
Biri 76 diğeri 74 en küçüğü 68 o da yetmişe gelmiş. Bunlar anamın çocukları. En küçüğü benim. Bana anam küçümen der, dayım rahmetli tüyü bozuk, rahmetli babam hepimize ismen hitap eder anama hu derdi. Evin en tavizkârı bendim yani babamın yanında pek rahattım. Abimler, babam nasihat etmese bağırıp çağırmasa, söylemese de, babama çok saygılılardı. Anam öğretmiş olmalı. Anam okuma yazma bilmez ama ortanca oğlu Zeki abim, Kars’a askerliğe gittiğinde ona mektup yazmak için yazmayı öğrenmişti. Askerlik bitip de mektup yazacak kalmayınca unutmuştu yazmayı da ama çok akıllıdır. Okusaydın avukat olurmuşsun derdi babam. Çok güzel ve lezzetli yemek yapardı. Babamın her öğle dükkandan eve yemeğe gelmesi bundandı her halde tam 12.30 yemek vaktimizdi. Çok önceleri yer sofrasında ki yemeklerimizde babamın yanı benim yerimdi, bir kolum babamın dizine dayanmış vaziyette oradan abimlere laf yetiştirirdim. Masa devrinde de yanı benimdi ama biraz daha büyümüş dayaklık olmuş olduğumdan pek fazla bulaşmazdım bizimkilere.
Şimdi kalabalığız tabii üç gelin geldi eskitemediler anamı! Şaka bir yana her biri mütevazi, gelin gibi salınanı yok, koşturan çok anama. Torunlar sıralanınca anama da iş düştü işi gücü bıraktı hayatı bunlar oldu. Büyüdü tabii onlarda kırkına gelen var aralarında hatta geçen bile. Bazen annemi yalnız oturur gördüğümde “Ohhh keyfin beyde yok, dünya ile işin de yok ne güzel” dediğimde. “Ooooo sen öyle zannet; sizleri düşün, torunları düşün, torunlarımın çocuklarını düşün, biter mi tasalar dünyada, ah yavrum ah.” İlkokula giderken hemen evimizin karşı sırasında Muratgermen, caddeyi geçiyorum her sabah “Sağa sola bak” diye tembihlerdi. Şimdi her sabah uğrarım yanına arkamdan seslenir “Oku üfle.”
![]()
Benim torunlar oyuncakları onun katına taşımışlar büyük odaya yığmışlar yayılıyorlar oynarken anam da yanlarına oturuyor seyrediyor. Oyun uzadı mı “Hadi dersinize, yeter, yarın yine oynarsınız.”
Eh be anacım, ben okulluyken sabah namazında uyandırır yatağımın yanında namazını kılar ben de ev soğuk diye yataktan çıkmaz yorgan üzerimde kitabımı okur çalışırdım, bazen dalar uyuklardım anam nöbette “Azmiii” diye uyandırırdı, şimdi sıra benim torunlarda ama daha kibar vaziyette.
En üstümüzde annem, hemen altında torunu ve benim torunlar abimlerde hep beraber aynı apartmandayız. Benimkiler annemi çok seviyorlar, onlar için sığınılacak bir liman, küçük torunum şimdi yedisinde daha küçükken bababa diyordu, babaanne de dediğimizde babaannemle karışıyor derdi. Büyük babaanne diyorlar, emekli aylığından harçlıkları var. Onlar da ay başını bekliyorlar, özel günlerin haricinde süslendiler de el öpmeğe gittiler mi ikramiye bile var.
Onlar ömür veriyor anama bir gün görmedi mi bana soruyor napıyorlar diye. Yaşam iksiri, ilaç olmuş bizim ufaklıklar ilaç saati gelmiş diyorum gönderiyorum ufaklıkları. Anam ilaç falan içmez yıllarca balık yağı kaşıkladı şimdi de toz kekik yiyor kaşık kaşık. 70’e yaklaşan 80’ne yaklaşanlar var çocuklarından ikisi by pass oldu biri ben, ilacın ganisi her birimizde, anam “İhmal etmeyin ilaçlarınızı” tembihlerinde. Çocukları üçüncü baharı yaşarken saymadım kaç yıl oldu hatta kaç bahar. Arnavutluk’tan gelmiş 5-6 yaşlarında Atatürk Manisa’ya geldiğinde görmeğe gitmiş istasyona, bunlardan yaşını çıkarmaya çalışıyoruz. Atatürk’ü görmüş, Cumhuriyet’i görmüş, gün görmüş aynı zamanda “Amann” diyoruz bazen yaşını hesaplayalım derken. Maşallah ile geçiştiriyoruz susarken.

![]()

2006 yılı OSB 4.-5. Kısım projeleri hazırladık bir tek havaalanı yoktu. İçmesuyu, geri dönüşüm sulamasuyu, atıksu, elektrik, telekom fiberoptik kabloları, doğalgaz boruları. Hepsini yerin altına yerleştirdik. Bazılarına akıntı kodu bazılarına basınç yerleştirdik. Arıtma tesisine gidecek atıksu bayağı üzdü borular neredeyse toprağın üstünde kalacaktı kilometrelerce yol gitti çok az bir akıntı ile ulaştırdık onu da arıtmaya. Üç derenin ıslahı, kuru pere taş kapladık kuruderelere. 3×3 box ile refüjde ki kanalın derinliği toprak dolgusu uğraşılara rağmen zamanla çöküntülerle yerini belli etti ama ondan haşarılık beklerken o da neticede uslu çıktı. Maskesiz beşler kışın çizmeli çamur diz boyu 4×4’ler traktör gibi her noktaya ulaştık Cumartesi Pazar bile çalıştık. Sonra nöbete bindirdik yaş icabı ben her Cumartesi icapcıydım. Gençlere gezme tatil fırsatı onların hakkıydı.
Üç bekar vardı evlendiremedik dediklerimizin ikizi oldu diğeri beklemede çok geziyorlarda fırsat bulamıyorlar bence. Mustafa emeklilik hesabı yapıyor ama bana göre değerli bir mühendis hiç tembellik yapıpda emekli olmasın OSB’de yapılacak çok iş var. Niye maskesiz bunlar. Havalarda değiller, başları öndeler, vur ağzına al lokmayı ama laf alamazsın, çok konuşmazlar, yinesi iştir kişinin lafa bakılmaz cinsindendirler.
