İçeriğe geç

KİMLİK…

1970 senesi Vişnezade’de ki talebe evimizdeyiz kapı çalındı, okullar olaylardan dolayı kapalı aylak gezen talebe arkadaşlardan biridir düşüncesiyle kapıyı açtım. O da ne? Kapıda bir başcavuş ve kalabalık bir asker müfrezesi arama yapacağız deyip paldır küldür eve girdiler. Talebe evi olduğumuz için bu baskın. Kimliklerimiz istendi ev arandı kimlikler tarandı. Kimliklerimiz didik didik edildi desem yeridir. Biz bir daha geleceğiz dediler ve gittiler.Kimlik bu gibi hallerde çok önemli yoksa yandı Kerim’in arpa tarlası o kadar yani. Gençlik yılları o zamanlar çok kimlik sordular. Araç kullanırken sorulan ehliyetler hariç.

Bu kimlik denen tanıtıcı belge sadece insanlara mahsus değil canlı cansız her yerde geçerli. Şimdi yeni bir akım çıktı marka kent hoppala markayı biz insanların kullandığı eşyada alet edevat gibi araç ve gereçlerde bilirdik.

Kentlerimiz yozlaşa yozlaşa inşaat malzeme firmalarının ürettikleri malzemeleri her yerde her kentte kullana kullana kent dediğimiz sözde şehirler birbirlerine benzer oldularrr. Zaten her kentte en geniş cadde 25 metre en büyük park 5000 metre daracık sokaklar yürünmez kaldırımlar yol kenarında ki kaldırım üstünde ki demir yığını araçlar her yerde aynı. Parklarımızın bir köşesinde çocuk oyuncakları bir iki firmanın malı aynı, mutlaka her parkta bir kafe kafenin önü arkası sağı solu sigara yasağı malzemelerinden naylon kaplama. Aç sigara iç, kapa meşrubat iç. Açılır kapanır tavanlı, buralarda meşrubat biraz daha pahalı. Her yer aynı velhasılı.

Marka kent; Turizmi var marka, tarımı var marka, sanayisi o da marka. Müze, kent arşivi, kütüphanesi, tiyatro, operası var mı yok. Benim torunda bebekliğinden kalma bir alışkanlığı var etiket hani yakalarda kenarlarda olur ya onları tutup uyuma alışkanlığı. Bu marka kent merakı olanlara bu etiketi tavsiye ederim. Tut bir ucundan o kadar rahat uyunuyor ki top atılsa duymazsın.

Manisa: 4000 yıllık tarihi var müzesi yok. El yazma kitapları var yüz üçyüz yıllık, şehzadelere ait Osmanlı arşivleri var kütüphanesi yok. Üzüm, bağbozumu, yılları var bir belgeseli yok. Tarih diyoruz camiden hamamdan iki handan başkası yok. Eski bir kent; kültürü, örfü, adeti, var kent arşivi (müzesi) yok.

Bir şehrin kimliği kültürüyle ölçülür, şehir planının dokusuyla tarihi yapılarıyla, kimlik kazanır, yeşil olmasıyla, gölleriyle, antik şehir yerleşimleriyle, köyleriyle köylerinde ki gelenekleriyle marka değil kimlik kazanır. Bu zenginlikleri ile anılır tanınır yaşanır. Yaşamaya, görmeye, gezmeye, anlatmaya, anlamaya, romanlara konu, filimlere senaryo, olmalı.

Bir adettir gidiyor ortak akıl. Manisa platformu, sevdalı sevdasız herkes Manisa için diyor yemekten kalkıncaya kadar. Hani adamın karısı ölmüş mezarlığın kapısından çıkarken şapkasını düzeltiyormuş.

Bir etnografya ve arkeoloji müzesi, kent müzesi, kongre merkezi; toplantı seminer salonları, büyük konferans salonu, kent kütüphanesi, tiyatro, konser salonu, resim heykel sanat galerisine sahip olmakla kimlik kazanılır, şehrin görgüsü, kültürü, sanata olan bağlılığı, tarihi eser ve yapılara, kente sahiplenmekle kent bilgisi, kültürü oluşur.

Giderek eğitim, sosyal yaşantı, ekonomi yönüyle de kentimiz kalkınır.

 

 

 

KOCA GUDO.

Ovanın uçsuz bucaksız yeşilinde, tozlu yollarda giden bir at arabası. Üzümler henüz korukta yeşillikler, yapraklar, asmalar, taze yeşil, açık yeşile yakın berrak yeşil. Büyük badem ağaçlarının yanında, incirler, çitlembikler.
Asmalar; kısa bodur belleri bükülmüş gibi duran yaşlı yer bağları, aralarında sınırları belirleyen bu badem ve incir ağaçları, heybetiyle bağların koruyucusu gibiler. Yalanda değil sınırları bekliyorlar. Ayrıca tozlu yol boyunca da aynı ağaçlar sırayla yol boyunca dizilmişler. Tekerleklerin iz yaptığı yer toprak, ortası kısa bodur otların yeşermeye çalıştığı tümsek çukurda giden yolda atın lak lak sesine arabanın dingil sesleri karışıyor.

