İçeriğe geç

TEKELER KÖYÜ

Demirci Kaymakamının araması ile meraklandım.
Kaymakam Bey;
“Köy de 2000 yıllık bir Çınar Ağacı var turistik bir köy yapalım ziyaretçiler ve meraklılar bu ağacı görmeye gelsinler bu anlamda çevre düzenleme yapmak istiyoruz, bu konuda bize nasıl yardımcı olursunuz?” demesi merakımı uyandırmıştı Çınar Ağacına ayrı bir sevgim var.
Cumartesi Köye gidebileceğimi orada Muhtarla buluşurum dedim.

Cumartesi yola koyulduk Demirci Manisa bir hayli kilometre nitekim iki saat yol gittik bir yerde köyü sorduk. Sonunda geldik, köyün girişinde Çınar Ağacını görünce köyü bulduk dedim.Aman yarabbi Çınar ağaç olmaktan çıkmış onca yıllık görüntüsüyle korkunç bir yaratık olmuş sanki. Kök diye bir şey var ama gövde ile kök aynı olmuş, topraktan çıkan dallar o kadar uzamış ki karşı tepeleri kucaklayacak gibi kollarının altına destekler koymuşlar uzamışta uzamış köyün öbür ucundan çıkacak neredeyse. Küçük bir meydancığı örtmüş, meydan küçük değil ama Çınar büyük.Yüksekce bir yerden zamaninda kök salmış çıkmış, alt kotta ki duvara çeşme yapmışlar, çeşmenin musluğu yok boşa akıyor.

Buranın ilginç de bir hikayesi var. Susuzluk çekilen bir dönemde keçi çobanı keçilerini bu bölgede yayarken bir keçinin sakalının ıslak olarak sürüye döndüğünü görür keçiyi takip eder her gün bir tek bu keçi de böyle bir durum olduğunu farkeder ve keçiyi sürüden ayrıldığı anda takip alır, bir dehlizden içeri girdiğini ve oradan yine sakalın ıslak çıktığını görür, yani keçi su bulmuş buraya su içmek için girmektedir. Çoban meraklanır bu dehlizden kendi de girer.

20120116-114424.jpg

20120116-114445.jpg

20120116-114501.jpg

20120116-114510.jpg

Hayretle çınarın dibinden gürül gürül suların aktığını görür. Köye doğru koşarken bir taraftan da bağırır “su buldum su buldum” diye.

Bu tarihten sonra köyün adı TEKELER KÖYÜ olur.

20120116-122850.jpg

20120116-122930.jpg

20120116-122951.jpg

20120116-202403.jpg

<a

TARHALA

20120115-164612.jpg

TARHALA, NEDEN ŞİMDİ DARKALE ?

Akşamdan kararımı vermiştim. Yarın Pazar merak ettiğim bu yeri gidip görmeliyim diyordum kendi kendime.

Sabah hava bulanık olmasına rağmen yani bulutların arzı endam ettiği bir sahneydi gökyüzü. Olsun önümde ki günlerin programını düşününce gidecek gün kalmıyor idi. Bir an önce görmem gerektiği bilhassa Manisa’ya bu kadar yakın bir yeri nasıl bu yaşıma kadar duymadım görmedim diye hayıflanıyordum.

Öğleye doğru yakın aile dostlarımızdan birilerini de alarak yola çıktığımızda saat 13.00 ü gösteriyor idi. Yağmur önümüzden gidiyor,hava kah kararıyor kah güneş açıyor bazen arabanın camına yağmur düşüyor, bazen de arabamız önümüzde ki yağmur birikintilerine giriyor idi. Acaba bu karanlık havada nasıl fotoğraf çekeceğim diye düşünüyor, eşime ikide bir makinenin şarjı tamam mı diye soruyordum.

Yakınlaşmıştık. Soma’yı sevmezdim kömür yatağı ve havayı kirleten santralından dolayı. Onun için duymamıştım Darkale’yi. Soma’ya girişte yağmurun burada bir hayli oyalandığı yollarda ki çamur ve su birikintilerinden anlaşılıyor idi. Yolu bilmediğimden girişte sordum. Darkale’yi tarif eden biraz düşündü çünkü Soma’nın içinden sapacaktım, kolay yolu düşünüyor idi. O düşünürken levha yok mu diye sordum. Yokmuş. Heyecanım daha da arttı demek bakir bir yer.