10 sene önce 2007’de bir öğle vakti o zamanda baharın sonuydu herhalde kazaklar falan üzerimizde. Üçpınar’a köfteci Mustafa’ya gitmişiz. Her halde Nokia olmalı fotoğraf çektiğimiz maskesiz olduğumuz için tabii çıkmışız. Ne bilelim bu fotoğrafın on sene sonra karşımıza çıkacağını topladı bizi yaptı yapacağını. Tekin bulmuş.
O zaman feys tivıtır mı var şimdi sosyal medya diyorlar işten güçten sosyal bile değildik. Vatsap’a yüklemiş Tekin fotoğrafı, sözleştik bu telaşlı dünyada ne ki bir öğle yemeği değil mi alt tarafı. Köfteci Mustafa, Üçpınar’da o da zamana uymuş. O zaman sobanın yanında ki masaya oturmuşuz soba yok ama masaya aynı düzen oturduk. Güle güle anılarımızı tazeledik. Tekin serbest çalışıyormuş biz müşteri değiliz ama ağzı laf yapıyor. Diğer üç OSB’li gülücükler saçıyor ben yaşım icabı ağır takılıyorum. Ama bırakmıyorlar ki abi biz seni bisikletle gelirsin sandık diye dalga geçiyorlar. Bisikletin faziletinden bahsettim onlara onlar da alacakmış düşecekler yollara.
Hem konuşuyor hem şapur şupur yiyorduk yemeği. Ne kadar çabuk geçti zaman anlatacağımız çok şey var daha, bi on sene sonrasını bekleyecek zamanımız yok, zaman şimdi paradan kıymetli en azından 68’inde olan benim için. Gün yıl vermedik. Bir sebep buluruz dedik. Sağlık diledik sarıldık birbirimize, şöyle bir defa daha baktık maskesiz yüzlerimize.
Bir torunum Antalya’da beşinci sınıfa gidiyor. Bir vesile ile geçen ay içerisinde Antalya’daydım. Torunum Kerem’e öğretmenleri bir ödev daha doğrusu bunların grubuna bir proje vermiş. Bir apartmanda su tasarrufunu nasıl sağlarız diye.
Duşta şöyle mutfakta böyle yapsınlar dedim olmaz dede dedi. Ben yapacağım ama apartmanın diğer katlarındakiler benim gibi yapmazsa o apartmanda tasarruf sağlanmaz dedi. Doğruydu.
Kısaca: O zaman apartmanın tesisatını değiştirip geri dönüşümde kullanılabilecek vasıfta ki suyu apartmanın yapılacak olan arıtma tesisine göndersinler arıtıp tekrar kullansınlar…
Pahalılık geçim sıkıntısı gelir darlığından bahsederiz ama tasarruf hiç aklımıza gelmez. Akaryakıta zam yapılır yollarda araçlar her hangi bir değişiklik olmaz toplu ulaşım araçlarına rağbet artmaz bir iki gün sonra zamma alışır gideriz.
Fırıncılar ekmeğe taban fiyat istendiklerinde vatandaştan ses çıkmasa da basın ortalığı tetikler bir yaygaradır gider zam yapılmaz ekmeğin gramajı azaltılır. Bu sayede ekmekler sandviç ekmeği kadar oldu. Ama yine aynı basın aynı medya ekmek israfından günde tonlarca ekmeğin çöpe atıldığından bahseder. Tasarruf yine yok.
Elektrik özelleşti bu müesseselerde de fiyatlar biraz da keyfileşti. Faturaya tamir, bakım, zart zurt eklemeleriyle ek külfetler getirildi. Hatta bilmem kaç kilovat saat tasarruf yapıyoruz diye yaz saat uygulaması ile övünürken iki senedir yaz kış saat uygulamasından vazgeçildi. Bu elektrik tasarrufundan vazgeçildi demektir. Bu hükümet israfıydı ama ceremesini vatandaş çekiyor.
Telefonda saatlerce konuşuruz kontür hesabı yapmayız. Bir diğer torunum Alperen kontürüm demiyor kontrolüm diyor. Doğrusu bu olsa gerek konuşmalarımızı kontrollü kullanmalıyız. Kullanıyor muyuz?
Orhan Veli bir şiirinde “Bedava yaşıyoruz” diyor. İsrafa bakınca doğru söylüyormuş. Kullandıklarımız bedava ki! tasarruf yapmıyoruz.
Oysa: 30 seneden beri demeyeyim yapıldığından beri 1089 köyde depolar hiç temizlenmemiş. Çamur dahil her şey var, (Cengiz başkanım söylemekten hicap duyuyor ben yazmaktan) ayrıca paslı borular.
Fosseptiğe akan helalardan sular, sokak boyu her köyde kokular. Bazı köylerde akıllara gelmiş de yapılmış alt yapılar, atık su toplanmış ama derelere akıtılmış pis sular. Çevre kirliliği. Ne köyün yakınından geçebilirsiniz ne içinden, ne de Gediz’in kıyısından.
Daha başkaları da var da yazıya sığmaz hesaba kitaba gelmez. Velhasılı: Depolar temizlendi hala da temizlenmeğe devam ediliyor hatta yenisi yapılıyor. Sular analizlendi. Paslı borular galvanizlendi. Pis sular her yıl yapılan 100-150 köyde kanalizasyon hatlarına bağlandı.
İçmesuyu, kanalizasyonu biten köyler taş kaplama yollara kavuşuyor, çamurdan, tozdan kurtuluyor. Gediz kirlendi deyip oturup ağlaşıyoruz çözüm diye bekleşiyoruz. Kimse el atmıyor laf yapıyor. 13 yakında devreye girecek Manisa merkezle birlikte 14 adet (ki bunlar oarasızlıktan çalıştıralamamış) atıksu arıtma tesisiyle Gedize temiz su bırakılacak.
Yıllarca köylere götürülmemiş hizmetler Manisa Büyükşehir Belediyesi, Maski Genel Müdürlüğü sayesinde Başkan Cengiz Ergün’ün kişisel gayretleriyle ve insanî vicdanı ile yapılıyor. Köylerimizde yaşayan halkımız tüm bu yapılanların farkında, (tabii yatırımlara dur diyen ilçe belediye başkanları da.)
