Ömrümüzün bir zaman diliminde geçip giden yıllarına baktığımızda yaptıklarımız ile yapamadıklarımızı görür düşünürüz, ‘keşke’lerle ‘acaba’larla hayıflanırız. “Şimdi ki aklım olsaydı”, “keşke şuna karar verseydim” deriz.
Aslında o keşkelerin acabaların hayatımızda daha farklı şeyleri bize getireceğini bizden neleri götüreceğini düşünemeyiz. Bilir bilmez kendimizi mizana çekeriz.
Hayatımızı çizen kadere çok az müdahale ettigimizi bazen hiç değiştiremediğimizi düşünemeyiz. Kader ağlarını örerken bazen kaçan fırsatları değerlendiremeyip ‘ah’ lar ‘vah’ lar çekeriz.
İplerimizin kimin elinde olduğundan habersiz veya benlik duygularımızla keşkelere devam ederiz.
Ancak, hayatımız boyunca ufak tefek yardımlar, teselli etmeler, bazen karşımızda ki için çok büyük destekler, gülümsemeler, elinden tutmalar, omuz okşayıp sırt sıvazlamalar, insanlara yakınlarımıza gösterdiğimiz halihasene duygular, insanlık adına yapılması gerekenler sayesinde kaderimize yapabileceğimiz müdahalelere izin verilir.
Bunların birikimi hayatımızın akışı içerisinde zaman zaman bize ödül olarak geri döner. Bazen öyle aklımıza gelmedik şeyler bize verilir ki mucize deriz, kazalardan korunur, kötülüklerden kollanırız.
İnsanlığa yapılabilecek hizmetler, Allah katında makbul işler, yardımlar ile öldükten sonra dahi anılır bunların karşılığında kabrimizin başında bir fatiha okuyan mutlaka bulunur.
İşte Belediye’miz, Çatal Kabristanlığı’ndan başlayarak, kabristanda meftun Manisa’mıza insanlarımıza hizmeti geçmiş yakınları kalmamış veya uzaklara Manisa dışına göç etmiş kimselerin büyüklerınin Manisa’mızın da büyüklerinin kabirlerini ihya etme çalışmalarına başladık.
ZİYA BEY’İN KIZININ KABRİ
Dört ay önce 1927 yılında Manisa İmar Plan Çalışmalarında harita işlerini yapmış olan Ziya Bey’in kızının kabrini ihya etmiştik.
Üç Ayların girmesinden bu yana da 1935-1942 yıllarında Manisa Belediye Başkanlığı yapmış Avni Gemicioğlu ve ailesinin, Manisa Doğum Evinde yıllarca başhekimlik yapmış Dr.Necdet Sarımsakcı (babası 1950-1955 yıllarında Manisa da belediye başkanlığı yapmıştı) 1950’li yıllardan 1984 yılına kadar Moriş Şinasi Çocuk Hastanesi’nde Başhekimlik yapmış Dr.Cafer Soyer, 26 Ocak 1923 yılında Atatürk’ün Manisa’ya ilk gelişinde Manisa da Belediye Başkanlığı yapmış (1923-1926) Bahri Sarıtepe,…………….ve daha başka büyüklerimizin kabirlerini ihya etmeğe devam edeceğiz.
.
Bir gün gelir faslı zaman geçer, bir gün gelir iğne deliğinden fil geçer. Zaman denen bir sonsuza yolculuk da, devran döner, her şey geçer.
Bazıları ben gelmiştim der gibi düşünür, bazıları neden geldiğini bildiğini bilmeden geldiğine pişman, perişan, el cep de, göz yerde, akıl nerde? Dünya denilen bir ayak basacak kadar dar yerde, alemi seyredip boşluğa sığmaz eda ile aklını yoklar, gözünü açar, yalnızlığına bakar.
Beyaz bir karış bezi kefen diye giydirirler,
Bir çukura zorla indirirler,
İndirenleri seyreder, alemi seyreder,
Göz yaşı dökenlere kapalı gözlerini diker.
Ömür dediğin bir “an”dır. Nereye gideceğini ne yaptığını sorarlar yorgun omuzlarını cansız kaldırır “hiç” der. .
Hiç olan alem mi? Kendi mi? Bir ayak ucu toprak mı?
Bilinmez.
Hiçliğe değil pişmanlığa eğilir seni seyreden yassılmış başlar. Son bir fatihanın ardından bükük dudaklardan sakince söylenen “Allah rahmet eylesin” ile gözlerden süzülen iki damla yaştır.
Çıkarken kabristandan hayat bir an durduğu yerden bir “an”için yeniden başlamıştır.
Bir fasl-ı baharın sonumu bu, nedir bu toz duman
Görmek için cihanı bilmek için insanı ol zerre-i umman
Olmak bilmek yetmez mi bu ne menem işdir pek yaman
Gülen eyyam, giden eyyam, geçen fasl-ı zaman.
Ölçemez mecid mecid bezleri endamına serse
Bir pakin endazeyi Gül-ü ruhsarına verse
Bir Gül icin bülbül figan-ı ahüzar eylese
Gonca-ı şeb-i nem kurur ateş-i püryan gelse.
Geçti nevbahar-ı ömrün, son demleridir bu.
Gülistan-ı ruhsarın sonu hazan-ı ruhsattır bu.
Bir şem-i, dem-i, mutlak-i ömrün hüsranıdır bu.
Dünya saltanatı, meth-ü senanın sonudur bu.
25 Mayıs 2012
USTAM YAŞAR MERCÜL’Ü KAYBETTİM USTALIĞI BEN DE YAŞIYOR.
İnsan hayatında dönüm noktaları vardır, bunlar birkaç taneyi geçmez meslek edinmek, evlilik, iş hayatı, baba olmak gibi.
Yıllar önce 70’li yıllardı benim hem okul hayatından sonra Manisa’ya dönmeme hem de evlendiğim kızı tanımama sebep olan dönüm noktam bu o yıllara ve onun bürosunda çalıştığım zamanlara rastlar.