Tamam tamam deyip hemen tarife uygun yola düştüm. Önce sola sonra sağa tekrar sağ derken yokuşu tırmanmağa başladım internetten baktığım yola benziyor idi doğru yolda idik. Ağaçlıklı dar yeni yapılmış asfalt yoldan kalbim daha bir başka atıyor idi. Köyün girişinde ki kırk oluğu camiyi arabanın içinden şöyle bir baktım dönüşte incelerim dedim. Rampayı sardım köye girmek için araba girer girmez demiyor dar yola girmiştim. Yaya yürüyüp vakit kaybetmektense en yakın mesafede dururum diyordum. Meğer en yakın yer durduğum yermiş.

Hemen indim kimseyi beklemeden makinemi alarak daldım Darkale’nin girilmez daracık sokaklarına aman yarabbim bu nasıl bir yer. Sokakta mıyım? Eve mi giriyorum? Bu kapı sokak kapısı mı? Evin bahçe kapısı mı? Oda ne, evin üst katında ki oda köprü olmuş altından geçiyorsunuz. Evler ile sokaklar, komşular, bu kadar mı iç içe olur. Bir oylum girinti olmuş, girinti kapı olmuş. Saçaklar gökyüzünü örtüyor bazılarının arasından arkada ki sarp kayalar gözüküyor. Kafanı çok geriye atarsan gökyüzünü göreyim diye bir başka saçağa başın değecek sanki. Yokuşun sonu diyorsun, sağın bir başka yol bir başka yokuş, oda yine köprü olmuş. Altında ki ahşap kirişler bütün çıplaklığı ile dostça geçit veriyor. Bu köprü odanın penceresinden uzatsalar elini şapkanı alacaklar kafandan. Bir cumba karşı komşunun duvarına dayanmış taze yaptığın böreği buradan ver komşuna sabah temizliğinde anlat akşam olanları.

Dönüyorsun köşe diyorsun, bir daha dön, bir daha dön, taş duvarlar birbirine baka baka dönüyor. Tamam sokağın açılışını gördüm dediğin anda hemen yakınında karşı ev. Eve mi gireceğim şimdi diyorsun? Sokak bitmemiş bir daha dönüyorsun bir kapı daha artık gireyim hal hatır sorayım görmemezlik yapılası değil. Bu nasıl bir yer dediğinde sokak çeşmesi seni karşılıyor kurnasız, sessiz, taşı kaymış. Bu kadar yakınsa her şey, çeşme niye sokakta. O da uzak değil ki. Çeşmede sokak gibi, kapı gibi, köprü geçişler gibi, ortak. Evler bir olmuş, sokaklar evin koridoru, oylumlar bahçesi, evler odalar olmuş insanlar bir aile olmuş bunlar bir aile galiba tam ataerkil bir aile yapısı.

Tam inerken bir yokuştan. O da ne? Minare.

Evlerin arasında, kim bu ölçüleri seçmiş, rengi de evler gibi, yuvarlak olmasa bedeni seçilemeyecek. Bu kadar mı Darkale’li olunur.

O da uymuş bu yaşantıya öylece bakıyor.
Neden uymasın ki o da burada yaşıyor.
Bakınca yokuşun başından ev gibi
Yaklaşınca görüyorsun camiyi,
Kemerli eyvanı ufacık bahçesi,
Tepesi yuvarlak minaresi.
Yokuşta durunca seninle aynı boyda,
Altına gidince Allah Allah
Arka tepelere meydan okuyor hoyratça.
Arkasını yaslamış bir başka duvara
Alemin de ay yıldız duruyor hala.

Dönünce bir daha köyün dışına çıktık sanki vadiye bakan evler bunlar. Sokak yok vadi olmuş. Kuş cıvıltılarının arasından bir “tak tak” sesi seslendik “kolay gelsin”. Duydular bizi, üst katta ahşap kafesli hayattan uzattılar başlarını. Belli ki yabancıya alışıklar güler yüzle seslendiler “hoş geldiniz buyurun.” Hem evlerin içini merak ediyor hem de bir soluklanalım dedik.
-İşiniz vardır girmeyelim
-Zeytin kırıyoruz olsun buyurun.
-Hadi siz girin. Dedik hanımlarımıza.

Ben hala hayretler içerisinde arkam vadi önüm evlerin çatısında kale gibi sarp kayalar. “Darkale bundan mı?” demişler diye geçiriyorum içinden.