At arabasının arkasında küçük bir çocuk elinde irice kısa tüylü bir köpek onunla beraber arada bir koşup oynarlarken arabayı takip ederek yürüyorlar. Dinlenmek için incirlerin bademlerin gölgelediği dar yolda duruyorlar araba yoluna devam etse de. Küçük çocuğun ayaklarının arasına oturmuş köpeği küçücük elleriyle sırtını sıvazlarken. Arada bi konuşuyor onunla “aslanım benim Kocagudom, dinlendik, hadi gidelim” der demez Kocagudo yola koyuluyor. Araba yüklü tepeleme, kalınca bir branda türü bezle örtülmüş gözükmüyor ne taşıdığı. Ağır ağır dönen tekerleklerin dingil sesi yola devam ettiğini gösteriyor.

Kısa bir yürüyüşten sonra arabaya yetişmişlerdi. Akmescid Deresi’nin kışın aktığı yazın yol olduğu dere yatağıydı yol dedikleri. Horozköye yaklaşırlarken sola saptı araba, dere yatağı yoluna devam ediyor o da tozlu olan Horozköy yolunun yanından giden demiryolunun altından Gediz’e ulaşıyordu.

Komşular kendileri yok ama damlarını boyamışlar bembeyaz badanadan okunuyordu yakında bağa taşınacakları. Yaklaştılar bir dönemeçten sonra Hatçebaların damı gözüktü badem incir ağaçlarının arasından o da beyaz badanalı idi, geçen hafta gelmişlerdi onlar, arabanın sesini duymuşlar merakla bekledikleri bizi karşılamak için damlarının arkasında ki yola çıkmışlardı. Selam verdiler annem arabanın üstünden uzaktan “hoş bulduk hoş bulduk” nidalarının arasından bağımızın yoluna dönmüştük. Koşmaya başladı çocuk köpeği tasmasından çıkarmış yarışır gibiydiler. sevinç çocukta vardı da köpeğe ne oluyordu. O da koca kış bahçede bağlı kalmış hürdü, bağda asmaların arasında. Kulakları arkaya savrulurken dili bir karış öndeydi, öne geçtiğinde geri dönüyor çocuğun bacaklarına dolanıyordu. Küçük çocuk damın yanında ki tulumbadan su çekti köpeğin tasını doldurdu, çocuk da içerken annesi bağırıyordu “terlisin çok içme.” …

Ayva ağacının altında damın yanında ki tulumbanın suyu yazın soğuk olurdu. Akşamları babamın bağdan seçerek kestiği iri taneli üzümleri kovada tulumba suyuyla soğutur yemekten sonra ay ışığının yıldızlara meydan okuduğu akşamlarda transistörlü radyoda ki türk müziğinin nağmeleri eşliğinde yerdik. Arada bir gecenin sessizliğini bozan komşu köpeklerinin havlamaları duyulurdu uzaktan.

Köpeğin bekçilik yapacağı akşam saatine göre küçük çocuk “Baba. Gudo’yu salayım mı?” Derken, yatmadan önce vazifesini yaparken son bir defa daha köpeğini görmek, sevmek isterdi.

Bağ: Manisa da seneler önce çok önemli bir kültürdü. Taşınması ayrı, bağ bozumu ayrı, bağlardan göç etmesi ayrı bir kültür hazinesiydi. Biz bunları yaşayan son kuşaklarız. Şimdi taşınmaz kültür varlığı olan yani dilden dile anlatılan bir geleneği örfü adeti giderek unutacağız, bu anlatılanları yaşayan az kimse, çok az da büyüklerimiz var ama bizlerden sonra şu an dahi yaşayan olmadığı gibi anlatanda kalmayacak.

Bağbozumunun belgeseli hatta belgeselleri yapılsa elde kalan bir belgemiz olur kentin arşivinin bir köşesinde bulunur.

Saygılarımla.

 

TEOS, MİMAR HERMOGENES’İN PLANLADIĞI KENT.

İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı Seferhisar ilçesinin mahallesi olan (köyler mahalle oldu ya bi anda yaşam seviyeleri yükseldi son model arabalar, otopark sıkıntıları, parklar, kültür sinema salonları, AVM’ler sayesinde hak ettiler çünkü mahalle olmayı.)İşte böyle bir yerdedir Teos. Liman kentidir şimdi her ne kadar yazlıkçıların istilasına uğramış olsa da; önce İngilizler, Fransızlar, 1966 yılından sonra sırasıyla çeşitli üniversiteler kazı yapmış en son Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Arkeoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa Kadıoğlu Başkanlığında yürütülen kazılar ve sahiplenme ile istilacı yazlıkçılardan rantiyecilerden korunmuştur. Musa Hoca ile Antik Kenti gezerken gördüm önce dört metre kalınlığında ki surları ortaya çıkarmış şimdi anlıyorum istilacılardan korumak içinmiş!

Coğrafyacı Strabon önerdi bu yeri bize önce küçük bir balıkçı köyü olan Athamas balıkçılık yapan ailesiyle buraya gelip Athamantis adını verdiği balıkçı köyünü deniz kenarına kurar. Zamanla M.Ö. 1000 yılarında iyonların güçlü ve zengin olan denizci kolonizasyonlarından Naoklas Atinalı Apoikos, Damasos ile Boiotialı Geres Milete bizim o devrin önemli mimarı olan Hermogenes ile ortağız o zamanlar, agora yolu kenarında ki işyerimize geldiler. Bizi Miletoslu Thales tavsiye etmiş Ionia bölgesinin 12 kentin merkezinde olmasından dolayı bir Ion merkez kenti oluşturulmasını istediklerini söylediler.

