İçeriğe geç

SARIGÖL

imageimage

Ağustos’un son Cuma Namazı için Sarıgöl’deydik.
Namaz çıkışında pazaryerini, esnafı ve vatandaşı selamlıyarak geçen başkanlar halktan büyük ilgi gördüler. Necati Başkan sakin ve saygılı tavrıyla bizim kadronun sempatisini kısa zamanda kazandı. Cengiz başkan da bu tavırdan hoşlanmıştı ki proje vaadlerini bir bir sıraladı.

Yeni yapılmış belediye binasını gezdik, önünden geçen genişce yolu başkanımız “prestij yolu yapalım kaldırımları geniş tutup vatandaşı bu yolda gezdirelim dekoratif aydınlatma direkleri ve ağaçlandırılmış yol Sarıgöl’e canlılık verecektir.”

Sarıgöl’ün bağlarla dolu ovası Antalya’nın seralar bölgesi görünümündeydi, yeşil yerine beyaz. Sarıgöl adını; yüksek tepeler arasında ki gölü andıran ovası, tepelerden bakılınca bağbozumundan önce üzüm salkımlarının renginden ve bağbozumundan sonra da sarı kırmızı renklere bürünen asmaların renginden almış olmalı. Sarıgöl.

Dallas Mevkiine çıktık (adını değiştirmek lazım) yüksekçe bir mevkiden sera görünümlü Sarıgöl Ovası’na baktık. Aziz İstanbul demedim ama Azametli ova dedim. Beyaz çizgiler çizilmiş yeşil asmaların üstüne. Ovaya sahiplenmiş Sarıgöllüler, üzüme de sahiplenmişler. Kesip, serip her iki anlamda çuvallamıyorlar. Bir bebek bakıcısı gibi asmaları kundaklayıp, üzümleri hafifçe uyandırmama edasıyla sessiz sakin ve itina ile asmadan alıp, kasaya yerleştiriyorlardı.

Tarım arazisi; son zamanlarda gündemi meşgul eden, çeşitli sebeplerden konut, sanayi, en son da maden ve termal su arama gibi sebepler ile ekilir biçilir hem de yılda üç defa ürün veren verimli toprakların bulunduğu Gediz Ovasının kıymetini bilemeyen bizlere örnek olsun Sarıgöl.
(Manisa da mısır tarımı, Alaşehir termalsu santralı)

Tutarsız ve gelişigüzel ayarlanan baş fiyat politikalarına kurban edilen üzüm üreticileri; kendi başlarını becerenler, üzümü bandırmada, sermede, kurutmada, toplamada, çöpünden ayıklamada her merhalesinde kolaylık ve pratik çözümler için kendi kendilerine yeni icadlar bulanlar ama satmaya gelince çaresiz kalan bağcılar.

Çaresizlerin çaresi çokkk önceleri TARİŞ vardı.

Tariş; Ege Bölgesinde ki kooperatifler birliği, pamuk, üzüm, incir, zeytin ve zeytinyağı. 1913 yılında Aydınlı incir üreticileri ile Milli Aydın Bankası ve Tariş Bank işbirliği ile kuruldu. İncir üreticileri tüccara karşı sıkıntılı ve bağımlı haldeydiler yani tüccarların finansmanı ile üretimi sürdürüyorlardı. Bu finansmanı sağlamak için Bölgenin önemli üreticileri bir araya gelerek öncelikle üreticinin üretim sürecinde ihtiyacı olan kredinin temini için 1913 yılında Milli Aydın Bankası’nı kurdular, daha sonra 1915 yılında da Tariş’in temeli olarak İncir Müstahsilleri Kooperatifi’ni kurdular. Böylece incir üreticileri bir kooperatif çatısı altına girmiş oldular. Bu yıldan sonra sırasıyla diğer tarım üreticileri (pamuk, üzüm, zeytinyağı) kooperatifleşerek bu birliğe üye oldular. Adı da Tarım Satış Kooperatifleri Birliği yani “TARİŞ” oldu.

Tarişin ne olup bittiğinin hikayesi ve yolculuğu çok uzun. Ancak üreticilerin kurduğu bu birlik yine üreticilerin ayaklarına kurşun sıkmasıyla zayıfladı. Pamuk teşviklerinin kalkması, incirin kurtlu olanlarının hediyelik paketlerde kullanılması, zeytin ve zeytinyağı politikaları ile zayıflayan birlik üreticinin arkasında duramaz oldu. Oysa üreticiler için bir devletti. Zayıfladı, finans için (bankalar zaten satılmış ve el değiştirmişti) kredi bulamaz üreticiye destek olamaz hale gelmişti. Üretici kendi başının çaresine bakmağa başladığında Tariş de kendi başını kurtarma çareleri arar oldu.

Kendi ayağına kurşun sıkmayı biraz açayım. Rahmetli babam ayakkabıcıydı ama 10-15 dönüm de bağımız vardı. Her yerli Manisalının o devirlerde mutlaka bağı vardı. Bağım yok diyenin memur olduğu anlaşılıyordu. Ama o zaman ki anane memurlara bağbozumu zamanında seçmece üzümlerden sepetler ile üzüm dağıtılırdı.

İşte o zamanlarda hasattan önce her Tariş üyesi bağcı, Tarişe taahhütte bulunurdu ” ben bu yıl şu kadar ton üzüm teslim edeceğim” diye. Bu teslimde çok az sapmalar olurdu, Tarişte alacağı üzümü bilir ona göre yurtdışı pazarı arar bulur üzümün teslim fiyatını önceden üreticiye bildirirdi. Yıllar sonra, işte bu esnada uyanık geçinen üreticiler tüccardan fiyat ister Tarişin fiyatından bir kaç kuruş fazlaysa tarişe vereceği üzümden kısar taahüdünü yanlış hesapladığını söyler, teslim edeceği üzümden kısacası sözünden caydığını ve kendi üzümünden çaldığını tüccara el altından satardı.

SONBAHARLARDA BAĞBOZUMU
Sonbahardır hala hüznümün dalga dalga geldiği
Çocukluğumun anılarımın gözümün önüne serildiği
Bağbozumunu hiç unutmam köpeğim Koca Gudo’yu
Dedem derdi, memleketten herhalde ismini koyduğu
Üzümün billur rengiyle ağızda kütürdeyen sesi
Sonbaharın esintilerle gelen serin nefesi
Elimde sapanta koşarken o ağaçtan o ağaca
Gitme der gibiydi peşinden koştuğum saka
Rengarenk tabiat, sarı kahverangi oldu yeşiller
Kırmızı olmuştu bağ damımızın yanında ki çitlenbikler
Üzüm çuvalları çoktan gitmişti sergiden Tariş’e
Boş sergi yerinde binerdim üç tekerlekli bisiklete
Babam son bir defa yoklardı etrafı, damı, bağı
Annem vedalaşırdı komşularla gözleri ağlamaklı
Sararan bağlar renkli asmalarda çiğ taneleri
Eşya yüklü at arabasının dingilinde göç sesleri
Geride bıraktığım bidaha ki seneye özlediklerim
Silerdi özlem dolu yaşlı gözlerimi küçücük ellerim
Hem bağ, hem çocukluğum hem de babam gitti hayatımdan
Ömrümce unutmayacağım anımdı hepsi çocukluğumdan
Hüzünlü Sonbaharlarımdan

Babam her yıl bu anlayışa karşı çıkıp Tarişin yaşaması ve bizler için var olduğunu söylemesine rağmen bu cayma ve çalma anlayışında ki üreticiler her yıl artarak çoğalırdı. Uyanıklar arttı, battı, bağını sattı ama dürüst olanlar işte Sarıgöl’de ki gibi hala başlarının çaresine bakarak kendi pazarlarını kendileri buldular. Üzümün bir kısmını yere yaydıkları kaneviçelere serdiler, bir kısmını kaneviçeler ile örttüler. Serdiklerini kuru üzüm olarak, örttüklerini yaş üzüm olarak sattılar.