İşe nasıl girdiğimi bürosunda nasıl çalışmağa başladığımı hatırlamıyorum ancak yanında nasıl eğitildiğimi çok iyi hatırlıyorum.1970 yılı idi o tarihlerde Yıldız Mimarlık Akademisi ikinci sınıftaydım. Yaz tatilinde koşarak geldiğim Manisa’da hem mimarlığı pratikte öğrenmek hem de belediyeyi tanımak için çalışmaya başlamıştım. Bana hem ağabeylik hem ustalık yapıyor idi, kendisi de çok iyi bir mimardı, Manisa da çizdiği projeleri bina cephelerine bakarak hala tanırım bilirim çok farklı bir mimari anlayışı vardı, 1973-77 yıllarında Manisa Belediyesi Meclis Üyeliğinde bulunmuş, Buca da öğretim üyeliği yaptığı yıllarda katıldığı müze yarışmasında ödül almıştı.
Mimarlık mesleğime onunla çalışırken çok şey katmış çok şey öğrenmiştim. Eski adliye yanında ki Dede Apartmanının katlarına sırtımda kapı kasası taşımış Salihli’de uygulamasını yaptığı Emlak Kredi Bankası şube inşaatının kalıplarını bir akşamüzeri Oktay ile birlikte (o traktörü kullanıyordu) traktörün çamurluğu üstünde Salihli’den taşımıştık. Böylesine çalışıyor ancak yeri geldiğinde de Kordon da Kemal’in yerinde sütlü balığı yine onun arkadaşları benim ağabeylerim dediklerimle birlikte yiyor arada bir felekten bir gün çalıyorduk.
Çalıştığım zamanların ücretini almamak için Allahaısmarladık demediğim bir yarıyıl tatilinden sonra İstanbul’a dönüşümde sabah beni büroda göremeyip nerede olduğumu öğrendiğinde istasyona harçlığımı yetiştirmişti.
Büro açtığımda tatillerde onun yanında iken çalıştığım masayı bana büromu açarken vermiş cetvel gönye gibi çizim aletleri ile de masamı donatmıştı, o yıllarda müteahhitliğe başladığından projelerini ben çizmeye başlamıştım o tashih ediyordu. Yine o yıllarda hediye ettiği Ölçü cetveli hala masamın çekmesindedir.
İyi bir insan, iyi bir mimar, iyi bir ustaydı.
Allah rahmet eylesin üzerimde çok hakkı vardı.
Azmi Açıkdil
Bir gün gelir faslı zaman geçer, bir gün gelir iğne deliğinden fil geçer. Zaman denen bir sonsuza yolculuk da, devran döner, her şey geçer.
Bazıları ben gelmiştim der gibi düşünür, bazıları neden geldiğini bildiğini bilmeden geldiğine pişman, perişan, el cep de, göz yerde, akıl nerde.
Dünya denilen bir ayak basacak kadar dar yerde, alemi seyredip boşluğa sığmaz eda ile aklını yoklar, gözünü açar, yalnızlığına bakar.
Beyaz bir karış bezi kefen diye giydirirler, bir çukura zorla indirirler, indirenleri seyreder, alemi seyreder, göz yaşı dökenlere kapalı gözlerini diker bakar, bakar. Nereye gideceğini ne yaptığını sorarlar yorgun omuzlarını cansız kaldırır “hiç” der.
Hiç olan alem mi? Kendi mi? Bir ayak ucu toprak mı?
Hepsi.
Hep den hiç olur mu? Olsa, zaten ne fark eder? Geçen zaman bir “an”dır.
Gözyaşı dökenlere bakar, bakar, bir hiçliğe neden dökülür yaşlar.
Hiçliğe değil pişmanlığa eğilir yassılmış başlar.
Hepsi bu.
Bir gamlı pişmanlık, bir damla yaş.
Atılan toprak değil kürek, kürek çukura.
Gömülen bir garip yalnızlığın, hiçliğe yolculuğudur.
Okunan başucuna dikilmiş bir taş.
O da rüzgar güneş yağmurun son buldurduğudur.
Sallanırken salıncak da heyecanım savrulurdu
Annemin sesi “sıkı tutun” kulaklarımda dururdu.
Ihlamur ağacının kalın gövdesinden çıkan dalda
Gıcırdardı salıncak babamın sardığı urgan sesiyle havada
Güneş ıhlamur yapraklarının arasından gözümü alırken
Baharın rengine değiyordum Eski Nisanlarda sallanırken
“Bu yıl bahar erken geldi” diyorlardı büyüklerim
Oysa ben zaten baharımdaydım küçücüktü ellerim
Tutmak isterken kelebekleri, yolarken çiçekleri
Cıvıldaşırdı daha yeni yapraklanmış ağaçlarda kuş sesleri
Büyüklerimin bahar dediği buymuş meğer
Renklenirdi toprak, güneş, hava, her yer.
İkinci baharımda benim de renklendi saçım sakalım
Eskiyen Nisan değil bendim eskilere takılı aklım
Dedem geldi gözlerimin önüne yan yana otururken ki
Bastonu bir elinde diğerinde elim nereye gidiyorduk ki
Oturmuştuk yıkık bir kerpiç duvarın üstüne “oh” diyerek
Dizlerini tuttu bastonunu yanı başına koyarken seslenerek
“Manav Hüsen bir ayva ver çocuğa buyur parasını”
Hep gelirdik buraya severdim çürük ayvanın karasını
Parmaklarken ayvayı dedem dalardı seyre sokağı
Seyredecek bir şey yoktu aslında gözler arardı uzağı
Yine aynı sokak şimdi cadde olmuş yan yana apartmanlar yığılmış
Manav Hüsen, dedem, her yer, kobalak ağaçlar, evler, tarih olmuş.
Allah Allah her şey dün gibi aslında, ayvanın kokusu tadı
Ben de eskiyorum herhalde arıyorum yıkık kerpiç duvarı
Dedemin bastonu gibi bastonum yok daha, ancak ayaklarım ağrıdı
Mutluluğun adı o zaman ki baharlarda “Eski Nisanlardı.”
08/04/2011
BU BİR İKAZDIR.
Önce ülkem ülküm, cumhuriyetim, devletim.
Ülkemin bölünmez bütünlüğü.
Ülkümün vazgeçilmez kudreti.
Cumhuriyetimin bağımsızlığı.
Devletimin hâkimiyeti.
Bayrağımın hürriyeti.
Ezanımın ulviyeti.
Tüm bunlara karşılık benim ubudiyetim.
Yukarıda saydığım ubudiyet vecibelerimi ve tüm insanlık ilkeleri yerine getirerek altmış yaşımı geçtim. Bu yaştan sonra hiçbir ikbalim ve ihtirasım olamaz.
