İçeriğe geç

KOALİSYON

 Yabancı kelimelerin karşılığını bulamadığımız, hatta bulmadığımız için türkçe kelime zenginliğimiz lugatımızda ki kelime sayılarımız yerinde duruyor ve yabancıların kelime zenginliğinin yanında giderek zayıflamaktadır.
Koalisyonun Türkçe karşılığı beraber büyümeymiş alakasız bir tercüme. Evlilikte bir koalisyon mu yani?

### ### ###

Müneccimlik nasıl bir şey bilmem ama onlar biliyorlar ki rağbet görüp danışıyorlar, soruyorlar, aldıkları neticeye göre bazen seviniyor bazen üzülüyorlar. Hemen olması beklendiğinden sevinçleri kısa sürüyordur. Olmayınca: Üzüntülü haber bekler dururlar olmaması onlar için piyango ikramiyesi gibidir. Derin bir nefes aldıklarında üzüntü insan hayatında kaçınılmazdır. Üzüntülü bir anımızda hah işte falcı demişti deyip kehanet sahibini onere ederiz. Artık ona gitmemiz ona danışmamız eksik olmaz gaipten haber almak için kapısını aşındırır dururuz. Hatta tavsiyelerde bulunur eşimize dostumuza salık veririz şöyle derin şöyle engin hoca diye.

Bunlar öyle insanların hayatına renk verir. “Fala inanma falsız kalma” diye bir söz türetmişlerdir yandaşlarını arttırmak için.

Bir de kararsız anlar vardır tam falcıya gidilecek zamandır. Ama fala inanmadığınız için gitmezsiniz. Nasıl karar vereceksiniz? Danışarak, istişare ederek, başvurarak, bilenlerle, başından böyle olaylar geçenlerle, konuşarak. Ne yapmam lazım?

Danışma veya istişareyi kendine yediremezsiniz benden başka kim bilebilir ki? Ne diye ona buna soracağım benim aklım yok mu? O aklını kendine saklasın. Benim aklım olmasaydı buralara kadar gelebilir miydim? En iyisi kendi işini kendin hallet.

İş deneme yanılma metoduna kalmıştır. Attın. On ikiden vurdun. Yırttın. Attın. Karavana. Yandın. Bu gibi durumlarda onikiden vurma şansın zayıf. Bazı işler deneme yanılma ile olmaz. Yanıldığında geri dönüşü acıdır. Bazen seni acıtır, bazen aileni, bazen toplumu, bazen geleceği. Bu gibi kararlarda deneme olmaz. Bu gibi önemli kararlarda istişare vazgeçilmezdir. Akıl akıldan üstündür. Bazen akla gelmeyenler başkalarının aklına gelebilir. Saplandığın konuda geniş ve etraflıca düşünemeyebilirsin. Yazdığın mektubu ertesi günü bir kere daha oku derler. Sakin ve bazı etkileşimlerden arınmış bir kafa ile. Mektubu ya gönderirsin ya da yırtıp atarsın. Gönderirsen bir şey kaybetmezsin ama yırtıp atarsan çok şey kazanırsın.

Birileriyle ortak olmanın yolu istişareden geçer hem de bir çok defalar istişare…

İstişareler ile savaş kazanan Gazi Kumandan,

Mustafa Kemal Atatürk.“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.” demiştir.

ŞARKILAR DİLLERDE NAĞMEDİR.

İkinci baharımda hazan yaprakları dökülürken hatıralarda kalanlar ile anılar canlanıyor bestelerde. O kadar eskilere gidiyorduk ki melodiler sözler söylendikçe hatırlıyordum geçenleri. “Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?” derken kordon boyunun seyrine düşmüşlüğümüz, Adamo’nun bozuk ama sempatik şivesiyle “Her yerde kar var” deyip terkedilmiş aşkların sıcaklığını karla soğutmak isteyen şarkılardan, romantik aranjmanlar kalplerde ki yerini kulaklarda almıştı.

1960’larda Sezen Cumhur Önal, Fecri Ebcioğlu yabancı şarkılara aranjman adı altında çok türkçe sözler yazdılar. Bu şarkıları orijinal dilinde söyleyen yabancı şarkıcılar Türkiye’ye geldiklerinde kendi şarkılarını türkçe söyleyerek ülkemizde tanınırlıkları arttı ve bizden biri oldular Enrico Makyas, Adamo, karda değil gönüllerde iz bırakırken Dario Moreno deniz ve mehtapla Kordonda geziniyordu.

Aranjman sözlerinden sonra yeni akımla birlikte yerli sanatçılar 45 ‘liklerdeydi. Türk Pop Müziği adı altında artık aranjman yerine kendi müziklerimizi söylüyorduk.

“Tamirci çırağı”nın hayallerinin ustasının hakikati gözleri önüne sermesinde ki burukluğu yaşarken arap atlarının ufka yol alışları ile “Yakın eder ıraklar’”da Cem Karaca hep yanımızdaydı.

Yıllar önce söylediği “Vefasızlığa bakar ağlarım” derken Erol Büyükburç son gününde vefasızlığı yaşadı. “Yemin ettim dönemem” ile giden Kayahan amansız hastalıktan hakikaten dönemeyip gittiğinde göz yaşları bıraktı.