Necati Başkan sabırla iyi niyetle Sarıgöl’e büyükşehrin elinin değmesi için Cengiz Başkanımızı ve bizleri gezdirdi, Sarıgöl halkının ihtiyaçlarını anlattı, yapmak ve yaptırmak istediklerini makul ölçülerde ve ihtiyaç olan projelerin yapılmasını istedi.

“Niyet hayır,akibet hayır.”

Necati başkanın hayırlı, halisane niyeti, Cengiz Başkanımızın projeleri (garaj, gençlik merkezi, otopark, park, meydan, çocuk kulübü…) ile Sarıgöl’ün hayırlı akibeti olacak.

BEYAZFİL

Gazetelerde haberler “BEYAZFİL satıldı, yankıları sürüyor.” Türkiye’de kamuya ait binalar ilk ne zaman satılmağa başlandı hatırlamıyorum ancak Manisa da yanılmıyorsam Beyazfil ile birlikte üçüncüsü oluyor Et Balık Kurumu, Sümerbank ve BEYAZFİL.

Satışlar halk tarafından hoş karşılanmıyor, yapımız olarak da bu böyledir toplum olarak daha doğrusu Manisalı olarak pek öyle onu bunu satıp sermaye elde etmek, sermayeye katkı sağlamak bunları yapabilecek ticari dehaya sahip değiliz. Bu kendi malımızda olduğu gibi milliyetçi yapımız itibariyle devleti baba, gayrimenkullerini de kendi malımız gözüyle bakarız.

Hal böyle iken bu anlamda devlete ait gayrimenkuller satılırken hayıflanır üzülürüz bilhassa kamuya mal olmuş mallar daha da bir yüreğimizi sızlatır. Cumhuriyet döneminden önce de sonra da elde edilmiş olan bu gayrimenkuller dedelerimizin devlet çalışanlarımızın üstün gayretleri çalışmaları sonucu kazanılmış her devlet idareci ve yöneticisi kendi malı gibi korumuş ve kollamıştır. Bazıları zamanımıza kadar gelebilmiş bazıları bizden önceki zamanlarda satılmış.

Atadan kalmış vakıf mallarının dahi bazı şahısların elinde olması hayretime mucip olur. Vakıf malı satılmaz el uzatılmaz diye hadis olmasına rağmen.

Satmak en kolaycı iştir, alınırken çekilen sıkıntıları kolayca satanlar bu tarafını düşünmez. Rahmetli babama benim de şahit olduğum arkadaşı takılırdı “yahu İslam Esnaf Kefalet Kooperatifindeyken toplantılarda bize bir bardaktan dokuz kişiye su içirirdin bardak almazdın şimdi ne oldu”dediğinde, “öyle yapmasaydık bugünkü duruma gelinmezdi” derdi babamda.

Yine Manisa Ticaret Odasında Rahmetli Hasan Türek’in başkanlığında bir toplantıda zaman uzamış akşam yemek vakti geçmiş yönetim kurulu üyelerine tost almışlar karara geçmişler (akşam bir lokantaya gidip yemek yememişler) babam bir daha ki toplantıda bu kadar tostu ne zaman yediniz diye espriyle karışık sorgulamış. Böyle yapmakla organize sanayi bölgesi kurulmuş, sivil toplum kuruluşları o zaman ki yöneticilerin devletçi anlayışı ve korumacılık alıgısı ile kazanılmıştır.

2009 yılında belediye yönetimine geldiğimizde de Cumhuriyet döneminden 2009 yılına kadar kazanılmış gelmiş geçmiş belediye başkanlarımızın gayretleri ve anlayışları sayesinde biriktirilmiş gayrimenkuller 2005-2009 döneminde ki başkan tarafından satılmıştı hem de yok pahasına.

İstanbul, Ankara derken satım alışkanlığı Anadolu kentlerine sıçradı.Müsrif babanın satılacak mal ve bir şey kalmayınca evde ki bakır tencere ve kapları satması gibi.

BEYAZFİL. Bir kentin, mütevazi mazbut yaşayan bir kentin simgesi. Çok katlı binaya alışık olmayan tarihi mekanların çok olduğu esnafının ahi adabıyla çarşıda alışveriş yaptığı, sabah ezanla açılan dükkanların akşam ezanı okunmadan kapandığı öğle ve ikindi namaz vakitlerinde dükkanının kapısına sandalye koyup hemen geleceğim anlamını taşıdığı, hırsız ve uğursuzdan uzak güvenli yardımsever esnafı ve Manisa. Sadece Manisayı bilen, İzmir’e dahi gitmeyi yolculuk addeden İstanbul’a mal almağa giderken dükkanını aynı işi yapan komşusuna emanet eden esnafı ve Manisa.

2400 metrekare alanda çok katlı kocaman, beyaz tarak sıvalı (ki o zaman ki yıllarda sıva olarak mozaik tarak sıva kullanılırdı) binayı görünce adını koyuvermişler BEYAZFİL. Belediyenin arsasına yapılan bu bina sigortanın malı olmuş kimi borç diyor kimileri başka şey, 60’lı yıllar. 1970 de benim mimarlık stajımı yaptığım ustamın Rahmetli Yaşar Mercül’ün mimarlık bürosu buradaydı.
Daha sonra ortak olduğum Rahmetli Hakkı İplikçi’nin mühendislik bürosu buradaydı.
1973 yılında açtığım ilk mimarlık bürom buradaydı.
1977 yılında kayınvalidem olan Rahmetli Fehmiye Mutaf’ın butik işyeri buradaydı.
Rahmetli Abdurrahman Amca’nın börekçi dükkanı, Yaymanların konfeksiyon mağazası, Türk Ticaret Bankası, Erdinç-Mehmet Yumrukaya’ların beyaz eşya mağazası, daha kimlerin kimlerin dükkanları vardı.

Sinemasında çok film seyretmişti Manisalılar. Çarşının remzi, çarşının simgesiydi. Hükümet binasından ve bankalardan çıkan memur ve çalışanlar şimdi ki Vakıf işhanının önüne geldiklerinde buradan karşı tarafa geçerlerdi. Şimdi Şanal Mağazının olduğu o zaman Emlak Kredi Bankası tarafına geçerlerdi. Beyazfilin revaklı ve çok katın verdiği gölgelik alanda kaldırımda yürürlerdi bu yürüyüş güzergahı her bir Manisalı da alışkanlık haline gelmişti.