Ancak,
Çocuklarımın benden beklentileri var, torunlarımın hem benden hem ana ve babalarından bekledikleri var.
Bu benim değil ailemin ikbali, bu benim değil 3,5 yaşında ki torunlarımın istikbali.
Bu ahval ve şerait içinde dahi vazifem Türk istiklal ve Cumhuriyetini ilelebet müdafaa ve muhafaza etmektir.
Bu ahval ve şerait oluşmak üzeredir.
Hepimiz aklımızı başımıza toplayalım.
BENİM İKAZIM BUNADIR.
Mart Ayı Belediye Meclis toplantısında oylanarak muhalefet partileri ve bağımsız iki üye tarafından ret olunan üç proje ve ayrıca revizyon imar planları için arada gecen konuşmalardan çok üzülmüştüm. Necip Fazıl’ın “kızgınlığım geçer de kırgınlığıma çare bulamadım” dediği gibi: Manisalı olup da bu projelere ret oyu verenlere hala kırgınım. Bu projeleri anlamadıklarını düşünmek istiyor kırgınlığımı üzüntümü yenmek istiyorum.
Bugüne kadar belediye çalışmalarımızda hep Manisa Halkının vatandaşlarımızın bir kentte yaşadıklarını hissetmelerini sağlamak sokak ve caddelere çıkıp gezme bakınma alış veriş imkânları ile ticari potansiyeli arttırmak esnafın yüzünü güldürmek halkımızı memnun etmek gayreti içerisinde çalıştık.
İlk bir bucuk yılı borç ödemekle ikinci bir bucuk yılı yol kaldırım yeşil alan düzenlemeleri ve her vatandaşımızın engelli engelsiz kapısının önünü düzeltmek cadde ve sokaklarda rahat yürümesini sağlamak yol ve kaldırım yapmak yeşil alan düzenlemeleri ile geçirdik. Dışarıda bunları yaparken içeride de yeni projeler ürettik, çizdik. Bu projeleri Manisa’ya kazandırabilmek için İller Bankasından kredi talebinde bulunduk, projelerimizi iller bankasına gönderdik dokuz ay oldu hala tasdik etmediler.
Nedir bu projeler:
Küçük Sanayi Kavşağı, Yeni Terminal (oto garaj),binası, 170.000 m2 alana sahip Kent Parkı projeleri ile Danıştay’da bekleyen Manisa çöp depolama alanını çözecek yılların kanayan yarası olan çöp bertaraf tesisi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığında bekleyen atık su arıtma tesisi, Vakıflar da bekleyen eski garaj alanına yapıp da çarşının canlanmasına imkân sağlayacak Bedesten Meydanı projeleridir.
Üç dönem istenmesine rağmen başaramadıkları Askeri Lojman Alanına 850 araçlık otopark yapılması (bu çalışmada sona yaklaşıldı. Genelkurmay Başkanlığı, Maliye Bakanlığı, Toki, anıtlar kurulu izinleri alındı). Emekliler Parkı altına bodrum’a iki kat 500 araçlık otopark projesi (anıtlardan izni çıktı).
Bu çalışmalar için yapılan bunca çalışma gayrete rağmen yılmadık, üzülmedik, kırılmadık. Okyanusları aştık ama gelin görün ki Gediz Çayını geçerken boğulduk. Bizler yukarıda saydığım projeler için onca prosedürü yerine getirirken, Manisa Halkının oylarıyla ve Manisa Halkına hizmet etme amacıyla kurulmuş Manisa Belediye Meclisinin bu üç projede ret oyu veren meclis üyelerinin sadece el kaldırmaları ile kabul edilebilecek üç proje için bu kadar kolay bir hareket yapmaları gerekirken kimse kılını kıpırdatmadı gazetelerde ki fotoğraflara bakın eller, gözler, başlar aşağıda hiçbir hareket yok.
Nedir bu üç proje;
1-Belediye Sarayı yapmak için daha önce ki belediye döneminde temelleri atılmış Lalelide ki Saruhan Oteli önünde ki belediye arsası: Temelleri de kullanılarak hukuki problemleri de çözülerek bu yarım kalmış inşaatın yerine alt katta işyerleri, üst katlar da ofis ve 1+1 daireleri olan çok katlı 24.000 m2 alana sahip proje.
2-Tedaş Kurumunun yanında şu anda servis araçlarının otopark olarak kullandığı alan: Bir bloğu ticari ofisler, diğer bloğunda sivil toplum kuruluşları olan oda ve derneklere çalışma ofisleri ve bu kurumlar için toplantı ve brifing salonları yine hem burada çalışanların hem de dışarıdan gelecek Manisalı ve misafirlerin ihtiyaçlarını karşılayacak olan restoran ve kafeler ile 400 araçlık otoparkı olan 23.000 m2 alana sahip ikiz kuleler projesi.
3- Hepsinden önemlisi: Henüz büyük şehir mi, bütün şehir mi, nasıl bir şehir olacağına karar verilmemiş olmamasına rağmen Manisa’nın aynası, çağdaş Manisa olma yolunda son üç yılda hızla ilerleyen Manisa’nın çağdaş ve modern yüzü, 21 asrın çevreye verdiği önemi yansıtan İzmir-İstanbul yolundan geçip şehirlerarası ulaşım yapanların gıpta ile görecekleri, Mimar Sinan ismine layık bulvarın gerdanlığı olacak bir proje: 16.000 m2 Belediye Hizmet Binası, yıllarca bir Pazaryeri olmamış oraya buraya kaydırılmış 1000 adet pazar tezgâhından meydana gelen 10.000 m2 alana sahip merkezi Pazaryeri, 45.000 m2 alanıyla 1500 araçlık merkezi ve depolama niteliğinde ki otopark, 500 kişilik ve 250 kişilik birleştiğinde 1000 kişi kapasiteli nikâh salonları, bodrum katta 2000 m2’ lik market ve ticari dükkânlar ve peyzajı tamamen gezinti ve yaşama yeri olarak ayrılmış yemyeşil bir meydan.
Gündüz belediye ile hareketli, gece saydığım mekânlar ile canlı gece gündüz yaşayan bir proje ve çevresine hareket ve bu bölgede ki küçük esnafa bereket getirecek bir büyük proje Belediye Hizmet Binası, Pazaryeri, Otopark projesi. Bu proje Türkiye çapında yapılan proje yarışması ile 116 proje arasından yine Ülkemizin seçkin mimarlarından oluşan jüri tarafından seçilmiştir.