Kirli su, çamurlu yol, fosseptik çukuru; modern çağda Manisa’mızda ki köylerimizin bu durumundan hepimiz utanç duymalıyız.
Su parası ödemeyelim, bedava su kullanalım, olur. Ama o bedava su evimize gelmez. Bırakın suyun analizlerini, depoyu, boruyu, hidroforu, kullandıktan sonra ki arıtma ve arıtmaya giden kanalizasyonu. Belli aralıklar ile bakımı, tamiri, patlağı, çatlağı, sondajlar, artan nüfus ile yeni yatırımlar, yukarıda saydıklarımız nasıl olacak.
Su çok kıymetlimiz ise ki öyle, tasarruf yapacağız.
Ne şar şar akıtacağız ne de şarlayacağız.
…Bizim evimiz okulun karşı sırasında 100 metre ötesindeydi. Çocukluğumun geçtiği atrium plan tipli bahçeli evimizin önünde İzmir caddesine açılan şimdi ki evimizin arsası bulunuyordu. Evimizin planını da belki evimizi inşa eden Hayrettin isminde bir göçmen usta 1950 yılında yapmış. Kerpiçten bahçeli tek katlı çok güzel bir evdi. Altılı kerpiç üreten tahta kalıplı bir alete samanlı ve killi özel çamur doldurulur biraz bekletildikten sonra kalıp çıkarılır yerde kalan çamur bloklar güneşte kurumaya bırakılırdı. Bir müddet sonra yerinden alınır duvar örülürdü. Bir taraftan duvar örülürken bir taraftan da kerpiç dökülürdü. Toprak zeminli yerden 50 cm yüksekçe olan odaların zeminleri, ahşap direkler üzerine karkası hazırlanan kadronlara tahta çakılır rabıta dediğimiz zemin oda tabanı oluşurdu. Ahşap çamur karışımı bu tip evler insan sağlığı açısından çok kullanışlıydı. Ev her yönüyle nefes alıyor bakteri mikrop üretmiyordu.

İşte bu kerpiç evimiz dururken önde ki arsaya üçüncü kata sırtta teneke ile taşınan betonla dökülen dolu tuğla ile 25-30 cm kalınlığında örülen duvarlar ile yığma bir ev yaptık. Bu da kerpiç eve göre %50 nefes alabilen bir evdi.
Bu evimize ben Muratgermen Okulu’na giderken oturmaya başlamıştık. Karşımızda yani caddenin karşı tarafında ben de hatıraları olan komşumuz Rahmetli Hikmet Hanım Teyze’nin evi vardı.
Sakız tipi plan dediğimiz ortasında hayat veya koridorun genişletilmişi salon, oturma odası da denilen, sobanın yandığı ve diğer iki yanında bulunan odaları da ısıttığı bir mahal. Sokaktan caddeden altı yedi basamakla balkonumsu bir sahanlığa çıkılırdı. Sokak kapısı açıldığında dar bir antre ve oradan bu bahsettiğim hayata geçilirdi. Sokak girişinin karşısında camekanlı, arka bahçeye açılan bir kapısı olan bu hayattan bahçeye bakıldığında Hikmet Hanım Teyze’nin meraklı olduğu çiçekleri, bahçeye sığmamış saksılar çiçekleriyle üst üste durur, aralarında yine çok sevdiği kanaryası kafesinde şakır şakır şakırdı. Mahrem olduğu için odalara çocuk yaşıma rağmen girmezdim.
Hikmet Hanım Teyze hatırladığım kadarıyla biz de caddeye bakan yeni evi yaptığımızda taşınmıştı sanki, gün görmüş kadındı. Kış günleri annem ile birlikte eski kazakları söküp ipinden yeni model kazak hırka örerler o örgü modeli çıkarırdı. Bir kızı Balıkesir Eğitim Enstitüsünde öğretmen, bir oğlu da İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu grafikerdi. Bizim yeni evin camekanlı ahşap iki kanatlı bir kapısı vardı. Güneşe baktığı için menteşeleri sık sık yağlanmak isterdi aksi takdirde gıcırdayarak açılırdı. Bu gıcırdamayı duyan Hikmet Hanım Teyze sokak pencerelerinden birini veya sokak kapısını açar “Azmi oğlummm” diye seslenirdi. Mahalle bakkalımız Ahmet bakkaldan ekmek veya ihtiyacı neyse onu aldırmaya gönderirdi. Bu o kadar sık olurdu ki ben bakkala gitmemek için kapıyı ötmesin, gıcırdamasın diye yağlardım, evdekiler bilmezdi. Çocukluk işte. O günler o komşuluklar geri gelse…
İzmir Caddesinde karşılıklı evden birinden kapı gıcırtısının duyulması, inanılacak gibi değil. Bisiklet, at arabası, yaya geçenden başka bir vasıta yok ki. Ezanlar minarelerden okunur, kumruların guguguk ötüşleri öğle sıcağında çocukluk uykularımızda ninni gibi duyulur, annelerimiz evden seslendiğinde sokaktan eve girerdik. Sokak kavgalarında bahçemizde aylarca bağlı kalmış yazın bağa götürdüğümüz köpeğimiz Kocagudo’yu kavga ettiğimiz çocukları korkutmak için zincirinden tutup da çocukların üzerine sürdüğüm de zaptedemez beni sürükler derecesinde koştururdu.
Topraktan humba, ahşaptan toka ipine kaytan derdik. Zeytin dalının çatalından sapanta, traktör iç lastiğinden gıcır yapar kuş vuracağız diye kiremitleri kırardık. Telden yaptığımız arabayı sürerken en sakin halimizdi. Mahalle camimizin müezzini Arif Hoca caminin avlusunda şamata yaptığımızda kovalar kendimizi affettirmek için namaza girerdik, Ramazan aylarında akşamları gizliden çıktığımız minareden maniler söyler, Teravih’de namaza diye camiye gider caminin altını üstüne getirir cemaatin ayakkabılarının birer teklerini diğerleriyle karıştırırdık…
(Kırmızı Köprü’ye haftaya varırız inşallah.)