Revaklı iç ve dış cepheleri sayesinde Manisa’nın yazın güneşinden kışında yağmurundan korurdu alışveriş yapanları. İç kısmında revaklı yürüyüş koridorlarının ortasında iç bahçesi ve alt katını yaşanılır ve kullanışlı yapmak amaçıyla yapılan havuzun günün her saatinde fiskiyesinden suyu fışkırırken yaz günü çarşıya serinlik verirdi. Çarşı kalabalık olduğunda Beyazfilin mesaisinin bittiğini bilirdi esnaf.
Manisamıza saygılı bir binadır mimarını hatırlamıyorum Mustafa Kemal Paşa Caddesi yönü çok katlı yapılmışken arka cephesi iki katlı olan belediye ve tek katlı havuzlu çarşıya saygıdan bu kısımda üç katı geçmemişti. Revaklı geçişleri olan ilk ve tek binadır BEYAZFİL. Bu plan anlayışı ile Şehzadeler Şehri Manisamızın Osmanlı mimarisinde ki hanların ve medreselerin revaklarından esinlenmiş ve Cumhuriyet Dönemi mimarisinde bunu yaşatmayı amaçlamıştır. İki kolon arasını hafif kavisli kemerler yaparak yine Osmanlı mimari anlayışınını yaşatmıştır.

Tüm bunlar düşünülerek ve korunması amaçlanarak 2012 yılında Manisa Belediyemiz tarafından İzmir 2 no’lu Kültür Varlıkları ve Anıtları Koruma Kuruluna tescil ettirilmiştir. Hem BEYAZFİL hem de Belediye binamız aynı tarihlerde tescillenmiştir.

Biraz değil çok eskilere gidelim; Manisa’nın Mağnezya olduğu, Bizanslı olan Laskarislilerin yaşadığı devirlere gidelim, Laskarislilerin hakim olduğu zamanda ki çarşıya. Evet o devirlerde çarşı şimdi bit (sipahi) pazarı dediğimiz çarşının bulunduğu yerdeydi.

1313 yılında Saruhan Beyliğinin eline geçen Mağnezya önce adı değiştirildi Saruhan oldu. İlk olarak İlyas Bey Mescidini yapan Saruhanlılar Laskarislilerin (Leskeri İli) bulunduğu çarşıya müslüman esnafı yerleştirmek için Taşçılar Mescidini inşa ettiler. Zamanla Rum Ermeni ve Yahudi esnafı çarşıyı terkettiler. 1593 tarihinde Manisa’nın Osmanlı döneminde Rum Mehmet Paşa Bedesteni yapılarak çarşının canlılığına bir başka işlev daha yüklemiştir.

Bu kadar eskiye dayanan bu çarşımız; Manisamızın alışveriş yapılan mekanlarının Uluparka ve garajın buradan taşınmasıyla şimdi ki garaj cıvarına taşınmasıyla eski canlılığını kaybetmiştir. (Bkn.Muhteşem Bedesten)

Çarşımızın eski canlılığına kavuşması için belediye başkanımız Cengiz Ergün bir takım düzenlemeler yapmış ve daha da yapmak istemektedir. Beyazfil’in karşı tarafında bulunan kısa mesafeli sokakları sevgi yollarını yeniden ele alarak yaşanılır hale getirdik. Belediyemizi daha önce ki yönetim Laleliye taşımak istemesine rağmen aynı yerinde muhafaza ettik. Kuyumcular Caddesinde ki (Dr.Sadık Ahmed) dükkanların cephelerini yeniledik, yine bu caddenin arkasında ki Taşçılar Mescidi cıvarında ki sokakların zemin kaplamalarını tarihi çarşıya yakışır şekilde taş kapladık. Hafsa Sultan Camisi ile Hatuniye Camisini birbirine bağlayan yolu Çarşı Bulvarının refujunu yeşillendirip dekoratif aydınlatma ile aydınlatıp bulvarı tarihi iki camiyi birleştirdiği için kırmız tuğla ile kapladık. Bedesten Meydanını yaptık, Kırmızı evi, Efendiler kahvesini korumaya alıp tescilleyip restore ettik. Yakın zamanda sipahi (bit) Pazarının tüm dükkanlarının cephelerini yenileyeceğiz. Sokak aydınlatmaları, çınar ağaçlı gölgelikli meydancıkları ve esnafın yapılaşmasıyla tekrar canlanacaktır.(Bkn.İşte şimdi bit pazarına nur yağacak)

Yeni tamamlanmış olan Emekliler Parkı otoparkı ve üst yeşil alan peyzajı ile yenilecek olan bu mekanın altında ki 400 araçlı ve Kütüphane yanında yapımına yeni başlanan 600 araçlık otoparklar sayesinde çarşımızın sokaklarında ve ana caddelerinde parketmiş araçlardan arındırılacak hatta yine başkanımızın planladığı bir kaç yıl sonra BEYAZFİL önünde ki caddeyi belli saatlerde trafiğe kapatıp yayaların daha rahat gezmeleri alışveriş yapma imkanları sayesinde çarşımıza çok büyük bir canlılık kazandırılacaktır.

Bir Manisalı olarak bir Manisayı seven belediye başkanı olarak çarşımıza bu kadar önem verir canlanması ve yaşatılması için bu kadar proje ve yatırım yapılırken .BEYAZFİL’İN SATILMASINA NASIL RAZI OLURUZ. Birer Manisalı ve esnaflar, sivil toplum kuruluşları olarak nasıl bu kadar sessiz kalırız.

Tescilli diye yırtınıyoruz tescillenmesinde bir hayır var demek ki. Dedikodu duyum falan değil yapılma ihtimali olan varsayımlardan bahsedeyim. Minare kılıf hikayesi her zaman geçerlidir. Manisada ki bir çok benim diyen hatta 10-15 yıllık binalardan çok saha sağlamdır BEYAZFİL.

“Çürük raporu elde işte, ne yapalım?” diye kasılmalar
“Yıkılmasın mı? Bunca canın hesabını kim verir?” gibi sızlanmalar.

İşte görüyoruz Kentsel dönüşüm deyip hem raporu hem krediyi
Yıkılıyor eskiler yapılıyor yeniler kentsel dönüşüm neyi değiştiriyor ki?

Bir gün gelecek taşınacağız her birimiz başka yerlere.
Mazbut, Mahdut, Mahfuz, Makbul, Mazruf, Manisa nerde?

BEYAZFİL’in adını sarı öküz koyalım kapının önüne koyverelim
Ama daha sonra sıra bize gelecek kimse inanmıyor hala boşverelim.

“Ne farkeder altı da bir üstü de birdir yerin” diyenler
Çalışkan, gayretli, vatanperver, vatansever gelmiş gidenler

Toprakta olsalar dualarla arşa yükselenlerdir.
Sessiz kalanlar bir avuç toprakla gömülüverenlerdir.