Şimdi ki Seferhisar’dan Teos’a giden yol üzerinde yüksek bir yerden aşağıda ki düzlüğe baktık ve kararımızı oracıkta verdik. Düz ve geniş bir alana yayılacak olan kent iki liman ile bu limanları birbirine bağlayan bir planlama ana fikrinden hareketle ızgara plan önerdik (Amerika’ da çoğu kent ızgara planlıdır biz de Amerika’yı örnek gösterdik) ve ızgara planı uyguladık. Bu planın önemli caddelerinin ve meydanlarının yanına da; Akropol, gymnasium, agora, sarnıçlar, liman ve kenarına kilise, tiyatro, kent meclisi, gibi önemli yapıları yerleştirdik. (Bilseydik bu kadar yapı planlamazdık şimdi kaz kaz bitmiyor.)

Eski Mısır’a kadar uzanan deniz aşırı ticareti ile gelişen ve büyüyen Teos çok güçlenir ve diğer Ion kentleriyle birlikte Milet’e karşı ayaklanırlar, isyan başlatırlar. Teos bu isyana 17 gemiyle katılır daha çok gemi gönderen diğer kolonistlere rağmen Miletliler isyanı bastırır zengin ve ekonomik gücü olan Teos bu ayaklanmadan pek zarar görmez ancak bizim Çeşme Ildır muhtarlığına yıllık altı talent vergi ödemeye mahkum edilir.

Tabiata güç dayanmaz: Zenginliğin verdiği alem hayatı, içki, kadın, kumar, kız isterken ne kadar kötü alışkanlığı olup da vermediğimiz gece hayatlarının tamamı vardır Teos da. Bu hayatı Foça da ki vikingler ile paylaştığı için Teos’a kimse ilişmez. Ama Tanrı Zeus tarafından cezalandırılırlar. Kent yok olur onarılan fakat bir türlü kendini toparlayamayan kentin planını rakibimiz, Mimar Synoikismos, Sinek İsmail’e yaptırsalar da muhalefetin çoğunluğu nedeniyle itirazlar itirazlar meclisten geçmez ve uygulanmaz. Ürkmez meclisi Teos’un kendilerine bağlanmasını ister oysa hesap başkadır Teos Pergamon Krallığına peşkeş çekilir daha sonra Attalos ölürken senatoyu toplar borç içinde olan Teos’u Roma Krallığına satar.

Roma da gece hayatı olan bir imparatorluktur kaç para kaç para Teosu’ satın alır, ancak Teos deniz aşırı ticareti çoktan bırakmış, gemileri yakmıştır.

Romalılara ha bire şair, müzisyen, tiyatrocu, şarkıcı, zamanımız şarkıcılarının antik çağ kalıntılarını yetiştirirler. Roma surlarının dibine bırakırlar romenlik buradan gelir. Roma da çeşitli sponsorluk ve menajerlik işleri bir hayli gelişir, bu sanatçıları ülkenin çeşitli kentlerine festival, açılış, temel atma törenlerinde düzenlenen konserlere gönderirler.

Bu şarkıcılar o kadar çok para alırlar ki ve her konsere aynı isimler gide gide zamanla halk rağbet göstermez. Teos’lular, bırakalım bu işleri diye Teos Kent Meclisi’ne önerge verirler.

Akıllarını başlarına toplayan Teos’lular, antik çağın önemli filozof heykel ve resim sanatçılarını yetiştirirler.

Gezerken antik kenti feylosof felan görmedim ama gelinle damadı resim çektirirken gördüm, hatta daha başka insanlar da vardı.

 

  

  

  

  

  

  

  

  

  

 Hadi ben meraklıyım da, bunların ne işleri var burada dedim. Demez komaz olaydım ben Teos’u çok sevdim bi daha geleceğim, size de tavsiye ederim.

İzmir’e 60 km. çok yakın bir. Yavaş şehir Seferhisar iki. Sığacık kale içi köylü pazarı da bonusu. Bir de Musa Hoca’nın Teos’u.

KÖPRÜBAŞI…

 

Köprübaşı deyince köprünün başında bekleyen birilerini göreceğim sandım ne köprü var ne bekleyen hayır bekleyen vardı yanlış olmasın sıcak karşılandık. Cuma namazını Borlu’da kılmış esnaf gezisinden sonra buraya gelmiştik. Çilek bahçeleri olan bir ailenin bahçede ikram ettiği öğle yemeğinin lezzeti anlatılmazdı Anadolu da şehirlerimiz köylerimiz bozulmuş ama yemek kültürü hala dünden gelen lezzetiyle süregeliyor. Bir de erkeğin kalbine giden yolun mideden geçmediğini iddia edenler var. Lezzet olmazsa elbette kalbe yol değil çıkmaz sokaklar açılır.

Yemeğe giderken sohbet ediyoruz yaya yürürken. Biz çileği 1999’a kadar bilmezdik nasıl bir ağaç acaba derdik deyince bastım kahkahayı, az önce arkadaşıma aynı şeyi söyledim. Çileği tanımayan insanlar Avrupa Pazarına kafa tutuyorlar dedim o da güldü. O yılda Milliyetçi Hareket Partisi koalisyon ortağı iken Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı MHP de idi. O tarihlerde Köprübaşında yapılan toprak tahlilleri ve ortam havasının ölçümleri çilek için uygun çıktı ve buraya fidelerin gönderilmesiyle Köprübaşı’nın çilek ile ilk tanışmasıydı.