Erkin Koray’ın hatıralarını “Çöpcüler aşkını süpürdü” ğünde “Fesuphanallah” deyip başka süpürecek şey mi bulamadınız dediğimizde. “Meyhaneye gömün beni” diyen Tanju Okan’ı Urla’ya defnetmiştik.

İkinci baharımın yaprakları bir bir dökülürken Tanju Okan’dan bir yıl sonra 1996 da yeri doldurulamayan sanat güneşimiz Zeki Müren’in “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu” dediğinin üzerinden onbeş sene geçti. “Elveda gençliğim”i sıkça söyler olduğum yıllarda Yıldırım Gürses de gitmişti.

Müzeyyen Senar “Akşam oldu hüzünlendim ben yine” yi söylediğinde kim hüzünlenmez, efkar basıp kim sigarasının dumanını off der gibi üflemez ki, hasret kalınan gözlerin renkleri unutulur mu?

Bayram sabahlarının telaşında Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın çocuklar”dediğinde harçlık hevesiyle erkenden kalkan çocukları öksüz bırakıp “Ölüm Allah’ın Emri’” şarkısında emre uyarak gitti aramızdan.

“Oh Lady Mary” artık yabancılar aranjman yapıyordu bizim şarkılarımızı “Samanyolu” Teoman Alpay’ın sözlerini yazdığı şarkı, Hollanda’lı sanatçı tarafından Avrupa’da dillerde dolaşıyordu. Patricia Carli ile Samanyolu gökyüzünden dünyaya yol bulmuştu. “Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek” dedi sürdü “yıllarca dillerden düşmedi.”

“Kan ve Gül” ile Manisamızın sanatçısı İskender Doğan 45’liklerden kasetlere, kasetlerden CD’lere oradan USB’ lere kadar her devirde hala söylüyor hala seviliyor.

Esmeray her ne kadar “Unutma beni” dese de unutulmuşların arasına yazdırdı adını. Daha bi samimi daha bi aşkla daha bi şevkle söylerlerken şarkılarını dinleyenlerine daha bi yakın olmak arzusundaydılar hepsi. Unutma beni unutamam seni, unutulmaz hiç biri de.

Bizim kuşaklardan sonrasına kefil değilim tabii, tangara tungaralar baskın gelir mi bilmem. Ama memleket sevdası aşkı her zaman baskındır. Ayten Alpman “Bir başkadır benim memleketim” derken, kimin gözleri dolmaz ki?

Memleket şarkıları, hasret türküleri dillerde nağmedir.

MİMARLARLA YOLA ÇIKILMAZ…

imageBi vesile ile gelmiştik havaalanından sonra iki siyah plakalı arabayla. İki saate yakın sürdü yolculuk. Sohbet güzeldi ilk geliyorlardı. Evleri daha önce biri görmüştü ama yıllar önce, unutmuş bile. Yol üzerindeydi akşama kalacağımız otel villa Estet. Konum olarak İtalyanın şaraplık bağlarını andırıyordu konaklayacağımız binada benzeseydi Toscana bölgesindeydik kısaca.
Yoldan içeriye doğru şaraplık bağların arasında ki beton parke döşeli yoldan kıvrılarak yukarı doğru çıkıyorduk. Tepeye ulaştığımızda bir kaç binadan oluşan butik otelimize gelmiştik. Bizi bekliyorlardı önceden tembihlenmiştiler. Odalara şarap isimleri konmuştu. Ben hatırlamıyorum içmediğimden, lobide ki kıza hala kaç numaralı oda diye soruyordum. Eşya dediler, sırt çantalarımız vardı. Torunum da omzuna asınca çok hoşuma gidiyordu özeniyorum ama bir türlü cesaret edip sırtıma asamadım kravattan son altı senedir kurtulamadım ki. Sırt çantası olanlar bırakmadılar. Ben mi el çantamı bırakacağım? Ben de arabada bıraktım. Anlayacağınız geldiğimiz gibi çıktık otelden. Akşam yemeğini burada mı yiyeceksiniz? Diye sordu otelci kız. Evet ama ne ikram edeceksiniz? Bonfile. Uyar dedik, yanında da… evet dedi kız.

Çıktık otelden indik çıktığımız yoldan. Park ettik ve çantalar sırtımızda, fotoğraf makineleri elimizde, deklanşörler parmağımızın altında. Benim ayfonum vardı çok işlevli. Tek mahzuru pozu yakaladığımda çalan zil sesine alo demek zorunda kalmamdı.

Sokaklara daldık renkli evler, dar sokaklar, geniş birbirine değen saçaklar, kapalı kapılar, taş duvarlar, yıkık evlerin bazıları, her köşeden, her duvardan, saçaktan, oyma tahtalardan, tavanlardan, hayatlı odalardan, aldık pozları.

Hayranlıklarını gizleyemiyorlar, her noktada köşede de durulur mu?Duruyorlar. Dar dolambaçlı sokaklar, dağınık gidiyor kayboluyoruz. Geri dönüp “bu sokaktayız” dediğimde öbür sokakta yine aynı şey başımıza geliyor. Gün sıcak sokaklar gölgeli serin. O sokak bu ev derken şaka da şuka da deklanşörün sesini melodiye bağlamıştık.

