İçeriğe geç

SA(E)ÇIM

Şubat’ın son günlerinden biri 26 Şubat, sabahın dördü önce acil servis, ameliyathane, yoğun bakım bir ay hastane macerası acısı tatlısı ve eve dönüş mutluluğu.

Hiç hatırlamadığım kocaman bir ay, ağaçlar yapraklanmıştı hastane bahçesinde, yol boyunca cadde kenarlarında, evimizin önünde ki ıhlamurlar. Güneş yakıyor, bahar kendini gösteriyor ağaç yapraklarının aralarından şapkamın altından beni tanıyan güneş ışığıyla gözümü kamaştırıyor, dünyam bana gülümsüyordu. Ben hamd edici gözlerle sağıma soluma bakıyor, dünyaya yeniden gelişimin inanılmazlığının hayreti içerisinde biraz da mahcupluğum ile Batuhan’ın “Baba kaldır şu şapkanın siperliğini” demesi, arka koltukta oturan İnci’nin göz yaşlarının şakaklarından ağzına aktığını konuşmasından anladığım “Allahım binlerce şükür” duaları ile renkli, ışıltılı aydınlık bir bahar gününde öğle vakti eve geldim.

Kafatası çatlağı ile ameliyata alınışım saçlarımın traş edilmesi, mutlu ev dönüşümden epeyi bir zaman sonra berbere gittim. Hatta bisikletime binerek gittim. Hem kendimi normal hayatıma dönüşümü test etmek hem de özlem gidermek açısından. Yolda giderken maşallah maşallah seslerini arkamdan duyuyordum.

Berberin önündeki ağaca dayamama yardım etti berber.

-Kilitleme bir şey olmaz dedi.

Berber koltuğuna oturduğumda:

-Aman dedim ameliyat yarama neşter izine dikkat et acıtma, canımın tadından değil bi sakatlık yapmayalımdan dedim bunu.

-Gördüm, ama saçlar yara izini kapatmış yeni saçlar da çıkıyor dedi berber.

-Ne renkteler tamamen beyaz mı? Güçlü mü? Kıl gibi mi? Boşluk çıkmayan yer çok mu? Diye merakla sıraladım soruları.

Berber,

-Hiç sıkıntı yapma az sonra önüne dökülecek.

UZAKLARI YAKIN EDEN…

Alperen ile Azmican’dan başka iki torunum daha var. Kerem ile Zeynepsu. Kerem ve Zeynepsu gurbetteler. bayramları paylaştık Ramazan’da biz Antalya’ya, Kurban Bayramı’nda onlar Manisa’ya. Benim vücudumda aldığım yaralar ameliyatlar neşter izleri haricinde vaziyet bu.

Hepimizin işi gücü dünya gailesi ufaklıkların okulları var. Yaz tatili Antalya cayır; klimalar harıl harıl, özlem kadar sıcak her yan. Telefon görüntülüsünden avutmacasından olmasına rağmen kesmiyor sarılmaları kucaklamaları ufaklıkları elinden tutup gezdirmeleri.

Bu bayramı da iple çektik. Allah herkese önce sağlık versin, son zamanda kıymetini benim kadar bilen olmamıştır. Allah’tan ipi çekecek gücüm var da yola koyulduk.

Antalya yolunu ikiye bölerim aklımca kısalsın diye iki saat Denizli İki saat sonra Antalya. Arada dinlenmeler. Turgutlu Salihli, Denizli trafiğini ilave edersek beş, yemek molası altı saat Esra’mın ilk gurbete çıktığı Antalya Akdeniz Üniversitesi’nde ki eğitim yıllarında genciz dört saati sekmezdi radarı pas geçtiğimizde. Altı saat diyorsak yaşlanmışız demek ki.

Ama gençleştiren bir iki nokta oldu. İlki Turgutlu 1.6 km uzunluğunda ki tünelimsi battı çıktı. Turgutlu girişinde ilk ışıklardan sonra bir giriyorsunuz Turgutlu üstte kalıyor çıktığınızda son kavşak son ışık yola devam.

