Değirmen Boğazında ki Kır Kahvesinde yudumladığımız kahvenin tadını damağımızda oyaladıktan sonra Derede ki suyun taşların kayaların üzerinden dökülür gibi akması susattı bizleri. Yolun kenarına yaslanmış suyu şar, şar akan çeşmenin bakır maşrapasından içtiğimiz buz gibi kaynak suyu dudaklarımızın iki kenarından çenemizin ucundan üzerimize akarken serinledik, soluklandık, yola koyulalım diyerek canlandık.
Ulu çınarların gölgesinden, Dere Mescidi’nin kenarından, Gülgün Hatun Hamamı’nın önünden, Kabak Tekkesi’nin yanından, yürümeğe başladık. Dönüp, dönüp bakıyoruz hamamın tekkenin duvarlarına ikisinin de farklı zamanlarda tarihlerde yapıldığı örülüş biçimlerinden anlaşılıyor. Tekke, hamam, türbe, ne tarih yazmışlar be, ne yaşamışlar. Çaybaşı deresi yanıbaşımızda, çınarlar, hamamın, tekkenin tarihi ile boy ölçüşüyor.
Arkamızda dere
Önümüz tarih, bilmem nire
Yürü bilip bilmediklerim.
Şaşkın aklım, havaya kalkmış ellerim.
Yaşadıkları yıllar bile belli değil, nerde kaldı hayat hikayeleri
İyi ki var duvarlarında, hala kitabeleri
Onlara bile inanası gelmiyor insanın
Sorsalar biliriz her köşesini Avrupa’nın, hatta dünyanın.
“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Haykırdı, Ak Tolgalı Beylerbeyi ilerle
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle”
Dünya tarihini yazdık, destan yazdık, türkü yazdık
Bir çağdan bin bir çağa masal değil gerçek yazdık.
Gülgün Hatun Hamamı;1300’lü yıllar. Gülgün Hatun, kimilerine göre Saruhan Bey’in, kimilerine göre İshak Bey’in hanımı. Hamamın yapıldığı yıl ile tarzı Saruhan Bey’in dönemi eserlerine uygun yapıldığı için Saruhan Bey’in hanımı olması kuvvetle muhtemel. 1350 yılları olabilir hamamın yapılış tarihi. O tarihlerde hamamın kubbesine rutubeti önlemesi için seramikler, küpler yerleştirilmiş. 2010 yılında onarılırken, aslına uygun olmayınca durduruldu. Seramikler kubbe yerine müzeye konuldu.
Hamamın yanı başında Kabak Tekkesi
Hüseyin Efendi tarafından Mescid olarak yapılmış 17. yy’da. Biri Saruhan Beyliği diğeri Osmanlı Eseri.
Hamamın duvarlarında istifsiz moloz taş duvar örülüşü Beylik Döneminin işçiliği. Tekkenin taş duvarlarında Tuğla ile derzlenmiş Osmanlı taş duvar örme sanatı.
Az ötede Yedi Kızlar Türbesi; Hikayesi, rivayet efsane, ziyaretçiler “çocuğum olsun” hevesi arzusu ile dua için ziyaret ediyorlar. Biri Gülgün Hatun diyorlar diğer altısı Gülgün Hatun’un kızları. Tarihe yolculuk da yolumuzun üstüne çıkacak az ileride Saruhan Bey’in Körhane olarak anılan türbesi. Bu üç eserde yani hamam, türbe ve Körhane aynı dönemin eseri, hatta İlyas Bey Mescidi, Taşçılar Mescidi, tabii Ulucami ve yakınında ki Çukur Hamam’da.
Saruhan Bey Harzem Türkmenlerindendir. Anadolu Selçuklu Sultani Alâaddin Keykubad, maiyetindeki Türkmen emirlerini çeşitli bölgelerin fethi için görevlendirmişti. Bu uc beyleri arasında bulunan Saruhan Bey o zaman bir Bizans şehri olan Manisa ve çevresinde faaliyetlerde bulunuyordu. Bu sırada Moğol istîlâsı sayısız Türkmen gruplarının Bati Anadolu bölgesine gelmesine sebep olmuş, dolayısıyla bu bölgelerdeki Bizans şehir ve kasabaları Türkmenlerin eline geçmeye başlamıştı. Saruhan Bey, Türklerin Leskeri-ili (Laskaris ili) dedikleri Manisa’yı da fethetti (1313). Saruhan Bey’in Timur Han, Orhan, Süleyman, İlyas, Devlethan ve Budak Paşa isimlerinde altı oğlu olduğu bilinmektedir. Ölümünden sonra beyliğin başına bu oğulları arasından Fahreddin İlyas Bey geçmiştir. Saruhan beyliğinin Manisa’da ki devirleri Saruhan Bey (1313-1345), İlyas Bey(1345- ? ), İshak Bey ( ? -1388), Hızır Şah (1388-1390/1403-1410)
Hamamın doğusunda kalan yedi kızlar türbesine bir fatiha verdikten sonra taş kaplı yolu takip ediyoruz kaybolan tarihimizde gündüz, gündüz elde fener yerde izler. Yokuş aşağı Dönertaş Sokağından iniyoruz, Dönertaş Sokağı ile Değirmen Sokağı’nın kesiştiği yerde, şimdi bu sokaklara ne diyorlar? 2906 ile 2903 numaralı sokak, ne kadar anlamlı çarpıp bölmüşler bu rakamları bulmuşlar oysa neden Dönertaş, bir hikayesi var. Değirmenlerden çıkan özelliğini kaybetmiş taşlar bu sokağa yerleştirilmiş köşe taşı, muhabbet taşı, hani fakirlerin kovuğundan ihtiyacı kadar aldıkları akçeli taşların bulunduğu sokak.
Neden değirmen sokağı; Çaybaşında üç adet değirmen vardı. Bunlardan bir tanesinin duvarı, diğerinin paslanmış varilden yapma su borusu (değirmen boğazı denilen yerde) kalmış, diğerinin yerinde yeller esiyor. İşte bu değirmenlere buğday götürülür, öğüttürülür, değirmenci para yerine buğday alırdı. Her ev ekmeğini kendisi yapardı. Çarşıdan ekmek alan hem ayıplanır, hem de gıpta ile bakılırdı. Ayıplanır, evde ekmek yapmıyor müsrif diye, gıpta edilir, zengin has ekmek yiyor diye. Şimdi zengin fakirin ekmeğini yiyor, fakir de zenginin ekmeğini. Ancak her ikisi de hatta hiç kimse o ekmeği yiyemiyor.
Kepeği ile beraber yapılan ekmek hamuru mahalle fırınlarında pişirilmeğe götürülürdü. Nimiyet yani ekmek teknesi denen dar uzun tahtadan yapılmış bu tekne, dört veya beş ekmek hamuru bölmesinden oluşurdu. Çaybaşında dere boyunda hala var olan fırına giderdik içerisi isten kararmış, kapkara odunları bir köşeye yığılmış, diğer tarafında fırının kapağı. Öyle ufak bir fırındı ki ekmek küreğinin ucu camdan dışarı çıkardı. Dikkatsizce hatta cama yakın geçtiğinizde kürek bir tarafınıza çarpardı. Ancak bu küreğe hiç bir mahalleli çarpılmaz, bilirdi çünkü.
Bu fırınlarda ekmekler pişirildikten sonra fırın belli bir sıcaklığa gelince yani biraz soğuyunca öğleye doğru mahalleli börek tepsilerini getirirdi. Akşama doğru göveçler gelirdi fırına. Akşama yakın fırının sıcaklığının kıvamına uygun bu göveçlerde yapılan yemekler, için için pişirilirdi. Fırın hem soğur hem de yemekler pişerdi. Bu fırında pişen ekmekte, börek ve yemekte, çok lezzetli olurdu elbette.
Daha bitmedi fırının mahalleye hizmeti. Fırının külü fırıncıdan istenir çamaşır ağartmada kullanılırdı, çamaşır sodası alınmadığı veya alınamadığı zamanlarda. Çünkü o devirler bakkal veya pazardan ne kadar az alış veriş yapılırsa o kadar ekonomi sağlanır zaten olmayan para mümkün olduğu kadar az harcanırdı. Tabii külü kullanan analarımıza sormak lazım ellerin ne hale geldiğini.
İşte değirmenlere giden yol bu, mahalle tavuklarının atların semerlerine bağlanmış çuvallardan dökülen buğdaylarla yemlendiği, kumruların dambaşlarında gugukladığı yuvalandığı sokak bu. Değirmen Sokağı. Matematiği zayıf olan kumrularla, yemlendiği taneleri sayamayan tavuklar yüzünden rakamlara bağladılar bu sokakları. 2906-2903 no’lu sokak.