Hava akşam üzeri serinliğine kavuştuğunda araçlara bindik dört çarpı kamyonet dediler, dörtle çarpacak bir yol yoktu mevsimden dolayı ama biz şoförlerle beraber dört çarpı iki idik. Jeopark alanına girmiştik, evlerin sıcaklığı sokakların darlığı insancıl iken kara lavların akıp gittiği uçsuz bucaksız kocaa alan. Kraterlerin arasında yürürken ha patladı ha patlayacak şekilde duran sivri tepeler canlılığını koruyor, bizi korkutup ürpertiyordu. Bu insancıl değil ürkütücüydü.

Bi hayli yürüdük araç sürdük değişik tabiat, yağmurla güneşin oynaştığı peribacalarının yanında volkanların yerin altını üste çıkarmalarına kadar. Tabiat; yıllar, bin çoğu, milyon yıl önce bambaşka bir aleme dalmıştı bizim şimdi daldığımız hayran kaldığımız gibi. Rotamızda ki Çakırca köyünün eski okulunu dinlenme ve gezginlere açıklama yapabilmek amaçlı yenilenmişti.

Araçlara bindiğimizde işaret parmağı deklanşörde olanlar diğerlerinden baskın çıktı. “Hava parlament mavisi oldu.” Oysa bana göre romantik takılıyordu.

Bir köye daha geldik. Araçlardan inen köye daldı. Güneşle parlayan yağmurla yıkanıp daha bi beyazlayan kırık beyaz mermerlerle kaplıydı sokakları, palladyen. Üstü mermer altı su kanalları kanalların kenarlarında yürüme yolları olan antik devirden kalma Gölde Köyü. Pozlar aldık hafıza kartlarına. İki kanatlı tahta kapıların önünde ihtiyar babannenin yanında renkli giysili boy boy torunlarıyla olanından, sırma gibi dizilmiş taşların duvarlarına kadar.

Tepede ki otelimize döndüğümüzde parlament mavisi gökyüzü, lacivert bezde kırmızı sarı çizgilerle formaya dönmüştü.

Araya girmek istemedim şimdi otele döndük anlatayım.

Hala gülüyorduk: Kula evlerinin sokaklarında gezerken eski yıkık bir kiliseyi gösterdim alamadık henüz pazarlık yapıyoruz dediğimde “biz alalım” dediler beş kişiyiz bi beş daha onar bin verir yüze alırız. Neden olmasın Senede iki kolokyum, üç seminer, bir sergi. Hem Kula’ya gelir gider hemde gelenlere Kula’yı tanıtırdık. Gülenlerimizin arasından “kilise sahibi olacağız ha.” “Çok maksadlı salon yaparız.” “Evet tamamdır bu iş.” Ramazan ayında kilise satın almak. Tekrar gülüşmeler. Bizim kilisede…

Onun için diyorum. Mimarlarla yola çıkılmaz diye.

 

ASMA YAPRAKLARI BUGÜN CENNET YEŞİLİ

Üzümün para etmediği bağlarda yeni bir geçim kaynağı başlamış, köye gelen tüccarlar, şirketler asma yaprağı alır olmuştu. İşçi olarak şirkette çalışmaya başlamışlardı. Ramazan, akşamına eve erken gelebilmek için sahurdan sonra uyumuyor erkenden işe gidiyorlardı. Bebelerini analarına teslim ettikleri, her günün akşamına yorgun geldikleri, bir de ev işi yemek temizlik ile akşam yemeğine kadar evde çalıştıkları, koca günün ardından okula giden çocuklarına harçlık yettirmek istedikleri uzun ve meşakkatli günler yaşıyorlardı..
 O sabah bi burukluk var akşamdan keyfi yoktu, güneş çarptı herhal deyip isteksizliğine yoruyordu. Sabah iştahı da yoktu bi bardak çayı zorla içmiş kamyonet kapıya geldiğinde bebesine dahi bakamamış kocasına teslim etmiş “anama bırakırken alt bezini çantasına koymayı unutma” diye tembihlemişti. Örtüsünü başına uçarcasına koyarken çocuğunun hasreti aklına geliverdi, ağlamaklı oldu. Gözleri doldu.

 Kapıyı çekerken arkasına dahi bakamadı. Kamyonetin kasasına ayağını attı ama basamağa denk gelmemiş ayağı kaymış çıkamamıştı kasaya, bi daha denedi ayağı boşa gitti.“Hay allah.” arkadaşı elinden tutup kaldırdı kamyonetin kasasına çekti. Gülüştüler. Gülmesinin bile buruk olduğunu dudaklarından farketmişti.

 Aklı bir şey unutmuş gibi meşguldü. Kamyonet hareket ettiğinde sabahın ayazı vurmasın diye iki arkadaş birbirlerine sokulmuş uyuya dalmışlardı.

 Kamyonetin sarsıntısına rağmen rüya görüyordu. Kamyonet uçak olmuş göklerde mavi bulutların arasında gidiyor. Uçağa hiç binmemiştim diye düşünüyor kanatlarına oturmuş uçuyordu. Saçları rüzgarla savrulurken önce yaşmağı başından düştü sonra kanattan aşağı kendi düştü. Başı bulutlara vurmuştu.

 Bulutlar ne kadar sert, taş gibi diye düşünürken yuvarlanmaya başladı. Yuvarlandıkça gelinliği olmuş beyaz bulutlara sarılmış bedeni mermer gibi buz kesilmişti. Oysa güneş bulutların üzerinde her zamankinden sıcak daha parlak buna rağmen bakabiliyordu güneşe.  