BURAYA KADAR GELDİK YA !

imageimage

Bir fotoğraf götürür yıllar öncesine,
Bir melodi kulağa geldiğinde öylesine,

Derin bir hüzün çöker yıllar, yıllar geçmiştir,
Gözler buğulanır yıllar sonra sona gelinmiştir.

Ne kadar da hayal kursam ömür yetmez.
Olacaklara yetinmekten başkası elden gelmez.

Arıyorum gençliğimi siyah beyazlarda kareler,
Her şey renkli şimdi, çocuklar, gençler, caddeler.

Geriye bakarım, kim ne derse desin, takılı aklım,
Her şey renkli de siyah beyaz saçım sakalım.

Gülmüyorsun derler, çocuklar gibi sevinemem ki
Gelmiyorsun derler, canım çekmez eğlenemem ki

Geç bunları geç nefsim, yıllarca seni çektim.
Hala mı şunun şurasında bana hükmedeceksin?

Kanmam yalanlarına dolanlarına şimdi başka yoldayım.
Ben şimdi başka dünyaların hülyasındayım.

Başka kapılar açılır giresim gelmez,
Yolu uzun bunların, takatım yetmez.

Hep bir engel vardır aklımın köşesinde,
Kısa metrajlı filmler şimdi vesveselerimde.

Dün geride kaldı, gün bugündür, dem bu dem.
Önüm arkam, sağım solum, sobe, ebem.

Çıkmayan canda ki ümidim, önümde gidenlerde.
Her bir basışta, her zıplayışta ki küçük ayak izlerinde.

“Dede” demeleri öyle bir hoş geliyor ki kulağa,
Ne yapayım gençliği mi, buraya kadar geldik ya.

15.Ağustos.2014 / 00.30

BUGÜN 23 NİSAN

imageBUGÜN 23 NİSAN
ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK

Elli sene dile kolay derler
Gel bi de hayata sor, nasıl geçti seneler

Ortaokul, lise, üniversite, fakülte
68 kuşağı dediler bize nedense?

Yılları yıllara ekledik etmedik hiç münakaşa
Bazen naz yaptık, küstük, daha çok yaptık şaka

Güldük, ağladık, düşündük, üzüldük,
Ama hep birbirimizi seven sayan üçlüydük

Üçlü fotoğraflarımız efsane oldu dillerde
Sık poz vermezdik özel zamanların haricinde

Babaydı Başkan Zafer hep toplardı bizi,
Bir toplanıp gelemezdi Dişçi Remzi

Bana gelince ekseri ‘dur bakalım’ derdim
‘Hadi ya’derdi Zafer ‘size ömrümü verdim.’

Kızdırırdık ikimiz bir olduğunda diğerini
Alınmazdık hiçbirimiz bilirdi sıranın kendine geleceğini

75, 76, 77 yıllarında evlendik her birimiz sırayla
Eşlerimiz, arkadaş oldular onlarda.

Zaman geçti, geçti yıllar, işte yine beraberiz bugün
Allah sağlık versin hepimize bir olalım hergün.

23 Nisan bugün Çeşme’deyiz tatili fırsat bildik
Çocuklarımıza torunlarımızı verdik Bayrama gönderdik.

Telefon, televizyon yoktu gençliğimizde
Şimdi haber yapacağız bu birliğimizi face’te

AKŞAM VAKTİ

Akşam Vakti ezanla duyurulunca
Alaca karanlık çöker şadırvana
Sesi gelir sessizliğin içinden
Kaamet getirir müezzin, mahfilinden.        04.04.2013
image

KOLLİDA, KOLDA, KOLA, KULA.

Dün Kula’daydım. Ankara’ya giderken kenarından kıyısından çok geçmişimdir, meslek icabı da Kula Evleri’ni yıllar önce ziyaret edip gezmiştim yirmi senedir gitmemişim. Kula yirmi yıl öncesine göre çok değişmiş muhakkak ama olumlu yönde değişmiş güzel meydan ve yol düzenlemeleri yapılmış ve yapılmağa devam ediliyor.

Kula bir hazine; tarih, kültür, gelenek, esnaf, yemeği ve halkı olarak bir hazine gitme sebebim olan Jeopark en önemli özelliğinden biri unesco belgeli jeoparkı incelemeğe alanı gezmeğe gittim. Şunu da açıksa söyleyeyim Jeoparkın ne olduğunu burada gördüm yanından gelip geçtiğimiz taşların yakından bakılınca taş değil plastikimsi bir malzeme olduğunu anladım.

Tabiat harikası: Milyon yıllar öncesinden patlayan yanardağlar, krater ağızları, görünüş olarak dahi ürküntü veren heykelimsi tepeler ile tarihte KATAKEKAUMENE (Yanık Ülke) diye adlandırılmış bu bölgede yıllar önce akan lavlara paralel yolculuk yaptık. Yeraltından çıkan lavlarla oluşan peyzaj ve heykel görünümlü kayalar, el değmemiş üzerinden dahi yürünmemiş milyon yıllık lav akıntıları aralarına yine lav kumundan yapılmış yılankavi yaya yollarında yürürken aklınıza gelen krater patlamaları ve onun ürkütücü görüntüsünü hayal ederek yürüyorsunuz bu patikalarda. Yer yer mağaralar, püskürmüş kütleler, çukurlar, dikensi lavlar, tüfler. Koca kitleyi elinize aldığınızda var yok denecek kadar hafif, az ötede ufacık bir taşın ağırlığı her biri hayret verici. Kırmızı toprak, bazaltlar, kapkara kayalar, pullu katmanlar, güneşle parlarken, yerin derinliklerinden fışkırmış gibi duran sütun görünümlü kayalar, kıvrılarak akan Gediz Nehri yıllardan buyana aktığı ve yatağını aralıklı zamanlarda canlanan yanardağ ve bunların lav akıntılarının itmesiyle yatağını çok kere değiştirmiş. Bu da Kula Jeoparkı’nı diğerlerinden ayıran önemli özelliklerinden biri.

Yer yer yerleşimler, köyler, eski tarihi antik kentler. Antik kent kalıntılarından yapılmış evler, konaklar, duvarlarda duran kesme taşlar, üzerleri figürlü köşe taşları, bize tarihin tekkerrürünü göstermek ister gibi duvarlara yerleştirilmiş. Antik mermer ocağından çıkarılan parça mermerlerin köy yollarına döşenmesinden ve güneşle parlayan bembayaz yolları olan köy, Gölde Köyü. Antik kentin adı Kollida imiş literatürde bulamadım Kollida, Kolda bize gelinceye kadar Gölde olmuş, belki Kolda’dan Kola ve giderek Kula ismi de buradan gelmiş olabilir.

Köy yapıları yıkık, nüfusu üç beş hane var yaşayan. Duvarları mermer, yolları mermer bembayaz bir köy önce tescil sonra restore edeceğiz jeoparkı gezerken bir akşam burada konaklayacağız, en azından gelenekler yöresel yemeklerin yendiği gündelik dinlenme mekanları oluşturacağız.