Bu proje Kentin toplanma yeri, buluşma noktası olacak bir projedir.
Bu proje Mimar Sinan Bulvarı altında kalan: Yeni Mahalle, Barbaros, Atatürk, Fevzi Çakmak, Cumhuriyet, Güzelyurt, Kuşlubahçe, Sipil mahallelerinin de kolayca ulaşabileceği, pazaryerini kolayca kullanabileceği, onların sosyal ve kültürel yönden gelişimine hız kazandıracak bir proje. Buradan her Manisalı vatandaşın, her mahallelinin, yerli ve yabancının kentin diğer bölgelerine: Çarsı, hükümet konağı, bedesten alanı, tarihi mekânlar, Kumlu dere gezi yolundan Karaköy gibi yerlere ulaşmak için 1500 araçlık otoparka araçlarını bırakıp gidebilecekleri bir odak noktasıdır. Sadece belediye hizmet alanı değil Manisa’nın Merkezi Kent Alanı’nın düzenlemesidir.
Şimdi:
Bu projelere ne lüzumu var diyebilir misiniz?
Kendi hobileriniz için yapıyorsunuz diyebilir misiniz?
Oy peşindesiniz diyebilir misiniz?
Tüm Manisa Halkının partili partisiz her kesimin oylarını almış ve bizlere hem başkanımıza hem meclisimize teveccüh göstermiş bu belediyeye vazifenizi yapmıyorsunuz diyebilir misiniz?
Simdi:
Tüm bunlara bu gayrete bu düşüncelere rağmen kimsenin bize bu projeleri yap dememelerine rağmen biz bunları yapıyor ve engellenmek isteniyorsak kırgın olmayalım mı?
Manisa’mızın kenar mahallelerini de merkez mahallelerini de aynı görüp tüm vatandaşlarımıza eşit ve aynı hizmeti götürmek için yapılan dört büyük mahalle revizyon imar planlarına yapmayın diyeceğinize çözüm getirin siz de plan önerin tartışalım dediğimiz de çözüm getireceklerine meclisi terk etmelerine kırgın olmayalım mı?
Biz bu yola başkanımızla beraber boş değil baş koyduk. Bu güne kadar laf değil iş üretiyoruz ve üreteceğiz. Biz plan yapmayı da biliriz, çizmeyi de biliriz, Manisa’mızı da severiz, halkımızı da severiz.
GÖLGE ETMESİNLER BASKA İHSAN İSTEMEYİZ.
İnsan hayatıda bir hikaye değil mi? Bir varmış bir yokmuş gibi masal değil mi? Tesadüfler, gösterilen yaratilan fırsatlar, cesaret ile ve o güne kadar farkında olmadan yaptıklarımızın Allah tarafindan ödüllendirilmesi ile buluşturulduğunda hikayenin seyri değişmiyor mu? Mucize diyoruz, aslında insanın kendisi mucize değil mi?
Kendi kaderimizi, hayatımızın farklı yönleri yaşantıları ve degerlendirmeleri ile çizerken hayatımızın hikayemizin bir parçası olan mimarlığımız ile binalarında kaderini çiziyoruz. Onlara ruh verirken karakterini de tayin ediyoruz: Mütevaziliği öne çıktığında gururu, mazbutlugunun yanında sakinliği, cesareti ile cüretkar duruşu, utangaçlığının masumiyetini, basit ama o kadar da hayranlıkla baktığımız güzelliğini gösteriyor, karakterine yansıtıyoruz.
Kullanıcılarının hayatlarına, önünden gecen insanlara, sokağa, semte, kente kazandırdığımız binayı aslında dünyaya getiriyoruz. O kadar ki dünyaya kazandırdığımız bu binanın esasında eserin demek doğru olur bu eserin ömrünü de biçiyoruz.
İZMİR TÜRKİYEMİZİN 3. MANİSAMIZ 16. KENTİ yani hangisi yakınlaşsın diye çekmeğe kalksak biz asılsak dahi o tarafa İzmir’e doğru kayarız.
Yıllardan beri hala Manisa mı İzmir’e yakın, İzmir mi Manisa’ya? Diye bir söylemin olması ve bunca zaman sonra dahi panele konu olması bu sorunun cevabı bilinmesine rağmen çözülemediğinin bir işaretidir.
Bu soruyu çözmek için uğraşacağımıza kendimize ve kentimize baksak. Manisa önce bölge de sonra Ege’de sonra Türkiye’de nasıl tanınır bilinir ve cazip bir şehir olabilir?
Manisa’nın bu hale gelmesi yani diğer şehirlerden farklı olması için helva yapmak için un, yağ, şeker hazır ancak karmayı bilemiyoruz.
Her şey de her devirde her asırda olduğu gibi gelişme zenginleşme ekonomi sayesinde olmuştur.
EKONOMİ
Bir kentin ekonomisinin o kente girdi sağlanması ile gelişeceği bilinen bir gerçek.Ekonomik kalkınma ile alt başlıklarda sıraladığımız konuları; eğitim, kültür, sosyal yaşantı, çevre, ulaşımı geliştirir, devamlılığını sağlar.
Buna örnek geçen yıl gezdiğim ve şehirciliğinden tarihinden çok etkilendiğim eski çağlardan bir yerleşimden çok kısa bahsetmek istiyorum.
Burdur yakınlarında ki
SAGALASSOS
Bu ticaret merkezi Burdur Kentinin Ağlasun ilçesinin dağlık bölgesinin dik yamaçlarında M.Ö.6000 yıllarında yerleşimin başladığını göstermektedir. Antik Çağda ki Pisidialılar M.Ö. 1000 yıllarında buraya gelerek yörede ki ağaçlardan kereste ticaretini başlatmışlardır. Bu yerleşim kısaca çeşitli egemenliklere; Büyük İskender, Helen, Pergamon Krallığı ve Roma İmparatorluğuna ticaret merkezi olarak görev yapmış her devirde önemini korumuş hatta Suriye, Mısır’a kadar ticaretini geliştirmiştir. Yukarıda bahsedildiği gibi zamanının önemli ve zengin ticaret merkezlerinden biri olduğu yapılarından anlaşılmaktadır.
Ticaretin yapıldığı yerler, şehir planlamasını etkileyerek büyüdükçe de farklı isimlendirilerek, pazaryeri, çarşı, odeon, agora, bedesten isimleri ile anılmağa başlamıştır.