Bu alt geçidin açılışını yapalım dedi Cengiz Başkan bayram üzeri altı bitti hiç olmazsa transit trafiği rahatlatalım dedi. Yaya yürüdük geçidde bir Cuma namazından sonra, halk peşimizde, yarı yolda kurdeleyi kestik. Araçlara bindik çıkışta ki kavşaktan geri dönüp dönüş şeridine girdiğimizde bizim arkamızdan trafiğe açılan şeritte kamyonlar, tırlar, küçük araçlar, bizi mi bekliyordunuz? Tam gaz, bizim dönüş şeridimizde Cengiz Başkan kendi arabasında direksiyonda yanında Turgutlu Belediye Başkanı Turgay Şirin. Cengiz başkan karşı şeritten gelen araçlara el sallıyor. Dokuz ay yolun ezasını cefasını çeken bu yolu defalarca kullanmış olan tır şoförleri klaksonlara dibine kadar basıp selam veriyor teşekkür ediyorlar Manisa Büyükşehir Belediyesi Cengiz Ergün Başkanı’mıza.

Ben de bayram arefesi Antalya’ya gurbet, özlediklerimize gidiyoruz. Yirmi dakika burdan, ileri de Salihli viyadüğü bittiğinde bi yirmi dakika da ordan kırk. Ahmetli, Alaşehir alt geçidleri orası burası altmış dakika Antalya Manisa altı saat süre yerine, beş saat.

Uzakları yakın eden Başkan, teşekkürler.

İSTİAP HADDİ.

Sokak çeşmelerimiz vardı. Her köşe başında olmasa da çoğu yerde bilhassa İzmir Caddesi üst tarafında ki mahallelerde vardı. Köşe ve dört yol ağızlarına konmuş dağdan gelen yayla suyunu herkes kullanıyordu. Yaz akşamlarında eve soğuk su götürmek için akşam yemeği vaktine yakın gelinirdi bu çeşmelerin başına, şimdi ki Ramazan’da sıcak pide alabilmek için iftar vaktine yakın pide kuyruğuna girildiği gibi.

Bu mahalle çeşmelerinden kaplarımızı doldururduk kiminde testinin küçüğü, kiminde çifte sürahi, kiminde ibrik, kime yetecek ama soğuk olsun diye doldururduk ne kadar? Kabın alacağı kadar fazlası kabın ağzından akıp giderdi lafa dalıp da kaba bakmadığında.

Zaman-ı evvelinde var olan sokak çeşmeleri yok artık. Çeşme başı muhabbetleri de yok, mahallenin güzel kızlarıyla birbirimizin kabını doldururken çeşmenin basma kolunu tutmalarda yok. Mahalle arkadaşlığının sabah yarım kalan oyunun çekişmelerinin devamı da yok. Terli halimizle serinlemek gailesi ile dizimizle basma koluna basıp avucumuza doldurduğumuz suyu yüzümüze çırpışlarımız, hatta birbirimizi ıslatışlarımız da yok. Yoklar o kadar çok ki yok oğlu yok. Çocukluğumun mutluluğu sevinçleri, huzuru, önceden kulak çekilmiş olmasına rağmen çeşme başında sen doldur ben doldur derken testi kırmalarımız, arkadaş kavgalarından sonra barışmalarımız yok işte.

Zamanımızda sokak çeşmelerinin yerini su satıcıları aldı iki tüp arka sepetliğe beş litrelik su damacanası kucağında, kask kafada vızır vızır motorlu kuryeler. Köşe çeşmeleri yerine köşe büfelerde 250 cc, 500 cc plastik şişede sular, yürüyüş yapıyorlar, sokakta gezintideler elde plastik şişe salınarak yürümeler. 250,500 cc derken tamı tamına doldurulmuş plastikler fabrika ayarları sayesinde dizi dizi şişeler dolan sırasını savıyor. Taşıyor mu? Yooo… Kapasite ayarı.

Her şeyin bir istiap haddi var. Taşıma kapasitesi. İnsanlarda sabır deniyor. Şehirlerde nüfus, kamyonlarda tonaj, dolmuşlarda arkayı dörtle.

Nüfus yani had sayı, şehrin planlamasında kullanılır. 100 bin nüfuslu bir yerleşime 200 bin nüfus sığdırmayı planlarsak alt yapı, su kanal, yol yetmez, sosyal mekan, park bahçe yetmez, yetmezler sıraya girer yaşanmaz şehirler, mutsuz halk, huzursuz yaşam, kavga gürültü kaza bela sonunda hastane de yetmez.

Diyorlar ki geniş yollar yapılsa, tramvay, metro, otoparklar yapılsa. Kapasite kardeşim, hesap kapasite, had sayı. Üzüm çuvalının içine girmiş çiğner durur bastırırsan dara parasını ucuza getirmek için, hamallar bir gün gelir isyan eder kaldıramayınca 50 kiloluk çuval yerine 80 kiloluk çuvalı. Tıpkı 40-60-80 binlik Manisa’yı 400 bin yaparsan hamal gibi halk isyan eder.

