İçeriğe geç

MANİSA’DA TARIM.

Rahmetli babam her Manisalının bağı olmalıdır, çoluk çocuk bağ zamanı mahzun kalmasın, Manisa’ya yakın olsun gelip gitmesi kolay olsun diye, Horozköy Altınçukuru tımarında bağ almıştı. Üzümü lezzetli, çeşidi bol, bilhassa Misket üzümü akşamları damımızın önünde oturduğumuzda kokusu geceyi sarardı. Üzümlere kadar eriğin, kirazın türlü türlüsü, üzüm zamanı incir badem, daha sonra zeytine kadar yazlık kışlık her çeşit meyveyi üreten ağaçları asmaların arasına dikmiş aşılamıştı babam.

Üzüm gelirden ziyade yemeklikti, eşe dosta, bağı olmayan müşterilerine dağıtırdı. Arta kalanı kurutur çuvalları sergiye yatırınca, sergide uzun ve iki kere yaptığı askerlik anılarını hatırlar askerde söylediği türkülerini mehtaba karşı tuttururdu. Tulumbanın buz gibi berrak suyunun lezzeti hala damağımdadır.

Benim tarımcılığım üzüm kadardır. Pamuğu Gediz kıyısındaki bağ komşularımızdan, tütünü tütüncü olan Çeşme’de mukim akrabalarımızdan dolayı bilirim. Bunlar millidir, yerli malıdır, Gedizimizin bereketidir. Üzümün tadını, tütünün kokusunu, pamuğun beyazını, üreteni severim.

Herkes bağında bahçesinde, tarlasında, domatesin başında, eller tütününün yaprağında, pamuk koza yapmada. Sıcak bir yandan üretime bereket yağdırırken sondajlar sabahtan akşama akşamdan sabaha susmak bilmiyor. Su, güneş, emek ve hasat. Kimi beyaz altın diyor, kimi kehribar, kimi bir kökte pıtrak gibi olmuş domatesler, uzaktan domates tarlası gibi gözüken kırmızı biberler. Karpuz yerini kavuna bırakırken kayısı şeftali pazarın rengine renk katıyor. Hala çilek geliyor pazara çarşıya, renkli üzümler çabası. Asan kesen biçen seren her bir el maharetlerini sergiliyor.

Pamuğu gören tüccar deposunu büyütürken üzüm işletmeleri ihracat bağlantılarını çoktan yapmış baş fiyatı bekler vaziyette. Tahmini rekolte tahmini olmasına rağmen açıklanırken kendi tespit edebileceğimiz baş fiyatı açıklamıyoruz ta ki son üzüm tanesi asmadan koparılıncaya kadar. (Bu yıl farklı olur Tarım ve Orman Bakanımız Manisa’lı.) Eksper tütünü mınçık mınçık yaparken pamuk balyada sararıyor.

Güneşin altında sulama suyunun çamurunda bu kadar yorulmayan bedenler; destekleme, prim beklerken alın terini siliyor. Kanaatkar üretici ne verirsen ne desteklersen “Allah bereket versin” diyor. Daha cebe girmeyen mahsul ederleri, giderleri karşılamayınca soğuk terler alıyor alındaki sıcak terin yerini.

Ama bu sene hak yememek lazım köy kahveleri boş, herkes mahsulünün başında. İhracat haberleri geliyor her kulağa: Manisa sanayide ihracat rekoru kırdı, şu kadar katma değer sağladı derken Manisalı olmayan sanayiciden bahsediliyordu. Ama tarım Manisa’nın özü, Gediz’in bereketli topraklarının ürünü ile esnafın gözü.

Katkı, karışım yok emek üstüne emek var. Sonunda “Allah bereket versin” diyen kanaatkar diller var.

MANİSA, BAĞIMIZ.

Rahmetli babam her Manisalının bağı olmalıdır, çoluk çocuk bağ zamanı mahzun kalmasın, Manisa’ya yakın olsun gelip gitmesi kolay olsun diye, Horozköy Altınçukuru tımarında bağ almıştı. Üzümü lezzetli, çeşidi bol, bilhassa Misket üzümü akşamları damımızın önünde oturduğumuzda kokusu geceyi sarardı. Üzümlere kadar eriğin, kirazın türlü türlüsü, üzüm zamanı incir badem, daha sonra zeytine kadar yazlık kışlık her çeşit meyveyi üreten ağaçları asmaların arasına dikmiş, aşılamıştı babam.

Üzüm gelirden ziyade yemeklikti, eşe dosta, bağı olmayan müşterilerine dağıtırdı. Arta kalanı kurutur çuvalları sergiye yatırınca, sergide uzun ve iki kere yaptığı askerlik anılarını hatırlar askerde söylediği türkülerini mehtaba karşı tuttururdu. Bu şarkıları duyduğumda, dinlediğimde, babam aklıma gelir rahmetle anarım. Tulumbanın buz gibi berrak suyunun lezzeti hala damağımdadır.

Benim tarımcılığım üzüm kadardı. Pamuğu Gediz kıyısında ki uzakta ki bağ komşularımızdan, tütünü tütüncü olan Çeşme’de mukim akrabalarımızdan dolayı bilirim. Bunlar millidir, yerli malıdır, Gedizimizin bereketidir. Üzümün tadını, tütünün kokusunu, pamuğun beyazını, üreteni severim.

