İçeriğe geç

GEDİZ KAVŞAĞI

Kent ile şehir: Tariflemesi, yaşantısı, kültürü, çok farklı olmasına rağmen gönlüm şehirden yanadır. Şehir kısaca daha sıcak, sevecen, birbirini tanıyan, bilen, birbirlerini takip eden insanlardan oluşur. Manisamızda bu durum %40 tanınırlık oranındadır. Gün geçtikçe birbirimizi tanımamaya Manisa’nın batısında yaşayanın doğuda olan bitenden (hatta yapılan yeni binalardan yollardan dahi haberi olmuyor), yanımızda ki komşudan haberimiz olmuyor. iş hayatında ki kıyasıya rekabetten, birbirimizin tanınırlığını kaybetmekten… şu anlaşılıyor, kente mi dönüşüyoruz?

Planlama anlamında kentsel dönüşüm değil o bir ucube proje. Birbirimize yabancılaştığımız giderek kendimize, yakınımıza, komşumuza, yabancı olduğumuz bir planlama. Bu planlamanın adı kentsel dönüşüm olmamalı. Fikir bu olunca zikir de bu oluyor. Yeni yapılanmanın, depreme dayanıklı konutlar yapmanın, gecekonduları modern yaşam seviyesine ulaştırmada ki planlanmanın adı kentsel yenileme olmalı.

Gecekondu alanlarına gökdelen gibi çok katlı binalar değil, iki en fazla üç katlı komşuluk ilişkisinin bağının yansıtıldığı mahalle planları, kent merkezlerine zaten birbirlerine yabancı olan yaşayanlara çok katlı gökdelen tarzında planlar yapmalı. Ülkemizde bilhassa şehir hüviyetinde ki yerleşimlerde komşuluk yaşantısına uygun planlar yapmak gerekir.

Toki konutlarının bu konuda çok katlı gecekondudan farkı yok. Bu konutlara; hem yerinden, hem yurdundan, hem bildiği tanıdığı yakınlarından, ayırarak farklı kültür ve yaşantıda ki insanları ucuz konut edinme hevesiyle bir araya toplayıp kur’a ile bu konutlara yerleştirmektir. Ha kentin başka bir semtine, ha Türkiye’nin başka bir kentine veya yabancı hiç bilmediğimiz bir ülkeye taşınmış gibisinizdir.

Aklınızı bulandırmıyorum bu bir gerçek. Yeni bir ev alırken ne yaparız? Evvela semti veya mahalleyi seçeriz, sonra caddeyi sokağı sonra da o apartmanda kimlerin oturduğunu yani komşularımızı seçeriz. Oturacağımız evi yaşantımıza uyum sağlayabileceğimiz insanlara komşulara göre seçeriz.

Artık bu çağda planlamanın adı; imar planı, kent planlaması, kentsel dönüşüm planı değil hayatın planlaması yaşam planıdır. Ülke nüfusumuzun bu kadar arttığı üst üste yaşadığımız kalabalık kentlerimizde hayatı; eğitim, kültür, sanat, sosyal alan planlamaları, eğlence ve gençlik merkezleri ile modern bir şekilde planlamaktır amaç. Çağımızın yaşam planlamasında bir çok çağdaş düşünce ve yapılaşmalar hakim olmalıdır.

Bunlar kentte yaşayanlar için planlanırken ayrıca kentlinin ulaşım vasıtaları, özel ve toplu taşıma raylı sistem, elektrikli otobüs, hızlı tren, metro gibi araçlar, bulvarlar, otoparklar, bisikletler için yollar, ve bu sayede ulaşımında planlaması gerekir.

Kent merkezinin planlamasının yanında kent dışından giren çıkan araçlar için kavşak düzenlemeleri, terminal, istasyon alt üst geçid düzenlemeleri ile modern ulaşım ağları planları da yapılmak zorundadır.

Gediz Köprüsü Kavşağı da bunlardan biridir. Manisalıların kısaca böyle tariflediği bu kavşak: Çevre yolu planlanırken projeleri hazırlanmasına rağmen uygulaması, çevre yolu bittiği ulaşıma açıldığı halde yapılamamıştır. İstanbul-İzmir ulaşımı ile Ankara-Çanakkale bağlantılarının kesiştiği noktada olan bu kavşak ulaşım yönünden çok fazla işlevi olmasının yanında haliyle araç yönünden de trafiğin çok sıkışık olduğu bir noktadadır.

2010 yılında Manisa Belediyesi’nce yapılan imar planı çok az sayıda oy ile Manisa Belediye Meclisi’nde kabul edilmedi. İmar planı kabul edilmiş olsaydı plan uygulaması ile karayolları kamulaştırma bedeli olarak 60 milyon TL ödemeyecek ve kavşak yapımına başlanacak ve belki de çoktan kullanıyor olacaktık.

Işıkla idare edilmeye çalışılan kavşağın trafik düzeni maalesef uzun bekleme ve kuyruklanmalara sebep olmaktadır. Ulaşım daire başkanlığınca akıllı sinyalizasyon ile lokal çözüm aranmış bir nebze de olsa trafik rahatlatılmaya çalışılmıştır.

Bir başka çözüm için çalışmalar başladı. Bir tarafta şahıs arazileri öte tarafta DSİ kanalı (Tabak Deresi) varken kıyısından köşesinden hiç bunlara girmeden İstanbul (Saruhanlı) ve Ankara (Turgutlu) yönünden gelen araçların geçişini kolaylaştırmak ve trafik ışığına takılmadan ışıkta beklemeden geçmelerini sağlamak amacı ile bir şerid yol açılma çalışmaları Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün’ün talimatı ile yapılmaktadır.

