydı, diploma hazır değil çıkış belgesini aldım. Beklemedim. Koca İstanbul’un Laleli sokaklarında ki garajından ilk İzmir otobüsüne atladım, uyandığımda Manisa’da sabah ezanı okunuyordu.
Çok geçmedi mimarlık büromu açtım T cetveli okuldakiydi gönyelerde, ölçü cetvelini 41 yıldır sakladığım için hatırlıyorum masa ile sandalyeyi de ustam vermişti. Saydım bir, Alirıza Duranlı, iki, Ahmet Ergül, üç ustam, Yaşar Mercül, dört, Tuğrul Erdem, beş, beşinci bendim.
Heves çizmekte,
aşk her yerde,
gençlik serde,
proje bekle bekle,
altı ay geçti havayi sabrımın sonuna geldim. Bir proje ki özene bezene ilk çünkü ilk göz ağrısı. Sonra geldi arkası.
1976 yazıydı Bornova Hacılarkırı Topçu Kışlası’n da üç ay askerlik kısaydı ama aynı yıl verdiğim söz uzundu. Mutluluğun adı 1977 yılının 16 Nisanıydı. Televizyon parası yerine balayı yapalım dedik. İkimizin aşkı o kadar ağırdı ki 1972 model Renault arabamız giderken zorlanıyordu. Bir gece konakladık Kartalkaya Koru Motel’den sonra sola döndük Abant’a gitmek için.
Siyah beyaz fotoğraflarımız albümlerin birinde ama 1979 Batuhanı’mın doğum fotoğraflarının altında kaldı. Büyüttük üçümüzde iyi anlaşıyoruz derken Esram geldi 1982’de bağıra bağıra. Pabuçla ağzına mı vurmadık, hocalardan akıl mı almadık, neyse üçüne geldiğinde o da hanım oldu. Çekirdek bir aileydik 1974 model kamlumbağamızla sekiz yıl geze geze büyüttük onları.
Sabahları Batuhan’ı okula götürürken, Esra’yı dedesi bazen de babannesi götürüyordu, trampetini dahi yorulmasın diye annesi taşıyordu.
Keşke hala taşıyor olsaydık derken onların ki geldi 2004’te evlenen Batuhan’ın Alperen’i 2007’de geldiğinden iki ay sonra 2005 de evlenen Esra’nın Kerem’i geldi.
Dede oldum aman yarabbi daha çocuk sayılırdım, annem öyle diyor çünkü. Ama tarihler 1950-2007=57 olmuşum. İlk gelenlerin arkası kesilmedi Azmican’ın arkasından Esra’nın Zeynepsu’su gelmişti.
Büyüyorlar…
İlk gelenler okullu oldu ikinciler onların şimdilik defterlerini yırtmak için uğraşıyorlar.
1950 den 2014’de kadar geldik derken bu kadarcık yaşamışım. ama 65’e kadar gelmişiz.
Üçüncü defa geldi meclise yine komisyona gönderildi.
Konu balkon.
Dört aydır çözülemeyen mesele, Büyükşehir olduk güzelde, merkez iki ilçe bir sorumluluk telaşındalar ki sormayın gitsin.
“Bizim konumuz değil”, “bizim görevimiz olmayabilir.”
Hani vatandaşa hizmet, hani Fırat kenarında ki koyunun hesabı. “Bugün git, yarın gelin” yeni versiyonu. Kapı kapı dolaştırmaca; o kapıya git, öbürüne, öbürüne git, diğerine. Bıkan vatandaş eksik olsun “üç belediye olunca problemler çabuk çözülecek zannetiydik” zannetmeyle olmuyor işte.
Müteahhitler ile bağlı meslek mensupları, iki belediye Yunusemre ve Şehzadeler, bir araya geldiler. Konu malum imar. Bu meslek grupları imar planının olmamasıyla arsa sıkıntısına mı yansınlar? Arsa bulup da balkonlu mu balkonsuz mu diye ruhsata takılıp inşaat yapamamalarına mı yansınlar…?
Balkon vermek plan notlarını uygulamak ilçe belediyelerin işi. İnşaat ruhsatı vermek, imar planını uygulamak, plan notlarına uymak ilçe belediyelerin görevi. Diğer 15 ilçede şakır şakır ruhsat kesiliyor takır takır inşaat yapılıyor.