 Sesler, bağırışlar, ağlamalar, feryat figanları çok uzaktan duyuyor, anasının sesini seçmeye çalışıyordu. Sesler giderek uzaklaşmış duymaz olmuştu. Yalnız bir aleme dalmış ne sırdaşı, babası, onu kucaklayan anası, kucağından inmeyen bebesi, ev işinde yardım eden lüle lüle saçlı kızı, arkadaşı, kimseler yoktu.

 Sabah ki dolan gözlerinden şimdi yaşlar akarken rahmet yağıyordu dünyasına.

 

UNUTULMAYANLAR

Gönülleri yıkayan, nefisleri bağlayan, arzuları dizginleyen, yardımlaşmadan hem zevk hem feyiz aldıran, fakirin hatırlandığı, zenginin elinin bolardığı, çocukların dine yaşayarak biraz daha yakınlaştırıldığı, kavgalara ara verildiği, seslerin sükûnet bulduğu, manevi hazların doruğa ulaştığı, yardımların meydan bulduğu, zengin fakir her insanın duygu düşünce birlik beraberlik insani vasıfların bir olduğu, Ramazan. Hazırlıklar yapılır: Camiler temizlenir, zaten temizdir de evimiz gibi, misafir geleceği zaman dip bucak temizlenir ya onun kabilinden. İki minaresi olan camilere mahyaların asılma hazırlıkları yapılır. Minarelerin şerefeleri ışıklandırılır. Ses sistemleri avluya da sesin gideceği şekilde tekrar elden geçirilir. İmam ve müezzinlerin hazırlığı daha bir başkadır. Teravih’de okunacak ayetler sureler hazırlanır. Müezzin mahfiline gelecek misafir müezzinler için mahfil düzenlenir.

Camiler böylede evler nasıl? Onlarda da hummalı bir hazırlık vardır. Aylar öncesinden yiyecek hazırlıkları yapılır. Sahur iftar zamanları yeneceklerin, çorbaların çeşitleri belirlenir her gün yenenden farklı ağız tatları hazırlanır.

Eski Manisa evlerinin her birinde bahçe var, her bahçede mutlaka ocak da vardı. Kastra denen kızgın saç altında tepside pişirilen yemekler, börekler, ekmekler, güveç yemekleri, dibekte dövülen kahvenin kavrulması hepsi bahçede ki ocakta bağlarımızdan toplanan çırpı ateşinde pişirilirdi. Evlerde Ramazan hazırlığının yapılması tam bir kutlama, karşılama havasında düğüne hazırlanır gibi olurdu.

Çarşı pazardan şeker, çay, tuzdan başka pek bir şey alınmaz yiyeceklerin çoğu evlerde hazırlanırdı. Ramazan’dan aylar önce konu komşu toplanır yufkalar açılır, açılan yufkalar saç da kızartılır herkes evinde mutfağında istiflenmiş yufkaların üzerini örter, Ramazan geldiğinde bu yufkalardan çeşitli börekler yapılırdı en önemlisi de bizim Manisa’mızın bir geleneği olan kırma tatlısı yapılırdı. Kırma tatlısının lezzetini tadını şimdilerde pek bilen kalmamıştır, anam çok güzel yapardı tadı hala damağımdadır.

Manisalılıktan, gelenekten, örften adetten, çok bahsederim yaşatılması için gayret sarfederim. Çocuk eğitiminden terbiyeden, büyüklere saygıdan, sevgiden hep dem vururum.

Kırma tatlısından bahsettiğim bir yazıda yine geleneklerimizden dem vurmuştum. Halil Pekcan; Manisa’lı, çarşı esnafından, eşraftandır. Çocukluğumuz aynı çarşıda geçmişti. O dükkanda ben belediyede hala aynı çarşıda beraberiz. O zamanlarda ki Ramazanlarda evde yapılan pişirilenlerden komşuya verilirdi. Komşusu da tabağı boş göndermez o da bir şeyler koyar gönderirdi.

Halil Pekcan kardeşim de kırma tatlısı yaptırmış bana getirdi. “Biz eskileri yaşatıyoruz, kırma tatlısını hala yaparız” dedi. Kırma tatlısına mı sevineyim (hem tatlı hem de kırma)? Çok da lezzetli yapılmış. Eski adetlerden birini yaşattığına mı sevineyim? Allah evinin bereketini arttırsın.

Ramazan’dayız ama, işte şimdi Eski Ramazan’ı yaşadım.

 

 

 

MİLLİYETÇİ HAREKETLER…

Sokak sakin sessizlik her köşede, köşe başından bakınca sakinliğin sokak boyunca gittiği görülüyor. Cılız loş ışıklar sessizlikle kol kola gezerken pencerelerde ki perdeli aydınlıklar hayat belirtisini gösterirken, bazı karanlık katlar, içlerinde olan bitenleri, aile mahremiyetlerini saklar. Bazen kahkahalar duyulurken bazen de ahlar vahlar. Hayatın kendisini, her kat yaşıyor bir bir yenisini…

Sessizliğin içinden bir anda çayırtı kopuyor, bağırışlar, tek kelime olduğu için anlaşılıyor. Gooooolllllllll. Sokağın duvarlarında yankılanıyor sakin ışıklı pencerelerin perdeleri merakla aralanıyor. Anlaşılıyor bağrışmanın sebebi biri birine gol atmış. Oysa koca gün gündelik hayatta ne goller yiyorlar farkında değiller. Kimine boyun eğmiş, kimine sessiz kalmış, öfkelenmiş kimine, kimine söylenmiş, küfürün bini bi para olmuş. Neticede her günkü gollerden yemiş, akşam ki maçta takımının attığı golü gündüz yediği gole tutuyor.

