İçeriğe geç

TAMİRCİ ÇIRAĞI

Haberlerde, ‘Esnafa 500 milyonluk kredi kullandırmışlar:
Akşamın ayazı kırık camlı kapıdan yol buluyor üfürüyor içeriye ıslık çalıyor sanki kırık yerden geçerken. “Gazete yapıştırayım yarın, ufacık yer ama ne soğuk yapıyor içerisini.” İçeride yanık yağ yakan antika gibi bir soba ısınmak için etrafına oturduğunda her tarafının is kokusuna karşılık sırtın buz gibi uzattığın ellerin ısınıyor birazdan onlarda soğuyacak 16-17 anahtarı tutarken. “Kara dönecek galiba iyice ayaza çekti hava hayırlısı olsun yarın yağ idare ederde öbür gün Hasan’ın dükkandan talaş alayım yoksa çırak dahil buz keseceğiz. Bu günlük Allah bereket versin Memet hadi giyin.” Yağdan muşamba olmuş elbiseler çıkarırken zaten kara yüzler eller daha bi kara oluyor düşünceler. Yarın yine soğuk yine donacak ellerim anahtar düşecek elimden tokat ensemde patlayacak ustanın öfkesi soğukla biraz daha acıtacak o da geçen gün arkadaşına dertleniyordu.

“Kapatacağım dükkanı olmuyor, kalfa tutamıyorum çırakla da iş bana düşüyor yıldım yıllardır. Emin çağırıyordu gel yedek şoför ol şehirler arası gidip geliyoruz ihtiyaç var. Onu da çocuklar istemiyor gece gündüzün belli değil gittiğin yerde kalıyor nerede yattığın kalktığın belli değil evden uzak iş değil ama başka çarede yok vergi algı sigorta ay dediğin geliveriyor kira geçen ayı ödeyemedim ikisini nasıl ödeyeceğim. Yok yok Emin’e eh diyeceğim.” 

“Kredi alan arkadaşlar var bizim Nihat zaten iş yok neyle ödeyeceksin? Ona da Ali usta söylemiş ödeyemedi. Ali usta mı ödeyecek? Akılsız. Eve kadar gitmiş hacizciler. Evi bozuldu, eşi boşandı, çocukları da almış karısı anasına gitmiş.”

Sabah yine erkenden açtım dükkanı, her zaman ki gibi. Ustama ustasından nasihatmiş işin bereketi sabahın dermiş. Dün rüzgar düşürmüştü kırık camın yerine koyduğumuz gazete kağıdını usta yapıştırayım diyor yapışkan yok hamurdan yapalım usta dedim unutuyor hamur getirmeyi. Tekrar sokuşturdum gazete kağıdını sobayı yakayım usta gelinceye kadar ısınayım.
Oturdum beklemeye sobada bir önümü bir arkamı ısıtıyor dönüp duruyordum. Işığı yakmadım usta kızıyor ceryan harcama diye karanlık içerisi dışarısı da öyle kış havası. Beklemekten sıkıldım bu kadar geç kalmazdı, sobanın ateşi de azaldı yağ da bitiyor. Kırık camlı kapı açıldı ustam geldi zannettim fırladım uyukladığım sandalyeden düşer gibi.
 

-Memet ustan gelmeyecek kapat dükkanı sen de eve git. Dedi yan dükkanda ki Ahmet abi.

-Neden abi? Dedim.

-Hastalanmış. 

-Abi arabanın sahibi bu gün gelecek arabasını almaya daha işi de bitmedi bu gün bitirecektik. Usta ondan alacağı parayı… 

-Tamam tamam ben burdayım anlatırım sahibine olanları sen kapa git.

Otobüs parasını ustam verirdi olmayınca yaya yürümeye başladım. İki sokak ötede Veli önümü kesti bizim mahalleden arkadaşım.

-Memet, ustan ölmüş len.

ÇALI ÇIRPI DA YAŞ ŞİMDİ…

 
Lodos yağmur getirir, kaç gündür esiyor bazen şiddet derecesinde, uçan çatılar sökülen ağaçlar, yere düşen kiremitler, devrilen bacalar. Nihayet yağmur geldi: Korkunç patlamalar, çatır çatır şimşek çakmalar, bir an her taraf aydınlanırken kılcal led ışıklardan kararmanın ardından gökyüzünün homurtusu ve patlaması. Yağdı yağacak derken bir anda başladı sonra yavaşladı sağanak şekliyle devam etmeğe başladı bugün üçüncü gün.

