İçeriğe geç

İMAR MİMAR…

Kiralar, konut fiyatları makul seviyede günün rayicine uygunsa alan satan memnun herkes ev sahibi oluyor. Sebep olanlar para kazanıyor, sahip olanlar ömür boyu mutlu. Öyle ya dünyada mekan ahirette iman.
Ama şartlar değişti maliyetler arsa payları ile beraber arttı. Almak satmak zor, kiralamak bile zor. Hesap yapılıyor iki maaş birini taksit yapalım diğeriyle geçiniriz. Doluya koy almıyor boşa koy dolmuyor evde ki hesap çarşıya uymuyor.

Konut sıkıntısı yok diyenler var bu arada, yani imara mimara gerek yok konut var ama alan yok diyorlar. Alınamayanlar 300-400 den başlıyor 600-700’e gidiyor. Denize karşı mı? Ne denizi? Orman içinde, göl kıyısında mı? Orman mı kaldı? Neden 500, alışkanlık. Nasıl olsa satılıyor ya, arsa payı; önemli değil arsa sahibinin istediğini vermezsen arsa yok zaten, ver o zaman.
Arsa payı yüksek. %45-50 bazen havaya girip 60 pay verilince haliyle maliyet artıyor bir sana bir bana. Böyle yapılmış konut çok, alan yok.

Hal böyleyken yeni imar adaları açılsa, yeni konut alanları oluşsa, kısaca beklenen imar planı yapılsa, oluşan yeni arsalara %25-30-35 pay ile konutlar yapılsa, maliyetler düşse, alım gücü artsa, herkes ev sahibi olsa, yukarıda bahsettiğimiz maliyeti pahalı olan 400’lük 500’lük konutlar alıcı bulur mu? Bulmaz. Elde kalır. O zaman imarı isteyen kadar istemeyen de var.

Bu işin bu yüzü bir de Tokiciler var. Toki gelecek diye bekleyenler.
Bu günü kurtarır. Konut ihtiyacının bir kısmını sağlar ama bu konutlarda yaşayanların sosyal alanlarından ulaşımına, ekonomiden eğitim tesislerine kadar sosyal donatı alanlarının ve şehrin gelişimini de planlamak gerekir. Geleceğe yönelik kararlar ileri görüştür sabır gerekir.

Uzun zamandır Muradiye taraflarına gitmemiştim, Muradiye’den geçerken Manisa’nın 30 sene öncesini gördüm. Mübarek olsun. Biz Manisa’dan, imardan, sokakların darlığından, otoparktan, 30 sene sonra şikayet etmeye başladık. Muradiye 30 sene dayanmaz böyle giderse 5 sene sonra şikayetler birilerinin kulaklarını çınlatır.

Yıl 1993 bir büyüğümüz İzmir’e geçerken Manisa’ya uğradı, görüşme fırsatım oldu. Mimarım deyince Manisa’nın neye ihtiyacı var dediğinde, durdum, düşünüyordum ki o cevapladı. İmar planına hay aklınla bin yaşa neredeydiniz sayın büyüğüm.
Helikopterle geçerken gecekondular bir hayli fazla demek ki imar planı gecikmiş diye devam etti.

Evet o yıllarda Ankara, İmar ve Şehircilik Bakanlığı hazırlıyordu imar planlarını. Türkiye geneline plan hazırlanınca yetişen çizdiriyordu. O günlere döndük. Gecekondular her geçen gün artıyor, kızmıyorum inanın kızmıyorum kiralar artmış asgari ücretli bu kiralarda nasıl oturur. Derme çatma evlerde rutubetli sağlıksız gecekondularda yaşamaya mahkum oluyorlar, yazıktır. Eskiden ıslah imar planları yapılmak zorunda kalınıyordu Ankara’dan plan gelmeyince meclis karar alıp yaptırıyordu.

Şimdi ıslah planları yapılmıyor, kamulaştırmalar önem kazandı kamulaştırma kanunları her geçen gün belediyelerin elini rahatlatıyor. Bura yeşil, bura yol, ora cami, değer tespiti, yıkım. Onun için gecekondu yapanların ileri ki günlerde durumları pek parlak değil. Manisa’ya havaalanı yapılsın isteyenler var, yandık, her taraf dümdüz.