Gün geçtikçe yol gittikçe üretici artıyor herkes çilekçi oluyor. Tütün yapan da varmış. Bizim yemek yediğimiz zeytinlikti hatta her zeytin ağacının gölgesine bir masa kurulmuştu. Zeytin ağaçları henüz altı yedi yaşında olmalı. Demek ki Zeytin, Tütün, Çilek. Köprübaşı tarım zenginlerini yetiştiriyor, ne mutlu. Ama alt yapıyı; soğuk hava depoları, çilek borsası, ulaşım, bankalar, otel, ilçeye gelen tüccarlara iş adamlarına sosyal alan; Demirköprü Barajı sahilleri, tekne ile gezinti, doğa fotoğrafları, balıkçılık, avcılık… ayrıca Sindel’de ki ilk insan ayak izleri, Adala Kanyonu Jeopark güzergahı…bunların da hemen alt yapılarına başlamak lazım.

Pazara uğradık kapalı olması sıcaktan bunalmış olan ekibi rahatlatmıştı. Alışveriş yapanlar ayak üstü atıştırmalık yiyenler, gidip gidip durmalar, selam verip hayırlı pazarlar demeler, sohbetler, iyi niyet gözlerden, samimiyet sözlerden okunuyor.

Değişen zaman, değişen tarım, hastalıklar, ilaçlar, gübre, mazot, susuzluk, iklim değişiklikleri, üretim politikaları, insanların asgari ücrete bağımlı kılınması, köylerden kasabalardan göç. Tüm bunlara karşılık devlet babanın; isabetli ve kararlılık göstergesi, planlamanın önemi, çiftçiye her konuda destek, yönlendirirken önünde yürümek, arkasında durmak. İşte gülen yüzler işte geçim standardı işte dünya görüşü büyük düşünmeler.

Köprübaşı köprünün başını tutmuş geçenden de geçmeyenden de para alacak. Ama cömert mi cömert.

Zenginlikten.

PARK MI? TARLA MI?

Louvre Müze’sine gittik rehber eşliğinde heykel tablo, geziyoruz. Kalabalık, objelere neredeyse çarpacağız, dokunacağız o kadar yakından bakıyoruz. Bazı heykellerde karşıdan bakabiliyor ve bütününe hakim olup daha iyi gözlemliyoruz. Tabloların olduğı galeriye girdik bazı boşluklarda belli bir mesafeden bakabildim. En çok da herkesin görmek istediği Mona Lisa tablosunun bulunduğu odaya girmekte zorlandık. Belirli sayıda ziyaretçi de alsalar içeriye kalabalığı savuşturmak için istihap! haddinden fazla insan alıyorlardı kimi Mona Lisa ile göz göze gelirken kimileri de ayak parmak uçlarına yükselip bakıyorlardı, gördük mü gördük. Ama onu öyle bir yere yerleştirmişler ki parlama yok, gün ışığı yok, gözü rahatsız edecek hiç bir şey yok, mekanın ortasından baktığınızda Mona Lisa’ya aşık olabilirsiniz. Hikayeler romanlar, çeşitli yazılar yazıp, yorumlarda bulunabilirsiniz.

Bu gibi sanat eserlerine belli bir mesafeden karşıdan bakmak lazım. Manzaraya hakim olabilmek için geniş bir perspektiften bakmak lazım. Güzeli seyretmek başka, bakmak başkadır. Bakar geçersiniz ama seyrederken dalarsınız aşık olursunuz.
Bakmak görmek seyretmek hepsi göz ile ilgili olmasına rağmen her birinin yüklendiği eylem farklıdır. Bazı şeylerinde üstünde gezinir oturur, ne görebilir, ne bakabilir, ne de seyredebilirsiniz. Onca işçilik emek masraf harcanmıştır; güzel olsun, insanları cezbetsin, seyretsin, şehrin bir parçası olsun, gidilsin, görülsün, karşısına oturup gözün gönlün açılsın  istersiniz. Hal böyle olunca o güzellikle beraber olmak onu görmek orada oturup hoşça vakit geçirmek ve huzur bulmak dinlenmek istersiniz ve kendinizi sokağa atar böyle yerlere gidersiniz.
Bunlar imar planlarında yeşil alan park diye vasıflandırılır. Bu alanlara çim eker, ağaç diker, mevsimlik rengarenk çiçekler diker gezilecek yollar yapar oturup seyretmek dinlenmek için şehir mobilyalarından, banklardan koyarsınız. Bunlar için önce planlar çizilir uygulanması için ihaleler yapılır. Daha sonra bunların bakımları, çiçeklerin yenilenmesi, ağaçların budanması, çimlerin biçilmesi, sulanması için emekler paralar harcanır. Her zaman canlı olsun ki vatandaş şehirde yaşayanlar bu alanları gezsinler görsünler çoluk çocuğu ile hoşça vakit geçirsinler diye yapılır. Aynı zamanda kentin nefes aldığı yerlerdir bunlar. Maalesef yanlış imarlar ile çarpılmış kentlerin bitişik nizamla duvar olmuş binaların, hava almaz sokakların, trafik keşmekeşi egzoz dumanları ile hava kirliliğinin absorbe edildiği mekanlardır, yeşil alanlar, parklar.
Dün akşam geçerken birer dondurma yiyelim diye parkda oturalım dedik. Aman Allahım insanlar üst üste çim falan kalmamış, dallar başına değmesin diye kesilmiş, çiçekler çoktan yok olmuş. Güzellik kalmadığı gibi seyretmek için geçip karşısına da oturamıyorsun. Etrafında ki bütün esnaf masa atmış berber bile neredeyse parkta traş yapacak. Çimler toprak olmuş ayağını değiştirdikçe tozlar ayaklarına yapışıyor şimdi yazda sandalet, terlik, açık ayakkabı ayaklar toz içinde ne o parka çıktık parkta oturduk dondurmayı külahta söylemiştik.(O da ayrı bir alem dört toptan az vermiyorlarmış, yani azı yok sebep dondurma bitsin, yarına kalmasın, hasılat, çalışan, sezon açıldı köşe olalım.) fazla oturamadım kalktık yolda bitirdik dondurmayı.
Parkta mıyız, tarlada mıyız? Büyükşehir Manisamıza hayırlı olsun, parkların içi çimlerin üstü masalarla dolsun kıt gelirli ilçe belediyeleri işgaliye ile çok para kazanacağını zannetsin. Veya parkların bakımı, çimleri biçmek, sulamak, çiçek böcek, ağaç hepsi her gün her akşam bakılsın ister. Bunlar olmazsa işçilik de olmaz harcama da olmaz.
Tarla da tarla şehirde tarla, adına yakışır tarım şehri Manisa.