Ne tarih ne tarih: Sert granit taşlara oyulmuş dikdörtgen, harbiden dikdörtgen öyle eğri büğrü değil. Nasıl oydun bu sert kayayı ne ile oydun tarihsel filmlerde görüyoruz insan kıymetinin olmadığı ama ölülerinin çok kıymetli olduğu (tabii asilzadelerin kral sülalesinin) bu kayalar oyularak gömülmüş. Mezarların ölçülerine bakınca bir aile mezarlığı gibi, uzak yörelerden getirilmiş beyaz taşlardan da ( mezarlık bölgesinde beyaz taş yok çünkü) mezar taşları yapılmış olmalı ki define avcılarından arta kalan beyaz taş parçaları bunu gösteriyor. Beliki binlercesi bu alana yayılmış büyük medeniyetin antik kentin asri mezarlık bölgesi olabilir bir çok tapınağın var olduğu kabul edilen bu bölgede araştırma yapmak tarihe ışık tutma açısından önem arzediyor. Lidya Medeniyetinin; Sart, Saittai, Kollida gibi antik kentlerinin bölgesine ait olabilir bu mezarlık.

Araçla gidip gidip durduğumuz ve gezerken giderken jeopark alanının bir halkası bir ringini oluşturduğumuz bu geniş alanda, arada bir bu antik kentlerin kalıntıları bizleri bir başka zamana götürüyor. Bu alan zamana yolculuğun çok net yaşandığı bir alan. Gez, gör, yaşa, hayal et, zamana yolculuğun sonunda bir rüyadan uyanır gibi Kula’dan başladığınız yolculuğuğa yine Kula’ya dönüyoruz, zamanımıza 150 yıl öncesine ve 2000 li yıllara.

Kula bir hazine derken bunu kastetmiştim; milyon, bin ve yüz yıllar öncesinden zamanımıza geldiğimizde Kula’yı ele alıp bu tarih ve zaman evrelerini her birini tek tek işlemek yaşamak ve gelen misafirlere yaşatmak açısından uzun soluklu bir çalışma gerektiriyor.

Bu güne kadar hep bir ucundan tutulmuş gibi bir görüntü var, derinlemesine ve tarih ringini gerektiren çalışma açısından ekip değil ekipler ile ama başlandığında bırakılmayacak bitirilecek bir çalışma gerektiriryor. Burada çalışacaklar bunu iş edinecekler hatta hayatlarında bir anı olacak Kula.

Milyon yılın tarihçileri, bin yılın tarihçileri, yüz yılın tarihçileri; arkeoloğ, sanat tarihçi, heykeltraş, ressam, yazar, çizer, mimar, kültür ehli, hikayeci, makaleci, televizyoncu, tiyatrocu yapılmışların bulunmuşların yapılacak ve bulunacakların her biri bir sanat dalına konacak ve oradan seslenecek sahnede oynanacak, kitablara konu olacak, roman olacak, hikaye olup elden ele okunacak, resim olup tablo olup duvara asılacak, heykellerin animasyonu yapılıp parklara meydanlara Kulanın girişlerine konacak. Makale ile ilgi, televizyon ile görgümüz artacak, reklam ile rağbeti arttırılacak.

Geçmiş ile beraber henüz bozulmamış Kula Çarşısı, evleri, sanki ahilik teşkilatı ve o terbiyede ki esnafı, kendine has Kula Yemekleri, sokakları, park ve meydanları da belediye tabii büyükşehir belediyesinin desteği ile ele alındığında.

Kula lavların küllerinden, antik kentlerin yerleşimlerinden günümüze gelecek. Kula evlerinde, tarihi çarşısında, kahvehanelerinde, çayhanelerinde bunlar konuşulacak sonra Kula’ya hayran kalınacak avrupa kültür kenti, medeniyetler kenti, doğa peyzajı jeopark ve lavlarda yetişen çiçekler ile flora şehri olacak.

Her birimizin hikayesi olması için; aklımızı toplayalım, fikrimizi kollayalım, kollarımızı sıvayalım, çalışmaya başlayalım.

KOLLİDA, KOLDA, KOLA, KULA…

20140804-181844-65924388.jpg

20140804-181845-65925187.jpg

20140804-181846-65926130.jpg

SEVGİLİ YUNTDAĞLILAR

ELİ ÖPÜLESİ AMCALAR, DEDELER, NİNELER,
Yunt Dağı kelimesinin anlamını bulamadım, fazla da araştırmadım, ancak bildiğim birbirine iki üç beş altı kilometre mesafede irili ufaklı köylerin oralara buralara serpiştirildiği bir dağ. Kimi 500 kimi 300 kimisi de 200 yıllık köyler. Ama çok enteresan bir bölge. İnsanlarına baktığımızda; tevekkel, sabırlı, gözü tok, sırtı pek olmasa da sessiz, sırlarla dolu bir bölge.
Bazı yerleri çam ormancığı, bazı bölgeleri makilik, çitlenbik ağaçlarına aşılanmış fıstık ağaçları çoğunlukta, biraz zeytin, biraz karaağaç, ahlat, çok az bağ. Taş, kaya, kireç taşı toprak, verimsiz kıraç arazi yumağı. Hani taşı sıksan suyu çıkacak işte ancak böyle yaptığınızda biraz geçim kaynağı olabilecek cinsten bir bölge.
Düne kadar devlete su için göbekten bağlı, tütün üreteceğiz diye belinden kırık, hayvancılık yapacağız diye elde seğirtme önde sığırtmaç bir kuru kemik keçi, derisi kemiğe yapışmış inek, bir kaç da kırkık koyun.
Sütünden peynir kendine kadar, tereyağı pazara kadar, çökelek ömürler tükenmiş, devlet seçim zamanı köylüyle çömelmiş, derde çare arar gibi başbaşa, ama köylü yine el başta, tencere boşta, göz yaşda, gençler göçte, yaşlılar gideni geleni gözlemekte.
Yüzlerinde derin çızıklar çukurlar uçurumlar oluşmuş, saçlar kırarmış, yüzler kararmış, kırk yaşa baktığında altmış gibi, güneş yanığı yüzler, nasırlı eller, ama o kadar da gayretli, meşakkatli, şefkatli, o kadar da yufka yürekler.
Dar virajlı yollar git git 50 hane, az daha git 150 hane, hani gençler? Şehirde iş de, çocuklar ileri ki köyde ki okulda. Taşımacılık eğitim, taşımacılık işçilik, taşımacılık hayvancılık, her işin başı taşımacılık ama yollar daraçlık sağ sol tepeler kayalık taşlık, uzaktan köpek sesi bir sığırtmaçın ıslığı eşelenen tavuk, koşuşan çocuk, sessiz ihtiyarlar, kapı önüne oturmuş kadınlar, nineler, hepsi bir ömür denen tiyatro sahnesinde ki dekor, hep bir olmuş oyuncular, her gün aynı iş, aynı aş, aynı telaş, her gün aynı gün, her günü aynı oyun.
Yapacak çok iş var. Bunca yıl beklemişler devlet var diye diye umutlanmışlar. Yapıldıkça bi şeyler bu da varmış bu da yapılabiliyormuş. Hizmeti görmüş hezimeti anlamışlar, gayreti görmüş selameti anlamışlar, samimiyeti görmüş mahrumiyeti anlamışlar. Yine de bağlılar sanki göbekten kopamıyorlar gelenekten, sıyrılamıyorlar yanlış yapmışlar demekten, düşünemiyorlar, bazıları hep onların yerine düşünür gibi gözükmüşler.
Tanıdım dağı tepeyi, tanıdım bir kaç güdük ağaçı, o fıstık bu ahlat o çalı bu çırpı, tanıdım dikenli çırpılardan yapılmış ağılı, tanıdım geçim kaynağını.