Bırak 50 binlik Manisa, Aydın, Konya, Sivas, Erzurum… dursa da yanına yeni şehirler yapsak fabrika kapasite ayarlarına uygun nüfusuna göre planlasak. Eski yerleşime müze şehir desek, yeniye de modern kent. Bir tarafta fayton, bisiklet, taş kaplama yollar, cumbalı evler… varken. Diğer tarafta bulvarlar, elektrikli otobüsler, havuzlu parklar, ışıltılı sokaklar olsa. Sabır taşı çatlamasa, istiap haddini aşmasa.

Olmaz, iş işten geçti eldekiyle yetinmeye çalışıyoruz. Neye aklım almıyor biliyor musunuz? Bu dediğim müze şehirler ben doğduğumdan önce Avrupa da varmış hala da var sanki daha bi müze olmuşlar. Bizi yönetenler komşu kapısı yapmışlar Avrupa’yı ama müze ne şehir ne bilememişler bilmek istememişler şehirleri üst üste kurup kent yapmışlar.

Artık kim haddini aşmış varın siz karar verin.

www.manisawebtv.com/v2025_manisa-aktuel-10bolum.aspx

YOL DEYİP GEÇMEYİN

Yıllar önce üç aile Bodrum Mazıköy’e gitmiştik. Bakir bir yerdi. Yerleşim konaklama otel motel yok. Koyu çok beğendik kalacağız küçük bir pansiyonu olan köylü ile bahçesinde ağaçlardan gölgelikli bir yerde oturduk yatacak yer ayarlıyoruz. Hanımlara yer bulduk peki biz nerde yatacağız? Üstünde oturduğunuz halıda dedi pansiyon sahibi “Nası yani” Biz bu halıları dokuduktan sonra güneş altına serer rengini soldururuz eski kirli değil yeni dokuduk dedi. Hava güzel yaz akşamı köy bakir, koy bakire, yattık. Sabah kahvaltıdan sonra denize girdik arkadaşlarımdan biri parmağında ki alyansını denize düşürmüş önce yüzeyden bakıyor derince de, denize dalıp dalıp çıkıyor. “Noluyor” dedim son bi defa daha daldığında yüzüğünü bulmuştu. O kadar temiz bir deniz. Şimdi mavi bayrak asıyorlar o zaman bayrak matrak yok.

İki gün sonra ayrılırken el yapımı iplik, kök boyalı, el halılarından ikisiyle pazarlık yaptım. Birinin rengi güneşte solmuş diğeri güneş görmemiş iki halıyı satın aldım.

O zaman çocuklarımız küçük şimdi torunlar o yaştalar, torunlardan biri yedi yaşında bu yıl okula başladı. Küçük çelimsiz ama adı gibi Can, hala oyuncak araba merakı var. Seçtiği güzel oyuncak arabaları ayrı bir torbada durur bizim eve getirir Mazıköy’ün halısının üzerinde oynar. Meğer bizim halının yol gibi çerçeveli desenleri var onun için bizim halıyı tercih edermiş. Arabaları o yollara yerleştirir konvoylar yapar bazen beni de çağırır oynamaya, yatarız halının üstüne vın vınn yarıştırırız. Yani yolları iyi tanırım. Taş kaplamasından asfaltına betonuna hatta ray döşeyerek demiryoluna kadar (havayolu hariç!) yolların yapımında bulundum halıda çerçevelerin yolunu da torunum Can’dan öğrendim.

Çocukluğum aklıma geldi biz halıda malıda oynamazdık oyuncak arabamız yoktu çünkü. Telden yaptığımız arabayı sokakta gezdirir, çember çevirir, rulmanlı tahta üzerinde yokuştan aşağı kayardık. Şimdi inşaatlarda kullanılan demir saç el arabalarının atası sayılan ahşaptan yapılan el arabalarında birbirimizi taşırdık, devirir düşürür tozun toprağın içinde katılıncaya kadar gülerdik.

Evimizin önünde ki caddenin ilk halini hatırlarım granit kesme taş kaplıydı kesmede değildi sanki ocaktan mı öyle çıkıyordu dikdörtgen aynı ölçüdeydi kat kat asfalt kaldırılsa altından bu taşlar çıkar. Bunları döşediklerinde ara sokaklar toprak, dağın eteğinde ki mahalleler arnavut kaldırımlı sokaktı. Kimse şikayetçi değil 50-60’lı yıllar yokluk zamanlarının sonu yapılması için vatandaş sabırlı davranıyordu. İzmir’de 1963 yılında belediye başkanı Rahmetli Osman Kibar’ın seçim vaadi yolları çamurdan kurtarıp asfalt yapacağım demişti söylediği gibi de İzmir’i çamurdan kurtardı adı Asfalt Osman’a çıkmıştı.