Bu planlamanın yani ticari alanların yanlarına insanları o bölgeye çekecek projeler geliştirilmiştir. Çarşı merkezlerinin işlevselliğinin arttırılması her zaman canlı olması için, amfi tiyatro, şehir senatosu veya Makellon yani yönetim binası, mabed, hamam, kütüphane, heykeller, çeşmeler, kültür merkezleri planlanmıştır.
Tarihte buna benzer Efes gibi Sart gibi şehirler sayılabilir. Sagalassos’u örnek vermem ulaşımının bu kadar zor olduğu bir alanda kurulması biz arabayla dahi gitmekte ve dağa çıkmakta zorlandık böyle bir yere Suriye’den Mısır’dan tüccarların gelmesi çok önemli bir ayrıntı.
Bir laf vardır “satılacak balım olsun sineği Bağdat’tan gelir”.Burada kullanılan mermerlerde Nazilli’nin Karacasu Bölgesinde ki o zaman ki yine aynı tarihi taşıyan önemli şehirlerden Afrodisias’dan gelmiş.
Bu ekonomik girdi sayesinde kentler her yönüyle gelişmekte geliştikçe dışa açılmakta açıldıkça tanıtımı olmakta ve sonunda arzuladığımız ziyaretçi akınına uğramakta bu döngü içerisinde her konu her olay birbirini tetiklemektedir.
Manisa’mız da bu ekonomik girdiyi sağlayacak yatırımlar ve ortaya çıkarılması daha doğrusu tanıtımının yapılması gereken imkanlarımız var. Manisa’nın ekonomisini canlandıracak konu başlıkları da
1-OSB
2-CBÜ
3-TTT
4-DÖRDÜNCÜ BAŞLIK SPOR DA SAYILABİLİR
1-ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ
Aşağı yukarı 1. kısım 173 ha, 2. kısım 150 ha, 3. kısım 185 ha 4.ve 5.kısımlarının 450 ha ile toplam 959 ha yani 1000 ha ve şimdi 30.000 çalışanı, yarın 40.000 çalışana ulaşacak bir OSB.
Bu kadar çalışanından sadece % 10 unun beyaz yakalı % 90 ının mavi yakalı olmasından dolayı Manisalıya değil göçü tetikleyen ve göç alan Manisa’ya istihdam sağlayan OSB.
Karşılığında Mavi yaka sayesinde, ekonomisi, eğitimi, sosyal yaşantısı, kültürü her geçen gün kan kaybeden Manisa.
OSB’si Manisalının bireysel ekonomik gelişmesini yavaşlattığı iddia değil bir gerçektir. Çalıştırdığı 25.000 mavi yaka tabir ettiğimiz asgari ücretliler ile kent ekonomisine bir katkı sağlanamamaktadır. Asgari geçim standartlarının altında ancak geçimini temin etmekte zorlanan bu kesimin Manisa ekonomisine katkı sağlayamayacağı gibi sosyal yaşam, kültür veeğitim açısından da gelişememektedir. 2010 eğitim yılı ve önce ki yılların istatistiklerine bakıldığında bu açıkça görülmektedir.Aylık geliri 500 ila 1000 TL olan oran nüfusun %60’ı dır.
Avrupa da bu sayılan olumsuzlukların, OSB’lerin kente verdiği zararların karşılığında bulundukları kentlere, yerleşimlere yüklü miktarda maddi bedel ödemeleri (kent payı vergisi gibi) kanunla belirlenmiştir.
Manisa OSB’si 2004–2005 yılında Avrupa’da yatırım yapılabilecek en uygun maliyetli OSB si, 2006–2007 de Avrupa ve Türkiye’de geleceğin OSB si, 2008 de Çin ve Birleşmiş Milletlerin düzenlediği yarışma da yatırım yapılabilecek 10 OSB’sinden biri seçilmiştir. Bunlar bir kent için gurur duyulacak önemli gelişmelerdir ancak bölgenin kazandığı tüm bu gelişmeler ve olumlu yapılaşmalar Manisa Şehrinin konumu, yapısı ve Manisalının fedakârlıkları, öz verileri ve hoşgörüsü ile kazanılmıştır.
Organize Sanayi Bölgesi Manisa ile uyum sağlamak zorundadır. Tüm yukarıda sayılanlar göz önüne alınarak yapılacak yeni yapılanmalar ile OSB’nin Manisa Ekonomisine ve tanıtımına katkısı mutlaka olmalıdır.
2-CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ
1993 yılında kurulan Üniversitemizin aceleye getirilmiş kuruluş hikâyesi vardır. Manisalılar önce ismine alışamadılar, sonra talebelere, sonra kampusü olmadığı için yerleştiği binalara.
Kuruluşunda kampüsü yoktu. Seçilen yerin Manisa’ya uzak olmasından dolayı da kampuse yerleşmekte hala zorlanmaktadır. 1996 yılında kampusün planlanmasına başlandı rektörlük ve fakültelerin ve diğer üniversiteye hizmet veren birimlerin yerleşim planları yapıldı. Bu planlama aşamasında bizim de çalışmalarımız oldu. Hatta kütüphanenin planlamasını biz yapmıştık. Ancak kampus bu plana göre gelişmedi daha doğrusu geniş alanda plansız yerleşildi. Rektörlük hala oraya gitmediği için eğitim elemanları da oraya gitmedi gidenlerde İzmir’den gelip gittiler. OSB nin bir başka taşımacılık örneği burada da yaşanıyor. Yani beyazlar İzmir’den maviler Manisa’dan.
Kısaca Manisa ekonomisine katkı sağlaması beklenen iki önemli kurum.
Az önce Burdur’un eski yerleşiminin o bölgeye o zamanlarda ki katkısından söz etmiştik. Şimdi de Burdur Üniversitesi sayesinde ekonomik destek almaktadır.
3- TTT
Tarihinin turizme. Tarımının pazara. Tabiatının sağlık turizmine kazandırılması.