İmar gecikince çarpık kentleşme Allah’ın emri. Sanayi altıncı kısımla uğraşıyor, Muradiye Sanayisi eski gecekondu sanayi havasından kurtulma çabasında bunlar devreye girince yandı gülüm keten helva. Toki yaraya merhem olur ama ölüme çare değil. Manisa’mız geçen dönem nekahat durumundan kurtuldu kendine geldi, toparlanıyor. Ama bakıyorum merkez ilçe meclisleri yerinde kararlar almıyor. Çoğunluk hesabı yapıyorlar ama hesabın yanlış olduğunun farkında değiller veya Bağdat uzak deyip gitmek istemiyorlar.

Arabamızdan, evimizden, bağımızdan, bahçemizden, çoluk çocuğumuzdan, insan oğluyuz gurur duyarız koltuklarımız kabarır.
Manisa, Manisa olursa utanmayız Manisa’lıyız demekten. Eskiden Manisa’lılar gurbetteyken soranlara İzmir’liyim derdi.

 

FIRAT’LAR ÇAĞLADIKÇA,

Ege Üniversitesi  Ülkücü Teşkilat Başkanı Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun şehit edildiği 20.02.2015 günü.

Bıçaklar saplantı göğsümün orta yerine,
Açısı yürekten geldi sızım sızım sızladı değdi ciğerime.

Mert oğlu mertsin, yüreklisin, vakursun,
Söyle, bu kalpler bu acılarla nasıl avunsun?

Kin, nefret, hepsi çığ olmuş sarıldıkça büyüyor artık.
Yetmez mi? Kalleşce, hunharca, namussuzca vurulan canlara yazık.

Gencecik vatan evlatları, şehitler, giderken bir bir cennete,
Hesabı verilecek elbet inanın hem bu dünyada hem ahirette.

Hiç kimsenin kalmaz yerde kanı; Hak var Hak.
Yaradan sahiplenecek gidenler şehittir mutlak.

Kin, nefret, intikam canavarı çözmez bir iki,
Hakkın vadettiği günler yakındır bilin ki.

Bu bayrak bu toprak uğruna canlar feda, duy Fırat sesimizi
Vatan, bayrak, ülkümüz için çekinmeden veririz son nefesimizi

Bu topraklar peygamberimizden bize emanet, dünya durdukça korunacaktır.
Bu vatan, bu millet, bu ülkü, bu bayrak, ilelebet payidar kalacaktır.

CENNETLİKLER,

1970 eğitime kanın bulaştığı yıllar.
20 yaşında yanıbaşımda son bulan hayatlar
45 yıl sonra karşımda yine aynı fotoğraflar,
Ahlar ahlar ahlar…

Hakka kavuşan genç yaşta şehitler
Ülke bayrak aşkıyla atan nice kalpler
Allah Rahmet Eylesin, Cennetlikler.
Yiğitler, yiğitler, yiğitler…

IMG_8357

BİTMEYEN ŞARKI

Binlerce sene önceydi çocukluğu,
Hep yanımdaymış gibi yokluğu.

Birken iki oldu gurbetliğim üç olduğunda,
Yüreğim sızladı avunmuşluğumda.

Ümitsizim ümit kesilmez deseler de.
Gecelerde geliyor aklım vesveselerde.

Ömür denilen bir an, dünya bir hasırlık yer.
Aklımdan geçiyor unutulmaya yüz tutmuş hikayeler.

Masal gibiler şimdi anlatılıyor birer birer.
Yaşanmadan bilinmiyor hasretle çekilenler.

Elimde tuttum gurbet acısını gönlümde sakladığım,
Gönül kuşum uçtuğunda çok şeyler olacak sayıkladığım.

HER YERDEN ÇEKİYOR

Bir furyadır gidiyor, mobil cepte taşındığı için cep telefonu diyorlar bazıları sevgilisinin fotoğrafını duvar kağıdı yapmış kalbinin üstünde sakıncalı dendiğinde onun aşkı beni öldürecek zaten deyip umursamayanlar. Bazıların arka ceplerinde bilhassa pantolon giyen hanımlarda bayağı da havalı duruyor pantolonla bir adım yaklaştıkları erkekliğe arka cepte ki telefonla külhanvari havalardalar. Eğer çok kıymetliyse elde tutup masa üstüne kefal balığı gibi yatıranlarda var. Camilerde kağıt yapıştırıyorlar çinilerin üstüne “lütfen kapatın” diye öyle ya her telden çalıyor namazda bazıları ‘tavukları pişirmişem’ diye çalmaz mı camide. Hoca bir an duruyor okusa mı oynasa mı? Toplantı yapılıyor tam da konunun ortasında telefon ‘Operadaki Hayalet’ çağrı müziği, bir telaş telefonu arıyor hani kaybedenlere derler ya çaldır da bulayım ne bulması hayalet ipi sarkıtıp sahneye indi bile. “Arkadaşlar şu telefonlarınızı önce bi kapatın” diye uyarılmalarında “ama ararlarsa” zannedersin ki kıyamet haberini bekliyor.
Çoğunun çalma sesi müzik, bazılarının ki güncel ve popüler olunca arkadaşları uyarıyor bırak çalsın çok güzelmiş arayan önemli değil yani.