Sokakların kesiştiği yerde yolun ortasında kocaman bir Çınar, yolu kaplamış, yola da tarihe de dur diyor. Kanatları altında diz çökmüş gibi duran ihtiyarlamış bir yapıcık, kahvehane. Yeni onardılar, ayağa kalkmış gibi gözüküyor, oysa çoktan tarih olup dostlarının yanına gitmek istiyor. Bir zaman uğraşmışlar gitmesi için, tasını tarağını toplamışlar ama konu komşu bırakmamışlar. Tutmanın anlamı yok ki, dostlarını saysam hak verirdiniz gitmesine. Hani hamam, kilise, hani hastane, hani taşı da tası da yok olmuş suyu kalmış çeşme. Çeşme de öyle isteksiz ve hüzünlü akıyor ki, görmeniz lazım. Kurna takıyorsunuz susuyor, yerde bırakıyorsunuz sessizce akıyor.
Bir dönem önce yıktılar imar düzenlemesi deyip kahvehanenin sağını, solunu, komşu evlerini, katlanır kanatlı köşesinde ki dükkancığı. Mahalle Bakkalını. Bakkal Kemal’in Veresiye Defterinin Sayfaları çınarın yaprakları olmuş. Mavi civit duvar boyası İlyas Bey Mescidinin taş duvarlarına yapışmış kalmış, kepenk tahtalarından kahvenin masalarını yapmışlar, tahta iskemlelerin bacakları yanda ki o da tarih olmuş evin tahta kapısının kuşaklamasından yapılmış, kahvenin kapısının üç tarafı camekan bu yapıya uygun değil gibi. Elbette uygun değil, üç kadem ötesinde tarih olmuş evin hayatının camekanlarını yaşatalım diye buraya eklemişler, zamanımızın organ bağışı gibi, bu kahveye dostlarından, yitip gitmiş komşularından bağışlanmış. Çınarlı Kahve denmiş yıllardan beri.
Çınar Ağacı; Ne meyvası var, ne tohumlarından ilaç yapılıyor, ne kereste oluyor. Kesilmediği budanmadığı için odunda olmuyor, hiçbir işe yaramıyor. Ama bizler için çok önemli bir ağaç, neredeyse kutsal denecek kadar. Sanki onun uzun ömrüne tarihimizi, güçlü gövdesine kendimizi, uzanan dallarına kültürümüzü bağlamış, yapraklarına anılarımızı yazmışız. O var oldukça ülkemiz var olacak, o var oldukça atalarımız anılacak. Benliğimizi kaybediyoruz dediğimizde; içi oyulmuş gövdesi, toprağa sarılmış kökleri ile o bir ümit o bir var oluş sebebimiz sanki. Gölgesi; Sıcak sohbetlerin samimiyet ifadesi, ihtiyarların bekleme noktası, kadınların ev toplantısı, çocukların oyun parkı, gariplerin yoldaşı, ömürlerin kilometre taşı.
Çınar ağacının Türk toplumu ve Osmanlı Devleti için apayrı bir değeri vardır. Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü rüyasında: Koynuna bir ayın girdiğini ve o anda göbeğinden bir çınar ağacının çıkarak gölgesinin dünyayı kapladığını, gölgesinin altında dağların olduğunu, dağların dibinde suların çıktığını, kiminin bu sulardan içtiğini, kiminin bahçesini suladığını kiminin de çeşmeler akıttığını görür. Osmanlı Devleti’nin tarihi bu rüyada gizlidir. Türk milleti Anadolu’ya diktiği bu ulu çınarla asırlarca insanlara adalet ve hoşgörü suyu dağıtmıştır. Denilebilir ki bu şifalı suyun tadını işitmeyen ne bir devlet, ne bir insan, ne de bir canlı kalmıştır.
Tasavvuf da dahi çınarın hikayesi vardır. Yaşlı bir çınar asırların verdiği tecrübe ile tevazu vadisinde tek başına yaşarmış. Bir gün dibinde bir kabak bitmiş. Çabucak büyümüş. Dallarına sarmaş dolaş bir halde ta tepesine kadar çıkmış çınarın. Çınar mütevazı kişiliğinden ödün vermeden koruyup kollar onu. Kabak densizin biridir, şımarıktır da. Kemale erdiğini, keramet ehli olduğunu zannettiği bir günde:
Çınara ”Görüyor musun ben kimim? Devlet ve ikbalim var. Şansımın da yaver gitmesiyle çabucak büyüdüm ve hatta sana hâkim duruma geçtim” der. Çınar onun bu küstahlığına sabreder, bilge yaşantısı, asırlık tecrübe ve tevazuu ile kabağın bir mevsimlik saltanatına “Sonbaharda halini görürsün”, demekle yetinir.
Osmanlı devleti de bu hikâyedeki çınar ağacı gibi devletler içinde mütevazı bir hayat sürmüştür. Koynunda büyüttüğü nice devletler gün gelmiş varlığını borçlu olduğu bu mütevazı çınara sultan kesilmişler, densizlik etmişlerdir. Bu densizliklerini çınar gibi Osmanlı Devleti de onlara hadlerini bildirmiştir.
Gün gelir çınar ağacı yapraklarını döker, içini yemeye başlar. Osmanlı devleti de sonsuza dek yaşayacak değildir. O da topraklarını ağaçtan yaprağın hafif bir rüzgârla düştüğü gibi kaybedecektir. Dışarıdan düşmanlar çınar yapraklarını döksün diye zoraki rüzgâr estirirken, içerden de kendi evlatları onu ateşe vermişlerdir.
Bazı içi oyulmuş Çınar gövdelerinin yakıldığını görürüz. Ancak zamana meydan okuyan Çınar ağacı yakılmasına rağmen gövdesinin kabuğunda sakladığı özü sayesinde hayatını devam ettirir.
İşte bu çınar çok dostunu kaybetmiş zamanı evvelinde, akıl hastanesi varmış kuzeyinde, hamam bile varmış bir yönünde, sonra dost olmuş mahalle kahvesiyle. Kahvenin birkaç basamakla çıktığınız sekisinin köşesinde oyuk dibek taşı, dibek taşı değil arkada ne kurnası kalmış ne taşı olan ancak vakfiyesinin var olduğu söylenen çeşmenin yalağı, o da bu köşede. Basamak taşları çeşmenin duvar taşları. Zaten eğreti duran bacaklı ölçüsüz tahta masalar, iskemleler. Kayrak taşı kaplamışlar sekisini tay tay duruyor hepsi. Tarihini bilmez, bu iskemleleri tanımazsanız rahatsız olursunuz otururken. Oysa dostları; Ömer Amca, Doktor Mevlut, Çorbacı Memet Fırıncı Hasan, Hacı Zühtü, Bakkal Kemal, Boşnak İbram, Arnavut Musa, Kahveci Hüsen, kahveci Reşid, Muhtar Sadullah, birer cambaz edası ile bir bacakları altlarında diğer bacakları altına aldıkları bacağının dizinde bir elinde cigara diğerinde sarı yaldız boyalı çay bardağı, havalara bakarak sohbet ediyorlar.
Arkalarında İlyas Bey Mescidi
Önlerinde Ali Bey Camisi,
Üstlerinde çınarın koyu gölgesi,
Mescid Duvarına yaslanmış çeşmenin sesi.
Allah Allah niye bu kadar kucak kucağa, önce mescid yapılmış 1362 tarihinde Hacı İlyas Bey tarafından. Burası aynı zamanda Manisa’nın ilk camisidir. Babası Saruhan Bey Bizanslılardan aldığı yönetimi laskarislileri zorlamamış Müslüman yapmak için, hoşgörülü davranarak İslam dinini seçmelerini beklemiş.
Saruhan Bey, Bizanslılardan aldığı Laskaris’de beyliğin Müslüman halkı için mescid yaptırmak istemiş ancak kısa süren Saruhan Sancağı yıllarında ki ömrü yetmeyince oğlu İlyas Bey bu mescidi yaptırmıştır. Ayrıca şimdi ki Bit Pazarı dediğimiz yani çarşı semtimiz o devirde de Laskaris’in agorası yani çarşısı imiş. Bu semte de Taşçılar Mescidini yaptırır. Bu mescidin kitabesi yoktur. Yoktur değil kaybolmuştur. Ne zaman yapıldığına dair tarihi belli değildir. Ancak Saruhan beyliği Dönemi eserlerinde kuş evi geleneği olmadığı için bu yapıda kuş evleri olması ve bu kuş evlerinin çatı silmesine yakın olması onarım geçirdiğinin ifadesidir. Bu yapı Boğmaklızade İsmail Efendi tarafından 1800 yılında onarılmıştır. Onarım esnasında çeşmeyi de yaptırdığı çeşmenin yapılış tarihinden anlaşılmaktadır.
Müslüman Saruhan Beyliği halkı ile birlikte yaşayan Bizanslılar ticareti her devirde olduğu gibi o zamanda elden bırakmamışlar. Beylik döneminin son dönemlerinde yani Osman Bey’in beylikleri topladığı dönemde sıkıntılı günler geçiren Saruhan Sancağı imar faaliyetlerine fazla eğilememiş, ayrıca Beylikler yeni yeni yerleşik düzene geçtiklerinden şehircilik ve yapılaşma yönünden pek bir şey yapamamışlardır. Beylik adına yapılacak yapılarda usta bulmakta zorlanmışlardır. Beylik döneminin son beyi İshak Paşa, Ulu Cami’yi yaptırabilmiş o da devşirme malzemelerden yapılmıştır. Hatta Ulu Caminin kiliseden dönüştürüldüğü söylenir. Bu da ihtimal dahilindedir, çünkü Mevlevihane’nin İshak Paşa’nın Çelebi olmasından sonra bir kilise yapısının yerine yapıldığı Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde geçmektedir.