Bu kısmî çalışmanın trafiği rahatlatacağı kanaatindeyim, bu bayram tatili trafiğinde göreceğiz.

Ama 2009 yılında çevre yolu açılmak istenirken karayolları bölge müdürlüğü yine kamulaştırma ile karşı karşıya kalmıştı. O tarihlerde ikinci orta ölçekli sanayi bölgesinin (ki çevre yolu bu bölgenin yanından geçiyordu) imar planını uygulamaya açarak 18 uygulaması ile yaklaşık 10 milyon TL kamulaştırma bedelini karşılayan yine Manisa Belediyesi Başkanı Cengiz Ergün olmuştu.

PİSLİK HER YANDAN TEMİZLİK İMANDAN

Araçların ve pisliğin esiri olmuş bir kent, çöpten vazgeçtim pislik yapışmış her yandan. Yol boyunca aracın camından baktım: Tesviyesiz malasız bir kürek betonla ayakları monte edilmiş duraklar, önü kuruyemiş kabuğu, jelatinli paketi, görüntü kirliliği dükkanlar, müsebbip esnaflar, sigara izmaritleri olmazsa olmazlar, kirli suların akıntısının bordürlerde ki izleri, yağmursuyu ızgarası üzeri yine kırpık kağıtlar kurumuş yapraklar.

.
Telekomun montaj betonu yamuk çakılmış kalıbının bozuk beton görüntüsü yalap yapşak yapılmış montajı, Gedaş’ın santral kutusu yok birbirinden farkı, yanında oyulmuş bir delik herhalde farelerin girip çıktığı kapı olmalı. Aydınlatma direği karo sökülmüş boşluğa direk monte edilmiş kenarları boş kalmış betonla doldurmak için usta gerek o boşluğa pislik yuva yapmış. Engelli rampaları biri öyle biri böyle birine araç çarpmış bordürler çıkmış yerinden, diğerinin de yok farkı birbirinden. Çöp konteynerleri aman Allahım tam bir mikrop yuvası; organik beslenip onu bunu katkı maddesi var diye yemeyecekmişiz çöpün yanından geçin hastalık arkanıza takılır, paçanızdan yapışır.

.
Sakız lekeleri kaldırım karolarını izleriyle karartmış ona basan her yere dağıtmış bir başka bir başka sakız derken karoların rengi kaçmış.


Ayrışım için daracık kaldırımlara göbekli insan azmanı kutular matruşka gibi yerleştirilirken bonusu giysi kutuları yanlarında fakirlik edebiyatına ilham kaynağı olmuş.

.
Araçların altına yuvalanmışlar girmesi alması çok zor: Toz, toprak, ufak taş granül parçaları, yol tamiratlarından kalmış asfalt, harç, toprak artıkları yuvalanmış ne yağmur ne rüzgar götürememiş kemikleşmişler, her aracın altında rüzgarın alabora olduğu zamanlar bir toz bulutu ortaya çıkarken Marliyn Monroe gibi eteğini mi tutacan burnunu mu? Ağzını mı kapatacan, beddua eden dilini mi?
Pislikle ortak hareket eden araçlar topluluğu yeni bir ortak daha buldular. Her birinin hazin ve hüzün dolu hikayelerinin yanında işsizlik ordusuna baş kaldıran onlarla vur kaç taktiği ile savaşan bu güçsüz ama gerilla taktiğine haiz hareketli grup zabıtaya karşı at arabası savaşını kaybedince motorize ve piyade birlikleri ile savaşı kazanmış gözüküyorlar.

 

Ben de onlardan yanayım kendilerine bir istihdam yaratmış bu insanlar bana göre üniforma giydikleri takdirde daha bilinir tanınır olacaklar arada ki milis kuvvetleri daha belirginleşip onlarla savaşması ve onları yenmesi kolay olacaktır. İzinli sertifikalı özel araçlı torbalı çek çek arabalar veya elektrikli motosikletler ile düzen ve intizama alınmış bu potansiyel grupla ortaklaşa hareket, baltaları toprağa gömecek ve çöp savaşları geri dönüşüm anlaşmasıyla sulha kavuşacaktır.
Bunların yanında tazyikli su basan pompalar ile çöp sularının, durgunlaşıp da kaldırımdan aşağı itilen dükkan apartman araba yıkama sularının süzülmeden dolayı bordür ve kıyı köşede bıraktıkları kirli su akıntı görüntüleri ortadan kalkacaktır.

 

 

Fırçalı süpürgeli teçhizatlı artçı birlikler: Ucunda kılcal damar görünümlü mü desem, süpürgeye binmiş uçan cadının baş örtüsünün altından çıkmış fırça görünümlü uçuşan saçlar mı desem, gecenin mütecessis haykırış ve sessizliğinde heyecan veren iniltilerin sabah yatakta kalmış seslerinin yanında her yana dolanmış akşamın doyumsuzluğuna davet eden görünümde ki saçlar gibi mi desem. Önünde leğen elinde kalıp sabuna sürtülen kirli çamaşır ve son düğmesi açılmış her harekette yan yana gelen, ikinci düğmeyi de açmaya zorlayıp fırlayacakmış gibi kabaran sonra kaybolan şimdi yerinden çıkacak diye bekleşen bakışlara salınık saçlar perde olurken ki görünüm mü desem. İşte uzun çomağın ucunda böyle bir fırça sürtündükçe her yere, her taş, her karo, her pislik yuvası kirlilik abidesi olmuş kemikleşmiş üst üsteler ihtilâl sabahının heykelleri gibi yıkılacaktır.
Bir sabah uyandığımızda cimcikleyerek rüyadan uyanmak isteyeceğiz ama üst üste yapılan ümitsiz çimdiklerin yeri morarmaktan öteye geçemeyecektir.