NOT:Geçen hafta ki yazımızda Muratgermen okulunun yanında ki yazlık sinemayı anlatırken adını sehven ‘Zafer Sineması’ diye yazmışım bu sinemanın adı ‘Yazlık Zevk Sineması’dır.’ Beni uyaran Nurullah Koçlular’a teşekkür ederim.
Sultan Camisi’nden Kırmızı Köprü’ye kadar İzmir Caddesi: Sultan Camisi, Muratgermen İlkokulu, Kırmızı Köprü belli başlı ve günümüze ulaşmayı başarmış yapılar.
Sultan Camisi’nin yanında ki Sultan Parkı dutluktu yaz aylarında bostan pazarı olur at arabalarına piramit şeklinde istiflenmiş kavunlar karpuzlar tane ile değil toptan satılırdı. (Rahmetli babam Kocakumlar Tımarı’nda komşu olduğumuz Malo İsmail’den alırdı bir araba karpuzu babam bilirdi ki Malo İsmail karpuzu sulamaz sulanmayan karpuz lezzetli olur derdi. Şimdi bırakın sulamayı kabağa aşı yapıyorlar karpuzun feleği şaşıyor.) Yaz ayları haricinde toprak zemin olan dutluk rüzgarla toz, kışın yağmurla çamur olurdu. Hani şimdi asfalt diye belediyenin kapısını aşındırıyorlar ya ne gezer iki ana cadde haricinde onlarda paket taş dediğimiz granit taş kaplıydı diğer yolların çoğu toz toprak, asfaltı on yaşına gelince gördük. O zamanda parke taşlı yollar zıplatıyor diye erdim şükür gördüm şükür serdiler asfaltı taşların üstüne.
Bu dutluk alanın kuzeyinde şimdi Sağlık Müzesi olan imaret vardı. Yıkık dökük o zamanlarda her eski eserin etrafında bahçesinde kokar ağaçları mutlaka olurdu. Sanki bi nevi koruyucularıydı bu ağaçlar. Eskiden bu eserleri korumamışlar diye şimdikiler kızıyor. Eski fotoğraflarına bakınca şimdi daha iyi anlıyorum. Yokluk zamanı çingene kiremidi dediğimiz kiremitler bile elde yapılıyor. O kesme taşları usta mı var kim kesip kesip yerine koyacak. Devlet karneyle ekmek dağıtıyor, yol yok su yok kanalizasyon yok, vatandaşına bakamıyor eski eseri kısmış.
Caminin karşısında Saruhan Parkı’nın cadde yönünde 60 yılı öncesine tariflenebilen bir sıra ev, arkada bakımsız yine kokar ağaçlarının yanında selvi çalılık cangıl diyebileceğim girilemez yeşilliğin içinde bakımsız Saruhanbey Türbesi vardı. Kim tanır bilir Saruhanbey’i kitapsarayda ki kitaplardan başka evde orda burda dükkanlarda pek kitap olmaz okul kitaplarını nesilden nesile intikal ettirirdik analarımız kitaba yazma kitabı yırtma yıpratma der bizde aman yıpramasın diye açıp okumazdık! Saruhanbey ve gibileri bize çocuklar için yasaklanan yerlerdi. Hoca takılır, cin çarpar şeytan işer diye çocukları yaklaştırmazdı büyüklerimiz ama onlar çaput bağlamaya giderlerdi.
![]()
Cadde üzerinde ki ev kümesinin bir başkası merdivenlerden çıkarken sol tarafta şimdi ki kuşçular kahvesinin sırasında vardı. (Bu merdivenlerin hemen başlangıcında kollu döküm sokak çeşmesi vardı. Bu sokak çeşmelerinin sokakları yerleri hala hatırımda.) Burada da 60 yılı öncesi rum evi yapı tarzında bir kaç evin önünde kaldırım hak getire taş duvarlı, yoldan giderek yükselen eğreti bir kaldırımı vardı.
Caddeden Sultan Cami’sinden Karaköy’e doğru devam ederken sol tarafında yer yer tek katlı rum evi tarzında evler kalabilmiş hatta imarı olup uygulaması yapılmamış eski plan dokusuna göre dar ve kıvrılarak Adakale’ye çıkan sokakların yanında cadde üzerinde bir çoğu yenilenmiş iki üç katlı evler bulunuyordu. Karşı sırasında Fahriye Hocanımın bahçeli yarım tek kollu merdivenle çıkılan tek katlı bir evi vardı daha düne kadar.
Muratgermen Okulu’nun doğu köşesinde Yazlık Zafer Sineması, yazlık sinemalar içerisinde en düzgünü seyir açısından uygun kotta kademelendirilmiş, planlı projeli bir sinemaydı. En arkada boydan bir sıra locası vardı. Çocuklu aileler buraları tercih eder iki sandalyeyi birleştirerek çocukları yatırıp uyuturlar sinema çıkışı kucakta uyuyan çocuklu aileler birbirlerine filmi tekrar anlatırlardı. Film arasında gazozcu sandalye aralarında ki boşluklarda gezer gazoz alanlara gazoz şişesini duyulsun diye patlatarak açar canı çekenler el kol ile gazozcuyu çağırırlardı. Çiğdem, film seyrederken olmazsa olmazımızdı. Çay bardağı ölçek gazete kağıdı veya miadı dolmuş defter yaprağı külah, çıtlamak serbest. O zamanlarda evlerde patlamış mısır çok yapılırdı bilhassa kış akşamları ama sinemaya götürülmezdi. Çiğdem, gazoz ve sinema triosu ayrıcalık addediliyordu.
Sinemanın yanında ki hala dar (ne garip) sokağı geçince Muratgermen Okulu şimdi ki haliyle diyemeyeceğim cadde cephesinde öğretmenlerin kullandığı peyzajı planlı ağaç, yeşil ve çiçekli bahçesi vardı, öğrencilerin bu bahçeye geçmeleri yasaktı. Cadde kapısından merdivenlerle bahçeye çıkılır okula yine merdivenler ile girilirdi bu merdivenleri mezuniyet veya yıl sonu okul kapanmazdan önce her sınıf fotoğraf çekilmek üzere kullanırdı. Baş öğretmen dediğimiz okul müdürü her fotoğraf karesinde mutlaka olurdu. Arkada öğrencilerin teneffüs, jimnastik dersi yaptığı ortasında muslukları olan şadırvan şeklinde sekizgen planlı bir çeşmesi vardı arka duvara bitişik atölyeler, tuvaletler, depolar bulunurdu…
HAFTAYA KIRMIZI KÖPRÜYE DOĞRU.