TARİH:
Şehzadeler Şehri Manisa
Şehrimizde müze olmadan turizmden bahsedemeyiz, etnografya, arkeoloji ve kent müzelerinin çok acil yapılması, Efes’ten Sart’a Alaşehir’e Philadelphia’ya yaAkhisar’a Thyatira Kilisesi’ne, Gölmarmara Bin Tepeler’e hatta daha uzaklara kadar uzanan (Demirci de 2000 yıllık çınar var Tekeler Köyü’nde buranın çevre düzeni planını dahi belediye olarak yaptık öyle kaldı) bir tarih ve kültür havzası oluşturmak.Manisa’yı bu anlamda değerlendirecek şekilde planlamasının yapılması gerekir.
Burada belediyenin bu konuda yapmak istediklerinden bahsetmek istiyorum.
Ekonomi ve piyasayı canlı tutabilmek için halkımızı, konuklarımızı sokaklarda yaya dolaştırmamız ve bu sayede şehri tanımalarını, her dükkana her sokağa girmelerini sağlamamız gerekmektedir. Buna Avrupa’da son yıllarda moda terimle slow city, cittlalow yavaş şehirler deniyor. Hatta bu yavaş şehri sağlayan halkını yaya yürüten şehirlere ödül veriliyor. Bizde de yine çarpıtma ile zaten yavaş olan kasabalara Seferhisar ve Gökova’ya ödül verildi. Niye çarpıtma bize bu uygulamayı yanlış yaptırma gayretindeler her şeyde olduğu gibi. Bu kasabalar hiç hızlanmadılar ki hatta insanlar buralarda o kadar yavaş ve rahatlar ki şortla dolaşıyorlar.
Evet, bunu sağlamak için yolları daraltıp yollara otoparkını önlemek, genişleyen kaldırımlara yeşil bantlar yapıp yayaları yeşilin çiçeğin içinde ağaçlar ile gölgeli yollarda yürütmek ve yürümeği teşvik etmek için çalışılıyor. Bu sayede tarihimizi de tanıma ve bu mekânlara hem halkımızı hem ziyaretçilerimizi dolaştırmağa teşvik etmek gayretindeyiz. Bu aynı zamanda alış verişi de teşvik edecektir. Geçen hafta içerisinde İstanbul’dan 8-10 gelen mimar arkadaşlar ile çay başından aşağı iniyoruz Sinan Bey Medresesinin arkasına geldik ilk okul çağında bir kız çocuğu “siz kimsiniz” “biz Sinan Bey Medresesini arıyoruz” dedim. “Bilmiyorum” dedi medreseyi gösterip “bu ne yapısı” dediğimde kız omuzlarını kaldırıp “bilmiyorum” siz hangi kanaldansınız” dedi.”Sen nerede oturuyorsun dediğimde şoke oldum hemen karşısında ki apartmanda oturuyormuş. Demek ki anne babası da öğretmemiş öğretmeye gerek duymamış. Her birimizin tarih elçisi olması gerekir ki önce biz bilelim sonrada tanıtalım.
1993 yılında yine böyle bir panelde kültür ve tabiat varlıklarını koruma başlıklı bir panelde Üniversitemiz de yeni kurulmuş üniversite de tarihimizin araştırılması ve tanıtılması için bir kürsü kurulmasını tavsiye etmiştik dinleyen olmadı, olsaymış herhalde yirmiye yakın yılda hepimiz birer tarih misyoneri olurduk. Geçen hafta gezdiğimiz mimar konuklarımız bu geziden sonra bir tanesi öğretim üyesi “İTÜ olarak baharda Manisa’ya gezi düzenleyelim” dedi.
TARIM:
Üzüm; Dünya ve Avrupa pazarında yeri olan üzümümüzü ticari kazançlara kurban etmeyecek şekilde değerlendirmek,
Pamuk; Renginin ve lif uzunluğunun hiçbir dünya ülkesinde üretilemediği bu özelliğini de Gediz Ovasından aldığını, naylon ve sentetik ürünlerin insan sağlığına verdiği zararları bu konuda hassas olan dünya ülkelerine pamuğumuzu pazarlamak.
Gediz Ovası; Avrupa’nın zirai ilaç piyasasına hizmet vermekten kurtulamadığı, her karışının mısır tarımı yapılarak sulandığı ve bu sayede mümbit Gediz Ovasının toprağının tuzlandırılarak öldürülmek istendiği politikalardan uzaklaştırmak, dünyanın kaybedip sonra tekrar aradığı organik tarım ile yetiştirilecek her türlü meyva sebzeyetiştirilerek Avrupa Borsası oluşturularak pazara hakim olmak.
TABİAT
Sempozyumun yapıldığı salonun konumuna baktığımızda dahi tabiata ne kadar yakın olduğumuzu fark ederiz. Oysa Manisalı olarak bu tabiata ve dağa ne kadar uzağız. Yunan Mitolojisinden, Lidya Medeniyetine, Bizanslı Laskarislilerden Saruhanlılara Osmanlıya kadar medeniyetlere yerleşim ve yaşama imkânı sağlamış Spil Dağımız.
Yund Dağı ve Spil Dağın’da yetişen çeşitli bitkileri sağlık turizmine kazandırarak tabiatını endemik bitki türü olarak değerlendirmek, Spil Dağına yapılacak turistik tesisler ile hem sağlık hem tarih turizmine katkı sağlayacak tesisler yapmak.
4-SPOR
Belki de en gizli vasfımız bu olsa gerek. Henüz spor okulları yurt çapında yaygın olmadığı zamanlarda Manisa’mızın spor okulu ve kapalı salonu vardı. Birçok şehirde olmayan ve şimdilik İzmir’de yapılan olimpiyat ve başka müsabakalara hizmet veren olimpik ölçülerde ki yüzme havuzu, Spor Lisesi, birinci ligde ki takımı, imar planında ayrılmış stadyumun yanında ki 200 dönümlük spor alanı, belediyenin her geçen gün spor tesis saha ve alanlarının şehre kazandırıldığı imkânlarımız varken hem hava hem deniz hem kara ile İzmir’e yakınlığının değerlendirilebileceği bir spor kenti. Liseler arası, üniversiteler arası, şehirlerarası, uluslar arası, müsabakaların yapılabileceği ve yeni yapılacak imar ile otelinden ticaret alanlarına yeni yapılacak spor tesislerine kadar şehre kazandırılmasının planlamasını yapmak.
Gediz’in bereketli topraklarında üzümünün kehribarlığı ile pamuğunun rengini aldığı, tarihini 4000 yıldır yazdığı, Lidya Frigya medeniyetinin doğduğu, Mitolojinin efsaneleştiği, Saruhan Sancağı, Osmanlı’ya sultanlar yetiştiren
Şehzadeler Şehri Manisa’m.