Bağ komşularıyla çıktığımız badem başağını, incirin bardacığını severim. Üzümün kütürdediği tulumba suyunun içinde ki buğulu halini, çekirdeksiz olanını severim. Bağ zamanlarını, bağ bozumunu değil ama bağa taşınmayı, göçmeyi severim, çocukluk anılarımı, sıcak Manisa’nın bağdaki serin akşamlarını severim. Cibinliğin içinde yorgana sarılışımı, geceleri uykumun arasında uzak yakın köpek havlamalarını, köpeğim koca Gudo’nun cevap verişini, akşamları gece bekçilik yapsın diye “Baba, Gudo’yu salayım mı?” Cevabını alıp zincirinden çözüp salıverilişini sever, yaşlılıktan ölen Gudo’yu özlerim, sabahları erken kalkışımı, Ağustos böceklerinin, annemin zoruyla uyutulduğum öğle uykularımdaki çın çın sözde ötüşlerini her şeye rağmen unutamam. Kuş avlamaya gidişimi severim, hatta özlediğim çocukluğum anılarımın vazgeçilmezi, beni peşinden koşturtan kuşları severim, ağaçlara tırmanışımı, her incir, badem ağacını, çitlembiğini dahi unutmadığım bağ sınırlarındaki, tozlu bağ yolu kenarlarındaki, duruşlarını, ağaçları severim, hala gözlerimin önündedir. Akşam karanlığı çökmeden gün batımı vakti bağın başından babamın gelişini gözlediğimi severdim. Koşar elinden fileyi alırken, özlediğim babamın gülümseyişini severdim.

Sonbahardır hala hüznümün dalga dalga geldiği

Çocukluğumun anılarımın gözümün önüne serildiği

Bağbozumunu hiç unutmam köpeğim Koca Gudo’yu

Dedem derdi, memleketten herhalde ismini koyduğu

Üzümün billur rengiyle ağızda kütürdeyen sesi

Sonbaharın esintilerle gelen serin nefesi

Elimde sapanta koşarken o ağaçtan o ağaca

Gitme der gibiydi peşinden koştuğum saka

Rengarenk tabiat, sarı kahverangi oldu yeşiller

Kırmızı olmuştu bağ damımızın yanında ki çitlembikler

Üzüm çuvalları çoktan gitmişti sergiden Tariş’e

Boş sergi yerinde binerdim üç tekerlekli bisiklete

Babam son bir defa yoklardı etrafı, damı, bağı

Annem vedalaşırdı komşularla gözleri ağlamaklı

Sararan bağlar renkli asmalarda çiğ taneleri

Eşya yüklü at arabasının dingilinde göç sesleri

Geride bıraktığım bidaha ki seneye özlediklerim

Silerdi özlem dolu yaşlı gözlerimi küçücük ellerim

Hem bağ, hem çocukluğum hem de babam gitti hayatımdan

Ömrümce unutmayacağım anımdı hepsi çocukluğumdan.

Hüzünlü Sonbaharlarımdan.

MÜTEVAZİ KULA SINIRLARINI ZORLUYOR

Az nüfusa şükretmek lazım kalabalığa ne ekmek yeter ne su. Tatil gelenek olmuş illa yapmalıyız hale gelmiş. Torunlar buluştu çocuklar bir araya geldi Bodrum’da toplaştık. Dağ taş ev olmuş, deniz bir yan, evler öte yan, Bodrum her yan. Yollar soba borusundan geniş egzozlu arabalar, limana bağlanmış koca götlü mavnalar. Sen de tekne, yat. Ben diyeyim gulet, katamaran, sana inat. Kaldırımları genişletmek için yolları tek arabalık yapmışlar kaldırımlarda genişlememiş, yollarda istenildiği gibi olmamış. Hepsi misafir Bodrum’a yabancılar gele gide, Bodrum’lu oturmuş yolun kenarına gelen geçeni seyreyleye.

Diyelim on bin nüfusu var Bodrum’un ne diye onca konut ile elli bin seksen bin nüfus yaparsın. Ne yol ne liman ne kaldırım yeter. Sanayi, tarımı vardır, plan yapar büyütürsün ili ilçeyi. Bodrum da ne var ki sebep ne büyütmek için. Bodrum; denizi mi güzel, koyları mı? Yap oteli, tatil köyünü, gelenler kalsın gitsin, Bodrum Bodrum’luya kalsın.

Kula Kula’lıya kalsın:

Yeni konutlar planlanmak isteniyormuş hep de Tokilisinden. Neden? Birileri yağmurdan kaçarken Kula’ya mı sığınacak? Turizm patladı da biz mi duymadık? Ne olursa olsun Kula böyle kalsın. Büyüyecek ise Alaşehir yoluna doğru büyüsün. Huzur, sakinlik, rahat, düzen bozulmasın hele Tarihi evler hiç bozulmasın turşusunu kurmayacağız elbette bir zaman sonra tekrar oturacağız yaşatacağız daracık sokakları. Belki cittaslow yavaş şehir yapacağız, belki de cityfeed kendi kendine yeten şehir yapacağız.

Artık imkanımız var eski kula eski kula değil. Eskiden beri Kula’ya yaptığı yatırım ve hizmetleriyle Kula’lı olduğunu gösteren bir bakanımız var, Sayın Mehmet Muharrem Kasapoğlu, Gençlik Spor Bakanı. Gençlik bakanı ama yaşlı Kula Evleri için yatırım hatta yaptırım yaptıracağız.

Fenerbahçe’ye 50 milyon dolar bağışlayan Fenerbahçe Kulüp Başkanı Ali Koç’un Koç Ailesi’nin eski eserlerin restorasyonu ve hayatımıza kazandırılmasında ki yatırımlarını çok yakından biliyoruz.