19 MAYIS BAYRAMI VE STADYUMU.

Yeşil: Tabiata hakim olan renktir. İnsana huzur verir. Umudu, yeniliği, gençleştirmeyi ve yeniden canlanmayı çağrıştırır, paylaşım ve uyumun rengidir.

Statlar onun için yeşil yapılmaz çimden kaynaklanır yeşil olması. Ama umut vardır, canlanma yeniden doğma şampiyon olma vardır statlarda. Maçlar anlatılırken yeşil sahaların yıldızı diye anlatılır futbolcular. Genç yıldızlar, sporcular buralardan doğar.

Bu sahalara bakmak kolay değildir. Hatta futbol sahasını yapmak çok zordur; drenaj sistemi, borular, yağmur ve sulama suyunun göllenmemesi için tesviye ve eğimler vermek, çimi sermek, ekmek, bakmak, sulamak, hepsi başlı başına bir iş, bir beceri, bir ihtisas işidir. Çim sahanın hazırlanması ayrı bir iş olduğu gibi tribünleri yapmak çok daha farklıdır her noktadan, köşeden sahayı rahatça görebilmek, tribün oturma yerlerinin kademeleri, yağmurdan güneşten korumak, aydınlatmak, hepsi için çok farklı bedeller ödenir.

Kısaca futbol sahaları bunca masraf maliyet ve bakımına karşılık on beş günde bir maç yapılır. Diğer günler çimler ellenir okşanır korumaya alınır. Bu kadar para emek, bir de maçı kaybeder küme düşersiniz. Top yuvarlaktır derler teselli olsun diye topun yuvarlak olduğunu hep biz bilir biz söyleriz. Başka ülkelerde köşeli olduğu için maçları dünya şampiyonlarını hep onlar kazanır. Bu da ayrı bir konu.
Demek istediğim on beş günde bir maç oynanır futbolumuz desen yerlerde ayaktan ayağa top gibi yuvarlanır, ayağına gelen patlatır gol olurrrr.

Birinci Lig’e çıkan takım için stat yapmak Allah’ın emri oldu artık. Hem de seyircisi çok olacak diye en az 30-40 bin kişilik yapılır. Birinci Lig’in ilk senesi mahalli takım topallar ikinci senesi yürüyemez olur, düşer, stat yapıldığıyla kalır. Sonra seyirci bin, iki bin boş koltuklar sökülmeye müsait, kırıp kırıp yıldız değil taş yapılır rakip takımı taşlamak için sahaya fırlatılır. Sonra stat masrafları karşılanamadığı için terk edilir makus talihine boyun eğer ucube olarak literatüre geçer.

Yeşil sahaların stadyumların masraflarını amorti etmeleri için yani onca emeğin karşılığını alabilmemiz için statlarda başka etkinliklerin de yapılması gerekir. Dünya ülkelerinde festivaller, olimpiyatlar, yarışmalar, o kentin genç takımları, etkinlikler, konserler, okul etkinlikleri, gösteriler, düzenlenir ve stadın hakkı verilir yani boş tutulmaz.

Türkiye Futbol Federasyon icra kurulu üyesi, başkan vekili, profesyonel kurul başkanı Arif Koşar Manisalıda Mercedes Benz Ege Kupası, ve daha başka Avrupa Genç Milli Takım futbol karşılaşmaları senelerdir Manisa hatta ilçelerinde yapılıyor. Hem stat kullanılmış oluyor başka amaca da hizmet ediyor hem de Manisamıza ekonomik katkı sağlıyor. O kadar yani, yetmez tabii.

Manisa stadyumumuzun adı 19 Mayıs Stadyumu.

Bugün de 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı: Biz gençliğimizde stadyuma gider orada ki okullar arası ve birlikte yapılan 19 Mayıs gösterilerini seyrederdik, tabii analarımız babalarımızda izlerdi. Koca stat yeşil çimlerin üzeri rengarenk öğrencilerden gözükmezdi önce boy boy türk bayrakları önde, arkada flamalar, sporcular, gençler, öğrenciler kortej geçişi yapar sonra gösteriler başlardı, bu esnada Spil Dağı’ndan dağcılar toprak getirir valiye sunarlardı. Daha sonra sahada protokolün önüne yer minderleri serilir aletli jimnastik ve yer minderi sporcuları çok güzel akrobatik hareketler yaparlardı. Manisa da bu konuda dereceler almış sporcular vardı. Üç adım, engelli, 100 metre, yüksek atlama çekiç atma, yer minderi gibi sporlarda derece alan sporcular yetişmişti. Sebep: Spora verilen önem ve 19 Mayıs’ta yapılan bu gösteriler gençlere birer teşvikti. (Şehzadeler şehri Manisa bana göre okçulukta dünya çapında söz sahibi olmalı stat kullanılsa olabilir belki de.)