Basit tek kubbeli İlyas Bey Mescid yapısının taş işçiliği kubbe örtüsü ve köşe
tromplarında ustalığın çok güzel olduğu söylenemez. Ancak iki kemerli son cemaat mahalli ile yüksek olmayan alçak, basit yapısının çok sempatik ve sıcak bir havası vardır. Adeta mahalleliye aittir.
Evimiz İbrahim Çelebi Mahallesinde iken Ramazan akşamları Teravihe buraya gelirdim. Teravih Namazı başlamadan birkaç dakika önce bütün saflar dolar ne bir fazla ne bir eksik namazı kılardık. Yani dışarıda kalan olmaz boş yerde bulunmazdı. Rahmetli Sabri Hoca değerli bir imamdı. Müezzinde imam da kendisi idi. Gerçi vakit namazlarında müezzin cemaatten biri olurdu. Sabri Hoca bir Ramazan Teravih Namazlarından birini kameraya aldırmıştı minberden, malum olmuş olacak ki bir daha ki seneye rahmetli olmuştu erkenden. Ramazan da Müezzinliği mahallenin muhtarı o da rahmetli oldu, Sadullah Muhtar yapar cemaat da ona eşlik ederdi.
Teravi’den sonra imamda gelir oturulurdu kahvede,
Çay kaşığı sesleri ile kahve höpürtüsü karışırdı sohbete,
Gün boyu dumana hasret kafalar,
Peşi sıra yakılan dudaklara yapışmış sigaralar,
Loş, hatta karanlık olan çınar altında kuytu köşelerde,
Ateş böceği gibi görünürdü böyle gecelerde.
Anlatan veya bilen yoktu ama buranın öyle bir havası var ki
Çok eskiden Karagöz Oyunları dahi oynatılırdı sanki.
Teravi’den önce kahveye bırakılan su kapları
Eve giderken doldurulur, bir hoş olurdu Ramazan Akşamları
Çınar büyümüş çınarla beraber mahallede büyümüş çınar yetmiş mahalleliyi gölgesi altına almağa. Ancak mescid yetmez olmuş Ali Bey Camisini inşa etmişler 1427 yılında, onunda yapısı organ bağışlarından müteşekkil hele bir basamakları var beş yaş ile yetmişbeş yaşında olanlar emekleyerek çıkıyor, soluklanarak giriyor camiye, onunda ahşap dikmeleri ahşap evlerin çatı kirişleri, ahşap mertekleri, kiremitleri yenilenmiş, Dayanmış onca yağmura bunca zamana, ancak cahilliğe dayanamamış. Onarıyoruz deyip 1980 li yıllarda şahken şahbaz olmuş 1427 yılı gitmiş 1980 yılı gelmiş devşirme malzemelerin çoğu yerini; Betona, tuğlaya, alafranga kiremide, çimento sıvaya, hızardan çıkmış tahtaya, plastik boyaya bırakmış. Acemice sözde süslemeler, fotoğraf hat yazılar. Adı ile kitabesi kalmış şimdi.
Ali bey camisinin Doğu köşesinde bahçede bir Mevlevi Dergahı vardı, yıkıla yıkıla dergahın aşhanesi kalmıştı o da bir zaman sonra 2000 yılında belediye tarafından yıktırıldı.
Çınarın koyu gölgesi kara bulut gibi sardı, kasvet bastı. Unuttuğumuz tarihimize her kafadan bir ses her sesten cılız bir nefes “yazık”. “Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı” böyle eğitildik, atasözü dediler, böyle kandırıldık.
Çınarlı Kahve aynı zamanda kahvenin de ustası. Kahve yapmak marifet ister. Kahvenin de kültürümüzde yeri farklıdır. Kız istemeğe gidildiğinde gelin adayının kahvesinin tadı damak da kalırsa kızın becerikli olduğu anlaşılır, ondan sonra babasından istenirdi.
Taşınabilir Kültür Varlıklarımızın yanında taşınmaz kültürümüz dediğimiz bu adetlerimizde aslında başlı başına birer konu. Bunları da unutmamak için ninelerimizi dedelerimizi kaybetmeden dinleyip yaşatmalıyız.
Bir gayret daha Ali Bey Camisinin Doğusunda ki yokuşun başından yani Mevlevi Dergahı dediğimiz yerden gözüküyor Muradiye, Sultan Camisi, Saruhan Bey’in Körhane denilen türbesi.
Tarihi Kentler Birliği 13-14-15 Mayıs tarihlerinde 19 Mayıs’tan önce Samsun’da idi. Tarihi yok ama tarih yazmış bir şehir Samsun. 19 Mayıs olmadan 19 Mayıs’ı hem de 1919 yılının 19 Mayıs’ını yaşadım. Bandırma Vapuru’ndan Atamızın karaya ayak bastığı yerden biz de ayak bastık, gezindik o duygularla, çok kolay gezindik rehber eşliğinde, oysa ne kadar zor günler yaşanmış ne kadar zor kararlar alınmış, alınan o zor kararlar ve kararlılık ile bugün kolay gezindik o yerlerde.
Deniz kıyısı olmak güzel şehircilik açısından, doldurmuşlar Karadeniz’i Samsun nerede ise Sivastopal’a ulaşacak. Göletler, su kayağı eğitim alanı, kanallar, restoranlar, göz alabildiğine yeşil, mavi ile birleşince daha bir yeşil olmuş, Karadeniz Mavisi de turkuaz.
Dolu dolu iki gün geçirdim. Çok sevdiğim akademi yıllarında ki meslektaşım ev arkadaşımla da beraber olduk. Karadenizlilerin misafirperverliği de bir başka oluyor.
Cumartesi Akşamı konservatuarda belediyenin Türk Sanat ve Türk Halk Müziği Konseri vardı, daha sonra Samsun’lu Sanatçı Yıldırım Bekçi geceye renk katkı güzel sesiyle, hele Karadeniz Horonu, sahne çökecekti Horon Ekibi’nin seri ayak vuruşlarından.
Tarihi Kentler Birliği Kurucusu, onursal başkanı, aynı zamanda Çekül Vakfı Başkanı değerli ve o nispette de mütevazi insan Metin Sözen. Profesör Dr. demiyorum o etiket sınırlı bir çalışmayı simgeliyor. 350 üye belediyeden oluşan Tarihi Kentler Birliğinin her bir projesi, belediyesi, çalışanı, uygulamada ki her taşı, her eseri ile yakından ilgilenen, projelendiren. 1000 5000 10000 yıllık Anadolu Tarihini gün yüzüne çıkarmada ki gayretine, ustalığına hayran olduğum, hocam. Defalarca gezdiği incelediği yerleri, yolları, tarihi mirası, bizlerle beraber gezdi Samsun’u.
MANİSA’M.
Gediz’in bereketli topraklarında üzümünün kehribarlığı ile pamuğunun rengini aldığı, tarihini 4000 yıldır yazdığı, Lidya Frigya medeniyetinin doğduğu, Mitolojinin efsaneleştiği, Osmanlı’ya sultanlar yetiştiren Saruhan Sancağı, Şehzadeler Şehri Manisa’m.
Sakin ve durgun akan Salkım Söğütlü Gediz’i, kışın dumanı karı, yazın yaylası kirazı Spil Dağı, her günü bayram her bayramın da halkı akraba olduğum, kıvrım kıvrım akan dereleri nefes verirken şehre, yeşile boyanan Manisa’m.
Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulu tepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle, Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu, Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınar’ın da sahralığın, olduğu bu kadarcık Manisa’m.
Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den görülemez, yayla suları içilemez, Dumanlı Dağı her yönden seçilemez, olmuş Manisa’m.
Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanasız kalmış, avlularda Sakız Sardunyalar kurumuş, Sarmaşık Gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış, Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olmuş Manisa’m.
Her ağacını bahçemde yetiştirdiğim, kobalak ağaçlı yollarım, kokar ağaçlı boş arsalarda oynadığım, her çiçeğini avlumda suladığım, her insanını akraba bildiğim, her sokağının taşına ayak bastığım her duvarına yaslandığım, her evin odalarında gezindiğim, pencerelerinden baktığım, merdivenini hayatını kapısını açtığım, yıkık kerpiç duvarlarında dedemle oturup çürük ayva parmakladığım, Güzel Manisa’m.
Fatih Sultan Mehmed’in 17’sin de iken babasına
‘Padişahsan gel, ben padişahsam emrediyorum gel’ dediği
Kanuni Sultan Süleyman’ın,
‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ Dediği
III.Murat’ın yaptırdığı Mimar Sinan’ın Ege’de ki tek eseri Muradiye Camisi. Yavuz Sultan Selim’in eşi, Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan’ın Sultan Camisinden saçılan her derde deva Mesiri. Doğuştan Osmanlı Manisa’m.