Sıksan memelerini eline bulaşmaz sütleri,
Bir kaç domates biber fidanı susuz kalmış dipleri,
Çiçekler konserve kutularında,
Hayaller, rüyalar hep umutlarında.
Dibekte döğülmüş buğdaydan
Bahçenin köşesinde ki fırından
Ev ekmeği; en hakikisi, en nadidesi, en eskisi atadan dededen kalmış katkısız, umutsuz, devletsiz, himmetsiz.
Kadının eli değmiş
Erkeğin emeği akmış
Dedenin öğretisi
Nenenin duası
Evin nefesi
İşte bu yaşam felsefesi.

(Olmalı ama değil)
Ustası çırağı, ateşi çerağı tutacak her biri, umut geldi gözlere, muhabbet geldi dillere, geçim değdi ellere. Çatılar çatkılar yeniden kurulacak her bir köşe dip bucak kavuşacak hizmete. Hep birlikte elele önce imece sonra imrenmece. Böyle gelmiş böyle gitmez demece. Az kaldı böylece.
Hizmeti istemeden vereceğiz, yapılanları göreceğiz, yapılacakları ümit edeceğiz, biz belediyeciyiz, biz hizmetkarız, biz hizmet etmeyi biliriz, biz hizmet götürmeyi de biliriz, biz hizmet aşığıyız, biz hizmet hovardasıyız, dağ da biz ovada biz, düzde, bayırda, biçilmeyen çayırda, gezilmeyen ahırda, basılmayan yolda, gidilmeyen köyde, biz varız. Şehirde, köyde biziz, bu işler için burdayız.
Biz siziz, siz bizsiniz.
Bunca sabır Eyüb de, Yusuf gibi dipsiz kuyularda, İbrahim gibi ateşde, Musa gibi denizde, Nuh gibi gemide, İsa gibi çarmıhda; Allah’a güvenirken, Peygamberimizin şefaatına bizler inanırken. Hepsinin mükafatı var, hem öbür, hem bu dünyada iken.
Şimdi ödül,
şimdi ödün zamanı.
Şimdi harman,
şimdi hasat, şimdi vuslat zamanı
Şimdi aklımızı başımıza alıp karar verme zamanı.
Yanlış karara ömür yetmez artık, hayat çekilmez artık, çoluk çocuk geçinemez artık.
Şimdi göç zamanı değil, şimdi geriye, çoluğa, çocuğa, toruna kavuşma, vuslat, kaynaşma zamanı.
UNUTMAYIN:
ŞİMDİ KARAR ZAMANI.
ŞİMDİ KADER ZAMANI.

ANKARA YOLCULARI

1000 CBÜ talebesi ile bizler (Tamer Çipiloğlu, Hüseyin Köroğlu, Haldun Oluç, Murat Kümüştekin, eşlerimiz, kültür müdürü, belediye basın elemanları, görevli belediye çalışanları) ile birlikte Anıtkabir’i ziyarete gidiyoruz. Günlerden 26 Aralık Perşembe saat 16.30. Önde adına protokol vagonu dedikleri bizlerin vagonu arkada 10 vagon daha öğrenciler ve kantin (yiyecek takviyesi yapan vagon). Bizim bu trenden başka bir saat ara ile arkamızdan gelen ikinci bir tren daha var biz de 550, o trende 450 öğrenci mevcut.
TCDD bizi diğer normal seferini yapan trenlerle bir tutmuş. Büyük küçük her istasyonda durduğumuz gibi bir de bazı istasyonlarda karşıdan gelen treni bekliyoruz.
Yaa, bizim trenler yolcu almıyor, yolcu indirmiyor niye bizi istasyonlarda durduruyor niye bekletiyorsun? Yap proğramını yap güzergah haritanı geleni gideni ayarla, biz durmadan gidelim. Yokkk o ayrı bir iş ne olur ne olmaz. Bizim vagonda bir de seyrü seferi idare eden demiryolları yetkilisi var. İkide bir istasyonlara yaklaştıkça telsiz, geldik. 10 dakika bekleyin, birisinde 65 dakika bekledik. Bu görevli bizim koltuklar gibi vagonun önünde ki bir koltuğa oturmuş oradan idare ediyor ne bir bölme var ne bir seyrü sefer odası var, ne de önünde bir güzergah haritası var, yani karşıdan gelen tren nerededir? telsizle gözleri kapalı idare ediyor. Biz duyuyoruz, neden bekliyoruz diye bazen bağırıyoruz. Dövüşsek yarıda kalacak yolculuğumuz.
Ama çok bağlılar yönetmeliklere.
-Şu vagonun ışıklarını kapatalımda hiç olmazsa uykumuz bölünmesin zaten rahat değiliz en azından gözlerimizi kapatınca biraz uzun süreli uyuyalım.
-Hayır olmaz yönetmelik, kapatamayız.
-Tamam kardeşim yönetmelik, anladık ama biz hepimiz biriz aramızda yabancı yok ışıkları kapatınca kimse kimseyi yemez.
-Olmaz.
Çok mu zor? Bizim trenleri öyle bir ayarla ki ikisi de peşi sıra hareket etsin zaten karşıdan gelecek iki üç tren onlarıda belli istasyonlarda beklet zaten bekliyorlar yani karşı trende ki yolculara saygısızlık değil, beklet, biz durmadan yolumuza devam edelim. Hiçbir istasyonda köy kasaba istasyonları dahil durma.
Olmaz o iş için ayrı bir çalışma gerekir. Alışkanlık var her yerde duracağız o istasyonda ki görevli demiryolları memurunun elini sıkıp hal hatır soracağız el sallayıp yola devam edeceğiz hatır sormazsak hatırı kalır.

Gece ayazı belli oluyor pencere dışından
Her yer zifiri karanlık her yer zindan.

Sokak lambaları kandil gibi herbiri,
İçeri de ışıklar uyuyacağız, içerisi noel ağaçı gibi

Yolların bitmeyeceğinin umudunu burada kestim.
Git git kalmadı ne hevesim, ne nefesim.

Bu kadar mı uzak Manisa Ankara arası?
Gözlerimiz oldu tavuk karası.

Yan gelmiş kafalar, koltuktan sarkmış bacaklar,
Rayların sesine karışıyor tıslayıp, horlamalar.

Telsiz sesleri, trak trak raylar, ikide bir,
Her trakda bir umud yaklaşıyoruz sanki bire bir.

Uykular bezdi, karanlık her birimizin içime girdi.
Kırk sene önce binmiştim trene o zaman kara idi.