Yürüdük biraz daha. Sağımız vadi, solumuz cumbalı vadiye atlayacak gibi duran evlerin önünden.

Bitmişti köy arkama bakınca.

Ne kadar da yıpranmışlar, boşalınca içleri küsmüşler, yaşamanın anlamsız olduğunu hala birbirlerine yaslanarak adeta birbirlerini teselli edercesine anlatıyorlar. Ya anlatıyorlar ya da birbirlerine destek oluyorlar sanki.

Hepsi kırk elli hane sayması zorda olsa.

Hüzün çöktü içime
Heyecanımın yerine
Yazık, dostların terk etmesi zamanı.
Zamanı arayacaklar, arayacaklar buraları.
Döndüklerinde bulamayacaklar bu bekleşen dostları
Bulamayacaklar tepeden kopup gelen vadide yankılanan rüzgarı
Sokaklarda oturan komşuları,
Bahçelerden sarkan narları.

20120115-164926.jpg

MUHTEŞEM BEDESTEN

OSMANLI ÇARŞILARI VE BEDESTEN: “Eski adıyla Sipahi, şimdi ki Bit Pazarı mevkiinde yer alır. Yapının kitabesi olmamakla beraber kaynaklarda Rum Mehmet Paşa’nın İstanbul Üsküdar’da ki camisine gelir getirmesi için bu bedesteni dükkânlarla beraber yaptırdığı yazılıdır. 1593 tarihli Aydın Vakıf Defterinde kaydı vardır.

Manisa’da alış verişin en canlı olduğu yerler bedesten, kavafhane ve Manisa Pazarı idi. Bu çarşılara mahsus tellallar vardı. Burada Pazar kurulduğu günler bir dua yapılır ve duayı müteakip alış verişe başlanırdı. Pazar İkindi Namazı’ndan sonra kapanırdı. Boyahane ve etrafında boyacılar, kazılhane ve civarında da mutaflar oturmakta idiler Çarşı ve Pazaryerine gelen mallar bakkallara pazarbaşı marifetiyle, diğer esnaflara ise kethüda, yiğitbaşı ve ustabaşılar vasıtasıyla dağıtılırdı.

Manisa’da 17. yüzyıl Osmanlı Çarşısı’nda yani arastalar da güçlü ahilik, fütüvvet geleneklerinin etkili olduğu kesindir. Bu çarşıların Cuma Camisi (cami-i kebir) ile bedesteni merkeze alarak genişlemesi ve gelişmesi Ahi Evran düzeni imalat ve pazarlama ile doğrudan ilişkiliydi. Her esnaf kesiminin geleneğine çalışma ve gedik düzenine göre düzen ve intizama riayet eden bir veya daha fazla sokağı sağlı sollu işgal eden aynı imalatın yapıldığı veya aynı türden malların satıldığı dükkânlar kuruluyordu.
En yoğun iş kolu kavaflık olduğundan ana sokakta bu esnaf bulunur, yemeniciler, çarıkçılar arastası kurulurdu. Demirciler, bakırcılar, kalaycılar gibi gürültülü, ateşli, isli, paslı işkolu arastaların uç kısmında yer alırdı. Terziler kumaş satıcıları arasında kebapçıların bulunmasını yasaklayan fetvalar vardı.

Kavaflar, köşkerler, yemeniciler, saraçlar, semerciler, nalbantlar bir arastada, kebapçılar, kasaplar, aşçılar başka. Manifaturacılar, yorgancılar, takkeciler, yağlıkçılar, terziler, kürkçüler, kapamacı dükkanları, yün, pamuk, iplik satıcıları bir başka arastada faaliyet gösterirdi.
Saatçilik, kuyumculuk, çilingirlik gibi zanaatlar birer ikişer dükkanla diğer arastalar içinde bulunur, baharatçılar, aktarlar, çubukçu, lüleci ustaları, sahaflar, kağıtçılar bir başka yerde arastanın içine dağılarak faaliyet gösterirlerdi.

Ana yolların üzerinde yolculuk gereksinmelerini karşılayan hanlar hamamlar bulunurdu. Vakıf arastaları işlevinin sürekliliği gereği kağir olarak inşa edilir akarıyla cami, medrese, hamam, darüşşifa, imaret, mektep gibi hayır kurumları vakıf nazırı ve diğer vakıf görevlileri vakıfnamede ki şartlara göre kira gelirlerini hizmet ve onarım giderlerine sarf ederlerdi.