Demirci’li Ticaret Bakanımız Sayın Ruhsar Pekcan: Kula’lı tüccarlarımız ticaret adamlarımız var onlardan da destek alırız, Ege’de ki ticaret odaları birer Tarihi Kula Evi’ni hayata kazandırabilir.

Manisalı Sayın Bekir Pakdemirli Tarım ve Orman Bakanımız. Rahmetli babası Ekrem Pakdemirli her Manisa’lıya dokunmuş, Manisa’lılarda dört dönem milletvekilliği, bakanlık, çok farklı üst görevlerde hizmet etmesi ile rahmetliye vefa göstermişlerdir.

Yerel yönetim Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün Tarihi yedi Kula Evi’ni restore ediyor. Eee artık ağaların elleri tutulmaz bakanlarımız onbeşer evi restore etseler ki arkası da gelir. Arkadan kim gelir, ayakları üzerinde durunca Yeni Kula Tekstil.

Manisa’da bir tek Kula’mı var. Evet: Hem Avrupa jeoparklar birliğinde, hem dünya global jeoparklar ağında Türkiye’yi tekbaşına temsil eden UNESCO Belgeli tek jeopark Kula’da. Ülkemizin onuru gururu olan jeoparkımız. El sanatları, arastası, örf adet geleneği, antik yerleşimleri, inanç turizmi ve ayrıca destek bekleyen toplu halde bulunan 3500 ev ve 1200 tescilli ev (bana göre 3500 ev yerleşim ve sokak dokusu ile tescillenmeli) ile ülkemizde tek olan Tarihi Kula Evleri’ni turizme kazandırmak hiç bozulmamış Kula’nın haklı olmalıdır diyorum.

KULA TEKSTİL

Kula`da halıcılık sadece kula’da değil Manisa’nın bir çok ilçesinde merkez yuntdağ köylerinde dahi halıcılık çok önemli bir gelir kaynağı idi. Ahşap tezgâhlarda ev hanımlarının kızların dokuduğu halılar o zamanın kıt kanaat pazarlarında alıcı bulur hatta bir çoğu yurt dışına satılırdı İstanbul tüccarlarının örnek vererek dokutturdukları halılar yurt dışında önemli bir ticaret metaı idi.

1850-60’lı yıllarda Çolakzâde Süleyman beyin oğulları İbrahim bey ve Abdurrahman bey tarafından halıcılığın ilk pazar ve pazarlama alanında gelişme göstermesi 1865 yılında başlar.

Çolakzâdeler halı şirketi, halı üretiminin önemli ham maddelerinden olan iplik, boya, o tarihlerde kök boyama ustaları doğadan, renk veren çeşitli bitki ve otları toplayarak kazanlarda evlerde çıkrıklarda yapılan iplikleri boya kazanlarında kaynatarak rengârenk halı ipleri hazırlıyorlardı. Pazar genişledikçe evde yapılan iplikler yetişmez olmuş ve boyahane, yıkamahane, iplik imalathaneleri kurulmuştu.

Kula Mensucatın atası bu halıcılık ve halı tezgâhlarıdır. Bu firma daha sonra halı işini; tezgâhlara, imalâthanelere, yeni makinalar ekleyerek kumaş dokuma işine dönüştürmüşlerdir.

1934 yılında Kula Mensucat, Dokuma Sanayi olarak ilk defa dokumacılık ve mensucat imalatına başlar. Ülkemizde bu takım kuruluşlar maalesef uzun ömürlü olamıyor 1986 yılında iflas masasında satılan Kula Mensucat’ı Antalya’lı Eğilik ailesi satın alır.

20-25 sene ilk 500 şirket arasında yer alan Kula Mensucat Kumaş fabrikası 2005 yılında dünyadaki ve ülkemizdeki çeşitli krizler nedeniyle iflas eder Ziraat Bankası tarafından satın alınır ve böylece bir devir kapanır.

(Nokia telefon şirketi Finlandiya’nın malıdır. Nokia zor duruma düşüp imalatı durdurup Microsoft tarafından satın alındığında ülkelerinde neredeyse milli yas ilan edilecek idi. Şimdi Tayvan’lı bir firma Nokia’nın yeni sahibi olmuştur.)

Kula Mensucat’ta Kula’lılar için yas ilan edilecek bir durumdu.

Dünyada her şey, her iş gökten zembille inmez mutlaka bir şeylerin vesile olması öncü olması gerekir mensucatta halıcılık nasıl öncülük yapmış ve Kula halkı dokuma konusunda nasıl önceden bilgili ve tecrübeli olmuşsa şimdi yeni kurulacak olan tekstil fabrikasında da aynı azmi gayreti ve çalışkanlığı gösterecektir.

Kula Belediye Başkanı Hüseyin Tosun’un uzun zamandan beri hayalinde, aklında olan istihdam yaratacak tekstil işi nihayet işaretlerini vermeye başladı.

Doğumlar sancılı olur, sıkıntılı olur, hazırlık safhası vardır. Meşakkatli olur. Yılmamak lazım. Bu teşebbüse destek olmak lazım. Bu teşebbüse onun bunun menfaati, siyaseti, reklamı olarak bakmamak lazım. Buna Kula Mensucat’ın Kulalıların atalarından kalma halı dokumacılığının küllerinden doğuşu olarak bakmak lazım.

Bu iş dört duvar fabrika binasında kapalı kalmaz yarın tekstil ürünlerinin incik, boncuk, pul, nakış işleri… evlerde kızlarımız tarafından fason olarak yapılacaktır. Tüm Kula’yı kaplayacaktır.

Bunu gören başka müteşebbisler çıkacaktır.