26 Ağustos 1922 Afyon Kocatepe’den taarruza geçen, 30 Ağustos da Dumlupınar’da zafere ulaşan, Afyon’dan önüne kattığı düşmanı 8 Eylül 1922 de Manisa’dan da toplayarak İzmir’den denize döktüğü Ulu Önder Atatürk’ün ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri’ komutunun gerçek olduğu efeler diyarı Manisa’m.
Halkıma hizmet Hak’ka ibadet, geleceğe ümit, Manisa’ya zenginlik, yeşiline endam, endamına renk, dağından ovasına, kirazından üzümüne, tarihinden günümüze yeniden boyanacak Manisa’m
01-02 Nisan 2011 Malatya, Doğu Anadolu’nun batısında hemşerimiz diyorlar İnönü ile Özal’a. Çok geniş bir yerleşim alanına sahip bir de kayısısı var. İki cumhurbaşkanı bir kayısı yenilenmesine yetmemiş, modern görünüşüne. Henüz kavuşuyor. Çok iyi planlandığında güzel mimari yapıları ile Kayseri’ye rakip olabilir. Cumhuriyet döneminde açılmış Sümerbank, sigara ve şeker fabrikası arsalarının bulunduğu bulvar ve diğer boş alanlar ve eski binaların yenilenirken ki imarı ve mimarisi (mutlaka ayrık nizam) henüz harcanmamış birer zenginlik.
Dünya Kayısı Borsası oluşturulması ve yerinde harcanacak mimari zenginlik ile cumhurbaşkanlarının ruhları şad olacak.
<strong>
Alanya; Saymadım gelişlerimi sevinçten
Dönüşümü biliyorum gözüm yaşlı hasretten
Bende ki izi bunlar, sıcağı yazın cabası
Bahar ayları sadece yaşanası.
Cennet’in Cehennem’e dönüştüğü Alanya
Olsun; Dağ, deniz, yeşil, mavi, her renk var ya.
Bayram tatili birkaç gün uzatamadık referandum var diye, bir oy bir oy olmadan çok olmaz bir gün önce döndük Manisa’ya, doyamadan üç yaşında ki torunuma. Ne oynadım ne kıkırdadım neler yapmadı ki güldürmek gülmek için.
Akşamları uykusu şaştı anası ikimize de kızdı. “Al baba sen uyut” diye. Seve seve koynumda, daha ne isterim bırakırsa nene. Nenesi bir kolundan dedesi diğer bacağından kim yakalarsa tut tutabilirsen pire gibi, fıkır fıkır çaydanlık gibi.
Alanya bu benim için zaten bilmeyen mi var? Kalesi ve Kızıl Kulesi gezilesi, Dim çayında serinlemesi, Gedevet Yaylasında kavurma yemesi, ama illa ki denize girmesi. İşte Alanya, yarısı yerli yabancı yarısı, bende ki hasret yarası.
Alın Alanya’yı verin kızımı.
Alanya tarih de kalesi ile ünlü. Selçuklu Sultanı tarafından yaptırılan bu kale günümüze kadar sağlam gelebilmiştir. Kaleler tarihimizde enteresan bir şekilde yer alır. Osmanlı Dönemine kadar her devir ve medeniyette kale korunma amaçlı olarak yapılmıştır. Dünyada bir tek Osmanlı Devleti kale yapmamıştır. (Boğazlar hariç onların da yapılış amaçları farklı) Her türlü esere imza atan ve sanat yönünden çok kıymetli eserler bırakan Osmanlı Devleti, kale yapma ihtiyacı duymamıştır, korunma ihtiyacı duymadığından. Çok enteresan Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıllık döneminde dünyada da kale yapılmamıştır. Yani diğer devletlerde Osmanlıdan korunmak için kale yapmamışlardır. Aksine himayesine girerek koruma altına alınmışlardır………
Kale içinde ki evler önceleri bakımsız ve iskan edilmediğinden yıkılmış ve harap hale gelmiş olmasına rağmen son zamanlarda kıymeti anlaşılmış ve eski evler iyi paralara satılarak oturmak için onarılmağa başlamıştır. Kale içinde ki bu evler eski dokuyu sağladığı takdirde turizm açısından farklı bir önem kazanacak zamanla oteller yerine buralarda konaklamak bir ayrıcalık haline gelecektir.
Denizi eşsiz olmasına rağmen gereği gibi tanıtımı yapılamamış ve kullanılamıyor. Yıllar önce ki sahil yolu alış veriş aksını oluşturmuş. Bu aksın sağ tarafı oteller zinciri solu sahil bandıdır. Deniz kıyısı az da olsa kafeler ve parklar ile düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde Antalya örnek alınmalıdır. Antalya beach cafeler ile sahil bandı düzenlemesi her geçen gün önemini arttırmakda ve sahil güzelleşmektedir. Tabii bakım ve işletmeciliğin önemini unutmamak gerekir.
Alanya’da ki muz bahçelerinin turizme, oteller bahçesine dönüştürülmesinden dolayı patlama yaşamış patlama her ne şekilde olursa olsun etkisi tahrip olduğu için tahribatın ve yapılan tesislerin kabuk değiştirmesi için bir nesil daha geçmesi gerektiği gözüküyor.
Alanya’da doğallığını bozar gibi iken tutulmuş hissi var. Bundan sonra bozuk ve göze hoş gelmeyen binaların düzenlemelerin yerini planlı yapılaşma hatta yapılaşmadan ziyade koruma amaçlı plan yapılabilirse kısa zamanda turizm ve kültürümüze kazandırılmış olur.
Küçük sanayi sitesi acilen taşınmalı ve o bölge tamamen yeşil, meydan, park alanı olarak değerlendirilmeli,
Eski liman; Gezi tekneleri ve balıkçı barınağının bulunduğu liman ve çevresi kale etekleri kızıl kule dahil korunmalı ve düzenlenmeli,
Yeni yapılmış marinası küçük olmasına rağmen şimdilik işlevini sürdürüyor bu alan modern yapılar yat turizmine yönelik ticari mağaza ve kafeler, yatçılara hizmet verecek günlük konaklama tesisleri ile donatılmalıdır,
Safari düzenleniyor ancak özentiden öteye gidemiyor. Bu konuda safariye imkan verecek alan ve tabiat mevcut, düzenlemek gerekir her önüne gelen dört çekerlere atlayıp doğayı tahrip etmemeli,
Yaylacılık dahi günlük çadır konaklamaları ile enteresan olabilir.
Alanya’da yabancı ikametliler belediyeye dilekçe verip talepte bulunuyorlarmış. Yani bu sayılanları biz yapamaz isek bir yapan bulunabilir. Alanya da Alsana olur. Belediye meclisine üye verince göğsümüz kabarır !
Havaalanı açıldı açılacak, açıldığında Avrupa’dan Alanya’ya ulaşmak Türkiye’nin her hangi bir yerinden ulaşmaktan kolay.
Doğu’nun Paris’i Erzurum.
Üzülerek söylüyorum. Eskiden beri böyle bilirdim Erzurum’u hiç görmemiş olsam da.
Paris’in par’ı yani parlaklığı gitmiş, is’i kalmış. Çok yazık olmuş Doğu da unutulmuşların sayfalarına kaydetmişler Erzurum’u.
1957 yılında kurulmuş üniversitesi. Havaalanı da çok eskilere dayanıyor tarihi, yetmemiş Erzurum’a. Kara yağız delikanlılarının emeklerini karşılayamamış, gurbet çare olmuş Erzurum’a çare aranmayınca.
Üç gün hem de yağmurlu olunca yetmedi görmek, gezmek, araştırmak için Erzurum’u.
Yetseydi, üzüntüm kahroluşuma yetecekti.
Çifte Minare,Ulu Cami hemen görülüverenlerdendi.
Çifte Minare; Kaderine terk edilmiş, Selçuklu Sanatını buraya harcetmiş, bizde başımızda akılımızda havalarda mal gibi bakıyoruz herkesle beraber.
Bir taş bu kadar mı işlenir, kağıda çizemez, iplikle öremez, kalıba dökemezsiniz, elleyemezsiniz bile aşınır diye. Bir taş değil, binlerce taş işlemesiz değil, anlamsız hiç değil, terk edilişleri akıl alası değil.
Selçuklu Tarihi 13, 14. yy. daha fazla dayanmaz ot içinde zemini, kararmış kemerleri, dökülmüş kubbeleri, yolu tutmuş gidiyor aklımız hala havada. Övünmeyi biliriz. Ancak dövüneceğimiz tarih çok yakın. Bu sadece Erzurum için değil yakınlarınıza bir bakın.
Bu Çifte Minareli cami kullanılsa bakımlı olur yıpranmaz. Duvar gibi kolonları sütunları olan Ulu Cami Kullanılıyor kullanılsın ama bunun günahı ne. Bir bilen varsa söylesin utancımdan soramadım Erzurumluya, alınırlar sana mı kaldı ? diye.