BİR YILDIZ GEÇTİ

İnsan; doğar, büyür, ölür. 
Ölür mü? Hakkın rahmetine kavuştu, gönül kuşu uçtu, hakka yürüdü mü denir? Bir çınar devrildi, bir tarih gitti mi diye söylenir… nihayetinde bir yıldız geçti de denir. Bu iyi temenni ve iyi anışların yanında farklı burada yazılamayacak ‘ölünün arkasından söylenmez’ denilen kelimeler, cümleler de söylenir. 
’Avazeyi bu aleme Davud gibi sal

Baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş.’ 
Genelde bir eğilim vardır. İyi bir şey yapmak, akla gelmeyen bir işi becermek, başarılı işlere imza atmak, rakiplerinden öne geçmek gibi bilgi, beceri, kabiliyeti olan kimselerin (bilhassa rakip ve rakip gördüklerinin) aleyhinde haberler yapmak, konuşmak hatta daha da ileriye giderek yapılanı engellemeye çalışmak. Bu vesile ile konuşanları yandaş bilip hemen yanlarına sokulup daha farklı bilgiler almaya çalışmak için gayri insani faaliyet ve hareketlerde bulunmak.
Bu tür davranışlar küçük yerlerde çok olmasına rağmen gerçi bizde de (Manisa) sıkça görülen davranışlardır. Konuşulan ve konuşanların yanında bulunup teşvik ederek (gaza getirmek) biraz daha laf almak laf üretmek gibi. 
Bunlara ilaveli olan, olmuş gibi anlatılanlarına dedikodu denir. Dedikoduları; ev gezmelerinde, kapı önü konuşmalarında, kahvelerde, benzer yerlerde yapanların yanında ‘Duydun mu?’ Diye başlayan meraklılar arasında ayaküstü de yapanlar olur. Buna fısıltı gazetesi denir. Bunların yazarı, çizeri, uyduranı, ilaveli baskı yapanı çoktur.
Bundan insanların eline ne geçer? Hiç. Vatandaş menfaatineyse sende yap.

Marifet iltifata tabidir derler. Pek kullanmam bu cümleyi. İltifat almak için marifetli olmak gibi anlaşılıyor sanki. Ama en çok da: Hani bir açılışa temel atmaya gidersiniz bu okuldur, hastanedir, ek binadır… Açılışını yapılan binaya bir kişi veya birden çok kimseler bağışta bulunmuştur. Açılışta isimleri söylenir veya ismi biz de mahfuz denir. İşte o anda yardımda bağışta bulunamayan kimseler içlerinden “keşke bende…” diyerek, şöyle bir yere bakarlar.
‘Keşke ben de’ diyemeyenler ölür. ‘Allah Rahmet eylesin derler.’ Kabristandan çıkana kadar konuşurlar sonra bi daha konuşmak için bir sebepleri yoktur. Akla bile gelmez.
Anılacak iş yapmak. İz bırakmak, tarih yazmak, tarihe geçmek.

Gerçi laf toplayanların ömrü kısa olur. ‘Sokma akıl sekiz adım gider.’

‘Leyleklerin ömrü lak lakla, bazı insanların da kavgayla geçer.’
‘Biz gelmedik kavga için, bizim işimiz sevda için, dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldik.’

İNSANLIK NAMINA

Geçtiğimiz yerlere iz bırakırız. Bunu vahşi doğada hayvanlar çok yakın dostlarımız köpekler de yapar. Demek ki canlıların iç güdüsünde var iz bırakmak. Hoş bir sedayı kubbede baki kılmak başka, iz bırakmak çok daha başka:

 

Karayollarında araçla seyahat ediyoruz şehir merkezlerine yaklaştığımızda çevre yolu ile bu merkezlerin yakınından geçeriz. Bu çevre yolları üzerinde ki kavşaklarda kırmızı ışıkta beklediğimizde mevcut belediye çevre yolu üzerinde ki kavşakları yeşillik, çiçek, bayrak, heykel, aydınlatma armatürleri bazen ufakta olsa havuzla düzenler. Havuzu kirletirler suyunu temizler, çiçekler köklenir, çalınır, solar, bozulur yenisini diker, bazı acemiler aydınlatma direğini devirir yenisini diker. Ama bir şeyi yakalarız, temizliği. Kavşak içine çimlerin üzerine, rengârenk çiçeklerin tepelerine naylon poşet, pet şişe, sigara paketi, darı sümeği… atarlar. Her dakika kavşakta temizlik elemanı olmadığı için bu tür kavşakları hep çöplü vaziyette görürüz.