Bu toplantıda imar komisyon başkanı diyor ki; Cumhuriyet, Fatih, Yeni mahallelerde plan yok, dava var. Ne davasıysa balkon imar derken bir de dava mı ruhsat alamamaya problem oldu. Yandı gülüm keten helva, çözüm derken… Fatih, Cumhuriyet, Yeni Mahalle yani şeytan üçgeni. Buraları zaten iki katlı imar ıslah planlı bölgeler, hangi müteahhit orada iş yapacak da dava var deniliyor, işin bahanesi, Aşure ayındayız ya her şeyden karıştırmak lazım.
Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Cengiz Ergün, kentsel dönüşüm ile bu üç Fatih, Hafsa Sultan, Yeni mahalleyi çözmek için her meclise plan teklifi getiriyor “Du bakalım” diyorlar, problem ramazanda ki pide kuyruğu gibi uzayıp gidiyor.
Bu üç mahallenin planları kabul edilse iş gani hem de balkonlusundan.
Şu anda bu mahallelerde yeni planlamaya girecek alanlarda 20-25.000 kişi yaşıyor. Yeni imar planıyla 60-70.000 kişi yaşayacak yani bu kadar insana yeni konutlar üretilecek bunları bizim Manisa’mızın inşaatçıları ile buna bağlı meslek mensupları yapacak.
Sobalı yer evlerde ki yaşantı ile doğal gazlı konutlarda yaşantının farklılığını bu farklılıktan dolayı çocukların ailelerin yaşantılarının eğitimlerinin hayata bakış açılarını şöyle bir düşünelim.
“Hafsa Sultan’da Fatih Mahallesinde bir ev de yaşayan çocukları düşünelim. Ortalama 70-80 m2 evlerin çoğu: İki odası var bir de salonu salonda soba yanıyor odalardan biri ebeveyn odası diğeri çocukların, ortalama üç çocuk bir odada ders çalışıyor ve yatıyorlar. Salonda aile büyükleri televizyon seyrediyor, sohbet ediyor, salonda ki sobadan odaları ısınsın diye kapısı açık odada ilkokul, ortaokul, lise çağlarında ki çocuklar ders çalışıyorlar. O odaya üç masa sığmayacağına göre biri yerde biri kucağında ki kitap veya defterlerinde ödevlerini yapıyorlar. Çocuklar farklı cinsiyette olunca durum daha da karışık. Bunun gündüzlerini düşünün oynayacak alanları, top koşturacak sahaları, ailelerin oturup sohbet edecek parkları var mı?
(Bu yaşantı Manisa’nın çok yerinde böyle diyebilirsiniz. İşte imar planları bu alışılageelmiş ve gecekondulaşmış mahalleleri yeşil alanlar bahçeler içerisinde yapılacak konutlar ile her insanın her vatandaşın hakkı olan yeni çağdaş yaşam alanlarına dönüştürmek içindir. Bu tür planlama ile kentsel yenileme yapmak için bu bahsettiğimiz mahalleler şanslı, merkez mahallelerin bu şansları yok, onları bu şekilde yenileme imkanı yok.)
Bir de doğal gazlı her yer sıcak, sıcak odada ders çalışan çocuklar, sıcak mutfakta sabah kahvaltısı, balkonu, temiz havası, apartman katı, gündüz bahçede oyun alanı, bodrumda otoparkı olan siteler. okul, pazaryerleri, spor alanları, ev hanımlarının el ve beceri kursları için eğitim merkezleri, geniş caddeler, çarşı ve mağazalar.”
Böyle bir çağdaş yaşama “Du bakalım”
Kiralar, konut fiyatları almış başını giderken.
İnşaat firmaları ve buna bağlı mühendislik hizmeti veren bürolar ve çalışanlarından amelesine kadar.
İnşaata bağlı tuğlasından halıya, halısından perdeye, çiviye, beyaz eşya, mobilyaya kadar.
Ekonominin canlanmasına, ticari hayatın hareketlenmesinden, çocukların eğitimine, sosyal yaşantılarına kadar,
Ailelerin geçimine, mutluluk ve huzuruna kadar her yönüyle önem arz eden bir hayata;
“Du bakalım” demek…