Erzurum Kongresi, yani kurtuluş tarihimiz hem yazılmış hem savaşılmış Erzurum’un bir de Tabyaları var. Mecidiye, Aziziye Kurtuluş Savaşımızın efsane tabyaları, kadını ile erkeği ile kahraman Erzurum Halkının kahramanlıkları yazılmış buralarda.
Layık değiliz herhalde yaşanmışlara, kurtuluşumuza, Sol elinde tüfek ile Nene Hatun’un heykelini yapmışlar. Sol elde tüfek teslim olma anlamına gelir. Farkında değil hiç kimse, Erzurum da unutulmuş tarihi de.
Kış sporları için tesisler yapılıyor, çok güzel, gelen yabancı sporcular, spora meraklı yabancılar Erzurum Tarihini de görse anlatmaz mı sporcu olmayanlara da.
Turizm kurtarır Erzurum’u. Sporun yanında tarih ile.
Hüznün cenneti, tükenmişliğin burukluğu, medeniyetlerin sonu, kültürün damlaları, geçmişin gözyaşları, bunca tarihin, yaşanmışlığın bittiği kent.
Medeniyetin, daracık sokaklarında saklandığı,
İzlerinin silinmişliğinin depremlere mal edildiği,
Faturanın tabii afetlere kesildiği,
İnsanlarının masumiyetinin yüzlerde arandığı kent.
Üç semavi dinin cemaatlerinin hoşgörü ile birlikte yaşadığı, peygamber inanışından din, tek varlık inanışından inanç, Adem’den gelen dünya kardeşliğinin, bir arada yaşadığı kent.
Müzesinde duvarlara yapıştırılmış mozaikler gibi bölük pörçük olmuş kültür mozaiğinin resmedildiği kent.
Roma’nın üç büyük kentinden, Doğu’nun Başkenti Antakya.
Hepsi kitaplarda, masallarda, efsanelerde, kalmış bir tutam fasarya.
Elle tutulur, kulaklarda duyulur, kalplerde yaşanan coşkunun, gözlerde ki yaşın, müziği kalmış Medeniyetler Korosu’nun nağmelerinde.
70 kişi bir ağızdan söylemiyor, haykırıyor.
Ben Antakya’yım diyor.
Duymak için zaman bitmiş artık,
Bir dolu salonda ki alkıştan başkası elden gelmiyor ne yazık.
Kırkbin yıllık tarihi, Amik Gölü, ovası bile varmış.
Bir tek Asi Nehri kalmış.
Zamana, insanlığa, bunca olanlara isyan eden.
Asya ‘da, Kuzey de Rusya, güney de Hindistan ile sınırlanan bir alandan yani Büyük Okyanus’tan (Çin’in Batısından) Atlas Okyanusu’na kadar asırlar boyu yaşamış Türk Boyları, Devletleri çoğu zaman yabancı kışkırtmaları ile birbirlerine düşmüş olmalarına rağmen zaman zaman birlik ve beraberlik içinde yaşamışlardır. Tarih boyunca bu alanda, bahsedilen hat boyunca çeşitli Türk Devletleri bağlı oldukları Türk Topraklarında yer değiştirmişlerdir. Bunlardan biri de Kırım Yarımadasıdır.
Kırım’a ilk gelen Türk Kavmi göçebe olan Hun’lardır. Ancak göçebe oldukları için kalıcılığı Kırım da sağlayamamışlar çeşitli kavimlerden sonra MS VII yüzyılda gelen Hazarlar bu yarımadaya yerleşmişlerdir. Hazarlar İdil ile Kafkaslarda büyük bir imparatorluk kurmuşlar, tarih boyunca Peçenekler, Kıpçaklar bu bölgeye hakim olmuşlardır. Kıpçakların kültür kalıntılarının Kırım da hala mevcut olduğu söylenir ve gözlenir, daha sonra Selçuklular 1220 yıllarında buraya yerleşmiştir. Bu yıllarda ticaret için Kırım’a Türk Tüccarlar sıkça gelmiştir. Daha sonra 1223 yılında Cengiz’in orduları Rusya Ukrayna’sının yanında Kırım’ı da hakimiyetleri altına almışlar, Cengiz imparatorluğu parçalandıktan sonra Cengiz Han ülkenin batısını oğlu Cuci’ye vermiştir. Cuci’nin oğlu Cengiz Han’ın torunu Batu han Altın ordu İmparatorluğunu kurarak Kırım’ı da topraklarına katar. Altın ordu hakimiyeti Kırım’ın etnik, dini ve siyasi geleceğini belirlemiş ve Kırım’ın tamamen Türkleşmesini sağlamıştır. Batu Han’ın ölümünden sonra yerine Berke Han, Berke Han’dan sonra Mengü Timur Han, Özbek Han, Canıbek Han Altınordu devletini korudular Canıbek’ten sonra Toktamış Han 1380 ‘de ( yine ne yaptıysak tarih boyunca kendi kendimize yapmışızdır) Timur akınları yüzünden zaten zayıflamış olan Altın Ordu Devleti bölünerek Kazan, Sibir, Astrahan, Nogay, Kırım hanlıkları ortaya çıkar 15 yüzyılda da Kırım tüm bu hanlıkları ele geçirerek müstakil kırım Hanlığını kurar, kurucu olan Hacı Giray’dır. Hacı Giray da Cengiz soyundan gelen bir prens idi. Bu soydan gelen giraylar 350 yıl kırım hanlığını yönetmişlerdir. (Tabii Osmanlı desteği ve korumacılığı altında). Bunu tarihçiler daha detaylı anlatırlar bizi Kırım’ın Osmanlı ile münasebetleri döneminden vereceğimiz örneklerden biri ilgilendiriyor Hafsa Sultan, Yavuz Selim.
Kırım Hanları da yine Türk Boylarının saldırılarına karşılık Osmanlı’dan yardım almış Kırım Hanları çoğu zaman Osmanlıya sığınmışlardır bunlardan bir tanesi de Mengi Giray’dır.Fatih’e “karındaşım” diye hitap etmiş ve dost olarak İstanbul’a sığınıp ortalık yatıştıktan sonra tekrar ülkesine dönmüştür. Yıllar sonra Yavuz Sultan Selim’e kızını vermesi bu dostluğu pekiştirmiş daha da sağlamlaştırmıştır.
İşte bu sığınma, gelip gitmeler döneminde Selim Trabzon valisidir Kırım Hanını ziyarete ve incelemeye gider çok hareketli günler geçiren Mengi Giray II. Bayezid’den yardım ister o da o yıllarda Trabzon Valisi olan oğlu Selim’i gönderir. Selim mahiyeti ile çıktığı Kırım yolculuğunda Karadeniz’i donanma ile geçer, Kırım’ın sahil şehri başkenti Sivastopol (Akmescid) Limanına dalgalar sebebi ile yanaşamaz ve geceyi gemide kadırgada geçirir. Kırım Hanı dostluğunu göstermek maksadıyla denizin azgın dalgalarına rağmen kadırgaya küçük bir tekne ile çıkartma yapar yani Selim’i ziyarete gider, gece kadırgada kalmaması için sarayına götürmek istediğini söyler. Kırımlılar denizcilik de üstün olduğu ve denizciliği iyi bildikleri için azgın dalgalardan korkmayıp cesaret sergileyerek geldikleri Selim’in kadırgasında, gözü pek Selim de aynı cesareti göstererek daveti kabul eder denizin durulmasını beklemeden aynı küçük tekne ile mahiyetini kadırga da bırakarak Han’ın sarayına gider. Akşam yemeği esnasında Mengi Girayın güzel kızı Ayışa Hafıze (Ayşe 1479) yemekten sonra tatarların milli çalgısı “tar” çalar o kadar güzel sesli ve endamlıdır ki müziğin nağmesi ile kendinden geçen Selim, Kırım Tatarları ile onların milli oyunu “ava” yı oynar. Bu oyuna daha sonra Giray’ın kızı Ayışa de iştirak eder Selim ile karşılıklı oynarlar, o gece kararını verir Selim, daha 24 yaşında kalın kaşlı burma bıyıklı sert bakışlı yakışıklı Selim o gecenin sabahına nişan yapar Mengi Giray’ın kızı Ayışa ile. Osmanlı ile akraba olup kendine daha güvende hissedeceğini düşünen han kısa zamanda evliliğin gerçekleşmesi dileğiyle Selim’i sarayında 10 gün ağırlar. Bu esnada Mengi Giray sarayda çeşitli yarışmalar düzenler. Selim bu yarışmaların bir kaçına iştirak eder. Ok atışı yarışmasında ki başarısı ve her attığını hedefe çabukluk ve çevikli ile isabet ettirmesi herkesi şaşkınlığa düşürür. Binicilik gösterisinde ki at sürüşü ile usta biniciliğini gösteren Selim atına hakimiyeti, savurduğu kılıç ve gürz ile de savaş sanatında ki ustalığı ile Ayışa’yı kendine hayran bırakır. Kırım halkının sempati ve sevgisini kazanan Selim, kısa bir aradan sonra savaşa, kılıca, at sırtında seferlerden bir fırsat bulup, daha önce inceleme için gittiği kadırga ile gelini Kırım’dan alarak Trabzon’a gelirler. Burada düğünü yaparlar. 1494 yılıdır. Osmanlı örf, adet, saygı, ve kültürünü sergileyen Selim bu sayede bir çok örfün Kırım ve Osmanlıların bir olan atalarından geldiğini gösterir.