Yarın Pazartesi Pazarı pazarcılar tezgahlarını açarken yağmur yağmaya devam ediyor. Soğudu hava diyorlardı zaten kırçıl gibi yağıyor insanın yüzüne vurunca acıtıyor. Pazar kamyonetleri yerlerini almış yerleştirilen tezgahlara lahanalar sıralanıyor fazlası tezgahın gerisine, diğerinde patatesler piramit şeklinde her bir pazarcı satacağı sebzeye göre istifliyor tezgahını. Ayaz, yağmur, akşam karanlık.

Dünkü, Horozköy pazarında gün boyu yağan yağmura öfkenin karamsar düşüncesinde yorgun yüzler, sabırlar taşmış, söylenenler bağırışa dönüşmüş söylenenler, anlaşılmaz da kavgaya dönüşür endişesinde yamaklar pür dikkat ama yorgunluk dağıtmış akılları tıkamış kulakları, buğulu gözler zor görüyor artık.

Geç vakit Horozköy pazarından toplanmışlardı daha oranın yorgunluğu bitmeden buraya, kamyonetten indirilmiyor atarcasına sebzelermiş gibi gözükse de bezginlikler, bitmek bilmeyen gayretler savruluyor sabırlarla beraber.

Sabah erken saatte çadırlar açılıyor brandalar geriliyor. Kendi, tezgahı, müşterisi ıslanmasın diye yerleştiriliyor. Yanda ki tezgahın çadırına takılıyor zaten öfkeler akşamdan kalma, sürtüşme itişme tatlıya bağlanıyor alış verişçiler gelmeye başlayınca. 

Şemsiyeliler yanaşamıyor tezgaha pazar arabasını mı tutsun cüzdandan parayı mı çıkarsın, pazarcının doldurduğu torbayı mı alsın? Hepsi de oluyor. Çantalar, arabalar, torbalar, dolmuyor. Pazar diye ayrılmış paralar yetmiyor. “Daha marul almadım.” “Elmada alacaktım.” “Parasızlığın gözü kör olsun.”

Yağmur gün boyu yağdı. Sabırlar taşmış bağırışlarla atılıyor sıkıntılar deşarj oluyor yorgun duygular. “Haydi kalmasın” “Yağmur yağdı böyle oldu” “Gel gel domatese gel” 

Bir akşam daha yapılıyor. Kalanlar toparlanmaya başlanırken büyükçe çuvallı bir kadın, ötede biri daha, birileri daha. Kesilen biçilen atılanları ayıklamakla meşguller. Bir kaç pazarcı tezgahta kalan az bir sebzeyi dağıtıyor. ” Al bunu da al.” Yüzler asık, gönüller kırık, ümitler bitik. Yitik hayatlar, muhtaç insanlar, alayım mı diyen bakışlar. 

Yaşmağı çözülmüş, yağmur saçlarını ıslatmış, uçlarından sular akıyor bir kap yemeklik sebzeye. Akşamın karası bulaşmış ellere, ayaz dumanlı nefeslere. Sudan çıkmış gibi her yanı. Aldırış etmiyor alışmış hastalığa, öksürükler dünyası.

Bir kız çocuğu annesine yardımda o da bir şeyler arıyor anasının her adımında. Sarı ama çamurlu çizmeleri, belki de su dolu içleri. Yağmurdan bacaklarına yapışmış etekleri, gidelim diyor anne üşüdüm kirli kara elleri, koltuk altlarına sokuşturuyor.

Zaten çatı da akmaya başlamıştı yağmurla. Çalı çırpıda yaş şimdi. Nasıl yakacak evde ateşi, ısıtacak bu minicik elleri, çocukken büyümüş bedenleri?

NEDİR BU MEMLEKETİN HALİ

Nedir bu memleketin hali? Bunca terör bunca şehit bunca katliam şeklinde kaza en son şehir içinde bir belediye toplum ulaşım aracı otobüsün 12 kişiyi öldürmesi. Radarla sürat kontrolü yapıyoruz sürat felaket diyoruz şehir içinde kaza 12 ölü yaralılar sakat mı kalır, onlarda ağır yaralı olup akıbetleri Allah korusun ne olur hiç üzerinde durulmuyor yani kalan sağlar konuşulmuyor. Bu memleketin neresi emniyetli bu memleketin neresi güvenli, dağı ayrı ovası ayrı yolu ayrı şehir içi caddesi ayrı, havaalanı bile. 