Bedestenler de bir tür arasta olmakla birlikte çarşının daha çok para ve kıymetli emtia ile uğraşan esnafın kümelendiği planı ve mimari yapısıyla da kısmen farklıydı.

Her sabah esnaf zümreleri kendi geleneklerine göre arasta avlusunda toplanıp dua ettikten alışveriş kurallarını yineleyen yiğitbaşını dinledikten sonra dükkânlarını açarlardı.
Yakın tarihimize gelene kadar (benim çocukluğuma kadar) bu örf ve adetler kaybolmuş olsa dahi köklü geleneği olan kavaf esnafı mezat pazarları kurarak bu örf’ü bir müddet daha sürdürmüştür.

Tarih boyunca bu tip planlamaların yani ticari alanların yanlarına insanları o bölgeye çekecek projeler geliştirilmiştir. Çarşı merkezlerinin işlevselliğinin arttırılması her zaman canlı olması için, yönetim binası, cami, hamam, kütüphane, heykeller, çeşmeler, duvarlar, planlanmıştır. Ve en önemlisi şehrin toplandığı halkın birbirlerini gördüğü birebir temasta oldukları çeşitli etkinlik ve gösterilerin yapıldığı dolayısıyla halkın ve yabancıların, alışverişe gelen tüccarların bir araya geldiği ve oturup anlaştıkları konuştukları meydanlar yapılmıştır.”

BEDESTEN VE MEYDANI : Çocukluğumun geçtiği bu çarşıya, ilkokul çağlarında babamın ayakkabıcı eski adıyla kunduracı dükkânında çıraklıkla başladım. İbrahim Çelebi Mahallesi’nde ki evimizden Sultan Camisi Meydanı’ndan doğru yürür garajın içerisinden eski bit pazarı dediğimiz alandan babamın kavaflar çarşısında ki dükkânına gelirdim.

Burunlu kırık dökük otobüslerin arasından garajda ki kahvenin önünden geçerken kahvecinin tablaya attığı marka sesleri hala kulaklarımdadır.
O zaman tarihin, tarihi eserin ne olduğunu bilmeme imkân yok, Manisalı olarak da bilmiyorduk, birçok tarihi eserimiz yıkılıp gitmişti.

Ortaokul çağlarında güzergâh çarşı bulvarından, bitpazarından o zaman hükümetin önü bildiğimiz meydandan Hatuniye Camisi’nin önünden şimdi ki Şehitler Okuluna o zaman ki, liseye giderdim.

Tarih bilinci bu mesleğe girdiğimde başladı adı bilinç olamazdı tabii hayranlık diyebilirim. Mimarlık ile hayatımızı idame ettirirken 90’lı yıllarda mimarlar odasında başkanlık yaptığım yıllarda kültür varlıklarını koruma adı altında bir panel düzenlendi. Sinan Bey Medresesinde yapılan bu panel iki dönem devam etti. Birincisinde bu Osmanlı Çarşını, bedesten ve garaj meydanını konu olarak seçmiş burayı bu anlamda gerekliliğini vurgulamış ve anlatmıştık. İkinci dönemde Kırmızı Köprüden Niobe’ye oradan Ulu Cami’ye tarihi bir yolculuk yapmıştık.

Yani bu Çarşı ile serüvenimiz bu kadar eski.

Yıllardır boş ve hurda deposu olarak kullanılmış bedesten, rutubet ve küf kokusundan içeriye girilemez boş ve harabe dükkanlarının tuvalet olarak kullanılarak kesif bir idrar kokusundan sokaktan geçilemez durumdaydı.

İzmir II numaralı Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kuruluna müracaat eden İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü yazısına cevaben Koruma Kurulu 20.12.2006 tarihli kararı ile restorasyon projelerinin hazırlanması istenmiştir. 2007, 2008 yılında birkaç yazışmadan ve yapıda istenenler yerine getirildikten sonra 2009 yılının yani 06.11.2009 tarihli karar ile işe başlanmıştır. İnşaat devam ederken yapı soyulduktan sonra ortaya çıkacak özgün detaylara göre restorasyona devam edileceğine dair 2010 ve 2011 yıllarında çeşitli kararlar alındı. Yapılan çalışmanın sağlıklı olmaması ve çalışmanın restorasyon ve tarihi eser onarımına uygun olarak yapılmamasından dolayı restorasyon çalışmaları üç defa durduruldu, gerekli tedbirler alındıktan sonra devam edilmesi için yeni kararlar alındı. Restorasyonun bu güne kadar devam etmesi ve hala tamamlanamaması bu yüzdendir.