Sakin ve durgun akan Salkım Söğütlü Gediz’i, kışın dumanı karı, yazın yaylası kirazı Spil Dağı, her günü bayram her bayramın da halkı akraba olduğum, kıvrım kıvrım akan dereleri nefes verirken şehre, yeşile boyanan Manisa’m.
Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulutepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle, Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu, Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınarın da sahralığın, olduğu bu kadarcık Manisa’m.
Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den görülemez, yayla suları içilemez, Dumanlı Dağı her yönden seçilemez, olmuş Manisa’m.
Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanasız kalmış, avlularda Sakız Sardunyalar kurumuş, Sarmaşık Gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış, Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olmuş Manisa’m.
Her ağacını bahçemde yetiştirdiğim, kobalak ağaçlı yollarım, kokar ağaçlı boş arsalarda oynadığım, her çiçeğini avlumda suladığım, her insanını akraba bildiğim, her sokağının taşına ayak bastığım her duvarına yaslandığım, her evin odalarında gezindiğim, pencerelerinden baktığım, yıkık duvarlarında dedemle oturup çürük ayva parmakladığım, Tarzan’ıyla topunun ses verdiği, ağacı ile yeşile boyandığı Güzel Manisa’m.
Fatih Sultan Mehmed’in 17’sin de iken babasına “Padişahsan ordunun başına geç, benpadişahsam emrediyorum ordunun başına geç” dediği,
Kanuni Sultan Süleyman’ın,
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” Dediği,
III.Murat’ın yaptırdığı Mimar Sinan’ın Ege’de ki tek eseri Muradiye Camisi. Yavuz Sultan Selim’in eşi, Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan’ın Sultan Camisinden saçılan her derde deva Mesiri. Doğuştan Osmanlı Manisa’m.
26 Ağustos 1922 Afyon Kocatepe’den taarruza geçen, 30 Ağustos da Dumlupınar’da zafere ulaşan, Afyon’dan önüne kattığı düşmanı 8 Eylül 1922 de Manisa’dan da toplayarak İzmir’den denize döktüğü Ulu Önder Atatürk’ün “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” komutunun gerçek olduğu efeler diyarı Manisa’m.
Geleceğe ümit, Manisa’ya zenginlik, yeşiline endam, endamına renk, dağından ovasına, kirazından üzümüne, tarihinden günümüze yeniden doğacak Manisa’m.
SAYGILAR SUNARIM.
Hafsa Sultan Camisi’nden sonra yakınında ki Muradiye Camisi arasında Manisa da çok eser yapılmış olmasına rağmen kültür yolumuzun üzerinde ki Muradiye Camisine uğrayacağız.Osmanlı Devleti izlerinin şehzadelerden dolayı Manisa Tarihine fazlasıyla kazındığı bir gerçek. Bir İkindi Namazında, sakin olur bu namaz vakitlerinde zaman, Muradiye de yer olarak şehir trafiğinin içinde olmasına rağmen mekan olarak sakindir, dingindir. Cadde kapısından girince bahçeye, merdivenlerden çıkılır şadırvanın karşıladığı üst avluya, kapı, merdiven, şadırvan, cami girişi, mihrap, hepsi bir aks bir çizgi üzerindedir. O çizgi kıbleyi yani Kabe’yi işaret eder. Her bir unsur kıble yönündedir. Şadırvanın su sesi cami içinde yankılanır, o kadar ki şadırvanda abdest alan biri olduğu anlaşılır farz namazına başlamadan önce beklenirdi. Caminin bir çok özelliğinin olduğu muhakkak ancak biz de halk arasında yaygın olanları bilebiliyoruz. 1520 yılında Yavuz Selim’den sonra Kanuni tahta geçer 1566 yılına kadar tahtta kalır. 1566 dan 1574 yılına kadar II. Selim padişah olur. 1546 yılında Manisa’da doğan III. Murad 1562 yılında Manisa’ya Saruhan Sancak Beyi olur. 1574 yılında babası II.Selim’den sonra tahta geçer. 1595 yılına kadar 21 sene padişahlık yapar 49 yaşında vefat eder.1583 yılında yapımına başlanan Muradiye Camisi ve külliyesi 9 yıl sonra 1592 de tamamlanır. III. Murad, babası II. Selim’in silik ve sönük geçen saltanat döneminden sonra bir varlık gösteremez ve Osmanlı’nın duraklama dönemine girmesi bunun saltanatı döneminde başlar. III.Murad Manisa da şehzade iken yaptırdığı camiyi padişahlığı döneminde yıkarak yeni bir cami yaptırır diye yazar tarihçiler. Oysa burada ki cami Sultan Camisi yapıldığında yani 1522 yılında ve daha öncesinde vardır, basit ve küçük bir cami idi.Sultan Camisi’nin yapılışından tam 61 yıl sonra Muradiye Camisi yapımına başlanır 1583. Basit ve küçük cami iyice eskimiş ve yıkılması kaçınılmaz olduğu gibi Muradiye Camisi’ni yapacak başka bir alanda yoktur. Eski cami yıktırılır. Yavuz Sultan Selim zamanında İstanbul’a getirtilen Sinan Yavuz ile birlikteYavuz’un her seferine (Çaldıran, Mısır Seferlerine) katılmıştır. 1522 de Sultan Camisi yapıldığında Yavuz vefat etmiş ancak Sinan bu yılda Rodos Seferi’ndedir.Hafsa Sultan, projeleri mimar Acem Ali’ye yaptırır. O yıllarda seferden sefere koşan Sinan’ın içinde kalmıştır Hafsa Sultan’a proje yapamamak o yüzden Manisa’ya Sultan camisi’nin karşısına 60 yıl sonra bir cami yapılmasını Sinan istemiştir de denilebilir. Padişah III. Murad şehzadeliğinden sonra Saruhan Sancağına bir daha uğramaz yani caminin yapılışını İstanbul’dan takip eder. Caminin projelerini 1583 yılında hazırlayan Sinan 93 yaşındadır, zaten caminin bitişini göremeden 1590 da hakkın rahmetine kavuşur. Cami inşaatını mimar Mahmud Ağa yürütür. Onun ölümü üzerine yine saray mimarlarından Mehmet Ağa inşaatı bitirir. Sinan’ın ölümünden üç yıl sonra cami biter üç yıl sonra da padişah III. Murad vefat eder. Osmanlının bu yıla kadar Manisa hatta Batı Anadolu’da yapılan en güzel ve zarif eserlerinden biridir. Caminin zarafetinin yanında çok sayıda hassa nakkaşının işlediği iç süslemeler, hat ve kalem işleri, ayrı bir kapıdan cemaatin içine girmeden geçilen hünkar mahfilinin yaldızlı tavan işlemesinin yanında ağaç kapı ve pencere kanatlarının ahşap işçilikleri eşsizdir. Çini ile yazılmış ayetler hayranlıkla izlenmektedir. Çinilerin içinde ki bugün dahi tutturulamayan mercan kırmızısının tonu, mihrabın iki kenarında bulunan ince küçük döner sütunların özelliği, ebced hesabının tüm sayılarının kullanılarak açılmış pencerelerin çokluğuna rağmen içerisinin ulvi ve mistik havasının esrarı, son cemaat mahallinde ki “koca kubbe ve camiyi nasıl taşıyor?” İfadesine muhatap sütunların inceliğinin zarafeti, tüm bu ince sanat ve mimarinin asaletini hayret, ibret, tefekkür ile seyrediyor insan. Koca Sinan, kocamış Sinan Saruhan Sancağına damgasını vurur bu eseri ile. Sinan’ın hayatını yazan Sai Mustafa Çelebi şöyle yazar Tezkiretül Bünyan isimli kitabında.