Caddeler sokaklar arabalardan hem de çift sıra. Üst üste olamadığından yan yana. Çoğu zaman kaldırımda, baş köşede engelli rampasında. Trafik ihlâlzadeleri altın çağlarını yaşıyorlar. Alışmış kudurmuştan beter, hizaya gelmeleri hem zaman alacak hem zor olacak. Bakkal dükkanını geçmiş marketler, önlerinde üst üste kasalı kasasız 50 nc’ler. Büyükşehir Belediyesi bisiklet yolu yaptı araçlar yola park etmesin diye çin seddi gibi bordürden duvar ördü, oysa ihlâlzadelere meydan verilmese, iki duba bir kesiksiz çizgi ile hallolacaktı.
“Dol kara bakır dol ağzına kadar dol” her yer, dolan dolana yar dolana hergün dolana. Kaldırımlar; Kahve, lokanta, kafe, büfe, hatta çay ocağı, engelli evden çıkmasın, normal olan çer çöp deyip masa sandalye aralarından geçsin. Aralarından geçtiklerimizde palabıyıklar burmalısından, sakal herkes de (memuru işçisi müdüründe bile, nasıl bir özentiyse eskiden koçero derdik dağda gezen bir eşkıya idi adı sakallılara yakıştırılırdı.)

Masa sandalye aralarından geçerken eteğini mi toplayacan, saçını mı? Gözler yerde mahcup bir şekilde sakınarak geçerken önünde sandalye masa çarpar mısın üstüne mi çıkarsın? Geçmesi maharet ister adım başı. Birinden geçtin ya diğerinden geçerken tavlaya ara verilir şöyle bi süzülürsün o arada zar sesi gelmez maşallahlar sıralanır ağız birliği yapmışçasına.
Az ötede ki dükkanda iç çamaşırları boynuna geçer, bazılarında pantolonlar bacağına, çoraplar ayağına geçer sakınmasan. Dondurmacısı kaşığın sapını gözüne sokar, kebapçısı tereyağını ocak yerine üstüne saçar. Dönerler, dönmezler, kızarmış piliç, şişte kokoriç, ramazan günü başına iç açar, 60 gün kefareti tutar. Manav dükkanı mı perşembe tezgahı mı? ‘Seç seç al’ çığırtkanlığı çabası. Bazılarında ‘elleme abla’ azarları. Halıcı bile ruloları dik dik koymuş taşınıyor sanırsın dükkan boşalmış, şeytan diyor yatır ruloları yuvarla, alt sokaktan toplasın. Parklar çoluk çocuk koşsun eğlensin koca gün hatta hafta evde patlamışlar bir hava alsınlar… Ne mümkün masa sandalye, her yan şınanay yavrum şına şınanay.
Tam selamete çıktım derken simitçi kahveci gazozcu.
Çarşılarımızın esnafın ahi kültürü geleneğiyle övünürüz. Ne zaman? Esnaf odaları ahilik bayramını kutlarken. Başda kukuleta cübbe yerlere kadar, bir eda, binbir ahkam. Hele şöyle bir ağız oynatıp oynatıp dudak şapırdatması yok mu fermanvari şekil alan ahi baba, fütüvvetnameyi okur. “Yarından tezi yok her yana yayıla, halka geçid verilmez oluna, işler böyle daha bereketli ola, zabıtalar yok ola.”
Dayanışma, birlik, kaynaşma, bir olma, toplumsal hasletlerimiz! sirayet etmiş her yanımıza. Parklarımız: Önce büfe, büyüt naylondan kafe, yemek ver bistro, yürüyüş yolları beton parke, salıncak tahterevalli bir köşe, fitness aletleri diğer köşe, hemen peyzaj proje, bodur ağaç, gölgelik tente. Her yere taş döşe. Yeşil nerede?
Dolan kara bakır kalaysız, ortalık sağlıksız, bozulan psikolojimiz, beden ve akıl sağlığımız… Herkes diyetisyen, sporcu pratisyen, sağlık için spor, beslenme, diyet, organik gıda, vejetaryen; maydanoz roka marul, havuç, brokoli yemeli.
Tavşan gibi beslen aslan gibi kükre, olur mu? Olmaz tabii.
Kimin sesi çıkıyor bu çarpık düzene? Kimsenin sesi çıkmaz tabii.
-Aaaaa buraya kadar bununla mı geldin?
Bir başka biri.
-Çok iyi ama yaaa.
Bir diğeri.
-Devamlı kullanıyor musun?
Başkası.
-Ben de alacağım.
Son cümle ekseri bu oluyor ‘Ben de alacağım.’ Ufaktan ufaktan yönetim kurulu, arkadaş, dost toplantılarına gitmeye başladım bisiklet ile. İyi de oluyor. Biraz da bizim otopark yani Karaköy otoparkı bakıma alındı ondan dolayı, her halde 15 güne biter. Hal böyle olunca arabaya yer bulunca kıpırdatmıyorum. Geçenlerde arabayı kullanmam icabetti beyaz araba gri olmuş kapısını tutamadım ceketimin eteklerini topladım da bindim. Trafik durdursa haklı ne rengi belli ne görüş açısı net. Eğitim öyle böyle oluyor da! ‘otopark şart.’ Yok mu? Var. Kullanılıyor mu? Arabanın rengi değişiyor, onunla da kalmıyor sağı solu çiziliyor, bazen yamuluyor ama yine de otoparkın kapısına kadar gelip kapının önüne park ediyoruz içeriye girmiyoruz. Kullanmıyoruz. Üç yıkama parasına bir aylık otopark. Kaporta doğrultmasına bir yıllık abonelik.