Geçenlerde bir Kula’lı koca Ankara asfaltında Jeoparkı gösteren bir levha yok diye şikayet ediyor.

Yoksa; üç kişi bir araya gelsin, esnaf teşkilatı, sendikalar, esnaf dernekleri yola bir levha dikiversin. Diğeri karşı tarafına diksin. Bir başkası bir başka tarafa diksin.

Dedeleriniz Kula evlerini bugüne kadar yaşatmış şimdi karşıya geçip yıkılmasını seyretmeyelim.

Yeni hükümet düzeni kuruldu, 10 tane Manisa milletvekili var, kapılarında yatalım, 3500 evin ülkemizde benzeri yok. Kültür Bakanlığı ödenek ayırsın.

Kula’nın Tarihi Evlerini hep birlikte restore edelim.

Turizm, Kula’yı kapısında bekliyor.

Sportoto teşkilat başkanıyken Kula’ya yatırım yapan, bir dediğinizi iki etmeyen bakanınız var.

Kara taşlar (jeopark) bile çil çil altın olduktan sonra daha ne bekliyoruz.

SÜT TENCERESİ, JEOPARK BİLMECESİ.

İşte dedim böyle kaynamış yeryüzü, taşmasın diye baktığın sütün durumu gibi. Tencerede glup glup patlayan, kaymak tutan yüzeyden patlar gibi. Yerin altından kaç metreden kimbilir çıkan sıcak ateş kırmızısı kayalar taş toprak kusar gibi çıkmışlar dünya yüzüne. Yeryüzüne. Bir değil bir çok gluptan çıktı kızıl kayalar, dumanla karışık akmış aktığı yeri kavurmuş, insanlar kaçmış, bazı gluptan kül fışkırmış yakmış aşağı indiğinde ağaçları. Suya dereye nehire gedize denk gelmiş buharlamış suyunu yıllarca aktığı su yatağına yerleşmiş suyu öteye itmiş Gediz yatak değiştirmiş kalkmış salonda ki divana yatmış oraya da gelmiş terasta ki koltuk üstüne gitmiş çok yerde çekilmiş küçülmüş yatağını yastığını bırakmış ağır ağır kobra yılanı gibi kıvrılarak akan aktığı her yerde ağaçları deviren çalıları yatıran sıcak kayalar soğuduğu yerde taş kesilmişler heykel olmuşlar bazıları donanların üstüne çıkmış orada donmuşlar. Nihayet kusma durmuş kaynama bitmiş ateşin altı sönmüş korkunç bekleyiş son bulmuş dumanlar çıkarken tutuşan ağaçlar yanarken. Gediz akmasına yeni yatağında devam etmiş, çok uzaklarda yeni dağlar tepeler ortaya çıkarken çok yerde çökmeler oturmalar ovalar oluşmuş. Gediz’in şimdi aktığı yatağının suladığı grabende otlar bitmiş ağaçlar büyümüş yeşil sarmış her yanı bazen sessiz akan bazen hızlanan ama genellikle sindire sindire akan su toprağın içine sinmiş ciğerine işlemiş koca su Ege’ye ulaşıncaya kadar günlerce yıllarca akmış suya hasret kavimler göçebe topluluklar verimli topraklara su boylarına yerleşmeye başlamışlar, avlanmak için uzaklaştıkları köylerinden diğer insanları görmüşler onların yaptıklarına bakmışlar kendi yaptıklarını göstermişler onların yedikleriyle kendi yetiştirdiklerini takas etmişler, münbit verimli bu topraklara kalıcı yerleşmek istemişler. Önceleri derme çatma çerden çöpten yaptıkları evlerini Gediz’in suyu Gediz’in toprağı ile çamurdan kerpiç yapıp duvar örmüşler ev yapmışlar hatta bir zaman sonra hazırcı, yağmacı, istilacılara karşı kale duvarları örmüşler. İnsanlık işte sizde gelin suyun kenarına ekin biçin yiyip için değil mi yok kıralım dökelim çalalım çırpalım yakalım yıkalım hazıra konalım. Savaşlar süregelmiş.

Pamuk, üzüm, sebze geçim kaynağı olmuş. Bu dipten kopup gelen topraklar gübre, taşlar verimli toprak olmuş. Biz veriminden faydalanacağımıza bu volkan konilerini alttan alttan kemirmeye başlamış açılan cüruf ocaklarından glupları çulup etmeye devam ediyoruz. Şimdi bol olan koniler bi 50 yıl sonra kaybolacak jeoparkın özelliği kalmayacak, karataşı vitrinde, kara bahtımızı ileride göreceğiz.

Ondan sonra bi daha süt tenceresinden çıkan gluplar gibi koniler Kula’dan çıkar mı çıkar da bizi yakar mı? Orasını Allah bilir.