Hafta sonunu iple çekmek gündüz gol yemenin neticesidir. Ne kadar futbol merakı o kadar günlük gollerden yeme iştahı. Trilyonları kazananlar maçı kaybediyor ama yine de keyifli.. Oysa maçı seyredenleri uykusuz geceler bekliyor. Kaybeden üzüntü sahibi, ağzını bıçak açmıyor, gerekirse takımı için kavga ediyor. Oynayıp kaybedenler bir başka transferde milyonları kaldırıyor. Neden niçin nasıl oluyorda milyonlar kendilerini bu kadar kaptırıyor.

Futbol gerginliği, lig heyecanı, bitti. Şampiyon olan takım primleri ziyadesiyle ceplerine indirirken uykusuz geceleri yaşayanlar umarım artık rahat uyuyorlardır.

Takım tutar gibi parti tutmayın derler. Aksine:

Takım, futbol, maç derdinden seçim, koalisyon, iktidar derdi telaşına düştük. Boşlukta boş hayallerle koalisyon hesapları yaparak uykusuzluk alışkanlığını sürdürme çabaları. Ortaklığı bozulanlar, oyundan atılanlar, mızıkçılık yaparken kendilerinin olmadığı koltuğu ikram ederlerken bulgurdan oluvermek.

Meclis başkanı seçilirken CHP’nin evde ki hesabı tutmadı. Ülkenin Cumhurbaşkanını seçerken ortak hareket edenlerin mecliste niye beraber olmadıklarını sorgulamaları gerekirken… CHP kendi adayının seçilmesinde gördüğü kerametin kendinden menkul olmasını, Davutoğlu’nun devir teslimde birden ayağa kalkmasına yormak gerekir. Yakışık almayan ama yerinde yapılan bu hareketin iplerin koptuğunun bir göstergesi olarak yorumlamak lazım gelir.

Önce iktidar ortağı MHP, sonra vatandaş için verilen sözler; emekli, asgari ücret, mazot ve diğerleri, (muhalefet desteklemek zorunda onlarında vatandaşa sözleri var) sonra. Sonrası, rahatlayınca yapılması gereken, Milliyetçi Hareketler.

“NEW YORK’A GELMEYİ DÜŞÜNÜYORUZ.”

Bizim köyün sakinleri babam dahil her sabah namazdan sonra kahveye gelirler hem günlük gazeteleri okur hem de kendi aralarında konuşur işi gücü tartışırlardı.
-Bu yıl kış erken geldi, yeşilliğin bereketi olmadı silaj hazırlığımızı yapmışız Allahtan, meteoroloji uyarmıştı kışın erken geleceğini.

-Avrupa da da sütün bu sene para edeceğinden bahsediyorlar yabancı firmaların yazdan bağlantı yapmalarından belliydi.

-Hayırlı bereketli olsun inşallah.

-Ehh ben artık gideyim sağım bitmek üzeredir.

Gazeteyi elimden bırakmamla kahveden daha adımımı atmadan, korna sesi geldi.

Nitekim süt tankeri kapıya gelmiş.

-Oğlum, söyle şoföre son inek sağılıyor, beş dakka beklesin bi çay içene kadar. Sağılan sütleri sağımdan direkt krom tankerde biriktiriyoruz, kamyon uzattığı hortumu ile tankerden kamyona aktarıyor sütleri, bu sistem iyi olmuştu zahmetsiz.

###. ###. ###

Evet bu sabah kahvaltıyı geç yapmıştık. Akşamdan kalan tezgahta ki halının son ilmeği atılıp kesilecek, taranıp yıkanacaktı kahvaltıdan önce yapalım yeni ipleri tezgaha bağlarız sonra kahvaltıya otururuz demiştik. Bu arada oğlan aradı Helsinki’den firma yetkilileri toplantı yapmışlar bize bu yıl ki maliyeti belirleyin diyorlarmış. Değişen bir şey yok dedim; kargo uçaklarına devlet bu yılda yakıt desteği veriyor, maliyetler mazot ve yem dengeli olduğu için geçen yıla nazaran değişen bir şey olmadı. Firma memnun olmuş bu yıl bağlantıyı arttıracaklarını söylemişler. Sadece ovacılar (ova köyleri silajı onlardan alıyoruz) gübreden şikayetçiler belki onlar silaj maliyetini biraz arttıracaklarını söylüyorlardı. Onlarla bu sene süt takası ile anlaştık artık onlara da para yerine süt vereceğiz süt firması onlarla da bağlantıya geçmiş böyle iyi oldu. Haa halı toplamaya devam edin diyorlarmış yakında eksper yollayacaklarını söylemişler kırmızı rengin hakim olduğu ve kırık çubuk desenli olanlardan yüklememizi söylemişler. İlk postayı böyle gönderin demişler.

Çiftlik çalışanlarının çocukları kızları bu yaz sıkı çalıştılar ip yetiştiremedik. Paranın yüzü tatlı. Tezgah sayısını arttırdılar büyük kız evlenecek ona da ev yaptıracaklarmış belediyeden proje ve kredi talebinde bulunmuşlar. Belediyenin inşaat firması inşaata başlayacakmış. Belediyenin şirketleri bu işi çok güzel götürüyor. Rekabet olunca fiyatlar da artmıyor. Tampon görevi görüyor kimse fiyatlarla kafasına göre oynayamıyor.