Yakında elektrikli otobüsler toplu ulaşımda kullanılacak. Uçak uçak. O kadar rahat. Telefonunu şarj et oturduğun yerden, al kitabını geç arkaya bak keyfine. Gittiğin yerde park yeri arama derdi yok, stres yok, trafik canavarı yok, magandası hiç yok. Ne çakarı ne sireni var ama tercihli yolu var. “Oğlum 5 numara ne zaman gelecek” Bak telefonuna (zaten elinde) “Beş dakka sonra teyzecim.” Şak, beş dakika sonra elektrikli bısss kapıyı açıyor sana doğru reverans yapar gibi eğiliyor. B uyrun der gibi. Trafiğe girmek yok. Konfordan rahatsız mı oldun, keyfini mi kaçırdılar ara büyükşehir ulaşım işlerini.
Özel arabanla gidiyorsun biri çarptı. “Bırak gideyim” “Olmaz, sen git, gitmem.” Trafik rapor, sigorta anafor ne uğraşacaksın. Bir başka lüksünüz daha var elektrikli otobüsün önünde bisiklet askılığı var. Durağa kadar gel veya yoruldun bi durakta otobüsü bekle koy bisikleti askılığa. İneceksin, sol sinyal yok bas kırmızı ineceğim düğmesine (parmaklar cep telefonundan zaten alışık tıklamaya) otobüs duruyor bisikleti al askılıktan başla pedallamaya. Bundan güzeli şam da kayısı veya bundan konforlusu Manisa Büyükşehir Belediyesi elektrikli otobosu.
Cuma günü Cumhurbaşkanı geldiğinde: Doğu, Cumhuriyet, M.Kemalpaşa caddeleri çarşıda yollar, caddeler boşaltıldı, üç büyük otopark tam otomatik de dahil onlarda boşaltıldı, karaköy otoparkı zaten tadilatta. Ama hiç bir arabayı üst üste görmedim. Bu kadar araba nereye gitti? Üstelik otoparklar da kapalıydı.
Arabanıza ihtiyaç var düğüne derneğe gezmeye gideceksin. Otopark evinize uzak mı? Atla bisiklete otoparka kadar pedalla bırak bisikleti al arabanı. Evde hanım hazırlanıp kapıya çıkıncaya kadar bekleme stresin yok. Bisikletle otoparka gittin gevşedin, bütün gülücükler dudaklarında, mutluluk rüzgarları bedenini sararken, heyecan, neşe. Benlik kimlik bi kenarda. Arabayı alıp evin önüne geldin hanımınız daha bi güzel gözükecek inanın. Neden? Kapıdan çıkmayı bekledin sıkıldın, araba toz toprak içinde utandın, veya uzağa parkettin yürü yürü; üşüdün, ıslandın, terledin dört mevsim sıkıntı, bir de sürttürmüşler gel de keyifli ol. Bi kantar surat ne o düğüne gidiyorsun. Kaşlar çatık arabada çoluk çocuk babam haşlayacak diye pusmuş ne o seyahate çıkıyorsun. Asabiyetin duvarlarını tırmanırken toplantıya giriyorsun ne konuşacağın hatırında ne üyeler ile diyaloğun ayarında.
Bir üye gülüyor bisikleti var. Bir başkası düğünde kuğu gibi uçuyor dans ederken düşünüyorsun uzak yakın dememiş bisiklet ile otoparkı var. Seyahatte yanından geçen bisikletleri bagaja asılmış arabada, çoluk çocuk herkes gülücükler atıyor mutluluk selamı veriyorlar size, asılmış yüzünüze. Neden diye düşünüyorsun. Arabasında bisikletleri var.
Bisiklet sükûnet demek, bisiklet huzur demek, bisiklet insancıl olmak, sevecen olmak, selamlamak demek. Yolda kalana yardıma koşmak. Neşe kaynağı, beden sağlığı, ruh dinginliği, eksersiz, spor, rahatlama, farklı olmak, kentli medeni, komşuna komşu olmak demek.
Anlatmayayım bisiklet kullandığınızda farkına varacaksınız doğru söylediğimin. Yaa adam bisikletiyle karşı yolda sen de bisikletinle bu tarafta gidiyorsun selam vermek için sesleniyor, el sallıyor. Torunlar iki bisikletli gördü mü, gülerek “Dede bunlar senin arkadaşın mı” diyorlar.
Ben her hangi bir araçtan el sallayıp selam vereni son olarak Avrupa’da görmüştüm, şimdi bisikletlilerde.
MİMAR ADİL AYGÜL
Eskiler anlatırken “Yıl bilmem kaç, kıtlık yılları” diye başlarlar. Kıtlık yılları değil, bolluk da yok, kıskançlık hiç yok, gösteriş ispanyol paça pantolondan öte değil. Ama dostluk, bereket, mutlulukların bol olduğu, iki dikişlerin arkasından gelen aşık oluşlarımızda ki koro halindeki şarkılar, büyükler zaten yoktu, küçük şeylerin paylaşıldığı, sevinçler, arkadaşlıklar ve daha nice insani duyguların harman olduğu yıllar.

Ben, Zafer Ünal, İstanbul’dan dönüşümüzün ilk yılları 1976, kendimize eski bürolarımızın yerine yeni ve özel büro arıyoruz. Ana cadde olsun bir arada olalım istiyoruz. Pomakların Mustafa Kemalpaşa Caddesinde fırınlarının yanında şehir oteli var. Altında ki köşe dükkanda yıllarca kiracı olan Güneş Kollektif şirketi var otomobil lastiği satıyordu. Biz otele talip olduk. Pomak Sedat abiyle görüştük o zamanlar Sedat abiyle arkadaş gibiydik. “Tamam ama Azmi oranın çok işi var” biz yapacağız dedim. Başladık, otel katı büyük olduğu için diğer odalara da kiracı lazım Ömer Bulur ile Mimarlar Odası Temsilciliğimizi de aldık yanımıza gece bile çalışıyorduk duvarlar yıkıldı kendimize göre yeni duvarlar örüldü molozlar taşındı sonunda yaptık bürolarımızı. Adil hiç tadilat istemeyen asma kat gibi olan bir odaya yerleşmişti yukarı çıkıp inerken Adil’e selam veriyor onun öyle indi çıktısı olmadığı için arada bir yukarı uğrardı. Her birimiz aynı meslekten olmamıza rağmen rekabet yoktu aramızda. Yıllarca sürdü ne zaman ki ana caddeden girişin olduğu genişçe hol bozulup dükkan diye kiraya verilince bizim giriş kapısı şimdi sevgi yolu dediğimiz sokaktan biraz da labirent gibi olan yan kapıdan girer ama çıkar olamaz olduk. Yukarının, ofislerimizin havası kaçınca bizlerde dağıldık. Herkes işinde gücündeyken 1994’te Zafer Ünal’dan sonra ki dönemde Adil Aygül belediye başkanı oldu. Bi beş sene geçti 1999 yılı belediye seçimleri geldi. O Anavatan’dan tekrar aday oldu. Ben de MHP’den adaydım. Seçim çalışmalarında büyükleri ziyarete gittiğimde Ersan Atılgan abi “yaa Azmi. Adil iyi çocuk, efendi, güler yüzlü eee park bahçe çiçeklerde yaptı biraz şansın yok gibi” demişti. Dediği gibi de oldu.