BAKKAL SADULLAH ÇEŞMELERİ

Edebiyat dünyamızın usta isimlerinden öykü, roman, makale, şiir türlerinden eserler veren Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Beş Şehir’ adlı kitabında Bursa’nın ‘su şehri’ olduğunu söyleyen Tanpınar şöyle yazar: “…Bursa su şehridir. Bu itibarla hiç beklenmedik bir adamı hatırlatır. Bu, Şeyhülislâm Kara Çelebizade Aziz Efendi’dir. İkbali seven fakat onu haşin mizacı yüzünden bir türlü tutamayan bu zeki, zarif, kibar fakat geçimsiz adam. Bursa’nın hayatına oldukça garip bir şekilde girer. Menfasını (kim olduğu bilinmeyen kişi) değiştirdiği bu su şehrinde çeşme yaptırmayı kendine biricik eğlence edinir ve servetinin mühim bir kısmını bunun için harcar. Böyle bir hayrata ihtiyaç olmadığını aklına bile getirmeden yaptırdığı 200 civarında ki bu çeşmelere Bursalılar hâlâ Müftü Çeşmeleri diyorlar…

Manisa’mızda Çelebizade Aziz Efendi’nin bu hayratına benzer çeşmeleri Bakkal Sadullah Ağabey kendine iş edinmiştir. Hakikaten emekli maaşının tamamını, çocuklarının çalıştırdığı bakkal dükkanından aldığı cep harçlığını Manisa Dağı’ndan bulduğu kaynak sularının Manisa’ya ihtiyaç olan yerlere çeşme yaptırmak için borular satın alarak, belediye yol kaldırım kazısı yaptığı yerlerde hazır kazılmışken belediye işçilerine boruları döşettirir. Manisa’yı ağ gibi sarmıştır bu borular. Bir çoğunu çeşme yaptırmak isteyen hayır hasenat sahiplerine yaptırırken ihtiyaç olan yerlerde beklemez kendi yaptırıverir. Dağdan gelen suların patlayan çatlayan su borularını eğer maliyeti yüksekse yardım parası toplar eksik kalanını kendi tamamlar. Onun dilinden anlayan dinleyen yıllarca Manisa Belediyesinde su işleri müdürlüğü yapmış şimdi de Maski’de su işleri daire başkanı olan Erdal Nohutçu ile beraber yürütür. Arada beni de arar “Şurda hazır boru döşeli çeşme yaptıracak hayır sahibi de var yaptıralım Erdal’a söyleyiverelim o da bağlantı için işçi versin” der. En büyük arzusu da bu çeşmelerin yerleri ile döşenen boruların haritalarını yaptırmak. “Sağlığımda şu işi de yapalım yarın kaybolup gider kimse bulamaz tamir etmez yazık olur” inşallah Erdal ile beraber bu işe de kalkışacağız.

Her şeyin hazır olması halinde çeşme yapmanın çok daha kolay olacağını anlatmak için Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün ile geçen diyaloğunu anlattı. “Geçenlerde Cengiz Başkanı gördüm elimde Bartın Belediye Başkanının Manisa’ya götür diye verdiği orijinal çeşme var eski adliyenin orada da hazır döşenmiş boru var takıverelim başkanım dedim kırmadı bağlattı bak işte herkes içiyor o çeşmeden.”

Bakkal Sadullah abinin Hakibaba, Dostlar, Alibey Camii, Yedikızlar, İvazpaşa, İshakbey Mescidi, Taşçılar Mescidi… çeşmeleri gibi sayılamayacak kadar yayla suyu akan çeşmesi olduğu gibi bi o kadar daha alt yapısını hazırladığı çeşme yapılabilecek yer var. Sadullah Ağabey’e İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü hayırsever vatandaşlık plaketi verdi, ayrıca Diyanet Vakfı Televizyonu Hayırsever vatandaş belgeseli yaptı, ödüller aldı.

Tanpınar’ın kitabında dediği gibi bu çeşmelere Bakkal Sadullah çeşmeleri adını verelim. Bu emeklerinin didinmelerinin emeğini bu çeşmelerin suyundan içenler “Bakkal Sadullah’ı” hayır dua ile ansınlar.

DOMATESTEN HAYAT TARİFLERİ

Televizyoncu kız mikrofonu uzattı genç kadına. Dokunsan ağlayacak durumda olan halet-i ruhiyesi ile hiç konuşacak halde değildi. Hem yürüyor hem ardından gelen televizyoncu kıza o da işini yapıyor diyen gözlerle bakıyordu.

-Domates bakıyorsunuz zamanı olmasına rağmen domates pahalı ama sizin baktıklarınız salçalık ne düşünüyorsunuz?

-Evet domates bu sene pahalı ucuz olduğu için salçalık alıyorum yemekte kullanacağım. Sesi titriyor üzüntüsü ses tonundan belli oluyordu. Temiz giyimli zayıf kara kuru gençten bir kadındı. Televizyoncu kız mikrofonu ve kamerayı kapattı biraz halini hatırını sormak daha doğrusu sohbet etmek istedi kendine yakın gördüğü kadınla.

Eşi bugün evden çıkarken kendisine yirmi lira vermiş “Akşam konuştuk biliyorsun bugün işten ayrılıyorum bizi zor günler bekliyor bu ara idareli gitmemiz lazım” demişti.

Eşi o gün işten ayrılacaktı:

Yıllarca mesai saatini aksatmadan girdiği kapıdan mesai harici bir saatte çıkıyordu. Patron ekonomik tedbirler nedeniyle işi tasfiye ediyordu. Avrupa’da çalışan çocuğunun yanına taşınacaktı. Yeni torunu olmuş annesi babası çalıştığından bakacak kimseleri yoktu. Nasıl yaparım elin memleketinde diye düşünür dururdu günlerce ama işlerin sekteye uğraması bankaya düşmeden kapatması ileride doğacak zor zamanlara göre en iyisiydi. “Evi dağıtmam yine bir kapımız olsun hele bir gidelim bakalım yapamazsak geri döneriz zaten kimi kimsemiz yok.” Yıllar önce okumaya giden oğlu her tatilde “Anne, baba bi gelin size Finlandiya’yı gezdireyim demiş ama işlerden fırsat bulup gidememişlerdi. Kısmet böyleymiş.