 

Kışın evlere kapanmaktan, yazın sıcağından kurtulmaktan dolayı piknik mevsimini dört gözle bekleriz. Piknik alanlarını kendilerinden başka kullananlar olmadığından hareketle piknikzâdeler mangal yaptıkları bölgeyi, ağaç altlarını kirli, çöplü bırakırlar haftaya yine aynı yere geliriz diye iz bırakırlar bir tek kemikleri ve yemek artıklarını köpekler temizler. Piknikten sonra köpekler istila eder alanı onlarda gidince ‘Bir avuç dolar’ filmi kareleri yaşanır. Naylon poşetler, gazete, kanlı kasap kağıtları uçuşur.

 

Bu bir gelenek, görenek, kültürdür. Piknikte gördüğünü büyüyünce çocuklarına da gösterir biz dedemle babamla piknikteyken diye başlar kültür devamlılığı.

 

Kavşaklarda kırmızı ışıkta durduğumuzda atarız düşüncesiyle arabada hazırlanmış pet şişeler, poşete bağlı muz elma portakal kabukları şöyle bir ettirmeyle atılıverir. Arkada bekleyende aynı atraksiyonu yaptığından alan satan memnundur, kimseden ses çıkmaz. Ses çıkarmayı şikayeti gammazlamak, ispiyonlamak, diye nitelendirir erkekliğimize bok sürdürmeyiz.

 

Köyün yanıbaşında çöplük, evin önünde ot çer çöp, meydanda inek manda tezeği, kokudan geçilmeyen ağılların arka tarafında bok çukuru. Çukur dolmaya yakın traktör kasasına doldurulur az ötede boş bi yere boşaltılır arkadan bir başka komşusu aynı yere boşaltır taze olan tezekler yayılır ve kurur. Nereye; tezek boşaltanların bilmediği ama turistlerin illa görmek istediği doğa harikası bir oluşumun yoluna. Doğa oluşumunun fotoğraflarını poz poz çekerler kültür varlığı diyerek, tezek boşaltılan yol kenarını da çekerler kültür darlığı diyerek. İlk fotoğrafı görenler ülkemize hayran kalır, ikinciyi görenlerin burnu kırılır.

 

Berrak temiz bir su kanalı boyunda (Manisa’da değil) yürüyorum. Ağaçlıklı bir yol seraların olduğu bir alanın yol kenarında pırıl pırıl akıyor. Kanal geniş değil bir metre gibi hemen kenarında taşsa evlere su basacak şekilde seracıların evleri var ama kanalın evlerin önü dahil iki yanı çöp. Otlar adam boyu, ağaç köklerine takılmış yosunlar, hemen yanında evleri olmasına rağmen iki çapayla temizlenecek pislik maalesef çöplük olmuş. Oturulmaz durulmaz yılan cıyan börtü böcek sinek sivrisinekten yaşanmaz. Bazı evler bu görüntünün içine sandalye kanepe koymuşlar akşam oturuyor olmalılar. Bağlasan durulmaz, üste para versen oturulmaz, kalınmaz.

 

Yaygın kültürümüz her yanımızı sararken, mikrop insan sağlığında gün sayarken, çöpü medeniyet olarak nitelendirir, temizlik imandan diye çöp bidonlarında yazarken, kağıt ayrı cam ayrı plastik ayrı diye daracık kaldırımlara gösteriş için göbekli bidonları yerleştirirken, sinek sivrisinek karasinekten dert yanarken, tüm bunları ilaçlamaya bağlarken, keneler vücudumuza yapışırken, çimenlikte doğmuş büyümüş yaşamış olan her birimiz! parklarda ki çimleri masa sandalye ile bellerken, akşam sulamasıyla çamur alana dönüştürürken, yerden pet şişeyi alıp şehrin belli yerlerinde ağaçlara asılmış beş litrelik orası burası yamulmuş pet bidonlara koymak için kapağını cebimize koyarken, kapağını aldığımız pet şişeyi orta yere atarken, insanlık namına ‘mavi kapak’ kampanyasını desteklemeyi aman ihmal etmeyelim.

EFSANE GERİ DÖNDÜ

Eski sondaj kullanmaya kullanmaya kurumuş zaten sularda aşağı inmişti. Mutlaka yeni sondaj gerekliydi. Her tarla sahibinde sevinçli bir telaş başlamış, kimi tarlayı tesviye ettiriyor, kimi toprak tahlili için tarım müdürlüğünde sıraya giriyor, kimi de tohum araştırıyordu. Çırçırcıların bir kısmı hakkın rahmetine kavuşmuş sağ olanlarda makineleri hurdaya satmış binayı depo olarak kiraya vermişti. Bunlarda da evvela yapı onarılıyor beyaz badanaları çekiliyor bir yandan da yeni sistem makineler yerleştiriliyordu. Bunları gören gen kalmış tarla sahiplerinin de iştahları kabarıyor telaşlı bir şekilde sağa sola koşuyor akıl alıyorlardı. Adeta bir yarış başlamıştı. Düğün gibi herkes tarlasına toprağına beyaz gelinliği giydirme telaşındaydı.