Bunca sıkıntı bunca üzüntü kaza bela ülkemizin idaresini teslim edeceğimiz siyasetçiler Atatürk’ün meclisinde çığırtkanlık yapıyorlar kavga ediyorlar kavga edip içlerini döküyorlar siyasi konuşma yapan ortalığı ayağa kaldırıyor meclis kapatılıp hadi seçim bölgelerinize halkı kandırmaya körü körüne saplanmış millette gelenleri havaalanında yollarda sokaklarda yerlere yatarcasına karşılıyorlar. Ne yapmışlar ne yapacaklar da bu kadar ilgi. Cehaletten başka bir şey değil. Hem de hiç değil.

Eğitim sezonu açıldı ben olsam çocuğumu devlet okuluna vermem diyenlerle nasıl bir şey bu devlete güven kalmamış ne koruma ne güvenme, ne eğitilme, ne iş, ne aş açısından kime güvenelim gemisini kurtaran kaptan düşüncesiyle yapılan yolsuzluk ve usulsüzlükler meşru hale geldi.

Her okulunu bitiren diplomasını alan resmi kuruma bu resmi kurumlar fabrika mı allah aşkına yapılan iş belli alınacak eleman sayısı belli. Ayrıca verilecek ücret belli bu ücretle geçinmek zor hele çocuk yetiştirmek çok zor onun için ilkokuldan sonra binlerce çocuk orta öğretime gitmiyor. Binlerce öğretmen adayı yıllarca bekletiliyor öyle hale gelmişler ki terörün kucağına bırakılıyor ama allah kerim deyip ölümü göze alıp gidiyorlar. Böyle eğitimden ne hayır gelir. Ülke geleceği için nasıl aydın toplumlar oluşturulur müreffeh toplum yetiştirilir.

Ne tarafından tutsak elimizde kalıyor. Kör topal yarım yamalak nereye kadar gidilebilir.

Üniversitesi ayrı. Yollar yapılıyor alt yapı için dünyanın masrafı yatırımı yapılıyor güzergah değiştiriliyor. Tünel gereksiz olmasına rağmen yapımına başlanıyor yapan firma kimbilir nasılsa işi alıyor sonra zararın neresinden dönülsek kardır deyip işi yarım bırakıyor ar bokuna işe bir başka şekilde devam ediliyor. Bunlar gündeme yansıyanlar ya yansımayanlar yık yap kentsel dönüşüm diye bir şey uydurulmuş yazık bu memleketin paralarına insanlarına evin barkından ediliyorlar kentte neresi dönüşüyor . Sabah saat yedide bir izmir caddesine çıkınız da yolun halini görünüz bu kent yıkıp yapmayla mı dönüşecek yazık hem de çok yazık koyun gibi olmuş güdülüyoruz sürüye katılmasak elden ne gelir ki?

Bir allahın kulu yönetici ya biz nereye gidiyoruz durun bakalım bırakın onu bunu seni beni oturalım şapkamızı önümüze koyalım diyen yok. Bir araya gelmek yok herkes ben bilirim diyor. Televizyonlarda konuşanların hepsi bunları söylüyor laftan ileri gitmiyor. Madem aynı şeyi söylüyor aynı şeyleri biliyoruz neden yapmıyoruz kim yaptırmıyor?

Biz nasıl korunacağız? Adı çelik yelek o dahi kurşun geçiriyor. Korumuyor. 

ALIŞKANLIK PİŞMANLIK

ALIŞKANLIK PİŞMANLIKBoyumdan yüksek ayaklarım yere parmak ucumda basıyor. Abimin bir eli didonda diğeri sepetlikte hem dengeyi sağlıyor hem gidişime yardımcı oluyor hem de arada bir kendime bıraksa da yanı başımda koşuyor. Bir iki kendi başıma bıraktıktan sonra yanımda koşmamaya başlamıştı alıştım diyerek. Düşmelerim göz yaşımın musluklarını açtığında gülerek yanıma gelen ağabeyim hadi kalk bu iş bitiyor alışıyorsun öğreniyorsun diye diye alıştım bisiklete binmeyi. Önceleri bisikletle geçenlere gıpta hatta hayranlıkla bakarken daha sonra hiç yadırgamadım. Kısacası alıştım gitti. 