Çalışanlarının boynu bükük şekilde elini öpüp “Hakkınızı helal edin abi” demeleri her el öpüş içinden, ciğerinden bir parça koparıyordu. Hasan geldi en son işe başladığında ilk gelen de o olmuştu. Oturdu yanına dertleştiler. Hasan, “Bir çocuğum büyük oğlan lise son sınıf, ikincisi kız ortaokula yeni başlayacak, küçük oğlan evde arasıra babaannesi gelip bakıyor, hanımda çarşı pazar ev işleri temizlik falan idare ediyoruz, arada bir çocukların okuluna gider durumlarını öğrenir, öğretmenleri çok memnunlar çalışkan çocuklarınız var dediklerini akşam bana söylediğinde ben de sevinirim emekler boşa gitmiyor diye.

“Allah sizden razı olsun bu gün 18. yılımı doldurdum yanınızda otuz yaşında başlamıştım üç gün sonra 18 yıl olacak. Helal paranız bereketliymiş evime helal lokma götürdüm karşılığını da bugüne kadar Allahtan aldım. Siz gidince ben de başka bir iş bakacağım. Bulamazsam baba evine köye döneceğim. Çocukları devlet yurduna verip sıkça gelir giderim sekiz on dönüm tarla var bi şeyler ekip biçer rızkımızı çıkarırız Rıza abi. Senden bize bi babalık daha yapmanızı istiyorum siz Erdal’ın yanına gidince Helsinki’ye büyük oğlan bu sene üniversite imtihanına girecek belki yurt dışında da okuma imkanı olur burslu okuyabilir çok çalışıyor. Finlandiya’da Erdal’ın bitirdiği Oulu mimarlık okuluna göndereyim istiyorum. Oğlan Erdal abisi ile yazışırmış. Erdal sen kazan ben yardımcı olurum demiş. Siz oradayken bi destek olursanız hayatını kurtarsın. Kız çocuğunu oralara göndermem burada okutma imkanı ararım.”

Gözleri ayak uclarına daldı, ağlamaklı olmuştu sesi. Devam etti.

“Hakkınızı helal edin, burada aklınız kalmasın bir şey gerekecek olursa ben yine buralarda olacağım, bu kadar sene ekmeğinizi yedim hanım falan koşar yapmaya çalışırız.”

İkisi de kalktı, sarmaştılar. Rıza Bey, “Sen de hakkını helal et. Senin çalışkanlığın gayretin beni de gayrete getirdi, bugünlere kadar geldik ne yapalım nasip buraya kadarmış. Sen oğlunu takip et okulunu bitirsin Erdal abisi de ben de yardımcı olurum. Onu orada hiç merak etme sıkılmazsa aynı evde bile kalırız, bizim küçük oğlumuz olur.

Allah ikimizinde yardımcısı olsun.

Eve her zamankinden erken geldi. Eşiyle bir müddet sessizleştiler, konuşmadılar, birbirlerinden gözlerini kaçırıyorlar, kim konuşmaya başlayacaksa ağlamaktan çekiniyorlardı. Sessizliği bozan eşi oldu “Hadi çocuklar, babanız geldi, sofra hazır, yemeğe.”

MUHAYYEL SARAY

Manisa’dan önce Saruhan Sancağı, şimdiki büyükşehir gibi köyünden beldesinden yerleşiminden sorumluymuş. Ondan önce Manisa’da (Magnesia’da) Bizans’ın Laskaris sülalesi yaşıyormuş. Bu Laskarisliler mutaassıp insanlar olmalı ki Manisa’yı Katolik Doğu Bizans’ın baş piskoposluk merkezi yapan dindar Bizans kralı Juan Ducas başkent İznik’i bırakıp zamanının Manisa’da ki en muhkem ve muhteşem Bizans Kalesi’ne yerleşmiş.

Osmanlı’dan kalma adetimizdir, tarihte antik kentlerin üstüne yerleşiriz. Bizim muhayyel olan Saray-ı Amire’mizi şehzadeler sarayımızı bu muhkem olan Bizans Kalesi’nin içine yapmışlar. Neden şehzadeler Manisa’da eğitilmişler? Manisa Dağı’ndan ovaya bakınca insanın ufku genişliyor ve dünyaya bakışı gelişiyormuş. Ayrıca şehzadeler bu kalede, Manisa Dağı’nda (Spilos) av yapmışlar, ok atmışlar, at oynatmışlar. Aşağıda sıbyan mekteplerinde de Osmanlı sıbyanları ilim irfan ve dini tedrisat ile meşgul olmuşlardır. Laskaris halkının yaşadığı, ticaret yaptığı şimdiki Sipahi yani Bitpazarı’na Osmanlılar ahi teşkilatı kurup ticarete başlamışlar, dağın etekleri sayılacak bölgelere de camiler mescidler hanlar hamamlar, saray hizmetlilerine evler, beylere konaklar, yaparak Bizans izlerini silmişler. Hatta Sultan Yaylası’nda olduğu söylenen Sosandra Manastırı’nın yerine de şehzadeler yazlık saraylarını yaptırmışlar.

Efsane gibi anlatılan saray önce terkedilmiş, harap hale gelmiş, son kalan ahşap bölümleri Yunan işgalinde yakılmış, sonra da yok olmuş. Muhayyel sarayın muhayyel hikayeleri, kargıdan tüfek ahşaptan saray.