Yıllık yakıtı almak için muhtara miktar bildirdim. Köyde herkes de bildirmiş Hasan’ların haricinde. Onlarda bildireceklermiş de iki düğün yaptılar biraz iktisatlı gideceklermiş. Bir de ilave dam yaptılar masrafları fazla. İnek müracaatında bulunmuşlar belediye Urfa’dan getirteceği ineklerin yaşında anlaşamamış, bekliyorlar.

Köyün güneş panelleri bu sene yenilenmeye başlayacak bi yirmi yıl daha gider derdimiz olmaz. onun için herkesten enerji harcamasının ortalamasına göre para toplayacaklarmış. Hasan o yönden de sıkıntılı ama kredi kullanmayı düşünüyorlar. Belediye kredi karşılığında ödemesini kolaylaştırmak için sütün belli bir kısmını almayı taahhüde bağlayacak o zaman krediyi ödemesi rahat olur.

Komşu köydeki arkadaşlarla da görüşüyoruz onlar dokudukları halıları Japonya’ya gönderiyorlardı ya, bize sizin halılardan da numune gönderelim diyorlar. Bu pazarımızı ve gençlerimize yeni imkan sağlar iyi de olur. bakalım hayırlısı olsun.

Geçen hafta muhtar köye bir otobüs daha aldı, nüfus her geçen gün artıyor onu bunu derken köye çalışmaya gelen sayısında gün geçtikçe artış oluyor, ihtiyaçlar bitmiyor okul dahi yetmez oldu köy konağı alanında kurs sınıflarına ilaveler yapıldı. Muhtar liseye hazırlık kursu için belediye eğitim başkanlığına müracaatta bulunmuş kurslar başlamadan iki öğretmen atayacaklarmış. Sağolsun belediyemiz çok yardımcı oluyor. Ama, zamanında köyün girişte ki alanına spor tesisi yapalım dediğimde sizin işiniz süt demişlerdi, bak şimdi belediyespora iki topçu verdik her maçta golleri var. Çok iyi oynuyorlar.

Mektubuma son verirken derslerinde başarılar dilerim bahara doğru yanına New York’a gelmeyi düşünüyoruz annenle beraber. Lisansını bitirmeden gelelim ki oraları da senin bahanenle görelim. Allaha emanet ol. Sağlıcakla kal.

DESEN HALIDA, DEMESEN KÖYDE

Halı, evlerin önemli eşyalarından çeyiz hazırlığı önce halıdan başlar. Gelin olacak kız evde ki tezgahda halı dokumayı öğrendiğinde kendi desenlerini de oluşturmaya başlar. Her desenin bir anlamı vardır aşkının; hasretini, gurbetlerini, köyünün yeşilliklerini, manzarasını, deresini konuşturur dokuduğu halılarda.

Çok enteresandır desenler dilsiz alfabesi gibidir öğrenmek lazım, herkes okuyamaz. Ama çeyizine dokuyacağı halıya başladığında sevdiğinin günlük hallerini, buluşmalarını, bakışmalarını, haberleşmelerini, gülüşünü, sözlerini, kırılıp içine atmaları, barıştığında ki heyecanı, askerliğinde ki uykusuz gecelerini, yansıtır desenlere. Bu halıları çeyizine kaldırır. İşte evlenme niyeti, çeyiz hazırlığı buradan başlar, halıdan.

Köyün delikanlıları her biri şehre çalışmaya gitti. Giden oralara yerleşti, göçtü kaldı. Arada bi analarını babalarını görmeye geldiler, kahveye çıksalar da arkadaşları tanıdıkları kalmadı ihtiyarlardan başka. Her geçen gün Köye yabancı olmaya başladılar, gelmeleri iyice seyreldi. Şehirden nişanlandı çalıştığı fabrikadan bulmuş, bi hafta sonu köye getirdiydi anasına göstermeye. Böyle böyle erkekler gittikçe kızlar köyde kaldı halı dokuma zaten para etmiyor diye çoktan terkedilmişti. Tezgah odun olmuş yünler duvarlarda asılı kalmıştı. Bazı evlerden çok seyrek dokuma sesi geliyordu.

Evin ihtiyarı kahvede, görür görmez gözleriyle televizyonda eski türk filimlerini seyrederken kahveci “günde üç dört çayla ne olur?” Diye söyleniyor, o da kapatıp gitmeyi düşünüyordu. Evin babası tarlada son umutlarını da biçmekle meşguldü. Anası, geçen gün komşusunun duvarından sarkmışta “oğlanlar gitti, bizim ne işimiz kaldı burda” derken “ineği de satarız ama şu ihtiyarı bekliyoruz” diye konuşuyordu. Komşusu da “kızların yaşı geçiyo biz de gitsek iyi olcek her gün başımın tüyünü yiyo kızla” deyip kızları bahane edip anaları da şehre inmeyi çoktan aklına koymuştu.