Lastik bot patlayıp da ölen ilk mültecilerin görüntüsü akşam haberlerinde derin üzüntüye boğmuştu izleyenleri. İkinci üçüncü bot patlayıp da ölenlerin haberleri “Hay Allah yine mi?” Sonrakiler “Ya nereden geliyor bunlar, olacağı bu, yetkililer görmüyor mu?” Daha sonra boğulan mülteciler kabahatli oldu alıştık görüntülere üzülmüyor gelmesinler diye kızıyoruz. 

Bu alışkanlıkla bir akşam yine haber bülteninde ölen mülteci çocuğun sahile vurmuş görüntüleri, çok üzülüyoruz Aylan bebeğe. Bir iki hatta dört çocuğun sahile vurmuş cesetleri Aylan bebek gibi etkilemiyor bizleri hay Allah’tan sonra işimize dönüyoruz.

İnsanın fıtratı bu olsa gerek her şeye üzülse dövünse 60-70-90’nı göremez. Doğu bölgelerimizde ki çatışma haberleri terör olayları da buna benziyor. 

Kurşunlardan kevgire dönmüş duvarlar, roket atarlardan yıkılmış evler, sopaların ucunda ki beyaz bezli ürkek insanlar, göç eden yalnızlıklar, korkunun ne olduğunu bilmese de sinmiş çocuklar, yuvayı dişi kuş yaparmış bitmiş analar, baba eve bakarmış bi topan ekmeğe muhtaç aileler, boş sokaklar, mahalleler, kazılmış hendeklenmiş yollar, feryatlar, figanlar. 

Bir üç beş görüntü haber “Hay Allah ne zaman bitecek bu bela yazık değil mi bu insanlara” alıştıktan sonra meraktan bakılan görüntüler çok sonra içimiz daraldı “kapat şu televizyonu” oysa daha kaybedilen polis, asker şehit haberleri verilmemişti.

DÜZENSİZ DÜZEN

Gazetelerde yazılar: 

Bir yazıda : Dün günlerden  idi camiler doldu taştı, “çok cemaat olduğundan, kaldırımlarda namaz kılındığından, turist falan gelirse (gelsin diye uğraşıyoruz ya,) kaldırımlarda ki insanları görürse dünyada olmayan böyle bir manzara…Kalabalık, cemaat ve camilerin yetmediğinden bahisle yıkalım küçükleri yapalım büyükleri diyen vatandaşlara tercüman olmuş camiler yetmiyor diye yetkililere seslenmiş.” Haklısın ayarlı mesailerden sonra daha da kalabalık olacak.

Bir başka yazı çocuk hastanesi: “Hastalar üst üste kapı önünde şifa arayanlar, Moris Şinaşi’nin göz yaşları, ana babaların feryatları, sırada bekleyen çocukların ağrıları sızıları. Üç belediye, koca büyükşehir Manisa çocuk hastanesi yetmiyor bahçesi araçtan içerisi çocuktan geçilemiyor. Büyük bir çocuk hastanesi yapılsın yetkililer görmüyor mu?” Duysun. Yetkililerin çocukları büyük, onlar büyük hastanesine gidiyor bilmeyebilirler.

Bir başka yazı: Bu yazı bir çok konuya temas etmiş. “Çevre kirliğine akan Gediz, yollara sığmayan araçlara otopark, yıllardır uyandırılamayan derin uykulu Manisa.” (Manisa uyurken uyanık manisalılar…) “Çare taş üstüne taş koyalım.”

Bunlar son iki günde yazılan yazılardan bir kaçı. Bu yazıları haberleri yazanlar hepsi arkadaşlarım. Zaman zaman ben de bu konular üzerinde yazdım. Ama arkadaşlar bunlar yazmakla çizmekle olmuyor, çizmekle olacaksa ben hazırım mesleğim bu. 

Biz millet olarak düzensiz düzene alışığız alıştırdılar, yaşantımız bu. Sokaklar bir karmaşa bir kargaşa çöp kutularından tutun da konteynerlere, panolardan reklam pankartları bez afişlere kadar. Usülsüz parklanmalardan düzensiz trafiğe kadar. Kaçak çatılardan rahatlıkla yapılan gecekondulara kadar. Sırasız kuyruklardan kuyruklu yalanlara kadar. Gelip giden omuz atan bağıran çağıran kavga eden insanlardan (buna da şaşıyorum bu insanlar koca gün nereye gelip gidiyorlar bu araçlar Manisa gibi yerde nereye seyr-ü seferdeler) işgaliyeden yürünmeyen kaldırımlara kadar. Sizin anlayacağınız “Çer çöp” deyip gidiyoruz.