Ne menem şey elden düşmüyor: Beklerken, sıkıldın dinlerken, tuvalette ıkınırken, mesajlar okunurken, otobüste, trende uçakta son dakikada, direksiyonda, matraksiyonda, tivitte, kaç beğenme merakıyla feyste, takip edilirken, nınnn mesaj geldi, vın gitti, çın biri feyste cevap verdi, pın aç bakalım kim göndermiş? Merak. Telefonların asıl işlevi konuşmadan ziyade merak üzerine kurulmuş her halde. Sen merak etmesen yanında ki meraklı “aç bakalım, bak bakalım, kim? Sen bakmak zorunda kalınca o da ensende bitiyor, üstüne çıkıyor, ölüyor meraktan.

Artık o kadar gelişti ve genişledi ki sahası, nerde olduğun önemli değil, her yerde, düğün dernekte, telefon cepte değilse elde… Düğüne davetlisiniz zaten seçerek davet ediyorlar siz telefonda tıktıktık mesajlardasınız, düğün sahibi keşke çağırmasaydım tavırları ile sizi izliyor. Hayır kınamıyorum biz de geçende bir nişandaydık dört aileyiz erkekler telefonla meşgul kadınlar etrafı süzerken. Gençler orta yerde oynuyor seyretmeyelim diye biz de telefonla oynuyoruz. birbirlerimizi çekip çekip pozlara kahkahalar atıyoruz, selfi çekip yamulmalarımıza patlatıyoruz kahkahaları.
-Feyse at feyse at sayalım beğenmeleri,
-Yüzükler ne zaman takıldı yaaa,
-Aaaa davetliler kalkmış,
-Hadi biz de kalkalım.

Haksız da değiliz telefonla oynamakta, bizim gençliğimizde telefon mu vardı Allah aşkına? Vardı da konuşabiliyormuyduk? Konuşmak için sabah oturuyorduk telefonun başına postanede ki hanımın kalıyorduk insafına, bekle bekle bağlanıyordu akşam ezanına, iyi de karşında ki o kadar bekler mi? O da gitmiş namazına, sizin anlayacağınız o durumdan bu duruma gelince sevindirik olduk yani.

Bir tek kimilerimizin gözleri seçmiyor uzağı çıkar yakını tak aç telefonu bak tam cepe koyacan bir daha zırrr gözlük değiştirilecek değiştir bak tak, tak bak, çıkar bak… Bu telciler buna da bi çare bulmuşlar şöyle ettirdin mi büyüyor hem yazılar hem resimler ama ekran küçük geliyor o zamanda ona da çözüm kahvaltı tepsisi gibi oldu telefonlar kulağına koydun mu kafan gözükmüyor tam siper olmuş vaziyettesin. Bi ses geliyor meraklıyız ya arıyoruz konuşanı haaa biri sütre gerisinden konuşuyor.

Şaka bir yana dünyamızdan koptuk da telefonla asılı kaldık. Dünyada o meretin içinde anam ne arasan var; artizinden solistine, şarkısından türküsüne, arayanından soranına, filminden klibine, yemek tarifleri bile var bekarlık harbi sultanlık, her şey var. Koptuk.

Yabancı bir şehirdeyiz adres soruyoruz açtık arabanın camını
-Selamün aleyküm, yaa arkadaş ben şu adresi…
-Gel birader gel sen yabancısın gel bi dinlen kolay adresi buluruz kimsin nerelisin hayrola ne yapacaksın gel birer çay içelim.
İnersin arabadan dostluk başlar o askerliğini mutlaka Manisa da yapmıştır senin de tanıdığın bi kaç esnafı söyler çayı içerken sen gideceğin adresi unutmuşsundur bile. Sizi gideceğiniz yere kadar götürür, ayrılırken hasretle sarılır öpüşürsünüz, tanıdıklarınıza selam gönderir…

Şimdi öyle mi ya? Adres telefonda var novigasyon diyorlar yazdın mı seni eliyle koymuş gibi götürüyor gideceğin yere, kimseye adres sormaca yok, minnet duygularımız köreldi.