Sondajcı gelecek diye bekledik işleri yoğunmuş. Uzaktan toz bulutlarını sayar olduk ha geliyor diye diye. Nihayet tozların arasında soluk kırmızı rengi ile bir kamyon gözüktü yaz sıcağında gözlerimizi kısarak baktık oydu…

Her yaz bir tarla daha gen kalıyor ne yapacağını bilemeyen tarla sahibi, köylü bostana dönüyordu bostana salınan ineklerden belliydi ki bostanda para etmiyordu. Kış giriminde göç yolu gözükmüştü. Kamyonete yüklenen bir denk eşya taşınmaya yetiyordu. “ İlk bir kaç ay denkler açılmadan oğlanın evinde kalırız uygun ev bulunca kiraya taşınırız” diyordu yanık buruşmuş elleri, çileli yüzüyle toprağından köyünden koparılan sözde aile reisi, utancından hep önüne bakıyordu. Her gün, gün doğmadan sabah ezanı ile uyanıyor divandan bozma yatağın kenarına ilişip göz yaşları ayak parmaklarına dökülüyordu. Sabah namazından sonra kahvenin köşesinde ki masada bir hayli kalıyor çay üstüne çay içiyordu. Köyünü düşünüyor, imamı, kahveci İbramı, ipsizlerin Musa’yı anıyor gözlerinin önüne gittikçe silikleşen simalarını canlandırmaya çalışıyor, yamuk kasketi yandan çarklı sigarasıyla emmi oğluyla dertleştiği zamanlar aklına geliyordu.

Fırından aldığı francala bir kere daha derdini depreştirdi köy orta fırınında Emine’sinin pişirdiği ekmekleri sofra örtüsüne sarıp sıcak sıcak getirdiği, akşam yemeğinde böldüğü ekmeği herkesin çocuklarının önüne pay edişi, çorbaya doğrayışı ile francalaya takıldı kaldı. Her akşam yemekten sonra yemek artıklarına bulaştırdığı ekmek parçalarını Karabaş’a uzattığı çanak bile dertlenmesine yetiyordu.

Yıllar geçti torunlarına torunlar eklendi en büyük torununu evlendiriyorlardı. Düğüne çağırdığı köylülerinden kalan bir kaç arkadaşı ile baş köşeye kurduğu masada orta yerde oynayanları seyrederken Uzun Kerim’in hoplaya hoplaya oynayışını hatırlattı bir arkadaşı gülüştüler. Rahmetli Esat’ta çok güzel harmandalı oynardı dedi diğeri.

Bir kaç zaman daha geçti. Romatizma, kireçlenme derken beli bükülmüş, yaşlanmış, doktor katarak ameliyatı demişti ama bugüne kadar ne gördüm de bundan sonra ne göreceğim dedi olmadı ameliyatı, gözleri de pek seçmiyordu. Büyük oğlu ile komşusu Iramazan’ın cenazesine köyüne gidiyorlardı sıcak bir hayli bastırmış köye varmalarına az kala araba hararet yapmıştı bir ağaç gölgesinde durdular. Oğlan motor havalansın diye kaportayı açarken babası aşağıda uzanıp giden yeşilliği gözleri seçmemesine rağmen pamuk tarlasını benzetti, oğluna.

-Oğlum bu bizim pamuk değil mi?
-Evet baba, geçen yıla göre bu yıl daha da eken oldu. Bizim köyde de başladılar. Amet amca çırçırı yenileyeyim diyordu naptı bilmiyorum.
-Tut elimi de beni tarlaya indir, kozaları elleyeyim, sulama çamuruna batayım, açılmış kozalardan bir tutam alayım, seneye ya olurum ya olmam.

ESKİ GARAJ

2014 yılı, 1 milyon nüfusun üzerinde olan şehirler yasa ile büyükşehir kapsamına alınacak.
Şimdi ki Gedaş Elektrik A.Ş’nin Bakım Onarım için kullandığı 1973’den önce ki çok eski belediye binasından çarşı içerisinde ki binasına 1973 yılında taşındı. O tarihlere yakın Eski Garaj alanına taşınmış olan Bedesten’in orada ki garaj, esnafı (garajlar karışmaya başladı) taa Bizanslılar daha doğrusu Laskarisliler zamanından beri çarşı olan sırasıyla Osmanlı çarşısı, sipahi pazarı, bit pazarı, kavaflar çarşısı, bedesten esnafı’nın işleri, ticareti sarsıldı. Bu bölgeye 1973 de yeni taşınmış olan belediye ile esnaf bu sarsıntıyı hafif sıyrıklarla atlattı. O bölgenin ticaretini belediye ayakta tuttu. Belediyeler halkın içinde halkın rahatça ulaşabileceği yerlerde olmak zorunda. Ticareti, sosyal aktiviteyi bu tip yapılar canlı tutar.

Bu eski belediye binası her ne kadar tadil edilse de ilaveler yapılsa da 2009’da yetmez oldu ve Eski garajın olduğu yere yapılmasına karar verildi. (Hatırlarsanız burası da 2009’dan önce İstanbul’lu bir iş adamına Gediz Köprüsü’nün oraya yapacağı terminal karşılığı (nasıl yapılacağı da meçhûldü) Eski Garaj’ın yeri verilmek istendi hatta verildi de mahkeme kararıyla iptal oldu. İptalden sonra bu işleri bu hale getiren zamanın belediye başkanı ile Yenicami esnafı davulun karşısında oynamış zurna ile kutlamışlardı,(zamanın başkanı neyi kutladıysa.)

Yenicami semtinden taşınan garaj ile bu bölgenin esnafı, yıllar önce ki garajın taşınmasında yaşanan sarsıntıyı yaşadı. Bir çoğu belediye binasının yapılacağı günü ümitle beklerken dişini sıktı kemerini sıktı ve zor günler yaşadı.