Kaymakamlar, belediyeler, kamu kurumları, büyükşehir olunca üçe katladı. Her bir yetkili kurum bir şeyler yapmanın peşinde bunlara dernekler, sivil toplum kuruluşları, odalar salonlar eklenince her kurumdan ses çıkıyor. O kadar ki işi olmasa da televizyon haberlerine gazete küpürlerine cevap veriyor yorum yapıyorlar. “Ne olacak bu memleketin hali” diyenler hariç. Çok sesli bir koro. Oratoryo diyorlar galiba. Koronun sağından bir ses solundan başka bir ses çıkıyor ama sonunda alkışı alıyorlar. İşte taş üstüne taş koyanlarda böyle, sonunda alkışlıyoruz.

Taşı taşın üstüne koyarken neden koyuyoruz? Taşları üst üste koyduğumuz yer neresi? Bir plan, bir proje, bir proğram var mı? Kimler neye karar veriyor? Yetkililerin birbirlerinden haberleri var mı? Kimler sorumlu? Sınırlar? Sonunda ne oluyor? Olmuyor yıkıyoruz bir daha taş üstüne taş koyuyoruz.
Düzensiz düzen: 

Manisa hastaneler şehri olacak. Ölmez sağ kalırsak.

Büyükşehir Manisa. Yasa değişiyor.

Sanayi üstüne sanayi. İşsizler ordusu.

Siyasiler gidenleri topluyor. Oysa “Kapımız açık” deyip gitmelerine imkan sağlıyorlar.

Çay, rakı…Kaçaklar ülkesi. Kayıp kaçak bedellerini vatandaş ödüyor!

Hormondan yediklerimiz midemizde büyüyor ötenleri bile var. Her gün bir beslenme uzmanı peydahlanıyor. 

Daha binlercesi.

Tüm bunlara kim, ne zaman “Dur” diyecek?

İşte, bizi üzen düzensiz düzen.

KULA’YI PLANSIZ YAPMIŞLAR BİZ PLANLA KORUMAYA ÇALIŞIYORUZ.

Bir büyük masa etrafında plancılar bir araya geldiler, bekliyorlar biri daha gelecek derken geldi ama hala bekliyoruz nihayet son beklenen de geldi. Genç bir hanım bilgisayarından anlatıyor. ekrana bir şeyler yansıtmak istiyor ama bilgisayar mı uyum sağlamıyor biz mi o hanıma ekran mı hepimize. Bilgi işlemciler çağrılıyor, elleyip gidiyorlar küllemesi bize kalıyor, oldu nihayetinde.

Ekrana bir görüntü geldi. Bu nasıl bir yer? Üst üste çatılar sokaklar, havadan bakılan fotoğrafında gözükmüyor sokaklar. Çatısız olanı ekrana yansıttılar parseller gözüküyor. Evlerin yerleri, bahçelerin duvarları, kıvrım kıvrım sokakları, karınca yuvası da böyle olmalı. 

Yeni plancılar böyle eski plansız yerleşimlere karınca plan diyorlar. Hani karınca gider gider durur kıl gibi duyargalarını çevirir de çevirir, hızla öne gider durur, geriler sağa sola fırlar nedense sonra yoluna devam eder. Bir yer gelir yine aynı işler, duyargalar anten, kıl bacaklar motor takılmış gibi döne döne gider her gittiğinin yol olduğunu farz edin. İşte bu yerleşimde böyle. Plan demiyorum karınca plan mı biliyor yolunu biliyor her ne kadar dönse de durup durup nereye gideceğine karar verse de bıraktığı iz yol, yol da plan olur. 

Etrafında evler dar olunca sokaklar birbirine değecek elbet saçaklar o onun üstünde diğeri öbürünün üstünde komşu komşunun külüne muhtaçmış burada komşu komşunun kiremidine muhtaç üstte ki düşse alttakinin üstüne kıracak bir kaç tanesini tamir için kiremit gerekli çatı arasına konur tamir kiremitleri çatıya yakın. Hatta bir fazlası konur komşuya yarasın.