Vakıflar ve İl Özel İdaresinin kendi mülklerine ait kısımları ayrı ayrı ihale edildiğinden ve restorasyon çalışmaları iki yapımcı firmanın iç içe çalışmalarından dolayı restorasyon çalışmaları zor da olsa devam etmektedir. Kurulun hassasiyetle üzerinde durduğu ve aslına sadık kalınması için sarf ettiği çabalar ile sona yaklaşılmıştır.
(İzmir II No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu toplantılarına Manisa Belediyesi’nin temsilci üyesi olarak ben katılmaktayım kurulun, onarım ve eserlerin korunması için gösterdiği özen ve gayret yadsınamaz aslına sadık kalınması ile ilgili olarak gerektiğinde yerinde incelemeler yapılmakta uzun tartışmalar neticesinde aslına uygun olduğuna karar verilmektedir. Ancak tarihimizi yansıtan ve her birinin birer kültür mirası olduğu ve bizden sonra ki nesillere taşıyacağımız bu yapılar onarılırken gereken hassasiyet gösterilmemektedir. İhale Kanunlarının böyle eserlerin onarılmasında farklı bir statüye tabi olacak şekilde değiştirilmesi ve uygulayıcıların buna göre belirlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde bina yenileniyor ama ruhu gidiyor.)

Bedesten yapısının güneyinde ve hemen önünde bulunan eski garaj alanı; 2009 yılından bu yana belediyemizin yaptığı projeler ile ve bu alanda 6 metre derinliğe kadar yaptığı tarihi sondaj kazıları ile ve bir yıla yakın Koruma Amaçlı Planın mahkeme kararı ile durdurulmasından dolayı uzayan proje çalışmalarından sonra Koruma Kurulunun da onayı ile meydan yapılmasına karar verilmiştir.

Osmanlı Çarşısı diye adlandırdığımız eski Sipahi yeni Bit Pazarında bulunan Osmanlı eserleri, Cumhuriyet Dönemine ait dükkânları, bedesten ve önünde ki meydanı ile yepyeni bir yapıya kavuşturulması planlanmıştır.

Bu planlamanın ilk etabında sokakların kaplaması yenilenmiştir. Yakın zamanda önce kapalı çarşı ve civarından başlanacak sonra diğer sokakların sağlıklaştırmalarıyla devam edilecektir. Eski garaj alanına yani yeni bedesten meydanına da bu çalışmalar ile birlikte devam edilecektir.

Bedestene ekli dükkanların turizme yönelik satış dükkânları, ana yapısının kültür salonu olarak planlanması ve meydanın bu kültür salonuna yani bedestene hizmet etmesi ile kültür, sosyal ve sergi amaçlı toplanma meydanı olarak hizmet vermesiyle Manisa’mız da; Rum Mehmet Paşa Bedesteni, Çeşnegir ve Hatuniye Camisi, Taşçılar Mescidi, Kurşunlu ve Yeni Han’ı, Cumhuriyet ve Alaca Hamamı, kavaflar Çarşısının bulunduğu ve yukarıda sayılan ve zamanında Osmanlı Çarşısında bulunmuş olan esnaf yapısının bu işyerlerine yerleştirilmesi neticesinde bit pazarımızı bu anlamda canlandırır Osmanlı Çarşı geleneğimizi yaşatırsak tarihi tekerrür ettirmiş olur Şehzadeler Şehri Manisa’mıza aslına uygun tarihi bir doku ve turizme yönelik bir alan kazandırmış oluruz.
Aşağıda çarşı bittikten sonra ki hayatın senaryosu anlatılmıştır.

MUHTEŞEM BEDESTEN .

Vilayet Konağına gelen misafirlerimizi valiyi ziyaretten sonra Osmanlı Çarşısını gezdirecek ve oradan da kültür salonuna geçecektik. Turizmimizi tanıtacak olan yabancı konuklarımıza tanıtım konferansını, bu çarşıyı gezdirelim diye geç vakte almıştık.