Sonunda mimar olarak yetkinliğimle
Amaçladım dünya da eserler bırakmayı
Derdim ki, Allah bana nasip etsin
Bir yüksek cami yapmayı
Olacağı varmış, hikmeti işte Allah’ın
Gelip gözdesi oldum Padişahın.
Mimar Sinan’ın büyük camiden kastı bu değildir elbette, o Selimiye ile büyüklüğünü kanıtlamıştır dünyaya. Gözdesi oldum dediği padişah da Kanuni Sultan Süleyman’dır. Ancak 93 yaşında ustalığının ve ömrünün son dönemlerinde Sultan Camisi’nden 60 yıl sonra yapımında bizzat bulunmasa da çiziminde bulunduğu, daha birçok özelliğinin tarih ve tahrip olduğu, Manisa’da ki bunca camiden biri gözüyle bakılıp ihale kanunlarına göre restore ve tamiratının yapıldığı, Muradiye Camisi; Projeyi hazırlamağa başladıklarında Sinan bir gün salona girer, çok ender öfkelendiği görülmesine rağmen o gün farklı bir gündür ve Sinan’ın kalın kaşları çatılmış yüzü gerilmiştir. Bu bölgede yapılacak caminin Hafsa Sultan’ın Camisi olduğundan dolayı küçük olmasını isteyen mimar Acem Ali Sinan ile anlaşamamaktadır, Sinan caminin hem küçük olmaması hem de külliyesinin bulunmasında ısrar eder. Sinan’ın, Padişaha durumu anlatmak için huzura gideceğini anlayan Acem Ali önce davranıp padişahın huzuruna girer. Ancak padişah istişare için huzurda Sinan’ın da bulunmasını ister. Sinan huzura çağırılmak için aranır ancak sarayda yoktur. Padişah istişareyi daha sonra ki bir zamana bırakır Acem Ali’yi dinlemez. Sinan’ın nereye kaybolduğu merak edilir, bir müddet haber alınamaz. Muradiye Camisi çizim çalışmaları durmuştur, o olmadan hiç kimse bir çalışma yapamaz. Üç gün sonra Sinan padişahın huzuruna girer elinde caminin çizimleri vardır. Yaşlı Sinan çizimleri padişaha yorgun nefesi, bükük beli, titreyen elleri ve sesiyle anlatır. Sinan’ın bu gayreti ile duygulanan III. Murad Acem Ali’yi çağırtır tez cami inşaatına başlanmasını emreder. Osmanlı Sarayı’nda iken bir çok padişah görmüş ve devri yaşamış olan Sinan, Sultan Camisini yaptıran Hafsa Sultan’ın eşi Yavuz Sultan Selim’in zamanından sonra sarayda yaşamağa başlamıştır. Yani yaşı icabı sefere çıkmaz olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan da Sultan Süleyman’ın annesinin memleketlisi Kırım’lıdır. “Hürrem” adı saraya alındığında padişah eşi olacağında verilmiştir. O kadar güzeldir ki “can alıcı, can yakıcı” anlamında “Hürrem” ismi verilmiştir.
Hürrem Sultan’ın bir kızı dünyaya gelir kendisi gibi hatta kendinden de güzel kızına Farsça da ay ve güneş anlamında “Mihr-ü Mah, Mihrimah” ismi verilir. Eserlerinin her birinde çok büyük incelikler ve sırlar olmasına rağmen, doğum günü, gece gündüzün eşit olduğu bir zaman dilimi ve güneş doğarken ayın batmasının bir araya toplandığı incelik ve hassasiyet ancak Muhteşem Sinan’a bahşedilmiştir. Bundan sonrasını hikayecilere bırakmak lazım şöyle ki; Kanuni Sultan Süleyman’ın aynı zamanda Hürrem Sultan’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır. Hürrem Sultan güzelliğinin yanında sarayda çevirdiği entrikalar ile de tanınır. Mimar Sinan’ın şöhreti ve her padişah devrinde sevilen sayılan kişi olması, kocası Kanuni Sultan Süleyman’ın da Sinan’a gösterdiği saygıya karşı Sinan’ı kıskanır ve Hürrem Sultan kızını Rüstem Paşa’ya verir. Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır ! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir. Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine Edirnekapı’ya, 1562-1565 yıllarında ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse 161 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser. Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin. Ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür. Göreceğiniz manzaraysa şudur mirim: Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır ….
İşte Sinan budur. Ege’de tek eserinin var olduğu Manisa’mız da Sinan’ın ayrı bir yerinin olması gerekir.Ömrünün son günlerinde yapımına başlanan bu eserini göremeyen Sinan bizden öncekilerin, bizlerin ve bizden sonrakilerin görebilmesi için dimdik ayakta kalmasını sağlayacak bir yapılar manzumesi gerçekleştirmiştir. 420 yıldan beri şadırvanında abdest, minarelerinde ezan, kubbesinde Kur’an yankılına gelmektedir.Allah ondan razı olsun.