Birbirlerine zaten aşık olarak evlenen Selim ve Ayşe bu aşklarını ömürleri boyunca taşırlar.
Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan,
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek,</em>
(Hastalıktan titrememe kahır olmama rağmen, beni elden ayaktan düşüren bir gözleri ahudur.)
mısralarını yazan Selim, Hafsa Sultan’a ne kadar aşık olduğunu gösterir.
Trabzon’dan İstanbul’a gelirler 1512 yılında Selim tahta geçer. Bu esnada Ayşe Sultan Edirne’yi ziyarete gider burada Hafsa Kasabasını baba topraklarına benzetir ve baba ocağına hasret ateşi ile bu kasabaya çok yardımda bulunur hayrı seven biri olarak oraya çeşitli binalar külliyeler yaptırır. Bu hayırlarından dolayı Hafsa Sultan olarak anılmağa başlar.
Birbirlerini çok sevmelerine rağmen birbirlerine hasret yaşarlar. Yavuz Sultan Selim tahta çıktığı 1512 yılından beş yıl sonra büyük sefere, Mısır Seferine hazırlanır 1517 yılında sefere çıkar. Mısır Seferinden üç yıl sonra 1520 yılında Şir Pençesi “aslan pençesi” denilen illete yakalanır. Manisa da iken kocası Sultan Selim’in hastalandığı haberini alan Valide Sultan İstanbul’a gelir, hızla sağlığını kaybeden Yavuz Sultan Selim, illetten kurtulamayarak hakkın rahmetine kavuşur.
1470 yılında doğan Yavuz Sultan Selim’in saltanatı sekiz sene gibi çok kısa bir müddet devam etmiş fakat bu kadar kısa müddet içinde «Bu dünya bana dar geliyor» diyecek kadar çok büyük işler başarmıştı. (Kısa süren ancak çok büyük işler başaran padişahlığı döneminden bir daha ki sayı da Yavuz Sultan Selim’den bahsetmek isteriz.)
Padişah vefat ettiğinde 50, eşi Hafsa Sultan 41 yaşındadır. Oğlu Sultan Süleyman daha sonra Kanuni Sultan hatta Muhteşem Süleyman Osmanlı İmparatorluğunun başına geçer imparatorluğun sınırlarını genişletir, Akdeniz’i Osmanlı gölü yapar. Annesi valide sultan, Eşi Yavuz Sultan Selim’in vefatından sonra üzüntüsünü unutabilmek için tekrar Manisa’ya döner.
Padişahlar çocuklarını Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yetişmesi için bu şehirleri Sancak Beyliği olarak ilim ve sanat merkezi haline getirmişlerdir. Sancak beyi olarak görev yapan Osmanlı Şehzadeleri Saruhan eyaletini minyatür bir Osmanlı Devleti gibi görmüşlerdir. Şehzadeleri, lalalar ve hocaları yetiştiriyordu. Şehzadeye hem devlet hem başkent görevi yapan Saruhan Eyaleti bu dönemde en büyük imar faaliyetlerine sahip oluyordu. Hanlar, hamamlar, kervansaraylar, camiler, medreseler, imarethaneler, bimarhaneler, aşevleri, yetimhaneler, sıbyan mektepleri ile hem şehzade tarafından hem de şehzadenin annesi, paşa ve lalalar tarafından donatılıyordu. Sarayların, köşklerin, konakların, çeşmelerin, arasta ve bedestenlerin yapılması ile çok zengin bir vilayet olmuştu Manisa. 16 şehzadeden beşi II. Murad, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, II.Selim, III.Murad.Yetiştikleri büyüdükleri çocukluklarının geçtiği Manisa’ya önem vermişlerdir.1410 yılında Osmanlı Sancağı olan Saruhan’da ilk Osmanlı eseri 1427 yılında yapılan Ali Bey Camisidir.
Manisa’nın şehzadeler sancağı olmasından sonra nüfusu da artmağa başlamıştır. Asırlardır Manisa dağı ve eteklerine yerleşmiş olan Manisa’nın artan nüfusu dağ eteklerine sığmaz olmuştur. Yerleşime yön vermek ve halkı aşağıya çekmek için Sultan Camii alanı Hafsa Sultan tarafından istimlak edilerek şehrin gelişme alanı belirlenmiştir. Sultan Camii alanında mevcut olan AliBey Camisi vakıf tarlaları bağ ve bahçelerin bir kısmı satın alınmış bir kısmı için ise bir başka alandan Alibey camii vakfına mal verilmiştir. Kazanılan bu alana 1522 yılında Sultan Camisi inşa edilmeğe başlanmış, Sultan camii ve külliyesinin yapımı üç yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır.
Sultan camii inşaatından sonra her geçen gün Selim’in ayrılığı, yokluğu, sevgisi Hafsa Sultan’ı daha da perişan eder daha fazla dayanamaz hastalanır. Hastalığına teşhis konulamadığı gibi çare de bulunamaz. Merkez Efendi Kânûnî Sultan Süleymân Hânın annesinin yakalandığı hastalıktan ötürü Valide Sultanın derdine çare bulması için padişahın isteği ve Sünbül Efendinin tenbihi üzerine Manisa’ya gider. Tıp bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi Manisa’da bulunduğu sırada çeşitli yerlerden dağlardan topladığı kırk bir çeşit baharattan meydana gelen bir mâcun yapar, Bu macunu yiyerek şifa bulan Valide Sultan eski sağlığına kavuşur. Merkez Efendi, Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yapmağa başlar, imarete gelen hastalara da bu macunu yedirerek şifa dağıtır.
Ancak bu üzüntüsü ve kederi onu yıpratmıştır. 1520’de başlayan, Vâlide Sultan’lık dönemi kendisinin 1534’de 55 yaşında iken vefatıyla sona erer ve kocası Yavuz Sultan Selim’in türbesinin yanına defnolunur, oğlu Kanuni de annesine burada bir türbe yaptırır.
Kırım sarayında başlayan, Giray’ın asil kızı iken Şehzade Selim’in gözdesi olan, Osmanlı’ya Ayşe Sultan, oğlu Kanuni döneminde Hafsa Valide Sultan, Selim’i Yavuz, Süleyman’ı muhteşem yapan Osmanlı Saltanatının dünya imparatorluğu döneminde yaşayan hoşgörü, tevazu timsali, asalet sahibi Ayışa’nın Karadeniz’i aşıp gelen, İstanbul’u bırakıp Manisa’ya giden sevgi yolculuğu Manisa’da son bulur.
Allah rahmet eylesin.
Manisa Şehzadeler Şehri de ne Şehzade kalmış ne yaşadıkları sarayları. Bunca tarihine bunca yaşamış şehzadesine rağmen kalan birkaç mekan Manisa Tarihini anlatmağa yetmiyor. 21. yüzyıla gelinceye kadar neler görmüş Manisa neler; adı önce Tantalis’miş sonra Magnesia, sonra Şehzadeler Sancağının merkezi olarak adı Saruhan Sancağı olmuş şimdi Manisa deniliyor ileri de nasıl anılır bilinmez hazır yolumuz düşmüşken 2010 yılında Manisa’ya, elde kalan yapılarını gezelim tarihe bir yolculuk yapalım.
Yolculuğumuza, Manisa Dağı yamacının eski yerleşim olan uç noktasından başlayalım. Manisa da kadılık yapmış Molla Şaban’dan.
MOLLA ŞABAN SİBYAN MEKTEBİ :iki odalı küçük mütevazi yapıyı, Osmanlı çatı ve köşe inişlerinin basit iki kubbeli çatısının binaya katacağı zenginliğinin, sempatisinin bu küçük meydancığa sıkı sıkıya bağlanmasını sağlıyordu. Bu yerden fışkırmış yanı başında ki incir ağacı gibi yeşermiş duran küçük yapı, sübyanların eğitimini sağlamış zamanında. Nereye sığdırmışlar zamane tedrisatını, medrese ön eğitimini o küçücük yapının o küçücük beyinlerin neresine sığdırmışlar.
Buradan yukarı doğru kumlu dere kenarından çınar ağaçlarının gölgesinden çıkarken BÖLCÜK DEDE yani KISIK MESCİDİ :Ağaçların içinde hiç mi hiç belli değil, gözükmese minaresi, duyulmasa ezan sesi, farkında olmadan geçeceksiniz bu da ağaçlarla dost olmuş bir mescid.