Dar sokak; evler yakın, pencereyi açsan duyulacak sesin, hissedilecek nefesin, görülecek her yerin. Çıkmaların yan tarafına açılır pencereler, sokağı görürsün derinlemesine. Gerçi gizli saklı kaç göç yok kardeş sırdaş her biri birisiyle.

Yukarıdan çatılar aşağıdan kapılar kafesli pencereler karşı karşıyalar. Nar ağaçlı bahçeden çıktın mı evin hayatına, üst kattan uzaklar gözükse de komşu bahçe altındaymış gibidir. Mahalle camisi de öyle. Cami, minare, imam neredeyse namazı bahçede kıldıracak. Acı tatlı gününde, düğününde, komşuluk her şeyiyle. Akşama kına gecesi, sabahına sokakta kazanlar, düğün yemeği. Koca sopa kazanın içinde, her bir komşu alır eline, çevirir alabildiğine.

Keşkek düğün yemeğinde, 

Yardımlaşmadır. 

Dayanışmadır. 

Kula geleneğinde.

Tatlıya bağlanır her şey,

Şekerli pide yendiğinde. 

SABAHA KADAR YIL VAR…

SABAHA

KADAR YIL VAR
Akşamları ticari alanlar boşalıyor konut sahaları araç yığıntısı, sokak cadde kaldırım le ba lep. Ful dolu! (Ne demekse) Gündüz ticari alanlar dolu yani tersi. Merkez ticari bölgede otopark 8 TL (24 saati) şikayet yetmedi gazeteye röportaj. Arabaların yollarına kırmızı halı, sürücülerine balmumu hoş geldiniz partisinin en heyecanlı yerinde aracın camına iliştiriliyor makbuz. 
Akşam ki sokak araları kaldırımlar boşaldı kalsın hazır yerde bulmuşsunuz. Olmaz illa sekizi vereceğim.

Oysa anlatamadık; çarşı araçtan ne kadar temizlenirse vitrinlerin önü açılacak, (niye dükkanların önüne sandalye koyuyorlar araç park etmesin vitrin gözüksün diye.) Vatandaş yaya olarak gezecek gezmek zorunda kalacak. Bizim çarşımız açık AVM gibi, yeni şekliyle forum gibi. Alış veriş artacak. 
Bu bölgede ki esnaf şikayet edeceğine otopark ücretleri arttırılsın diye dilekçe vermeleri gerekir. Ama biz her şeyde olduğu gibi günü kurtarmakla meşgulüz.

Bir de akan trafiği tıkayan zart zurt korna çalmaya sebep olan hatta elini çekmemecesine kadar bağırtan , inip kavgalara sebep olan olaylar var.

8 TL’lik bölgeye bir sıra park edilmiş arada hiç boş yer yok. Market şoklusundan düzünelerce, şoksuz olanı o da binlerce. Günlük tüketilecek yani tüketim tarihli yiyecek tedarik edenler, her gün koca koca kamyonlar marketin önünde, ikinci sıra parkta. Pat yanına deterjan ve kağıtçı gelmiş, ikincinin yanına üçüncü sıra parkta. Pat yanına gelecek patladı sırada bekliyor dördüncüyü yapacak da caddede yer kalmamış, kim? Gazoz meşrubat bedava kapakçıkları biriktirinci. 

Birinci sıraya park etmiş sekizi bayılmış kurallara uymuş, uymayan trafiği aksattığı yetmiyor bi de araçın kasasına kıçını dayamış iş yerinin kızlarıyla makara yumak yapıyor. Sabahın dokuzunda gidiyorlar öğleden sonra bi daha geliyorlar.

Arayan soran yok tedarikçilerin patronlarından başka. 

-Oğlum nerede kaldın?

-Patron, trafik çok yoğundu. 

-Ne trafiği ya senin geçiş üstünlüğün var arabadakiler bozulursa trafik mi verecek parasını?

Bu geçiş üstünlüğü değil ama park etme pervasızlığını nereden buluyorlar? Sabah yedide organize trafik suçu başlıyor. TCDD rayları İzmir Caddesine döşemiş katarları da dizmiş. Bi lokomotifi eksik gerçi onu andıranlar var bacasından değil de ekzosundan kara dumanlar çıkaranlar. Yani yollar yine dolu. 