Nihayet herkes için beklenen gün geldi. ‘Eski Garaj’:
‘Eski Garaj’ Manisalılar hatta Manisa dışından gelenler tarafından dahi kullanılan bir deyim, bir yer tarifi, bir ulaşım noktası, ve şehrin hafızasına yerleşmiş bir nokta…

Mimarlar Odası Manisa Temsilcisi mimar meslektaşım ‘Eski Garaj’ projesine “bedel yüksek, yer yanlış” diyerek eleştirilerde bulunmuş. Elbette bir şeyler yapılıyorsa eleştiriler olacaktır ama eleştirilerin haklı yönleri olmalı.
Bedel yüksek dediği yaklaşık maliyete; bakmak, incelemek, araştırmak, lazım ama yüksek demiş. Neye göre yüksek veya alçak incelememiş. Normal inşaatlara nazaran; müze, kütüphane, meclis salonu, 1200 kişilik konferans ve diğer salonların, ses düzeni, dekor ve binanın tamamının iklimlendirmelerini ilave edip düşünse ve 15 m2 mutfak dekorasyon maliyeti ile kıyaslasa bedel hakkında daha isabetli konuşabilirdi.

Yer yanlış dediği ikinci eleştirisinde bu bölgenin zaten yoğun olduğunu ve daha da yoğunlaşacağından bahsetmiş. Bunları meslektaşıma cevap olsun diye değil ‘Eski Garaj’ın neden burada yapılmasına karar verildiğini de açıklamak için yazıyorum.

-Manisa’nın doğusunda; Ahmet Bedevi, Kazım Karabekir, Akpınar, Nurlupınar, Adnan Menderes, Turgut Özal (550 yataklı bölge hastanesi) mahallelerinde yaşayanlar.
-Yeni Terminal..
-Stadyum.
-Eski İstasyon.
-Hızlı tren istasyonu.

Kuzeyinde; Spil, Kuşlubahçe, Barbaros, Atatürk, Fevziçakmak mahallerinin bulunduğu bölgeye yeni imar planı ile yapılacak yerleşimler ile nüfusları daha da artacak.

Batısında; üç mahalleden oluşan Muradiye, toki toplu konutları, OSB, CBÜ, ve Yunusemre ilçesi yaşayanları.

Güneyinde Eski Manisa.

Bu bölgeler göz önüne getirildiğinde merkezî nokta Eski Garaj’dır.
Bu bölgelerden Eski Garaj’a ulaşım aksı olarak kullanılacak yol Mimarsinan bulvarıdır. (Mimarsinan bulvarı yeni imar planında dört şeritli geliş gidiş olarak planlanabilecek genişliğe sahip 50 m.)
Bu ulaşım aksı çevre yoluna da bağlantılı olduğu için bu noktaya ilçelerden ulaşım hatta İzmir için dahi ‘Eski Garaj’en yakın ve en kısa olan yol aksına cephelidir.
Öğretmenevi Kavşağı yeni düzenlemesiyle buraya ulaşımı kolaylaştıracaktır.

Buraya ulaşmak için sebeblerimiz ne?
Büyükşehir Belediyesi.
Büyükşehir Meclisi.
1200 kişilik konser, konferans salonu.
Tiyatro ve seminer salonları.
Kent Müzesi, kütüphane.
Kamusal alan.
1000 tezgahlı büyük pazaryeri.
Farklı üretimler ve teşhir için çok maksatlı kullanılabilecek ve sergilenecek alan (pazaryeri). Açık fuar.
2 bin araçlık merkezi otopark. Yukarıda sayılan bölgelerden gelenlerin araçlarını buraya park edip kentin merkezine toplu ulaşım aracı, taxi, kiralık bisiklet veya yaya olarak ulaşmaya rahatlık sağlayacak bir merkezi nokta.)

Yeni yapılacak 5000’lik imar planında ‘Eski Garaj’ bir nirengi noktası olacaktır. Ulaşım ağı, ticari noktalar, sosyal mekanlar, kent vizyonu buraya göre planlanacaktır.

Bu proje Manisa için bir dönüm noktası olacaktır. Bundan sonra yapılacak her şey: Turizm planlaması, etnografya arkeoloji müzesi, AVM’ler, konutlar, Manisa Prime, bu noktaya ulaşmak için yapılacak modern üst geçidler, kentin vizyonu ve aklımıza gelecek her şey için ufuk açan bir projedir.

SEHA NEHRİ ÜLKESİ

Seha veya Şeha, Kaymakçı Tepesi veya Kaymakçı Kalesi.

Marmara Gölü havzasında göl manzaralı tepede yaklaşık 10 yıldır sürdürülen araştırmalar neticesinde Gölmarmara Hacıveliler Mahallesi’nde, Lidya’lıların atalarının yaşadığı tahmin edilen büyük bir kale bulundu. MÖ 2000’li yıllara ait Hitit İmparatorluğu kaynaklarında Seha Nehri Ülkesi olarak adı geçen Gediz Havzasında Kaymakçı olarak bilinen tepede projenin kazı başkanlığını Koç Üniversitesi Arkeoloj ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Christopher H. Roosevelt ile Christina Luke, kazı başkan yardımcılığını ise Yaşar Üniversitesi Turizm Rehberliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sinan Ünlüsoy ile toplam 40 civarında Türk ve yabancı arkeolog ve arkeoloji talebesi kazı çalışmalarını yürütüyorlar.