Muhtaç, ihtiyaç, minnet, himmet, sohbet, muhabbet, kalmadı çıkalı bu musibet.

BİZE NELER OLUYOR?

Muratgermen okulu ilkokul çağlarım. Fuat Özyürek öğretmenimiz. Okula tüm kitaplarımızı getiriyoruz. Babam Rahmetli Marangoz Hayri amcaya tahtadan bir çanta yaptırmıştı beş sene taşıdım okula gelip giderken. Fuat öğretmen’in beş yıl içerisinde resim müzik beden eğitimi yaptırdığını hatırlamıyorum yaptıysak da hatırlanmayacak kadar demek ki. Ama Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya derslerini sabah akşam yaptık, o zaman çift tedrisat yapılıyordu okullarda. Bu derslerin haricinde malımızı korumayı, sahiplenmeyi, öğretti yerli malımızı kullanmayı, Manisa’nın üzümünü, pamuğunu, tarımı öğretti. Gece okula çağırdı gökyüzüne kafamızı kaldırdık astronomiyi öğretti. Diş fırçalamadan üst baş temizliğine kadar, yalancılığın edepsizliğin namusun ne olduğunu öğretti. Arkadaşlığın yardımlaşmanın sevginin saygının değerini öğretti. O devirde öğrendik ama bu devirde içtimai ve beşeri münasebetlere dayalı ne kadar çok faydalı şeyler öğrendiğimizi aklımız erdiğinde büyüdüğümüzde fark ettik, öğretilenleri hatırladık. Gözümüzün önüne Fuat Öğretmen geldi yanlışlara karşı frene bastık. Yalancıları namussuz ve çalıp çırpanları tanımada hiç tereddüt etmedik. Doğru söylemenin asaletini yalancının sefaletini gördükçe hatırladık öğrendiklerimizin ne kadar önemli şeyler olduğunu Allah Rahmet Eylesin. Yaş dilimine baktığımda 1/13 zaman da 13/13 ünü öğrenmişim, öğretmiş. Hatta namaz kılmayı dahi tatbikat yaptırarak öğretmişti. Okul tatillerinde çıraklığa gider öğrendiklerimizi teorik olarak uygulardık iş yerinde ki saygıyı çalışkanlığı, ustalarımızın dürüstlüğü ile bunlarda mı Fuat hocanın talebesiydi diye kıyaslardık.

İlkokulda babamın ayakkabıcı dükkanında ki; babamın arkadaşlarına karşı davranışları, konuşmaları, müşterilerine dostlarına karşı hal ve hareketleri çocuk aklımla kafama yerleşiyormuş meğer. Orta okul çıkışında dükkana uğrayıp Tercüman Gazetesi’nin köşe yazılarını haberlerini okurdum, babam saya keser model çizerken kalfalar diğer çıraklarda dinlerdi okuduklarımı.

İşinin ustalığını, gece gündüz çalışkanlığını, sabah öğle akşam yemeklerinin saatinde hazırlanıp yenmesini, annemin yemeklere kattığı lezzeti, açtığı börekleri, yaptığı tatlıların ne kadar önemli ve bugünlerin lüksleri olduğunu öğrendim. Akşam yemekten sonra kısa sohbet ve babamın nasihatlerinin, çocukluk yaramazlık ve başkaldırmalarımızın hesaba çekilmesinden, günlük yaptıklarımız ve okulda öğrendiklerimizin hesabını verdikten sonra dersimizin başına otururduk. Çocukluğumdan çok sonraları İstanbul’da okurken; Fuat Öğretmen’in, babamın, annemin, abilerimin, arkadaş, ve komşularımızın, herkesin işini eğitim ve öğretimini layığıyla insani ilişkiler içerisinde özverili yaptıklarını öğrettiklerini örnek olduklarının farkına vardım.

Böyle yetiştirilirdi insanlar eve geldiğimizde annelerimiz evvela derslerimizi ödevlerimizi tamamlatır başımıza gestapo subayı gibi dikilir abilerime kontrol ettirir ondan sonra yatardık. Sabah erken kalkar kahvaltıdan sonra kapıdan çıkarken az olan trafiğe rağmen annem tembihlerdi bağırarak ama her sabah (şimdi de oku üfle diyor anacım) “sağa sola bak”. Okulda da “önce sola sonra sağa bakacaksınız” derlerdi o zaman ki refüjsüz yollarda ki trafikte. Herkes dürüst olunca; yamuk, yanlış, üç kağıtçı pek olmazdı aramızda, yanımızda, konu komşularımızda. Onlar dahi terbiye eder bi kabahat yaparız da babamıza anamıza söylerler diye korkar terbiye sınırlarında yetişmemize vesile olurlardı.