İki dönem güler yüzüyle, dürüstlüğü ile (özel işi olanlar belediyenin fotokopi makinasından fotokopi dahi çektirmezmiş) belediye başkanlığı yaptı. Eski para geçiyordu o zamanlar belediye kasasında 4 trilyon para bıraktı diyorlardı ondan sonra ki belediye 96 milyon borç bırakmıştı.
En son, oğlum Batuhan söyledi. Kayınvalidesinin evini yapacak. “Adil amca eski evi istersen Cumartesi Pazar yıkabiliriz” demiş. O da “Batuhan Salı olsa nolur çarşamba olsa n lur acelemiz mi var”
Öyle ya Adil kardeşim meslektaşım, acelemiz mi var? Dünya işi bugün olmazsa yarın olur, sen yapmazsan ben yapmazsam bir yapan elbet bulunur.
Bulunur elbet ama, gidenin yeri boş kalıyor. Mekânın Cennet olsun.
Dünyada başına felaket gelmeyen ülke yok gibi. İnsanlığın kaderi ile bir canlı olan dünya aynı kaderi üzerinde yaşayan canlılarla paylaşıyor. Depremler, sel felaketleri, toprak kaymaları gibi doğa güçleri dediğimiz dünyanın yaşadığı felaketler ve dünyanın bu güçlerle değişime uğraması; tepeler eriyor, denizler çekiliyor, vadiler kapanıyor, göller kuruyor, dereler yatak değiştiriyor, suları kuruyor, ormanların hazin hikayeleri yangınlarla özdeş oluyor. Bu oluşumlar esnasında bu güçlerin değişime uğrattığı dünyada insanlık felaketler yaşıyor.
Bir de insanlığın meydana getirdiği felaketler var. Savaşlar, barajların yıkılması, kazalar, yangınlar ve buna benzer olaylar.
1945 yılında Hiroşima’ya atılan atom bombasının ısı etkisi 30 km çapında her şeyin yanmasını sağladı. Patlamanın etkisi ile esen alev rüzgarı her yükseltiyi dümdüz etti. Hala acıları devam eden bombanın patlatıldığı gün ulusal matem günü ilan edilip yas tutuluyor.
Buna benzer yıkıntı ve yangın Manisamızın başına gelen bu güne kadar ki en önemli felaket kurtuluş savaşımız esnasında 1919-1922 yıllarında yaşandı. Hep söyler dururuz Manisa’nın ¾’ü yanmış yıkılmıştır diye. Ama gözümüzün önüne getiremeyiz. Ne zaman ki Uşaklı Sayın Haldun Temel Ersan’ın internetten tesbit ettiği: Fransız banker Albert Kahn 1908-1931 yılları arasında ‘Gezegen Arşivi’ oluşturmak amacıyla dünyanın her yerine film ve fotoğraf sanatçıları gönderip de çektirdiği 11-12 Ocak 1923 tarihli yangından sonra ki Manisa fotoğraflarını görünceye kadar.



İçim çekildi, gözlerim doldu, o zaman anladım şehrimizin belleğinin silindiğini. Manisa’mızın yok oluşunun kayboluşunun bir tarihin 150-200 yıllık geç Osmanlı Dönemi’nin Manisa’sı, tarihi yapılar arasında bu yapılarla uyumlu evleri, konakları, şehrin silüetinde birbirine yaslanan yapıları, çingene kiremitli çatıları, cumbalı dar pencereleri, Osmanlı tarihi ile donatılmış muhteşem şehrin geçmişinin silinişini, kaybolan belleğini gözlerimin önüne getirdim. Çekilen acılar, ölümler, tecavüzler, kıyımlar, zulümler tam bir insanlık dramının yaşanmışlıkları.
Her akşam hava karardığında korku sarardı her yanımızı, kapının yanında ki kerpiç duvara astığımız kandili söndü mü diye sık sık kontrol ederdik. Kapıdan ancak başımızı uzatacak kadar endişeli bakışlarla şöyle bir başımızı kaldırır içeri kaçar gibi baş çekişlerimiz ile içeride sessiz ölüm bekleyişinde gibiydik hepimiz. Yunanlı askerin söndürerek provoke ettiği kandilimizi “Yakın” diye uyarmak için taciz edercesine gecenin sessizliğini bastırır şekilde tüfeğinin dipçiği ile gümletirdi ahşap kapımızı. Korku ile kapıyı açan babaannemin araladığı kapıyı iter içeriye girip şöylece kolacan ettiği genç kadın arayışlarında ki saklanışlarımızda ki nefes tutuşlarımız çatlatır derecesindeydi. Kasti söndürülmüş kandili yakmaya çalışan babaannem içeri girdiğinde müjdeli haberi vermişti. “ Siz artık yatın sesinizi de çıkarmayın Mustafa Kemal Uşak’tan yola çıkmış” dediğinde çığlık atasım gelmişti.
Sabah uyandığımızda Yunanlılar da bir telaş başlamış yandaşları rumlar ve bizim soysuzları da aynı telaş kaplamıştı. Sonradan anladığımız görevlendirilmiş düşman askerinin bazıları yangın alayları, ellerinde meşalelerle sekiz on bölgeye ayrılmış güzel Manisa’mızı yakmaya başlamışlar düşman askerinin bir çoğu Manisa’yı boşaltmış İzmir’in yolunu tutmuş, kaçıyorlardı.