Bu Amak-ı Hayal’de Aynalı’nin anlattığı hayal dünyamızdan bir kesit olsa gerek. Bir tek şahit Evliya Çelebi var o da 1670 yıllarında yıkık dökük halini görmüş. Filin bacağını tutan körler gibi; fil yılandır duvardır diyenden yelpazedir halattır diyenine kadar Çelebi de saraya benzetmiş olabilir. Onca Osmanlı camisi, hanı, hamamı, sıbyan mektebi günümüze kadar duruyorken saray en son yıkılacak veya kaybolacak bir yapı olmalıdır.

Çocukluğumuzda Sultan yaylasında toprağı eşeleyip küp şeklinde pirinç tanesinden büyükçe renkli kırık cam parçacıkları toplardık. Bunların Sosandra Manastırı’nın vitray parçaları olduğunu bir sanat tarihçi hocam söylemişti.

Bir de şu var bu kalenin Bizansın en büyük kalesi olduğu söylenmektedir yani içerisine bir saray yerleştirilmiş olabilir. Bizans Kalesi’nde bu güne kadar kısmen alel acele yapılmış yüzey araştırmasını detaylı araştırıp daha sonra da kazı yapılması neticesi bize bilinmeyen tarihimiz hakkında çok önemli bilgileri ortaya çıkaracaktır.

KEÇİYOLU PATİKA DEĞİL, ŞOSE

Yıllardan 1995, mevsim ilkbahar, havalar yeni ısınıyor. Yeşiller sarmış her yanı hele Bozköy sırtları. Sabah serinliği yetmezmiş gibi bir de dağın sessizliğinin esintisi, her adımda ezilen toprağın sesi, her ağaçtan yankılanan kuşların ötmesi, Andolipler alaca sabahın senfonisi. Nefes nefese kalmış seslerin anlatmaya çalıştığı hikayeler, anılar, arada kahkahalar, her hafta aynı ekip aynı adımlar. Böyle bir grup kimler olduğunu söyleyeceğim yeşillikleri ağaçları ormanı koruyan yangın yolundan yürüyoruz.

Kimler var? Belediye başkanlığını bırakalı bir seneye yakın olmuş Zafer Ünal, henüz vekil olmamış Hüseyin Akgül, Eski Emniyet Müdürü Yavuz Elbirler, Cumhuriyet Savcısı Necmettin Bey, Avukat Halit Moralıoğlu, İsmet Emiroğlu, Defterdar Saim Bey, bazı haftalar zamanın valisi… aklıma gelenler, hep birlikte hızlı bir tempoyla yürürdük. Yürüyüş nizam intizamına (yan yana, öne geçen önden yürüyen olmaz) dikkat edilir önden yürüyen olursa yanında mutlaka bir veya iki kişi olurdu. Protokol ve makama uyulmaz herkes dileğini anlatırdı yürürken, dağda konuşulanlar dağda kalır düze inilince unutulurdu.

Uncubozköyün üst tarafına cami meydanına araçlarımızı bırakıyoruz oradan toplanıp orman yolu izinden yolundan her neyse şimdi trekking deniyor yürümeye koyuluyoruz koyu bir sohbette başlıyor yukarıya doğru sabah mahmurlukları patladığında. Yürüyüşümüz 10 km garanti de 15 km olduğu da oluyor. Keçiliköy mezarlığının üstünden aşağı İzmir yoluna iniyoruz. Daha sonra ki yıllar beş evleri yaptık biz Bozköy buluşmalarını buradan giderek yapıyor onlar dönüşte Bozköy’e yürürlerken biz beşevlerde kalıyorduk. Savcı bey Ankara’ya tayin oldu, Hüseyin hoca milletvekili oldu, emniyet müdürü Marmaris’e gitti, bizim artık orman içinde evlerimiz oldu. Yürüyüş ekibi gevşedi ve sonra biz bize kaldık beşevler sakinleri olarak. Beş km’lik orman turları ile haftadan haftaya değil her sabah yürüyorduk. Keçiliköy mezarlığından aşağı inerken aynı saatte 450-500 keçi, sürü, İzmir yolundan geçip yukarı dağa çıkıyorlar. Gel zaman git zaman keçilerle değil ama çobanla ahbap olduk. Keçiler yolun kenarına dizilip bekliyorlar bir tanesi dahi yola çıkmıyor karşılarında dağ ve tazecik otlar var ama bir tanesi fırlayıp gitmiyor. Çoban bekliyor, yolda araç trafiğini gözlüyor, boş bulduğu anda bir ıslık “fıy fıy” donmuş gibi bekleyen keçiler büyüğü küçüğü, anası yavrusu,babası tekesi, koşa koşa karşıya geçiyorlar bu arada gelen araçlarda bu sürüyü bekleyerek karşıya geçmelerine müsade ediyorlar. Akşam aynı düzen karşıdan köy yönüne geçiyorlar. Keçilerin bu duyarlılığına terbiyelerine şaşarak baka kalıyorduk. Üç çocuğu zaptedemezsiniz.

Yıl 2018 Manisa Büyükşehir çok güzel kavşak, meydan, park, refüj çalışmaları yapıyor. Daha önce, Rahmetli Fırat Çakıroğlu Kavşağını düzenleyen büyükşehir kent estetiği ekipleri son birkaç gündür organize kavşağını bu kavşağa bağlayan refüjde yeşillendirme çalışmaları yapıyor.

Keçiliköy’lü Çoban İbrahim eski ahbap ben beşevlerden taşınalı 12 yıl olmuş ama keçiler yine aynı yolu geçip dağa yaylıma gidiyorlar. Onların geçeceği bölgeyi çiçekleyip yeşillemesinler diye yürüyüşe devam eden Zafer Ünal kardeşime rica da bulunmuş, biz de ekiplere söyledik, izlemişler, söz edilen noktayı keçilerin geçtiği güzergahı boş bırakmışlar. Daha doğrusu yeşillememişler.