Asfalt hem kolay hem hızlı yapılan bir yol çeşididir ama asfalt kadar da nankör malzeme yoktur. Sıcaklığını tutturamazsın, iyi sıkıştıramazsın, seremezsin, sererken soğur, kendi sıcaklığı yetmezmiş gibi hava sıcaklığı da önem taşır, hemen trafiğe açarsın ondülasyon olur, yağmur ızgara ve rögar kapak kodlarını tutturamazsın hataları hemen belli eder. Ama düzgün yapılıp beyaz yol şeritlerini çektiğinizde gelinlik giymiş gibi olur. Bizim Can’ın halının şeritli yolunda ki gibi araçlar birbirine girmeden gider.

İnşaatlar durmak bilmez kentsel dönüşümlü memlekette asfalt kazılır, su patlar tamir için kazılır, bi zaman sonra fiber kablo döşenir asfalt kazılır, borunun çapı çupu cinsi değişir asfalt kazılır. Kazılır da kazılır. Yamalı yumalı yolda asfalt, asfalt olmaktan çıkar çukurlu çakırlı yolda araçla atlaya zıplaya yeni sürülmüş tarladaymışız gibi gideriz.

Amma Manisa Büyükşehir Belediyesi çağdaş, havayı kirletmeyen karbon salınımsız, sağlıklı bi o kadar da yolculuğu rahat, ceptel şarj düğmesi olan, her türlü konforu bulunan bi tek wifisi yok galiba, elektrikli otobüs demeye dilim varmıyor uçak uçak. Kaptan koyverse uçacak. Toplu ulaşımı özendirmek için Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün’ün Manisa’lı hemşehrilerine verdiği değerin göstergesi bu araçlar, siyah asfaltta kırmızı elmas.

Cadde üstü otoparklar tabii kalkacak, özel araç trafiği azalacak, yollar biraz rahatlayacak artık biz de bu nimetin kıymetini bilelim, bu sadece Manisa’da değil artık her vilayette Avrupa demiyorum, bir bisiklet bir toplu ulaşım aracı kullanma alışkanlığı edinmemiz lazım.

Uçaklar piste inmezden önce Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız, Yöneticilerimiz, Valimiz, Kaymakamlarımız, üst yöneticiler dahil hepimiz bisiklet ile tüm bisiklet kullanan vatandaşlar dahil bisikletlerimizle Hükümet Konağından hareketle Moris Şinasi’ye elektrikli otobüsün önünden giderek davullu zurnalı, şarkılı marşlı, coşkulu “Siyah asfaltta kırmızı elmas” bir açılış yapsak. Çağdaş, modern kent Manisa’yı dünyaya tanıtsak.

İBRETLİK KÜLTÜRÜMÜZ,

Kültür neyimize sanatı seyretmemize. Kültür boş, karın doyurmuyor sanat biçare, hasbelkader yapanlar prematüre doğmuş heykeller cıvıklaşmış renkler. İsmine resim denenler, sözde heykeller. Kültür mantar olmuş salataya doğranmış. Gelinim mutfakta, kızım sofrada, kocam okeye dönüyor, oğlum ne iş olursa yaparım diyor. Damatta adam mı gül gibi kızımın hayatını kararttı. Kültür bu olunca sanatta o oluyor.

Eski Manisa, yangından sonra ki Manisa, sergilendi Fatih Sanat Galerisi’nde. İkinci günü gidebildim. Kapıda güvenlikçiye “Nerede bu millet, Manisa’lılar. İlk günü sabaha kadar mı açıktınız? Tüm Manisa kapıda kuyrukta mıydı? Sabahladılar mı?” Yangın, hüzün deli dalgalar gibi, buram buram yürek dağlayan yanık kokusu, dumanı üzerinde evler, moloz yığınlarından geçilmez olmuş sokaklar, aç evsiz insanlar, savaştan yorgun şehir, öksüz yetim çocuklar gençlerini kaybetmiş yaşlılar…

Tarih yazmışlar okuyan yok. Fotoğraflamışlar bakan yok.

Caddelerde salınışlarımız, kafe bistrolarda kahkahalar, AVM’lerde buluşmalar. Yeşil bana mı yanıyor kırmızı sana mı? Podyumda mısınız? Hele eltimgillere gidiyorum havalarında ki salınmalarınız? Parketmek yasak levhalarının altına parketmeleriniz. Nerden geliyor bu yoğurdun bolluğu? Bu rahatlık. Tarlada mıyız?