Söndürmek için yaşlılarımızın gücü yetmediği gibi çoluk çocuk az sayıda gençle zaten az sayıda kalmış komşularımız ile her yandan yanmaya başlayan ve hızla yükselen alevleri söndüremedik. Camilere, hanlara, taş yapılara sığınırken göz yaşlarımız ve çaresizliğimiz ile, evlerimiz, Manisa’mız yanarken yüreğimiz de dağlanıyordu…
Kurtulduk, kurtuluşumuza erdik, Mustafa Kemal sağolsun, var olsun. Sevinçlerimizi yanık, yıkık Manisa’mızda, kutluyorduk sokaklarımızda. Evimiz yok barkımız yanmış, ümidimiz varlığımız dayanmış.
Evlerimiz yanmış bir kapımız kapanırken bir çok kapı açılmıştı. İstiklâlimiz, 29.Ekim.1923’te Cumhuriyet dediğimiz kapıdan geçmişti.
…
Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını,
Dindirdik memleketin yıllar süren yasını.
Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını.
Bütün dünya öğrendi, Türklüğü saymasını.
Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
1979 yılında Küçük Sanayi Kooperatifinin yönetim kurulu üyeleri ve yöneticiler ile Ankara’ya Sanayi Bakanlığı Küçük Sanayi Siteleri Genel Müdürlüğü’ne gide gele, bıka usana sitenin uygulama projeleri tasdik ettirdik. Yine kapıları aşındırarak 1979 yılı Temmuz ayı olabilir üst yapı ihalesini yaptık.
Manisa’da ki küçük sanayi esnafı belediye zoruyla kooperatife üye olmuş, ama sızlanması devam ediyor. “Manisa’ya bu kadar uzak yere kim gelecek, kim gidecek? Hepimizin işleri bozulur, başka yer mi yok? Bu kadar uzağa gittiniz yer buldunuz” diye.
Birinci kısım olarak 535 işyeri yapılacak o zaman ki parayla(1979) 3,533.000.000.- TL ye ihalesi yapıldı, Manisa’nın en büyük yatırımı idi. Yolu izi kodu olmayan inşaat alanına binaları aplike edip başladık, prefabrik olacak, zeminleri tesviye ediliyor, sıkıştırılıyor, hazır beton yok betonyer ile betonlar karılıyor bloğun ortasına betoniyer teşkilatı kuruluyor oradan 60-70-100 metreye kadar özel beton el arabaları ile beton taşınıyor.
İlk etap da 535 üyesi var 110 m2 den 440 m2 ye kadar büyüklükte 800.000 m2 alana 535+500 işyeri yapılacak. Yapıldı bitti.1.2. Kısım dahil yıl 1993. Tam 16 yıl (kuruluş, yer satın alma, proje hariç) Ben buradan emekli oldum. İşyerleri bittiğinde bir çok üyenin dükkanı miras olarak ailesine kaldı kendileri görememişti, hepsine Allah Rahmet Eylesin. Zaten işyerlerini teslim alanların bir çoğu da emekli olmuştu.
Sanayi Bakanlığı Genel Müdürlüğünden %85 kredi alınıyor %15’ini esnaf ödeyemiyordu. Öyle böyle zar zor da olsa inşaatlar bitirildi 1500-1550 cıvarında esnaf işyeri sahibi oldu o zaman ki yönetim kurulunda; Kooperatif Başkanı Mustafa Çapra, Özer Kayın, Fuat Turhan, Şadi Şuurlu, Sadullah Sallıer, Halil Karabenli, Hasan Yüzgenkaya, Necdet Kırçal, Arif Şimşek, Zelkif Erdoğan, Şeref Yorgancıoğlu (bu üyelerden bazıları rahmetli oldu) vardı.
Hem yer ve hem de işlev olarak organizeye yakınlığından dolayı uygun yer seçimi yapılmıştı. Hala da güncelliğini koruyor, çünkü yakınlarında ayakkabı, konfeksiyon imalatçıları, orta ölçekli sanayi sitesi var. 1000 kişilik camisi, lokanta, yedek parça işyerleri, banka, kahve ve büfe gibi sosyal tesisleri ile inkişaf etmiş ve yerleşmiş oturmuş bir küçük sanayi sitesi.
Manisa Belediyesi olarak 2013 yılında yapılan bakım ve düzenleme (yapıldığından beri hiç ellenmeyen yağmursuyu, içmesuyu, beton yol, spor tesisi, aydınlatma direklerine kadar yapılan) çalışmalarına 5 milyon TL para harcandı ve site yenilendi.
Ayrıca bu alan zamanın Manisa Belediyesi tarafından Keçiliköy ve Bozköylülerin tarla bağ bahçelerinden kamulaştırılarak ayrıldı hem de üst üste metrekaresi 5 liradan kamulaştırıldı. Bahri Sarıtepe (bankalar caddesi) yolunun ayırdığı 75.yıl mahallesinde metrekare bedeli 50 lira iken. Yani yolun solu 5 TL sağı 50 TL.
İnşaat esnasında esnafın ödeyemediği %15 paydan müteahhide biriken borçlarını kooperatif yetkilileri metrekaresi 5 liradan alınan işyeri adalarını küçük sanayi esnafı olmayan kişilere yüksek bir bedelle satarak ödedi.
Sanayi Siteleri Genel Müdürlüğünün 20 yıl vadeli %85 krediyi bir çok esnaf birikmiş düşük faizli taksitlerini enflasyon ile paranın pul olduğu zamanda 20 yılı beklemeden çerez parasına 10-15 yılın taksidini bir seferde ödediler.
Bu bölgenin kamulaştırtılmasında bir çok Manisa’lı vatandaş Manisa’nın çarpık sanayi sitesi yerine modern bir site kazandırılarak Manisa ekonomisine bir katkı sağlaması amacıyla sattı veya istimlak bedeline itiraz etmedi. Şimdi bu iyi niyet ile zamanın Manisa Belediyesi tarafından ucuza kamulaştırılan bu alanı başka amaçla planlayıp pazarlamak haksız bir kazanca çanak tutmaktır.
Manisa Küçük Sanayi Sitesi amacı dışında başka bir maksatla kullanılamaz.
Ancak, kamuya ayrılarak yeşil alan yapılırsa belki. Mesir ve Laleli kentsel dönüşümünde piti piti ayrılmış yeşillerin yerine gerçek bir yeşil alan olarak kullanılabilir.