Yeşil rengin anlamından yukarıda bahsetmiştim. Mavi’nin de kerametinden bahsedeyim:
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda stadyumun, yeşil sahanın yerini alan mavi, 60×100 olan yeşil sahayı 7×7 ebadlarında temsil edebiliyor. Göklerin, okyanusların, bulutların rengi olan sonsuzluk timsali mavi elli metrekare yere sığdırılmıştı. Genç nüfusumuz ve genç neslimiz ile övündüğümüz gençler elli metrekarenin bir köşesinde Manisamızın gençlerini temsil edebiliyordu. Bir avuç gencin Atatürkümüzün nutkunu duyurabilmek için gösterdikleri efor görülmeye değerdi. Milli kıyafetli akrobatik küçük çocuklarımızın sportif gösterileri, karate ve matraksiyon gösteriler; Cumhuriyet Meydanının kuzey batı köşesinde güneşe karşı kurulan 50 kişilik bir oturma grubuyla ve çok az kamu çalışanıyla, sıcak havada çekilen işkenceden başka bir şey değildi.

Kısaca bu bayramda da adet yerini buldu.


ALTMIŞBEŞLİKLER

Bir grup arkadaştık hafta sonu altmış beşlikler,
Gözler kısık, temkinli yaklaşım ile hayata gülüşler.

Neresinden anlatsam siyasiler altmışsekiz kuşağı diyor.
Oysa bunlar tüfeğin icad edilmediği devirden geliyor

Teknoloji, televizyon, telefon ne ki, lambalı radyolar revaçta,
Heyecan, komedi, maç; Erkan Yolaç, Orhan Boran,Halit kıvanç en başta.

Pire berberlik, devenin tellallık yaptığı zamanlardı.
Bizden huzurlusu yoktu mutlu olunacak şeyler çok azdı.

Sevdiğimiz kıza aşık, yüz vermeyenle arkadaş olurduk.
Dobra dobraydık her şeye alınmaz kırılmazdık kolay dost bulurduk.

Bulduğumuzu unutmaz unuttuğumuzda arar sorardık.
Şimdi kanka diyorlar biz kan kardeştik, yoldaştık, arkadaştık.

Koca adamlar olduk gülüyoruz o zaman ki hayatlarımıza.
Anlatıyoruz ahh ah diyoruz yıllar sonra yaşanmışlıklarımıza.

Beş duyunun yerini altıncı almış yüzlerde ki ifadeler okunuyor bilgiççe.
Ağızdan çıkan sözleri duymasak da, gözümüz seçmese de.

Bir aradayız işte eşlerimizle, çocuklar torunlar kendi hayatlarında.
Biz kendi havamızda olsak da onlardan bahsediyoruz her laf da.

Birer birer döndüler geldikleri yerlere. “Varınca arayın meraklanmayalım.”
Bir arkadaşım var ki ayrılamadık üç gün önce yoktu yanımda, şimdi arar oldum.

“Allah kerim ya olur ya olmayız”, yıllar sonra tekrar birbirimize ne kadar da alışmıştık.
Ayrılırken sarıldığımızda birbirimize gömleklerimizin yakalarını göz yaşlarımızla ıslatmıştık.

Sallanan eller bi dahakine nerede olacak, neye sarılacak, kimler soracak bizi.
Hakiki dostmuşuz şimdi daha da anlaşılıyor arayacağız birbirimizi.

Bi daha ki buluşmaya sözleştik ama ikinci defa hiç konuşamadık.
Telefonlaşırız dedik cevap vermemiz umuduyla diye anlaştık.

Kızaran gözler yumruk olmuş eller
Ne kadarcık hayat yahu şu ömürler.

ELLER AYA…

 

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler, kâşâneler gördüm

Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm.

Müslüman olmayan ülkeleri gezdim, şehirler, gösterişli yapılar gördüm,

İslâm ülkelerini dolaştım, hep harabeler gördüm.

…………

Ziya değmez humarı keyfe meyhane-i dehrin

Bu işretgâh’ta ben çok durmadım ammâ neler gördüm.

Ziya, bu dünya denilen meyhanenin sarhoşluğunun başağrısı verdiği keyfe değmez.

Bu meyhanede ben çok durmadım ama neler gördüm.

Diye biter, yıl 1825-1880 bu yıllarda söylemiş yazmış Ziya Paşa.

Savaşlar, engizisyon, mahkemeler, siyasi hareketlilik, hristiyanlık, misyonerlik, sömürü. Tüm bunlar olup biterken köyler kentler yerli yerinde durmuş taştan yollar, kaleler, dereler, şatolar, çaylar, nehirler, şehirler az sayıda nüfus hareketliliği ama ne yol değişmiş ne binalar ne köy değişmiş ne şehirler. Yıkıp yapılacağına yeni yerleşimler, kentler, hastaneler, okullar, yollar yapmışlar eskinin yamacına yanına yakınına. Eskiyi onarmışlar, bozmamışlar, yıkmamışlar hiç. Yol yorgan aynı, yöntem aynı.