200 kişilik konuğumuzdan birçoğu aşağıda kalmıştı, temsilci heyeti dediğimiz grup valimizi ziyaret etmiş çıkış da diğer bekleyen grupla birlikte yürümeğe başlamıştık. Vilayetten çıkıp da arka tarafına yani emekliler parkı yönüne gelince karşımıza eşsiz Manisa Dağı fonunda Hatuniye Camisi çıkıverdi. Caminin manzarasına bakarak parkı geçtik. Caminin avlusunda camiyi incelerken rehberimiz Hatuniye Camisi’nin tarihçesini kısaca anlattı. Sadrazam Mütercim Mehmet Rüştü Paşa’nın kabrinin yanından, caminin arka kapısından çıktık.

Kurşunlu Han ve önünde ki meydancık bizleri karşıladı. Taş duvarları ve Osmanlı Han yapılarının en sağlamı, bakımlısı ve muhteşem görünüşü ile önünde ki alandan içeri girdik. Hayranlıkla bakan konuklarımıza bunun bir eşinin 150 metre ötede var olduğunu bu hanın yani Yeni han’ın yapısının sanatçılara yönelik yapıldığını anlatan rehberimizden buranın yani Yeni Han’ın gezilmesini istediler, programda orasının var olduğunu söyledik. Bir saatte ancak çıkabildik Kurşunlu Han’dan.

Yeni Han’a giderken Kuyumcular Çarşısının rengârenk cepheleri cezp etti bizleri. Cepheler ayrı, işlemeli altınları ile vitrinleri ayrı bir güzeldi.

Sokak ve dükkan cephelerine bakarken köşede ki küçük mütevazı, köşesine çekilmiş gibi duran sokak çeşmesinin mermer işçiliği konuklarımızı buradan su içmeğe davet etti. Suyu içen konuklarımız arkalarını dönünce yine taş duvarları ve girerken saygıya davet eden kapısı ile Yeni Han. Daha önce Kurşunlu Han’ı gördüklerinden burası onlara yabancı gelmedi hemen o tarafa yöneldiler. Burada Tasavvuf Musikisi eşliğinde Türk Kahvesi içileceği söylendi han esnafı tarafından. Kahve, kokusunu hanın duvarlarına sindirirken, işlemeli pirinç kaplı fincanlar ve uzun saplı pirinç cezveden fincanlara boşalan kahvenin kokusunu burnumuzun ucunda hissettik. Nasıl yapıldığını görmek isteyen bazı konuklarımız kahvehaneden içeri girdiler, ocakta kahve dolabında kavrulan kahvenin taş dibek de dövülüşünü hayretle izlediler. Kahvenin enfes tadının nereden ve nasıl geldiğini anladılar.

Buradan çıkıp da çarşının içine dalınca; Osmanlı Sanatı tezahür etti birden. Yüzyıllar öncesine gidiverdik, dükkân camekânları, içleri, cepheleri, esnafın kıyafetleri, taş döşemeli sokakları, dükkân önlerine hasır iskemlelere oturmuş sohbet eden fesli adamlar, eski kıyafetleri ile bakır dövme ustası, semerci, kalaycı, keçeci esnafının yaptıklarını ustalıklarını izlerlerken körüklü çizme ustasından çizme aldı bazıları. Kollu makineci, sayacı, ayakkabıcı, terzi, tezgâhta Manisa Bezi dokuyan kadının, boyaması, tahta baskısı ile yazmalara desen veren kızın işledikler ayrı güzel kıyafetleri ayrı güzeldi.

Gruba hakim olamıyorduk artık, her köşeden, dükkandan, sokaktan insanlar çıkıyor,
birbirlerine oraya da bakın burayı da görün diye tavsiyede bulunuyorlardı. Dalıp giderken tarih öncesine İkindi Ezanı okunmağa başladı çok yakından geliyordu ezan sesi. Çeşnigir Camii ve meydanına gelmişiz farkına varmadan. Bakınca sağımıza solumuza ulu çınar ağaçlarının gölgesinde Cumhuriyet Hamamı.

Cami, meydan, çarşı, esnaf, han, hamam
Buradan ayrılmak istemez ki insan,
Dinlenelim dediler oturalım caminin avlusunda.
Baka kaldılar caminin duvar taşlarına.
Yine hasır iskemleler tahta sehpalar
Yorulduklarının farkında değildi konuklar.
Yoğurtçuların çıngırak sesleri
Çomaklı Macun, keten helva satanların avazeleri.
Ortalarda dolaşan köpek
“Allah Allah o da mı Osmanlı’dan?” anlayamadım pek.