MÖ 2 binli yıllar Lidya’lılardan Sardes’den önce yerleşilmiş Bu bölgeye, Gölmarmara’nın o dönemde adı neydi bilen yok ancak şimdikinden daha geniş ve büyük bir göl olduğu kesin çünkü her yıl suları çekilerek göl yavaş yavaş küçülmekte göl tabanı tarıma açılmaktadır. Bir zaman sonra göl kuruduğunda tamamen tarıma açılmış olacak oysa susuzluktan tarımda yapılamayınca çatlak çorak tuzlanmış toprakta ot arayan bir kaç cılız inekten başkası görülemeyecek bu bir kehanet değil maharet. (Gölü besleyen dere yataklarına köyler mezralar evler yapılırsa, dereler doldurulup tarım toprağı diye kullanılmak istenip gasp edilirse, Gediz’in kirletildiği gibi bu gölün suyu neden çekiliyor kuruyor diye herkes kayıtsız kalıyorsa mahir olduğumuz konulardan birini daha hallediyoruz demektir. Kuşlar başka cennet, göç için başka rota bulsunlar.)

Gölün etrafında Hitit Krallığına ait beş yerleşimden bahsedilir. Bunlardan biri de şimdikilerin dediği Kaymakçı Kalesi. Diğer kaleler ile ilgili her hangi bir araştırma yapılmadığı tarih kitaplarında da çok silik yazıldığı için şimdilik araştırmayı beklemede. Yeryüzü hareketleri ile oluşan Gediz grabeni (3500 yıl önceleri Seha,1000 yıl önce Hermos deniyor) çok verimli topraklara sahip olan Seha grabeni çevresinde 2 bin yıl önce beş yerleşimi barındırmış olabilir. Seha nehri gölün içinden geçiyor hatta bu bölgede genişleyerek gölü oluşturmuş da olabilir Demirköprü Barajı gibi çünkü eski devirlerde böyle bir gölden bahsedilmemektedir. (Gölmarmara’da yıllar önce yaşayan bir cins balığın: Gediz’in Ege Denizi’ne boşaldığı Menemen/Bağarası deltasından geçerek Gölmarmara’ya veya nehrin genişlediği yere ulaştığı ve burada yumurtladığı yavrularının aynı su yolunu takiple okyanuslara döndüğünden ve derin denizlerde yaşadığından bahsedilir.)

Truva Kentinin dört katı büyüklüğünde olduğu tahmin edilen bu yüksek tepeye (adı bilinmiyor kazılar henüz yeni sayılır.) Hitit krallığına bağlı Pisidia şehirlerinden Kaymakçıya sahip olan ve bölgenin başkentlerinden biri olduğuna kesin gözüyle bakılan bu alanda bu güne kadar ki yapılan kazılarda büyük tahıl depolarına rastlanmış. Bu depolarda buğday, arpa v.b.tahıl ve gıda tohumları incelendiğinde Sardeslilerin atası olduğu tahmin edilen yöre halkının depoladığı tohumlarında zamanımız tohumlarının GDO’suz atası sayılabileceği incelemelerden sonra kesinleşecektir! Bu büyüklükte ki depolar ‘Yedi yıl kıtlık yedi yıl bolluk’ Yunus’un kehanetine işaret ediyor olabilir!

Bu tohumları diğer beş adet yerleşime satıyor olabilirler, bu şekilde bölgede ticareti öğrenip geliştirmişler ki Sardes’e yerleştiklerinde ipek yolu ticaretini ellerine geçirip insanlığın başına çoraplar ören parayı da icad edip Lidya Krallığı ile bölgede söz sahibi olmuşlar. Bintepeler’de binlerce işçi çalıştırıp toprağı yığıp tümülüslerden mezar yapacak kadar zenginlemişler.

Kaymakçı Kalesi’nin çok geniş bir alana yerleşmiş olduğu uydu ve yüzey araştırmaları yapılan teknik aletler ile belirlenmiş. İlk yapılan kazılarda tesadüfen tahıl ambarlarına rastlamışlar. İki insanın yan yana yürüyebileceği genişlikte ki sokakların kenarına yerleşmiş, temelleri ve yıkılarak alçalmış duvarları kalmış evler kerpiçten yapılmış. Organik bir yerleşim planı olan kent, kale surları içerisinde kalacak ve kalabalık bir yerleşimi sağlayacak şekilde çok sıkışık bir düzende yapılanmış. Tepenin üst noktasına yakın kent merkezi olabilecek bir yerde yönetim yapılarının olduğu tepeden aşağıya dönerek inen dar sokaklarda ki evlerde halkının sur duvarları ile çevrili kalede güvence içinde yaşadığı sur dışında ve Seha nehri kıyısında ki tarlalarında tarım ile geçindikleri biliniyor.

Şu da bir gerçek ülkemizde arkeoloji tercih edilen bir meslek olmaya başladı. Kazılar ve buluntuların incelenmesinde daha isabetli kararlar alınıp yerleşim hakkında kesin açıklamalar yapılabildiği gibi teknoloji sayesinde konservasyon çalışmaları hız kazanarak tarihleme, antik yerleşim hakkında yaşantı ve kültürleriyle ilgili bilinmek istenenler kısa zamanda sonuçlanmaktadır. Bahsi geçen kazı ekibi bu özelliğe sahip.

Her noktasında, adım başı denilecek kadar antik yerleşimleri olan Anadolu’nun batı bölgesinde ki bu alanlarda kazıldıkça tarih adeta fışkırmaktadır.