O zaman bu tedarikçiler sabah altıda marketin önüne gelecek mallarını boşaltacaklar, o saatte çalışan kız falan olmadığı için makara yumakta yok, vınn. Sabah uyku mahmurluğu araçı yüklemek için dörtte iş başı, olmaz mı? Trafikte çareler tükenmez yeter ki isteye gör. O zaman akşam 22.00 bu saatten sonra şehir sizin.

Sabaha kadar dans dans.

SABİHA GÖKÇEN’DE SON ÇAĞRI

Borajet’e son binen yolcuydum. O telaşla güvenlikten geçerken, Ahmet antikacıdan almış olduğu Çanakkale Savaşı madalyalarını o gün bana vermişti. Çantam tarama cihazında kontrol edilirken çantada bunların ne olduğunu anlamayan güvenlikçi madalyaları göğsüme taktırdı. Senin mi? Çalıntı mı? Testinden geçtim. Cihaz yine sinyal verdi senin USB dir dedim. Masaya koydum geçtim. Ötecek bir şey değil ama öttü, kedidir kedi dediler. Yetişmek için koşmaya başladım kapıya. Soruyorum, kimine dayı kimine amca oldum.
Kemeri bağlayacak zaman yok belime dolayacağıma elime doladım bi taraftan pantolonları topluyorum öte taraftan kemer dolandığı yerden çözülmüş koşarken yerlerde sürüklüyormuşum üstüne basıyor uçak bekleyen vicdansızlar, telaşıma alay. 315 dediler en son kapıymış Sabiha’yı tanımam ama tanıştırdılar nefes nefese ter içindeydim. Heyecanıma ver diyemedim.
Zorla bulduğum kapı duvar, Kapıyı değiştirmişler. Bu alanı kamera şakası yapan ekip stüdyo olarak kullanıyor dememe kalmadı ilahi bir ses Borajet yolcuları 311 no’lu kapıya… Allah’tan komşu kapı, kontrol kız “Bizde sizi bekliyorduk” deyince nereden tanıyacak bu Sabiha’nın arkadaşı olmalı dedim. Kimlik yüzüme, bilet elime, geçtim, nihayet geldim kendime. 
Uçağa götürecek otobüse bindim ama içim rahat değil bunca aksilikten, emin olmak için kafamı kapıdan uzattım. “Borajet’e gider değil mi?” “Her yol” 
Telaşın yorgunluğundan uçakta dalmışım: Bulutların içinde senin USB yi arıyorum görüyorum ulaşamıyorum bulutlarda kayboluyor. Tam gördüğüm esnada aşağı düşmeye başladı, görüyorum ama yetişemiyorum. Biri omzuma değdi, rüyama girsin istediğim hostesti bu. “Ne oluyor?” Der gibi bakınca “İndik” dedi tatlı bir sesle. Sesi de kendi gibi güzelmiş. Bu kadar rahat bir iniş alkışlanırdı benim bildiğim alkışlasalar uyanırdım çünkü. Ama alkışı dahi duymamışım uçuşun rahatlığından.
Teşekkür ederim Ömer bileti öne aldırdın telaşla USB ni kaybettim ama bu yaşımda sakin bir hayatım varken Survivor’ı yaşattın. Eve geldiğimde benim uçağın kalkmasına üç saat vardı, elemeden geçtim Survivor’a adaydım artık.

08.01.2016

BEYAZ DÜNYA

 

 

Hayal Pastanesi’ne girdim yılbaşı akşamına sipariş vermişlerdi. Bembeyazdı her yer. Vitrine yaklaştım içindekilere bakarak, “Hoşgeldiniz” dedi vitrinin arkasından bir ses sanki yabancı değilmiş gibi. Belki bana öyle geldi. Vitrindekilerden alıp mutluluğa götürecektim. Masalar sandalyeler beyaz tavan, avize kristal, yerler daha beyazdı. “Oturayım siz hazırlayıncaya kadar” dedim. Çikolatalısından siparişimi verdim.

 

Şöyle bir ohhh çekerek otururken koltuğa

Kollarımı bağladım dayandım masaya.

 

O an başka bir alem oldu yuvarlak masa.

Ölüm yok dediler yaşlanmakta yok oysa.

 

Beyazların içinde bir dünya, gülen mutlu insanlar.

Beyaza bizim dünyamızda ki gibi beyaz demiyorlar.

 

Başka renk yok renkleri bilmiyorlar.

Burada uçarak yürüyorlar ve hep gülüyorlar.