Evlerde: Bir kaçının haricinde var mıydı ama istisna olsun diye söylüyorum. Yer sofralarında yemek yenir yer yatakları musandralardan çıkarılıp serilir yerde yatılırdı. Dört bacaklı kalınca tahta sehpanın yanında masa lüks, mangalın bölgesel ısıtmasının yanında sobanın oda sıcaklığı lüks, çeşmelerin bahçe yerine mutfakta banyo tuvalette olmaları lükstü. Evinde çeşmesi olmayanlara sokak çeşmeleri lükstü. Daha ne lüksler vardı da anlatsam o zamanlarda çok garibanlıklar varmış bu kadar da olmaz deyip abartıyorsun denmesin diye söylemiyorum.

Ama bir şeyler de şimdiye göre lükstü: O zaman öğretilenler; şimdi ki saygı sevgi, şimdi ki ahlak, şimdi ki insani münasebet ve yardımlaşmalar, edep, adap… şimdiye göre çok lükstü.

Zaman geçmiyor ki; bir kavga, bir bıçaklama, bir ölüm, tecavüz, kaçırma, katletme, kirletme, hiddet, şiddet… haberleri olmadan geçsin.
Belki ekonomik yönden kalkınmış ülkelerle kıyaslanamayız ama dünya ülkelerinde olmayan hasletlerimiz var.

Bize neler oluyor?

TİFTİK, YIRTIK, PIRTIK…

Kot pantolonun tarihçesini bilmem ama ilk giydiğim tarihi bilirim.

Altmışı geçince ya çenen düşer ya pantolonun. Ne anlatacaksın? Elbette eskileri “gel evlat gel” dediğinde kimsenin gelmek istemediği zamanlar daha erken ama bu gidişle o günlerde çabuk gelecek gibi. “Gel evlat gel” demeye neden kimse gelmek istemez? Ya nasihat vardır ucunda ya da “ahh gençlik, neydi o günler?” Deyip palavralar, olmasa da “ben gençken” deyip başlayan övünmeler vardır. Bizim gençliğimizde böyle yaşlıları dinliyorduk. Oyalanacak pek bir şey yoktu. Maç, top bu bile yoktu. Babalarımızın para kazanma ev geçindirme telaşından bu takım işlere zaman mı ayrılıyordu. Biz ise futbolcuları sakızdan çıkan ufak oyun kağıtlarından tanırdık Lefter’i Metin Oktay’ı, Can Bartu’yu… Sarı siyah formanın İstanbulspor olduğunu bilirdik.

Lafımız futbol değil ama nereden geldik? Dedik ya, ya dil düşüyor ya pantolon ikisi de farklı şeyler ama yaşlanınca boy kısalır derler, pantolon boyunu ayarlatmazsan boy kısalınca paçalar yere değer bu da pantolonun düşmüş görüntüsü verdiğinden söyleniyor olsa gerek.

Her neyse pantolon düşse de, çabuk buruşsa da adam gibi kumaştandı. Dedemin bir fotoğrafı var siyah beyaz tabii. İki kardeş çekilmişler yaşlılıklarında. Helal olsun o devirde fotoğrafçıya gitmişler. Dedem ayakta abisi oturur vaziyette, dikkat çeken her ikisinde de kalın kaşmir kilot pantolonlu olmaları ama şapka ceket pantolon takım, her ikisinde de aynı kumaştan.