Rumlar bizim topraklarda belli bölgelerde köylerde kasabalarda adalarda modalarda yaşamışlar aynı düşünce aynı akıl fikir körle yatıp şaşı kalkmamışlar evlerine mahallelerine köylerine çekildiklerinde bizim yıkıp bozanlara kıs kıs gülmüşler hala da gülüyorlar onlar gülmekten katılmışlar bizimkiler yıkıp yapmaktan bıkmamışlar usanmamışlar. Hele de köyleri. Hala yıkıma devam. Gecekondu yapılırken ki sessizlik, af edilirken ki seviyesizlik, hak yenirken ki adaletsizlik.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde dünyanın en yüksek yerinde yücelerden yüce bir dağ varmış. Ardında; hayaller, mayaller, güzeller, güzellikler, bambaşka bir dünyanın insanları yaşarmış. Kaf dağına giden bir daha geri gelmezmiş. Orada başı göklerde dolaşan kocaman devlerle cüceler yaşarmış, mutluluk ağaçları, ömür uzatan salkım salkım dallarda meyveler, yer gök yeşil, yemyeşil, göğe ulaştıran ulu ağaçlar, döşekten bulutlar, ankadan kuşlar.

Bu Kaf dağının ardı herhalde diyar-ı küfrü gezen Ziya Paşa’nın anlattıkları olsa gerek.

Gidip görüyoruz hayran ve de seyran bi şekilde seyre dalıyor; geniş yollar, binlerce kilometre metrolar, uçsuz bucaksız meydanlar, tarihi şehirler, buram buram tarih kokan yapılar, her köşe başı müzeler. (4000 yıllık geçmişi olan Helen Bizans, Saruhan, Osmanlı tarihleri, geçmişimiz ile övündüğümüz Manisa da bir müzemiz yok. Özendiğimiz diyar-ı küfr 300 yıllık.) Kim akıl etti, size bu aklı kim verdi, diye sorguluyoruz, ama yıllardan beri de ettiğimizden yaptığımızdan geri kalmıyoruz. Yık yap, yap sat, sat sat.

.

Önceleri YSE müdürlüğü idi sonra Köy Hizmetleri Müdürlüğü oldu daha sonra İl Özel İdareleri oldu. Her oluşunda bir şeyler girdi çok şeylerde kaybolup gitti. YSE’nin Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn, Mühendishane-i Berr-i Hümâyûn, Hendese-i Mülkiye, Mühendislik Mekteb-i Âlîsi… mezunları bir bir kaybolup eğitimin çarklarında öğütülürken. Verilen ve alınan eğitime göre tasnifledik dünyamızı. Siyasiler ülke saflarını sıklaştırınca sıkışan ezilen cemaat-i müslimin namazı bozmamak için sessiz kaldığında imam bildiğini okumaya başladı.

Ha leyli hala hula, hambur leyli hap hup, kem küm ile taa dizilere kadar geldik. Dizilerle yatıp kalkıp, işi gücü bırakıp dizikolik olduğumuzda diyar-ı küfr ufuklara pupa yelken gider olmuş.

Biz de geziyoruz diyarlarımızı:

70 senedir.

Yol: Toz içinde, çamur ve de çukurlar. ‘Asfalt Halilim.’

Su: Yağmursuyu sarnıçlarından sondajlara, su yerine çamur dolu depolara. ‘Yağdır mevlam su’ vaziyetinde. (Manisa Büyükşehir hepsini yapacak evelallah)

Elektrik: O özellikle özelde.

70 sene batının batısında yolsusuz, sususuz, susuyoruz.

Gündeliğe gidiyor günlük yaşıyoruz.

Günü kurtarmakla iş yaptık sanıyoruz.

BİR CUMA ZİYARETİ.

 

Yine Sarıgöl’deyiz yeni belediye binasında beyaz koltuklar ışık saçan oda ve mobilyalar sohbet muhabbet muhtarlar geldi namaz vakti yaklaştı dediklerinde ayrı küçük bir salona geçtik burada da samimi bir hava vardı muhtarlar her iki başkanı da çok seviyorlardı. Başkanlarda sevildiklerini bildikleri gibi konuştular. Soru cevap, namazdan sonra çarşı pazar, hayırlı kandiller nidaları ile geçtik pazardan, çarşıdan. Ceketler fazla gelmiş ter kendini göstermişti. Alınlarda eller, terler silinirken, lacilerin içinden beyaz gömlekler kendini göstermişti.

Yemekten sonra:

Sırasıyla Tınazlar, Çanakçı ve en son Çavuşlar’da bizi bekleyen hatta Eşme Yolu kavşağında üç hilalli bayraklarla bizleri karşılayan gençlerle beraber köye geldik. Büyükçe köy meydanı ve etrafında ki çay bahçeleri çok güzeldi, sadece meydan değil Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün ve Sarıgöl Belediye Başkanımız Necati Selçuk’ ve ekibe köyün kadınlarının da toplandığı meydanda yer hazırlamışlardı. Çavuşlar’ın kadınlarının tamamı buradaydı. Nasıl olmasın Kadın muhtar Alime Kocabıyık bıyıkları yoktu ama erkek muhtar adaylarının arasından seçimi kazandığına göre erkekten fazlaydı.

Sık sık alkışlarla kesilen konuşmalar arasında çok güzel sohbetler oldu. Sayın Cengiz Ergün ilçeye bağlantı yolunun çalışmalarının başlamış olduğunu kısa zamanda asfaltlanacağını, Sarıgöl’e bağlı bu yıl beş köye alt yapı kanalizasyon sistemi yapılacağını, ve dört yıl içerisinde bu sistemi her köyde yapacaklarını, il genelinde tüm köylerin çamur dolu depolarının temizleneceğini, paslı boru ve vanaların değiştirileceğini söyledi. Alime muhtar köylülerini Çavuşlar da tutabilmek için karşı tepeye Tümülüs var diyorlar onun biraz altına kafeterya istedi. Anıtlar kurulunca araştıralım dedik.