Mescide arkanızı verince karşıda kocaman bir ÇİTLENBİK AĞACI :koyu gölgesi, haşmetiyle, çınarlarla boy ölçüşüyor. Bir de gölgesinin hikayesi var Amak-ı hayal’i. Aynalı Dede’nin aynalı harekesinin dünyaya pırıltılar ışıklar saçan fikir ve akıl veren, gönlünden hal diliyle çıkan hayalleri, masalları, hikayeleri, Raci’ye masal gibi anlattıkları. Rüyadan uyandırıyor Raci gibi bizleri de, farkına varıyoruz hayatımızı anlattığının, var oluşumuzun inceliğini kafamızı iki elimizin arasına alınca fark ediyoruz, alemlere akıp gidiyor, ölümün ötesine geçiyoruz. Küçücük aklımızın marifeti, zayıf bedenimizin hikmeti, deryadan bir zerrenin tadı, evsafı ve de o zerrede ki letafeti anlatıyor, harekesinden yansıyan parça, kırık aynalardan,
“Ben;
küfür ile imandan,
kabul ve inkardan,
tasdik ile şüpheden
oluşmuş bir zerreydim.”
Aklımız çitlembik ağacının dallarına takılı, AYNALI DEDE TÜRBESİ’nden yakınında ki AYNALİ DEDE CAMİSİ’nden ayaklarımız yere basmaz vaziyette Boyahane Köprü’sünden Kırmızı Köprü’ye gelmişiz. Bir dönem önce alı, moru, kırmızıyı, tarihi, yolu yordamı bilmezler yıktı kırmızı köprümüzü. İkilediler kırmızı korkulukları utandıklarından, elifi görüp mertek sandıklarından, eskisine benzetmeğe çalıştılar. Neyse…
KARAKÖY , nedendir bilinmez Karaköy dendiği, çarşının minyatürüdür burası bu semte hitap eden dükkanları, esnafı, manavı, kasabı, bilhassa kahvehaneleri ünlüdür.
Evliya Çelebi’yi görür gibi oldum. Karaköy Kahvehanelerinden birinde. Nargilesini fokurdatıyor, köşede ki döşeğin üzerine oturmuş birkaç kişi ile sohbet ediyor; seyahatini, şefaat diyeceğine seyahat dediğinin hikmetini anlatıyor. Burası da neresi, bu Manisa’ya nereden geldim, kim çağırdıyı düşünüyor bir nefes daha çekerken nargilesinden.
Ariflerin, zariflerin toplandığı Karaköy Kahvehanelerinin de ki saz çalanların, rakkasların hangi kahvehanede olduğunu meddah ve hikayecilerin bir diğerinde, gazelhanların yerini sorarak buraya kadar gelmişken onları da göreyim diye düşünürken onu orada kaderi ve birkaç kişi ile baş başa bırakıyoruz.
TİTREK SİNAN BEY MEDRESESİ’sinin önüne gelmişiz. dereye bakan yönünde istimlak edilmeyi bekleyen üç dört ev. Yıkılsa derenin çağıltısı medresenin duvarlarına vuracak meydancık ve medresesi ortaya çıkacak. Ancak kafanızı sokağa doğru uzatınca da gözüküyor taş duvarları, içeriden ney, kanun sesi geliyor. Merakla kapısına yönelince içe kapanık yapısı, kemerli yüksek kapısından girince içeri sakin tavrı, taş kaplı eyvanlı avlusu kenarına dizilmiş oylum oylum medrese odacıkları, eğilerek girilebilen kapıcıkları, kıblesinde merdivenle çıkılan yüksekçe sahanlığın arkasında mescidi. Bu sahanlığa dizilmiş saz heyetinden, akşam ki Türk Müziği Konseri çalışması hazırlıklarından, provasından geliyormuş meğer kanunun sesi, neyin üflemesi.
Nef’i’nin (1572-1635) en çok bilinen gazellerinden biri bu çalınan, segah makamında yuruk semai, daha sonra Itri tarafından bestelenen bu gazel hakikatı anlatıyor, kelam ehlinin sözlerinin Hak’tan geldiğini, gönülden gönüle giden yolun, açılan kapıların kelam ile vuku bulduğu gerisinin laftan ibaret olduğunu.
Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil
Ehl-i dildir diyemem sinesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil
Yine endîşe bilür kadr-i dür-i güftarım
Rüzgâr ise denî dehr ise sarraf değil
Girdi miftâh-ı der-i genc-i maânî elime
Âleme bezli güher eylesem itlaf değil
Levh-i Mahfûz-i sühendir dil-i pâk-i Nef’i
Tab-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâf değil
Medrese o kadar huzur dolu, sessiz, sakin ki, çıkarken kapıdan kelamdan öte bir dünyaya giriyorsunuz. Kelamın inci olduğunu ancak dünya da sarraf olmadıkça, anlayan olmadıkça kıymetinin bilinmediğini, bilene sormak gerek…
Bir köprü bir köprü daha derken, köprüler yumağından, dere duvarının kenarından, gölgeli sokağından, dere boyundan yukarı doğru yürümeğe yürüdükçe dikleşen yokuştan soluyarak çıkmağa başladık.
Birbirlerine yaslanmış evleriyle eski Manisa evleri, adı gibi, MUTLU MAHALLESİ bu yörenin adı. Eski Manisa Evlerinin Yunan Yangınından kalabilen birkaç ev ve dar sokaklarına sonradan yapılmış kerpiç evler, batıya yürüdüğünüzde Lala Paşa, Narlıca Mahallesi, doğduğum evin çıkmaz sokağı karşısında büyük iki kanatlı bahçe kapısının aralıklı tahtalarından bahçemiz gözüküyor hala.
“Yaz günü sıcak bir ikindi vakti Ünzile Nine, Emeti Aba, Hatçeba, Elif Ebe, Fatmaba, kapılarının önüne çıkmış oturmuş konuşuyorlar. Evlerinin önü süpürülmüş tertemiz, Arnavut kaldırımı yol taşları orta yerinde taştan oluklu sokak, serinlemesi için sulanmış, bahar da yapılan beyaz kireç ve çivit kuşak badana kokusu hala sokakta geziniyor. Mor salkımlar sokağa uzanırken, çingene kiremitlerini örtmüş hanımeli, kokusu buram, buram sohbete karışıyor. Ellerin de tığ ile işledikleri yaşmak kenarı, masa örtüsü birer bahane, elleri çalışınca daha rahat konuşuyorlar, gözleri önlerinde yüz ifadelerini ses tonlarından anlıyorlar. Her biri psikolog edası ile komşularının hatta komşu mahallenin kızlarını tahlil ediyor oğlanları çekiştiriyorlar. Akşam vakti yaklaştığında yarına konuşacak çok şeyleri var daha.”
Onları sohbetleri ile baş başa bırakıp yürümeğe devam ediyoruz.
Çınara yaslanmış bir köprü daha derken İVAZ PAŞA CAMİSİ: tuğla işçiliğinin en zarif örnekleri, her bir kemerin üstünü başka motifle işlemiş ustası. Yakın tarih de antik özelliği olan halıları çalınmıştı. Yürümeğe devam ettik. Dere duvarı ile haziresinin duvarı arası neredeyse yan yan geçmemize izin veriyor, taşlar, taşlar her bir yerde bir başka güzel; duvarda, mezar taşında, cami kemerinde, avlusunda, yolda.
Ulu çınara yaslanmış bir köprü daha, bizde yorgunluktan söyle yaslanalım dedik çınara; GÜLGUN HATUN HAMAMI, REVAK SULTAN TÜRBESİ, KABAK TEKKESİ, YEDİ KIZLAR TÜRBESİ, DERE MESCİDİ, çeşmeler, meydan, meydan. Kimi sivri külahlı çatısı ile Selçuklu geleneğini yansıtırken, kimi yuvarlak kubbeli, yüksek kubbesi ile hamam, kiremit çatısı ile mescid, çatı armonisi, minaresi ve selvisi hepsi bir ahenk içerisinde notalara dizilmiş melodiler gibi, yapı manzumesi, çatı cümbüşü. Çaybaşı deresinin suyunun yıllardır sürüklediği kayalara vururken çıkardığı nağmeler, yapıların nağmeleriyle cümbüşüyle fasıl geçiyorlar.
Çınarlar derenin içinden, yıllar önce dere duvarının boyunu aşmış da göğe uzanmışlar bile, gölgeleri Manisa sıcağında nefes almamızı rahatlatıyordu.
Tarihi devam ediyor Manisa’nın, ancak mekanların tarihi yer değiştiriyordu buraya geldiğimizde, kocaman bir kaya ensemizde nefesi. NİOBE ; ağlayan gözleri, taş olmuş bedeni, büklümlü saçları, mahzun yüzü, elmacık kemiklerinden taş olmuş yüzünden süzülen gözyaşları, akmaktan taşlaşamamış hala akıyor, ÇAYBAŞI DERESİ gibi çağlıyor.