İnsanın köpeği ısırdığı haberini hiç okumadım tıpkı yabancıların bize tarihi eser satmalarını okumadığım gibi. Niye tarihi antik şehirlerin üzerine yerleşmişiz? Temel kazısından bir şey çıkarda evi bedava yapar mıyız? Tekerleği onlar icad etmişler döndürmeyi biz. Camisinden evinin köşe taşına kadar eski eser devşirmesi. Kazma kürek masanın altında kahvede, kaçak kazı için akşam karanlığı bekleniyor, her şey sahnede.

Kültür; Geç bunları anam babam. Olsa ne yazar olmazsa kim çizer? Sanat olmamış da dünya mı batmış!

Kent müzesi var mı elin gavurunda? Yok. Kentin kendisi müze. 25-30 senelik evlerin kaçıncı yıkılıp yapılışı? Ben unuttum, anam hiç bilmiyor, rahmetli babam kendi emeğiyle yaptığı evi kalksa bulamaz. Kat kat asfaltı beşle çarp kaç yılda kaç belediye başkanı geçmiş bul. Bozmayan kalmadı ki. Gani kalfa vardı 50 yıl önce. Asıl sanat yolların altında. Elle döşenen toprak künkten, beton, asbest, pvc, plastik, koruge boruya, optiğinden fiberine kadar teknolojinin merhaleleri ne medeniyetler geçirmişiz! Yeraltı zenginliğimiz deniliyor bunlara!

Her sokakta beton mikseri, yeni çıktı Kula volkanik cürufu rüzgarla kahverengi boyanıyor her yer. Yalıtım adı altında 20 çeşit duvar bloğu, cephe kaplaması dediğimiz kartondan evler. Kimi balkon yapmış keyfinde kimi balkonsuz yerinde. Tarih okumaya gerek yok 164 defa değişen imar yasalarını oku şehirlerimizin kent belleği ortaya çıkar. Af üstüne gaf. Ruhsatlılar balkonsuz, affa girmiş kaçaklar balkonlu. Sefam olsun.

Camiler zaten gömülmüş kent profilinin içine, minareler sessiz kalmış hoparlörler bas bas, ortak yayın bi defada eriştiriyor camiye hepimizi, bir de ara nağme müezzin çalıyor düt düt düt. Bu kültürden sayılmazsa sanat icrası olabilir düt düt düt.

Ya topçu ya popçu. 20 yaşındaydım İstanbul’daydım söylendiğinde 70’e geldim Manisa’dayım hala söyleniyor. Şarkısı bile bestelendi sanat işte.

Ne hale geldik? Boş da vermedik. Geçersiz oy pusulası binde oranlarında ama boşluk verdik. Hoşumuza da gitti. Festival kültürümüz de yok ama özenti işte elin gavurunda var da biz de niye yok.

Düğün, dernek, seçim yerelinden geneline. Seçim şarkılarımız sanat, dat diri dat diri kültür.

Balkonlar da kalktı yapılmıyor artık. Nereden seyredeceğiz curcunayı pardon, kültürü?

İNSAN NEYSE ŞEHİR ODUR

70’li yıllarda TRT Ankara Radyosu’nda Ferit Sıdal makamında otururken birisi 70’li yılları kastederek “Son dönemde pespaye bir müzik tarzı ortaya çıktı, sokakta çalınanlar insanı rahatsız ediyor. Nedir bu hal üstadım? Diye sorduğunda Ferit Sıdal perdeyi hafifçe aralar ve Mamak’ın görüntüsünü arz eder sual sahibine. “Bak şuraya mimarisi bu olanın müziği de bu olur” diyor. Böyle ev yapıyor, böyle bina dikiyorsan, böyle yol yapıyorsan, elbette müziğin de böyle olacaktır. Hatta şehri yapılandıran unsurlar o şehirde yaşayan insan yaşantısını yansıtacaktır.

Sıkça söylenen bir şeydir, Shakespeare mezarından çıkıp gelse doğduğu evi kimseye sormadan bulur. Halbuki üzerinden dört asır geçmiştir. Ülkemizin her yeri değişti de, Manisa’mızı nostalji olarak yaşayanlar Manisa’nın değişimine hayıflanmakta yöneticilere kızmakta yıkılıp yeni yapılanlara neredeyse memleketimi ne hale getirdiniz deyip kızmaktadırlar. Bunların çoğu Manisa’yı terketmiş başka şehirlerde yaşar olmuşlar hariçten gazel okumak gibi bir şeydir dedikleri, hatta çoğu baba ata evini satarak gitmiştir.