Şimdi kırmızı olmuş vagonların önündeki.
Hırlayarak, zorlayarak çekiyor arkasındakileri.

Kırmızı da olsa kara da olsa adı,
Değişmemiş ne kaderi, ne bahtı.

Gidip gidip durması, durup durup gitmesi, nedendir?
Bizimkisi zaten Manisa’dan dolmuş olup, gidendir.

Manisa’dan bin kişi bindik ankarada ineceğiz,
Ama her istasyonda çekilmez bir işkencedeyiz.

Duruyoruz hele birisinde durduk altmış beş dakika.
Gelen var karşı taraftan dediler, işte açtık yolu durduk, gelse ya.

Başka bir treni bekliyormuş meğer o da.
E insafsız bizi bu kadar yolda koma.

Bekleye bekleye yol biter mi?
Bu yaştayım ömrüm daha çabuk bitti iyi mi?

İki treniz beşyüz elli, dörtyüz elli,
Sal bizi gidelim onlar beklesin değil mi?

Yokkk. Ayrı bir hesap ister ayrı bir cetele,
Bende vurayım artık kafamı yatayım bir yere.

Vagon vagon değil sanki bir cendere.
Ayaklarım şişti, kafam şişti, kan geldi gözlerime.

Anladım bu treni gidiyor ebebiyete,
Açacağız gözlerimizi uyandığımızda neredeyiz diye.

Mahşer yolcusuyuz biz şimdi anladım bu da mahşer treni,
Bakıyor ümitsiz, kaygılı, gözünü açan yolcunun her biri.

 

Görsel

KULA MASALI

20140804-181457-65697412.jpg20140804-181456-65696598.jpg20140804-181459-65699983.jpgKULA MASALI

Bu sefer kalabalık gittik Kulaya, doğruca belediye başkanına çıktık o da bizi bekliyordu önceden haber vermiştik. Kahve ve arkasından çaylarımızı içtik işimiz çok zamanımız az deyip başkandan izin isteyip işe koyulduk, dönüşte tekrar uğrarız deyip ayrıldık.

Kula Çarşısı’ndan geçtik tam bir arasta esnafı da ahi terbiyesi almış her bir dükkana selam vererek yürüyorduk dikkatimi çeken, esnaf gözümüzün içine bakarak bizden selam bekliyor gibiydi. Çok hoşuma gitmişti. böyle bir yakınlığı özlemişim, bazen de yanımızda ki meclis üyesi emekli öğretmen Faik Bey’le esnafa takılıyor tanıştırılıyorduk.

Faik Hoca, “dün başkanla çarşıyı gezdik.Başkan her bir esnafa biraz toparlanmalarını dükkan önlerine yayılmamalarını vatandaşa geçecek yol bırakmalarını istedi. Bakıyorum her esnaf başkanı dinlemiş kimse yola taşmamış” dedi. Buna rağmen Selam ve yakınlık göstermeleri başkandan memnun olduklarının bir ifadesiydi.

Hamam ve yanında ki meydana geldik buradan başlıyordu sokak gezintimiz. Heyecanımı gizleyemiyor önden Faik Hoca ile beraber yürüyor bir çok ev gezelim, görelim istiyordum.

Mimar hanım arkadaşlar topuklular ile bize yetişmeğe çalışıyorlardı. Heveslerini söndürmemek, gayretlerini kırmamak için “zorla gelmiş, ev gezmesine gider gibi bir haliniz var” diyemedim ama içimde durmaz. “Bu topuklarla nasıl yürüyorsunuzu söyledim.”

Her bir eve girdik, her evin yıkık kırıkta olsa tahta merdivenlerinden üst kata onlarla beraber çıktık, anladım ki hanımlar da topuk çalışmaya mani değil aksesuarmış.

Sokaklar; dönünce sürpriz, dönünce bir başka saçak, bir başka duvar, bir başka renk, bir başka renkli ev, kök boyadan yapıyorlarmış duvar badanalarını. Kapılar; sadece kapıları araştırıp hikayelerini yazsanız fotoğraflarını resmetseniz ansiklopedi olur. Kula, böylesine zengin bir mimari ve ustaların sanat eserleriyle dolu ki demir korkuluk, saçakların kavisleri, bağdadiler, çatkı malzemeleri, her biri birer ustalık şaheseri, ustalık dehası. Ahşap işçiliğinden bahsetmiyorum gidip görmeniz gezip fotoğraflamanız lazım.

Birbirine yaslanmış kafa kafaya vermiş saçaklar.
Bazıları renkli bazıları taş duvarlı evler daracık gölgeli sokaklar
Yıkık hallerinin yanında hala güzel hala cazibeliler
Çatıların raksı, kiremitlerin rengi, nar çiçekli bahçeler.
Aşağıya sarkmış gibi duran silmelerin ahengi
Geçene bakar gibi halleriyle saçak silmeleri.
Kapılar, sır saklamayı bilmeyen kapılar
Bir kanadı hep açık bahçe, eyvan, hayatlar.
Daracık merdiven kıyamazsınız korkuluğunu ellemeğe
Aşınacak eskiyecek oymaları silinecek diye.

Düz bir ahşap yok, mutlaka bir bıçak en azından bir keski ile kavislendirilmiş rende izleri var. Mıhla çakılmış geniş kesilmiş rabıta tahtalar döşemede basılacağı için kalın kaba dayanıklı ama tavanlarda bakılacağı yattığınızda gözünüzü dikeceğiniz ahşap işçiliği oymacılığı zarif, estetik tavan göbekleri. Şimdi kartonpiyer avize göbeği diyorlar yemişim göbeğini.

Rum evleri ile Türk evleri çok bariz bir şekilde ayırdediliyor. Taraf tutmak gibi olmasın ama burada Türk ustalar Rum ustalarını geçmiş, geçmekle kalmamış üstüne üstlük ahşabı konuşturarak bir de cila çekmişler. Evleri ayırdeden özelliklere geleceğim ama şu ahşap az önce bahsetmemiş gelip görün demiştim, usta ahşabı konuştururken benim susmam doğru olmaz anlatamadıklarımı fotoğraflardan inceleyin.

Merdivenlerin rıhtlarını içe dönük basış payı bırakacak kadar da mektep mederese görmüşler. Ocakların havadanlıkları tamamen nakış gibi işlenmiş oya gibi kenarlık yapılmış ilk bakışta ocağın (şöminenin) alevi ahşabı nasıl tutuşturmuyor sıcaklık nasıl bozmamış diye düşünürken, yıllar geçmiş, ocak susmuş, ev yıkılmış, tavan eğilmiş, kapı düşmüş, tüm bunlara rağmen ocak ve ahşap işçiliğinin inceliğiyle havadanlık ayakta, birileri gelir ocağı tüttürür diye bekliyor gibi.
İnşallah o beklenen biz oluruz olmalıyız bu mu saygı, sevgi, tarihe, ustaya?