Gel zaman git zaman hangi tarihte Türkiye’ye geldi bilmiyorum ithaldi çünkü: Amerikan Pazarları vardı yabancı malların satıldığı yerlere deniyordu 1969 yılı talebeyiz, Karaköy Salı Pazarı’nda iş merkezi gibi tamamı dükkan Amerikan Pazarı neler var neler. Ütü istemez, bir ay yıkamasan da olur, eskimez, aşınmaz, buruşmaz, kolay kolay yırtılmaz, kirden pastan tahta gibi olur kirlendiğini göstermez, kokar mıydı hatırlamıyorum. Gençlik hevesi, kimselerde yok, havası var, İstanbul harici yani taşra da hiç yok. Amerikan Pazarı denilen bu yerden alırdık genciz de yakıştığı gibi kim yıkayıp ütüleyecek pantolonu. Bekarlık. Biraz eskidi mi Manisa’ya geldiğimizde yakınlarımıza verirdik, yenisini alır tekrar giyerdik. Arka cebin birinde kırmızı etiketinde Lewis yazardı. En havalısı da buydu. Lewis yazması. Kaç yılına kadar kot pantolon giydim hatırlamıyorum. Öyle ya bir zaman sonra bırakmak lazım hem iş, hem makam, mevki, hem de yaş icabı. Bıraktım da zaten. Öyle güzel kumaşlar çıktı ki kotla çapaya mı gideceğiz? Yoksa amerikan kovboyları gibi sürü mü güdeceğiz?

Biz bıraktık başkaları aldı hem de ne almak her bedendekiler; 36-46-56-66, 106 var mı? Yoksa da giyilince öyle gözüküyor. Kadın, erkek, yaşlı, müdür, amir, memur, iş adamı, fakir makir, artiz martiz, herkes benim talebeliğimde ki gibi tahta olmuş hala giyiyorlar.

Konuşmacı çıkıyor kürsüye üstte ceket altta kot, şarkıcı çıkıyor sahneye üstte faniladan bozma tişört altta kot, müdür makam koltuğundan masanın arkasından kalkıyor anaaa kot, kabzımal küfesi gibi olmuş kot, ödül töreni her ne konusu olursa olsun adı okunuyor sahneye çağrılıyor en gururlu anı salondakileri takmaz tavrı andıran akordeon gibi olmuş kot.

Bizi bu kotlar bozdu.

Biz ceket iliklemeyi, pantolon ütüsünü, takım elbiseyi, tiril tiril giyinmeyi, giyilecek yerleri bilerek büyüdük. Şimdilerde saygı tartışılıyor; giyim kuşam, kot mot, sigara migara, oturup kalkma, çak çak sakız çiğneme, bunlarla saygı mı olurmuş? Olan olmuş artık.

Şimdikiler saygısız mı? Ben öyle bir şey mi dedim?

Bari yırtığından olmasın.

BİR HASIRLIK YER AMA ASIRLARA SERİLİYOR.

Bir bir geçmiyor aklımdan unuttum geçenleri. Bir daha gelmek ister misin diyorlar dünyaya? Kim isterse gelsin tadı mı var, tuzu mu? Zengini aynı teranede, fakiri her gece meyhanede, garipler kuytu köşelerde, her şeyi de olsa nasipsizler, geçimsizler topu bi yerde.

Nesine kanıyoruz? Nesine dönüyor fırdolayı geceler gündüze, gündüzler geceye? Taze başlangıçmış her sabah, gün yeniden doğuyormuş. Sen külahıma anlat bunları boş laf geceden kalanlar gündüz ağarınca gözüküyor. Bir öncekiler şimdi önüne geliyor. Hiçbir şeyin yeniden doğduğu, taze başlangıçlar yaptığı felan yok. Çocukluğun safiymiş günahsızmış. Senden öncekiler unutulmamış, defter diyorlar yazmışlar iyi de sana okutturuyorlar. Uygulamayı sana yaptırıyorlar hani safilik. Dünyadan bi haberken öyle yazılar yazmışlar ki oku bakalım A, oku bakayım… öğretiyorlar hem de 29 harften fazlasını.
Bizden sonrakileri düşünerek bakmak lâzım dünyaya, benden sonra ki tufan olmaz, öbür tarafta da tufan var.

Ne ektiysen onu biçtiriyorlar, hem sana hem senden sonrakilere.

Arada bi parmak bal, sarkık dudaklar taban simidi olsa da çok geçmeden sümüğünü çekersin. Göz görür gönül katlanamaz anı geldiğinde; gözler ağlamak içindir, hem de iki tane çaybaşı deresi gibi çağıldasın diye. Hadi ağlamadın diyelim içine akıtırsın gömleğinin içine değil taaa derinlere içine, ayak tabanlarından çıksın diye beklersin içerde kalır birikir birikir bi yerleri çürütür gam olur, tasa olur, yasa boğulur, kaygı, kuşku olur, dert olur… olur da olur.
Hastalık ustalık ilaç doktor kâr etmez merhem olmaya, ‘binayı nem insanı gam çürütür’. Teselliler bu zamanlar için duygularımızın literatürüne girmiştir. Çok geçmez yalnızlığın başbaşalığında afakanlar basar.