Avrupa’nın bir çok şehri o şehirde yaşamış sanatçısı ile anılır. Petersburg romancı Dosteyevski’nin şehridir. Ressam Van Gough Fransa’nın Arles şehri’nde yaşamıştır. Paris bir çok sanatçının yaşadığı her sanat dalında çeşitli eserler kazandırdığı bir şehirdir. Amsterdam Rembrant’ın, Venedik Tiziano’nun şehridir. Mozart Salzburg’da yaşamış Viyana’da ölmüştür. Dante, Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Rönesans’ın başkenti Floransa’dır mesela. Şair Federica Lorca, Dali, Picasso İspanya’nın Granada şehrinde arkadaştılar.

Bir çok sanatçı yaşadığı şehre kültür ve sanat yönünden değer kazandırmıştır. O şehirde yaşayan halk bu duygular bu sanatsever ruhu ile büyümüş yaşamış şehrinin; sanatçılarının geçtiği yolları, parkları, evleri, yapıları korumuş onların izlerini silmek istememişlerdir. Dolayısıyla bu insanların yaşantısı şehre yansımış şehirleri değişmemiştir.

Ülkemizde meslek seçimleri hep birbirine benzer ve herkes için aynıdır. Mimar, mühendis, doktor, avukat, cep telefonu merakından bilgi işlemci olmaktır gençlerin hevesleri bu olmasa da ana babalarının meslek tercihleri bu yöndedir.

Üniversite bitiren bu mesleklere sahip gençlerimiz ne yaparlar daha sonra: Doktor fabrikatör olur, mimar mühendis mektebinde okumamış müteahhitle aynı işi yapar hatta onun yanında üç kuruşa maaşlı çalışır. Avukat emlakçı, bilgi işlemci telefon dükkanı açar. Madem mesleğinizi yapmayacaksınız bari sanatçı olun resim, müzik, heykeltraş, yazar, edebiyatçı olun. Ama bu mesleklere ne yüz verilir ne kız, ne de iş. Ama yerel yönetimler, sanatçısını seven halk; sokak park cadde ismi verir yaşadığı şehre damgasını vurur, değer katar, unutulmaz tarihe geçer.

Şu dünyada bir hoş seda bırakmaktır murad. Bir de yaşanılır şehirler.

Son zamanlarda bu yönde ilerleme var şehirler arası turlarda gezilerde o yörenin ekşi maya ekmeği, odun fırın ekmeği alınır, yenir, hediye verilir.

Şehirlerimizi yaşanılır yapabilmek için kırk fırının ekmeğini yemek lâzımsa o yoldayız demektir!

HERMOS’TAN GEDİZ DERESİ’NE

Filmlerde sıkça görürüz dağda ki ahşap evinin terasından uzaklara bakan yaşlı adam “Bu kış çetin geçecek” der. Bizim yağışsız kurak geçen aylarımız da bu film karesini anımsatıyor. Kurak yıllarda daha önce ozon tabakasına bahane bulunurken meğer iş bahane değil ülkemiz kuraklığa doğru hızla gidiyormuş. İnsan şehri yapar derken insanlarda ülkeyi yapıyor. Toprağın suyun ağacın ormanın kıymetini bilmezsek olanlardan ne bekleriz ki?

Gediz (Hermos): Murat Dağı’ndan doğmuş dünyanın oluşumu zamanında çöken ve yükselen yer kabuğunda kendine bir yatak bularak Ege Denizi’ne doğru yola çıkmış, Uşak’tan geçip Selendi’ye ulaşmış volkanik yapı burada Gediz’e yatak hazırlarken yorgan gibi üstüne gelen lavları soğutarak yüksek duvarlar meydana gelmiş Yelimere Kanyonu oluşmuş.