Şerbetçiler geldi nereden çıktı bunlar derken köşede ki şerbetçi dükkanının palabıyıklı ustası gülümseyerek geldi yanımıza. “Üzüm şırası, ahududu suyu, böğürtlen şerbeti, ne içersiniz?” dedi. Gümüş zincirli, işlemeli, püsküllü tepesi ile hem selam, hem saygı, hem ikramı dile getiren, eğilince dökülen pırıl pırıl parlayan şerbetliklerden dökülen şerbet, kalaylı bakır tası dolduruyordu. Buz gibi. İçince yorgunluğumuz dindi, o kadar kendimizden geçtik ki şimdi davulcu eşliğinde tellal gelip padişah fermanını okuyacak diye bekler olduk.

Konferans falan unutuldu büyülenmiştik adeta. Daha marangoz ustalarının el yontmalarını, sedef kakmalarını görememiştik. Görememiştik hat ustalarını, ebru sanatının inceliğini. Müzik aletleri kanun tambur satan dükkândan, gramofondan geliyordu, eskilerden bir erkek sesi.

Esdi nesim-i nev bahar açıldı güller subhu dem
Açsın bizim de gönlümüz saki medet sun cam-ı cem.

Erdi yine ürdi-i behişt oldu heva anber sirişt
Alem behişt ender behişt, her guşe bir bağ-ı irem.

Gül devri ayş eyyamıdır, zevk ü sefa hengamıdır
Aşıkların bayramıdır bu mevsim-i ferhunde-dem.

Dönsün yine peymaneler olsun tehi humhaneler
Raks eylesin mestaneler mutribler ettikçe negam.

1572-1635 tarihlerinde yaşamış Divan şairi Nefi’nin güftesini 1860 yıllarında Hacı Arif bey bestelemiş, Rast Makamında Türk Aksağı usulünde olan bu eseri pek anlamamıştı konuklar ancak nağmelere takılmışlar, mırıldanıyorlardı.

Kalkalım dedik, ancak toparlayabilirdik grubu. Bedesten Meydanında ikram vardı. Osmanlı mutfağı ama Manisa Yemekleri ikram edilecekti.

Çok az daha yürüdük, aman yarabbi o ne meydan; Karşımızda uzun ve yüksekçe bir duvar, arkasında ki zamanımız binalarını gizlemiş, bırakmıyor bizleri zamanımıza dönmemize bir set gibi. Bir ucundan Alaca Hamam gözüküyor diğer ucunda
Cumhuriyet eseri Efendiler Kahvesi, ikram ve yardımcı hizmetler buradan karşılanıyor. Taş kaplamalı zemini, erguvan ağaçları, yer yer Osmanlı Lale tarhları ve gülü gülistan olmuş bahçesi ile şipşirin bir meydan.

Mehter duvarın önünde yerini almış. Yeniçeri Ağaları, Kul kethüdası, Beyaz atlas’tan sancak, taşıması bile bir mesele rengârenk bayraklar, flamalar, sorguçlu bayrak direkleri, uzun kalpaklı Osmanlı yeniçerileri.

17.sin de Sultan Mehmed
İstanbul’u alınca Fatih Sultan Mehmed.
Şimdi Şehzade Mehmed 15 in de olmalı belki de şimdi.

Manisa Şehzadeler Şehri.

Konuklar toplandılar 200 kişi, mehter, bizler, bu da bir başka alem. Mehter hem çalıyor, hem söylüyor, ortalık inliyor.

“Ceddin deden, neslin baban
Hep kahraman Türk Milleti,
Orduların, pek çok zaman
Vermiştiler dünyaya şan.”

Mehter davulcusunun havada daireler çizerek salladığı tokmaklar döverken davulu güm güm sesleri duvara çarpıp geri geliyor, zaman geri geliyor, sanki tarih canlanıyordu.

Meydanın dökme demirden aydınlatma direklerinin lambaları yanmış, akşam çökmüştü. Zil sesi toplantının başlayacağını duyuruyordu bizlere, meydanda ki misafirlere. Rüya âleminden gerçeğe dönmüştük derken, toplantının yapılacağı, gece aydınlatması ile

MUHTEŞEM BEDESTEN .

Anlatmayayım gelip görmeniz lazım.
20/10/2009