Bir bir eksilip susmuştu kara isli bacalar, dumansız kalıyordu köy, ocaksızdı evler. Çok önceden gidenlerin çatısı çökmüş, birbirine bağlı çözülmüş kiremitler rüzgarla savrulurken yağmur kimsesiz evi mesken tutmuş son duvarını da yıkmıştı. Kahveci kapamış, camları kırılmış şimdiden o da çalışmaya gitmiş şehre, o yaşında garsonluktan başka bir şey gelmezdi ki elinden. İhtiyarlar evde oturur olmuş ağızlarını bıçak açmıyordu. Damda ne inekten ne keçiden ses vardı. Onlarda çoktan kasabın yolunu tutmuştu. Geçen sokakta konuşuyorlardı; “ucuza sattım ama kurtulduk napcen anası kızla tutturdu gidelim de gidelim.”

Gidenler son bir bakış son bir el sallayış ile binerken dolmuşa

Eşyaları oğlan gelip almıştı arkadaşının arabasıyla.

 Hüzün deli dalgalar gibi sarmalarken meydanı,

Ulu çınar rüzgara bırakıyordu son yaprağını,

 Hakkını helal et derken sarılışmalar,

Dinmiyordu her bir komşuya veda ederken yaşlar.

 Kimi vırık vıccık eşyasını komşusuna bırakırken,

Kapıya sürüyordu yüzünü evinden ayrılırken.

 Adam sözde metanetli kasketini iyice indirmişti yüzüne,

Başını kaldıramıyordu son bir defa bakamadı köyüne.

 Aha şuracıkta koşmuş buracıkta oynamıştı.

Çocuklukları kaybolmuş ailesi dağılmıştı.

Ülen hatçe senin aklına uydum geçinip gidiyoduk işte,

Çoluk çocuk komşula Bize ne giden gittiyse.

 Ama onun da gücü kalmadı ne yapsın bir şey gelmez elden

Baba ocağı, ana kucağı, çoluk çomak, kim kaldı ki evden, köyden.

PEYNİR GEMİSİ

Manisa, Saruhan, Magnesia; tarihde Manisa bu isimlerle anılmıştır. Magnesia isminin 4000 yıl öncesinden geldiği söylenir Frig Medeniyeti, Lidya, Yunan mitoloji tanrılarının yaşadığı ülke, helenistik çağ, Bizans, Roma dönemlerinde medeniyetlere beşiklik yapmıştır. Antik dönemlerden kalma çok yerleşimleri vardır. Cumhuriyet tarihimizden önce beylikler döneminde Saruhan Beyliğinin başkenti olmuş daha sonra Osmanlı imparatorluğu döneminde de Osmanlıya sultanlar padişahlar yetiştiren şehzadeler yaşamış yetişmiştir. Bir çok osmanlı eserine sahip olmuştur. Cumhuriyetimizin kurulmasından dört sene sonra imar planı yapılmış bu plan ile yanıp yıkılan şehir yeniden planlandığı gibi korumacılık esasına dayalı olarak yapılan plan ile Manisa da ki eski eserler koruma altına alınmıştır.
Bunca medeniyetin gelip geçtiği, kavimlerin yaşadığı kentte ne olması lazım Müze. Zengin tarihi eserlerinin sergilendiği müze: Neyimiz var? Hırsıza açık vatandaşa ve ziyaretçilere kapalı Muradiye Külliyesinin (1583) eki olan medrese odalarından müteşekkil, kapısından saygıyla eğilerek girilen, üç insanın dönemeyeceği kadarcık mekanları olan, caminin, medresenin bahçesine üst üste konulmuş sağa sola atılmış eserlerin biriktirildiği depo, 432 yıldır yapılamayan, Müze=Depo.

Bunca yıllık tarihi; mitolojik ve antik çağ tarihleri, en önemli ve yakını Osmanlı tarihi, devlet arşivi, ile cumhuriyet tarihi yazma eserlerinin arşivi, kütüphanesi; 1965 yılında öğrendim kitapsarayı, daha eski zamanlarını hatırlamıyorum bu tarihlere yakın zamanda yapılmıştı zaten. 1965 ten başlayalım 50 sene geçmiş kitapsaray aynı, hiç mi okur yazar, çocuklarımız, gençlerimiz artmadı? Kitap yazan olmadı? Hiç mi kitap bulunup raflara konmadı? Tozlu raflar, kalın kapaklı kitaplar, küf kokan arşivler.

Kütüphane bir şehrin tarihidir, geçmişidir, buralarda öğrenilir okunur kent buralarda tanınır, dedesi atası kente hizmeti geçenler buralarda yaşatılır. Eski devirlerde taşlara kitabelere yazmışlar derilere yazmışlar. 50 yıldır yapılamayan, Kütüphane=Kitapsaray (sarayda kitap? Ne alaka)

Müze ve kütüphanemiz olacak ki kent müzesi, kent kütüphanemiz de olsun. İnsanlarımızda ne kadar çok doküman, saklanan eşya var her geçen gün kayıp. Kolleksiyoncular bir bir toplayıp gidiyor. Kütüphane, müze yapalım diye gayret var mı gayret? Evet.

Her sene yapıldı. Memleketimizin akil insanları toplandı Saruhan Oteli mutad toplanılan yer oldu. Masa uzun, protokol kalabalık olduğu için masa uzadı da uzadı. İnsanları, her yıl arttı katılım sayısı. Uzun masada oturanlar değişmedi, bir önce ki yıldan deneyimli oldukları için aynı isimler aynı aşina yüzler. Yemekler yendi konuşuldu ama ortak akıl toplantısı olmasına rağmen yemekte oturanlardan kendi aralarında konuşan çok oldu. Ne mi konuşuyorlardı günlük iş güç naber gibi soruların cevaplarını tartışıyorlardı. Bir kaç yıl geçti netice yok eskiler havanda su dövüldü derler. Adı ortak akıl toplantısı idi. Bitti galiba bi daha yapılmadı.