Sarıgöl yaş üzümü ile ihracatta bir hayli önde. Geçen yıl da yaş üzümün rekoltesi çok yüksekti. Satmakta pazar bulmakta zorlandılar hatta o tarihlerde ki bir başka yazımda Manisa Organize Sanayi Bölgesinde ki fabrikalar alsın işçilerine dağıtsın demiştim. Olmadı.

Bu yıl bundan 20 gün önce bir gecede soğuk vurdu bağlara. Sadece Sarıgöl değil bağı olan her ilçeye, köye. Burada da konuştuğumuz oturduğumuz köylülerde üzüm yetiştiricilerinde çok şikayet var, hepsi üzülüyorlar.

Biz de çok üzüldük o günlerde tabii biz de babadan bağcıyız. Anam öyle der “ev satan yılda deli, bağ satan her gün deli” diye. Sıkılmayın geçen sene fazlaydı asmada kaldı, bu sene bereketi bol olur, kazancı tatlı olur. Her şeyin hayırlısı inşallah.

Başkanların millet vekili adaylarının bu ziyareti Çavuşlar’ı çok memnun etmişti. hepsi sıcak coşkuyla karşılamışlardı aynı şekilde uğurladılar.

Sağlıcakla kalsınlar. hayırlı mahsuller alsınlar.

TRAFİK Mİ? GİRİFT Mİ?

Geçen gün Mehmet Çelikel kardeşim trafikten (tarla zihniyeti) şikayet etmiş. Biri yapar biri bozarsa olacağı budur. 

 

Geçen yaz motor sezonu yani motorlar havalar ısınınca bala üşüşen sinekler gibi piyasaya akın ettiğinde bilen bilmeyen herkes motorcu kesilip avucunun içerisinde olan gücü biraz kıvırmayla bükmeyle gölgelerin gücü adına yolların kartalı olup şahin bakışlarla uçtuğunuzda sizin avucunuzla kıvırdığınız onunsa direksiyonla hakimiyeti ele aldığı bir anda önce ön teker arkadan arka teker takip edince ayakları yeredestek yapmanın kıymeti harbiyesi kalmadığında rodeo başlar iki sendeleme bir kayma ile motor bi tarafa sürücü bir kaç parendeden sonra bir başka tarafa savrulunca sıra kafaya gelmiştir. Parende ayak ve sırt üstü pozisyonunda kafanın bir yerlere çarpacağı kaçınılmazdır. Çaresiz düşünceler bir anda akıldan geçen film şeridi kafayı yere vuruncaya kadar geçen zamanda koruyucu kask akla gelir. Olaydı şimdi…

 

Cezalar hizaya sokar. Dayak cennetten çıkma derler ceza cehennemden yolda arabayla gidiyorsunuz trafik canavarı kuzu postunda kurt kuzu kuzu gidiyor bir başka canavar dinazor vaziyetten atalarını hatırlatan bukalemun olmuş rengi gibi kendi de değişmiş o da sefam olsun vaziyette yolda, belli ki radar var ileride. 300 den başlıyor cehennem sıcağı gibi ateş basıyor kulaklarına kadar kızarıyor insan trafiğin durdurduğunda makbuza uzanırken yanınızdan uzayan sinsi gülüşlü seyrü seferine devam eden yolda ki sürücünün sinsi gülüşünün yanında arabada ki müzik bas bas paraları Leyla’ya bi daha mı gelecen buralara. Ver kurtul bas git…

 

Kırmızı ani duruş biraz fren sesi oysa sarıyı görmüştün az önce bas geçersin olmadı gaza değil frene basınca duyuluyor bu ses. Ciyyyk. Gözler sana doğrulmuş bazıları ters bakarken sıra bana da gelecek diye hince karşılık verirken yeşil sana yanmıştır yayalarda tınlayan yok aaa beklesin ayol acelesi ne? Polis hanım hanım deyinceye kadar ışığa bakacağına arabada ki yakışıklıdan gözlerini alamayan genç karşı kaldırıma geçmiştir bile. Sen de dalarsan bu bakışlara arkandakiler dat dat seslerinde senin sesin araya gider, el kol başlamıştır. Yeşil kırmızıya karışmış kahverengi olurken sarı en masumudur ama cezaya hazırlayan da budur….

 

Kaska ceza kesiliyordu kafası(nda) olmayanlara.

Radar cezası kesiliyordu yolları (formül bulamayıp) formula sananlara.

Kırmızı da geçen yayalar eltimgillere gidiyorum dese de eltisine de ceza kesiliyordu.

 

Biri yapar biri bozara sıra geldi. 

 

-Kask kafada vatandaş at gözlüğü takmış kimseyi görmüyor hele beni hiç görmüyor sıkma kardeşim. Bırak anası hem başını sıksın, hem yasına ağlasın.

-Vatandaş haklı kardeşim mezbahaya bok saraya kelle yetiştiriyor. Laylom gidip pişmiş kelle gibi sırıtarak yol mu biter?

-Kadıncağız her gün mü eltisine gidiyor belli ki yemek ocakta eltisi uzakta anca yetişecek.

 

Her kabahate bir mazeret bulmak, her mazerete siyaset sokmak her siyaseti alet etmek. 

Biri yapıp diğeri bozunca böyle oluyor demek.

 

Vatandaşa kıyak derken ceremeyi yine vatandaş çekiyor.