Buradan akmakta biraz zorlansa da Kula’ya geldiğinde daha doğrusu Katakekaumene’ye geldiğinde aman Allah’ım; tozlar, dumanlar, kazanda kaynayan Kula keşkeği gibi ordan burdan fışkıran lavlar, glup gulup yapan tepecikler, ile boğuşmuş. Yol boyunca lavlar tepeciklerden çıkıp akarken her bir krater ağzından, aşina bildiği toprakları vadileri yol etmiş akmış, gitmiş de gitmiş. Gediz bunlarla yıllarca cebelleşmiş kah yönünü çevirmiş güze, kah kızgın lavlarla gelmiş yüz yüze, ne yöne gideceğini akacağını bilmez avare bir halde rüzgarla savrulan yaprak misali kıvrılmış eğrilmiş bükülmüş çoğu yerde kıpkızıl lavları soğutmuş heykel yapmış üstüne çok gelenlere yenik düşmüş vadilere çökmüş. Her çöküşte zeminde bıraktığı çökeltiler ile yaşanan zamana çentik atmış. Peribacası, kanyon loncası, derken Ahmetli’ye yaklaştığında nefeslenmiş lav akıntıları ile boğuşmaktan bitap düşmüş Gediz, Ahmetli Dibekdere Kendirlik daha ileride Gölmarmara.

Bu bölgede Gediz, Amazon yağmur ormanlarında ki sular nehirler gibi sakin durgun ve ormanların içerisinden akmış yıllar, yıllar önce. Bulduğu geniş düz yumuşak kumlu zeminde yayılmışta yayılmış. Siz Ramazan Pidesi deyin ben diyeyim Seha ülkesi. Gediz’in suladığı verimli topraklar, lav kumlarından oluşan tarlalar, eski insanlara mekan olmuş her bir kıvrımına boyna dolanan fular gibi birileri gelmiş otağ kurmuş. Kimileri beylik, kimileri dirlik, güçlü ve kalabalık olanları krallık kurmuş. Seha Ülkesi 12 Pisidia kentinden oluşmuş Seha Krallığı da, Ahmetli’nin Dibekdibi, Kendirlik az daha gidince Marmara gölü ve şimdi ki Hacıveliler’in sırtlarına Kaymakçı Tepesine Gediz’in Marmara Gölü’nü oluşturduğu geniş, denizi andıran bölgeye yerleşmiş. Tarım ile zengin olan bu krallık büyük tekneler ile Ege Denizi’ne Gediz’den ulaşmış deniz aşırı tarım ticaretini de elinde tutarak Gediz kıvrımlarında ki diğer kentler ile ticareti yönetmişler..

Gediz: Lavlarla olan güçlü savaşı, büklüm büklüm kıvrılarak akışı, topraklarında insanlara hayat bağışlayışı, kaybolan ihtişamı ile sicim gibi olmuş, rüzgarlar yağmur bulutlarını başka yerlere taşımış. Söğüt yeşilleri kaybolurken taşkın önleyeceğiz diye etrafında ağaç kalmaz olmuş, yağmayan yağmur, akmayan dereler Gediz’i beslemez olmuş. yayıldığı topraklarından çekilmiş de çekilmiş. Kendilerinden başka bir şey düşünmeyen açlar gelmiş bu topraklara yerleşmiş. Yılda üç mahsul kaldıran, ekilip biçilen toprakların bereketini bilmeyenler şükretmeyenler suları çekilen Gediz’i sanayi atıkları ile kirletmiş, tarımsal ilaçlarla zehirlemiş. Gediz’in binlerce yıldır suyunu depoladığı Marmara Gölü bile sazlık olmuş. Sulama göletleri ile kapatılan dereler Gedizi beslemez, odun olsun diye kesilen ağaçlar yağmuru da çağırmaz olmuş. Az verim ile toprak yetmezken çekilen Gediz’in yatağını tarla yapmışlar bağ yapmışlar ama sulayacak su bulamamışlar 60’lı yıllarda sol sahil sağ cahil sulama kanallarına regülatör denilen kapaklar ile hür akan Gediz’in sularını insanlar yönlendirmeye, açılan kanallara akıtmaya başlamışlar. Sularının yönlendirildiği Gediz’e gem vurulan regülatörün olduğu yerde yıllar önce dolu dolu akan sularının taşıdığı dipte ki taşlar kayalar çıkmış orta yere. Onlar bile çatlamış. Su bulamayanlar boruları saplamışlar Gediz’in kuruyan topraklarına dipteki suyu yukarı çıkarmak değil vampir gibi emmek için, pata pata sesler yankılanırken kanyon duvarlarından, biraz daha derine inelim sesleri gelirken köy kahvelerinden, bereket tanrısı Gediz karaların karasına boyanmış sularından medet umanlar Seha’lı değildiler, çünkü onlar en son altları düz katamaran denilen yelkenliler ile deniz aşırı ülkelere gitmişlerdi.

Gidemeyen burada kalanlar yağmur duasına çıkanlarmış.

DÖNÜŞÜM MÜ DEDİNİZ?