Çareler tükenmez çıkmayan canda ümit vardır denizciler bunu çok iyi bilir bir platform kuruldu yani düz bir zeminde toplantı yapıldı diye anladım, fikirler ortaya atıldı ama toplantıdan sonra salonu süpüren görevliler ortaya atılan fikirleri de süpürdüler sonrasının ne olduğu merak konusu. Bir daha toplanılmadı her seferinde görevliler süpürüp gidiyorlardı bir başka usul düşünülüyor olabilir…

Yabancılar aksine hiç konuşmaz. Yalan olmasın konuşurlar da yaptıklarını konuşurlar, bitmiş işleri anlatırlar, başardıklarını ve bu başarıda nasıl çalıştıklarını, kimlerin neler yaptığını anlatırlar geriden gelenlere örnek olsun diye. Ödülleri alkıştır, alkışı alırlar birbirlerine sarılırlar sen ben yoktur çünkü birlikte başarmışlardır.

(Rönesans) Fransa; peynirleri çok meşhurdur çok çeşidi vardır 200’ün üzerinde hatta bazı kentlerde kasabalarda peynir pazarları kurarlar ama hiç bir kimse hiç bir ülke lafla peynir gemisi yürüttüklerini görmemiştir.

TURFANDA DİYE BİR ŞEY İCAD EDİLDİ.

Horozköy; sulu sokakta ki bağımız daha doğrusu Altın Çukuru Mevkii’ndeydi, Horozköy’e yakın alt tarafta, biraz yürüyünce dar araba yoluna paralel, Horozköy’e oradan Muradiye’ye giden yola ulaşılırdı. Demiryoluna paralel sebze bahçeleri vardı. domates patlıcan almaya oraya giderdim. Çocuktum ama ovalar bağlar konu komşu dolu olduğu için endişe edilecek bir durum yok diyerek beni gönderirdi annem, zaten benden başka da kimse yoktu bağda. Abilerim babamla beraber Manisa’ya sabah gider akşam üstü gelirlerdi.
Bahçe kenarında kanalda akan bahçeyi sebzeleri sulayan su tertemiz berrak çakıl taşları sayılıyor renkli renkli, tavuklar damın etrafında dolanıyor, ağaca bağlı köpek beni görünce oyun için zincirini asılıyor koşup koşup zincirin payı bitince dönüyor tekrar koşuyordu. Seslendiğimde yaşlı teyze başında yaşmağı ayağında koca donu ile damın direğine tutunarak güneşten elini gözlerine siper yapıp kim bu diye bakmaya çalıştı. “Patlıcan ile domates almaya geldim.” Topla oğlum topla bu yankiler dün toplandı bu taraftan topla der, sepete doldurur, el terazisinde beraber tartardık. Çocuk aklımla para hesabı bilmezdim ama şimdinin parasıyla üç kuruş verir geldiğim yoldan dönerdim.

Altın çukuru; bağlık, bağ olmayan çok az yer ekin tarlası olan, zeytin ağaçları, badem, çitlembik, incir ağaçları çoktu. Yol kenarı, bağ sınırları, bu ağaçlar ile doluydu. Kuş seslerinden Altın Çukuru cıvıl cıvıl kuş sesleri ile çınlardı. Ne kadar çoktular ve ne kadar çeşitliymişler şimdi kumru ve kargadan başka kuş görmeyince anlıyorum çeşitliliği.

Önce bağlar bozuldu, ağaçlar kesildi, kuşların sesleri de. Kırmızı renkli kutular tuğlalar, tek dingilli kamyonlar, kum çakıl tepeleri, üzerlerinde torba içinde çimentolar geldi giden yeşilliklerin yerine. Ağaçların yerine evler dikildi, kuşlar gitti, sesleri de. İmarsız mimari ve zamanımıza kadar da imara bağlanmış mimari geldi. Bir tek ağaç yeşil kalmayıncaya kadar.

Horozköy uzun zamandır içinden geçmemiştim. Demiryolu istasyonu duruyor çocukluğumun domates bahçelerinin komşusu hala burada boş, kimseler yok trene binen trenden inen ama bekliyor mahzun. Eski evler yıkılmış, arsalar, belli ki yeni apartmanlar yapılacak bekliyor. Yeni yapılan, inşaat halinde olanları da gördüm, saydım. Beş kat.

Horozköy’e beş kat yakışır! dedim. Onca sene ne çekti tek katlı kerpiç evlerden hele biraz daha eskilere gidince Rum evlerinden. Hakkıdır niye yedi, dokuz değil de beş kat dedim kendi kendime. Bu yükseklik nereden aklımıza geliyor ki. İki var, üç var, dört var. Müteahhit payı tayin ediyor, beş kata bir, bir buçuk, iki. Oran bu onun için beş kat. Gelecek için? Önemli değil bugün önemli. Benden sonra tufan.

Çocukluğumuzda tufan da yememiştik, turfanda da. Babalarımız tufan yemeye müsaade etmedikleri gibi turfanda hormonlu domates patlıcan yememize de müsaade etmemişlerdi.