 

Dalmışım. Bu benim çocukluğum dedim sessizce, içimden gizlice. Allah Allah beyaz ayakkabılarım çoraplarım her giydiğimde annem kirletme derdi. hiç kirlenmemiş elbiselerim. Kir yok ki. Çirkinlik laf küf toz duman yok ki. Neden dermiş acaba. Şimdi ben diyorum torunlarıma. Onlarda bembeyazlar ama dünyalarını biz boyuyorduk gri fonda karalara.

 

“Siparişiniz hazır” dedi bildik ses döndüğümde,

Beyazlıklar beyazlıklar alabildiğince.

 

Bayağı çok yeni yıl yaşamışım.

Ne yalan söyleyeyim. Kırkından sonra renklerle tanışmışım.

 

Sizlerinde saymayı unutacağınız kadar nice pırıl pırıl beyaz yıllar dilerim.

KASA KASA BULUNANLAR

Dedim ki o bina tescilli bu bina mescilli kamu yapısı kıymeti bilinmeli. Bir yanda Spil, öte yanda Gediz, Doğu yanda hurda, mermer, mezarlık, evler derme çatma, batıkanda Kenan Evren aman yaklaşma. Orta yeri sinema herkes bir rol kesiyor sorma. Sık parselleri diş macunu gibi üstten fışkırsın misali üç, beş, yedi, on iki.

 
Kamuya ait yapılar okullar, camiler, hanlar hamamlar, Cumhuriyet yapıları Osmanlı eserleri Manisa nüfusu 40 bin çalışan 20, tescilli kamu yapıları yeterli nüfus, 240 bin çalışan 540 yapılar atarlı sığılmıyor ilaveler eklentiler kamu diye kurumları da hiç ellememişler.
Kimi mermer merdiveni dökme mozaikten, kimi korkulukları da yapalım elimiz değmişken, kimi çatıyı kaldırıp araya arşivi koyalım diyerekten, bazısı boyayı kapıyı kasayı değiştirerekten, sanat tarihçi bile kestiremiyor. Hangi devir çağ? Kim yapmış bunları yavv.?

 
Nüfus cüzdanlarımızda ki çocukluk resmi gibi henüz ter-ü taze iken yapıştırılmış resim 70’şine gelmiş Allah ömür versin sakal bıyık kel kafa buruş buruş yanaklar ayaklar giderken kabire, yapıların şeklide böyle ekle çıkar yık yap tescil hak getire, kamu yapıları zoraki ayakta kamuya ayıp olmasın diye. Yoksa yıkacaklarda bu kurullarda niye.

 
Gel zaman git zaman pire berber deve tellal ortalık tilki çakal, antik kent sahibi olanlar bile var. Vakıf; herkes vâkıf. Dedesi paşa babası maşa o zamanlar bol ya, padişah dağıtmış kese kese altın bitmiş sıra tescillilere gelmiş. Onlarda bitmiş bağ bahçe tarla takke miras ihtiras o dahi yetmez, 101 misali harca harca bitmez.

 
Hazıra dağ dayanmaz şekil şemal gitmiş, kaymış yüzler, atmış benizler. Şehirler değiştikçe zenginleştikçe (yürüyüşleri) gelişmeleri değişmiş. Marka kent olma sevdasında yeni yeni kararlar kente bir kat daha verilmiş zararlar.

 

Marka ya kumaşındadır, modelin tutulmasındadır, herkesin kullandığı giydiği için aranmasındadır. Bazısı pahalı, çoğu ucuzlukta kuyruk olur insanlar, hele markaysa önceden alır telefonla arananlar. Şehirlerin markasına oldum olası aklım almaz kuyruk olunur da uçaklar mı almaz? Ya güneşi denizi ormanı vardır tercih edilir, ya da tarihi eseri müzesi vardır görüp gezilir. Bizimkisi züğürt tesellisi marka kent olacağız diye her yöneticinin hevesi. Var mı saydıklarımızın bi tanesi?

Şimdi başladık artık güzergah rota tayin ettik. Yerlerine gidip gördük inceledik derecelendirdik. Her adımda bir eser her eserde bir kazı ortaya çıkarma hevesi var. Böyle olmalı elbette ama, ilk önce her gezilen görülen gidilen kentlerin müzesi var. Kaz kaz nereye kadar.

Domat, biber, patlıcan gibi kasalara mı istiflenir bulunanlar?