Toprak kayması, başına taş düşmesi, Kaya kopması.

Teee İzmir’den gelen Spil’in eteklerinden Akpınar yamaçlarına ulaşan hatta yıllarca taş ocağı olarak kullanılan mıcır yapılan alanda; coğrafya, jeofizik öğrencilerine laboratuvar olan ocakta fayın apaçık anlatıldığı yere kadar uzanan bu fay çizgisi Mutlu Lalapaşa eski Narlıca mahallelerinin üstünü çizer. Mızrak gibi bu mahallelere saplanır. Mızrak çuvala girer mi? Çuvala girmez ama Laleli Mesir Mahallelerinin kılıfına girer.

Laleli Mesir mahalleleri de dahil Manisa’nın yarısından fazlası kentsel dönüşüme girecek nitelikte yapılar olup çoğu ekonomik ömrünü tamamlamıştır. Buna rağmen Laleli ve Mesir mahallelerinin kentsel dönüşüme girebilmesi için riskli yapılara öncelik tanındığından Lalapaşa ile Mutlu mahallelerinin üzerinden fay hattı geçmesine rağmen, ki buraya plan yapılmaması gerekirken bu konuda başı çekmiş Laleli ve Mesir’e kılıf olmuştur.

Ben de Laleli ve Mesir Mahallelerine imar planı yapılmasından yanayım plandan yana olduğum gibi burada oturan vatandaşlardan da yanayım. Hatta Manisa merkezinin insan ve trafik yoğunluğunu alacak olan bu plandan başka çare olmamasını düşünmeme rağmen Laleli ve Mesir’de ikamet eden vatandaşların hak ve menfaatlerini de düşünmek gerekir. Yıllar önce bu bölgede çok kooperatife proje çizdim, zar zor ödedikleri proje paralarının yanında inşaatı yaparken de çok zorlandılar hatta hala bahçeleri maddi sıkıntıdan dolayı bakımsızdır. Ama huzurlu bir semtte yaşamaktadırlar. Hava kirliliği az, yeşili parkı ağacı çiçeği bol, araçlarını parketmeleri kolay, bisiklet, yaya gezme, yürüme, her alanda spor yapma imkanları olan bir semttir Laleli ve Mesir.

Kentsel dönüşüm adı altında 5-7-8-25 katlı yapılan imar planı ile emsali 1 civarında olan semti 2.5 – 3 emsalle (bu ne demek hemen yanı başındaki 12 katlı gökdelenlerde emsal 3-4 civarında, 12 katlıların sıkışık düzenini nefes almayan durumlarını görüp siz karar verin.(Güzelyurt semtinde emsal 1) nüfusu yoğunluğunu arttırıp bu semtte yıllarca huzur ve komşuluk ilişkileri içerisinde yaşayan halkı huzursuz bir ortama sürükleyemezsiniz. Bir dairesi olana bir daire verilecek ise emsali bu kadar arttırmaya bir anlam veriyorum ama vermek istemiyorum. Yeşil alanın iki katına çıktığını söyleyenler var. Nüfus yoğunluğu beş katına çıkmışken dedikleri gibi iki katına dahi çıkmayan yeşil alan ile bu semt nasıl nefes alacak. Şikayet ettiğimiz ikinci bir Manisa’yı,buraya inşa edecek isek plan milan yapmayalım bu insanların huzurlarını bozmayalım keyiflerini kaçırmayalım, çiçeğine böceğine yeşiline dokunmayalım. İşte Muradiye yakınımızda.

İkinci bir yanlış: Kentsel dönüşüme kılıf hazırlayan, riskli alan ilan edilen ve bu bölgeden taşınması gereken (Laleli Mesir mahallelerine taşınmalı) Lalapaşa ve Mutlu Mahalleleri dahi 7 kattan oluşuyor. Emsal burada da iki hatta üç. Fidan dikmiyoruz apartman dikiyoruz. Freni patlayan, bariyeri kırıp aşağıya düşen, yatak odasına giren, kamyonları araç kazalarını çok duyarız, okuruz, şahit oluruz. Spil’in eteklerinde meyilli arazisinden dolayı ayakta durmakta dahi zorlanılan bir bölgede 7 kat.

Kentsel dönüşümde arazi, menfaat, hak, hukuku rantta kurban ediyorlar ama insan hayatı bu kadar ucuz değildir.

(Lale Devri, Mesir Festivali bitmiş gibi Yeşilim Gürle’yi konuta açıyorlar. Müze köy olmayacağı gün gibi aşikâr da Gürle’nin müzelik olacağı kesin.)