Yıllar önce okumuştum Kanada’da ormanda ev yaptırmak isteyen biri belediyeye müracaat eder belediye komşularının iznini almasını söyler komşular evin yapılacağı nokta geyiklerin yolu olduğu için evin oraya yapılmasına müsaade etmezler. Bu aklıma geldi.

Avrupa’da hatta dünyada bu nobellik bir haber olabilir. Hayvansever dostlara Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin bu duyarlılığı duyurulur.

GÜN BE GÜN

Seçimin ertesi günü Pazartesi sabahı işe gidiyorum Kırmızı köprü kırmızı ışıkta beklerken sol tarafımda ki kahve önünde oturanlara baktım daire olmuşlar, dairenin yarısı daha doğrusu halkanın yarısı kaldırımda yarısı caddede aracın park edeceği yerde. Sekiz on kişiler keyifli bir yuvarlak toplantı, masa yok insanlar yuvarlanmış. Biri sigara paketini dolandırdı es geçen yok, bir anda hepsinin dudaklarına dibi sarı uzunca kısmı beyaz çubuklar yapıştı. Biri çakmağı dolaştırdı. Duman kapladı başlarının üstlerini, yukarı doğru çıkan duman ıhlamur ağacının yaprakları arasına gizlendi. Bir meraklı arkalarında ayakta, henüz sigaradan ikinci nefes çekmeden mevzuya girmediler.

Onlar açısından bir rayiha kapladı dumanın rengiyle beraber yuvarlağın içini, hoş ve kendilerince gün boyu sürecek konuşulanların her köşe başında paylaşılacağı koyu bir sohbete konuydu akşamın getirdikleri. Seçim sabahı bu manzara muhabbetin en koyusunun ve halkanın daha sonra büyüyerek yapılacağının bir görüntüsüydü.

Yeşil yandı yürüdük!

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde yazdığından beri (1670) Karaköy değişmemiş. Kahvelerde rakkaseler yok ama koyu sohbetler sabahtan akşama var. Çaybaşı’nın yaşlı çınarlarının koyu gölgesi, Dumanlı dağdan gelen suyun sesi, adım başı köprüler, Hacı Yahya Camisi, çeşmesi, Attar Hoca’nın kırma çatılı camisi, hamamı, Sinanbey Medresesi, yerli yerinde dururken: Kültür, sanat, ekonomi, eğitim, kalkınma, gelişme, yerinde sayarken, zaman 21.yüzyıl olmuş. Arkamdan birer nefes çekişler daha da artmıştır, aynı yerde yıllar önce sarma tütün içtikleri şimdi filtreli sigaralarından.

Sigara dumanının sarmalında ki muhabbetler de değişmemiştir. Neden derseniz, o zamanda günü kurtarıyorduk.

Şöyle bir düşündüm. Yetmişe dayanmış bir Manisa’lı olarak ne değişti Manisa’da? Hiç bir şey. Yetmiş yılda bir sanatçı mı yetişti, bir ilim adamı mı yetişti, bir fabrikatör mü çıktı, burnumuzun dibinde OSB’de fabrikatör Manisa’lı mı var? Toprak ağaları yıllarca ekip biçtikleri sulayıp yetiştirdikleri Gediz’in verimli topraklarında tarım ürünü üretip ihracatçı mı oldular? Bir araya gelip hayvancılığı mı koordine ettiler et kombinası mı kurdular?

Üyesi ve memleketi için çalışan herhangi bir oda moda, STK, müteşebbis bulup veya teşvik edip önüne düştü de yol mu gösterdi? Ürettikleri mala pazar mı buldu? Bırakın müteşebbisi küçük sanayici, esnaf, çırak bulamıyoruz yetişmiyor diye ağlaşıyor. Mendil verip günü kurtarıyoruz. Bir çalışma, bu işle ilgili ilerisi için bir plan program yapan var mı? (Sanayiyi taşıyalım rantiyeye meydan açalım.) Noldu çıraklık okulları? Meslek edindirme kursları?

Kendimi bildiğim bileli ne değişmiş Manisa’da biliyor musunuz? Evlerimiz, hem de dört beş defa. Manisa’mın yakılıp yıkılmasına yapılan mezalimine elbette üzülürüm. O yıllarda yeniden bir Manisa yapılmış 1922. Ondan sonra:

1-Yer evlerinden iki katlı konak ve gösterişli evler, sonra,

2-50’li 60’lı yıllarda üç katlı yapmışız. Sonra,

3-Beş yedi sekiz. En son,

4-Dönüşüm saçmalığı ile fabrikasyon ev imalatına gelmişiz karton kaplamalı evler yapmışız yapmaya devam ediyoruz.

İkinci değiştirdiğimiz şey arabalarımız. Herkesde olmayan ilk amerikan arabalarından sonra reno ile hacı muratların yerini Japon arabaları aldı sonra Avrupa ve daha sonra, şimdi Avrupa’nın lüks markaları. Habire de değiştirmeye devam ediyoruz. Üçüncüsü ben söylemeyeyim, fıtratımızda var.

Paramızı eve ve arabaya yatırıyoruz. Ama laf salatasına gelince en önemli yatırım insana yapılan yatırımdır diyoruz.

Bu anlattıklarımdan 70 yıl sonra yuvarlak halka toplantısını görünce Millet Kıraathanesinin en önemli proje olduğunun farkına vardım. Hatta uygulanması için Manisa hem de merkezde yer bile gösterebilirim.