Alaşehir ilçesinin altında ki Philadelphia Antik Kenti (St.Jean Kilisesi), UNESCO belgeli Kula Jeopark ve Kollida Antik Kenti (kral mezarları), Salihli Sart Antik Kenti (Sardes Kilisesi), Adala Kanyonu, Bintepeler, (Lidya Kral Mezarları, tümülüsler) Kaymakçı Seha Ülkesi ve Akhisar Thyateria Antik Kenti ve kilisesi.

Bu güzergâhın turizme kazandırılması için gereken yardım yapılmalı, destek sağlanmalı. Kazı evi ve sosyal tesisi olarak nitelikli bir mimari proje hazırlamışlar uygulamaya geçilmesi için gerekli izinler alınacak. Böyle bir proje bu bölgede uzun yıllar çalışılacağı, kazı ömrünü uzatacağı ve önemli bir tunç çağının ortaya çıkarılacağı demektir.

UNESCO belgeli Kula Jeoparkı’ndan sonra aday listesinde olan Sart Antik Kenti ve Bintepeler ile UNESCO belgeli bir zincir oluşturacak olan bu güzergâh: Dünyanın oluşumu, yerleşimi, tarih ve kültürü açısından önemli ipuçlarına sahip.

KULA DİVLİT KAPISI

https://drive.google.com/file/d/0BxOCSfIjz-cmZGVkeUl2SlJNeFE/view

KULA BEYLEREVİ’NDEN

SUSKUN YORGUN RUHUM ÖYLECE DURUR.

Artık yazın geldiği başa vuran sıcaktan, alından çıkıp kaşların üstünden düşen bazısı yanaklardan boyuna kadar inen bazıları da gögüs boşluğunda yuvalanan ter damlalarından, hiç esmiyor aman haydar teranelerinin yanında tef çalar gibi yelpaze pozisyonunda ki ellerden, ince mukavvanın sallanan esintisinde rahatlamanın avutmacasında mola veren ter damlalarından çıkan huysuzluk ile bedbahtlık ve mutsuzlukta gösterilemeyen sabırda pes etmedir yaz.

Öf pöflerin nakaratlarında yaşlılarda ters bakışları attıran söylenceler, sıcak ama zamanı pamuk, üzüm nasıl olacakların korunmasında ki sıcağı hoş göstermeler. 

Deniz kıyıları dolup da taşmaya başladı artık, gölgelik şemsiyelerin altına sokuşturulmuş şezlonglar tüm zamanların raslantısal buluşmalarında en rağbet gören kumsalların gözdeleridir. 

Yer arayanlar etrafa göz gezdirirken bazen takılıveren nazarlar, dolanırken sere serpelerin fütursuzca uzanışlarında, güneş kremlerinin cezbeden kokularıyla ahenkli bir hissedişle duyguların raksıdır.

Kıyıda ki çırpınışlar, yürüyüş stili yüzücüler, komşu gezmesine gider gibi çalkalaya çalkalaya gidişler ile denizi bulandıran onca insan; yüzer gibilerin yanında kulaçlara beach clubların yeni albümleri ritim verirken bir dalıp bir çıkan kavruk vücutluların yüzme telaşları.

Yeşilin gölgelendirdiği havuzbaşlarında güneşlenen bronz vücutlar ile ince bellilerin mesken tuttuğu seramik mavisi havuzun kenarlarında, yüzenden çok süzeni vardır. Kalburun üstünde kalan irilerin kinayelerinde havuzun ayrıştığı müdavimlerinin podyum edaları, saat başı değişen sözde üstlerinde ki bi damlacık renkleri. 

Bulanık denizin elek altında kalan ince tanelerinin sahil köyü bakkalından alınan haşemoların tüm ıslaklığında sergilenen kireç beyazı bedenlere uyumlu göbekleri.

Kremlerin yerini parfümlerin baş döndürdüğü şöyle bir duyulu verilen kuğu edasında ki tenlerden barların geç saatlerde ki rakslarında sabahlar olmasının beklentisidir akşamın ay ışığında ki deniz üzerinde ki pırıltılı izleri.

Parlament mavisi akşamın koyu laciliğinde ki gecede ay ışığı ile beyaz pantalon giymiş deniz, disconun göğsü açıkların altın zincirlerinin estek köstek dolu bileklerinin beyaz üniformalılara nispet yapar gibidir.

Oysa öf pöfler; köşe bucaklarda, duvarlar arasında nefes almanın güçlüğünde ki sözde kentlerimizde, avuç içi yeşil gibilerde, parklarda, eşantiyon şemsiyelerin altına sığınmış sıcak havanın, onunla beraber başını sokmuş insanlarda ki tezahürüdür her günün kırk dereceleri.

Ağustos onbeşten sonra Eylül hissedilmeye başlamıştır. Bunca sıcağa rağmen yaz geçmek üzereyken sıcaktan dem vuranlar “Ay bir şey anlamadık,” “Tatilde yapamadık,” “Ne çabuk geçti” derken, Eylül’ün ikindi esintileri romantik sevdaların gongunu vurmaya başlamıştır. 

Akşamları bir kolda ince bir ceket diğer kolda sıcak bir el ile denizin dalgalanırken kıyıya vurmasından çıkan ince damlacıklar kıyı restoranları masalarını bir adım geriye yerleştirseler de tercih bir kaç masa içeridekileredir. 

Koyu sohbetlerde yaz sevdaları anımsanırken ayrılıkların hüznü Eylül’e bağlanmaya başlamıştır. 

“Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir

Gönlümün kıyısına vurur

Aşınan kayalar gibi ruhum

Suskun, yorgun, öylece durur.”