Osmanlının tarihi yaşantısını hayretler içinde ve şaşkınlık ile düşünürken bu kaya da nereden çıktı. Şaşkınlığımız bir kat daha arttı. Bu da Yunan Mitolojisi, Manisa’nın çok gerilere giden tarihini ayaküstü anlamak, anlatmak çınara dayansak dahi zordu. Bir soluk daha alıp Kır Kahvesine, DEĞİRMEN BOĞAZI’na gidelim orada kahvelerimizi yudumlarken, dağın gölgesinde soluklanırken, anlatırız Manisa Tarihi’ni.
Daha yolumuz çok uzun çünkü. 26/01/2010
Vak Vak Tekkesinin duvarına yapışık olan bu çeşme, tekke 1575 de yapıldığına göre çeşme de bu tarihlere yakın bir tarihte yapılmıştır. Çeşmenin yapışık olduğu duvar
Karlızade Şeyh Süleyman Efendi’nin tekke ve türbesinin duvarıdır. Şeyh Efendi’nin vefat etmesiyle naşı tekkenin bahçesine defnedilir. Daha sonra Padişah III. Murat hocası olan bu zat adına buraya türbe yaptırır. Türbenin yakın tarihe kadar yerinde olmasına rağmen günümüze ulaşamamıştır.
1575 yılı III. Murat’ın tahta geçtiği tarihlere rastlar. II.Selim ve Nurbanu Sultanın oğlu olan III.Murat 1546 yılında Manisa’da doğmuş, dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sonra da babası II.Selim tarafından Manisa Sancak Beyliği’ne getirilmiştir.
Tasavvuf eğitimini aldığı hocası Karlızade Şeyh Süleyman Efendi;
“Güzel huylu ol. Sen herkesin sözlerine kanma. Kalbini deniz gibi geniş tut. Herkesin işinin ne olduğuna bak. Makamına ve maiyetindeki adamlara güvenme. Çünkü onlar geçicidir. Ahiret hayatını iste. Dünyanın işlerine bakma. Dünya oturma yeri değildir. Sadece köhne, geçici bir konaktır. Bu dünyaya her kim geldi ise kendi yurduna göçtü. Maddi ve manevi ilimleri öğren. Sana büyük rütbe olarak bu yeter. Cehennem ateşine girmemek için çok çalış.” Diye öğütler vermiştir.
III. Murat, Manisa’da 1583-1592 tarihleri arasında cami, medrese, imaret ve tabhaneden meydana gelen Muradiye külliyesi inşa ettirir, bu külliye Manisa’da ki en önemli Osmanli Eserleri arasındadır.
BU BÖLGENİN YAPISINI İNCELEDİĞİMİZDE:
Çeşmenin önünde ki yolun karşısında SEYYİD İBRAHİM HOCA MESCİDİ mescidin yanında ki basamaklı yoldan inince İLYAS BEY MESCİDİ ve mescid duvarına yapışık HALİL EFENDİ ÇEŞMESİ Cumhuriyet Dönemi ve Eski Manisa Yerleşimi mahalle dokusundan kalmış ÇINARLI KAHVE, hemen duvarı komşu olan ALİBEY CAMİSİ, bahçesinin doğu köşesinde MEVLEVİHANE KÜLLİYESİ’nin mutfak yapısı bulunmaktadır.
Buradan yukarı çıkınca yine sokak dokusunu oluşturan dar sokakların arasından ulaşılan YİĞİTBAŞ VELİ HAZRETLERİNİN TÜRBE VE MESCİDİ mescidin kıble duvarının hemen üzerinden yine basamaklı sokağa girip de basamakları tırmandığımızda ULUTEPE YOLU ve yol kenarında Horasan Erenlerinden ………………… Buraya gelip de dua ederken başımızı kaldırdığımızda tüm heybetiyle Saruhan Beyliği Eseri ULUCAMİ sağa baktiginizda Vak Vak Çeşmesini görür sola bakınca da hemen yakınında ÇUKUR HAMAM. Önünüzde ki basamakları çıkınca mahalle furunu karşınıza dikilir. Ulu camiyi görmezden gelir yukarı doğru yokuşu tırmanmaya başladığınızda günümüzde hala ne olduğuna karar veremedigimiz ama hiç alakası olmayıp adına DARPHANE dediğimiz bir yapı çıkar. biraz daha güç alıp tırmandığımızda Mevlana Yoluna varırız.
Karşımız Bizanslılar’dan kalma şimdi duruşundan dolayi TOPKALE dediğimiz Bizans Kalesinin yıkık duvarları sağımızda NİOBE ve GÜLGUN HATUN HAMAMI VE TARİHİ ÇEVRESİ sola doğru devam edersek SÜT DEDE biraz daha gittiğimizde MEVLEVİHANE yapısına varırız.
İLYAS BEY MESCİDİ
Saruhan Bey Harzem Türkmenlerindendir. Anadolu Selçuklu Sultani Alâaddin Keykubad, maiyetindeki Türkmen emirlerini çeşitli bölgelerin fethi için görevlendirmişti. Bu uc beyleri arasında bulunan Saruhan Bey o zaman bir Bizans şehri olan Manisa ve çevresinde faaliyetlerde bulunuyordu. Bu sırada Moğol istîlâsı sayısız Türkmen gruplarının Bati Anadolu bölgesine gelmesine sebep olmuş, dolayısıyla bu bölgelerdeki Bizans şehir ve kasabaları Türkmenlerin eline geçmeye başlamıştı. Saruhan Bey, Türklerin Leskeri-ili (Laskaris ili) dedikleri Manisa’yı da fethetti (1313). Saruhan Bey’in Timur Han, Orhan, Süleyman, İlyas, Devlethan ve Budak Paşa isimlerinde altı oğlu olduğu bilinmektedir. Ölümünden sonra beyliğin başına bu oğulları arasından Fahreddin İlyas Bey geçmiştir. Saruhan beyliğinin Manisa’da ki devirleri Saruhan Bey (1313-1345), İlyas Bey(1345- ? ), İshak Bey ( ? -1388), Hızır Şah (1388-1390/1403-1410)
Saruhan Bey, Bizanslılardan aldığı Laskaris’de beyliğin Müslüman halkı için mescid yaptırmak istemiş ancak kısa süren Saruhan Sancağı yıllarında ki ömrü yetmeyince oğlu İlyas Bey bu mescidi 1362 tarihinde yaptırmıştır. Burası aynı zamanda Manisa’nın ilk camisidir. Basit tek kubbeli İlyas Bey Mescid yapısının taş işçiliği kubbe örtüsü ve köşe tromplarında ustalığın çok güzel olduğu söylenemez. Ancak iki kemerli son cemaat mahalli ile yüksek olmayan alçak, basit yapısının çok sempatik ve sıcak bir havası vardır. Adeta mahalleliye aittir.
HALİL EFENDİ ÇEŞMESİ (Merkez)
Manisa Adakale Mahallesi’nde İlyas Bey Mescidi’nin duvarında bulunan bu çeşmeyi kitabesinden öğrenildiğine göre; Halil Efendi 1747 yılında yaptırmıştır.
Kitabe:
“Bir habibi sahib-ül hayrat-ı hak
Eyledi lûtfuyla tevfika refik
Bu hayrat akva sebili yaptı ol
Buldu revnakle şeref çarı tarik
Remzedertşana tarih luleler
Karlı buzlu sukkeri aynül rahik 1160(1747).”
Çeşme moloz taştan bahçe duvarına yerleştirilmiş, mermer aynataşı yuvarlak kemer içerisine alınmıştır. Önünde yalağı bulunmaktadır.
ALİ BEY CAMİSİ
Saruhan Beyliği 1410 yıllarında Hızır Şah ile son bulmuş beylik topraklarını birlik altında toplayan Osmanlı, sancak beyliği yapmış Manisa’nın kültür ve doğal güzelliğinden dolayı şehzadelerin yetiştirildiği bir kent olarak korumuş ve geliştirmiştir. Timutaş Ali Bey tarafından yapılan cami Manisa’da ki ilk Osmanlı eserlerinden olup 1427 yılında inşa edilmiştir.
Ancak o zamandan zamanımıza kadar yapılan değişikler ile yapısı organ bağışlarından müteşekkil bir hale gelmiştir. Ahşap dikmeleri ahşap evlerin çatı kirişleri, ahşap mertekleri, kiremitleri yenilenmiş, dayanmış onca yağmura bunca zamana, ancak cahilliğe dayanamamış. Onarıyoruz deyip 1980 li yıllarda şahken şahbaz olmuş 1427 yılı gitmiş 1980 yılı gelmiş devşirme malzemelerin çoğu yerini; Betona, tuğlaya, alafranga kiremide, çimento sıvaya, hızardan çıkmış tahtaya, plastik boyaya bırakmış. Acemice sözde süslemeler, fotoğraf hat yazılar. Adı ile kitabesi kalmış şimdi. Sadece bahçesinde ki camiye giriş basamakları yapılış tarihini yansıtıyor, öyle basamaklar ki, beş yaş ile yetmişbeş yaşında olanlar emekleyerek çıkıyor, soluklanarak giriyorlar camiye.