Restore edilmiş, onarılmış bir eve girdik. Aman yarabbim taş, ahşap, duvar, ahşap oymacılığı, merdivenler, tek tek ekip olarak çıktık. Bu konak kullanılıyor canlı. Şarap bağları olan butik bir oteli de bulunan Manisa sevdalısı İsmail Akçura onarmış bu evi. konaklama, misafirhane vesilesiyle işletiyor. İsmail Bey’in zekasını Manisa sevdasını bir ev kesmez iki üç evi daha inşallah beraber restore edeceğiz. 900 ev çoğu restore edilmeyi beklerken her birimiz bu evlere el atacağız.

İşte bu evin üst katına çıktık. Çaylarımızı yudumlarken birbirimizin höpürdetme sesini duyuyorduk. Sonradan farkına vardık sessizlik ve sakinlik hakimdi bulunduğumuz ortamda. Sokak dar olduğu için hiç bir araç geçmiyordu. Şehrin orta yerinde böylesine sakinlik; bu evde yaşanır ömrü artar insanın. Her bir köşesi, döşemesi, yer minderi, sekisi, burada aşık olunur roman yazılır, şiirler dizilir.

Rum evlerinin bahçeleri arkada evler sokağa cepheli her eve beş altı basamakla giriliyor pencere kapı silmeleri mermer. Gölde köyü’nde ki antik mermer ocağından getirilmiş olmalı. Demir kapı ve kepenkler ile evler sokaktan korunmuş. İçlerine girmedim.

Türk evlerinde bahçe önde ev arkada bahçenin çiceği ağacı bilhassa bereket timsali Nar ağacı evin sofasından odaların önünde ki kattan seyrine doyum olmuyor. Yazın bahçe böyle, kışın odalara kapandığınızda yine bahçenin güzelliğini taşımak istercesine ahşaba çiçekler açtırılmış bahçe ile ev sokaktan kopunca daha sakin daha sessiz huzur dolu.

Gez gez dar sokaklardan sonra bir küçük meydan bu meydana bakan restore edilmiş bir küçük mahalle kilisesi restore edilmiş ama akustiği bozulmamış, konuşmalarda ki sesin tınısı papazın ayin sesini yansıtıyor.
Müze olarak kula evlerinin maketlerini sergiliyorlar konferans ve müzikhol olarak değerlendirilebilir.

Yine dar sokaklar, çökmüş saçaklar
Duvar çatkılarında kurumuş lav taşlar
Sokaklar asfalt kaplı ama altı taş
Arnavut kaldırımlı sokaklar şimdi boş
Yapalım boyayalım dönelim bu evlere
Yaş ortalaması o zamanlar 80 mi ne?
Bahçede ki Nar ağacının yanında dibek
Ocakta kavrulmuş kahve çekirdeği şimdi çek
Dövülen kahvenin dibek sesi
Komşu kokuyu almış yan evden geliyor sesi
“Oh mis gibi de koktu”
Ev de bir fincan dahi kahve yoktu”
“Akşam yemeğinden sonra gelin pişiririm”
Dönüşte yanınıza da veririm.”
Evlerde ki diyaloğa sokak karışır
Hurdacının çatlak sesi ortalığı karıştırır.
Sokaktan geçen eski rubacı
Bisiklet tekerlekli arabasıyla hurdacı
“Eski rubacııı, eskiler alırım eskiciii”
Hayattan seslenir kadın “bağırma çocuk uyanacak şimdi”
Bu terane aylar yıllar boyu sürmüşşş gitmiş,
Masal diyarı Kula’da ki gezimiz “masal da burada bitmiş”

KÖY YERİ

KÖY YERİ
Gece zifiri karanlık, gece ıssız,sessiz, bitmek üzere. Sobanın sıcaklığı geçmiş, baş yana düşmüş, omza değiyor. Sandalye sesleri, yıkanan çay bardakları gucurtusu, bozuyor kahvede ki susmuşluğu. Sabah buradan gidecek koyunlarını yaymağa, Hüsen. Seğirtmesini aradı bacaklarının arasında, düşmüş eğilerek aldı ayaklarının altından.
Köy meydanına gelmişti kimi çıngraklı, kimi koca çanlı sürü. Bir ıslık Çoban Hüsen’den “fıy fıyyy”. Takıldı peşine günboyu yoldaşları sürü.

Çıktılar hemen köyden kaç sokaktı sanki.
Uzak sayılır gidecekleri yer, zaten nerede yayılacaklar ki.

Heybesinden çıkardı kuru ekmeğini.
Katkat gazete kağıdına sarılmış keçi peynirini.

Yürürken dişliyordu kahvaltı diye yediğini,
Arada bir ihmal etmiyordu sopa ile keçileri dürtmeyi.

Gün ağarmış kızıllaşmıştı karşı tepeler
Günler aylar değil geçmişti seneler.

Köyün çobanı Hüsen’e dededen kalmıştı çobanlık
Hergün sabah gider dönerdi akşam, karanlık.

Yaşı geçmiş kimse vermemişti kızını,
Bulamamıştı o da çekebilecek nazını.

Ama gönül bu kırmızı yemenisini unutamamıştı Zeyneb’in
Kara saçları, kara kaşlar, zeytin gibi gözlerin.

Genç yaşda yürümüştü Zeybep hakka,
Hüsen’in yaşı geçsede hep gelirdi Zeynebi akla.

Aha bunlar şimdi Zeynep, sürünün herbiri,
Yürü be kuzum yürü be Zeynebib gideliberi.

Gelmişti sürü, gelmişti keçiler, otlak yerine,
Dayandı her zaman ki gibi ağacın birine.

Kavalın nağmesi fıyladı bayır aşağı sesi,
Zeynep geldi gözlerine alacalı yeldirmesi.

Yaş ne kadar oldu, hala mı Zeynep? Dedi Hüsen.
Yoktu ki dünyada hiçbir şeyi, aklında ki Zeynep’ten

Ses sustu, sustu kaval, keçiler, sustu çıngıraklar.
Durdu dünya, herşey durdu, sessiz kaldı uzaklar.

Akşamı yaptı güneş, rüzgar suspus, sürü sessiz.
Hüsen bu garip, geçmedi hayatı biran Zeynepsiz.

Öylece kalakalmıştı Çoban Hüsen.
Hala ses yoktu Zeyneplerim dediği sürüden.

Akşam olmuş, sürüden dönmüştü bir kaçı köye.
Bir çoğu öylece kala kalmış Garip Hüsenle.

Gelmeyen sürüyü merak eden köylüler buldular Hüseni.
Başı düşmüş, susmuş elinde kavalı, bitmiş nefesi.

Dayandığı ağaça yazmıştı yıllar önce Zeyneb diye.
Kavuştu şimdi, yıllarca hasret kaldığı Kınalı Zeynebine.

Dünyanın hali der beklemezdi bir şey hayattan.
Fakirdi, garipti zaten hem anadan hem babadan.

Döndüler köye ikindi de kılındı cenaze namazı.
Yoktu kimseye diyeceği ama Hakka vardı niyazı.

Mezarlığa kadar taşındı Hüsen bir bir omuzlarda.
Bir oldu Hüsen Zeynebiyle aynı mezarlık, aynı toprakda.