Her şeye rağmen gülen tarafı da vardır dünyanın, akılda kalanlar üzüntülerden azdır.

Sevinçler kısa sürer, büyüsün sürsün gitsin diye paylaşılsın derler. Düğünler, doğum günleri, ve benzeri, onun için kalabalık olur. Görüntüler kaydedilir, fotoğraflanır boy boy pozlar feyslere yüklenir, tivit atılır, yeni yoğunlaşmaya başlandı instagrama gönderilir. Sosyal sitelerde ki paylaş butonu budur paylaş ki namın yürüsün. Sosyal medya diyorlar sen paylaşıyorsun onlar semiriyorlar büyüyen onların banka hesapları bizimse namımız!

Sevinçleri paylaşan siteler giderek artıyor yenileri de eklenecek gibi gözüküyor, üzüntüleri paylaşan olmaz. Bazıları sırtını sıvazlar süslü laflar eder. “Dünyanın sonu mu canım? Adammm sen de” “Kavanoz dipli dünya”. Bunlar biz bizeyken söylenir paylaştığınızda bu da literatürümüze dedikodu diye girmiştir. Zaten senden sonra ki köşede paylaşılır ilk karşılaşılanla.
Kimisi üzülür gibi yapsa da “eeeee çok olmuştu” “neydi afralar tafralar havalar? Senden büyük…” Bu laflar paylaşılır ama sosyal medyaya düşmez.

Evet üç günlük ömürde insan oğlu doğar, yaşar, ölür.
Üç günlük dünyada dünyanın her lezzetini tadımlık bir şekilde tadar insanoğlu. Her ne herze yerse onun tadı damakta kalır.
Acıyı da tatlıyı da içinizde hissedersiniz; acının adresi belli değildir. Sormaz. Bi yerlere yuvalanır buna tıp literatüründe virüs diyorlar. Tatlı kalbimizdedir. Uykularınız kaçmaz, sabah zinde kalkarsınız. Sıkıntılar olsa da teğet geçer. Dünyayı hafife alır assoliste bağlarsınız. Dünya size değil ama siz dünyaya kalbinizi açarsınız, bu literatürde değil gönüllerdedir.

BU DA HOŞGÖRÜDÜR.

DÜNYA SALTANATI

Bir fasl-ı baharın sonumu bu, nedir bu toz duman
Görmek için cihanı bilmek için insanı ol zerre-i umman
Olmak bilmek yetmez mi bu ne menem işdir pek yaman
Gülen eyyam, giden eyyam, geçen fasl-ı zaman.

Ölçemez mecid mecid bezleri endamına serse
Bir pakin endazeyi Gül-ü ruhsarına verse
Bir Gül icin bülbül figan-ı ahüzar eylese
Gonca-ı şeb-i nem kurur ateş-i püryan gelse.

Geçti nevbahar-ı ömrün, son demleridir bu.
Gülistan-ı ruhsarın sonu hazan-ı ruhsattır bu.
Bir şem-i, dem-i, mutlak-i ömrün hüsranıdır bu.
Dünya saltanatı, meth-ü senanın sonudur bu.

DOLMABAHÇE CAMİSİ…


Talebeliğimde 1970’li yıllar Nişantaşı Valide Çeşme’de talebe evimiz. Olayların patladığı zamanlar bir gün eğitim, bir ay taş sopa tatbikatı. Manisa’ya dönsen ya açılırsa, dönmesen cepten ye iç. Öğretimin pratik,eğitimin teorik günleri. 1965-70 arası İstanbul’un şimdiye göre nostalji halinin son demleri. Fotoğraflara bakıyorum da ne günlermiş demeden edemiyorum.

O devirde talebelik garibanlık İstanbul da öyle. 55-56 model Chevrolet, 7 kişilik yuvarlak çamurluklu Fordlar, Taksim’in taksim olduğu Ford taksi değnekçilerinin beş dakkada Beştaş, Eminönüeminönü diye çığırdığı meydandan (şimdi kupkuru bir alan oldu, başıboş gezen insanlar; bir araya geldiklerinde gezi Parkı dağıldıklarında biber gazı meydanı oldu). Boynuzlu troleybüsler ile Fatih’de hukukta okuyan arkadaşlarımı ziyarete gittiğim de dönerken yürüyerek (şimdi çivisi mi çıktı her gün yeni yeni projeler çiziliyor) Beyazıt Meydanı’ndan, mimarlık dergilerini taramak için sahaflara, kapalı çarşıya biraz daha uzayınca Mısır Çarşısı, Galata Köprüsü’nden Karaköy’de ki Kalem Kırtasiye’ye mutlaka uğrar Crand’ache kalemlerine bakar param varsa koleksiyonu tamamlamaya çalışırdım.


Yürüyerek Dolmabahçe’ye gidiyorum, o zamanın sloganıydı “sokaklar yürümekle aşınmaz” o anlamda yürümezdim tabii, 25 krş otobüs parasını kar sayardım. Kabataş İskelesi’nden sonra Dolmabahçe Meydanı’nda mola verirdim.


Dolmabahçe Meydan’ı otopark olarak kullanılırdı. Kabataş set üstünün altında İnönü stadına yakın gazhane yokuşunun başlangıcında motosikletliler takımının sık sık toplandığı bizim de gençlik hevesimiz olan motorcuları model model motorları tarihi niteliği olan kafede onları seyrederken dinlenir bazı Cuma günleri Dolmabahçe Camisi’ne Cuma Namazına gittiğimde namaz vaktini burada beklerdim.


Dolmabahçe Camisi: Gümüşsuyu, Taksim, Beyoğlu, Harbiye gibi iş merkezlerine yakın olduğu için Cuma namazında caminin cemaati çok kalabalık olurdu. Asıl kalabalık olmasının sebebi, caminin boğaza karşı olması, iş merkezlerine yakın olması değil hocanın Cuma hutbesiydi. Cuma hutbesinde hocanın kağıttan okumayıp irticalen anlattıklarıydı. Güncel konulara değinir insanî ilişkilerde ki davranış ve düzeni islâmî açıdan anlatmasıydı.
Kağıttan okumayı merkezi yayın olarak adlandırılıyorduk o zamanlar. Cuma günleri hocalarımızın ellerinde bazen A4 kağıdı büyüklüğünde bazılarında dörtte bir büyüklüğünde kağıtlar gırgırgır okunurdu. Bu okunanlar bir kaçının haricinde tüm camilerimizde aynıydı. Sene 1969, 45-50 sene geçmiş zamanımıza kadar.


19 yaşında delikanlı fakülteyi bitirdi, mimar oldu hem de 41 yıldan beri mimarlık yapıyor, iki çocuk dört torun sahibi. Bir çok yakını arkadaşı bu dünyadan göçtü gitti. Manisa 45.000 nüfustan 400.000 nüfusa ulaştı. İstanbul 1.5 milyondan 15 milyon oldu. Anlattığım 70’li yıllarda ki delikanlı Manisa’da ki ailesiyle konuşmak için postaneden telefonu sabahtan yazdırınca öğleden sonra konuşabiliyordu.
O delikanlı 65 yaşında cebinde 25 yıldan beri cep telefonu var şimdi internetten torunları ile görüntülü konuşuyor. Aydınger kağıdına graphos kalemi ve Te cetveli ile çizdiği projelerini bilgisayarda bilgisayar programı Autocad kullanarak çiziyor. Kısacası; yani hem dünya hem ülkemiz nereden nereye geldi. Onlar gelmedi insanlar yaşayarak, zamana uyarak getirdi. Milenyum Çağı diyorlar. Dünya değişti. Hocaların elinden şu kağıt düşmedi. Kağıt aynı A4. Okunanlar aynı, hutbeler aynı. müslümanlığın ilk yıllarına ait hikayeler bile aynı…


Anlatıyor Hüseyin Hoca, başlıklar:
-Bize neler oluyor ki?
-Eleştirirken genelleme yapmayalım.
-Kişiyi değil yanlışı düzeltelim.
-Eğitim mi eğilmek mi?
-Çocuğun bir yanlışını görüp bu çocuktan adam olmaz demenin yanlışlığını anlatıyor.
-O kadar iyi hallerini söyledikten sonra “ama” dememeyi anlatıyor.
Anlatıyor da anlatıyor, o anlattıkça her Cuma 1969 Dolmabahçe Camisi gibi 2015 mescidi dolup taşıyor.

Beşeri, içtimai hayata, edep ve davranışlara dair anlatılacak o kadar çok konu var ki, anlatıyor da anlatıyor. A4’lere sığmaz.


Değişen Türkiye’de değişmeyen; Cuma’da ki hutbeler, hutbelerde ki hikayeler, merkezi yayından A4’kiler…